Category Archives: Bangkok

Bangkok, Tayland

Standard

11 Haziran 2013, Salı.

IMG_7866

IMG_7867

IMG_7875

Bangkok’ta yağmura yakalanınca.

Sabah erkenden uyanıyorum. Otelin ücretsiz havaalanı servisini kullanabilmek adına, iki sokak mesafede bulunan aynı otelin diğer şubesine kadar yürüyorum. Bir süre herkesin yerleşmesini bekledikten sonra havaalanına olan kırk beş dakikalık yolculuğum da başlıyor. Havaalanında işlemleri sorunsuz halledip uçağa biniyorum. Kısa bir süre sonra Bangkok Don Muang Havaalanı’ndayım. Bangkok’a yola çıktığımdan beri dördüncü kez gelişim, bu şehri o kadar çok seviyorum ki, bir süre sonra bana ikinci evimmiş gibi hissettiriyor.

Gün içerisinde şehirde kalmayı planlamıyorum, ayarlayabilirsem aynı akşam Koh Tao için otobüs ayarlayıp Tayland’ın güneyine doğru ilerlemeyi düşünüyorum. Havaalanından çıkınca ana yola kadar yürüyüp şehir merkezine giden yerel otobüslerden bir tanesine biniyorum. Alışveriş merkezlerinin bulunduğu Siam bölgesine olan yol iki saate yakın sürüyor. Siam’da inip uzun süre sonunda özlediğim türde yemekleri yemek için yine ve yeniden Siam Paragon’un yolunu tutuyorum. Alışkanlık haline gelmiş süpermarket içerisinden mantarlı brokolili çorbamı ve salatamı alıyorum, interneti kontrol ediyorum ve sonrasında akşam için otobüs bileti soruşturmak üzere Khaosan Yolu’na doğru ilerliyorum.

Şansıma akşam altıda yola çıkacak ve sabah dokuz gibi gitmek istediğim ada olan Koh Tao’ya varacak bir otobüs feribot paketi var. Hemen biletimi alıyorum. Sırada yaklaşık bir aya yakındır kullanmadığım büyük sırt çantamı Silom’da bulunan hostelden almak var. Yerel otobüs ile Silom’a gidip çantamı alıyorum. İçimden keşke hep burada kalsan diye geçirsem de, tekrardan büyük çantaya alışmak zor. Küçük sırt çantamın sağladığı hareket rahatlığını özleyeceğimi biliyorum, bu da bana yolculuğumun ikinci kısmı olan Amerika kıtası için ders oluyor.

Eşyalarımı alıp işlerimi hallettikten sonra tekrardan Khaosan Yolu’na dönmeye uğraşıyorum. Uğraşıyorum diyorum çünkü saat dördü biraz geçiyor ve Bangkok’un tampon tampona akşam trafiği iş başında. Yarım saat kadar otobüs bekledikten sonra en mantıklı olanın bir taksi çevirmek olduğunu fark ediyorum. Taksi bulmam ise ayrıca bir on beş dakikamı alıyor.

Khaosan Yolu’na geldiğimde otobüs biletini ayarladığım firmaya sırt çantamı bırakıyorum ve atıştıracak bir şeyler almak için dışarı çıkıyorum. Khaosan Yolu’nun sonuna kadar yürüyorum ve artık geri döneceğim vakit bir anda fırtına kopuyor. Nereden çıktığını anlayamadığım yağmur son sürat ve son kuvvet yağmaya başlıyor. Herkes sağa sola kaçışıyor, tezgahlar kapanıyor. Başladığım noktaya olan 500 metreyi yürümek işin en sancılı kısmı. Yağmurdan korunmuş alanlardan geçmeye çalışsam da turizm firmasına girdiğimde sırılsıklam olmuş durumdayım. Üstümü burada değiştiriyorum. Otobüsün gelmesini beklediğimiz sürede benimle aynı kaderi paylaşan , sırılsıklam olmuş birçok yolcu kendisini firmadan içeri atıyor. Yağmur muhalefeti nedeniyle planlananın aksine saat altıda değil de, yedi de yola koyuluyoruz. Ne yazık ki otobüs bizi almıyor, biz otobüsün bulunduğu bölgeye sağanak yağmur altında yaklaşık yirmi dakika kadar yürüyoruz. Üstümü değiştirmiş olmam bu yürüyüş sonrasında bütün anlamını yitiriyor. Çünkü sırt çantalarım da dahil olmak üzere sırılsıklamım.

Otobüsün geleceği bu ufak alanda bir saate yakın bekliyoruz. Otobüsümüz sonunda teşrif ettiğinde rahat koltuklara atıyor herkes kendisini. Yağmur hala durmamış. Buz gibi klima, sırılsıklam kıyafetler ve sürekli su damlatan bir pencere derken gece beklediğimden zor geçiyor. Ertesi gün tropik bir adada olacağımın bilinci ile kendimi motive etmeye çalışıyorum.

Reklamlar

Bangkok, Tayland.

Standard

27 Mayıs 2013, Pazartesi.

DSC00122

DSC00114

DSC00116

DSC00120

Deniz ürünleri pazarından manzaralar.

DSC00130

Bindiğimiz taksiden enstantaneler.

Bangkok’taki son günüm. En azından şimdilik. Bangkok, her nasılsa tekrar tekrar kendisini ziyaret ettirmeyi iyi biliyor; ama şikayetim yok. Bu şehir beklediğimden çok daha fazlasını sunmuş bana. Tamamen yabancı akını altında bozulmuş, değişmiş bir şehir ile karşılaşmayı beklerken, herkese hitap eden ve bu kadar yabancıya rağmen orijinal kimliğine sıkı sıkı sarılmış bu şehir beni hep güvende hissettiriyor.

Hem artık Emre de Bangkok’a dönmüş. Bugünkü işlerimizi hallettikten sonra günü hep beraber geçirmeyi planlıyoruz. Cihan ve Emre sabahtan Hindistan Büyükelçiliği’nin yolunu tutuyorlar, vize işlemlerini bir an önce halledip 30’undaki uçaklarına sorunsuz binmeyi istiyorlar. Ben de bu süre içerisinde onları odada bekliyorum. Benimse gün içerisinde tek yapmam gereken şey öğleden sonra gidip Myanmar Büyükelçiliği’nden çıktıysa eğer, vizemi almak. Bu konuda da endişelerim yok değil. Akşamüzeri göreceğiz diyerek odada biriken okumalarımı yapıyorum, günlüklerimi yazıyorum.

Öğlene doğru Cihan geliyor, büyükelçiliğe evrakları teslim etmişler. İki güne tekrar gidip sonucu öğreneceklermiş. Cihan’ın odaya gelmesi ile çıkması bir oluyor. Son kez dişçinin yolunu tutmadan önce bana gelip durumu haber vermek istemiş. Emre de bir önceki sefer konakladığımız Silom’daki hostelde olacakmış bizden haber alana kadar. Cihan’ın dişçiye gidip gelmesi bir saati buluyor. Yeni dolgusuna kavuşmuş şekilde geri geliyor ve beraber otelden çıkıyoruz.

Myanmar Büyükelçiliği’ne uzanan yolda trafik o kadar yoğun ki bir an için acaba pasaportu alma süresini kaçırır mıyım diye telaşa kapılıyorum. Bu nedenle otobüs yolculuğu bana bir ömürmüş gibi geliyor. Büyükelçiliğin kapılarını kapamasına yarım saat varken içeri girip sıraya giriyorum ve güzel haber: vizeyi almışım! Bir sonraki gün olan uçağıma telaş yapmadan binebilirim. Buradan çıkıp Emre’nin yanına gidiyoruz. Arada ben bir süredir buradaki hostelde duran büyük sırt çantamdan beni Myanmar’da da idare edecek birkaç parça eşya alıyorum. Bir yandan da Emre’nin maceralarını dinliyorum. Sonrasında hep beraber yemek yemeye karar veriyoruz.

İnternette birçok kişiden ününü duyduğumuz devasa “Bangkok Seafood Market” yani “Bangkok Deniz Ürünleri Pazarı” isimli restorana gitmeye karar veriyoruz. Bir tuktuk bizi buraya bir saatte ulaştırıyor. Bangkok’un trafik problemi belli bölgelerde kendisini yoğunca hissettiriyor. Restorana vardığımızda “If it swims, we have it” yani “Yüzüyorsa, bizde vardır” sloganı ile karşılaşıyoruz. İçeri girerken girişin sol tarafında açık bir mutfakta onlarca aşçının yemekleri hazırladığını ve pişirdiğini görebiliyorsunuz. İçeri girdiğinizde sizi oturacağınız masaya yönlendirdikten sonra bir görevli sizinle beraber restoranın pazar bölümünden istediğiniz deniz ürünlerini ve bu deniz ürünlerinin yanında yiyeceğiniz sebzeleri seçmenize yardımcı oluyor. Biz deniz ürünlerimizi seçmek için pazar bölümünde dolanırken Türk bir hostesle karşılaşıyoruz. O da Bangkok’a ailesini getirdiğini, şehre her gelişinde mutlaka bu restorana uğradığını anlatıyor bize. Biraz muhabbet ettikten sonra biz yiyeceğimiz ürünleri seçmeye koyuluyoruz. Ürünleri seçmemiz beklediğimizden uzun sürse de sonunda ücretlerini ödeyip masamıza geçiyoruz.

Masaya oturduğumuzda bir başka görevli bu ürünlerin nasıl pişmesini istediğimizi soruyor. Bizimse hiçbir fikrimiz yok. Kendi aramızda Türkçe konuşmaya başlayınca görevli hemen “Türk müsünüz?” diye soruyor, “Evet” cevabını alınca ızgara yaptırmayı öneriyor. Yolculuğum boyunca ilk defa bu kadar hızlı dilimizi çözen birisi ile karşılaşıyorum.

Yemekler hazırlanıp önümüze geldiğinde biraz hayal kırıklığı yaşıyoruz. Bangkok’a geldiğimizden beri en pahalı ücreti ödediğimiz yemek karnımız doyurmaktan çok uzak. Muhtemelen yanlış ürünleri seçip yanlış şekilde pişirttiğimiz için bu şekilde bir sonuç alıyoruz. Çünkü yan masadaki Avrupalıların önünde yer alan ziyafet sürekli o masaya acıklı gözlerle bakmamıza neden oluyor.

Buradan çıktıktan sonra bir taksi ile anlaşıp Khaosan yoluna dönüyoruz. Döner dönmez Emre ve ben sokak tezgahlarından karnımızı bir güzel doyuruyoruz. Sonrasında da ertesi sabah için bana bir havaalanı transferi ayarlıyoruz. Uçağım ertesi sabah 07:00’de olduğu için havaalanına gitmemin en uygun saati 05:00; fakat ne yazık ki bu saatte bir sefer yok. Birkaç yere soruyorum, hepsinden aynı cevabı alıyorum. 04:00 çok erken, 06:00 ise çok geç oluyor benim için. Ben de durumu riske etmemek adına 04:00’te olan minivan servisi için biletimi alıyorum. Bu demek oluyor ki odadan 03.30’da çıkacağım.

Hep beraber bizim otelin lobisine gidip biraz orada muhabbet ediyoruz. Tanışmamızın üzerinden bir ay geçmiş bile. Bir ay boyunca üç ülkeyi hep beraber keşfetmişiz, her gün istisnasız yirmi dört saatimizi beraber geçirmişiz. Beraber gülüp, beraber sinirlenmişiz. Beraber perişan olup, beraber keyiflenmişiz. Bu son bir ay boyunca en yakınım olmuş bu iki insanı geride bırakıp yola devam etmek benim için zor olacak diye düşünüyorum.

Emre ile vedalaşıyorum ve kalan bütün dijital işlerimizi halletmek üzere Cihan’la odaya çıkıyoruz. Gece bire kadar süren hummalı bir çalışma da bu noktada başlıyor. O bana gezi rehberlerinin e-kitap versiyonlarını yüklüyor, ben fotoğrafları aktarıyorum derken bir bakıyoruz beni alacak aracın gelmesine çok az kalmış. Az da olsa biraz uyuma derdiyle yataklara giriyoruz.

Saat 03:00 olunca saatin alarmı ile uyanıyoruz, erken uçuşlardan neden nefret ettiğimi bir kez daha anlıyorum ben. Henüz afyonum patlamamışken Cihan beni yolcu ediyor. Beni almaya gelen araç tam vaktinde otelin önünde oluyor ve 45 dakika kadar bir sürede havalimanına ulaşıyoruz. İşlemlerimi hızlıca halledip 07:00’de olan uçağımı beklemeye koyuluyorum.

26 Mayıs 2013, Pazar.

DSC00080

Siam bölgesinde yer alan MBK alışveriş merkezi.

DSC00085

DSC00094

Chinatown.

DSC00103

Diskodan bozma tuktuk’umuz.

Bangkok’ta planladığımızdan oldukça uzun vakit geçirince artık burada harcadığımız günler de bir noktadan sonra anlamsızlaşmaya başlıyor. Zaten bir süredir bana ikinci evimmiş gibi hissettiren Bangkok’a üçüncü kez dönüyorum. Her seferinde beni kocaman bir gülümseme ve sıcaklık ile karşılıyor bu şehir. Bütün turistik anlamından öte. Bugün ise plansız, programsız, ne yapacağımız bilmediğimiz günlerden bir tanesi daha. Bangkok’ta gezip görmek istediğim her yeri aşağı yukarı bitirdiğimiz için bu Pazar günü de tamamen spontane gelişiyor.

Öğlene doğru uyanıyoruz. Ben kaldığımız otelden biraz huylandığım için oteli değiştirmeyi öneriyorum. Yolun giriş tarafında gördüğümüz görece biraz daha pahalı; ama kusursuz odalara sahip otele taşınıyoruz. Otel, girişinden belli olmasa da o kadar büyük ki, sonsuza uzanan koridorları birbiri içine girip başka koridorlara açılıyor. Bir süredir internetsiz olduğumuz için yeni odamızda internet bulmanın sevinci ile internet kontrollerimizi yapıyoruz ve sonrasında da öğleden sonraya doğru odadan çıkıyoruz. Uğramazsak günümüzün uğursuz geçeceğini düşündüğümüz Khaosan yolunda bir tur atıyoruz, sonrasında da otobüse atlayıp alışveriş merkezlerinin bulunduğu bölgeye gidiyoruz. Daha önce Siam Paragon’da keşfettiğimiz ve yemeklerine hayran kaldığımız süpermarkete uğrayıp çorbalarımızı alıyoruz. Alışveriş merkezinin serin ve yapay kalabalığı arasında karnımızı doyuruyoruz. Daha sonrasında MBK isimli diğer devasa alışveriş merkezine gidip Cihan burayı görmediği için birkaç katı geziyoruz. Böyle tarih ve hayat dolu bir şehirde bile en yoğun kalabalıkları alışveriş merkezlerinin barındırması beni boğuyor. Çok oyalanmadan buradan çıkıyoruz. Buradan sonraki durağımız ise turizm polisi oluyor.

Daha önce Siam bölgesinde yer aldığını öğrendiğimiz turizm polisine, bizi Amphawa yüzen marketine götürürken problem yaşadığımız taksi şoförü hakkında rapor tutturmak için gitmek istiyoruz. Lakin arada bir hafta geçmesine rağmen, kendimize söz vermişiz. Buradaki görevlilere derdimizi anlattıktan sonra elimizdeki ehliyet ve şoför bilgileri ile bir şey yapamayacaklarını, böyle bir durumda araç plakasının çok daha önemli olduğunu söylüyorlar. Kendilerinden birazcık nasihat dinledikten sonra, biz yine de elimizden geleni yaptık düşüncesi ile gerekli bilgileri verip buradan çıkıyoruz. Sonrasında otele gidip biraz oyalandıktan sonra akşam yemeğini yemek üzere China Town’a gitmeye karar veriyoruz. Kiraladığımız taksi ile China town’un girişinde iniyoruz. Bangkok’un en iyi sokak yemeklerinin bu bölgede olduğu biliniyor.

Öncesinde bölgede iki üç tur atıyoruz, ara sokakların hepsi neredeyse tadilat altında. Yol üzerinde gördüğümüz yemek tezgahları da çok meşhur ve çok lezzetli olduğunu duymamıza rağmen bize cazip gelmiyor. Üstelik fiyatlar da normal bir restoranın iki katı neredeyse. En sonunda yol kenarındaki bir pad thai’ciye oturuyoruz. Bu sırada yağmur yağmaya başlıyor, ama öyle böyle değil. Bölgedeki bütün tezgahlar teker teker kapatıyorlar kepenkleri. “Merhaba muson sezonu!” diyorum içimden. Biz Cihan’ın ilk defa kabı olmadan getirdiği fotoğraf makinesini güvenceye alalım diye yakınlardaki marketlerden poşet arayışına giriyoruz. Sonrasında da yağmur azalsın da kendimizi öyle dışarı atalım diye oturduğumuz küçük kepengin altında bir süre oyalanıyoruz. Yağmur inatla etkisini gösteriyor. Kafasına poşetler geçirmiş, kocaman şemsiyelerin altına iki üç kişi sığınmış insanlar yollarda geçiyor. Bir noktada artık yağmur durmaya yakınken, biz de kendimizi dışarı atıp bir tuktuk’la anlaşıyoruz ve otelimize geri dönüyoruz.

25 Mayıs 2013, Cumartesi.

Sabahı yine ağırdan alıyoruz; uyanıyoruz, hazırlanıyoruz, kahvaltımızı yapıyoruz ve otelden çıkışımızı yapıp bir tuktuk ayarlıyoruz. Tuktuk bizi şehrin görece uzağında bulunan otobüs istasyonuna bırakıyor. Otobüs istasyonundan Bangkok’a gidecek ilk otobüs için bir bilet alıyoruz, şansımıza yarım saat sonraya bir otobüs var. İstasyonda biraz oyalandıktan sonra Bangkok’a doğru yola çıkıyoruz. Bangkok’a varmamız öğleden sonrayı buluyor, yol altı saate yakın sürüyor.

Bangkok’ta indiğimiz kuzey istasyonunun şehrin tam olarak hangi bölgesine düştüğü konusunda ise hiçbir fikrimiz yok. Taksiye binmek yerine şehir merkezine gidişin alternatiflerini öğrenmeye çalışıyoruz. Görevlilerden öğrendiğimize göre istasyondan Khaosan Yolu’na giden direk bir otobüs var. Önce yerel otobüslerin sıralı olduğu durağı buluyoruz daracık ve sıkışık yollardan geçip. Sonrasında da otobüsteki yerimizi alıyoruz. Şehir merkezine varmamız trafiğin de etkisiyle bir saatten fazla sürüyor, üstelik şansımıza otobüste bilet kesen görevli de olmadığı için bunca yolu ücretsiz gitmiş oluyoruz.

Khaosan Yolu’na vardığımızda burada konaklamak en mantıklı hareket gibi geliyor. Nasıl olsa Bangkok’ta bulunduğumuz her gün öyle ya da böyle yolumuz mutlaka buraya düşüyor. Khaosan Yolu’na iki dakika yürüme mesafesinde bulunan Ram Buttri sokağında ucuz konaklamaların yer aldığınız bildiğimizden bu bölgeye yöneliyoruz. Teker teker otellerin fiyatlarını soruyoruz. Fiyatlar bölgedeki hostel konaklamalarından bile daha ucuz. Bunun en büyük nedeni de otellerin çok büyük olması ve çok sayıda odayı barındırması. Yani bir nevi sürümden kazanıyorlar. Biz de burada bulduğumuz en ucuz otellerden birinde bir oda ayarlıyoruz. Yol yorgunluğunu duş ve biraz dinlenme ile üzerimizden atınca da karnımızı doyurmak için yola çıkıyoruz. Khaosn Yolu’na çıkıp daha önce en az yirmi kere dolandığımız tezgahları dolanıyoruz, buzlu mango içeceklerimizi alıyoruz ve sonunda da hava kararmışken yeni konakladığımız bölgede bir yerlere oturmaya karar veriyoruz. Yere serdikleri minderler ve loş ışıkları ile güzel bir atmosfer yaratmış bu barda bir iki kokteyl içip bütün yorgunluğumuzu üzerimizden atıyoruz ve bulunduğumuz mekan artık mekan durulmayacak kadar sıcak olunca yavaştan odalarımıza gidiyoruz.

Bangkok, Tayland.

Standard

20 Mayıs 2013, Pazartesi.

 

 

Siam Paragon’da bulunan son derece lüks sinema.

Sabah yine erkenden uyanıyoruz. Haftasonu süresince önümüzdeki dönemi nasıl değerlendirmemiz gerektiğine ilişkin az çok planlar yapılmış. Güne başlarken ilk iş ben Myanmar vizesine başvurmak üzere Myanmar Büyükelçiliği’nin yolunu tutuyorum. Cihan da bu sırada bir süredir çilesini çektiği diş meselesini halletmek için dişçiye randevusunu aldığı kanal tedavisi için gidiyor.

Daha önceki seferden başvuru formlarım, vesikalıklarım ve pasaport fotokopim hazır olduğu için beş dakika yürüme mesafesindeki büyükelçiliğe uğrayıp evraklarımı veriyorum. Evrakları verdiğim kadın beni hatırlayıp daha önce gelip gelmediğimi soruyor, fikrimi değiştirdiğimi vizeye başvuracağımı söylüyorum. Vize işlemlerinin tam bir hafta süreceğini ve pasaportumu bir sonraki hafta pazartesi günü öğleden sonra alabileceğimi söylüyor. Tayland vizem aynı haftanın Salı günü dolduğu için problem yok, vizeyi alabilirsem Salı günü direk Myanmar’a uçabileceğimi düşünüyorum.

Pasaportumu teslim ettikten sonra (bu aynı zamanda rahatlama oluyor, çünkü bir hafta ay pasaportum iyi mi nerde tedirginliğinden de kurtulmuş olacağım anlamına geliyor) bir süredir ertelediğim ve sıcaklar dolayısıyla çok rahatsız eden Kezban saçlarımı kestirmek için yol üzerindeki kuaförlerden birine giriyorum. Saç kesimi sadece 300 baht. İlk iş olarak bir güzel saçlarımı yıkıyorlar, bakım yapıyorlar, üzerine kafa masajı yapıyorlar. Bu işlem on beş dakika kadar sürüyor. Sonrasında saç kesimi için koltuğa oturduğumda kadına çok fazla bir şey anlatmama gerek kalmıyor. Elimle iki üç hareket yapıyorum, o beni çoktan anlamış, güzelce saçlarımı kesiyor. Yarım saat sonunda her şey istediğim gibi, üstüne fön de müessesesin hediyesi.

Saç kesimi sonrası odaya dönesim gelmiyor bir türlü, halbuki günlük yazmam lazım, yine bir süredir çok aksattım. Ben yine en sevdiğim 15 numaralı otobüse inip bütün şehri geçerek Khaosan yoluna gitmeye karar veriyorum. Pazartesi günleri Khaosan’ın ölü günleri olduğunu da bu şekilde öğreniyorum. Bütün hafta boyunca yol kenarı tezgahlarından ve kalabalıktan geçilmeyen Khaosan’da pazartesi günü her yeri bir pazar miskinliği kaplıyor. Zaten amaç varılacak yer değildi, yolculuktu diyerek birkaç tur atıp geldiğim gibi dönmeye karar veriyorum. Bindiğim duraktan birkaç durak ilerliyoruz. Bir durakta duruyoruz. Bir de ne göreyim, aynı otobüse Cihan biniyor. Biz birbirimizi Bangkok’ta otobüste bile bulmayı başarıyoruz ya, rastlaşmamıza gülüp beraber bir şeyler yemeye ve sinemaya gitmeye karar veriyoruz.

Siam Paragon bu iki aktivite için de en ideal yer gibi duruyor. Siam Paragon’a gidip devasa süpermarketin içinde kendimizi kaybediyoruz. Süpermarket içerisinde bulunan leziz ve taze salata bardan salatalarımızı doldurup, taze çorba standından da taze çorbalarımızı alıp karnımızı doyuruyoruz. Sonrasında da alışveriş merkezinin üst katlarını geziyoruz. Burası öyle süper lüks bir alışveriş merkezi ki üst katlarda Roll Royce, Maserati gibi arabaların mağazaları bulunuyor. Alışveriş merkezinin içinde hem de! Biraz oylandıktan sonra sinema katına gidiyoruz ve üç boyutlu yayınlanacak olan, benim de bir süredir merakla beklediğim “The Great Gatsby” için biletlerimiz alıyoruz. Biraz sinema katındaki göz boyayan maketlere göz atıyoruz, sonrasında da salonlara girmeden önce yer alan rahat koltuklara yerleşip filmimizi beklemeye başlıyoruz.

Film saati yaklaşınca sinema salonlarının bulunduğu son derece lüks kısma geçiyoruz. Sinema salonu kırmızı, kocaman ve rahat koltukları ve devasa beyaz perdesi ile direk takdir topluyor. Film öncesinde Türkiye’de olduğu gibi yirmi dakika yarım saat kadar reklamlar, fragmanlar yer alıyor. Sonrasında da herkesin ayağa kalktığı ve saygı duruşunda durduğu milli marş okunuyor. Sonunda filmimiz başlıyor. Görüntü ve ses kalitesi de muazzam olunca zamanın nasıl geçtiğini fark edemiyoruz.

Film bittikten sonra Siam paragon’dan dışarı çıkıyoruz, hava çoktan kararmış. Biz de hostelimize dönmeden önce yine ve yeniden, uğramazsak günümüzün ters gittiği Khaosan yoluna gidip hem karnımızı doyuralım, hem de bir sonraki gün gitmeyi planladığımız Ayutthaya için biletlerimizi alalım diyoruz. Önce Ayutthaya için günübirlik bir tur ayarlıyoruz, sonrasında da Khaosan yoluna paralel olan, daha fazla restoranın yer aldığı sokağa gidip karnımızı doyuruyoruz. Çok geç olmadan otobüsümüze binip hostelin yolunu tutuyoruz, ertesi gün bizi almaya gelecek araç sabah 7’de otelimizin önünde olacak diye erkenden de uyuyoruz.

19 Mayıs 2013, Pazar.

DSC09484

DSC09490

DSC09500

DSC09511

DSC09516

DSC09521

DSC09524

DSC09527

DSC09531

DSC09533

Amphawa Yüzen Market’ten manzaralar.

DSC09540

DSC09543

Patpong bölgesi canlı gece hayatı ile göz boyuyor.

DSC09541

Patpong bölgesinde bulunan gece marketi.

Emre’nin öğlenden otobüsü olduğu için biz de erkenden uyanıyoruz. Hep beraber kahvaltı yapmak için Silom’un ara sokaklarında dolanıyoruz. Sonrasında da hiçbirimizin memnun kalmadığı; ama bir diğerinin memnun olduğunu düşündüğü için ses etmediği, kötüce bir restorana oturuyoruz. Zaten gelen yemekleri hızlıca bitirmemizle buradan kalkmamız da bir oluyor. Biraz hostelde oturduktan sonra Emre’yi sonradan tekrar görüşmek üzere uğurluyoruz.

Emre gidince biz de ne yapalım derdine düşüyoruz. Cihan’ın da benim de bir süredir görmek istediğimiz Amphawa Yüzen Pazar, Pazar günü için en iyi alternatif gibi gözüküyor. Burası şehirden yaklaşık 60 kilometre uzakta bulunduğu için gidiş de o kadar kolay değil. Ya şehir merkezinden uzakta bulunan Victory Monument’ın oradan minivan’a bineceksiniz, ya otobüs durağından bir otobüs ile gideceksiniz ya da taksi tutacaksınız. Biz de son opsiyonu değerlendirmeye karar veriyoruz. Hemen hostelimizin bulunduğu sokağın başından müşterilerin indiği bir taksi ile pazarlığa girişiyoruz. Taksi şoförü en başta 1500 baht diyor, biz pazarlık yapa yapa gidiş dönüşü bekleme süresi de dahil 600 baht’a kapatıyoruz. Taksi rahat ve konforlu. Klimanın da verdiği ferahlıkla bir saat kadar gidiyoruz. Daha öncesinde yüzen Pazar hakkında birkaç makale okuduğumuz için nasıl bir yer ile karşılaşmayı beklediğimizi çok iyi biliyoruz. Ama bir buçuk saat kadar bir yolculuktan sonra (sağolsun taksi şoförümüz 130’dan aşağı düşmüyor) taksi şoförü bizi hiçbir yerin ortasında bulunan sadece bir masa ve görevlinin, bir de diğer taksi şoförlerinin beklediği bir bölgeye getiriyor. Buradan pazara gidildiğini, pazara gitmenin tek yolunun ise bir tekne kiralamak olduğunu eklemeyi de ihmal etmiyor. İyi bakalım diyip tekne ücretlerini soruyoruz, ne deseler beğenirsiniz: Kişi başı 2000 baht! Biz tam taksi yolculuğunu ucuza getirdik diye sevinirken aslında komisyon tuzağının içine düştüğümüzü anlıyoruz. Ne yapacağımızı bilemeden önce sağa yürüyoruz, sonra sola yürüyoruz. Bölgedekilere soruyoruz. Yok. Kimse bilmiyor. Anlamıyor. Taksi şoförüne gidiyoruz, bulunduğumuz bölgenin Pazar olmadığını bizim asıl pazara gitmeyi istediğimizi anlatıyoruz. Adam Nuh diyor, peygamber demiyor. Burasının Pazar olduğunu, pazara gitmenin tek yolunun da tekne kiralamak olduğunu söylüyor. Bizim de sinirlerimiz oldukça geriliyor.

Bulunan bölgeden ana yola çıkarak yürümeye başlıyoruz. Müşterilerinin kaçtığını anlayan taksi şoförü de peşimizden geliyor. Biraz yürüdükten sonra araba lastiği satan bir dükkana denk gelip oradaki görevli kıza derdimizi anlatıyoruz. Kız Amphawa’nın oldukça geride kaldığını, en az yarım saatlik bir mesafede olduğunu söylüyor. Yani taksi şoförü bizi yarım saat boşuna getirmiş. Taksi şoförü ile bizim laf dalaşımız da bu noktada başlıyor. Adam parasını istiyor. Daha yola çıkmadan 200 baht verdiğimiz adam, bir 100 baht daha verin diye tutturuyor. Biz de bizi gerçek pazara götürürse ancak parasını vereceğimizi söylüyoruz. Laf dalaşı uzadıkça uzuyor. Ben şikayet etmek için adamın kimlik kartının resmini çekince adam iyice sinirlenip arabadan fırlıyor. Zaten sürekli Cihan’a el kol hareketi yapan adamla tartışmamıza lastik mağazasındaki kız da dahil oluyor. Sonunda daha fazla uğraşmamak adına adamın 100 baht’ını camdan içeri atıp, adamdan orta parmağı yiyorum. Üstüne basıp giderken adam bir de dil çıkarıyor. Merhaba yaş altı!

Tam da kaldık mı biz burada derken lastik mağazasından başka bir çocuk bizi motosiklet ile bırakmayı öneriyor. Cihan ve ben, çocuğun arkasında, çocuk bizi Amphawa’ya gidebileceğimiz otobüs durağına kadar bırakıyor. Burada yerel bir otobüse binip yirmi dakika kadar ilerledikten sonra Amphawa kavşağında iniyoruz. Ama sürekli Cihan’la duruma gülmeden edemiyoruz. Amphawa’ya olan yürüme yolumuz ise yarım saat kadar sürüyor. Daha pazarın girişinde son derece leziz yemekler bizi karşılıyor. Hemen ilk gördüğümüz taze ızgara kalamarlara saldırıyoruz. O kadar lezizler ki. Kalamarların yanında verdikleri acı sos Cihan’ı da beni de yakıyor. Ama nasıl bir yakış. Acımızı bastırmak için gidip üstüne karpuz alıyoruz. Pazar tüm renkliliğinin yanında lezzetli yemekleri ve ağız sulandırıcı kokuları ile dolup taşıyor. Nehir üzerinde bekleyen teknelerde yemek hazırlayan teyzeler ve amcalar nehir kenarına dizilmiş merdivenlere servis yapıyorlar. Bütün her şey çok taze ve denenmeye değer duruyor.

Yavaş yavaş atıştırmaya başlayan yağmur bir yandan, biz bir yandan pazarın daracık sokaklarını bir aşağı bir yukarı turluyoruz ve karımız acıkmaya başlamışken merdiven kenarındaki masalardan birine de biz oturuyoruz. Midyeler, karidesler ve kalamarlar, siparişini verdiğimiz taze deniz ürünleri hemen önümüzdeki teknelerde hazırlanıp masamıza getiriliyor. Karnımızı doyurduktan sonra buradan kalkıp nehre paralel şekilde giden yolda yürümeye devam ediyoruz.

Nehir kenarı butik cafe’ler, butik mağazalar ve tezgahlar ile dolup taşıyor. Arada seslerine aldırmadan karaoke yapan amcalara denk geliyoruz. Bir iki saat kadar daha pazarda turladıktan, ev yapımı dondurmaları, yerel tatlıları tattıktan  sonra çok da geç kalmadan Bangkok’a geri dönmeye karar veriyoruz. Bu sefer pazar çıkışında bulunan minivan durağına gidiyoruz. Buradaki görevli iki saat sonraya yer olduğunu söylese de fazla alternatifimiz yok. Oturup bekliyoruz. Şansımıza yarım saat kadar bekledikten sonra ilk gelen minivan’e binmemize izin veriyorlar. Minivan’de bizden başka çok yüksek sesle konuşan Avrupalı karışık bir grup var. “Snakes on a plane”den girip diğer abzürt komedi filmlerden çıkıyorlar.

Bir saatlik bir yolculuk sonrasında Victory Monument’ın olduğu bölgeye varıyoruz. Şansımıza çok beklemeden bir taksi şoförü taksimetreyi açmayı kabul ediyor. Bizim kaldığımız bölgeye yakın Patpong olarak bilinen, Bangkok’un “Kırmızı Fener Bölgesi” olarak anılan sokağı merak ettiğimiz için bizi burada bırakmasını rica ediyoruz. İki paralel sokaktan oluşan Patpong bölgesi kötü barlar, striptiz ve gece kulüplerinden oluşuyor. Bu karmaşanın ortasında ise hediyelik eşya ve taklit ürünlerin satıldığı bir adet gece pazarı yer alıyor. Her geçtiğimiz barın ve striptiz kulübünün önünden bizi içeri çekmeye çalışıyorlar. Açık kapılardan görünen mekanların içerisinde sahnelerde bulunan direklerde güzel Tay kızlar bize göz kırpıyor. Yolda her adımımızda elinde seks şovu listesi bulunan amcalar bizi ikna etmeye çalışıyorlar. Ping pong şov olarak da bilinen kadınların vajinal kasları ile eşyaları fırlattıkları şovlar ise bölgenin en popüleri olacak ki her rastlaştığımız kişi bize ping pong şova gidip gitmek istemediğimizi soruyor. Etraftaki karmaşaya biraz göz attıktan sonra yol kenarındaki bir İtalyan restoranında karnımızı doyuruyoruz.

Artık saat geç olmaya başlamışken yürüye yürüye hostelimize geri dönüyoruz.

18 Mayıs 2013, Cumartesi.

DSC09445

Taksi feribot durağında feribotumuzu beklerken.

DSC09448

Taksi feribotlar Bangkok’ta trafiğe takılmadan bir yerden bir yere ulaşmanın en kolay yolu.

DSC09457

Bangkok ara sokakları.

DSC09468

DSC09472

DSC09473

Wat Pho’dan manzaralar.

Yine amaçsız günlerimizden bir tanesine daha uyanıyoruz. Son iki buçuk haftadır hızlı tempo ilerlediğimiz için kimsenin Bangkok’a dönünce plan yapası ya da yeni bir şeyler keşfedesi gelmiyor. Ben zaten bir önceki gelişimde görmek istediğim her yeri gördüğüm için dinlenmek bana daha cazip geliyor.

Öğlene doğru uyanıyoruz, duş almak, hazırlanmak derken otelden çıkmamız on ikiyi buluyor. Kahvaltı / öğle yemeği için Silom yolu üzerindeki ara sokaklardan bir tanesinde bir gün önce denk düştüğümüz, menüsü ile ağzımızı sulandıran Türk restoranına gidelim diyoruz. İçeri girince Türk bayrakları ve Atatürk fotoğrafları ile dolu (sonradan öğrendiğimize göre ucuz diye genelde Filipinlilerin çalıştığı) ufak tefek bir yer bizi karşılıyor. Buranın aşçısı Bangkok’taki tek Türk restoranı olduklarından bahsediyor. Üstelik yoğun da bir Türk müşteri grubu varmış. Hemen ayranımı, lahmacunumu, cacığımı söylüyorum. Fiyatlar çok ucuz olmasa da Türk damak tadına yakın bir şeyler yemek için bir süredir aş eriyorum. Gelen yemekler Bangkok’ta bulunan malzemeler ile yapıldığı için tam olarak aradığımı bana veremese de karnımı doyurmaya yetiyor.

Türk restoranından çıktıktan sonra bir süredir aklımızda olan Tayland’daki en iyi masaj yeri olarak bilinen Wat Pho’ya gitmeye karar veriyoruz. Wat Pho’nun içerisinde bulunan masaj okulu, Tay masajının çıkış yeri olarak ün yapmış, bu nedenle Bangkok’ta masaj için gidilecek ilk duraklardan biri oluyor. Buraya ulaşabilmek için en kolay yolun Silom’dan Oriental Plaza’nın önünden kalkan ve direk Wat Pho’nun önüne kadar giden tekne taksiler olduğunu fark ediyoruz. Silom’daki durağı bulmak için biraz dolansak da, daracık yollardan geçip durağa ulaşıyoruz. Burada on beş dakika bekliyoruz ve tıklım tıkış feribot taksimiz geliyor. Bilet görevlisi gene bize mi denk düşmedi bilmiyorum; ama herhangi bir ücret ödemeden de Wat Pho’nun önünde iniyoruz.

Wat Pho’ya masaj için bile girecek olsanız giriş ücretini ödemeniz gerekiyor. Biz de giriş ücretini vermişken bari içerideki yatan Buddha’yı tekrar gezelim diyoruz. Yatan Buddha’ya göz atıp biraz da tapınak içerisinde dolandıktan sonra masaj salonunun olduğu bölmeye geliyoruz. Yoğun bir sıra var, sıra numaralarımızı alıp kapının önünde beklemeye başlıyoruz. Yarım saat kadar sonra bizi içeri alıyorlar. Bu küçücük salonda yan yana dizilmiş yataklarda ve koltuklarda harıl harıl masajlar devam ediyor. Bir kişi ardına bir başkası. Önce bize verilen kıyafetleri giyiyoruz ve masaj serüvenimiz başlıyor. Bir saatlik vücut masajı bana tam da aradığım şeyi veriyor. Bana masaj yapan kadının elleri hangi kası nasıl yoğurması gerektiğini o kadar iyi biliyor ki, Tayland’da masaj manyağına dönmemi sağlayacak keyfi tekrar tekrar yaşatıyor. Bir saatlik masaj sonunda vücudumdaki her kas spagetti kıvamına dönüyor.

Wat Pho’dan çıkıp bir taksi ile anlaşarak Khaosan yoluna doğru ilerliyoruz. İlk tanıştığımız gün oturduğumuz restorana giderek yemeklerimizi sipariş ederken zamanın ne kadar da çabuk geçtiğinden bahsediyoruz. Yemek sonrası Khaosan üzerinde birkaç tur atıyoruz. Emre bir sonraki gün deniz kenarına gitmeyi planladığı için o yolda gördüğü turizm acentasına gidiyor; biz de Cihan’ın bir süredir problem yaratan dişini halletmek için yol üzerinde gördüğümüz dişçiye uğruyoruz. Bu noktada nasıl olduysa Emre’yle birbirimizi kaybediyoruz. Bir süre Khaosan üzerinde Emre’ye bakındıktan sonra otele geri dönmeye karar veriyoruz. Bütün gün boyu hiçbir şey yapmamamıza rağmen akşam olmuş bile.

En favori otobüsüm 15 numaraya binmeden önce bir Anıl klasiği haline gelmiş buzlu mangolu içeceğimi alıyorum. Yavaş yavaş akşam trafiği arasında bir buçuk saat kadar yol alarak hostelimizin bulunduğu sokakta iniyoruz. Emre çoktan hostele dönmüş bile. Sohbet muhabbet derken erkenden uyuyoruz.

17 Mayıs 2013, Cuma.

Chiang Mai’den bindiğimiz otobüsümüz sabah altı civarında bizi Khaosan yolunun başında bırakıyor. Biz üstümüzden uyku sersemliğini bir türlü atamadığımızdan bir süre ne yapacağımıza karar veremiyoruz. En başta benim daha önce konakladığım hostele gidiyoruz, hem yeri hem de fiyatı bakımdan burada kalmak çok mantıklı gelmiyor. Zaten gün içerisinde Silom bölgesinde yer alan Myanmar Büyükelçiliği’ne gideceğimizi düşünerek o bölgede bir yerler ayarlamanın daha mantıklı olduğuna kanaat getiriyoruz. Bir taksi ile taksimetreyi açması konusunda anlaşıp Cihan ve Emre’nin daha önce Silom bölgesinde konakladıkları hostelin yolunu tutuyoruz.

Hostele vardığımızda direk odalarımızı ayarlıyoruz. Saat henüz çok erken olduğundan, hosteldeki görevli büyükelçiliğin ilk saatlerinin kalabalık olacağını söylüyor. Biz de biraz dinlenmeye karar veriyoruz. Bir iki saat kadar uyuduktan sonra uyanıp hazırlanıp aynı sokakta bulunan Myanmar Büyükelçiliği’ne doğru yola koyuluyoruz.

Büyükelçiliğe vardığımızda ilgili başvuru formunu alıp dolduruyoruz. İki adet vesikalığa ek olarak pasaport fotokopisi istiyorlar, biz de hemen yolun karşısında yer alan kopyalama merkezinden işlerimizi halledip evraklarımızı bankoya veriyoruz. Evraklarımızı teslim ederken de uçak biletimiz olmadan (normalde aynı gün içerisinde vize alabilmenizin koşulu uçak biletinizi sunmak) aynı gün içinde ya da en iyi ihtimalle pazartesi vizelerimizi alabilir miyiz diye soruyoruz. Görevli kadın elinden geleni yapacağını söylüyor ve bizi başka bir bankoya yönlendiren bir numara veriyor. Sıra bize geldiğinde ben üç pasaportu da görevliye teslim ediyorum. Pasaportlarımız üzerinde “Türkiye” yazdığını gören görevli kadın, müdürüne danışması gerektiğini söyleyerek gözden kayboluyor. Ben o anda yine Cem Yılmaz’ın “passport turkish” espirisinin bize uygulanacağını düşünüyorum içten içe. Görevli kadın tekrar geldiğinde ise söyledikleri bizi şaşırtmıyor. Türküz, ve vize almamız için bir hafta beklememiz gerekiyor, çünkü kimlik doğrulaması yapmaları gerekiyor. Bu da bütün planlarımızın bozulması anlamına geliyor; çünkü Cihan ve Emre’nin Hindistan’a uçak biletleri ayın 30’u için. Gençler başvuramayınca ben de o anda başvurmaktan vazgeçiyorum.

Ben hostelin yolunu tutuyorum, Cihan ve Emre de Hindistan vizelerini almak için Hindistan Büyükelçiliği’ne doğru yola çıkıyorlar. Ben günün büyük çoğunluğunu hostelde dinlenerek, internete girerek, bir şeyler okuyarak geçiriyorum. Öğleden sonraya doğru Cihan ve Emre kan ter içinde hostele dönüyorlar. Yine vize çileleri bitmiyor ve pasaportlarını bir sonraki hafta tekrar vermeleri gerektiğini söylüyorlar. Günün geri kalanını akşama kadar hostelde vakit öldürerek geçiriyoruz ve Erhan’la mesajlaşmamız sonrasında akşam yemeğini hep beraber yemeye karar veriyoruz.

Saat 19:00 gibi otelden çıkıyoruz. Erhan ve kız arkadaşı ile Khaosan yolunda saat 20:30’da buluşmaya söz vermiş olsak da Khaosan yoluna gitmemiz bir saatten fazla sürüyor. Çünkü akşam trafiğinde hiçbir taksi bizi taksimetre ile götürmek istemiyor. Bu da normal fiyatın en az dört beş katını ödememiz anlamına geliyor. En sonunda bir taksi ile anlaşıp Khaosan’a varmayı başarıyoruz. Ama bu sefer de “Acaba hangi McDonalds önünde buluşacaktık?” derdimiz başlıyor. Çünkü Erhan ile Khaosan’ın başındaki McDonalds’da buluşmaya karar vermiş olsak da bu yol üzerinde üç adet McDonalds bulunuyor. Üstelik yola nereden girdiğinize bağlı olarak yolun başı ve sonu kavramı da değişiyor. Bölünerek farklı McDonalds’larda beklemeye karar veriyoruz. Bir ön beş dakika sonrasında Emre Erhanları bulmuş bir şekilde yanımıza geliyor.

Khaosan yolu üzerindeki popüler mekanlardan birine oturuyoruz. Yemeklerle beraber biraverlerimizi söylüyoruz, bu biraveler tabi ki gecenin ilki olmuyor. Öyle ki bir noktada Cihan ve Erhan, Khaosan’ın meşhur turist aktivitesi olan akrep yeme işine girişiyorlar. Aynı mekanda, mekan yavaş yavaş kapanma belirtileri gösterene kadar oturuyoruz ve geceyarısını biraz geçerken odalarımıza geri dönüyoruz. Türkiye’de gece çıkmalarımı ne kadar özlediğim aklıma geliyor otele dönüş yolumuzda.

Bangkok, Tayland.

Standard

29 Nisan 2013, Pazartesi.

DSC07800

Lumphini Park’taki Kral Rama IV heykeli.

DSC07844

DSC07824

DSC07840

DSC07832

Wat Saket, Altın Dağ’dan manzaralar.

DSC07852

Phrakan Kalesi.

DSC07867

DSC07869

DSC07870

Demir kale olarak anılan Wat Ratchanadda.

Çinli oda arkadaşlarım sağ olsun yine sabahın köründe alarmım çalmadan uyanıyorum. Fırsattan istifade ben de vize işlerimi halletmek için odadan erken çıkmanın faydalı olacağını düşünüyorum. Khaosan Yolu’nun oradan yine 15 numaralı otobüse biniyorum. Tapınaklar ve kalabalık yollar arasından zigzaglar çizerek ilerliyoruz. Lumphini Park’a geldiğimizde otobüsten iniyorum. Park içerisinde yer alan Kral Rama IV’nin heykeline göz attıktan sonra buradan geçen ve büyükelçiliklerin bulunduğu bölgeye giden metro hattına biniyorum. Metro hattı ile Thailand Congress Center durağına kadar ilerliyorum. Vize başvurusu yapmayı planladığım Laos ve Kamboçya Büyükelçilikleri haritada bu bölgeye çok yakın gözüküyor. Birkaç kere yolumu kaybettikten sonra sora sora doğru yolu buluyorum; ama meğersem haritada yakın gözüken mesafeler en az 5-6 kilometre tutuyormuş. Ben de nasıl olsa bir kere yürümeye başladım diye taksiyle binmek istemiyorum. Büyükelçilikleri bulana kadar bir saatten fazla yürüyorum güneş altında. Sonunda büyükelçilikleri görünce derin bir oh çekiyorum.

Kamboçya vizesinin daha kısa sürede çıktığını bildiğim için önce Kamboçya Büyükelçiliği’ne gidiyorum. 1000 baht karşılığında gerekli formu doldurup bir adet fotoğraf verip vizemi iki üç dakika içerisinde alıyorum. Burada şaşkın bir Hintli grup da sürekli bana sorular soruyor. Her seferinde benim yazdıklarıma nereye gideceğimi sorguluyor. Buradan on metre ilerisinde yer alan Laos Büyükelçiliği’ne geçiyorum. Öğlen arası öncesinde bu işi halletmek istediğim için hızlı olmaya çalışıyorum. Hemen formu alıp masaya oturup doldururken yan masadan Türkçe kelimeler tanıdık misafirler olarak kulağıma geliyorlar. Kafamı kaldırıyorum, iki genç. “Türk müsünüz?” “Evet! Sen de mi? Yok artık!” Emre ve Cihan ile tanışıyorum. Ben formu doldurmaya çalışırken biraz muhabbet ediyoruz, sonrasında öğlen arasına takılmamak için onlar Kamboçya Büyükelçiği’ne koşturuyor; ben de kendi işlemlerimi tamamlıyorum. Vizeyi saat birde yani bir buçuk saat sonra alabileceğimi söylüyor görevli. Ben de kapının önüne oturup kitap okumaya başlıyorum. Bir süre sonra Emre ve Cihan geri dönüyor. Türkçe konuşmayı o kadar özlemişim ki. Onlar ne yaptıklarından, ne ettiklerinden bahsediyor. Ben de kendi maceramı anlatıyorum. Bir buçuk saat su gibi akıp gidiyor. Arada İsviçreli bir kız yanımıza gelip ben de sizinle bekleyebilir miyim diyor, yanımıza oturuyor; ama bu bile bizi Türkçe konuşmaktan vazgeçiremiyor.

Emre ve Cihan da ODTÜ’de işletme okuyor. Okulu bir sene dondurup çalışma ve tatil vizesi ile Avustralya’ya gidiyorlar, burada bir süre çalıştıktan sonra şimdi de biriktirdikleri para ile Güney Asya’yı geziyorlarmış. O kadar uzun süredir Türklerle hiç karşılaşmayıp Laos Büyükelçiliği’nde iki tanesine denk düşmek! Aslında anlaşılabilir bir şey; çünkü Laos kapıda herkese vize verirken sadece Türklere vermiyor.

Ben vizemi aldıktan sonra hep beraber Khaosan Yolu’na gidiyoruz. Bir restorana oturup karnımızı doyuruyoruz. Sonrasında Güney Asya’daki planlardan biraz bahsediyoruz. Cihan’ın Tayland vizesi bir sonraki gün biteceği için Tayland’dan çıkış yapması gerekiyor. Bu nedenle de ertesi gün Kamboçya’ya gitmeyi düşünüyorlar. Biraz konuştuktan sonra benim de aklımı çeliyorlar da ben de planlarımı komple değiştirip ertesi gün onlarla beraber Kamboçya’ya doğru ilerlemeye karar veriyorum. Khaosan Yolu üzerinden ucuz bilet satan gişelerden bir tanesinden, kitapta ve internette yazan bütün uyarılara rağmen, 250 bahta bir bilet alıyoruz. Biraz bölgede dolanıp tezgahlara göz attıktan sonra ertesi gün buluşmak üzere ayrılıyoruz. Onlar aşı olmaya hastane yolunu tutuyorlar, ben de görmediğim tapınakları görmek için yola koyuluyorum.

Yine 15 numaralı otobüse binip ziyaret etmek istediğim tapınakların bulunduğu bölgede iniyorum. İlk olarak altın dağ olarak da anılan Wat Saket’e doğru ilerliyorum. Ayutthaya döneminde inşa edilmiş bu altın tapınağa ulaşabilmek için etrafını dolanan beyaz merdivenleri çıkmak gerekiyor. Etrafta turuncu kıyafetleriyle koşuşturan küçük keşiş adayı öğrenciler dolanıyor. O kadar sevimliler ki ben de peşlerinden fotoğraf çekebilmek için koşturuyorum. Tapınağın tepesinden Bangkok’un manzarası göz alabildiğince uzanıyor. Burada biraz vakit geçirdikten sonra önce Phrakan Kalesi’ne uğrayıp demir kale olarak da bilinen Wat Ratchanadda’ya geçiyorum. Bu gördüğüm iki tapınak bir önceki gün gördüğüm Budist tapınaklarından çok farklı bir mimari sergiliyor. O yüzden de çok ilgimi çekiyorlar.

Tapınakları dolandıktan sonra artık hava kararmışken Khaosan Yolu’na tekrar dönüp karnımı doyuruyorum. Bu ülkede yemekler o kadar güzel ki, yedikçe yiyesim geliyor. Yemek sonrasında otelimin yolunu tutuyorum, yarın çok erken başlayan uzun bir gün olacak.

28 Nisan 2013, Pazar.

DSC07782

DSC07784

Siam Paragon’dan alışveriş manzaraları.

DSC07786

Siam bölgesinde yer alan meşhur MBK alışveriş merkezi.

DSC07790

DSC07795

Chatuchak Pazarı’nın dar koridorlarından bir tanesi.

Sabah Emir’le mesajlaştıktan sonra Bangkok’un farklı bir yüzünü görmek üzere Siam bölgesindeki alışveriş merkezlerinde buluşmaya karar veriyoruz. Ben otelimden aldığım tarifler doğrultusunda buraya otobüs ile gitmeye karar veriyorum. Khaosan Yolu üzerinden günlük buzlu mangolu içeceğimi aldıktan sonra 15 numaralı otobüse biniyorum. Normalde 7 baht olan otobüs ücretini, otobüste yer alan bir görevli topluyor; ama görevli yoksa kimse otobüs ücretini ödemiyor. Benim şansıma da otobüste görevli yok ve alışveriş merkezleri ile meşhur Siam bölgesine kadar ücretsiz olarak gidiyorum. Bir yandan da elimde tuttuğum harita üzerinden otobüsün nerelerden geçtiğini takip etmeye çalışıyorum. Rana 1 yoluna geldiğimde otobüsten iniyorum.

Yan yana dizilmiş sayısız devasa alışveriş merkezi bulunuyor burada. Siam Discovery, Siam Center, Siam Paragon, Central World bunlardan sadece birkaçı. Biz de Emir’le Siam Paragon’da buluşuyoruz. Girdiğim bu devasa alışveriş merkezi ağzımı açık bırakmaya yetiyor. Bir süre mağazaları dolanıyoruz, kitapçılara bakıyoruz. Yemek katındaki her türlü yiyeceği teker teker izleyerek gözlerimizi doyuruyoruz. Sonrasında yine aynı bölgede yer alan MBK isimli, ucuzluğuyla ün salmış, her şeyin bulunduğu devasa alışveriş merkezine gidiyoruz. Bir noktadan sonra üzerime üzerime gelen kalabalıklar beni fazlasıyla yoruyor ve kendimizi dışarı atıyoruz. Bir şeyler yemeye karar veriyoruz. Sonunda yine alışveriş merkezlerinden birisinin içerisinde yer alan bir biftek restoranına oturup bifteklerimizi söylüyoruz. Emir beni adalara gitmeye ikna etmeye çalışıyor, benimse planımda kuzeye doğru ilerleyip Laos ve Kamboçya’ya geçmek var. Biraz muhabbetten sonra ayrılıyoruz.

Hava daha kararmadığı için ben de şansımı Tayland’ın en büyük pazarı, dünyanın da en büyük hafta sonu pazarı olarak bilinen Bangkok’un kuzeyinde yer alan Chatuchak Haftasonu Pazarı’na giderek değerlendirmeye karar veriyorum. Skytrain isimli metro hattı ile kolayca ulaşılabilen bu pazarın bulunduğu bölgeye vardığımda ellerinde poşetler, akın akın insan kalabalığı ile karşılaşıyorum. Bu devasa Pazar birbiri içine girmiş beş binden fazla tezgahtan oluşuyor. Kıyafetler, ayakkabılar, ev eşyaları, takılar, el işlemeleri birbiri ardına dizilmiş tezgahları süslüyor. Ben de bu tezgah labirentlerinde kendimi kaybediyorum. Günler aylar boyunca aynı kıyafetleri giymenin de etkisiyle birkaç parça yeni kıyafet almak iyi hissettiriyor. Artık yürümekten ayaklarıma kara sular inmişken otelime geri dönmeye karar veriyorum. Hava çoktan kararmış. Otelde güzel bir duş sonrası odadakilerle muhabbet geceye kadar devam ediyor.

27 Nisan 2013, Cumartesi.

DSC07616

Wat Chana Songkhram’da keşişler adayları için yemek zamanı.

DSC07625

DSC07630

DSC07640

DSC07647

Wat Intrarawihan.

DSC07663

Kraliyet Sarayı’nın bulunduğu bölgeyi beyaz bir duvar kapatıyor.

DSC07675

DSC07671

Saray bölgesi içerisinde yer alan duvar işlemeleri.

DSC07673

DSC07679

DSC07680

DSC07684

DSC07687

DSC07689

DSC07695

DSC07696

DSC07713

DSC07714

DSC07729

Kraliyet sarayından detaylar.

DSC07749

Wat Pho’da masaj zamanı.

DSC07752

DSC07753

DSC07764

DSC07765

Wat Pho’dan manzaralar.

DSC07761

Wat Poh içerisinde yer alan yatan Buddha.

DSC07768

DSC07772

Khaosan Yolu’nun gecesi.

Bangkok’ta ilk günüm. Hep merak etmiştim herkesin iyi kötü mutlaka bir fikri olduğu bu ülkenin başkentini. Karmaşasını, kalabalıklarını, öve öve bitiremedikleri yemeklerini, güler yüzlü insanlarını… Sabah erkenden otelimden çıkıyorum. Otelim meşhur Khaosan Yolu’na on beş dakikalık yürüme mesafesinde sessiz ve sakin, yerellerin yaşadığı bir sokakta yer alıyor. Yolda yürürken sokakta oynayan çocuklar, dükkanlarının içinde uyuklayan satıcılar, yol kenarında muhabbet eden teyzeler karşılıyor beni. Şimdiden beklediğimden farklı bir ortam beni selamlayan. Her ziyaret ettiğim ülkenin ilk gününde olduğu gibi bir şaşkınlık üzerimde etkisini sürdürüyor; ne yapacağımı, şehri nereden gezmeye başlayacağımı henüz tam olarak kestiremiyorum. Hele bir sokaklara atayım da kendimi, nasıl olsa sokaklar beni bir yerlere ulaştırır diyorum.

Khaosan Yolu’na vardığımda havanın sıcağı ve nemi günün erken saatleri olmasına rağmen tüm etkisi ile kendisini hissettiriyor. Yol kenarından buzlu mangolu bir içecek alıyorum, taze mango tadı içtikten sonra bile hala damağımda kalıyor. Gece hayatı ile meşhur bu yolu ve bu yolu paralel şekilde geçen diğer yolları bir aşağı bir yukarı tekrar tekrar yürüyorum. Yol kenarına dizilmiş tezgahlarda herkesin üzerinde görebileceğiniz renkli askılı tişörtler, şalvarlar, şortlar, elbiseler, mayolar, deri çantalar, takılar, sandaletler satılıyor. Bir paralelde yer alan sokakta ise çeşit çeşit sokak yemeği tezgahı, dumanları ile sokağı dolduruyor. Bu mahallenin havasını bol bol içime çektikten sonra anayol üzerinde yer alan Wat Chana Songkhram’ı ziyaret ediyorum, Wat Taycada tapınak anlamına geliyor. Tapınak içerisinde turuncu kıyafetleri ile keşişler dolanıyor. Tapınaktan çıktıktan sonra aynı bölgede yer alan Ulusal Müze, Ulusal Tiyatro, Ulusal Sanat Müzesi’ne doğru yola koyuluyorum. Amacım müzelere girmek olmasa da en azından binalarını merak ediyorum. İlk günümü müzelerde kapalı olarak geçirmek istemiyorum. Elimdeki haritadan nerede olduğumu kestirmeye çalışırken Ulusal Sanat Müzesi’nin önünde bekleyen bir adam benimle muhabbete başlıyor. Güzel Sanatlar Okulu’nda hocalık yapıyormuş. Nerden geldiğimi, neler yaptığımı soruyor, anlatıyorum. O da sonrasında başlıyor bana Bangkok ve Tayland hakkında ipuçları vermeye. Nerelere gezmem gerektiğinden girip, beyaz plakalı tuktuk’ları tercih etmem gerektiğinden çıkıyor. En sonunda da yoldan çevirdiği bir tuktuk’la anlaşıp sadece 40 baht karşılığında yarım gün boyunca tuktuk’ı benim için kiralıyor. Böylece benim rotam da az çok belli olmuş oluyor.

Tuktuk şoförüm çok genç ve epey yakışıklı bir Tay çocuk. Çok İngilizce konuşamıyor; ama resim öğretmeninin kendisine gösterdiği rotadan da şaşmıyor. İlk olarak Wat Intrarawihan isimli tapınağa gidiyoruz. Bu tapınakta 32 metre uzunluğunda, 10 metre genişliğinde altın ayakta duran bir Buddha yer alıyor. Tamamlanması altmış yıl sürmüş bu devasa Buddha tepeden tüm görkemini gösteriyor. Buradan hemen yakınlarda yer alan Wat Mongkut’u ziyaret ediyorum. Tapınaklar arasında dolanırken yabancı birisi bir soru soruyor da konuşmaya başlıyoruz. Belçikalı Michelle, yıllar önce Tayland’a taşınmış, Pukhet’te dalış hocalığı yapıyormuş. Bangkok’ta masaj okuluyla meşhur Wat Po’da masaj yaptırmak istediğinden bahsediyor. Konu konuyu açıyor. Laos’un leziz fırınlarından, Tayland’ın kuzeyinde yer alan kabilelere kadar. Bugün şansıma herhalde, her rastlaştığım insan bana çok değerli bilgiler veriyor yolculuğum hakkında. Michelle ile bir yarım saat kadar sohbet ediyoruz. Ben artık tuktuk şoförümü daha fazla bekletmek istemediğimden yarım saat sonunda doyamadığım muhabbete son verip bir sonraki durağıma doğru yola çıkıyorum. Wat Benchamabophit aynı zamanda “Marble Temple” yani mermer tapınak olarak da anılıyor. Yüksek turuncu çatılarının beyaz mermer ile zıtlık oluşturduğu bu tapınak, Bangkok’un en güzel tapınaklarından birisi olarak biliniyor. Buradan sonra Grand Palace ve Wat Phra Kaew’in yolunu tutuyoruz. Tuktuk şoförüm beni kraliyet sarayına yakın bir yerde bırakıyor da nasıl oluyorsa ben ara sokaklar arasında yine yeniden kayboluyorum. Bu sırada önüme gelen tapınakları da sıra sıra ziyaret etmeyi ihmal etmiyorum. En sonunda nerede olduğum konusunda en ufak bir fikrim olmadığının farkına varınca, tapınaklardan birinde görevli olan başka bir genç çocuktan yardım istiyorum. Bu çocuk önce bana yolu tarif etmeye çalışıyor; ama tarifin biraz karışık olduğunu o da anlayınca benimle kraliyet sarayına kadar yürüme nezaketini gösteriyor.

Kraliyet Sarayı, 1782 Siam Kralları döneminden 1925’e kadar kraliyet ailesine ev sahipliği yapıyor. 218400 metre karelik bir alana yayılmış bu saray bölgesi dört beyaz duvar ile çevrili bulunuyor ve birbirinden farklı birçok yapıdan meydana geliyor. Büyük bir bölümü turistlerin ziyaretine açık bulunan bu sarayın bir kısmı hala hükümet binaları olarak kullanılıyor. Altın renkli pagodalardan, detaylı işçilikleri ile hayran bırakan rengarenk duvarları ve turuncu yeşil işlemeli çatıları olan tapınak binalarına, ince işlemeli duvar resimlerinden, rengarenk boyanmış seramiklerle kaplı yapılara kadar saatlerce güneş altında saray alanını geziyorum. Wat Phra Kaew adı verilen, zümrüt yeşili Buddha’nın bulunduğu tapınak da saray sınırları içerisinde yer alıyor. Bu tapınak Tayland’daki en kutsal Budist tapınağı olarak anılıyor. Tapınak içerisinde yer alan 66 cm boyundaki Buddha tek bir yeşim taşından kazınmış.

Wat Phra Kaew’den sonraki durağım yine aynı bölgede bulunan Wat Pho oluyor. Bu tapınak, gündüz Michelle’in bana bahsettiği tapınak aynı zamanda. Yani geleneksel Thai masajının bu tapınakta doğduğu biliniyor ve halihazırda tapınak içerisinde Tayland’ın ilk halk üniversitesi olarak anılan geleneksel tıp ve masaj okulu yer alıyor. Wat Pho’ya girdiğimde tapınak alanında yer alan açık hava pazarı dikkatimi çekiyor. Yerel ürünler, yiyecekler, içecekler tapınak alanına kurulmuş tezgahlarda sergileniyor. İlk işim tapınağın ünlü uzanan altın Buddha’sını ziyaret etmek oluyor. 15 metre yüksekliğinde, 43 metre uzunluğunda olan bu Buddha’nın sedef işlemelerle dolu ayakları en ilgi çekici yanını oluşturuyor. Sonrasında da açık hava pazarını geziyorum. Şansıma tapınak alanında yer alan masaj okulu ücretsiz on beş yirmi dakikalık masaj hizmeti veriyor. Gün boyunca yürümekten ağrımış ayaklarıma ve vücuduma ilaç gibi gelen bu masajı, günün kapanışını mükemmel bir şekilde yapmama imkan sağlıyor. Açık havada yere serilmiş minderler üzerinde, bir yandan yanı başımda bulunan vantilatörün esintisinden iyice mayışıyorum.

Gün batımında otelimin olduğu bölgeye doğru bakanlık binaları arasında yürüyorum. Saat akşam altıyı gösterdiğinde bir anda önünden geçtiğim bakanlık binalarından birisinden Tayland milli marşı yükseliyor. Bölgedeki herkes saygı duruşunda beklemeye başlıyor, ben de kalabalığa uyuyorum. Dönüş yolunda bir şeyler atıştırıyorum ve hava kararmışken otelime geri dönüyorum. Bu sırada aynı akşam Bangkok’a varmış arkadaşım Emir’le mesajlaşıyoruz biraz. O da Suudi Arabistan’da çalışıyor ve tatili için Tayland’a gelmeyi tercih etmiş. Ben biraz otelde dinlendikten sonra gece yarısına doğru Khaosan Yolu’nda Emir’le buluşmak için otelden çıkıyorum. Khaosan Yolu’nun gecesi sabahından o kadar farklı ki. Her yerde akın akın alkol tüketen sarhoş gençler bulunuyor. Biz görece sessiz sakin bir yere oturuyoruz; ama gece boyunca oturduğumuz mekana sürekli sarhoş Avrupalılar geliyor. Birkaçı elindeki bira şişelerini düşürüp kırıyor, birkaçı ise kendisi düşme tehlikesi geçiriyor. Biraz tanıdık muhabbetten sonra ertesi gün buluşmak için sözleşip otellerimize geri dönüyoruz.