Category Archives: Leon

Managua, Nikaragua.

Standard

 

 

19 Şubat 2014, Çarşamba.

DSC03987

DSC03991

 

DSC04005

 

Leon sokakları.

DSC03994

DSC03995

DSC03996

 

Leon merkez çarşısından.

DSC04035

DSC03998

DSC03999

DSC04000

DSC04002

DSC04004

DSC04006

DSC04011

 

Leon Katedrali, Orta Amerika’nın en büyük katedrali.

DSC04012

DSC04013

DSC04016

DSC04018

DSC04022

DSC04023

DSC04025

DSC04030

 

Katedralin çatısından manzaralar.

 

 

 

DSC04032

DSC04043

DSC04050

DSC04051

DSC04054

DSC04062

DSC04064

DSC04066

DSC04067

 

Leon kiliseleri ve sokakları.

IMG_0634

IMG_0635

IMG_0637

 

Museo Ruben Dario.

DSC04069

DSC04070

 

Managua’daki Antigua Catedral.

DSC04074

DSC04076

DSC04077

 

Managua şehir merkezi.

DSC04082

DSC04084

DSC04087

DSC04090

 

Huellas de Acahualinca’daki 6000 yıllık ayak izleri.

Sabah konakladığım hostelden çıkışımı yapmadan önce gündüz gözü ile şehri keşfetmek için kendimi sokaklara atıyorum. Leon, bölgedeki koloniyel şehirlerin en güzel örneklerinden bir tanesi. Rengarenk sokakları, tek katlı binaları, en beklemediğiniz anlarda karşınıza çıkan minik meydanları, ince işlemeli kiliseleri, kalabalık çarşı ve pazarları… Şehrin farklı bölgelerine yayılmış bir çok kilise bulunuyor. Sarı duvarları üzerine işlenmiş sembolleri ile dikkat çeken 18. yüzyıldan kalma Iglesia de La Recolleccion, İncil’den hikayeleri içinde barındıran Iglesia El Calvario, merkez çarşıya yakın kurulmuş Iglesia La Merced ve İglesia San Juan…

Bölgedeki kiliseleri ziyaret ettikten sonra merkez çarşıya denk geliyorum. Söz konusu olan çarşı pazar gezmek olduğunda mutlaka vakit yarattığımı fark edip içten içe kendime gülüyorum bir yandan da. Çarşıların kaotikliği, renkliliği, kalabalıklığı, gürültüsü, kokusu hep o şehirlerin rengini ve kimliğini de yansıtıyor. Bir süre de burada oyalandıktan sonra Katedral’e doğru yöneliyorum. Bu katedral, Orta Amerika’daki en büyük katedral olması özelliği ile dikkat çekiyor. İnşasına 1747’de başlanan ve tamamlanması 100 yıldan fazla süren bu katedralde ünlü Nikaragualı şair, gazeteci ve diplomat Ruben Dario’nun mezarı da yer alıyor. Ruber Dario, 19. yüzyılın sonunda başlayan İspanyol – Amerikan edebi akımı modernizmin öncülerinden biri olarak biliniyor. Katedralin dilerseniz çatı katına çıkıp şehrin manzarasını izleyebiliyorsunuz. Çatı katına çıkış yolunu bulabilmek için 3-4 kişiye sorup soruşturmam ve bileti de farklı bir binadan almam gerekiyor. Sonrasında beni katedralin arka odalarındaki koridorlardan ve merdivenlerden geçiriyorlar. Çatı katına çıktığımda ise dünyanın tepesinde gibi hissediyorum. Çatı katından şehri çevreleyen tepeleri, dağları ve katedralin hemen yanı başında yer alan çarşının kalabalıklığını görebiliyorsunuz.

Katedral’den sonraki durağım ise “Museo Ruben Dario” oluyor. 1916 yılında Leon’da ölen Ruben Dario için şehrin birçok bölgesinde duvar resimlerine denk düşebiliyorsunuz. Müzede ise Ruben Dario’nun eşyalarını ve yazılarını inceleme şansınız oluyor. Buradan çıktıktan sonra müzenin hemen yakınlarında yer alan “Fundacion Ortiz”e uğramayı da ihmal etmiyorum. Bu bina içerisinde çeşitli dönemlere ait sanat eserlerini görebiliyorsunuz. Özellikle de Latin Amerikan sanatı ve Kolomb öncesi döneme ait seramikler ilgi çekiyor. Sahip olduğu geniş koleksiyonu nedeniyle, bu vakıf Nikaragua’nın en güzel sanat galerileriden bir tanesi sayılıyor.

Müze gezmelerimi bitirdikten sonra hostelime geri dönüp soğuk bir duş alıyorum. Nemli ve sıcak Leon havasını geride bırakıyorum ve eşyalarımı topladıktan sonra bir taksiye atlayıp otobüs istasyonuna doğru yola koyuluyorum. Taksi şoförü beni otobüs istasyonunda Managua’ya minibüslerin kalktığı sırada bırakıyor. Minibüsler doldukça harekete geçiyor. Benim minibüse binmem yarım saatimi alıyor. Sonrasında da Managua’ya olan yol bir saatten biraz daha fazla sürüyor.

Managua otobüs istasyonuna vardığımda ise bir gece başkentte konaklamak için mola vermeye karar veriyorum. Anlaştığım taksi şoförü şaşkınlığımdan yararlanıp bir kilometre ötedeki hostelin yirmi dakika mesafede olduğuna beni ikna edince taksiye atlıyorum. İki dakika sonra hosteldeyim. Hostel son derece sevimli, rahat odaları, geniş bahçesi ve yüzme havuzu ile sıcak Nikaragua günlerinde tam da ihtiyaç olunan şey. Ben eşyalarımı bırakıp kendime geldikten sonra şehirde sadece yarım günüm olduğu için gezeceğim yerleri planlayıp dışarı çıkmaya karar veriyorum.

Nikaragua’nın başkenti Managua 1972 yılında çok ciddi bir deprem sonrasında yıkıma uğramış, bu deprem şehre çok büyük zarar vermiş ve şehrin eski merkezi tamamen ortadan kalkmış. Sonrasında Managua’dan geriye kalan ise birbirinden alakasız semtler ve alışveriş merkezleri olmuş. Nikaragua’da her beş kişiden biri Managua gölünün güney kıyılarında yer alan bu başkentte veya etrafındaki bölgelerde yaşıyor. Hostelden atladığım taksi ile şehrin eski merkezi olarak bilinen Plaza de la Revolucion’a gidiyorum. Bölgede hiç insan yok. 1929 yılında inşa edilmiş ve depremden ciddi şekilde etkilenmiş Antigua Catedral’i ve Parque Central’i ziyaret ediyorum. Ben fotoğraf çekerken etraftaki polislerden bir tanesi yanıma yaklaşıyor. Bölgenin kapalı olduğunu, akşama büyük bir festival düzenleneceğini, bu nedenle bölgede fotoğraf çekmenin de yasak olduğunu söylüyor. Ben de yavaş yavaş bölgeden çıkmaya koyuluyorum. Ruben Dario adna yapılmış heykel Monumento a Ruben Dario’yu ve Teatro Nacional Ruben Dario’yu görüyorum yol üzerinde. Sonrasında da Malecon adı verilen göl kenarına geliyorum. Fakat gölün yanına yaklaşamadan burada da polisler tarafından durduruluyorum. Bölgenin inşa altında olduğunu göl kenarını ziyaret edemeyeceğimi söylüyorlar. Ben de içten içe ne anladım o zaman ben bu işten diyorum.

Şehir merkezini dilediğim gibi gezemeyeceğimi anlayınca ben de başka bir taksiye atlayıp şehir merkezinden biraz daha uzakta bulunan “Huellas de Acahualinca”ya yöneliyorum. Bu binadan içeri girdiğimde iki set halinde volkanik maddenin üzerine kazılı kalmış ve belirli bir yolu takip eden ayak izleri beni karşılıyor. Bu ayak izleri yerin dört metre altına, volkanik maddeye kazınmış ve ilk set 1874’de, ikincisi ise 1978’de keşfedilmiş. 6000 yaşında olduğu tahmin edilen on grup insan ayak izine ek olarak, geyik ve rakun izleri de bulunuyor. Ayak izlerinin göle doğru olması dikkat çekiyor. Bölgede daha fazla ayak izi olduğu düşünülüyor.

Binadan çıktığımda ise güvenlik görevlileri bölgenin tehlikeli olduğunu, taksiye binmem gerektiğini söylüyorlar ve benimle beraber bir taksi bulana kadar on dakika kadar yürüyorlar. Bindiğim taksi beni direk konakladığım bölgeye götürüyor. Taksiden indiğimde hostele dönmeden önce yakınlarda yer alan Metrocentro alışveriş merkezine gidip karnımı doyuruyorum. Sonrasında da hostele dönüp bir şeyler izliyorum, insanlarla muhabbet ediyorum. Ertesi gün Granada’ya uzanan bir yolum var.

Leon, Nikaragua.

Standard

18 Şubat 2014, Salı.

IMG_0426

 

Cerro Negro olarak bilinen Siyah Tepe anlamına gelen yanardağ.

IMG_0432

IMG_0439

 

Tırmanış yolu oldukça zorlu geçiyor.

IMG_0452

IMG_0455

IMG_0461

IMG_0465

 

Tepeden manzara büyüleyici.

IMG_0471

 

Kostümlerimiz ve kızaklarımızla kaymaya hazırız.

IMG_0474

IMG_0483

IMG_0486

Yanardağ kızağı!

DSC03867

DSC03870

 

DSC03926

Horoz dövüşünden sahneler.

DSC03888

DSC03892

DSC03896

 

DSC03947

 

DSC03900

 

Molalar sırasında sahipleri horozların kafalarını ağızlarına alıp kanlarını emiyorlar.

DSC03898

 

DSC03913

 

İzleyenler oldukça heyecanlı, bahisler büyük.

DSC03940

Horozlar tartılıyor.

 

DSC03928

DSC03929

 

 

Sırasını bekleyen horozlar.

DSC03933

Rulet zamanı.

DSC03957

Şehir merkezindeki kiliseden.

DSC03969

DSC03971

Siyah İsa heykelleri.

 

DSC03954

DSC03973

DSC03975

DSC03976

 

Kutlamalar şehir merkezinde de devam ediyor.

Sabah erkenden uyanıyorum ve bir süredir merakla beklediğim, bölgenin en enteresan aktivitelerinden biri olan “volcano boarding” yani yanardağ kızağına katılmak üzere Big Foot isimli hostelin yolunu tutuyorum. Leon’un koloniyel güzelliğinin yanı sıra ünlü olmasının nedenlerinden bir tanesi de bu yanardağ kızağı isimli ekstrem aktivite.

08:00’de hostelde buluşup devasa turuncu bir kamyonetin arka kasasına hazırlanmış koltuklardaki yerlerimiz alıyoruz ve “Cerro Negro” yani Siyah Tepe olarak bilinen 728 metre yüksekliğindeki yanardağa doğru yola koyuluyoruz. Rehberimiz ABD’li – Honduraslı Carlos önde, biz arkada bir saat kadar ilerliyoruz. Yol son derece bozuk olduğu için bol bol zıplıyoruz, üstelik sağdan soldan bir anda gelen kocaman dalların bizi kesmesini engellemek adına da algılarımızı açık tutmamız gerekiyor. Aktivite geneline 27 USD vermiş olsak da, yanardağın bulunduğu bölgeye girerken ayrıca bir 6 USD giriş ücreti ödememiz gerekiyor. Kamyonetimiz simsiyah kocaman tepenin ayağına park ettiğinde de biz de hazırlıklara başlıyoruz. Herkese içinde tulumların ve gözlüklerin bulunduğu turuncu bir bez çanta veriyorlar, bu çantaya ek olarak yaklaşık 5 kilogram ağırlığındaki tahta kızakları da tepeye kadar taşımanız gerekiyor. Eğer siz taşımak istemezseniz 5 USD karşılığında görevliler sizin yerinize tepeye kadar olan bir saatlik engebeli yolda kızağı taşıyorlar. Ben her ne kadar kuvvetli rüzgar, kaygan ve dik eğimli tepede kızağı taşıma fikrine sıcak bakmasam da, bir kişi dışında herkesin kendi kızağını taşıdığını görünce aralarındaki çıkıntı olmamak adına, kızağı sırtlanıyorum. Üstelik sonradan öğrendiğimize göre kızağını başkasına taşıtan kız da altı aylık hamile. (Bu tür bir etkinliğe neden katılıyor hiç sormayın.)

CNN’in “Thrill Seeker’s Bucket List”inde ikinci sırada yer alan bu aktiviteye başlamadan önce ellerimizde kızaklarımız kaygan siyah lava taşlarının üzerinden son derece kuvvetli rüzgar kızaklarımızı, ve dolayısıyla bizi sağa sola doğru uçurmasın diye mücadele vererek bir saat kadar tırmanıyoruz. Tepeye vardığımızda ise Carlos bize bu turu düzenleyen rehberler arasında rekor kırma yarışı olduğunu, en hızlı kayma rekorunun bir başka rehberde olduğunu söylüyor. Bu noktadan sonra herkes aşağıya kadar uzanan iki yol başında sıraya giriyor. Sırayla kayma macerası da başlıyor. Belli noktalarda kızağın hızı saatte 60-70 kilometreye kadar çıkabiliyor. Sıra bana geldiğinde çok da düşünmeden kendimi lava taşlarının üzerine bırakıyorum. Dengemi sağlayarak bir noktaya kadar harika gitsem de, bir noktada tepe taklak olup tekrardan kendime çeki düzen vermem gerekiyor. Bir saatte tırmandığımız tepeden aşağı kaymak bir dakikadan kısa sürüyor.

Herkes yanardağın ayağına ulaştığında ise bize kurabiye ve soğuk bira ikram ediyorlar. Sonrasında da turuncu kamyonetimizdeki yerimizi alıp Leon şehir merkezine geri dönüyoruz. Geri dönüş yolundayken Carlos, aynı günün akşamında yakınlardaki Quetzalguaqe şehrinde “Fiestas Patronales” adı verilen yerel azizlerin anıldığı bir kutlama olacağını, kutlamalar sırasında horoz dövüşü ve kutlamaların olacağını anlatıyor. Fikri duyan herkes akşam bu organizasyona katılmaya karar veriyor. Şehir merkezine döndüğümüzde ben hızlıca hostelime geri dönüp soğuk bir duş alıyorum. Saçımdan, kıyafetlerimden, ağzımdan, gözümden, kısacası her yerimden küçük küçük siyah taş parçaları ve kum çıkıyor. Hazırlanıp kendime geldiğimde de ekibin geri kalanı ile buluşmak üzere Carlos’un çalıştığı Big Foot Hostel’e gidiyorum. İlk etapta sadece beş kişiyken, horoz dövüşünü duyan herkesin katılması ile bir saat içinde yirmi kişiye çıkıyoruz. Gidiş için Carlos, hostelin büyük kamyonetini ayarlamak zorunda kalıyor.

Gün batımına doğru kalabalıkça bir grup kamyonete atlayıp yarım saat uzaklıktaki Quetzalguaqe’ye ulaşıyoruz. Horoz dövüşleri Nikaragua’da oldukça büyük bir sektör. Neredeyse her şehir ve kasabada pazartesi günleri düzenli olarak turnuvalar düzenleniyor; fakat Aziz kutlamaları sırasında ayrıca güne özel bir turnuva sergileniyor. Carlos’un anlattığına göre profesyonel horozlar başına iddialar 2000 USD’ye kadar çıkabiliyor. Horoz dövüşlerinin yapıldığı otopark gibi alana girerken erkeklerin belirli bir ücret ödemesi gerekiyor, kadınlardan ücret alınmıyor. İçeri girdiğimizde yüz erkeğe, bir kadın düştüğünü görünce durumun nedenini anlıyoruz. Meydana kurulmuş tahta platformalardaki kalabalıklar arasında yerlerimizi alıp meraklı gözlerle horoz dövüşlerini izlemeye girişiyoruz. İzlediğimiz 3-4 dövüş sonrasında benim aklım ve kalbim daha fazla durumu kaldırmıyor. Bu küçücük horozların birbirlerine karşı nasıl bu kadar canavarlaşıp ölüm makinesi haline geldiklerini anlamak çok da kolay olmuyor. Yüzleri şişen, gözleri ve gagaları kan içinde kalan horozları aralarda kucaklarına alıp ayaklarını diken, akan kanlarını emen sahipleri ise duruma ayrı bir boyut katıyorlar. Ellerinde paraları bahisleri takip eden gürültülü kalabalık arasından sıyrılıp otoparkın diğer bölgelerinde yer alan atraksiyonları incelemeye girişiyorum ben.

Bir köşede kafesleri içinde sıralarını bekleyen horozlar, bir başka köşede el yapımı rulet masası etrafına toplanmış erkekler, bir diğerinde horozların ağırlıklarını tartan başka bir grup derken mekandan ayrılma vaktimizin geldiğini anlıyoruz. Sonrasında hep beraber şehrin merkez parkının bulunduğu bölgeye geçiyoruz. Burada ilk olarak içinde siyah İsa heykeli bulunduran kiliseyi ziyaret ediyoruz. Orta Amerika’da bazı kiliselerde İsa’nın yerli olduğu inancı yaygın. Yani İsa’nın beyaz adamlar geldikten sonra beyazlaştırıldığına inanılıyor. Bu nedenle bazı kiliselerde hala siyah İsa heykelleri korunuyor.

Kilise sonrasında yemek tezgahları arasıdna dolanıp, yerel oyunlara katılıyoruz. Bizim ekibin bir kısmı teneke kutuları futbol topu ile devirmeye çalıştıkları bir oyuna dalıyor. Biz gruptakilerle muhabbete koyuluyoruz. Herkes meraklı gözlerle bizi izliyor. Son derece sıradışı olan gecemiz ve uzun günümüz son derece keyifli bir şekilde sonlanıyor. Dönüş yolunda gökyüzüne baktığımızda etrafı sarmalayan milyonlarca yıldız hatırlanası bir geceye daha damgasını vuruyor.

17 Şubat 2014, Pazartesi.

IMG_0498

 

IMG_0632

DSC03846

DSC03850

DSC03853

DSC03855

DSC03856

DSC03858

DSC03859

Leon’un rengarenk sokakları.

Sabah erkenden uyanıyorum, anlaştığımız üzere dün akşamki taksi şoförünü otelin kapısının önünde beni meşhur “Tica Bus” isimli otobüsün istasyonuna götürmek için hazır beklerken buluyorum. Şehrin havası geceye göre o kadar farklı ki, bir önceki gece korku filmini anımsatan insansız puslu sokaklardan eser yok. Bir anda sokaklara hayat gelmiş gibi duruyor. Hareketlilik, kalabalık, sıcak sokaklara tamamen farklı bir renk veriyor. Tica Bus, bölgedeki birçok ülke arasında en hızlı ve kaliteli servisi sunduğu için birçokları tarafından tercih ediliyor. Honduras’ın başkenti Tegucigalpa’dan Leon’a gidecek otobüs ise 09:30’da kalkıyor. Ben önceden rezervasyon yaptırmamış olsam da gittiğimde otobüste yer bulabiliyorum.

Yolculuk oldukça rahat geçiyor. Öğlen sıcağında sınıra ulaştığımızda ise otobüs görevlisi pasaportlarımızı topluyor. Giriş ve çıkış damgalarını kendisi hallediyor. Biz ise sadece çantalarımızı alıp bir odada bekleyen gümrük kontrolünden geçiriyoruz. Benim sırt çantamı gören görevli zaten direkt geçmeme izin veriyor. Çantamı açmakla uğraşmıyor bile. Otobüs yolculuğu toplamda sekiz saat sürüyor. Otobüs yol kenarındaki bir benzin istasyonunda Leon’da inecekleri bıraktığında, köşe başında bekleyen taksi şoförleri hemen şehir merkezine götürmek için üzerimize atlıyorlar. Birkaç kişi ile taksi paylaşarak gitmek istediğimiz hostelleri söylüyoruz. Benim daha önceden ismini duyduğum hosteller dolu çıkınca yine aynı sokakta bulunan sevimli bir avlusu olan başka bir hostele yerleşiyorum. Eşyalarımı yerleştirip biraz soluklandıktan sonra da bu koloniyel rengarenk şehri keşfe çıkıyorum.

Gün batımı olmasına rağmen hava oldukça sıcak. Nikaragua’nın başkent Managua’dan sonraki en büyük şehri olan Leon, zengin kültürü, mimari tarzı, tarihi katedralleri ve koloniyel evleri ile bölgenin en ilgi çekici şehirlerinden bir tanesi. Bir iki saat boyunca sokaklarda bir aşağı bir yukarı dolanıyorum. 1706 – 1740 yılları arasında inşa edilmiş ve hala merkez parkın doğusunda tüm görkemi ile yer alan Orta Amerika’nın en büyük katedralini ziyaret ediyorum.

Parkın etrafındaki restoranlardan bir tanesinde karnımı doyurduktan sonra erkenden hostele dönüp bir süre odadakilerle muhabbet ettikten sonra erkenden uykuya dalıyorum.