Category Archives: Yangon

Yangon, Myanmar.

Standard

10 Haziran 2013, Pazartesi.

Sabah 5’te uyanıp Bri’yi uyandırıyorum, sonrasında vedalaşıyoruz. Ben kaldığım yerden uykuma devam edip öğlene doğru uyanıyorum. Bugün için amacım Yangon’a ilk geldiğimde iki hafta önce konakladığım; interneti ve kliması ile bölgedeki otellere göre görece uygun fiyatlı olan otele geçip tüm günümü orada geçirmek. Otelden çıkışımı yapıp konaklayacağım otele yürümeden önce posta ofisine gidip yazdığım kartpostalları postalıyorum, sonrasında da otele doğru ilerliyorum. Sağolsun temmuz musonu beni yine yalnız bırakmıyor. Otele kadar olan yirmi dakikalık yürüme mesafesinde yine sırılsıklam oluyorum.

Sonunda kendimi otele attığımda, daha önce aynı otelde konakladığım için işlemler kısa sürüyor ve hemen odamı alıyorum. Şansıma bu sefer bir önceki gelişimde kaldığım odanın iki katı bir oda bana veriliyor. Üstelik ben odayı almamış olsam, benden iki dakika sonra gelen Ruslar alacakmış. Kıl payı farkla oda bana kalıyor.

Odaya girdikten sonra bütün günü odada geçiriyorum, ailemle konuşuyorum, film izliyorum, kitap okuyorum, eksik olan günlüklerimi yazmaya koyuluyorum. Arada sadece bir tek yemek yemek için dışarı çıkıyorum. Ertesi sabah 8’de olan uçağım için erken uyanmam gerekecek, üstelik sonrasında da aynı gün içerisinde hızlı bir tempo beni bekliyor olacak. Bu nedenle erkenden uyuyorum.

9 Haziran 2013, Pazar.

DSC01269

DSC01270

Rengarenk sokaklar.

DSC01274

DSC01290

DSC01272

DSC01277

Yangon’dan muson manzaraları.

DSC01280

DSC01284

Bogyoke Aung San Pazarı.

DSC01287

Hint restoranından.

Öğlene doğru uyanıp otelde bol bol vakit geçiyoruz, kahvaltımızı yapıyoruz, biraz muhabbet ediyoruz. Sonrasında da Bogyoke Aung San Pazarı’na gitmek için yola koyuluyoruz. Yangon ara sokaklarında kaybolmak her zaman en keyiflisi. Her sokakta rengarenk manzaralara tanık oluyorsunuz. Günlük hayat siz hiç orada değilmişsiniz gibi kendi akışında, kendi temposunda ilerlemeye devam ediyor. Biz bu akıntının arasında kendimizi kaybetmiş, sağı solu izleye izleye ilerlerken muson yine etkisini gösteriyor. Bir anda bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başlıyor. Biz de ıslanmamak adına yol kenarında bir girintiye sığınıyoruz. Bizim halimize acıyan hemen yan dükkandaki teyze iki tane iskemle uzatıyor bize. Yağmurun duracağı yok. Biz de oturup yağmurdan kaçışanları, son derece rahat bu yağmurlu sezonu benimsemiş şekilde hareket edenleri izliyoruz. Tam karşımızda bulunan küçük yol kenarı tezgahında tentenin altına sığınmış gençler bize gülüp el kol hareketleri ile “Yağmur işte!” şeklinde durumu izah etmeye çalışıyorlar.

Burada yaklaşık bir saate yakın oturuyoruz. Yağmurun durmasını geçtim, yavaşlayacağı bile yok. Birazcık ıslanmaktan kimseye zarar gelmez diyerek kendimizi tekrardan sokaklara atıyoruz. Pazara olan beş dakikalık yürüme mesafesinde bu derece ıslanabileceğimiz aklımıza gelmiyor. Sonunda pazara vardığımızda vücudumda ıslanmamış tek bir nokta yok. Kıyafetlerimden de şapır şapır su damlıyor. Pazarda bir iki tur atıyoruz, bana çok istediğim keşiş şemsiyelerinden alıyoruz, Bri’ye bölgeye özgü kutulardan alıyoruz. Sonrasında da yağmur etkisini azaltmışken tekrardan yollara koyuluyoruz.

Yine dönüş yolu üzerindeki Hint restoranlarından birinde enfes güney Hindistan yemeklerinden yiyoruz ve perişan halde odamıza dönüyoruz. İlk işimiz kıyafetlerimizi yıkamak, sonra kendimizi yıkamak ve kurutmak oluyor. Biraz kuruduktan ve kendimize geldikten sonra Bri ile en sevdiğimiz aktivite olan film izlemeye başlıyoruz. Yağmurlu günlerde film izlemek bana hep evimi hatırlatıyor.

Film sonrasında tekrardan sokaklara çıkıyoruz. Yağmur şehrin boğucu sıcağını bir nebze yumuşatmış, ıslak sokaklarda havuz halindeki su birikintileri Ankara’yı anımsatıyor. Bir önceki gün uğradığımız otele tekrar gidip internetini kullanıyoruz bir süre. Sonrasında da ertesi sabah çok erken bir saatte Bri’nin Bangkok’a uçuşu olduğu için otele geri dönüyoruz. Bri eşyalarını topluyor, ben bir şeyler okuyorum. Bri’nin sabah tek başına uyanamayacağını bildiğim için saatimi saat 5’e kurup uyumaya koyuluyorum.

8 Haziran 2013, Cumartesi.

DSC01239

Sule Paya’nın gündüzü.

DSC01249

Sule Paya’nın gecesi.

DSC01263

Yağışlı mevsimde Yangon sokakları.

DSC01286

DSC01267

Sokak yiyecekleri.

DSC01265

Kocaman antenler rengarenk binaları süslüyor.

Yine yağmurlu bir sabaha uyanıyoruz. Ben içten içe seviniyorum, bir önceki gün bulutlar bir süreliğine tatil yapıp Altın Kaya’yı musona yakalanmadan ziyaret etmemize izin verdikleri için. Eşyalarımızı toplayıp otelden çıkışımızı yapıyoruz. Bizi Yangon’a götürecek otobüsümüze doğru yürürken, yolda kızartmaları ile bizden artı puan alan çayevinde mola verip kahvaltımızı yapıyoruz. Myanmar’da her köşe başında çeşit çeşit kızartmalara rastlamak mümkün, üstelik bunlar son derece de leziz.

Otobüsümüz bize söylenenden yarım saat geç hareket ediyor. Yangon’a olan 4-5 saatlik yolumuz yine bol trajedi içeren, sonunda mutlaka sevgililerden birisinin ya diğerini terk ettiği ya da öldüğü Myanmar müzik videoları ve yerel diziler ile akıp geçiyor. Öyle ki bütün otobüs pür dikkat televizyonda gösterilenlere konsantre olmuş ilerliyoruz. Myanmar otobüslerinin cilvesi.

Öğleden sonra şehrin epey dışında yer alan Yangon otobüs garına varıyoruz. Buradan şehir merkezine giden yerel otobüsler olduğunu öğrenince sora sora kalabalık ve karmaşık otobüs istasyonundan ana yola çıkıp yoldan geçen otobüslerden bir tanesine atlıyoruz. Bu otobüs bir saatlik bir yolculuk sonrasında tıngır mıngır bizi Sule Paya’nın bulunduğu caddede, şehrin göbeğinde indiriyor. Konaklayacak bir yer arama telaşımız da bu noktada başlıyor. Birçok otel ya gereksiz pahalı ya da dökülüyor. Birkaç otel gezdikten sonra merkezi olanlardan bir tanesini seçip yerleşiyoruz. Bu otelin her katından Sule Paya’nın büyüleyici manzarasını görmek mümkün.

Odaya yerleştikten sonra duşumuzu alıyoruz, “Biraz soluklanalım, sonrasında da dışarı çıkarız.” derken, dışarıdan bastırılamayacak kadar gürültülü gelen yağmur sesi bize engel oluyor. Zorunlu olarak, odada umduğumuzdan daha fazla vakit geçiriyoruz. Bir iki saat sonra sonunda dışarı çıkmaya yeltendiğimizde ilk olarak konakladığımız katın sonunda bulunan alandan Sule Paya’nın manzarasını izliyoruz. Bu arada yine bizimle aynı otelde konaklayan Japon bir çocukla tanışıyoruz. Daha önce Yangon’da bir süre yaşadığını ve şimdilerde tekrardan bu şehre taşınmayı ve para değişimi ofisi açmayı planladığından bahsediyor. Daha sonrasında sohbetimize Amerikalı bir kadın da dahil oluyor. Son 14 senedir dünyayı gezdiğini, gezi yazarlığı yaptığını anlatıyor. Her sevdiği ülkede belirli süre geçirip orada yaşıyormuş. Biraz muhabbet ettikten sonra Bri ile biz kendimizi Yangon sokaklarına atıyoruz.

Konakladığımız bölgeye çok yakın olan Anawratha Sokağı’nda bir aşağı bir yukarı yürüyüp yol üzerinde gördüğümüz Hint restoranında karnımızı doyuruyoruz. Sonrasında da yine yol üzerinde gördüğümüz sokak yiyeceklerini deneyerek sokakları aşındırıyoruz.

Otelde tanıştığımız Japon çocuktan aldığımız ipuçları sayesinde interneti kullanmak üzere ana yol üzerinde bulunan otellerden birinin lobisine gidiyoruz. Çocuk her gün buraya geldiğini ve sadce bir adet su ısmarlayarak saatlerce interneti kullandığını anlatıyor bize. Biz tabi aynı yüzsülüğü yapmıyoruz, suya ek olarak yanında birtakım bazı şeyler de ısmarlıyoruz. Bir iki saat kadar daha burada oturduktan sonra sokaklarda zigzaglar çizerek otelimize geri dönüyoruz. Çok yorulmuşuz, aslında film izleme planlarımız olsa da ikimiz de erkendne uyuyoruz.

Yangon, Myanmar.

Standard

29 Mayıs 2013, Çarşamba.

DSC00320

Apartmanlardan sarkıtılan kıskaçlar posta kutusu görevini üstleniyor.

DSC00346

Rengarenk binalar.

DSC00352

DSC00356

DSC00358

DSC00360

DSC00385

Bogyoke Aung San Pazarı’ndan manzaralar.

DSC00362

Kadınların güneşten korunmak için yüzlerine makyaj şeklinde uyguladıkları thanaka.

DSC00368

DSC00372

DSC00376

Yangon sokakları.

DSC00388

Yangon tren istasyonu.

DSC00389

Myanmar’da her köşede görebileceğiniz, halka turistlere sahip çıkması konusunda yapılan uyarılar.

DSC00390

Yangon tren istasyonu bekleme salonu.

DSC00391

Yataklı vagon.

DSC00394

Üst sınıf oturaklı vagon.

DSC00398

Yangon tren istasyonundan.

DSC00406

DSC00418

DSC00419

DSC00421

DSC00423

Trenden akan manzaralar.

Sabah uyanıyorum, otel ücretine dahil kahvaltımı yapmak için otelin resepsiyon bölmesindeki küçücük alana geçiyorum. Burada Fransız bir kızla tanışıyorum, o da Asya’yı geziyormuş. Onunla biraz muhabbet ediyoruz. Bana Myanmar’da üç hafta kalacağından; ama Myanmar gezisine kötü başladığından bahsediyor. Dün para bozdurmak için önerilen Bogyoke Aung San Pazarı’nı dolanırken birisinin ona para bozdurmak isteyip istemediğini sorduğunu, verdiği değişim oranı da çok iyi olunca değiştirmeye karar verdiğini anlatıyor. Görevli ile turizm ofisinden bozma küçük bir yere gittiklerini, burada 500 dolara yakın para değiştirmeye çalıştığını söylüyor. Her şey yolunda gözüküyormuş. Önce görevli saymış gözünün önünde teker teker sonra parayı kendisine vermiş. Ama otele gelince durum farklı çıkmış. burada para birimleri çok yüksek olduğu için 5000’er banknotlar halinde verilen kyatt’lar en başta normal gözükse de otelde paraları saydığında 200 dolara yakın parasının eksik olduğunu fark etmiş. Bu da moralini çok bozmuş tabi. Oteldeki görevlilere durumu anlatınca polise gitmeyi önermişler; ama kız kabul etmemiş. Belki bugün aynı mekana gidip durum hakkında konuşmayı düşünüyormuş. Anlattıkları bana ders olacak şekilde vedalaşıp ben odaya dönüyorum. Eşyalarımı topluyorum ve otelden çıkış yapıyorum.

İlk durağım aynı cadde üzerinde bulunan tren bileti satış merkezi oluyor. Burası tren istasyonundan farklı ve biletleri buranda alabiliyorsunuz. Ben aynı gün için bilet istediğimi söyleyince, bana aynı gün biletlerini tren istasyonundan alabileceğimi söylüyorlar. Ben de tren istasyonunun yolunu tutuyorum. Tren istasyonuna vardığımda gitmeyi planladığım Mandalay için tren saatlerini ve fiyatlarını öğreniyorum. Akşamüzeri saat 17:00’de bir tren var, üstelik yataklı vagonu da var. Tamamen ödediğiniz ücretin devletin cebine girdiği tren biletleri yabancılar için neredeyse yerellerin on katı fiyatta. Biletleri sadece dolar üzerinden alabiliyorsunuz. Yataklı tren ücreti ise 33 dolar! Çok mırın kırın etmeden, sabaha karşı çok abuk saatlerde şehirlere varan, daha ucuz olsa da insanları perişan eden gece otobüslerini es geçerek trenden yerimi ayırtıyorum. Sonrasında da şehirde görmediğim birkaç yeri görmek adına kendimi tekrardan sokaklara atıyorum.

Önce Bogyoke Aung San Pazarı’na gidiyorum. Burada yol üzerinde para bozduruyorum görevlilerden bir tanesi ile. Bu sıra para bozdurduğumu gören keşiş kıyafetli küçük çocuklar bağış vermem için etrafımı sarıyor. Para bozdurduğum Hintli amca bu gençlere karşı çok dikkatli olmam gerektiğini birçoğunun sahte olduğunu söylüyor. Yanından uzaklaştıktan sonra pazarı geziyorum. Pazar bir adet ana koridordan ve bu koridoru kesen yüzlerce daracık bölmelerden oluşuyor. Her bölmede sıra sıra çeşitli mağazalar yer alıyor. Yarı değerli taşlar satanlar, kuyumcular, hasır eşyalar satanlar, terziler, incik boncukcular…

Pazar sonrasında yürüyerek Hint ve Çin Mahalleleri’ni, sokaklarını, caddelerini, tapınaklarını görüyorum. Her karşılaştığım sokakta yerel hayatı sonuna kadar soluyabiliyorsunuz. Sizin varlığınız sanki dünya dışı gibi hissettiriyor o noktada. Ziyaret etmek istediğim Sinagog’u harita üzerinde gösterilen yerden 5-6 kere geçsem de bulamıyorum. Sonunda saat 13:00’e gelirken tren istasyonuna geri dönmeye başlıyorum. Görmek istediğim yerleri beklediğimden çok daha erken bitirdiğim için tren bileti aldığım gişeden rica edip biletimi saat 15:00’te olan tren ile değiştirmek istediğimi söylüyorum. Görevliler her işlemi yazı ile defterler üzerinden yaptıklarından bu onları biraz uğraştırsa da beni kırmıyorlar ve biletimi değiştiriyorlar.

Sonrasında istasyonun bekleme bölümüne geçip rengarenk insan kalabalığı arasında trenimi beklemeye koyuluyorum. Bütün kalabalık arasındaki tek yabancı ben olduğum için ne tarafa dönsem insanların çekingen bakışlarını üzerimde yakalıyorum. Bir saat kadar burada bekledikten sonra trenim geliyor, bir görevli benimle vagonuma kadar eşlik ediyor. Şansıma bulunduğum dört kişilik pastel yeşili eski kompartmanda bir ben, bir de trende görevli başka birisi konaklıyor. O da çok sık girip çıksa da, genelde bütün yolu tek başıma geçiriyorum.

Tren saat 15:00 olunca yola çıkıyor. Mandalay’e olan yolum tam tamına 15 saat sürecek. 15 saat boyunca kitap okuyorum, yataklı trenleri ne kadar özlediğimi bir kez daha fark edip eski püskü tahta tren camından yoldan akıp giden kasabalara, insanlara tanık oluyorum. Her şey olması gerektiği gibi. Bir ara restoran görevlisi gelip akşam yemeği için ne istediğimi soruyor. Elime bir menü tutuşturuyor. Saat 19:00’da yemeğimin hazır olacağını söyleyip gidiyor. Tren ile muhteşem manzaraların arasından geçiyoruz, özellikle gün batımı yol kenarında geçtiğimiz kasabaların ve insanların üzerine akarken keyfim gayet yerinde. Belli noktalarda tren o kadar çok zıplıyor ki, olduğum yerden bir başka köşeye uçuyorum. Kenarları tutmasam kafamı üstteki yatağa çarpmam garanti. Bu olay kendisi belli aralıklarla tekrar ediyor.

Saat 19:00’u gösterdiğinde restoran görevlisi yemeğim ile beraber geliyor. Karnımı doyurduktan sonra biraz daha oyalanıp bölük pörçük bir uykuya merhaba diyorum

28 Mayıs 2013, Salı.

DSC00134

Konakladığım konukevinin önünde yer alan pazar.

DSC00142

DSC00143

St. Mary Katedrali.

DSC00155

Yangon tren bileti satış merkezi.

DSC00157

DSC00159

DSC00160

Yangon sokaklarından manzaralar.

DSC00177

DSC00179

Sule Paya isimli altın tapınak şehrin göbeğinde yer alıyor.

DSC00184

Sule Paya’nın etrafını büyüklü küçüklü dükkanlar dolduruyor, bunlar arasında el falı bakanlar ve astrologlar özellikle yaygın.

DSC00186

Mahabandoola Parkı’nda yer alan demokrasi anıtı.

DSC00189

DSC00190

Sokaklar ortasında masalarda görüşme yapmak isterseniz diye hat çekilmiş telefonlar bekliyor.

DSC00194

Şehir merkezinde camiiler de çoğunlukla yer alıyor.

DSC00196

Şehir içinde ulaşım genelde bisikletlerle sağlanıyor.

DSC00202

DSC00214

Shwedagon Paya’nın yakınlarında bulunan başka bir tapınağın içerisi oyun parkını andırıyor.

DSC00221

DSC00226

DSC00232

DSC00233

DSC00238

DSC00243

DSC00248

DSC00251

DSC00252

DSC00253

DSC00257

DSC00260

DSC00271

DSC00276

DSC00280

DSC00288

DSC00306

DSC00310

Shwedagon Paya’dan görüntüler.

DSC00313

DSC00316

Yangon’un rengarenk sokakları.

Myanmar, hep aklımda mistik bir ülke olarak yer etmiştir. Gözümü kapadığımda canlanan imgeler genelde Steve McCurry’nin Myanmar fotoğraflarından öteye gitmese de bu ülkeye gelirken “korunmuş” bir yerle karşılaşacağımdan emindim. Ülkede turizm boykotunun kalkması ile inanılmaz bir turist akımına uğrayan, bunu takiben yeterli alt yapıya sahip olmadığı için birçok turisti tabiri caizse yaşam mücadelesi vermek zorunda bırakan bir ülke Myanmar. Aynı zamanda genelde ülkede harcadığınız her kuruşun ister istemez yarısından çoğunun baskıcı ve insan hakları ihlalleri ile eleştiri oklarını üzerine çeken hükümetinin cebine girdiği bir ülke.

Bangkok’tan Yangon’a olan bir saatlik yolculuğumda aklımdan çok fazla şey geçiyor. Bunlardan ilki ülkede yabancıların ulaşım ve konaklama konusunda yaşadığı problemler. Geçen sene ve bu sene ülkeyi ziyaret eden birçok arkadaşım da bu dertlerden bana çok sık bahsetmiş. Üstelik benim Myanmar dertlerim daha Bangkok’u terk etmeden başlamış. Ülkede turizm amaçlı birçok yerde dolar geçtiği ve para çekebileceğiniz uluslararası kartları kabul eden ATM’ler bulunmadığı için bu ülkeye yabancı para olarak sadece Amerikan Doları getirmek gerekiyor. Üstelik getirdiğiniz Amerikan dolarlarının 2006 sonrasında basılmış olması, üzerinde herhangi bir imza, yazı, damganın bulunmaması, yırtık ya da kıvrıklığın da bulunmaması gerekiyor. Yani yepyeni, bankadan taze çıkmış dolarlar ülkenin istediği. Benim elimdeki Amerikan dolarlarının hepsi bu konuda vukuatlı olduğundan, bunları da Bangkok’taki hiçbir döviz bürosunda yenileri ile değiştiremediğimden bütün paramı önce Bangkok Don Muang Havaalanı’nda bir gişeden bahta çeviriyorum. Daha sonra da yandaki diğer gişeden aynı bahtları yeni dolarlara çevirtiyorum. Arada kaybım olsa da en azından Myanmar boyunca beni idare edecek yepyeni dolarlar cebimde.

Yangon’a indiğimde otelimi daha önceden ayarlamanın rahatlığı var üzerimde. Çünkü en azından ilk şehrimde durumu riske etmek istemiyorum. Üstelik iletişime geçtiğim birkaç otel de yoğun bir dönem olmadığını, kolaylıkla oda bulabileceğimi bildirince derin bir nefes çekiyorum. İndiğim havaalanı son derece yeni, beklediğimden fazlasıyla modern bir bina. Ayarladığım otelin ücretsiz havaalanı servisi ben havaalanından çıkarken beni karşılıyor. Benimle beraber araçta Alman bir kadın daha bulunuyor, daha önce aynı otelde çok sık kaldığını, Myanmar’a birçok kez gidip geldiğini anlatıyor. Havaalanından şehir merkezine olan yol bir saat sürüyor neredeyse. Ben bu bir saat boyunca gördüklerimi sindirmeye çalışıyorum. Arada atıştıran yağmura nazaran yol kalabalık, trafik milim milim ilerliyor. Bir saatlik yolun sonunda eski beyaz minibüs meyve sebze pazarının kurulmuş olduğu daracık bir ara sokağın başında bırakıyor. Sokağın girişindeki binanın ikinci katında otelimin yer aldığını merdivenlerden çıkmam gerektiğini söylüyor şoför. Yukarı çıktığımda daracık bir koridora sıra sıra odaların dizildiği bir apartman dairesi ile karşılaşıyorum. Geceliği 20 Amerikan doları olan odama girdiğimde kutu gibi bir alanın içerisine tam da o boyutta bir yatağın sıkıştırıldığını, arada kalan boşluktan da banyoya girilebileceğini görüyorum. Klima, banyo, sıcak su ihtiyacım olan her şey var bu kibrit kutusu büyüklüğündeki odada.

Bir önceki gece sadece bir saat uyumuş olsam da içimden dinlenmek gelmiyor ve kendimi direk dışarı atıyorum. Karşılaştığım şehir son derece ilginç. Hiçbir batı etkisi hissedilmiyor. Her yer otantikliğini olabildiğince koruyor. Teker teker binaların önünde ilerliyorum. İçlerine çaktırmadan bir bakış attığım binaların içerisinde uyuklayan, sohbet eden insanlar gözüme çarpıyor. Her binanın sokağa dönük penceresinden uzanan iplere bağlanmış kıskaçlar geleneksel posta kutusu görevini üstleniyor. Yerel longyi ismi verilen kumaşları etek gibi bellerine bağlamış erkekler her yerde, rengarenk pötikareli desenlerin bir ucuna iliştirdikleri cüzdanları hiç mi düşmüyor arada merak ediyorum. Güzel kadınları ve genç kızları suratlarına sürdükleri açık sarı thanaka adı verilen ve kendilerini güneşten koruyan bitkinin özü ile geleneksel bir makyajı da sergilemiş oluyorlar. Sokaklarda yürürken yemek tezgahlarına ek olarak bazen dükkanların önünde, bazen de yol ortasında üzerinde iki üç telefonun bulunduğu masalara denk geliyorum. Başında da genelde bir görevli oturuyor. Bu telefonlar aracılığıyla ülke içerisinde görüşmelerinizi yapabiliyorsunuz, bir nevi ankesörlü telefon niteliği taşıyor. Bu ülkeye gelirken ne bekliyordum bilmiyorum; ama zaman Myanmar’da yıllar önce durmuş ve o günden beri de çok ilerlemişe benzemiyor.

Bogyoke Aung San caddesi üzerinde ilerliyorum. Yol üzerinde gördüğüm devasa St. Mary Katedrali’ne giriyorum. Bu görkemli ve koyu renk çizgileri ile dikkat çeken katedralin içerisinde bir tur attıktan sonra yoluma devam ediyorum. Amacım şehrin merkezinde yer alan Sule Paya isimli altın tapınağı gezmek. Yolda ilerlerken sürekli para bozdurmak isteyip istemediğimi soran insanlara denk geliyorum. Rehber kitabımın uyarısını dinleyerek havalimanında ya da bankada para bozdurmamışım, onun yerine beni bir süre idare edecek şekilde otelimde biraz para bozduruyorum. Duyduğuma göre örneğin 1 Amerikan doları 945 kyatt iken, bankalar kendi para birimlerini değerli göstermek amacıyla çok garip oranlar verebiliyorlar. 945 yerine 9 kyatt gibi. Yol kenarında para değiştirmek isteyip istemediğimi soranlara her seferinde hayır diyorum, ikinci soru ise tren ya da otobüs biletine ihtiyacım olup olmadığı oluyor. Yoğun Budist nüfusuna ek olarak çok fazla da cami barındırıyor ülkenin şehir merkezi, yapıları ve mimarileri bizim bildiğimi tipik camilerden oldukça farklı.

Yavaş yavaş yürüyerek işlek bir kavşakta trafiğin ortasında yer alan altın rengi Sule Paya’ya giriyorum. 2000 yaşındaki bu tapınağa giriş için yabancıların 5 Amerikan doları ödemesi gerekiyor. İçeri girip bir tur atıyorum. Bu tapınak şu ana kadar gördüğüm Budist tapınaklarından oldukça farklı. Tamamı altın rengi olan tapınağın her bir köşesinde farklı boyutlarda heykeller yer alıyor. Tapınak etrafında dolandıktan sonra merdivenlerden birine oturup gelen geçen insanları, ibadet edenleri izliyorum. Aynı dini bile paylaşıyor olsalar, ziyaret ettiğim ülkelerde çok farklı ibadet şekillerine tanık olmak beni şaşırtıyor. İşin enteresan tarafı tapınağı çevreleyen duvarlarda küçücük küçücük dükkanların yer alması. Bunlar arasında anahtarcılar, el falı bakanlar, astorologlar, bilgisayarcılar yer alıyor. Tapınaktan çıktıktan sonra tapınağın yanı başında bulunan Mahabandoola Bahçeleri’ne bir göz atıyorum. Parkın tam kalbinde demokrasi anıtı yer alıyor. Ülkede demokrasiden söz edilemese de.

Daha sonrasında Sule Paya’dan ismini alan Sule Paya Caddesi’nin üzerinde bulunan otobüs durağından 43 numaralı otobüse binip Myanmar’ın en kutsal tapınağı sayılan Shwedagon Paya’nın yolunu tutuyorum. Otobüs sadece 100 kyatt. İndiğim noktadan kaybola kaybola yürüyüp birkaç tane farklı tapınak daha gezdikten sonra sonunda Shwedagon Paya’nın girişini buluyorum. Ödemek zorunda olduğum 5 doları ödeyip yakama bir çıkartma aldıktan sonra asansör ile tapınak katına çıkıyorum. Karşılaştığım manzara muazzam. Son altı ay içerisinde sayısız tapınak görsem de, gördüğüm en ama en güzel tapınaklardan bir tanesi karşımda duruyor. 2500 yaşındaki bu tapınak sadece Yangon’un simgesi değil, aynı zamanda Myanmar kimliğinin de çok büyük bir parçası. Tapınak içerisinde iki saate yakın zaman harcıyorum. Dolanıyorum, fotoğraf çekiyorum, oturuyorum, keşişlerle muhabbet ediyorum. Bu tapınakta bütün gününüzü geçirmek o kadar kolay ki, çünkü her köşe başında ilgi çekici ayrı bir öğe barındırıyor. Arada atıştıran yağmura inat ben de burada bulunduğum her dakikadan son derece keyif alıyorum.

Dönüş yolunda yine kaybola kaybola 43 numaralı otobüsün durağını buluyorum. Ne hikmetse dönüş için ücret 200 kyatt oluyor, belki de bu otobüsün koltukları tahta yerine normal koltuktur diye böyle bir uygulama vardır diyorum içimden. Otobüs beni bindiğim yerde indiriyor. Saat üçü biraz geçmiş. Hava son derece nemli, bense uykusuz. Yavaş yavaş farklı sokaklardan yürüyerek otelime geri dönüyorum. Bu arada eklemekte fayda var, koca şehirde sadece iki adet “süpermarket” görüyorum. Bunlardan birine uğrayıp yoğurt, meyve ve içecek bir şeyler alıyorum, lakin yemek yiyebileceğim bir yer henüz görememişim.

Otele döndüğümde uyku tatlı geliyor ve biraz dinleneyim diye kendimi yatağa bırakıyorum. Uyandığımda hava çoktan kararmış bile. Şehrin biraz da gecesini göreyim diye bir iki sokak yürümeye karar veriyorum. Kapımın önündeki Pazar çoktan toplanmış, geriye tezgahların bıraktığı izler ve meyve sebze atıkları duruyor. Şehrin geneli karanlık ve sessiz. Sokaklarda çok az insan var. Yol kenarlarına toplanmış tezgah önü plastik sandalyelerde oturan gruplar, çayevlerinden sesleri yükselen insan kalabalıkları dışında şehirde hayat olmadığını düşünebilirsiniz. O derece. Köpekler dolanıyor sokaklarda başıboş. Bir iki sokak ilerleyip geri dönüyorum otelime. Ertesi gün için Mandalay’e gitmeye karar verip derin bir uykuya dalıyorum.