Category Archives: Granada

Ometepe, Nikaragua.

Standard

22 Şubat 2014, Cumartesi.

IMG_0952

Sabah uyandığımda odamdan büyüleyici Concepcion Yanardağı’nı görebiliyorum.

IMG_1005

Moyogalpa’nın girişindeki enteresan heykel.

DSC04282

Bisiklet yolunda denk geldiğim mezarlık.

DSC04284

DSC04285

Ezilmiş kurbağalar.

IMG_0911

IMG_0913

IMG_0947

Ometepe’de bisiklet turu.

DSC04289

DSC04292

Mola verdiğim San Jose del Sur’dan göl kıyısı.

DSC04294

DSC04299

DSC04300

Gölün içinde göl: Charco Verde.

DSC04302

Sabah sıcaklığın, sessizliğin ve huzurun da etkisiyle öğlene doğru uyanıyorum. Uyandığımda Isabella’nın başka bir adaya gitmek için yola çıktığını belirten bir notu kapımın altından bıraktığını fark ediyorum. Ben de sonrasında yavaş yavaş hazırlanıyorum. Güzel bir kahvaltı sonrasında otelim aracılığıyla bir bisiklet ayarlayıp adayı bisikletle gezmeye karar veriyorum. Hesaba katmadığım şey ise havanın 40 dereceye yakın ve son derece nemli, bisikletin oldukça eski ve paslı, güneşin de tam tepede olduğu oluyor.

3-4 saat boyunca yaklaşık 18 kilometre kadar bisiklet sürüp belirli yerlerde mola veriyorum. Adanın en batı noktası olan Punta Jesus Maria’da yaratılmış plaj gibi ortamda göle girenleri izliyorum, San Jose del Sur’da göl kenarındaki harika bir cafe’de öğle yemeği molası veriyorum, Laguna Charco Verde’de gölün içindeki adada yer alan bir diğer gölü (burada girdiğim çalılıklar arasında karıncalar tarafından ısırılıyorum) ziyaret ediyorum. Asıl gitmek istediğim iki adanın birleşim noktası olan Santo Domingo’ya ya da adanın en büyük ikinci yerleşim noktası Altagracia’ya gidemiyorum; zaten çok da takatim kalmıyor. Normalde adada bulunan iki yanardağa yani aktif olan Concepcion ve sönmüş olan Maderas’a turlarla tırmanabiliyorsunuz. Fakat ben bunları tembellikten es geçiyorum. İşin ilginç yanı zaten ada da adını bu iki yanardağdan alıyor. Ometepe Nahuatl dilinde iki anlamına gelen “ome” ve dağ anlamına gelen “tepetl”in birleşmesinden meydana geliyor. Bölgede bir süre daha dolandıktan sonra otele dönüş yoluna koyuluyorum. Artık dönme şevkinden midir nedir bilinmez, dönüş yolu çok daha kısa sürüyor. Döner dönmez güzel bir duş, “The Cornerhouse”da harika bir akşam yemeği derken odaya yollanıyorum. Uzun bir günün ardından kapanışı güzel film ve güzel kitapla yapıyorum.

21 Şubat 2014, Cuma.

DSC04173

IMG_0785

IMG_0809

Ometepe feribotunda.

IMG_0830

IMG_0834

IMG_0837

Ometepe’deki Moyogalpa limanına vararken.

DSC04223

DSC04226

Moyogalpa merkez parkında.

DSC04219

DSC04233

Rengarenk Moyogalpa sokakları.

IMG_0891

Moyogalpa manzaraları. Teyzeler, 70 küsür yaşlarında iki kardeş.

DSC04240

DSC04246

IMG_0861

DSC04262

Ometepe’nin Moyogalpa kasabasında gün batımı, balık tutmaya çalışan çocuklar ve aileler.

Günü biraz ağırdan alıyorum, uzun süredir ihtiyacım olan güzel uykudan uyandıktan sonra hazırlanıyorum ve eşyalarımı toplayıp yola koyuluyorum. Gün içinde Ometepe adasına gitmek istiyorum ve adaya gidebilmek için öncesinde Rivas isimli küçük kasabaya ulaşmam oradan da Ometepe feribotlarının kalktığı San Jorge isimli liman kasabasına geçiş yapmam gerekiyor. Rivas’a giden 11:30 tavuk otobüsüne binmek üzere konakladığım otelden çıkıp merkez çarşının yakınlarında bulunan otobüs istasyonuna gidiyorum.

Rivas’a giden otobüs yolculuğu iki saate yakın sürüyor. Rivas’a vardığımızda tanıştığım orta yaşlı İsviçreli Isabella ile beraber San Jorge’ye ortak bir taksi kiralamaya karar veriyoruz. On beş dakika kadar da taksi ile gittikten sonra San Jorge’deki limana ulaşıyoruz. Daha önce bölgeye yolculuk yapan arkadaşlarım tarafından Nikaragua Gölü’nün oldukça dalgalı olduğu ve “lancha” adı verilen botlarla yolculuk etmektense feribotları tercih etmem gerektiği konularında tekrar ve tekrar uyarıldığım için 14:30’da kalkan Ferry III’ü yakalamaya karar veriyorum. Saatlerine göre, San Jorge’den kalkan feribotlar adanın farklı kasabalarına gidiyor. Bizim bindiğim feribot ise doğrudan adanın en büyük yerleşimlerinden biri olan Moyogalpa’ya yöneliyor. Feribot yolculuğu beklediğimden daha konforlu geçiyor. Her ne kadar son sürat etkisini belli eden dalgalar bir göl içerisinde yolculuk ettiğimiz hissini ortadan kaldırsa da… Adaya yaklaştıkça kendisini belli etmeye başlayan yanardağlar manzaranın güzelliğine güzellik katıyor.

Adaya vardığımızda, Moyogalpa’da konaklamaya karar veriyoruz ve Isabella ile otel arayışına girişiyoruz. Şehrin küçücük merkezinde dolanırken bu çok da zor olmuyor. Yol üzerinde bulduğumuz ucuz, temiz ve konforlu otelde iki tane tek kişilik oda ayarlıyoruz. Sonrasında da karnımızı doyurmak üzere dışarı çıkıyoruz. Konakladığımız otelin hemen karşısında “The Cornerhouse” isimli harika bir cafe bulunuyor. Mekan beşte kapanacak olsa da, kapanmadan hemen önce salatalarımızı ve taze sıkılmış meyve sularımızı ısmarlıyoruz. Yemek sonrasında da kasabanın sokakları etafında yürüyoruz. Şehir o kadar küçük ki. Merkez parkı, park etrafında yer alan kilisesi, ve iç içe geçmiş birkaç sokağı bulunuyor. Sokaklarda oturan yerelleri, ufak yiyecek ve içecek tezgahları şehri iyice renklendiriyor. Bir süre sokaklarda yürüyüp insanlarla muhabbet ediyoruz. Bir noktada denk geldiğimiz 70 yaşındaki iki yaşlı teyze neşemizin yerine gelmesine yardımcı oluyor. Artık şehrin sınırları dışına çıkmaya başladığımızı fark ettiğimizde de merkeze geri dönüyoruz.

Ben gün batımını göl etrafında izlemeyi öneriyorum. Bu sırada güneş tüm kızıllığı ile alçalıyor. Göl kenarına gittiğimizde ise beklemediğimiz bir sürprizle karşılıyor. Göl kenarı boydan boya ufak sineklerle kaplı. O kadar çoklar ki sadece bir iki metre yürüseniz bile sinekler ağzınızdan burnunuzdan girme konusunda başarı gösteriyorlar. Isabella durumdan çok rahatsız oluyor ve hostele dönüyor. Ben ise sineklere rağmen gün batımı manzarası karşısında o kadar etkilenmişim ki, bir süre daha kalıp fotoğraf çekmeye karar veriyorum. Göl kenarının lila rengi eşliğinde ilk gördüğüm bir grup çocuk oluyor. Ellerindeki balık ağı ile balık tutmaya uğraşan bu afacanlar, şu ana kadar sadece bir ufak balık yakalayabilmişler. Üstelik ellerindeki balığı belirli bir ücret karşılığında bana satmaya uğraşıyorlar. Bakıyorlar bu işe yaramıyor, sonrasında fotoğraflarını çekiyorum diye para istiyorlar. Ben tabii hiçbirine kül yuturmadan biraz daha ilerliyorum. Bu sefer gölün uzak kıyısında anne, baba ve ufacık bir çocuğun bir ağ etrafında balık tutma çabalarını izliyorum. Renkler, manzara, her şey o kadar güzel ki, son derece neme rağmen saçıma başıma, kulaklarıma burnuma, kıyafetlerime giren sinekler gram umrumda değil.

Hava karardığında da son derece keyifli otele geri dönüş yapıyorum. Kıyafetlerimi çıkarıp tam da duşa girecek o da ne, sular kesik. O noktada olabilecek en tatsız haber bu oluyor. Resepsiyona sorduğumda hava karardığında adadaki elektrik kullanıma çok yüklenildiğini ve bu nedenle suların genelde yarım saatliğine akşma saatlerinde kesildiğini anlatıyorlar. Gerçekten de görevlinin dediği gibi sular yarım saat içinde geliyor. Güzel bir duş sonrasında Isabella ile akşam yemeği için buluşuyoruz. Şehir erkenden uykuya dalmış bile. Bütün mağazalar, restoranlar, marketler kapalı. Şans eseri denk düştüğümüz restoranda, son derece leziz yerel yemeklerle karnımızı doyuruyoruz , bol bol muhabbet ediyoruz ve uzun bir günün ardından otele geri dönüyoruz.

Reklamlar

Granada, Nikaragua.

Standard

20 Şubat 2014, Perşembe.

 

DSC04092

 

DSC04103

 

DSC04099

DSC04094

DSC04095

DSC04097

 

DSC04096

Granada çarşısından.

DSC04126

DSC04109

 

DSC04118

DSC04112

DSC04115

DSC04125

Iglesia de Xalteva.

DSC04128

DSC04129

 

Granada’nın renkleri.

 

DSC04104

DSC04130

DSC04131

DSC04132

 

DSC04164

DSC04133

DSC04134

 

Granada sokakları.

DSC04135

 

DSC04158

 

DSC04154

DSC04136

DSC04137

 

DSC04151

DSC04138

DSC04139

 

DSC04147

DSC04146

 

DSC04153

Iglesia de La Merced ve çan kulesinden Granada manzaraları.

DSC04091

IMG_0706

Choco Museo.

DSC04159

DSC04161

Granada geceleri.

Managua’da hostelden çıkış yaptıktan sonra bir önceki günün aksine bir kilometre uzaktaki otobüs istasyonuna yürüyerek gidiyorum. Nikaragua’nın en güzel koloniyel şehirlerinden bir tanesi sayılan Granada’ya gidecek ilk minibüse biniyorum. Yol neredeyse yarım saat sürüyor. Granada’ya vardığımda ise hava sıcak ve son derece nemli. Sanki yürürken ayaklarım Arnavut kaldırımı sokaklara yapışacak gibi hissediyorum. İlk işim kalacak adam gibi bir yer bulmak oluyor. Birkaç gündür sürekli hareket halinde olduğum için merkezi ve rahat bir oda ayarlıyorum. Nikaragua’da otellerde sıcak duş bulunmuyor, zaten bu sıcakta kim sıcak duşa ihtiyaç duyar o da ayrı bir tartışma konusu. Soğuk duş aldıktan sonra Granada’nın en popüler mekanlarından biri olan “The Garden Cafe”ye gidiyorum. Güzel bir bahçe etrafına kurulu ve boş yer bulmanın neredeyse imkansız olduğu bu mekanda tahta masalardan bir tanesine oturuyorum. Karnımı doyurduktan sonra da güneş tepedeki etkisini biraz azaltmışken şehri keşfe çıkıyorum.

İlk durağım şehrin merkez çarşısı oluyor. Orta Amerika’daki pazarlara benzer şekilde karışık, sıkışık ve kalabalık koridorlar sattıkları ürünlere göre farklı bölmelere ayrılıyor. Kıyafetler, hediyelik eşyalar, meyva ve sebze, bahartlar, et ve et ürünleri… Özellikle et ve et ürünleri bölümünden geçerken derin bir nefes alıp o koridor boyunca ağzınızdan solumanız gerekiyor. Sıcak ve nemli hava etlere çok da faydalı olmuyor.

Pazardan sonra çıkıp şehir merkezi dışına yayılmış kiliseleri görmeye gidiyorum. Şehrin biraz batısında yer alan Parque Xalteva’nın yanıbaşındaki Iglesia de Xalteva’ya vardığımda denk geldiğim rengarenk kostümlü dans eden kızları takip ediyorum. Sonrasında anlıyorum ki aslında bu kızlar, kalabalık bir fotoğraf ekibi ile buradalar. Fotoğraf ekibinin tamamı fotoğraf meraklısı öğrencilerden oluşuyor ve kilise manzarası önünde yerel kızları fotoğraflamaya uğraşıyorlar. Ben de durumdan nasibimi alıyorum tabii ki.

Sonrasında Granada’nın en güzel kiliselerinden biri olan Iglesia de La Merced’i görmeye gidiyorum. 1539 yılında tamamlanmış bu kilise 1655 yılında korsanlar tarafından yağmalanmış, 1854 yılında da Leonlu kuvvetler tarafından zarar görmüş ve 1862 yılında tekrardan restrore edilmiş. Dilerseniz çan kulesine çıkıp Granada manzarasını neredeyse Nikaragua Gölü’ne kadar görebiliyorsunuz. Buradan manzaralar özellikle gün batımında görülmeye değer. Kiliseden çıktıktan sonra ise bir şubesine Antigua, Guatemala’da da uğradığım kakao müzesini ziyaret etmeyi ihmal etmiyorum.

Granada’yı etkileyici yapan asıl şey ise kiliselerinden ve binalarından öte rengarenk sokaklarında yürümek oluyor. Binalarının, yollarının, meydanlarının ve sokaklarının düzenliliğine rağmen karışık ve kalabalık insan grupları şehre farklı bir hava katıyor. Her köşe başında denk geldiğiniz rengarenk manzaralar sizi gülümsetmeye yetiyor da artıyor bile. Parque Central’in her biri ayrı telden çalan hediyelik eşya tezgahları, park etrafına yayılmış büfeleri, parkın yanı başında tüm görkemi ile kendisini gösteren 20. yüzyılın başında inşa edilmiş katedrali, katedralin hemen ilerisinde yer alan Plaza de la Independencia isimli meydanı… Granada canlı renkleri ile gördüğüm en güzel koloniyel şehirlerden bir tanesi olarak hafızama kazınıyor.

Hava kararmaya yakın sokaklarda dolanmayı bırakıp odaya dönüyorum. Bir süre dinlendikten sonra akşam yemeği için dışarı çıkıyorum. El Tercer Ojo isimli muhteşem bir bahçeye yayılmış loş ışıklı restorana gidiyorum. Bu akşam kendimi ödüllendirdiğim akşamlardan bir tanesi olsun istiyorum. Happy hour sayesinde lezzetli sangria’ya son derece doyurucu biftek eşlik ediyor. Koca bahçenin bir köşesinde harika müzik, harika yemek ile tek başıma son derece yoğun bir gece geçiriyorum. İşte tam olarak da böyle geceler, bu dünya turuna neden çıktığımı tekrar ve tekrar hatırlatıyor bana.