Category Archives: Tayland

Tayland.

Standard

Tayland: Genel Bilgiler.

Açık söylemek gerekirse Tayland yola çıkmadan önce önyargı ile yaklaştığım ülkelerden bir tanesiydi. Tayland’ı her hayal ettiğimde, Asya’ya giden herkesin o ya da bu şekilde mutlaka uğradığı, her sene çok fazla yabancıyı ağırlayan, adalardan başkentine kadar her şehri gece hayatı ile ün yapmış bir ülke olarak canlanıyordu gözümün önünde. Ah nasıl da yanılmışım.

Bu imgelerin gerçeklik payı olsa da, Güneydoğu Asya’yı gezerken ana merkezsim olarak belirlediğim Tayland, her seferinde geri döndüğüme en sevindiğim ülkelerden bir tanesi oldu. Enfes yemekleri, son derece sıcakkanlı insanı, en kalabalık şehrinde bile yerelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş sokakları, muazzam sarayları, tapınakları, binaları, yolculuk etmeyi kolaylaştıran uygulamaları ile beni korudu, kolladı ve yolculuk boyunca ikinci evimmiş hissini bir şekilde yarattı. Bu anlamda benim için ayrılması en güç ülkelerden bir tanesi olup çıktı.

DSC_0873

Chiang Mai’de.

DSC09260

Chiang Mai’de Cihan ve Emre.

DSC09285

Chiang Mai’de, Muay Thai boks maçını seyrederken, Emre ve Cihan.

DSC09437

Bangkok’ta Cihan ve Erhan akrep yerken.

DSC09489

Apmhawa yüzen markette.

DSC09581

Ayutthaya’da.

DSC00028

Sukhothai’de kiraladığımız motosiklet ile Cihan.

DSC00013

Sukhothai’daki ağaçlar pek bir garip.
DSC09932

DSCN0438

Sukhothai’de.

DSC_0182

Bangkok’ta Çin Mahallesi’nde.

IMG_7967

Koh Tao’da dalış öncesi Engin.

IMG_8024

Koh Phi Phi’de plajdaki barlardan birinde otururken.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

Tayland’da gezilecek ve görülecek yerler, yapılacaklar bir türlü bitmiyor. Her bölgesinde ayrı ayrı ilgi çekici şeyler var. Bu nedenle yolculuk ederken sadece birkaç haftalığına gelip aylarca kalan, hatta burada yaşamaya karar veren birçok insanla tanıştım. Ben bir aya yakın kaldığım Tayland’da, ülkenin kuzeyinde de, güneyinde de birçok yeri ziyaret etme fırsatı yakaladım. Ülkeyi hakkıyla gezmek için en az bir ayın ayrılması gerektiğine inanıyorum.

Tayland’ı ziyaret etmek için en ideal dönem Kasım – Şubat arası. Bu dönemde yağış oranı çok az olduğu gibi, sıcaklıklar da çok bunaltıcı olmayacaktır. Temmuz – Ekim arasında başlayan yağmurlu sezondan özellikle kaçınmanızı tavsiye ediyorum, lakin yoğun muson yağışı nedeniyle gezdiğinizden herhangi bir şey anlamayacaksınızdır.

Ben, ülkeyi Nisan – Temmuz arasında gezdim. Yüksek sezonu olmamasının en büyük nedenlerinden bir tanesi havanın son derece sıcak ve nemli olmasıydı. Ülkeden çıkış yaptığım Haziran sonu ve Temmuz ayında muson etkisini öyle bir gösterdi ki, birçok şehirde kapalı mekanlarda yağmur dinsin diye saatlerce beklemek durumunda kaldım.

Vize

Tayland’a giden Türk vatandaşları için vize gerekmiyor. Eğer ülkeye havayolu ile giriş yapıyorsanız otuz günlük, karayolu ile giriş yapıyorsanız da on beş günlük ülkede kalma iznini elde edebiliyorsunuz.

Eğer vizenizi uzatmak istiyorsanız, şehirlerde bulunan gümrük ofislerine giderek bu sorunu çözebilirsiniz. Birçok insan vize uzatmak yerine ülkenin sınıra yakın yerlerinden “visa-run” yapıyor. Yani ülkeden çıkış yapıp yeni vize alıp tekrar girme olayını gerçekleştiriyor; çünkü bu, vizenizi uzatmaktan daha az bir ücrete mal oluyor.

Eğer ülkede vizenizden daha fazla süre kaldınız diyelim, endişelenmeyin gümrük kapılarında kaldığınız süreye bağlı olarak cezanızı öderseniz, başınız derde girmiyor; ama bu ücretlerin ucuz olmadığını belirteyim.

Rota

Tayland’da yolculuğuma Bangkok’tan başladım. Bangkok sonrası Kamboçya ve Laos’u gezdikten sonra ülkeye kuzeyden giriş yaptım. Sonrasında ülkenin kuzeyini ve güneyini gezdim ve ülkenin en güney ucu olan Hat Yai’den Malezya’ya geçtim.

Tayland’da kaldığım 31 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

map_of_thailand

26-30.04.2013, Bangkok
14-15.05.2013, Chiang Rai, Chiang Mai
16-20.05.2013, Bangkok
21.05.2013, Ayutthaya
22.05.2013, Lopburi
23.05.2013, Phitsanulok
23-24.05.2013, Sukhothai
25-27.05.2013, Bangkok
11.06.2013, Bangkok
12-16.06.2013, Koh Tao
16-17.06.2013, Koh Phangan
18-19.06.2013, Ao Nang, Krabi
20-21.06.2013, Koh Phi Phi
22.06.2013, Ao Nang
23.06.2013, Hat Yai

Temel olarak Tayland’da görmek istediğim her yeri görmüş olsam da, bir daha gelecek olsaydım eğer adalara sezonunda gidip daha fazla vakit geçirirdim ve ülkenin en kuzeyinde bulunan Myanmar sınırındaki kabileleri ziyaret ederdim.

Ulaşım

Tayland’da ulaşım ağları oldukça gelişmiş. Şehirlerarası yolculuklarda otobüs, tren ve klimalı minivan tercih edebileceğiniz alternatifler olarak karşınıza çıkıyor. Otobüsler genelde eski, (bileti aldığınız otobüs firmasına bağlı olarak değişebiliyor) geriye doğru yatabilen koltuklara sahip ve klimalı. Otobüs biletlerini şehirlerde sık sık rastlayacağınız turizm acentelerinden alabileceğiniz gibi otobüs istasyonlarından direk almanız da mümkün. Bu konuda özellikle aynı otobüs için satılan bilet fiyatlarının farklılık gösterdiğini; bu yüzden almadan önce birkaç yere sormanızın yararlı olacağını belirtmekte fayda var.

Bangkok’tan Kamboçya’ya genelde klimalı minivan’lar ile yolculuk yapılıyor. Bu konuda özellikle uyarmak isterim, Tayland – Kamboçya sınırında her türlü üç kağıt dönüyor. Ben Kamboçya vizesini daha önceden aldığım için bu konuda bir problem yaşamadım. Bangkok’ta Khaosan Yolu’ndan 250 bahta (yani çok ucuza) aldığım, beni Kamboçya’da Siem Reap’a götürecek minivan’ın tamamen bir kazıklama yöntemi olduğunu bilsem de vizemi önceden alarak bu sorunu hallettim. Fakat bindiğim minivan sınıra gelmeden çok önce durdu. Ben vizem olduğunu söyleyince, fazla problem yaratmamam adına beni direk sınır işlemlerini halletmem için gruptan izole edip sınıra götürdüler. Geride kalan yabancıların hepsi normalden fazla ücretler ödeyerek vize hizmetlerini orada bekleyen görevliler “zoruyla” halletmek durumunda kaldılar. Üstelik sonrasında hepsi benim beklediğim sırada tekrardan beklediler.

Bu bölgede sınırı geçtikten sonra da çileler bitmiyor, Kamboçya tarafından Siem Reap’a ulaşmak için sizin paket halinde aldığınız otobüsün çok geç geleceğini söyleyerek sizi farklı bir “turist” otobüs istasyonuna yönlendiriyorlar. (Sınırdan çıkar çıkmaz “free shuttle bus” yani ücretsiz servis yazan minibüsü fark etmişsinizdir, bu minibüs sizi işte bu yerellerin kullanmadığı turist otobüs istasyonuna yönlendiriyor.) Burada da eninde sonunda kişi başı 10 USD’ye yakın ödeyerek taksi kiralıyorsunuz.

Otobüse alternatif olarak Tayland’da her bölgeye tren ile ulaşım da çok kolay. Genelde biletleri önceden ayırtmanıza gerek yok. Tren içerisinde çeşitli sınıflar olsa da, eğer gece treni alacaksanız en uygunu “yataklı” vagonlar olacaktır. Eğer gündüz treni alacaksanız da kısa süreli yolculuklar için “genel” sınıfta yolculuk edebilirsiniz.

Adalara gideceğiniz zaman birleşik otobüs  + feribot biletlerini almanız sizi ekstra masraflardan kurtaracaktır ve daha ucuza gelecektir. Eğer gece yolculuğu yapacaksanız otobüs saatlerine ve nereye kaçta varacağınıza özellikle dikkat etmeniz gerekiyor; lakin benim Koh Tao yolculuğumda otobüs ve feribotum arasında yaklaşık dört saatlik bir dilim vardı. Bu dilim de gece 02:00 – 06:00 arasına denk geldiği için pek tatsızdı.

Şehir içi ulaşıma gelince, özellikle Bangkok için belirtmekte fayda var. Sakın tuk-tuk kullanmayın! En ucuzu hep tuk-tuk’lar gibi gözükse de, Bangkok’taki tuk-tuk’lar fazlasıyla turistik ve gereksiz pahalılar. Devlet tarafından kontrol edilen beyaz plakalı tuk-tuk’lar daha güvenilir olsa da; birden fazla kişiyseniz ve aceleniz varsa klimalı taksilerden şaşmayın. Örneğin Khaosan Yolu ve Silom arasında tuk-tuk’lar en az 400 baht istiyor (pazarlıksız), klimalı taksilerde taksimetreyi açtırmak koşuluyla bu yolu sadece 80-90 baht kadar bir ücrete gidebilirsiniz. Tabi birçok taksici taksimetreyi açmak konusunda ayak direyecektir. Israrcı olun.

Benim Bangkok içerisinde en sevdiğim ulaşım aracı ise yerel otobüsler oldu. Bangkok’ta yerel otobüsleri kullanarak her yere ulaşmak mümkün. Klimalı otobüsler olduğu gibi, klimasız otobüsler de var. Ben bu otobüsleri kullanarak, ülkenin kuzeyindeki otobüs istasyonundan merkeze, Khaosan Yolu’ndan Siam ve Silom’a, havaalanından merkeze yolculuk ettim. Normale göre daha uzun sürse de halkın içerisinde olduğunuz için son derece keyifli. 15 numaralı otobüs Khaosan Yolu üzerinden Siam’dan geçip Silom’a gidiyor. 47 numaralı otobüs ise yine Khaosan Yolu üzerinden Siam’a gidiyor. En çok kullanacağınız otobüsler bu ikisi olacaktır muhtemelen. Otobüs biletleri sadece 6,5 baht. Eğer otobüs içerisinde bilet kesen teyzeler yoksa ücret ödemek zorunda da değilsiniz üstelik.

Bangkok içerisindeki bir diğer alternatifiniz ise Bangkok’u çevreleyen nehir üzerindeki motor taksiler. Bunlar son derece hızlı ve neredeyse Bangkok’taki her turistik noktada bir durakları var. Fiyatları da son derece uygun.

Konaklama

Tayand’da konaklama konusunda kesinlikle sıkıntı çekmeyeceğinize emin olabilirsiniz. Konaklayacağınız yerler için önceden rezervasyon yaptırmanıza gerek yok. Her şehirde her türden ve bütçeden hosteller, oteller ve konukevleri bolca mevcut. Odaların klimalı ya da fanlı, banyosu içinde ya da dışında olmasına bağlı olarak fiyatlar farklılık gösterebiliyor.

Otel ayarlamalarınızda önerebileceğim bir firma ise HRS. Rezervasyonunuzu bu site aracılığıyla ayarladığınız takdirde son derece lüks otellerde çok uygun fiyatlarla konaklayabiliyorsunuz.

http://www.hrs.com.tr/tayland/bangkok/

Benim konakladığım oteller genelde temiz ve banyosu içerisinde bulunan otellerdi.

Yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatları aşağıdaki gibi:

3Howw Hostel, Bangkok – 645 THB
Lanna Guesthouse, Chiang Mai – 300 THB (iki kişi konakladık)
Mile Map Hostel, Bangkok – 640 THB (iki kişi konakladık)
Old Palace Resort, Ayutthaya – 800 THB (iki kişi konakladık)
Noom Guesthouse, Lopburi – 300 THB (iki kişi konakladık)
Happy Guesthouse, Sukhothai – 350 THB (iki kişi konakladık)
New My House Guesthouse, Bangkok – 350 THB (iki kişi konakladık)
Rombuttri Village & Inn, Bangkok – 770 THB (iki kişi konakladık)
Ban’s Dive Resort, Koh Tao – 9000 THB (açık deniz dalış lisansı eğitimi ve dört gecelik konaklama dahil, iki kişi konakladık)
Coral Bungalows, Koh Phangan – 200 THB
Baan Suan Resort, Ao Nang – 600 THB (iki kişi konakladık)
P & P House, Koh Phi Phi – 700THB (iki kişi konakladık)
Jonghouse, Koh Phi Phi – 600 THB
Sokothai Guesthouse, Ao Nang – 400 THB

DSC09197

Lanna Guesthouse, Chiang Mai.

DSC09862

Noom Guesthouse, Lopburi.

IMG_7191

Rombuttri Village & Inn, Bangkok.

IMG_7886

Ban’s Dive Resort, Koh Tao.

DSC01320

Coral Bungalows, Koh Phangan.

Yiyecek içecek

Tayland ziyaret ettiğim ülkeler arasında mutfağını en beğendiklerimden bir tanesi oldu. Ne tür bir yemek zevkiniz olursa olsun, bu ülkede aç kalmanız mümkün değil.

Yemeklerde en sık rastlayacağınız ürünler pirinç ve noodle. Her yemekte ve öğünde mutlaka kullanılan pirincin farklı çeşitlerini Tayland’da bulmanız mümkün. Yasemin pirinç, yapışkan pirinç, lapayı andıran sulu pirinç ya da sade pirinç bunlardan bazıları. Aynı çeşitllik noodle’lar için de söz konusu. Farklı noodle’lar arasında pirinç unundan yapılan beyaz noodle’lar, buğday unu ve yumurtadan yapılan sarı noodle’lar, maş fasulyesi nişastası ve su ile yapılan neredeyse şeffaf noodle’lar yer alıyor.

Köriler ve çorbalar en çok tüketilen ürünler arasında bulunuyor. Yeşil, kırmızı ya da aromasında hindistan cevizi suyu ve fıstık bulunan favorim masaman köriyi yanında tavuk ya da domuz etine ek olarak deniz ürünleri ile de tercih edebiliyorsunuz. Köriler genelde sade pirinç ile servis ediliyor.

Çorbalar arasında en meşhuru Thom Yam ya da Dom Yam olarak da bilinen baharatlı ekşi çorba. Genelde deniz ürünleri ile hazırlanıyor.

Wok tavalarda hazırlanan yemeklere “pad” adı veriliyor. En meşhur Tay yemeklerinden biri olan Pad Thai’nin ismi de buradan geliyor. Çeşitli noodle ve sebzeler wok tavalarda pişiriliyor ve üzerine tercihinize göre karides ya da tavuk ekleniyor. Fıstık ya da dilerseniz yumurta ile de ikram ediliyor. Yağda kızartılan Tay yemeklerine ise “tort” adı veriliyor.

Tay mutfağında çeşitli sebzeler ve baharatlarla hazırlanan salatalara da rastlanıyor. Özellikle ekşi mango ve papayadan hazırlanan salatalar çok meşhur. Papaya salatasına “som dam” deniyor ve yeşil papayanın rendelenmesi ve üzerine sarımsak, şeker, yeşil fasulye, domates, limon suyu ile balık sosunun eklenmesi ile hazırlanıyor.

Her yerde taze meyve satan tezgahlara rastlanıyor. Bu tezgahlarda mango, ananas, papaya, karpuz, durian (aman diyeyim!) ve guava (favorim) dilimlenmiş olarak satılıyor. Dilerseniz buzlu meyve içeceklerini de yine benzer şekilde sokakları dolduran büfelerden temin edebiliyorsunuz. Sıcak havalarda bu içecekler hayat kurtarıcı oluyor.

Tatlı olarak özellikle sokaklarda “roti” adı verilen muzlu kreplere rastlanıyor. Bu krepler çikolata, muz ve şekerli süt sosu ile sunuluyor. Hindistancevizli dondurmalar ve mangonun yapışkan pirinç üzerine dilimlenmesi ile hazırlanan tatlılar ise çok yaygın.

Bunlar dışında Tay yemekleri adeta bir cennet. Tek tavsiyem sokaklara çıkın ve deneyin. Çeşit çeşit yemekler, tatlılar sizi asla hayal kırıklığına uğratmayacaktır.

IMG_8062

Tavuklu masaman köri ve sade pirinç.

IMG_6207

Yeşil köri ve pirinç.

DSC00077

Pad Thai hazırlanırken.

DSC09479

Deniz ürünlü thom yam ya da dom yam.

IMG_6774

Papaya salatası.

DSC00121

Bangkok’ta yediğimiz deniz ürünleri.

DSC09482

DSC09504

Amphawa Yüzen Market’de yediğimiz deniz ürünleri.

DSC09273

Balıklı sulu noodle.

DSC01309

Yapışkan pirinçli mango.

DSC00078

Sütlü, hindistan cevizi sulu ve pirinçli tatlı.

DSC00079

Mango steen.

DSC00072

Guava ve papaya.

IMG_6159

IMG_6232

Çeşit çeşit sokak yemekleri.

Ao Nang, Tayland.

Standard

22 Haziran 2013, Cumartesi.

IMG_8056

Koh Phi Phi iskelesinin etrafı uzun kuyruklu botlarla dolu.

IMG_8057

Ao Nang’a gidecek feribotum.

Sabah uyandıktan sonra Matthew ile dünyanın bir başka yerinde karşılaşma umudu ile vedalaşıyoruz. Matthew, şnorkel turu için Koh Phi Phi etrafındaki adalara doğru yola çıkıyor. Ben de kahvaltımı yaptıktan sonra odaya dönüp eşyalarımı topluyorum. Feribotum saat 15:30’da olduğu için her şeyi ağırdan alıyorum.

Şansıma televizyonda arka arkaya Law & Order: SVU bölümlerine denk gelince de bir türlü televizyonun başından kalkamıyorum. Saat 14:30’u gösterirken yavaştan eşyalarımı sırtlanıp iskelenin yolunu tutuyorum. Eğer becerebilirsem amacım aynı gece için beni Penang, Malezya’ya götürecek bir otobüs ayarlamak.

Ao Nang’a olan yol nasıl geçiyor, yine her zamanki gibi uyuklamaktan farkına varamıyorum. İndiğimizde iskeleden bizi karşılayan araçlar bizi dilediğimiz yerlere bırakıyorlar. Ben Ao Nang merkezinde inip turizm firmalarına uğruyorum teker teker. Her birinden aldığım cevap aynı: Penang’a en erken yarın sabah gidebilirim. Ben de yarın sabah en erken saat için “klimalı minivan” biletimi alıyorum.

Sonrasında da yol üzerinde gördüğüm otellerden birine yerleşiyorum. Yağmur yağdığı için sadece karnımı doyurmak üzere dışarı çıkıyorum, sonrasında da odaya dönüp kitap okumaya dalıyorum.

Koh Phi Phi, Tayland.

Standard

21 Haziran 2013, Cuma.

IMG_8011

Deniz kenarında yer alan cafe’lerden bir tanesi.

IMG_8019

Koh Phi Phi’nin yerel yüzü: balıkçılar.

IMG_8040

IMG_8047

Deniz kenarında insanlar böyle deli deli işler yapıyorlar.

Bir önceki gece çok geç bir saatte sona erdiği için gün de geç başlıyor normal olarak. Uyandıktan sonra ilk işimiz konakladığımız yeri değiştirmek oluyor. Daha ucuza, daha geniş bir odayı beş altı oteldeki fiyatları öğrenip rezalet durumdaki odaları gördükten sonra kiralamaya karar veriyoruz. Odaya girdikten sonra bir süre odadaki televizyona kitlenip kalıyoruz. Yabancı kanallara ve Amerikan dizilerine takılıyoruz. Sonrasında ise öğlen yemeği yemek için dışarı çıkıyoruz.

Karnımızı doyurduktan sonra sahilde uzanıyoruz biraz. Hava kapalı olduğu için ben yanmayı çok umursamıyorum. Derken üç saat kitap okuduktan sonra rengimin domates kırmızısına çaldığını fark edince eşyalarımı toplayıp direk odaya Matthew’ın yanına dönüyorum. Duş aldıktan sonra uzunca bir süre odada kalıyorum. Bol bol televizyon izleyip muhabbet ediyoruz.

Bir önceki gecenin yorgunluğundan dolayı bu gece dışarı çıkma planımız yok. Akşam yemeğini yedikten sonra sahile iniyoruz. Partinin dün akşam bırakılan yerden devam ettiğini görünce odaya dönüyoruz. Arada ertesi gün öğlen beni Ao Nang’a götürecek feribot biletimi almayı ihmal etmiyorum.

20 Haziran 2013, Perşembe.

DSC01323

DSC01324

DSC01328

DSC01330

Koh Phi Phi sahilleri.

DSC01333

DSC01335

Deniz kenarını dolduran mekanlarda ateş gösterileri tüm heyecanıyla devam ediyor.

Bir önceki gün, rüzgardan ve dalgaların boyutundan dolayı Koh Phi Phi’ye olan kimi feribot seferlerinin iptal edildiğini duyuyoruz. Sabah yine kapalı havaya uyanınca bizim feribotun akıbeti hakkında endişelerimiz devam ediyor. Yine de erkenden bizi limana götürecek araç geliyor. Aracın içinde bizden başka Hollandalı bir çocuk daha bulunuyor. İskeleye gittiğimizde bir yarım saat kadar bekliyoruz, sonrasında da planlanan saatte yola çıkıyoruz.

Bu yolculuk yaptığım en zorlu deniz yolculuklarından bir tanesi oluyor. Dalgalar o kadar büyük ki, feribot sürekli zıplıyor. Feribotun alt katında oturduğumuz için pencere hizasını geçen koca dalgaları hissedebiliyoruz. Birkaç kere feribot dalgaları atlatabilmek için motoru durduruyor. Korkunç yolculuğumuz sona erdiğinde dönüp Matthew’a bakıyorum, neler hissettiği surat ifadesinden çok net anlaşılıyor.

Koh Phi Phi’ye vardığımızda önce bir cafe’ye oturup bir şeyler içiyoruz, ikimizin de bir süre sabit duran bir mekanda soluklanmaya ihtiyacı var. Sonrasında da otel aramaya koyuluyoruz. Birkaç yere fiyatları sorduktan sonra Koh Phi Phi’nin iç kısımlarında yer alan otellerden biri ile anlaşıyoruz. Kiraladığımız oda en azından bugünü geçirmek için ideal duruyor. Bir süre odada dinlenip kendimize geldikten sonra deniz kenarına gidiyoruz. Koh Phi Phi’nin denizi bu noktada bizi hayal kırıklığına uğratıyor. Deniz suları o kadar uzağa çekilmiş ki, bir zamanlar su altında bulunan kayalıkların hepsi kumsalda kendilerini gösteriyor. Üstelik su seviyesi çok düşük olduğu için suda yüzmeye çalışanlar daha çok karaya vurmuş balinalar gibi duruyor.

Günün büyük çoğunluğunu sahil kenarında gerek kumların üzerinde, gerekse de sahile dizilmiş restoranlarda bir şeyler yiyip içerek geçiriyoruz. Akşamüzeri odaya dönüp duşumuzu alıyoruz. Matthew’un Koh Phangan’dan tanıştığı arkadaşları da bu adada olduğu için geceyi onlarla geçirmeye karar veriyoruz. Önce yemeğimizi yol üzerindeki restoranlardan birinde yedikten sonra İrlanda barına geçiyoruz. Burada kalabalık bir grup İrlandalı bizi karşılıyor. Ben arada Kosova / Avusturyalı bir çocukla muhabbet etmeye başlıyorum. O da bir süredir yolda olduğundan bahsediyor. Neredeyse tanıştığım her yabancının belirttiği gibi Türk’e benzemediğimden girip, tanıştığı Türklerden çıkıyor. İrlanda barında iki saate yakın duruyoruz, sonrasında da adanın bütün atraksiyonunun olduğu sahile çıkıyoruz.

Sahilin gecesi ve gündüzü son derece farklı iki dünyayı sergiliyor. Sahilde yan yana dizilmiş restoranlar, gece olunca açık barlara ve gece kulüplerine dönüyorlar. Sahilde yer alan 2-3 büyük bar tekeli de elinde bulunduruyor. Burada gece boyunca çeşitli aktiviteler yer alıyor, bunlar arasında ateş şovları da başı çekiyor.

Biz epeyce geç bir saate kadar muhabbet ediyoruz. Uzun zamandır dans etmediğim kadar dans ediyorum. Böyle geceler her seferinde bana Ankara’yı özlettiriyor.

Ao Nang, Tayland.

Standard

19 Haziran 2013, Çarşamba.

DSC01322

Konakladığımız otel, genişçe bir havuza da sahip.

IMG_8001

Ao Nang sahili, kocaman dalgalar eşliğinde.

IMG_8005

IMG_8007

Ao Nang’ın uzun kuyruklu botları.

Otelde kahvaltı sonrasında Matthew ile motosikletimizi alıp şehir merkezine inmeye karar veriyoruz. Ao Nang’ın merkezi iki ana caddeden oluşuyor. Biz de denize paralel olan cadde boyunca sıralı mağazalar, restoranlar ve turizm firmaları arasında motosikletimizi park edip etrafı dolanmaya koyuluyoruz. Ao Nang, altın rengi kumları ile upuzun uzanan muhteşem bir plaja sahip olsa da, havanın muhalefeti yine kendisini gösteriyor. Son derece kuvvetli rüzgarlar, kocaman dalgalar ve yüksek gelgit seviyesi deniz kenarında oturmayı imkansız kılıyor.

Ao Nang’ın mağaza kalabalığından dolayı görece çirkin deniz kenarı caddesinde biraz vakit geçirdikten sonra motorumuza atlayıp sahil kenarındaki diğer koylara doğru ilerliyoruz. Bazı koylarda yan yana dizili “long-tail” dedikleri uzun kuyruklu ahşap botlar muazzam bir renk cümbüşünü de beraberinde sunuyor. Ao Nang’dan yakındaki adalara günübirlik turlar için bu botları kiralayabiliyorsunuz.

Ao Nang sonrasında aslında en başından beri gitmeyi planladığımız Krabi’ye bir göz atmaya karar veriyoruz. Krabi’ye doğru ilerlerken yüksek ve ağaçlarla dolu kayaçlar etrafımızı sarıyor. Gittiğimiz yol son derece keyifli. Hava kapalı olsa da gökyüzünün grisine tezat oluşturan yeşillikler adeta görsel şölen sunuyor bize.

Krabi’ye vardığımızda rahatlığı her halinden belli olan, çirkince bir şehirle karşılaşıyoruz. Şehrin küçük merkezi etrafında motosiklet ile biraz turlayıp şehirde çok da fazla yapılacak bir şey olmadığına kanaat getirince Ao Nang’a geri dönmenin en mantıklısı olacağını düşünüyoruz. Yüz metre ilerlemeden biz, öyle bir yağmur patlak veriyor ki, bu yağmurda motosiklet kullanmamız mümkün değil. Biz de yol üzerinde ilk gördüğümüz cafe’ye oturup yağmur durana kadar bir şeyler içiyoruz. Biz içten içe Krabi yerine Ao Nang’da kaldığımıza sevinirken, yağmurun durması bir saat alıyor.

Tekrar Ao Nang’a dönünce, önce bir sonraki günün sabahı için Koh Phi Phi’ye bilet alıyoruz, sonrasında da yol kenarındaki restoranlardan bir tanesinde karnımızı doyuruyoruz. Hava henüz kararmamışken otelimize dönüyoruz. Yapacak çok fazla şey yok, kasabanın rahatlığı ve sakinliği de cabası. Biz de film seyretmeye karar veriyoruz. Filmimiz bir sonraki gün Koh Phi Phi’yi ziyaret edecek olmamıza atfen “The Beach”. Klimalı odada film izlemek o kadar tatlı geliyor ki, tek filmde durmayıp gecenin kapanışını da “Django Unchained” ile yapıyoruz. Filmler bittiğinde saat çoktan gece yarısını geçmiş, ertesi gün erkenden feribotumuz var.

18 Haziran 2013, Salı.

Sabah erkenden uyanıp otelin önünden beni 06:00’da alacak ve feribot iskelesine bırakacak aracı beklemeye koyuluyorum. Şansıma yalnız değilim. Yolculuğa her haliyle hiç de hazır gözükmeyen İngiliz Matthew da aynı aracı bekliyor. Sonradan öğrendiğime göre bir önceki gece, gece boyunca dışarıda olduğu için hiç uyumadan yola çıkmış Matthew. Bu da neden son derece uykulu olduğunu anlatıyor. Koh Phangan’dan önce anakaraya Surat Thani’ye çıkıyoruz. Deniz yolculukları ile aram iyi olmadığı için yol boyu uyumayı tercih ediyorum ben. Uyku yapan mide bulantı ilacımı alıyorum, yandaki koltukların boş olmasından faydalanıp uzanıyorum, müziğimi de kulağıma takıyorum, yolculuk nasıl geçiyor anlamıyorum bile.

Surat Thani limanında, feribottan inenleri Tayland’ın farklı bölgelerine götürmek üzere otobüsler yan yana dizili şekilde hazır bekliyor. Biz de Krabi’ye gidecek olan otobüste yerimizi alıyoruz. Otobüs yolculuğumuz iki saat kadar sürüyor. Krabi olduğunu düşündüğümüz bir yol kenarı istasyonunda bizi indiriyorlar. Matthew ve benim nerede olduğumuz ya da nereye gideceğimiz konusunda en ufak bir fikrimiz yok. O sırada yine elinde broşürlerle otelini tanıtmaya çalışan bir amca yanımıza geliyor. Çok uygun fiyata odası olduğunu; ama Krabi’de değil de Ao Nang isimli kasabada bulunduğunu, Krabi’de bu mevsimde yağmurdan başka bir şey olmadığını söylüyor bize. Üstelik önerdiği otelin interneti, kliması ve ücretsiz motosiklet hizmeti de var. Biz de çok düşünmeden bizimle beraber aynı otobüsten inen diğer insanların yaptığı gibi otelde konaklamayı kabul ediyoruz.

Yarım saatlik bir yolculuktan sonra son derece lüks otele varıyoruz. Bütün gün yolculuk haşatımızı çıkartmış durumda. Matthew kendisini direk yatağa atıyor, ben de biraz uyukladıktan sonra internet işlerimi halletmeye koyuluyorum. Akşama kadar da odadan çıkmıyorum.

Akşam olunca otelin içerisinde bulunan ve çok da güzel bir atmosferi olan restorana gidiyorum. Burada yan odamızda konaklayan Alman çocuklarla biraz muhabbet ediyorum. Müzik güzel, yemek güzel, atmosfer de güzel olunca zamanın nasıl geçtiğinin farkına varamıyorum.

Koh Phangan, Tayland.

Standard

17 Haziran 2013, Pazartesi.

IMG_7971

Günbatımı plajı.

IMG_7972

Sahil kenarında yer alan barlardan birinin ahşap duvarları.

IMG_7975

Adanın küçük iskelesi.

IMG_7976

IMG_7979

IMG_7984

Koh Phangan’ın denize çıkan sokakları.

IMG_7981

IMG_7980

Gündoğumu plajı.

Parti adası Koh Phangan’a parti zamanı dışında gelmeyi başarmış olmam takdire şayan. İnanın bana, bu adaya parti zamanı dışında gelmek özel yetenek istiyor; çünkü adada yeni ay, yarım ay, dolunay partilerine ek olarak düzenli aralıklarla şelale, havuz, köpük partileri de düzenleniyor. Adaya ününü veren herkesin parti dönemi vücudunu boyadığı canlı fosforlu renkteki vücut boyaları, aynı tonlardaki tişört, şort ve aksesuarlar, kova kova satılan alkol, partilerin anladığım kadarıyla rengarenk geçmesine de neden oluyor.

Adanın sakin bir dönemine geldiğim için de biraz olsun içten içe seviniyorum. Bir süredir yine artmış tempom ve her gün yaşadığım farklı bir macera beni yormuş durumda. Deniz kenarında kahvaltıdan sonra sahile iniyorum. Hava kapalı olsa da gündoğumu ve günbatımı plajlarında biraz dolanıyorum. Sahile uzanıp kitap okuyorum.

Sonrasında otele dönüp tüm günü otelin içerisinde bulunan havuz kenarında oyalanarak geçiriyorum. Akşamüzerine doğru yağmur tekrardan başlayınca soluğu odada alıyorum. Ertesi gün için otel aracılığıyla sabah 6:00 için ayarladığım feribot – minibüs paketi ile Tayland’ın güneyinde yer alan Krabi tarafına geçmeyi planlıyorum. Tam olarak ne yapacağıma karar verememiş olsam da Krabi, özellikle gece pazarı meşhur ile kendi halinde bir sahil şehri olarak ortaya çıkıyor.

Koh Tao, Tayland.

Standard

16 Haziran 2013, Pazar.

IMG_7963

Dalış ekipmanları hazır.

Bir önceki güne benzer şekilde erkenden uyanıp eşyalarımızı almak üzere deniz kenarına gidiyoruz. Bugün için de su seviyesi çok düşük olduğundan ana iskeleye gidip oradan dalış okulunun teknesine binmemiz gerekiyor. Günün dalış noktaları ise Kırmızı Kaya ve Beyaz Kaya olarak belirleniyor. Birer saate yakın bu iki noktada dalış yapıyoruz.

Su altında olmakla ilgili şöyle bir durum var, zaman kavramını kaybediyoruz. Her dalış sonrasında o kadar zamanın nasıl olur da bu kadar çabuk geçtiğini algılayamıyoruz. Yaptığımız her dalıştan son derece tatmin olmuş, son derece keyif almış olarak çıkıyoruz. Yarım günlük dalış sonrasında otele geri dönüyoruz.

Bizi bekleyen son bir genel test var. Bir saat içerisinde genel testi çözüp kontrol ettikten sonra sertifikalarımızı almak üzere evrak işlemlerini tamamlıyoruz. Bir macera daha burada sona eriyor. Sonrasında hızlıca hazırlanıp öğle yemeği için buluşuyoruz. Öğle yemeği beraberinde muhabbeti de getiriyor. Benim 15:30’da olan feribotumun saati yaklaştığında yavaştan mekandan kalkıp iskeleye doğru yola koyuluyorum.

Koh Phangan’a olan yolculuğum iki saat sürüyor. Ben sabahın getirdiği yorgunlukla feribotta geçirdiğim bütün yol boyunca uyuyorum. Koh Phangan’a vardığımızda hava açık. Çok fazla uğraşmak istemediğim için iskelede ücretsiz transfer yaptığını gördüğüm ve ellerindeki broşürlerde çok da ucuza odalara sahip olan otellerden biri ile anlaşıyorum. Konakladığım yer partilerin yapıldığı günbatımı plajında yer alıyor. Koh Phangan’a partiler dışında bir tarihte geldiğim için tamamen sessiz sakin bir ada beni karşılıyor. Üstelik bir önceki gecenin yarım ay partisini de kaçırmışım. Bu yüzden şansıma hem fiyatlar düşmüş, hem de adada pek bir atraksiyon kalmamış.

Odaya yerleştikten sonra bir süre kitap okuyup dinleniyorum. Sonrasında da hava kararmışken hem karnımı doyurmak üzere, hem de adayı biraz keşfetmek adına sokaklara çıkıyorum. Gündoğumu ve günbatımı plajlarına doğru çıkan daracık ve dolu sokakları geziyorum. Kumsala inip deniz kenarına dizilmiş barları, kova ile içki satan; ama ben oradayken boş olan büfeleri görüyorum. İki saat kadar deniz kenarında vakit geçirdikten sonra otelime geri dönüyorum.

15 Haziran 2013, Cumartesi

IMG_7954

IMG_7955

Mango koyu.

IMG_7959

IMG_7960

Japon bahçeleri.

Bugün ilk açık deniz dalışımız var. Ben daha önce hayatımın ilk dalışını hocalar eşliğinde Avustralya’da Büyük Bariyer Resifi’nde yapmıştım. O yüzden az çok denizin altında beni ne beklediğini biliyorum. Bu da her seferinde daha da heyecanlanmama neden oluyor.

Sabah erkenden deniz kenarında buluşuyoruz. Bir gün önceden ekipmanlarımızı hazırladığımız için çantalarımızı alıyoruz. Deniz seviyesi çok düşük olduğu için bulunduğumuz bölgeden dalış teknesine geçiş yapamıyoruz. Bizi küçük kamyonetlerin arkasına oturtup ilk geldiğimiz zaman indiğimiz iskeleye götürüyorlar. İskelede yan yana dizili üç dört adet teknenin içerisinden geçip dalış okuluna ait tekneye yerleşiyoruz.

Teknede bizden başka dalış hocaları ile gelmiş kalabalık gruplar bulunuyor. Denize açıldığımızda ilk olarak Malin bize nerelere gideceğimizi, ne tür deniz canlıları ile karşılaşacağımızı ve deniz altında hangi teknikleri deneyeceğimiz anlatıyor. Kısa brifingimizden sonra dalış ekipmanlarımızı kuşanıyoruz ve dalış yapacağımız ilk durağımız olan genelde başlangıç dalışlarının yapıldığı Mango Koyu’na varıyoruz. Yemyeşil sulara kendimizi bıraktığımızda son derece zengin bir denizaltı bizi karşılıyor. 12 metreye kadar dalış yapıyoruz. Bir gün önceden havuzda öğrendiğimiz taktikleri deniyoruz. Kırk beş dakika su altında kalıyoruz. Sudan çıktıktan sonra teknede tekrardan kısa bir brifing alıyoruz. Rüzgarın yönünü de hesaba katıp ikinci durağımız olan Japon bahçelerine gidiyoruz. Burada bir öncekine kıyasla çok daha çeşitli balıklar görüyoruz. Öyle ki Malin’in daha önce bu sularda hiç görmediği bir balığı görmesi günün en heyecanlı anlarından biri oluyor.

Öğleden sonra Koh Tao’ya dönüyoruz. Bir sonraki gün ben dalıştan sonra direk Koh Phangan’a geçeceğimden Malin ve Engin ile kutlama yemeğini bu akşam yapmaya karar veriyoruz. Otele geldikten sonra bir saat içinde buluşmaya sözleşip hazırlanmak üzere odalara çekiliyoruz. Odalarda duşlarımızı alıp bir saat sonra tekrardan buluşuyoruz ve deniz kenarında yer alan ve sürekli dolu olan, bizim daha önce uğradığımız ve yemeklerini çok beğendiğimiz restoranlardan bir tanesine oturuyoruz. Malin komşusu İngiliz Adem ile geliyor. Adem da yaklaşık bir seneye yakındır Koh Tao’daymış ve adada hiçbir şey yapmadığından bahsediyor. Yemek sonrasında biraz daha muhabbet edip ertesi günün erken dalışı için otelimize dönüyoruz.

14 Haziran 2013, Cuma.

Sabah erkenden uyanıp resepsiyonun yolunu tutuyoruz. Malin ile burada buluşup resepsiyonun üst katında yer alan sınıflardan bir tanesine gidiyoruz. Burada öğlene kadar bir önceki gece DVD’den izlediğimi dalışla ilgili teorik bölümlerin üzerinden geçip tekrar ediyoruz. Her bölüm sonrasında genel testleri çözerken, Malin bize anlamadığımız konuları teker teker açıklıyor ve kendi deneyimlerini paylaşıyor. Öğrendiğimiz göre Malin 19 yıldır dalış yapıyor ve binden fazla dalışı var. Üstelik farklı farklı alanlarda dalış hocalığı uzmanlığına da sahip. Bir ay kadar önce Koh Tao açıklarında şnorkel ile yüzerken bir teknenin kendisine çarptığını ve bu nedenle üç hafta boyunca bakım altında kaldığını anlatıyor Malin bize. Kazadan sonra ilk dalışını bizimle beraber yapacakmış.

Öğlen olduğunda yemek için bir buçuk saatlik bir mola veriyoruz. Yemek sonrasında bu sefer ilk “çevrelenmiş” dalışımızı yapmak üzere otelin havuzunun başına doğru ilerliyoruz. Bundan sonraki yaklaşık 4-5 saat boyunca Malin bize dalış ekipmanı, bu ekipmanların kullanımı, nasıl giyilip çıkarılacağı, temel kontroller, su altındaki temel taktikler hakkında bilgi veriyor. Her şeyi uygulamalı olarak deneyip öğreniyoruz. Biz su altında eğitimimize devam ederken, bir yandan da aralıksız yağmur atıştırmaya devam ediyor.

Akşamüzeri su altındaki ilk eğitimimizi tamamladığımızda bitkin haldeyiz. Engin de, ben de eğitimden son derece keyif almışız. Odaya gidip duşumuzu alıp kendimize geldikten sonra karnımızı doyurmak için dışarı çıkıyoruz. Yemekleri yedikten sonra tekrar odanın yolunu tutuyoruz. Bu sefer ödev olarak DVD’nin ikinci kısmı var, üstelik yarın yine erken bir saatte eğitim başlayacağı için bir an önce işleri halledip uyumayı planlıyoruz.

Bu arada odamızın tek sakini biz değiliz. Odamızı ve balkonumuzu sürekli işgal eden tombul bir kedi de her seferinde balkondaki eşyalarım arasında hazır bekliyor beni. Birkaç kere kapının açıklığından faydalanıp içeri giren bu kedi beni çok sevmiş olacak ki, hiç tereddüt etmeden yatağıma atlıyor, ayak ucuma kıvrılıyor. Zaman geliyor bir bakıyorum sırt çantamın geniş gözlerinden bir tanesini kendisine mesken edinmiş. Odamızın yeni misafirini kendi haline bırakıp bir önceki gün olduğu gibi DVD’yi izlemeye koyuluyoruz. İzlediğimiz her bölüm sonrasında soruları cevaplıyoruz ve sonrasında artık gözlerimiz kapanma aşamasına gelmişken uyuyoruz.

13 Haziran 2013, Perşembe.

DSC01311

DSC01315

DSC01319

IMG_7903

IMG_7923

Dalış merkezimizin bulunduğu Sairee Plajı’ndan manzaralar.

DSC01310

Akşamları belirli restoranlar film gösterimleri yapıyor.

Sabah öğlene doğru uyanıyoruz. O kadar güzel uyumuşum ki, uzun zamandır ilk defa uykumu almış ve dinç uyanıyorum. Öğlen yemeği için yine deniz kenarındaki restoranlardan bir tanesine gidiyoruz. Masaman tavuk köri ve pirinç. Yanında meyveli buzlu içecek. Tayland yemekleri her zaman olduğu gibi, son derece leziz ve doyurucu. Hangi ülkeye gidersem gideyim, döndüğümde Tayland yemekleri ile karşılaşmak beni hep tatmin ediyor.

Yemek sonrasında biraz deniz kenarında oturuyoruz. Hava son iki gündür kapalı ve rüzgarlı. Arada atıştıran yağmur da alacağımız dalış eğitimi konusunda beni biraz endişelendiriyor. Bugün eğitimimizin ilk günü, daha çok dalış hocası ile tanışma ve oryantasyon ile geçecek.

Saat beşte başlayacak olan oryantasyona gitmeden önce biraz havuz kenarında, biraz odada oyalanıyoruz. Ben kitap okuyorum, internette dolanıyorum. Saat beş olduğunda otelin resepsiyonunda dalış hocamız İsveçli Malin ile tanışıyoruz. Malin bize dört gün boyunca takip edeceğimiz programı anlatıyor, ilgili evrakları doldurmamız konusunda bize yardımcı oluyor ve sonrasında da ertesi gün alacağımız teorik dalış eğitimi için aynı gece izlememiz gereken bir DVD ve bu DVD sonrasında doldurmamız gereken ödevlerimizi veriyor.

Odaya dönüp biraz oyalandıktan sonra akşam yemeği için dışarı çıkıyoruz; ama biz dışarıdayken başlayan fırtına nedeniyle yemek sonrasında çok oyalanmayıp erkenden odamıza dönüyoruz. Sonrasında da dalış eğitimimizin ilk parçası olan bir buçuk saatlik DVD’yi izlemeye ve izlediğimiz her bölüm sonrasında sorular içeren testleri cevaplamaya başlıyoruz. İzlediğimiz DVD temel dalış hakkında çok net, rahat anlaşılabilir ve temel bilgileri bize veriyor. İzleme ve soru cevaplama faslı beklediğimizden çok daha uzun sürse de bittiğinde bir sonraki gün öğreneceklerimizin heyecanı ile erkenden uyuyoruz.

12 Haziran 2013, Çarşamba.

DSC01294

Sabaha karşı bindiğimiz kamyonet bizi Koh Tao’ya giden feribotların bulunduğu iskeleye götürüyor.

IMG_7880

Koh Tao feribotu.

IMG_7884

Yan yana dizilmiş tesisler bembeyaz kumları süslüyor.

DSC01298

DSC01299

DSC01307

Kapalı havaya karşı Koh Tao.

Gece beklediğimden de zorlu geçiyor. Sabaha karşı üçte ipsiz sapsız bir yolun kenarında duran otobüs, Koh Tao’ya gidecek grubu ben de dahil burada bırakıyor. Ortamda sadece ışıkları açık küçücük bir turizm dükkanı (içerisinde tuvaletten başka bir şey yok) ve yanıp sönen sokak lambaları hayat olduğuna dair ipucu veriyor. Bizi karşılayan uykulu görevli, burada bir saat kadar beklememiz gerektiğini, sonrasında başka bir otobüsün geleceğini belirtiyor. Herkes uyku sersemi, neden beklediğimizi anlamlandırmaya çalışıyor.

Bir saat sonunda gelen kocaman kamyonetin arkasındaki sıralara kalabalıkça bir grup oturuyoruz. On beş dakika sonra Koh Tao’ya gideceğimiz feribot limanındayız. Saat henüz dört buçuk. Bütün liman uyuklayan yabancılarla dolup taşıyor. Burada geçirdiğim iki buçuk saat boyunca daha önce otobüste tanıştığım Alman ve Yeni Zelandalı çocuklarla muhabbet ediyorum. Feribot saati yaklaştığında da feribottaki yerimi alıyorum. Bir süredir Koh Tao’da buluşmak için sözleştiğimiz Engin’le benim telefonumdan kaynaklanan problemler nedeniyle iletişime geçemiyorum. Feribotun kalkmasına beş dakika kala Engin’i karşımda görünce de bu nedenle şaşkınlığımı gizleyemiyorum.

Feribotun üst kısmına oturuyoruz ve Koh Tao’ya olan üç saatlik yol boyunca muhabbet ediyoruz. Engin de daha önce bir sene kadar Latin Amerika’yı gezdiği için çok ilginç hikayelere sahip. İkimizin de Koh Tao’ya gidişindeki amaç ise aynı: dünyanın en büyük dalış merkezi olan bu adada dalış lisansımızı almak. Bu sırada feribot içerisinde ellerinde broşürler ile dalış merkezlerini tanıtan görevliler dolanıyor. Biz de şansımıza daha önce adını duyduğum Ban’s Dive Resort görevlisi ile görüşüp ücretsiz transferi sayesinde buraya bir göz atmaya karar veriyoruz.

Hem dalış merkezi, hem de tatil köyü görevini üstlenen bu dalış okulundan içeri girince bizi sevimli ve lüks bir otel karşılıyor. Dört gecelik konaklama da dahil dalış kursunun ücreti 9000 baht. Yani yaklaşık 300 Amerikan doları. Üstelik iki kişi olduğumuz için bize gösterdikleri oda da son derece lüks. Kliması, minibarı, televizyonu, DVD oynatıcısı ve balkonu ile bizden artı puanı alıyor. Başka yere bakmadan burada konaklamaya karar veriyoruz; fakat dalış kursumuzun oryantasyonunun bir sonraki gün başlaması konusunda anlaşıyoruz. İşin güzel tarafı, dünyanın en büyük dalış okulu olan bu okulda dilerseniz kalabalık gruplarla birlikte ders almak zorunda da değilsiniz. Engin ve benim için ayrı hocayı ek ücret ödemeden bize tahsis ediyorlar. Üstelik bunu da kendileri bize teklif ediyor.

Odamıza yerleşip bir süre soluklandıktan sonra karnımızı doyurmak için denize paralel restoranlardan birisine oturuyoruz. Ada içerisinde yan yana dizilmiş çeşitli restoranlar, cafe’ler, masaj dükkanları, marketler ve eczaneler her türlü ihtiyaca cevap vermek üzere hazır bulunuyor.

Yemek sonrasında bölgede bir tur atıyoruz ne var, ne yok görmek adına. Sonrasında odaya dönüyoruz. Ben biraz dinlenmek ve internetteki işlerimi halletmek üzere odada kalırken, Engin de havuzun yolunu tutuyor.

Akşamüzeri karnımız acıkana kadar vakit geçiriyoruz. Sonrasında da yine deniz kenarında bulunan restoranlardan bir tanesine oturuyoruz. Yemek muhabbet derken zaman akıp gidiyor. Ada hayatını bu yüzden seviyorum. Zamanın içerisinde kayboluyorsunuz. Vaktin nasıl geçtiğini fark etmeden. Endişelenmeniz gereken tek konu ise karnınızı hangi restoranda doyurmanız gerektiği olup çıkıveriyor bir noktadan sonra. Yemeklerimizi yiyip muhabbet ederken, yan masaya oturan bir kızın dikkatini çekiyoruz. Ve bilin bakalım o kız nereli çıkıyor: Türk! Üstelik Ankaralı. Dilan ile de bu şekilde tanışıyoruz. Dilan, Bilkent’te grafik tasarım okuduktan sonra bir süre farklı işlerde çalışmış. En sonunda da dalış hocası olabilmek için Koh Tao’ya gelmiş ve bir süredir de bu adada yaşıyormuş. Geç saate kadar muhabbet ediyoruz. Bir noktadan sonra rüzgar şiddetini o kadar artırıyor ki, uykusuz bedenimin mücadele edecek yanı kalmıyor. Ben, Dilan ve Engin’i restoranda bırakıp biraz dinlenmek üzere otele geri dönüş yapıyorum.

Bangkok, Tayland

Standard

11 Haziran 2013, Salı.

IMG_7866

IMG_7867

IMG_7875

Bangkok’ta yağmura yakalanınca.

Sabah erkenden uyanıyorum. Otelin ücretsiz havaalanı servisini kullanabilmek adına, iki sokak mesafede bulunan aynı otelin diğer şubesine kadar yürüyorum. Bir süre herkesin yerleşmesini bekledikten sonra havaalanına olan kırk beş dakikalık yolculuğum da başlıyor. Havaalanında işlemleri sorunsuz halledip uçağa biniyorum. Kısa bir süre sonra Bangkok Don Muang Havaalanı’ndayım. Bangkok’a yola çıktığımdan beri dördüncü kez gelişim, bu şehri o kadar çok seviyorum ki, bir süre sonra bana ikinci evimmiş gibi hissettiriyor.

Gün içerisinde şehirde kalmayı planlamıyorum, ayarlayabilirsem aynı akşam Koh Tao için otobüs ayarlayıp Tayland’ın güneyine doğru ilerlemeyi düşünüyorum. Havaalanından çıkınca ana yola kadar yürüyüp şehir merkezine giden yerel otobüslerden bir tanesine biniyorum. Alışveriş merkezlerinin bulunduğu Siam bölgesine olan yol iki saate yakın sürüyor. Siam’da inip uzun süre sonunda özlediğim türde yemekleri yemek için yine ve yeniden Siam Paragon’un yolunu tutuyorum. Alışkanlık haline gelmiş süpermarket içerisinden mantarlı brokolili çorbamı ve salatamı alıyorum, interneti kontrol ediyorum ve sonrasında akşam için otobüs bileti soruşturmak üzere Khaosan Yolu’na doğru ilerliyorum.

Şansıma akşam altıda yola çıkacak ve sabah dokuz gibi gitmek istediğim ada olan Koh Tao’ya varacak bir otobüs feribot paketi var. Hemen biletimi alıyorum. Sırada yaklaşık bir aya yakındır kullanmadığım büyük sırt çantamı Silom’da bulunan hostelden almak var. Yerel otobüs ile Silom’a gidip çantamı alıyorum. İçimden keşke hep burada kalsan diye geçirsem de, tekrardan büyük çantaya alışmak zor. Küçük sırt çantamın sağladığı hareket rahatlığını özleyeceğimi biliyorum, bu da bana yolculuğumun ikinci kısmı olan Amerika kıtası için ders oluyor.

Eşyalarımı alıp işlerimi hallettikten sonra tekrardan Khaosan Yolu’na dönmeye uğraşıyorum. Uğraşıyorum diyorum çünkü saat dördü biraz geçiyor ve Bangkok’un tampon tampona akşam trafiği iş başında. Yarım saat kadar otobüs bekledikten sonra en mantıklı olanın bir taksi çevirmek olduğunu fark ediyorum. Taksi bulmam ise ayrıca bir on beş dakikamı alıyor.

Khaosan Yolu’na geldiğimde otobüs biletini ayarladığım firmaya sırt çantamı bırakıyorum ve atıştıracak bir şeyler almak için dışarı çıkıyorum. Khaosan Yolu’nun sonuna kadar yürüyorum ve artık geri döneceğim vakit bir anda fırtına kopuyor. Nereden çıktığını anlayamadığım yağmur son sürat ve son kuvvet yağmaya başlıyor. Herkes sağa sola kaçışıyor, tezgahlar kapanıyor. Başladığım noktaya olan 500 metreyi yürümek işin en sancılı kısmı. Yağmurdan korunmuş alanlardan geçmeye çalışsam da turizm firmasına girdiğimde sırılsıklam olmuş durumdayım. Üstümü burada değiştiriyorum. Otobüsün gelmesini beklediğimiz sürede benimle aynı kaderi paylaşan , sırılsıklam olmuş birçok yolcu kendisini firmadan içeri atıyor. Yağmur muhalefeti nedeniyle planlananın aksine saat altıda değil de, yedi de yola koyuluyoruz. Ne yazık ki otobüs bizi almıyor, biz otobüsün bulunduğu bölgeye sağanak yağmur altında yaklaşık yirmi dakika kadar yürüyoruz. Üstümü değiştirmiş olmam bu yürüyüş sonrasında bütün anlamını yitiriyor. Çünkü sırt çantalarım da dahil olmak üzere sırılsıklamım.

Otobüsün geleceği bu ufak alanda bir saate yakın bekliyoruz. Otobüsümüz sonunda teşrif ettiğinde rahat koltuklara atıyor herkes kendisini. Yağmur hala durmamış. Buz gibi klima, sırılsıklam kıyafetler ve sürekli su damlatan bir pencere derken gece beklediğimden zor geçiyor. Ertesi gün tropik bir adada olacağımın bilinci ile kendimi motive etmeye çalışıyorum.

Bangkok, Tayland.

Standard

27 Mayıs 2013, Pazartesi.

DSC00122

DSC00114

DSC00116

DSC00120

Deniz ürünleri pazarından manzaralar.

DSC00130

Bindiğimiz taksiden enstantaneler.

Bangkok’taki son günüm. En azından şimdilik. Bangkok, her nasılsa tekrar tekrar kendisini ziyaret ettirmeyi iyi biliyor; ama şikayetim yok. Bu şehir beklediğimden çok daha fazlasını sunmuş bana. Tamamen yabancı akını altında bozulmuş, değişmiş bir şehir ile karşılaşmayı beklerken, herkese hitap eden ve bu kadar yabancıya rağmen orijinal kimliğine sıkı sıkı sarılmış bu şehir beni hep güvende hissettiriyor.

Hem artık Emre de Bangkok’a dönmüş. Bugünkü işlerimizi hallettikten sonra günü hep beraber geçirmeyi planlıyoruz. Cihan ve Emre sabahtan Hindistan Büyükelçiliği’nin yolunu tutuyorlar, vize işlemlerini bir an önce halledip 30’undaki uçaklarına sorunsuz binmeyi istiyorlar. Ben de bu süre içerisinde onları odada bekliyorum. Benimse gün içerisinde tek yapmam gereken şey öğleden sonra gidip Myanmar Büyükelçiliği’nden çıktıysa eğer, vizemi almak. Bu konuda da endişelerim yok değil. Akşamüzeri göreceğiz diyerek odada biriken okumalarımı yapıyorum, günlüklerimi yazıyorum.

Öğlene doğru Cihan geliyor, büyükelçiliğe evrakları teslim etmişler. İki güne tekrar gidip sonucu öğreneceklermiş. Cihan’ın odaya gelmesi ile çıkması bir oluyor. Son kez dişçinin yolunu tutmadan önce bana gelip durumu haber vermek istemiş. Emre de bir önceki sefer konakladığımız Silom’daki hostelde olacakmış bizden haber alana kadar. Cihan’ın dişçiye gidip gelmesi bir saati buluyor. Yeni dolgusuna kavuşmuş şekilde geri geliyor ve beraber otelden çıkıyoruz.

Myanmar Büyükelçiliği’ne uzanan yolda trafik o kadar yoğun ki bir an için acaba pasaportu alma süresini kaçırır mıyım diye telaşa kapılıyorum. Bu nedenle otobüs yolculuğu bana bir ömürmüş gibi geliyor. Büyükelçiliğin kapılarını kapamasına yarım saat varken içeri girip sıraya giriyorum ve güzel haber: vizeyi almışım! Bir sonraki gün olan uçağıma telaş yapmadan binebilirim. Buradan çıkıp Emre’nin yanına gidiyoruz. Arada ben bir süredir buradaki hostelde duran büyük sırt çantamdan beni Myanmar’da da idare edecek birkaç parça eşya alıyorum. Bir yandan da Emre’nin maceralarını dinliyorum. Sonrasında hep beraber yemek yemeye karar veriyoruz.

İnternette birçok kişiden ününü duyduğumuz devasa “Bangkok Seafood Market” yani “Bangkok Deniz Ürünleri Pazarı” isimli restorana gitmeye karar veriyoruz. Bir tuktuk bizi buraya bir saatte ulaştırıyor. Bangkok’un trafik problemi belli bölgelerde kendisini yoğunca hissettiriyor. Restorana vardığımızda “If it swims, we have it” yani “Yüzüyorsa, bizde vardır” sloganı ile karşılaşıyoruz. İçeri girerken girişin sol tarafında açık bir mutfakta onlarca aşçının yemekleri hazırladığını ve pişirdiğini görebiliyorsunuz. İçeri girdiğinizde sizi oturacağınız masaya yönlendirdikten sonra bir görevli sizinle beraber restoranın pazar bölümünden istediğiniz deniz ürünlerini ve bu deniz ürünlerinin yanında yiyeceğiniz sebzeleri seçmenize yardımcı oluyor. Biz deniz ürünlerimizi seçmek için pazar bölümünde dolanırken Türk bir hostesle karşılaşıyoruz. O da Bangkok’a ailesini getirdiğini, şehre her gelişinde mutlaka bu restorana uğradığını anlatıyor bize. Biraz muhabbet ettikten sonra biz yiyeceğimiz ürünleri seçmeye koyuluyoruz. Ürünleri seçmemiz beklediğimizden uzun sürse de sonunda ücretlerini ödeyip masamıza geçiyoruz.

Masaya oturduğumuzda bir başka görevli bu ürünlerin nasıl pişmesini istediğimizi soruyor. Bizimse hiçbir fikrimiz yok. Kendi aramızda Türkçe konuşmaya başlayınca görevli hemen “Türk müsünüz?” diye soruyor, “Evet” cevabını alınca ızgara yaptırmayı öneriyor. Yolculuğum boyunca ilk defa bu kadar hızlı dilimizi çözen birisi ile karşılaşıyorum.

Yemekler hazırlanıp önümüze geldiğinde biraz hayal kırıklığı yaşıyoruz. Bangkok’a geldiğimizden beri en pahalı ücreti ödediğimiz yemek karnımız doyurmaktan çok uzak. Muhtemelen yanlış ürünleri seçip yanlış şekilde pişirttiğimiz için bu şekilde bir sonuç alıyoruz. Çünkü yan masadaki Avrupalıların önünde yer alan ziyafet sürekli o masaya acıklı gözlerle bakmamıza neden oluyor.

Buradan çıktıktan sonra bir taksi ile anlaşıp Khaosan yoluna dönüyoruz. Döner dönmez Emre ve ben sokak tezgahlarından karnımızı bir güzel doyuruyoruz. Sonrasında da ertesi sabah için bana bir havaalanı transferi ayarlıyoruz. Uçağım ertesi sabah 07:00’de olduğu için havaalanına gitmemin en uygun saati 05:00; fakat ne yazık ki bu saatte bir sefer yok. Birkaç yere soruyorum, hepsinden aynı cevabı alıyorum. 04:00 çok erken, 06:00 ise çok geç oluyor benim için. Ben de durumu riske etmemek adına 04:00’te olan minivan servisi için biletimi alıyorum. Bu demek oluyor ki odadan 03.30’da çıkacağım.

Hep beraber bizim otelin lobisine gidip biraz orada muhabbet ediyoruz. Tanışmamızın üzerinden bir ay geçmiş bile. Bir ay boyunca üç ülkeyi hep beraber keşfetmişiz, her gün istisnasız yirmi dört saatimizi beraber geçirmişiz. Beraber gülüp, beraber sinirlenmişiz. Beraber perişan olup, beraber keyiflenmişiz. Bu son bir ay boyunca en yakınım olmuş bu iki insanı geride bırakıp yola devam etmek benim için zor olacak diye düşünüyorum.

Emre ile vedalaşıyorum ve kalan bütün dijital işlerimizi halletmek üzere Cihan’la odaya çıkıyoruz. Gece bire kadar süren hummalı bir çalışma da bu noktada başlıyor. O bana gezi rehberlerinin e-kitap versiyonlarını yüklüyor, ben fotoğrafları aktarıyorum derken bir bakıyoruz beni alacak aracın gelmesine çok az kalmış. Az da olsa biraz uyuma derdiyle yataklara giriyoruz.

Saat 03:00 olunca saatin alarmı ile uyanıyoruz, erken uçuşlardan neden nefret ettiğimi bir kez daha anlıyorum ben. Henüz afyonum patlamamışken Cihan beni yolcu ediyor. Beni almaya gelen araç tam vaktinde otelin önünde oluyor ve 45 dakika kadar bir sürede havalimanına ulaşıyoruz. İşlemlerimi hızlıca halledip 07:00’de olan uçağımı beklemeye koyuluyorum.

26 Mayıs 2013, Pazar.

DSC00080

Siam bölgesinde yer alan MBK alışveriş merkezi.

DSC00085

DSC00094

Chinatown.

DSC00103

Diskodan bozma tuktuk’umuz.

Bangkok’ta planladığımızdan oldukça uzun vakit geçirince artık burada harcadığımız günler de bir noktadan sonra anlamsızlaşmaya başlıyor. Zaten bir süredir bana ikinci evimmiş gibi hissettiren Bangkok’a üçüncü kez dönüyorum. Her seferinde beni kocaman bir gülümseme ve sıcaklık ile karşılıyor bu şehir. Bütün turistik anlamından öte. Bugün ise plansız, programsız, ne yapacağımız bilmediğimiz günlerden bir tanesi daha. Bangkok’ta gezip görmek istediğim her yeri aşağı yukarı bitirdiğimiz için bu Pazar günü de tamamen spontane gelişiyor.

Öğlene doğru uyanıyoruz. Ben kaldığımız otelden biraz huylandığım için oteli değiştirmeyi öneriyorum. Yolun giriş tarafında gördüğümüz görece biraz daha pahalı; ama kusursuz odalara sahip otele taşınıyoruz. Otel, girişinden belli olmasa da o kadar büyük ki, sonsuza uzanan koridorları birbiri içine girip başka koridorlara açılıyor. Bir süredir internetsiz olduğumuz için yeni odamızda internet bulmanın sevinci ile internet kontrollerimizi yapıyoruz ve sonrasında da öğleden sonraya doğru odadan çıkıyoruz. Uğramazsak günümüzün uğursuz geçeceğini düşündüğümüz Khaosan yolunda bir tur atıyoruz, sonrasında da otobüse atlayıp alışveriş merkezlerinin bulunduğu bölgeye gidiyoruz. Daha önce Siam Paragon’da keşfettiğimiz ve yemeklerine hayran kaldığımız süpermarkete uğrayıp çorbalarımızı alıyoruz. Alışveriş merkezinin serin ve yapay kalabalığı arasında karnımızı doyuruyoruz. Daha sonrasında MBK isimli diğer devasa alışveriş merkezine gidip Cihan burayı görmediği için birkaç katı geziyoruz. Böyle tarih ve hayat dolu bir şehirde bile en yoğun kalabalıkları alışveriş merkezlerinin barındırması beni boğuyor. Çok oyalanmadan buradan çıkıyoruz. Buradan sonraki durağımız ise turizm polisi oluyor.

Daha önce Siam bölgesinde yer aldığını öğrendiğimiz turizm polisine, bizi Amphawa yüzen marketine götürürken problem yaşadığımız taksi şoförü hakkında rapor tutturmak için gitmek istiyoruz. Lakin arada bir hafta geçmesine rağmen, kendimize söz vermişiz. Buradaki görevlilere derdimizi anlattıktan sonra elimizdeki ehliyet ve şoför bilgileri ile bir şey yapamayacaklarını, böyle bir durumda araç plakasının çok daha önemli olduğunu söylüyorlar. Kendilerinden birazcık nasihat dinledikten sonra, biz yine de elimizden geleni yaptık düşüncesi ile gerekli bilgileri verip buradan çıkıyoruz. Sonrasında otele gidip biraz oyalandıktan sonra akşam yemeğini yemek üzere China Town’a gitmeye karar veriyoruz. Kiraladığımız taksi ile China town’un girişinde iniyoruz. Bangkok’un en iyi sokak yemeklerinin bu bölgede olduğu biliniyor.

Öncesinde bölgede iki üç tur atıyoruz, ara sokakların hepsi neredeyse tadilat altında. Yol üzerinde gördüğümüz yemek tezgahları da çok meşhur ve çok lezzetli olduğunu duymamıza rağmen bize cazip gelmiyor. Üstelik fiyatlar da normal bir restoranın iki katı neredeyse. En sonunda yol kenarındaki bir pad thai’ciye oturuyoruz. Bu sırada yağmur yağmaya başlıyor, ama öyle böyle değil. Bölgedeki bütün tezgahlar teker teker kapatıyorlar kepenkleri. “Merhaba muson sezonu!” diyorum içimden. Biz Cihan’ın ilk defa kabı olmadan getirdiği fotoğraf makinesini güvenceye alalım diye yakınlardaki marketlerden poşet arayışına giriyoruz. Sonrasında da yağmur azalsın da kendimizi öyle dışarı atalım diye oturduğumuz küçük kepengin altında bir süre oyalanıyoruz. Yağmur inatla etkisini gösteriyor. Kafasına poşetler geçirmiş, kocaman şemsiyelerin altına iki üç kişi sığınmış insanlar yollarda geçiyor. Bir noktada artık yağmur durmaya yakınken, biz de kendimizi dışarı atıp bir tuktuk’la anlaşıyoruz ve otelimize geri dönüyoruz.

25 Mayıs 2013, Cumartesi.

Sabahı yine ağırdan alıyoruz; uyanıyoruz, hazırlanıyoruz, kahvaltımızı yapıyoruz ve otelden çıkışımızı yapıp bir tuktuk ayarlıyoruz. Tuktuk bizi şehrin görece uzağında bulunan otobüs istasyonuna bırakıyor. Otobüs istasyonundan Bangkok’a gidecek ilk otobüs için bir bilet alıyoruz, şansımıza yarım saat sonraya bir otobüs var. İstasyonda biraz oyalandıktan sonra Bangkok’a doğru yola çıkıyoruz. Bangkok’a varmamız öğleden sonrayı buluyor, yol altı saate yakın sürüyor.

Bangkok’ta indiğimiz kuzey istasyonunun şehrin tam olarak hangi bölgesine düştüğü konusunda ise hiçbir fikrimiz yok. Taksiye binmek yerine şehir merkezine gidişin alternatiflerini öğrenmeye çalışıyoruz. Görevlilerden öğrendiğimize göre istasyondan Khaosan Yolu’na giden direk bir otobüs var. Önce yerel otobüslerin sıralı olduğu durağı buluyoruz daracık ve sıkışık yollardan geçip. Sonrasında da otobüsteki yerimizi alıyoruz. Şehir merkezine varmamız trafiğin de etkisiyle bir saatten fazla sürüyor, üstelik şansımıza otobüste bilet kesen görevli de olmadığı için bunca yolu ücretsiz gitmiş oluyoruz.

Khaosan Yolu’na vardığımızda burada konaklamak en mantıklı hareket gibi geliyor. Nasıl olsa Bangkok’ta bulunduğumuz her gün öyle ya da böyle yolumuz mutlaka buraya düşüyor. Khaosan Yolu’na iki dakika yürüme mesafesinde bulunan Ram Buttri sokağında ucuz konaklamaların yer aldığınız bildiğimizden bu bölgeye yöneliyoruz. Teker teker otellerin fiyatlarını soruyoruz. Fiyatlar bölgedeki hostel konaklamalarından bile daha ucuz. Bunun en büyük nedeni de otellerin çok büyük olması ve çok sayıda odayı barındırması. Yani bir nevi sürümden kazanıyorlar. Biz de burada bulduğumuz en ucuz otellerden birinde bir oda ayarlıyoruz. Yol yorgunluğunu duş ve biraz dinlenme ile üzerimizden atınca da karnımızı doyurmak için yola çıkıyoruz. Khaosn Yolu’na çıkıp daha önce en az yirmi kere dolandığımız tezgahları dolanıyoruz, buzlu mango içeceklerimizi alıyoruz ve sonunda da hava kararmışken yeni konakladığımız bölgede bir yerlere oturmaya karar veriyoruz. Yere serdikleri minderler ve loş ışıkları ile güzel bir atmosfer yaratmış bu barda bir iki kokteyl içip bütün yorgunluğumuzu üzerimizden atıyoruz ve bulunduğumuz mekan artık mekan durulmayacak kadar sıcak olunca yavaştan odalarımıza gidiyoruz.

Sukhothai, Tayland.

Standard

24 Mayıs 2013, Cuma.

DSC09919

DSC09925

DSC09926

DSC09936

DSC09953

DSC09962

DSC09965

DSC09972

DSC09970

DSC09969

Sukhothai’nin kalbinde yer alan Wat Mahathat’tan manzaralar.

DSC09987

Parkın merkez bölümünde yer alan Kral Ramkhamhaeng heykeli.

DSC00004

DSC00002

DSC00011

Wat Si Sawai’den manzaralar.

DSC09980

DSC09989

DSC09993

Parkın merkez bölümünde yer alan tapınakarda çeşit çeşit Buddha heykeli yer alıyor.

DSC00019

DSC00021

Wat Chang Loan’ın filleri.

DSC00034

DSC00045

DSC00048

Wat Si Chum’da bulunan Buddha’nın görülmeye değer parmakları ibadet edenler tarafından altın renkli yapışkanlar ile kaplanıyor.

DSC00059

DSC00063

Parkın batı bölümünde yer alan zamana karşı koyamamış tapınak kalıntıları.

Sabah çok geç olmadan uyanıyoruz, güzelce kahvaltımızı yapıyoruz. Aynı gün içerisinde otelden çıkıp çıkmayacağımıza tam olarak karar veremediğimiz için her ihtimale karşı eşyalarımızı topluyoruz ve oteldeki görevliye emanet ediyoruz. Sonra ilk iş olarak bir motosiklet kiralıyoruz. Yola çıkmadan önce gezeceğim birçok ülkede motosiklet ve scooter kiralamanın birçok şehri gezmek için en ideal yöntem olduğunu bildiğimden motosiklet ehliyeti almaya heveslenmiştim; fakat bunun için ne yazık ki zaman yaratamadım. Buradaki birçok ülkede bu tür araçları kiralamak için sadece normal sürücü ehliyetine baksalar da henüz tek başıma motosiklet ya da scooter kiralamaya da cesaret edemedim. Bu yüzden ne zaman motosiklet kullanmayı bilen birisi ile karşılaşsam kendimi şanslı hissediyorum.

Sukhothai’yi gezmenin en mantıklı yollarından bir tanesi de motosiklet kiralamak çünkü. Motosikletimiz tekin gözükse de bana kask niyetine verdikleri işçi bareti beni biraz endişelendiriyor. Bu arada Lopburi’de konaklamamızın ertesi gününde kolumda çıkan ve sinek ısırığı sandığım lekeleri sabah uyandığımda artmış buluyorum. Şansıma bütün ilaçlarım da Bangkok’ta bıraktığım çantanın içinde bulunduğundan gün içerisinde kaşıntı ve kızarıklık durumuma bakıp ona göre hareket etmeye karar veriyorum.

Sukhothai’nin yeni şehir bölgesinden tarihi şehrin bulunduğu bölgeye motosikletle gitmemiz yarım saatimizi alıyor. Bu bölgedeki tapınaklar toplamda üç ana bölüme yayılmış durumda: merkez bölüm, kuzey bölüm ve doğu bölüme girerken ayrı ayrı ücretleri ödemeniz gerekiyor.

Biz tarihi parkı gezmeye merkez bölümden başlıyoruz. Bu bölge parkta bulunan en iyi korunmuş ve görkemli tapınaklara ev sahipliği yaptığı için parkın kalbi olarak anılıyor. Kendimiz ve motosikletimiz için giriş ücretini yolun kenarında bulunan küçük gişede ödedikten sonra doğruca Wat Mahathat’ın yolunu tutuyoruz. 13. yüzyılda tamamlanmış olan bu tapınak, Sukhothai’deki en büyük tapınak olarak biliniyor. Tapınağın etrafını çevreleyen hendeğin, evreni çevreleyen dış cepheyi ve kozmik okyanusu simgelediğine inanlıyor. Wat Mahatat’da uzunca vakit geçirdikten sonra sırasıyla aynı bölgede yer alan küçük bir adacık üzerinde yer alan Wat Sa Si’yi, küçük bir köprüden geçilerek ulaşılan Wat Trapang Thong’u ve Khmer tarzı kuleleri ile meşhur Wat Si Sawai’yi ziyaret ediyoruz.

Bir sonraki durağımız parkın ana girişine kısa bir mesafede olan Wat Chang Loan yani filli manastır oluyor. Etrafını ince işlenmiş fillerin çevrelediği bu manastır küçük ama görülmeye değer.

Buradan parkın kuzey bölümüne ilerliyoruz. Kuzey bölümünün girişinde de motosikletimiz ve kendimiz için ayrıca giriş ücretlerini ödüyoruz ve alana yayılmış tapınakları gezmeye koyuluyoruz. Bu bölgede iki tane çok meşhur tapınak yer alıyor. Bunlardan ilk Wat Phra Phai Luang. Bu tapınak ne yazık ki zamana karşı çok mücadele edememiş ve 12. yüzyıldan kalma kaltınları arasında yıkılmaya yüz tutmuş Buddha parçalarını ayırd edebiliyorsunuz. Bölgenin ikinci ve belki de en güzel tapınaklarından bir diğeri ise Wat Si Chum. Bu tapınakta 15 metrelik oturan bir Buddha yer alıyor. Buddha’nın altın rengi, uzun ve ince parmakları incelikleri ile Tayland’ın simgelerinden bir tanesi haline gelmiş. Wat Si Chum’a girmeden önce bir içecek molası veriyoruz. Buzlu mango içeceğimiz anında ihtiyacımız olan şekeri vücudumuza pompalıyor.

Parktaki son durağımız ise batı bölgesi oluyor. Çok geniş bir alana yayılmış, görece iyi korunmamış tapınak kalıntılarından ve taş parçalarından oluşan bu bölgede çok dolanmıyoruz. İki ana bölümü gezmemiz o kadar uzun vaktimizi almış ki zamanın nasıl geçtiğini fark edememişiz. Günbatımında iki tarafı ağaçlarla kaplı yoldan yavaşça ilerleyerek karşımıza çıkan kalıntılara göz atıyoruz.

Sukhothai, Ayutthaya’ya göre daha sevimli görünüyor gözümüze. Tüm gün boyunca o tapınak senin bu tapınak benim teker teker ziyaret ediyoruz. Altımızda motosiklet, elimizde harita olunca her şey çok daha kolay işliyor.

Akşama kadar neredeyse her tapınak bölgesine girip çıktıktan sonra hava kararmadan dönmeye karar veriyoruz, yolda şans eseri gördüğümüz kadın hastanesinde durmayı öneriyorum ben. Çünkü ısırık olduğunu düşündüğüm lekeler, yüzüme, boynuma, omzuma ve ellerime de sıçramış ve kaşıntı çok rahatsız ediyor. Hastaneden içeri girdiğimde buz gibi klimanın yanı sıra bir düzine kadın beni karşılıyor. Beni bir sedyeye oturup anlatacaklarımı dinlemeye koyuluyorlar. Ben kollarımı sıyırıp gösterince üstüne çok da fazla bir şey dememe gerek kalmıyor. Hepsi teker teker bakıyor, sonra içeriden gelen birkaç kişi daha bakıyor. Alerjik olabileceğini, karınca ısırığından kaynaklı olabileceğini söylüyor. Bana bir krem ve günde üç kere almam için bir ilaç veriyorlar.

Hastaneden çıkınca ilk iş olarak yol üzerinde gördüğümüz minik cafe’ye oturup buzlu kahvelerimizi yudumlayıp biraz soluklanıyoruz. Sonrasında da Sukhothai’nin yeni merkezine doğru yola çıkıyoruz. Bu sırada yol üzerinde bir alışveriş merkezi görüyoruz. Karnımızı doyurmak için burada daha çok alternatif bulabileceğimizi düşünerek buraya giriyoruz. .Alışveriş merkezinin giriş katı genişçe bir yemek bölümünden oluşuyor. Ben büfelerden birinden yemeklerimi söylüyorum, Cihan başka bir yerden. Ama ne hikmetse bana farklı iki yemek aynı anda servis ediliyor. Huysuzluk çıkarmayıp Tay yemeğinin günahı olmaz mantığı ile iki yemeği de mideye indiriyorum.

Akşama doğru otele döndüğümüzde odayı bir gün daha kiralamak istediğimizi söylüyoruz; çünkü çoktan hava kararmış ve Bangkok’a olan yolumuz uzun. Odaya tekrar yerleştikten sonra bir gün önce gittiğimiz bara tekrar gitmeye karar veriyoruz, ama Budistler için kutsal bir gün, bu nedenle de barlar kapalı. Üstelik marketler de alkol satışını bugünlük durdurmuş durumda. Biz de şehirde son bir tur attıktan sonra erkenden odaya dönüyoruz.

Phitsanulok, Tayland.

Standard

23 Mayıs 2013, Perşembe.

DSC09873

DSC09878

DSC09882

Phitsanulok’taki tapınak bölgesinden Buddha görüntüleri.

DSC09886

DSC09889

Tayland’ın “en güzel” Buddha’sı sayılan bronz Buddha.

DSC09896

Sukothai’de yakalandığımız yoğun yağmur.

DSC09899

Sukothai’nin ara sokaklarında bulunan rengarenk evleri.

DSC09903

Sokaklarda yer alan yemek tezgahları.

DSC09902

DSC09905

DSC09906

DSC09907

Sukothai’nin nehir kenarında yer alan tapınaklarından manzaralar.

Sabah 6’da uyanıp istasyonun yolunu tutuyoruz. Ben yine hava aydınlanmamışken uyandığımız için ne yaptığımızı sorgularken, Cihan’ın da aynı hisleri paylaştığına tanık oluyorum da yalnız olmadığım için rahatlıyorum. Bu sefer trenimiz gecikmeden geliyor, biz de direk yola koyuluyoruz. 2-2,5 saatlik yolculuğumuz sürekli uyuklayarak geçiyor. Phitsanulok’a vardığımızda ise çok sıcak ve nemli küçücük bir şehir bizi karşılıyor.

İlk olarak şehrin merkezine doğru yürümeye başlıyoruz. Yol üzerinde gördüğümüz pastanelerden bir tanesine girip karnımızı doyuruyoruz. Sonrasında da şehrin uzak köşesinden bile ayırt edilebilen altın kubbeli Pakistan camisini ziyaret ediyoruz. Bu caminin etrafı ufaklı tefekli bir sürü Müslüman restoranına ev sahipliği yapıyor. Benim canım bir süredir adam gibi süt ürün çektiği için yoğurdu ile meşhur restoranlardan birine oturup iki kase yoğurt ve ayrana en yakın içecek olan tuzlu lassi’yi sipariş ediyorum. Böylece haftalık kalsiyum ihtiyacımı da karşılamış oluyorum. Türk olduğumuzu duyan restoran sahipleri çok heyecanlanıyor da kötü İngilizcelerine rağmen anlaşmaya çalışıyoruz. Sonrasında bu şehirde durmamızın ana nedenlerinden biri olan Tayland’ın en güzel Buddha görüntülerinden birisini görmek için tapınaklara doğru ilerliyoruz. Bu şehirde durmamızın bir diğer nedeni de gitmek istediğimiz Sukothai şehrine buradan otobüsle geçecek olmamız.

Tapınakların bulunduğu bölgede üç ana tapınak yer alıyor: Meşhur ve en güzel diye tabir edilen, Bangkok’ta yer alan Zümrüt Buddha’dan sonra ikinci öneme sahip olan bronz Buddha heykeline ev sahipliği yapan Wat Phra Si Ratana Mahathat; 700 yıllık bir Buddha’yı içerisinde barındıran Wat Ratburana ve Wat Nang Phaya. Bu üç tapınağın içerisinde Buddha heykelleri de birbirine o kadar benziyor ki biz hangisinin en güzel olduğunu ancak önünde bekleyen ve tapınan kalabalıktan ayırt edebiliyoruz.

Tapınakları ziyaret ettikten sonra nehir kenarına da bir göz atıp bir tuktuk’la anlaşıp bizi otobüs istasyonuna götürmesini istiyoruz. Otobüs istasyonuna gidince Sukothai’ye gidecek ilk otobüse biletlerimizi alıyoruz. Sukothai’ye olan yolculuğumuz beklediğimizden kısa sürüyor ve şehre vardığımızda aralıksız yağan çok kuvvetli bir yağmur bizi karşılıyor. Ne yapacağımızı bilmeden istasyonun içerisindeki plastik sandalyelere sığınıyoruz. Cihan, son bir haftadır taşıdığı yağmurluğu sonunda giyebilmenin sevincinde olsa da yağmurun duracağı yok. Umutsuzca istasyonda beklerken bir adam yanımıza yaklaşıyor. Konaklayacak bir yer arayıp aramadığımızı soruyor. Genelde bu tür sorulara önyargı ile yaklaşsak da fazla alternatifimiz yok. Gösterdiği otel hem merkezi, hem ucuz, hem de bizi araç ile otele transfer ücretsiz! Yine dört ayak üzerine düşmenin sevinci ile teklifi kabul ediyoruz. Bizi kapının önünde bekleyen klimalı arabaya bindiriyorlar, onnbeş dakika sonra otelin önündeyiz.

Oteldeki görevliler bizi şemsiyelerle karşılıyorlar. Üstelik kiraladığımız oda da son derece sevimli. Odada biraz oyalanıp dinleniyoruz, yağmurun durmasını bekliyoruz. Sonrasında yağmurun durması ve güneşin kendisini tekrar belli etmesi ile beraber, biz de kendimizi Sukothai’nin yeni şehir olarak anılan kısmına atıyoruz. Burada çok fazla ilgi çeken bir şey yok; gündüz ve gece pazarı tezgahlarından ve nehir kenarını süsleyen bir iki tapınaktan başka. Biz de bu tapınakları gördükten sonra önce karnımızı doyuruyoruz sonrasından da bölgenin barlarından birine girip terasına oturup biralarımızı yudumluyoruz. Oturduğumuz barı yoğun bir motosiklet grubu dolduruyor, zaten mekanın adı da Chopper! Sadece bizim alışkanlığımız mı bilinmez, bira yanında fıstıksız gitmiyor. Fıstık olmadığını öğrenince Cihan bir koşu yandaki marketten gidip fıstıklarımızı kapıyor. Gece biranın eşliğinde çok tatlı geliyor. Sabahtan kendimize söz verdiğimiz için ertesi gün erken uyanma derdi de yok! Muhabbet ede ede geceyi sonlandırıyoruz.