Category Archives: Uncategorized

Kolombiya.

Standard

Kolombiya: Genel Bilgiler.

Duyduğum her şey, Kolombiya,’nın Güney Amerika’daki masallarda kötü kahraman olduğu yönündeydi. Büyük, tehlikeli ve zorlayıcıydı. Fakat ülkeyi ziyaret ettiğimde, başka yerlerde olduğu gibi “duyumlar” ve “gerçekler”in birbirinden oldukça farklı olduğunu gördüm. Ankara’dan ülkeyi beraber gezmek adına gelen arkadaşım Murat (www.exploredforyou.com) bütün turuma ayrı bir renk ve güven katarken, ister istemez motivasyonumu ve tempomu da artırdı. Kolombiya her anlamda bize umduğumuzdan çok daha fazlasını sundu. Buram buram sanat kokan başkenti Bogota’dan, rengarenk koloniyel şehirlerine, doğa ile iç içe huzurlu şehirlerinden, beklenmedik doğa oluşumlarına, farklı iklimlere, güzel yemeklere, lezzetli kahvelere… Kolombiya, kolaylıkla en çok akılda kalacak ülkelerden bir tanesi olmayı başardı.

DSC04993

 

 

 

 

Murat, Zipaquira’daki tuz katedralinde.

DSC05080

 

 

 

 

 

Bogota’daki şenlikli akşam yemeğimizden.

DSC05181

DSC05125

Murat, Tatacoa Çölü’nde. Nam-ı diğer ‘Where is Waldo?’

DSC05465

Medellin’de Botero heykelleri ile.

IMG_2215

 

Medellin’de Murat’la.

DSC06004

Popayan’da ben sakatlandıktan sonra Davalos ailesi ile.

DSC06045

Ekvador’a geçmeden önce İpiales’te.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

Kolombiya, oldukça büyük bir ülke, şehirler arasındaki mesafeler de düşünüldüğünden fazla. Üstelik ülkenin her farklı zevkten insana sunabileceği bir şeyler de var. Sessiz sakin bir tatil geçirmek isteyenlere hem Karayipler kıyısında, hem Pasifik Okyanusu kıyısında yer alan plajlarında huzuru vaad ederken; macera tutkunlarına milli parklarında ve Amazonlar’da eşi benzeri bulunmaz keşif imkanları sunuyor. Rengarenk koloniyel mimariye sahip şehirleri size adeta zamanda yolculuk yapmışsınız hissi yaşatırken, dünyanın en kaliteli kahve çekirdeklerinin yetiştirildiği “eje cafeteria” bölgesi küçücük ve sevimli kasabaları ile dikkat çekiyor. Bu nedenle ülkeyi hakkıyla gezebilmek adına en az 3-4 haftanın ayrılması gerektiğine inanıyorum.

Kolombiya, ekvator çizgisine yakın olduğu için yıl içerisinde ülke çapındaki sıcaklık da çok değişmiyor. Genel olarak sıcaklığı etkileyen temel unsur yükseklik oluyor. And Dağları’nda yer alan şehirler ve kasabalar, görece soğuk olurken iç bölgelerde sıcaktan bunalabiliyosunuz. El Niño ve La Niña gibi kasırgalar mevsimsel değişikliklere yol açsa da Kolombiya’da iki mevsim bulunuyor. Kuru mevsim, yani yaz ve yağışlı mevsim, yani kış.

Vize

Kolombiya’ya yolculuk eden Türk vatandaşlarının vizeye ihtiyaçları yok. Ülkeye girişte 90 günlük kalış hakkına sahip olabiliyorsunuz. Ülkede daha uzun süre kalmayı düşünüyorsanız, kalış sürenizi uzattırmanız gerekiyor. Belirtmekte fayda var, ülkeye giriş için, ülkeden çıkış biletine ihtiyacınız var.

Rota

Kolombiya’da kaldığım 16 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

map_of_colombia

4-5.3.2014, Bogota
6.3.2014, Neiva, Villa Vieja, Desierto de Tatacoa
7.3.2014, Armenia, Salento
8.3.2014, Salento, Valle de Cocora, Acaime, La Montana, Pereira
9-10.3.2014, Medellin, Guatepe
11-12.3.2014, Cartagena
13.3.2014, Santa Marta
14-15.3.2014, Tayrona Milli Parkı, Taganga
15.3.2014, Santa Marta, Cali
16-18.3.2014, Popayan
19.3.2014, Pasto, İpiales

Ulaşım

Kolombiya’da şehir içi ve şehirler arası ulaşım oldukça kolay. Gitmek istediğiniz bir şehirden, bir başkasına farklı standartlar sunan otobüs firmaları mevcut. Her şehirde, otobüs firmalarının satış ofislerinin bulunduğu tek bir otobüs istasyonu bulunuyor. (Bogota, Medellin gibi şehirlerde şehrin büyüklüğüne göre bu rakam artabiliyor.) İstasyonlarda dilediğiniz hizmet kalitesine göre yolculuğunuz şekillendirebiliyorsunuz. Kolombiya otobüsleri oldukça kaliteli. Ve bu doğrultuda fiyatlar da yüksek. İnternet üzerinden biletlerinizi satın alabileceğiniz bazı firmalar aşağıdaki gibi:

Bolivariano – www.bolivariano.com.co
Rapido Ochoa – www.rapidoochoa.com
Palmira – www.expresopalmira.com.co
Coomotor – www.coomotor.com.co
B
rasilia – www.expresobrasilia.com

Fakat otobüs biletinizi almadan önce uçak biletlerini de kontrol etmek isteyebilirsiniz; çünkü genelde şehirler arası uçuşlar oldukça ucuz. Öyle ki bazı yolculuklarda otobüs biletlerinden bile daha ucuza gelebiliyorlar. Bunun için en ideal havayolu firması Viva Colombia. (http://www.vivacolombia.co)

Şehirler içi ulaşımda büyük şehirlerde oldukça gelişmiş bir ulaşım alt yapısı bulunuyor. Bizdeki metrobüs sistemini andıran, kendisine ait şeridi bulunan otobüsler oldukça sık kullanılıyor. Bogota’da Transmilenio, Medellin’de Metroplus, Cali’de Mio, Barranquilla’da Transmetro ismini alan bu sistem ile hızlı ve etkili bir şekilde yolculuk yapabiliyorsunuz. Ek olarak Medellin’de metro da yer alıyor. Fakat eğer taksi ile bir yerden bir yere gitmek isterseniz de ücretler oldukça düşük. Bu nedenle taksiler de önemli bir alternatif olarak ortaya çıkıyor.

Konaklama

Kolombiya’da konaklama ücretleri oldukça düşük olmasına rağmen standartlar son derece yüksek. Neredeyse bütün şehirlerde son derece rahat ve ince düşünülmüş hostelleri ve düşük bütçeli otelleri bulmanız mümkün.

Yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatlar aşağıdaki gibi:

Sue Candelaria Hostel, Bogota – 30.000 COP (iki kişi konakladık)
La Tranquilidad, Desierto de Tatacoa – 20.000 COP (iki kişi konakladık)
Plantation House, Salento – 25.000 COP (iki kişi konakladık)
Casa Kiwi, Medellin – 35.000 COP (iki kişi konakladık)
Hostal Espanol, Cartagena – 25.000 COP (iki kişi konakladık)
Masaya Santa Marta, Santa Marta – 22.000 COP
Oso Perezoso, Taganga – 20.000 COP
El Viajero Cali Hostel, Cali – 24.000 COP
Hostal Trail, Popayan – 18.000 COP

DSC05104

La Tranquilidad, Desierto de Tatacoa.

IMG_1883

Plantation House, Salento.

IMG_2109

Casa Kiwi, Medellin.

IMG_2309

Hostal Espanol, Cartagena.

Yiyecek içecek

Kolombiya yemekleri oldukça çeşitlilik gösteriyor. Bunda ülkenin hem Karayiplere, hem Pasifik Okyanusu’na kıyısı olması, ülke içerisinde ormanlar, dağlar ve düzlükler barındırması önemli rol oynuyor. Kolombiya mutfağı genel olarak “comida crilolla” adlandırılıyor. Criolla, Avrupalıların soyundan gelenler anlamına geliyor. Comida criolla da yüksek yerlerde yaşayanlar ve deniz kenarında yaşayanların yapış türlerine göre farklılık gösteriyor.

Kolombiyalılar genel olarak kahvaltıda yumurta tercih ediyorlar. “Huevos pericos” çırpılmış yumurta, domates ve soğan ile hazırlanıyor. Yumurtanın yanında “patacones” adı verilen kızartılmış plantain yani muz püresi, dağlık bölgelerde ise muz yerine kalın mısır ekmekleri servis ediliyor. Bazı bölgelerde kahvaltı için “bunuelos” yani peynirli kızarmış hamur topları da yeniyor. Kahvaltı sırasında “tinto” adı verilen siyah kahve ya da süt ile hazırlanmış sıcak çikolata içiliyor.

Öğlen yemeklerinde yani “almuerzo” eğer dışarıda yemek yiyecekseniz neredeyse bütün yerel restoranlarda “menu del dia” yani günün menüsü oluyor. Bu menüler iki bölümden oluşuyor. Hafif bir çorba ve “seco”. Seco, İspanyolcada kuru anlamına geliyor ve hakkaten de yemeğin kuru kısmına hitap ediyor. Genelde tavuk, balık kırmızı et ya da domuz etinin yanında pilav, fasulye ve salata ile hazırlanan tabaklar geliyor. İçecek olarak taze meyva suyu ve yemek sonrasında da tatlı ya da taze meyva servis ediliyor. Akşam yemeklerinde de benzer bir öğün tüketiliyor.

İçecek olarak kahve çok tüketilse de, ülke içerisinde A kalite kahve çekirdeklerine çok sık rastlanmıyor; çünkü birçok kahve çiftliği ürettiği en iyi kalite kahve çekirdeklerini yurtdışına ihraç ediyor. Bunun sayılı istisnalarından bir tanesi “Juan Valdez”. Juan Valdez kahve dükkanlarını ülke çapında birçok şehirde görebiliyorsunuz, ucuz ve lezzetli kahveleri ile göz dolduran bu zincir, biraz “Starbucks”ı andırsa da kahveleri çok daha iyi. Buna rağmen, Kolombiyalılar genelde kahveyi bol şekerli ve sütlü seviyorlar. Sıcak içecek olarak “agua de canela” yani şeker kamışı çayı ve sıcak çikolata da yereller arasında çok tüketiliyor. Genelde sıcak içecekler yanında bir dilim peynir de ikram ediliyor. 

Ülke çapında çok farklı ve lezzetli taze meyva bulunuyor. Fırsatınız varken, bu değişik tadları mutlaka denemenizi tavsiye ediyorum.

IMG_1484


IMG_1486

 

 

 

Yeşil muzların kızartılıp ezilmesi ile hazırlanan patacones.

DSC05905

 

“Trucha” ismi verilen beyaz etli balık.

 

IMG_1566

IMG_1567

IMG_1568

 

 

Günün öğlen yemeği menüsü.

DSC05293

 

Şeker kamışı çayı ve bir dilim peynir.

Ometepe, Nikaragua.

Standard

22 Şubat 2014, Cumartesi.

IMG_0952

Sabah uyandığımda odamdan büyüleyici Concepcion Yanardağı’nı görebiliyorum.

IMG_1005

Moyogalpa’nın girişindeki enteresan heykel.

DSC04282

Bisiklet yolunda denk geldiğim mezarlık.

DSC04284

DSC04285

Ezilmiş kurbağalar.

IMG_0911

IMG_0913

IMG_0947

Ometepe’de bisiklet turu.

DSC04289

DSC04292

Mola verdiğim San Jose del Sur’dan göl kıyısı.

DSC04294

DSC04299

DSC04300

Gölün içinde göl: Charco Verde.

DSC04302

Sabah sıcaklığın, sessizliğin ve huzurun da etkisiyle öğlene doğru uyanıyorum. Uyandığımda Isabella’nın başka bir adaya gitmek için yola çıktığını belirten bir notu kapımın altından bıraktığını fark ediyorum. Ben de sonrasında yavaş yavaş hazırlanıyorum. Güzel bir kahvaltı sonrasında otelim aracılığıyla bir bisiklet ayarlayıp adayı bisikletle gezmeye karar veriyorum. Hesaba katmadığım şey ise havanın 40 dereceye yakın ve son derece nemli, bisikletin oldukça eski ve paslı, güneşin de tam tepede olduğu oluyor.

3-4 saat boyunca yaklaşık 18 kilometre kadar bisiklet sürüp belirli yerlerde mola veriyorum. Adanın en batı noktası olan Punta Jesus Maria’da yaratılmış plaj gibi ortamda göle girenleri izliyorum, San Jose del Sur’da göl kenarındaki harika bir cafe’de öğle yemeği molası veriyorum, Laguna Charco Verde’de gölün içindeki adada yer alan bir diğer gölü (burada girdiğim çalılıklar arasında karıncalar tarafından ısırılıyorum) ziyaret ediyorum. Asıl gitmek istediğim iki adanın birleşim noktası olan Santo Domingo’ya ya da adanın en büyük ikinci yerleşim noktası Altagracia’ya gidemiyorum; zaten çok da takatim kalmıyor. Normalde adada bulunan iki yanardağa yani aktif olan Concepcion ve sönmüş olan Maderas’a turlarla tırmanabiliyorsunuz. Fakat ben bunları tembellikten es geçiyorum. İşin ilginç yanı zaten ada da adını bu iki yanardağdan alıyor. Ometepe Nahuatl dilinde iki anlamına gelen “ome” ve dağ anlamına gelen “tepetl”in birleşmesinden meydana geliyor. Bölgede bir süre daha dolandıktan sonra otele dönüş yoluna koyuluyorum. Artık dönme şevkinden midir nedir bilinmez, dönüş yolu çok daha kısa sürüyor. Döner dönmez güzel bir duş, “The Cornerhouse”da harika bir akşam yemeği derken odaya yollanıyorum. Uzun bir günün ardından kapanışı güzel film ve güzel kitapla yapıyorum.

21 Şubat 2014, Cuma.

DSC04173

IMG_0785

IMG_0809

Ometepe feribotunda.

IMG_0830

IMG_0834

IMG_0837

Ometepe’deki Moyogalpa limanına vararken.

DSC04223

DSC04226

Moyogalpa merkez parkında.

DSC04219

DSC04233

Rengarenk Moyogalpa sokakları.

IMG_0891

Moyogalpa manzaraları. Teyzeler, 70 küsür yaşlarında iki kardeş.

DSC04240

DSC04246

IMG_0861

DSC04262

Ometepe’nin Moyogalpa kasabasında gün batımı, balık tutmaya çalışan çocuklar ve aileler.

Günü biraz ağırdan alıyorum, uzun süredir ihtiyacım olan güzel uykudan uyandıktan sonra hazırlanıyorum ve eşyalarımı toplayıp yola koyuluyorum. Gün içinde Ometepe adasına gitmek istiyorum ve adaya gidebilmek için öncesinde Rivas isimli küçük kasabaya ulaşmam oradan da Ometepe feribotlarının kalktığı San Jorge isimli liman kasabasına geçiş yapmam gerekiyor. Rivas’a giden 11:30 tavuk otobüsüne binmek üzere konakladığım otelden çıkıp merkez çarşının yakınlarında bulunan otobüs istasyonuna gidiyorum.

Rivas’a giden otobüs yolculuğu iki saate yakın sürüyor. Rivas’a vardığımızda tanıştığım orta yaşlı İsviçreli Isabella ile beraber San Jorge’ye ortak bir taksi kiralamaya karar veriyoruz. On beş dakika kadar da taksi ile gittikten sonra San Jorge’deki limana ulaşıyoruz. Daha önce bölgeye yolculuk yapan arkadaşlarım tarafından Nikaragua Gölü’nün oldukça dalgalı olduğu ve “lancha” adı verilen botlarla yolculuk etmektense feribotları tercih etmem gerektiği konularında tekrar ve tekrar uyarıldığım için 14:30’da kalkan Ferry III’ü yakalamaya karar veriyorum. Saatlerine göre, San Jorge’den kalkan feribotlar adanın farklı kasabalarına gidiyor. Bizim bindiğim feribot ise doğrudan adanın en büyük yerleşimlerinden biri olan Moyogalpa’ya yöneliyor. Feribot yolculuğu beklediğimden daha konforlu geçiyor. Her ne kadar son sürat etkisini belli eden dalgalar bir göl içerisinde yolculuk ettiğimiz hissini ortadan kaldırsa da… Adaya yaklaştıkça kendisini belli etmeye başlayan yanardağlar manzaranın güzelliğine güzellik katıyor.

Adaya vardığımızda, Moyogalpa’da konaklamaya karar veriyoruz ve Isabella ile otel arayışına girişiyoruz. Şehrin küçücük merkezinde dolanırken bu çok da zor olmuyor. Yol üzerinde bulduğumuz ucuz, temiz ve konforlu otelde iki tane tek kişilik oda ayarlıyoruz. Sonrasında da karnımızı doyurmak üzere dışarı çıkıyoruz. Konakladığımız otelin hemen karşısında “The Cornerhouse” isimli harika bir cafe bulunuyor. Mekan beşte kapanacak olsa da, kapanmadan hemen önce salatalarımızı ve taze sıkılmış meyve sularımızı ısmarlıyoruz. Yemek sonrasında da kasabanın sokakları etafında yürüyoruz. Şehir o kadar küçük ki. Merkez parkı, park etrafında yer alan kilisesi, ve iç içe geçmiş birkaç sokağı bulunuyor. Sokaklarda oturan yerelleri, ufak yiyecek ve içecek tezgahları şehri iyice renklendiriyor. Bir süre sokaklarda yürüyüp insanlarla muhabbet ediyoruz. Bir noktada denk geldiğimiz 70 yaşındaki iki yaşlı teyze neşemizin yerine gelmesine yardımcı oluyor. Artık şehrin sınırları dışına çıkmaya başladığımızı fark ettiğimizde de merkeze geri dönüyoruz.

Ben gün batımını göl etrafında izlemeyi öneriyorum. Bu sırada güneş tüm kızıllığı ile alçalıyor. Göl kenarına gittiğimizde ise beklemediğimiz bir sürprizle karşılıyor. Göl kenarı boydan boya ufak sineklerle kaplı. O kadar çoklar ki sadece bir iki metre yürüseniz bile sinekler ağzınızdan burnunuzdan girme konusunda başarı gösteriyorlar. Isabella durumdan çok rahatsız oluyor ve hostele dönüyor. Ben ise sineklere rağmen gün batımı manzarası karşısında o kadar etkilenmişim ki, bir süre daha kalıp fotoğraf çekmeye karar veriyorum. Göl kenarının lila rengi eşliğinde ilk gördüğüm bir grup çocuk oluyor. Ellerindeki balık ağı ile balık tutmaya uğraşan bu afacanlar, şu ana kadar sadece bir ufak balık yakalayabilmişler. Üstelik ellerindeki balığı belirli bir ücret karşılığında bana satmaya uğraşıyorlar. Bakıyorlar bu işe yaramıyor, sonrasında fotoğraflarını çekiyorum diye para istiyorlar. Ben tabii hiçbirine kül yuturmadan biraz daha ilerliyorum. Bu sefer gölün uzak kıyısında anne, baba ve ufacık bir çocuğun bir ağ etrafında balık tutma çabalarını izliyorum. Renkler, manzara, her şey o kadar güzel ki, son derece neme rağmen saçıma başıma, kulaklarıma burnuma, kıyafetlerime giren sinekler gram umrumda değil.

Hava karardığında da son derece keyifli otele geri dönüş yapıyorum. Kıyafetlerimi çıkarıp tam da duşa girecek o da ne, sular kesik. O noktada olabilecek en tatsız haber bu oluyor. Resepsiyona sorduğumda hava karardığında adadaki elektrik kullanıma çok yüklenildiğini ve bu nedenle suların genelde yarım saatliğine akşma saatlerinde kesildiğini anlatıyorlar. Gerçekten de görevlinin dediği gibi sular yarım saat içinde geliyor. Güzel bir duş sonrasında Isabella ile akşam yemeği için buluşuyoruz. Şehir erkenden uykuya dalmış bile. Bütün mağazalar, restoranlar, marketler kapalı. Şans eseri denk düştüğümüz restoranda, son derece leziz yerel yemeklerle karnımızı doyuruyoruz , bol bol muhabbet ediyoruz ve uzun bir günün ardından otele geri dönüyoruz.

Birinci senenin ardından.

Standard

27 yaşımda dünyada olayım istedim, dünyada kaybolayım. Hiçbir suni derdim benimle değilken, ben dünyanın olayım. Öyle de başladı işte macera. Yola çıkalı bugün itibariyle tam bir sene olmuş. Dile kolay. 13 Aralık 2012’de Hindistan, Yeni Delhi’ye alınan tek yön bir bilet. Nereye uzadığı belli olmayan yolların başlangıcı. Belirsizlikler, korkular, soru işaretleri. Tam tamına 365 güne sığdırılan bir macera. 18 ülke, 192 şehir boyunca ait olunan sayısız saat dilimi, insanlar, renkler, tatlar, kokular, sesler, diller, evler, yemekler, yataklar, sokaklar, şehirler, ülkeler, binalar, iklimler, topraklar, müzikler; ama en önemlisi duygular. İnişler ve çıkışlar. Kahkahalar ve gözyaşları. Umutlar ve hayalkırıklıkları. Sevgi ve özlem.

Bu bir sene bana sadece gördüklerim, duyduklarım hakkında bir şeyler öğretmedi; insanlar, kültürler, ülkeler, şehirler bir yana; sevdiklerim, sevdiğimi sandıklarım, kendim ve önceliklerim hakkında da birçok şeyi tekrardan tanımlattı. Zaman değişti, insanlar değişti, ben değiştim.

Yola çıkarken herkes bir şeyler bulmayı umar ya kendisine dair, bense bu kadar farklı dinamik sonrasında kendimi iyice kaybetmiş hissediyorum. En zorlusu ise bunu nasıl ifade edebileceğimi bilmiyorum. Emin olduğum ise tek bir şey var. Mutluluk tamamen seçim meselesi.

Asya’ya Veda Ederken.

Standard

Şaka maka sekiz buçuk ay olmuş ilk yola çıktığım günden bu yana. Yolda olmanın bana hissettirdiklerini buraya yazmaya çalışsam sayfalarım yetmez herhalde. İlk dönemin kafa karışıklıkları, korkuları, “acaba yapabilir miyim?” diye düşündürten güvensizlikleri, tek başına olmanın getirdiği bocalama hali, tanıdığım ve bildiğim her şeyden uzakta kalmanın özlemi… Sonrasında yola ve yolda olmaya alıştıkça kendisini içten içe hissettiren “her şeyi yapabilirmişim” duygusu ya da yanılgısı. Yolda olduğum süreç boyunca dalgalar halinde gelen duygusal boşluklar; ama nihayetinde her seferinde kalıcı olan ve alttan alta kendisini hissettiren yoğun heyecan ve tatmin…

Fiziksel anlamda sürekli zorlayan koşullar. Kötü oteller, kirli banyolar, telleri çıkmış yataklar, soğuk duşlar. Sürekli durmadan yolculuk hali, iki üç günde bir değiştirilen şehirler; saatler hatta bazı durumlarda günler süren yolculuklar, sürekli uyuyacak yeni yerler arama durumu. Bindiğim sayısız değişik ulaşım aracı: uçaklar, otobüsler, arabalar, minivan’ler, pick-up’lar, tuk-tuk’lar, taksiler, jeepney’ler, motorlar, tekneler, feribotlar, kanolar, motorsikletler, bisikletler… Düşünün, üstelik bir de bu yolculukları sürekli olarak yoldan midesi bulanan bir insan yapıyor! En iyi arkadaşım olan mide bulantı hapları.

Ben üniversitedeyken bir aylık bir süre ile Fransa’ya gitmiştim. İlk tek başıma yolculuklarımdan bir tanesi olduğu için perişan olmuştum. Kilo vermiş, sakarlıklarımdan dolayı kollarımda bacaklarımda morartılar ile eve dönmüştüm. Beni gören annem epey üzülmüştü. Aradan birkaç ay geçtiğinde bu sefer annem ve babam, Avrupa’ya bir tur aracılığıyla gittiler. Bir gün Paris’teyken annem aradı, ağlıyordu. Metroya binmiş. Metro çok karışık ve kirliymiş. Beni bir an o metrolarda perişan halimle düşünmüş ve kendileri beş yıldızlı otellerde kalırken çok kötü hissetmiş. İşte benim canım annem. Kim bilir bu yolculuğum sıasında konakladığım yerleri görse ne hissederdi.

Yola çıkmadan önce her günümü, her yapacağımı neredeyse planlı yaşayan ben, öyle bir döneme girdim ki, bırakın ne yapacağımı bilmeyi, çoğu zaman bir sonraki gün nerede uyuyacağım bile belli değildi. Her yeni şehre adım attığımda planlarım tekrar tekrar değişti. Ne zaman uzun soluklu bir plan yapmaya çalışsam ve bir ülkeden dönüş için uçak bileti alsam, o biletin tarihini istisnasız her seferinde değiştirmek zorunda kaldım. Her yaptığım plan gelip beni popomdan ısırdı. Ülkelerde kalacağım süreler, şehirlere ayırdığım günler tekrar tekrar değişti. Bazı zamanlar tanıştığım insanların etkisi ile yeni şehirlere, yeni ülkelere yol aldım hiç planda yokken. Her anımı, her dakikamı, sadece o an varmışım gibi yaşamayı öğrendim. Hiç yarın yokmuşcasına. Bütün her şeyin anlamı sadece bulunduğum dakikada saklıymışcasına.

Yeni insanlar tanıdım, güzel insanlar tanıdım. Hayatım boyunca hiç varlığından haberdar olmadığım yerleri gördüm. Çoğu zaman nefesim kesildi. Heyecanımı gizlemek için derin derin nefes almam gerekti. Bazı anlarım oldu stresten çığlıklar atmak istedim, bazı anlarım oldu mutluluktan ağlamak.

Öyle ya da böyle tam tamına 254 gün geçti. 14 ülke, 131 şehir, uyunulan 137 farklı mekan sonrasında Asya’ya veda ettim. Ama macera burada bitmedi. Yepyeni kocaman bir kıta, keşfedilmeyi bekleyen yepyeni kültürler ile bu sefer Amerika’dayım.

Kısa kısa:

En beğendiğim ülke:
Filipinler

En az keyif aldığım ülke:

Laos

En zorlu ülke:
Hindistan

En leziz mutfak:

Hindistan

En dost canlısı millet:

Filipinler

En uzun kaldığım ülke:
Hindistan (35 gün)

En kısa kaldığım ülke:
Kamboçya (6 gün)

En korktuğum an:
-Hindistan’ın Jodhpur kentine gece otobüsü ile sabaha karşı 03:30’da hiçliğin ortasına bırakıldığımda.
-Endonezya’da Komodo adası etrafında dalış sonrasında, dalış botunun bizi bulamadığı bir saat.

En nefes kesici manzara:
Endonezya’da hala aktif olan Bromo Yanardağı’nda gündoğumu.

Gittiğim her ülkede istisnasız mutlaka rastladığım millet:
Fransızlar

Yolculuk sırasında kaybettiklerim:
-Eski nokia cep telefonu.
-Kulaklık.
-Güneş gözlüğü.
-Saat.

Altıncı ayın ardından.

Standard

Zaman ne çabuk geçiyor. 13 Haziran itibariyle yola çıkışımın üzerinden tam tamına altı ay geçmiş durumda. Yolda olmanın şöyle bir garipliği var; zaman kavramınızı yitiriyorsunuz. Bazı günler sanki yıllardır yoldaymışsınız hissi içinizi dolduruyor. Ne zaman yola çıkmışsınız, daha önce bir hayatınız var mıymış, varsa ne zamanmış çok da anlam ifade eden sorular olarak gelmiyor kulağa. Bazı günler ise tam tersine geçmişiniz o kadar yakın hissettiriyor ki, uzansanız dokunacaksınız. Hazırlıklar yaptığınız, istifanızı verdiğiniz, arkadaşlarınızla karşılıklı oturduğunuz, veda partisi düzenlediğiniz günler daha dünmüş gibi canlanıyor gözünüzün önünde. Sanki aradan sadece bir hafta geçmiş gibi. Günler birbirine giriyor. Pazartesiymiş, cumaymış… Hangi hafta ne zaman bitmiş? Türkiye’ye yaz mı gelmiş? Çalışırken büyük heyecanla beklediğiniz cumartesi günleri eski anlamını kaybediyor. Yoldayken birbirini takip eden her gün bu anlamda aynı (her gün cumartesi!); ama bir o kadar da ayrı yaşanıyor.

Her şeyden önce bu tür bir yolculuğa çıkmayı planlayanlar için belirtmekte fayda var: Bu iş düşündüğünüzden çok daha kolay. Yola çıktığımdan beri çok fazla “Ah keşke ben de senin yerinde olsam.” sözü duydum. İnanın bana bunu gerçekleştirmek o kadar zor bir şey değil. Sadece tek yön bir bilet almanıza bakıyor. Biliyorum iş diyeceksiniz, aile diyeceksiniz, e arkadaşlar ve sevgililer… Hepsi aslında birer öncelik meselesi. Hayatınızda ürettiğiniz “ama”lar öncelikleriniz tarafından belirleniyor. Benim yok muydu sanıyorsunuz yola çıkmadan önce bir işim, ailem, arkadaşlarım, sevgilim?

Dünyayı gezmek… İnsanların neredeyse yüzde doksanının hayali; ama çok azı bunu gerçekleştirecek cesareti kendinde bulup o ilk adımı atıyor. O ilk adımdan sonra ise her şey zaten kendiliğinden geliyor. Benimse her zaman içimde koruduğum apayrı bir hayaldi dünya turu. İçimde sakladım ve büyüttüm. Zamanı geldiğine inandığımda ise biletimi aldım. Sonrasında arkama da bakmadım. Ne zaman yapacaktım ki? Altmış yaşına gelip şu anda zevk aldığım her şeyden uzaklaştığımda ve vücuduma şu anki kadar yüklenemediğimde mi?

İsterseniz bu mazeret listesini daha da uzatabilir; “ama” ile başlayan cümleler kurabilirsiniz. İnanın bana dört adet daha okula bile başlamamış çocuğu ile dünyayı gezen anne baba ile, on dört yıldır yollarda olan bir kadın ile, altmışından sonra dünya turu yapmaya çıkmış bir adam ile tanıştıktan sonra bu “ama”lar çok da anlam ifade etmeyecektir.

İşin tabi bir de şu kısmı var. Bu iş düşündüğünüzden çok daha zor; çünkü uzaktan bakan herkesin “Oh, ne güzel sürekli geziyorsun.” tepkisi aslında içi boş bir önerme. İki üç günde bir sürekli yer değiştirmek, sürekli konaklayacak yeni bir otel aramak, sürekli farklı yataklarda (hatta bazı zamanlarda yatak dışında otobüslerde, trenlerde, istasyonlarda) uyumak, evinizi her daim sırtınızda taşımak, size tanıdık olan her şeyden binlerce kilometre uzakta olmak, sevdiğiniz ve bildiğiniz her şeyi geride bırakmak, bulunduğunuz her ülkede, her şehirde zorluklarla tek başınıza baş etmeye çalışmak düşündüğünüz kadar da kolay değil.

Yine de her şeye rağmen altı ayın sonunda rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu yolculuk kendime aldığım en değerli hediye. Bu yolculuk, hayatım boyunca verdiğim en mantıklı karar. Bu yolculuk, şu ana kadar hayatımda yapmış olduğum en güzel şey.