Category Archives: Myanmar

Myanmar.

Standard

Myanmar: Genel Bilgiler.

Myanmar, yola çıkmadan önce bile en çok ziyaret etmek istediğim ülkelerin başında yer alıyordu. Bunun en temel nedenlerinden bir tanesi hayran olduğum fotoğrafçı Steve McCurry’nin bu ülkeye ilişkin fotoğraflarıydı.  Her baktığım fotoğrafta karşılaştığım rengarenk yerel halk, kocaman tarihi ve dini yapılar önünde vişne çürüğü kıyafetleri ile dolanan keşişler, bozulmamış Asya dokusu sanki beni ülkeye davet ediyordu. Yola çıktığımda ise ülkeye ilişkin bu fotoğraflar dışında çok da bir şey bilmediğimi fark ettim. Kulaktan duyma bilgiler bir yana, yaklaşık elli yıl sonunda ilk defa turistlere açılan ülkenin Asya kimliğinin bozulmasına izin vermeden, sonuna kadar koruduğu şüphesizdi.

İlk durağım olan Yangon sokaklarına çıktığımda karşılaştıklarım beni şaşırttı. Batı etkisinden son derece uzak, kendi halinde düzenine sıkı sıkıya sarılmış bir şehir beni karşıladı. Öyle ki Yangon bana burada zamanın çok öncelerde durduğunu ve o zamandan beri de hiç ilerlemediğini hissettirdi.

Temel turist ihtiyaçlarına yeni yeni cevaplar bulmaya çalışsa da, cana yakın insanları, dolu dolu ve rengarenk sokakları, görülmeye değer tarihi ve dini yapıları ile Myanmar kendisini kısa sürede sevdirdi. En başında sadece bir hafta konaklamayı planlarken, biletimi bir hafta daha uzattırdı!

DSC01261

Gezi Parkı olaylarına Yangon’dan destek. Diren Myanmar!

DSC00516

Mandalay’de keşiş öğrenciler ile.

DSC01162

DSC01157

Altın Kaya’nın önünde.

IMG_2401

Bri ile Altın Kaya’dan dönüş yolunda, pick-up arkasında.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

Myanmar küçük bir ülke gibi gözükse de ülke içerisinde mesafeler düşünüldüğünden daha fazla. Ben çok hızlı gezmeme rağmen iki haftamı ayırdım. Ülkeyi hakkıyla gezmek için üç haftanın yeterli olacağına inanıyorum.

Myanmar’ı ziyaret etmek için en ideal dönem Kasım ile Şubat arası. Ülkede Mayıs ayında başlayan yağış sezonu Ekim ayına kadar devam ediyor. Ben ülkeyi mayıs ayı sonunda, haziran başında ziyaret ettim. Genel olarak hava açık olmasına rağmen, çok sıcak ve nemliydi; fakat dönmeme yakın her gün saatlerce muson yağmuru ile karşılaştım. Bazen dışarıda yağan yağmur dinsin diye saatlerce kapalı mekanlarda beklemek durumunda kaldım.

Vize

Myanmar vizesini almak birçok ülke için epey kolay. Gerekli evrakları verdikten sonra en fazla 2-3 gün içerisinde teslim alabiliyorsunuz.

Ben vizemi Bangkok bulunan Myanmar Büyükelçiliği’nden iki adet vesikalık, yaklaşık 25 dolarak tekabül eden Thai bahtı, pasaport fotokopisi ve ilgili başvuru evrağını teslim ettikten tam bir hafta sonra alabildim. Diğer ülke vatandaşları ekspres hakkını kullanarak, tek günde bile vizeyi alabilirken, bunun Türkler için geçerli olmadığını, kimlik kontrolü yapacaklarını belirttiler.

Rota

Myanmar’da yolculuğuma Yangon’dan başladım. Sonrasında kuzey bölgeleri ziyaret edip tekrar Yangon üzerinden güney bölgelere geçtim.

Myanmar’da kaldığım 14 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

map_of_myanmar

28-29.05.2013, Yangon
30.05.2013, Mandalay
31.05.2013, Bagan
01-02.06.2013, Nyaungshwe (İnle Gölü)
03-05.06.2013, Mawlamyine, Pa-auk
06-07.06.2013, Kyaithiyo, Kinpun
08-10.06.2013, Yangon

Temel olarak Myanmar’da görmek istediğim her yeri görmüş olsam da, bir daha gelecek olsaydım eğer Kalaw’dan Inle Gölü’ne uzanan yürüyüşü mutlaka yapardım.

Myanmar’da para kullanımı

Myanmar’a yolculuk yapacaksanız özellikle dikkat etmeniz gereken bir konu. İnternette birçok yerde yazılı olan kurallar geçerliliğini 2013 yılı itibari ile yitirmiş ya da değişmiş. Örneğin benim elimde bulunan rehber kitap havaalanında ya da bankalarda kesinlikle para bozdurmamamı; çünkü buralarda Myanmar kurunu yüksek göstermek adına saçma bir uygulamanın bulunduğunu belirtmişti. Fakat durum değişmiş. Ben bütün yolculuğum boyunca en yüksek kuru bankalardan 1 USD = 940 Kyatt şeklinde aldım. Onun dışında nereye gittiysem (dolandırılma tehlikesi bir yana) daha düşük oranlarla karşılaştım.

Ülke içinde kredi kartlarının hiçbir ATM’de kabul edilmediği, bu nedenle kullanacağınız paranın tamamını yanınızda getirmeniz gerektiği söyleniyordu. Bazı oteller belirli bir komisyon karşılığında Visa karttan para çekilmesine izin veriyormuş. Fakat bu konuda değişmiş. Ben denememiş olsam da rastlaştığım birçok yabancı ATM’ler aracılığıyla uluslararası kartlarını kullanıp para çektiklerini belirttiler.

Son ve en önemlisi olarak bu ülkeye getireceğiniz dolarlarınızın ne yazık ki 2006 yılından eski olmaması gerekiyor. Dolar banknotlarının üzerinde herhangi bir yazı, damga, kıvrıklık, buruşukluk varsa kabul görmüyor. Bu nedenle ülkeyi ziyaret eden herkesi dolarlarını çarşaf gibi korumak adına garip yöntemler geliştirmiş görüyorsunuz. Aman diyim!

Ulaşım

Myanmar’da ulaşım ağları görece gelişmiş. Şehirlerarası yolculuklarda otobüs ve tren tercih edebileceğiniz alternatifler olarak karşınıza çıkıyor. Gündüz otobüslerini kullanırsanız genelde klimalı ve yerellerin de çok sık kullandığı otobüsler ile yolculuk ediyorsunuz. Otobüs içerisindeki televizyonlarda son ses gösterilen Myanmar dizileri ve müzik kliplerine maruz kalıyorsunuz. Çok fazla kez dur kalk yaptığınız için de yolculuğunuz normalden uzun sürüyor. Eğer gece otobüslerine binerseniz ise işin rengi değişiyor. Yolculuk yapan birçok insandan duyduğum üzere gece otobüsleri şehirlere çok abuk saatlerde varıyor. Gecenin üçünde, dördünde hiç bilmediğiniz bir şehirde, hiç bilmediğiniz bir noktada kendinizi bulmanız mümkün. Üstelik gece otobüslerinde, dışarıda hava kaç derece olursa olsun fark etmez, son kuvveti ile kullanılan klimalar sizi kat kat kıyafetlerinize sarılmaya itebiliyor. Klimalı yerel otobüslere ek olarak bazı hatlarda yepyeni VIP otobüsler de bulunuyor. Normalde vereceğiniz ücretten biraz daha fazla ödemeniz koşulu ile geniş koltukları sonuna kadar yatabilen, yolculuk sırasında çeşit çeşit ikramların bulunduğu ve daha rahat bir yolculuğun garantilendiği bu otobüsleri de tercih edebilirsiniz.

Trenler ise bu konuda daha rahatlar. Trenlerde genelde iki sınıf bulunuyor: genel ve üst sınıf koltuklu. Üst sınıf koltuklu da yolculuk etmenizi özellikle tavsiye ediyorum. Lakin genel sınıfta tek bir tahta üzerinde oturuyorsunuz, üst sınıf koltuklu vagonlarda koltuklar geniş ve rahat. (Bazı trenlerde bu koltukların parçalanmış olduğu ve vagonun her zıplamasında sizin bu parçaları toplamak zorunda kaldığınız gerçeğinden bahsetmiyorum bile) Bazı hatlar üzerinde yataklı vagonlar da bulunuyor. Ben Yangon – Mandalay arasında bu şekilde yolculuk yaptım. Tek sorun tren biletleri turistler için çok pahalı! Normalin neredeyse otuz katı fiyatlar ödemeye hazırlıklı olun. Yereller için çok cüzi olan biletler, söz konusu turistler olduğunda abartı olabiliyor. Bu nedenle Yangon – Mandalay yataklı trenine 30 Amerikan doları ödemek durumunda kaldım.

Şehir içinde önceden pazarlık yapmanızın şart olduğu taksiler bulunuyor. Ben Bagan’ı daha kolay gezebilmek amacıyla, sadece Bagan’da böyle bir taksi ile bütün gün için anlaştım. Geri kalan bölgelerde ya yerel otobüsler ile ya da pick-up adı verilen küçük kamyonetlerin arkasına dizilen sıralarda yolculuk yaptım. Bazen belli bölgelerde beni motosikletinin arkasında belli bir ücret karşılığında istediğim yere götürmeyi teklif eden insanlara da denk geldim. Genel olarak şehirler küçük olduğu için yürüyerek ya da bisiklet kiralayarak gezmek en mantıklısı.

DSC00393

Yataklı tren kompartmanı.

Konaklama

Myanmar turizme yeni açıldığı için konaklama ülkeyi ziyaret edenlerin karşısında çok büyük bir engel olarak ortaya çıkıyor. Özellikle yüksek sezonda birçok insandan konaklayacak yer bulamadıkları ve iki kişilik odalarda dört beş kişi konakladıklarına ilişkin duyumlar aldım. İnle Gölü’nde geçen sene gelen turistlerin konaklamasını karşılayacak kapasite bulunmadığı için, birçok turistin tapınaklarda uyumak zorunda kaldığını öğrendim.

Ben gittiğim yerlerde konaklamaya ilişkin bir problem yaşamadım, bu biraz da düşük sezonda orada bulunduğum içindi; fakat birçok otelin ek binalar yaptığına, neredeyse her sokakta onlarca yeni otel inşaatı olduğuna bizzat tanık oldum. Bu da arz talep meselesinin en büyük kanıtı.

Konakladığım oteller genelde temiz, banyosu içerisinde, kahvaltının ücrete dahil olduğu otellerdi. Ödediğim ücret aldığım servisin yanında çok fazla kaçıyordu, üstelik otel ücretleri Amerikan doları üzerinden ödeniyor. Yine de oteller konusunda herhangi bir problem yaşamadım.

Yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatları aşağıdaki gibi:

Aung Sin Guesthouse, Yangon – 20 USD
May Kha Lar Guesthouse, Bagan – 20 USD
Aquarius Inn, Nyaungshwe – 12 USD
Pa-auk Tawya Manastırı, Pa-auk – ücretsiz
Pan Myo Thu Inn, Kinpun – 12 USD (iki kişi konakladık)
Garden Guesthouse, Yangon – 15 USD (iki kişi konakladık)

DSC01292
Aung Sin Guesthoue, Yangon.

DSC00564

May Kha Lar Guesthouse, Bagan.

DSC00652

Aquarius Inn, Nyaungshwe.

DSC01236

Garden Guesthouse, Yangon.

Yiyecek içecek

Myanmar yemekleri üzerinde bölgedeki diğer kültürlerin etkisini rahatlıkla görebiliyorsunuz. Hindistan, Çin ve Tayland’ın yemek kültürüne benzer bir mutfak anlayışı sizi karşılıyor.

Ülkenin en temel yemeği köri ve pirinç. Bu köriyi tavuk, balık, domuz, deniz ürünleri ya da koyun olarak tercih edebiliyorsunuz. Yemekle beraber mutlaka çorba ve çeşitli mezeler ikram ediliyor. Bu mezeler arasında çeşitli turşulanmış ya da baharatlı soslarla hazırlanmış sebzeler yer alıyor.

Bunun dışında Çin ve Tayland mutfağında sıkça rastlayabileceğiniz noodle ve pirinç türleri ile, Hint mutfağının farklı çeşitlerini şehirlerde bulabiliyorsunuz.

Özellikle sokak yemekleri konusunda Myanmar’ın çok iyi olduğunu belirtebilirim. Her köşe başında mutlaka çeşit çeşit hamur işleri, kızartmalar, sulu yemekler ve tatlılara rastlamak mümkün. Denemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.

IMG_7670

Otel kahvaltıları.

IMG_7669

Kızarmış noodle ve sebze salatası.

DSC00647

Myanmar yemekleri yanında mezeler ile servis ediliyor.

IMG_7414

Yemek sonrasında ikram edilen lokuma benzer tatlılar ve kuruyemişler.

DSC01268

Sokaklarda çok sık rastlayabileceğiniz, helva ve ıslak kek arası tatlılar.

DSC00745

DSC01266

Sokak kızartmaları.

DSC00375

Sokaklarda ev yapımı yoğurt bile bulmak mümkün!

Reklamlar

Yangon, Myanmar.

Standard

10 Haziran 2013, Pazartesi.

Sabah 5’te uyanıp Bri’yi uyandırıyorum, sonrasında vedalaşıyoruz. Ben kaldığım yerden uykuma devam edip öğlene doğru uyanıyorum. Bugün için amacım Yangon’a ilk geldiğimde iki hafta önce konakladığım; interneti ve kliması ile bölgedeki otellere göre görece uygun fiyatlı olan otele geçip tüm günümü orada geçirmek. Otelden çıkışımı yapıp konaklayacağım otele yürümeden önce posta ofisine gidip yazdığım kartpostalları postalıyorum, sonrasında da otele doğru ilerliyorum. Sağolsun temmuz musonu beni yine yalnız bırakmıyor. Otele kadar olan yirmi dakikalık yürüme mesafesinde yine sırılsıklam oluyorum.

Sonunda kendimi otele attığımda, daha önce aynı otelde konakladığım için işlemler kısa sürüyor ve hemen odamı alıyorum. Şansıma bu sefer bir önceki gelişimde kaldığım odanın iki katı bir oda bana veriliyor. Üstelik ben odayı almamış olsam, benden iki dakika sonra gelen Ruslar alacakmış. Kıl payı farkla oda bana kalıyor.

Odaya girdikten sonra bütün günü odada geçiriyorum, ailemle konuşuyorum, film izliyorum, kitap okuyorum, eksik olan günlüklerimi yazmaya koyuluyorum. Arada sadece bir tek yemek yemek için dışarı çıkıyorum. Ertesi sabah 8’de olan uçağım için erken uyanmam gerekecek, üstelik sonrasında da aynı gün içerisinde hızlı bir tempo beni bekliyor olacak. Bu nedenle erkenden uyuyorum.

9 Haziran 2013, Pazar.

DSC01269

DSC01270

Rengarenk sokaklar.

DSC01274

DSC01290

DSC01272

DSC01277

Yangon’dan muson manzaraları.

DSC01280

DSC01284

Bogyoke Aung San Pazarı.

DSC01287

Hint restoranından.

Öğlene doğru uyanıp otelde bol bol vakit geçiyoruz, kahvaltımızı yapıyoruz, biraz muhabbet ediyoruz. Sonrasında da Bogyoke Aung San Pazarı’na gitmek için yola koyuluyoruz. Yangon ara sokaklarında kaybolmak her zaman en keyiflisi. Her sokakta rengarenk manzaralara tanık oluyorsunuz. Günlük hayat siz hiç orada değilmişsiniz gibi kendi akışında, kendi temposunda ilerlemeye devam ediyor. Biz bu akıntının arasında kendimizi kaybetmiş, sağı solu izleye izleye ilerlerken muson yine etkisini gösteriyor. Bir anda bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başlıyor. Biz de ıslanmamak adına yol kenarında bir girintiye sığınıyoruz. Bizim halimize acıyan hemen yan dükkandaki teyze iki tane iskemle uzatıyor bize. Yağmurun duracağı yok. Biz de oturup yağmurdan kaçışanları, son derece rahat bu yağmurlu sezonu benimsemiş şekilde hareket edenleri izliyoruz. Tam karşımızda bulunan küçük yol kenarı tezgahında tentenin altına sığınmış gençler bize gülüp el kol hareketleri ile “Yağmur işte!” şeklinde durumu izah etmeye çalışıyorlar.

Burada yaklaşık bir saate yakın oturuyoruz. Yağmurun durmasını geçtim, yavaşlayacağı bile yok. Birazcık ıslanmaktan kimseye zarar gelmez diyerek kendimizi tekrardan sokaklara atıyoruz. Pazara olan beş dakikalık yürüme mesafesinde bu derece ıslanabileceğimiz aklımıza gelmiyor. Sonunda pazara vardığımızda vücudumda ıslanmamış tek bir nokta yok. Kıyafetlerimden de şapır şapır su damlıyor. Pazarda bir iki tur atıyoruz, bana çok istediğim keşiş şemsiyelerinden alıyoruz, Bri’ye bölgeye özgü kutulardan alıyoruz. Sonrasında da yağmur etkisini azaltmışken tekrardan yollara koyuluyoruz.

Yine dönüş yolu üzerindeki Hint restoranlarından birinde enfes güney Hindistan yemeklerinden yiyoruz ve perişan halde odamıza dönüyoruz. İlk işimiz kıyafetlerimizi yıkamak, sonra kendimizi yıkamak ve kurutmak oluyor. Biraz kuruduktan ve kendimize geldikten sonra Bri ile en sevdiğimiz aktivite olan film izlemeye başlıyoruz. Yağmurlu günlerde film izlemek bana hep evimi hatırlatıyor.

Film sonrasında tekrardan sokaklara çıkıyoruz. Yağmur şehrin boğucu sıcağını bir nebze yumuşatmış, ıslak sokaklarda havuz halindeki su birikintileri Ankara’yı anımsatıyor. Bir önceki gün uğradığımız otele tekrar gidip internetini kullanıyoruz bir süre. Sonrasında da ertesi sabah çok erken bir saatte Bri’nin Bangkok’a uçuşu olduğu için otele geri dönüyoruz. Bri eşyalarını topluyor, ben bir şeyler okuyorum. Bri’nin sabah tek başına uyanamayacağını bildiğim için saatimi saat 5’e kurup uyumaya koyuluyorum.

8 Haziran 2013, Cumartesi.

DSC01239

Sule Paya’nın gündüzü.

DSC01249

Sule Paya’nın gecesi.

DSC01263

Yağışlı mevsimde Yangon sokakları.

DSC01286

DSC01267

Sokak yiyecekleri.

DSC01265

Kocaman antenler rengarenk binaları süslüyor.

Yine yağmurlu bir sabaha uyanıyoruz. Ben içten içe seviniyorum, bir önceki gün bulutlar bir süreliğine tatil yapıp Altın Kaya’yı musona yakalanmadan ziyaret etmemize izin verdikleri için. Eşyalarımızı toplayıp otelden çıkışımızı yapıyoruz. Bizi Yangon’a götürecek otobüsümüze doğru yürürken, yolda kızartmaları ile bizden artı puan alan çayevinde mola verip kahvaltımızı yapıyoruz. Myanmar’da her köşe başında çeşit çeşit kızartmalara rastlamak mümkün, üstelik bunlar son derece de leziz.

Otobüsümüz bize söylenenden yarım saat geç hareket ediyor. Yangon’a olan 4-5 saatlik yolumuz yine bol trajedi içeren, sonunda mutlaka sevgililerden birisinin ya diğerini terk ettiği ya da öldüğü Myanmar müzik videoları ve yerel diziler ile akıp geçiyor. Öyle ki bütün otobüs pür dikkat televizyonda gösterilenlere konsantre olmuş ilerliyoruz. Myanmar otobüslerinin cilvesi.

Öğleden sonra şehrin epey dışında yer alan Yangon otobüs garına varıyoruz. Buradan şehir merkezine giden yerel otobüsler olduğunu öğrenince sora sora kalabalık ve karmaşık otobüs istasyonundan ana yola çıkıp yoldan geçen otobüslerden bir tanesine atlıyoruz. Bu otobüs bir saatlik bir yolculuk sonrasında tıngır mıngır bizi Sule Paya’nın bulunduğu caddede, şehrin göbeğinde indiriyor. Konaklayacak bir yer arama telaşımız da bu noktada başlıyor. Birçok otel ya gereksiz pahalı ya da dökülüyor. Birkaç otel gezdikten sonra merkezi olanlardan bir tanesini seçip yerleşiyoruz. Bu otelin her katından Sule Paya’nın büyüleyici manzarasını görmek mümkün.

Odaya yerleştikten sonra duşumuzu alıyoruz, “Biraz soluklanalım, sonrasında da dışarı çıkarız.” derken, dışarıdan bastırılamayacak kadar gürültülü gelen yağmur sesi bize engel oluyor. Zorunlu olarak, odada umduğumuzdan daha fazla vakit geçiriyoruz. Bir iki saat sonra sonunda dışarı çıkmaya yeltendiğimizde ilk olarak konakladığımız katın sonunda bulunan alandan Sule Paya’nın manzarasını izliyoruz. Bu arada yine bizimle aynı otelde konaklayan Japon bir çocukla tanışıyoruz. Daha önce Yangon’da bir süre yaşadığını ve şimdilerde tekrardan bu şehre taşınmayı ve para değişimi ofisi açmayı planladığından bahsediyor. Daha sonrasında sohbetimize Amerikalı bir kadın da dahil oluyor. Son 14 senedir dünyayı gezdiğini, gezi yazarlığı yaptığını anlatıyor. Her sevdiği ülkede belirli süre geçirip orada yaşıyormuş. Biraz muhabbet ettikten sonra Bri ile biz kendimizi Yangon sokaklarına atıyoruz.

Konakladığımız bölgeye çok yakın olan Anawratha Sokağı’nda bir aşağı bir yukarı yürüyüp yol üzerinde gördüğümüz Hint restoranında karnımızı doyuruyoruz. Sonrasında da yine yol üzerinde gördüğümüz sokak yiyeceklerini deneyerek sokakları aşındırıyoruz.

Otelde tanıştığımız Japon çocuktan aldığımız ipuçları sayesinde interneti kullanmak üzere ana yol üzerinde bulunan otellerden birinin lobisine gidiyoruz. Çocuk her gün buraya geldiğini ve sadce bir adet su ısmarlayarak saatlerce interneti kullandığını anlatıyor bize. Biz tabi aynı yüzsülüğü yapmıyoruz, suya ek olarak yanında birtakım bazı şeyler de ısmarlıyoruz. Bir iki saat kadar daha burada oturduktan sonra sokaklarda zigzaglar çizerek otelimize geri dönüyoruz. Çok yorulmuşuz, aslında film izleme planlarımız olsa da ikimiz de erkendne uyuyoruz.

Kyaithiyo, Myanmar.

Standard

7 Haziran 2013, Cuma.

DSC01232

IMG_7752

Kinpun kamyonet istasyonunda yolculara kamyonetin arkasına “yükleniyorlar”.

DSC01094

Kyaiktiyo’ya tırmanacak olan kamyonetimizin arkasında kalabalığın arasında yerlerimizi alıyoruz.

DSC01103

DSC01105

Tapınağa doğru yürürken.

DSC01110

Altın Kaya, uzaktan bile tüm görkemi ile seçilebiliyor.

DSC01128_9_fused

DSC01140

DSC01149

Altın Kaya’nın dibinde dua eden keşiş.

DSC01169

DSC01186

Kadınların bu bölgeye girmesi yasak.

DSC01200

DSC01212

DSC01214

DSC01230

Dönüş yolunda.

IMG_7789

Yoğun sis de bize eşlik ediyor.

Günlerdir ilk defa yumuşak, görece rahat bir zeminde uyumanın da etkisiyle bir önceki gece uyku çok tatlı geliyor. Öğlene doğru dışarıya ek konaklama yerleri inşa eden işçilerin şarkıları eşliğinde uyanıyorum. Sabaha karşı yağmurun sesini duymak beni biraz endişelendirse de güneşli bir güne uyanmak yüzümü güldürüyor. Kahvaltı için yol üzerindeki restoranlardan birine giriyoruz yine. Yediğimiz mangolar hiç olmadığı kadar tatlı. Kahvaltı sonrasında sora soruştursa Altın Kaya’nın bulunduğu bölgeye giden kamyonetlerin istasyonunu buluyoruz. İstasyona girdiğimizde gördüğümüz manzara son derece şaşırtıcı.

Kocaman bir kamyonetin arka bölmesine insanların oturabilmesi için iki tane kocaman demir merdiven kamyonetin yanında bulunuyor. Kamyonetin arka bölmesinde ise birbirine çok yakın bir şekilde dizilmiş incecik tahta oturaklar bulunuyor. Kamyonetteki yerimizi aldıktan sonra yola koyulmamız da bir yarım saat sürüyor; çünkü kamyonet ancak dolduğu zaman kalkıyor. Benim daha önce duyduğuma ve okuduğuma göre Altın Kaya’ya ulaşabilmemiz için kırk beş dakikalık bir yolculuk sonrası kırk beş dakikalık bir tırmanış bizi bekliyor. Kırk beş dakika sürecek olan yolculuğumuz son derece adrenalin dolu başlıyor. Kamyonetin arkasında, sadece tek bir aracın geçişine izin verecek kadar daracık ve dimdik bir yokuşu son sürat hızla çıkıyoruz. Belli noktalarda ben oturduğum yere öyle sıkı tutunuyorum ki, indiğimde ellerimi kıpkırmızı olmuş buluyorum.

Yolculuk sonrasında bizi tepede bir durakta bırakıyorlar. Kırk beş dakika daha tırmanacağımızı düşündükçe tüylerim diken diken oluyor; ama o da ne. Kamyonet sürücüsü herhangi bir tırmanışa gerek olmadığını, sadece beş dakika yürüdükten sonra Altın Kaya’yı karşımızda bulabileceğimizi söylüyor. Bir süre yolda hasırdan yapılmış bir top ile yere düşürmeme oyunu oynayan çocukların arasına karışıyoruz. Bizden başka yabancı bir çocuk daha bu oyuna katılıyor. On beş dakika kadar yerellerle bu oyunu oynadıktan sonra Altın Kaya’ya doğru ilerliyoruz. Girişte yine yabancı kotasından ücretimizi ödedikten sonra oyunda bize katılan Thomas ile beraber Altın Kaya’nın bulunduğu alanı geziyoruz. Bu kaya çok ilginç; çünkü gerçekten tepenin ucundan düşecekmiş gibi duruyor. Fakat yıllardır ne depremlere, ne felaketlere karşı bu kaya hep bu şekilde duruyor. Anlatılana göre 11. yüzyılda bağışlanan Buddha’nın saç tellerinden bir tanesi de bu stupa’da yer alıyor, kutsallığı da buradan geliyor. Tapınak etrafında belli bölgelere kadınların girilmesine izin verilmiyor. Örneğin erkekler kayaya yaklaşıp dokunabilirken, kadınların kayaya dokunmaları yasak.

Altın Kaya’nın etrafında bir iki saat kadar oyalandıktan sonra kamyonet durağına gidiyoruz. Kamyonetin dolmasını beklerken hemen karşısında yer alan çayevinde bir iki parça bir şeyler atıştırıyoruz. Kamyonetin etrafı yavaş yavaş kalabalıklaşmaya başladığında da en arkada yerlerimizi alıyoruz. Dönüş yolu gelişe kıyasla daha da adrenalin dolu. Belli noktalarda oturduğum tahtadan yaklaşık on santimetre kadar havaya yükseldiğimi hissediyorum. Her gün bu yolu sayısız insanın sorun yaşamadan çıktığına inandığım için, dönüş yolunda bizim de herhangi bir problem yaşamayacağımıza olan inancımı koruyorum.

Sonunda sağ salim Kinpun’a vardığımızda bir süre bacaklarım tutmasa da sonradan toparlıyorum. İlk işimiz hep beraber bir restorana oturup karnımızı doyurmak oluyor. Sonrasında da biraz muhabbet etmek için mangolarının alışkanlık yaptığı çayevine oturuyoruz. Hava kararana kadar burada kalıyoruz. Sonrasında da interneti kontrol etmek üzere lüks otelimizin lobisindeki yerlerimizi alıyoruz. Kinpun’da yapacak çok fazla şey yok, biz zaten Bri ile Yangon’a giden son otobüsü kaçırdığımız için bir gece daha burada konaklamaya karar vermişiz. Otelimiz aracılığıyla ertesi sabah saat dokuz için Yangon biletlerimizi ayırtıyoruz.

Burada zaman o kadar yavaş akıyor ki. Aynı şey yereller için de geçerli mi merak etmeden duramıyorum. Bu geceyi de hep beraber film izleyerek geçirmeye karar veriyoruz. Bizim otelimizin bahçesinde yerlerimizi alıp çift kulaklıklarımızı ayarladıktan sonra film izlemeye hazırız. Bu geceki film seçimimiz “Silver Linings Playbook”dan yana oluyor. Film izlememiz belli bir noktada devasa uçan hamamböceğinin gelip Bri’nin sırtına konması ile bölünse de film izlemek hepimize iyi geliyor. Film sonrasında Thomas ile vedalaşıp odalarımıza geri dönüyoruz.

6 Haziran 2013, Perşembe.

DSC01080

Kinpun’da bir restoranın duvarından.

Gideceğimin bilinciyle sabah programa uygun uyanmıyorum. Benim için son olacağını bilsem de meditasyon seanslarına da katılmıyorum. İçimden sadece manastırdan çıkış yapıp internet bulmak ve Türkiye’de olanları öğrenmek geçiyor. Saat altı civarında uyanıp herkesin gündüz meditasyonuna gitmesini bekledikten sonra ben de ilk geldiğimde kayıt yaptırdığım ofisin yolunu tutuyorum. Görevli kimse bulunmadığı için bir süre beklemem gerekiyor. Sonrasında ilk gün kaydımı alan rahibe geliyor. Bana gülümseyerek; ama bir yandan da halimden anlarmışçasına bakarak “Hani altı gün kalacaktın?” diye soruyor. Ben içimden benim için yeterli olan deneyimi edindiğimi düşünüyorum. Eklemekte fayda var, bu tapınakta konaklamak da, meditasyonlara katılmak da, mutfağından yemek de ücretsiz. Bu nedenle çıkarken cüzi bir bağış yapmanın nezaketen gerektğini düşünüp bağışımı da yapıyorum.

Manastırdan çıkarken ilk gün biraz telaş, biraz da korkuyla yürüdüğüm orman yolundan ilerleyerek çıkıyorum. Kısa bir süre kalmış olsam da benim için çok farklı bir deneyim olmuş. Anayola çıktığımda beni Mawlamyine’ye götürecek bir otobüs beklemeye koyuluyorum. On dakika kadar bekledikten sonra yoldan geçen otobüslerden bir tanesi beni alıyor ve Mawlamyine otobüs istasyonuna kadar beni bırakıyor. İstasyon etrafındaki internet arayışlarım başarılı olmayınca ben de fazla oyalanmadan bir sonraki durağıma doğru ilerlemeye karar veriyorum: Altın Kaya’nın bulunduğu Kyaiktiyo. Otobüs istasyonundan beni bu kasabaya kadar götürecek bir bilet alıyorum. Sonradan öğrendiğime göre bölgede birbirine yakın isimli iki yer bulunuyor (Kyaikto ve Altın Kayanın bulunduğu Kyaiktiyo). Bu yüzden bu bölgeye giderken gitmek istediğiniz yerin Altın Kaya olarak bilinen tapınak olduğunu vurgulamak da fayda var.

Bindiğim otobüs yine aynı aktörlerin neredeyse izlediğim her dizide dönüşümlü olarak oynadığı bir başka Myanmar komedi dizisini yayınlıyor. Nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde, biz otobüsten inerken de hala ilk bindiğimizde gösterilmeye başlanan dizi devam ediyor. Ben de içimden Türkiye’deki Doktorlar dizisine benzeyen bir vaka herhalde diye geçiriyorum; ama otobüsteki herkesin diziyi pürdikkat izlediğini fark edince durumun biraz daha farklı olduğunu anlıyorum.

Otobüs bizi tapınağa en yakın yerleşim bölgesi olan Kinpun’da indiriyor. Benimle beraber, bir önceki kasabadan otobüse binmiş yabancı bir kız daha iniyor otobüsten. İkimiz de bir süre ne yapmamız gerektiğine karar veremeyince konuşmaya başlıyoruz ve beraber konaklayacak bir oda arayışına girişiyoruz. Kinpun kasabası çok küçük, bu nedenle konaklama imkanları çok gelişmemiş. Bölgede bilinen iki tane otel bulunuyor. Biz de bunlardan bir tanesini seçip bize gösterdikleri masmavi odaya yerleşiyoruz. Bizim odaya yerleşmemizle beraber çok kuvvetli bir fırtınanın kopması da bir oluyor. Yağmur o kadar etkili yağıyor ki, gün içerisinde Altın Kaya’yı ziyaret etme planlarını bir kenara bırakıyoruz. Odada oturup biraz muhabbet ediyoruz. Bu sırada öğreniyorum Bri’nin neler yaptığını. Bri, daha sadece on sekiz yaşında. İngiliz. Liseden mezun olduktan sonra üniversiteye gitmek yerine bir süpermarkete girip çalışmaya başlamış ne okuyacağına karar veremediği için. Sonrasında da biriktirdiği paralarla Asya’yı gezmeye başlamış. Üç aydır yollardaymış; ama çok uzun kalmayı planlamıyormuş. Yağmur bizim odadan çıkmamıza izin vermiyor, en kötü tarafı da bir önceki gün saat 10:00’dan beri hiçbir şey yemediğim için açlıktan duvarları kemirmeme ramak kalmış.

İki saate yakın odada kalıyoruz, her yağmur sesi dindiğinde ben dışarı çıkıp acaba yağmur da durmuş mu diye bakıyorum ve her seferinde de umutsuz tablo ile karşılaşıyorum. Artık yağmurun durmayacağından emin olduğumuz bir noktada ıslanmayı göze alıp dışarı atıyoruz kendimizi. Bu sırada otel görevlileri bize tavsiye niteliğinde Altın Kaya’ya bu havada çıkmamamızı öğütlüyorlar, üstüne elimize bir de şemsiye tutuşturuyorlar.

Kinpun tek bir sokaktan oluşuyor. Sokak üzerinde ufak tefek dükkanlar, çay evleri ve restoranlar yer alıyor. Biz de bu restoranlardan bir tanesine girip karnımızı doyuruyoruz. Hava da bu sırada kararmaya başlıyor. Yemek sonrasında sokaklarda birkaç tur attıktan sonra internet bağlantısı olduğunu öğrendiğimiz bölgenin en lüks (daha doğrusu tek lüks) otelinin yolunu tutuyoruz. Otelde elektriklerin kesik olduğunu söylüyorlar bize, biz de otelin tam karşısında bulunan çayevine oturup elektrikler gelene kadar biraz oyalanıyoruz.

Elektrikler geldiğinde ve otelin lobisine oturduğumuzda bize bir laptop getiriyorlar internete bağlanmamız için. Bu sefer de laptop’ın şifresini bilen tek kişi olan otel yöneticisi ortalıkta yok. Bir süre de yöneticinin gelmesini bekliyoruz. Sonundan bilgisayarı ile genç bir çocuk geliyor, şifreyi giriyor da günler sonunda uzak diyarlardan haber alabiliyorum. Bir süre internet başında oyalandıktan sonra otelimize geri dönüyoruz. Akşamı benim bilgisayarımdan film izleyerek sonlandırıyoruz.

Pa-auk, Myanmar.

Standard

5 Haziran 2013, Çarşamba.

IMG_7730

Tapınakta bulunduğum süre boyunca aralıksız yağmurlar etkisini gösteriyor.

IMG_7738

Tapınağın bulunduğu ormanlık alan.

Gün yine bir öncekine benzer şekilde başlıyor benim için. 3:30’da uyanıyorum. Bu sefer bir önceki günün verdiği deneyimle önceden demir tabak çanağımı mutfak sırasındaki yerine yerleştiriyorum. Sonrasında da gündüz şarkı seansı ve meditasyon oturumu için ana salondaki yerimi alıyorum. Her meditasyon seferi bir öncekine göre daha kolay geçse de benim için, hiçbir şey düşünmeden edemiyorum. Kendi ülkemde olanlar, bir sonraki durağımın neresi olacağı, Amerika kıtasına ne zaman geçeceğim, yok efendim akşama kadar yemek yemeden nasıl geçireceğim, tam çaprazımda yer alan rahibenin meditasyon yapıyordan çok uyukluyor gibi oluşundan tutun da dışarıda yağan yağmura kadar her türlü düşünce kırıntısı ilgimi başka yere çekmeye yetiyor. Üzerine bir önceki gece tüm şiddeti ile başlamış olan adet sancılarım da günü kolay geçirmeme yardımcı olmuyor. Üstelik burada ilaç kullanımı da yasak.

Meditasyon seansları sırasında düşünce akışını bir türlü engelleyemiyorum. Kocaman salonda bulunan tek yabancı benim, etrafa şaşkın şaşkın bakıp gördüklerini ve deneyimlediklerini sindirmeye çalışan tek kişi de benim. İnsanlar burada bu rutini takip ederek ömürlerini geçiriyorlar; ama ben ikinci günümde burada bir hafta kalamayacağıma ikna olmuş durumdayım.

Bütün günüm bir önceki günün ritüellerini tekrar ederek geçiyor. Tek bir farkla, bu sefer her boş vakitte uyuklamak yerine manastır içerisinde yürüyip yürüyerek meditasyon olayını gerçekleştirmeye çalışıyorum.

Akşam olduğunda hem halimden son derece memnuniyetsizim, hem de artık Türkiye konusunda merakım dayanılmaz bir noktada. Altı gece kalmayı planladığım bu yerden, sadece üç gece konaklayıp ertesi gün çıkış yapmaya karar veriyorum. Aklım ve kalbim bin tane farklı yere bölünmüşken, benim için meditasyon doğru zaman gibi durmuyor. Bir yandan da içimden bastıramadığım iç sesim bu işkenceyi kendime neden yaptığım konusunda sorgulamalarına devam ediyor. Neden tahta yatakta yatıyorum, neden her yerim ağrıyor, neden karnım aç, neden neden neden… derken ertesi sabah manastırdan ayrılma konusunda emin olup uykuya dalıyorum.

4 Haziran 2013, Salı.

IMG_7736

Meditasyon salonlarının bulunduğu bina.

IMG_7733

IMG_7731

Meditasyon salonları.

IMG_7734

Mutfağa uzanan koridor.

Neresinden anlatmaya başlamalıyım çok da emin olamadığım bir gün geçiriyorum. Bir önceki gün bana verdikleri ve manastırda konakladığım süre boyunca takip edeceğim günlük program şu şekilde:

03:30 Uyanma
04:00 – 05:30 Gündüz şarkı okuması ve grup oturumu
05:45 Kahvaltı
07:00 – 07:30 Temizlenme ve kişisel zaman
07:30 – 09:00 Grup oturumu
09:00 – 10:00 Görüşmeler, yürüme meditasyonu ve kişisel zaman
10:10 Öğle yemeği
13:00 – 14:30 Grup oturumu
14:30 – 15:30 Görüşmeler ve yürüme meditasyonu
15:30 – 17:00 Grup oturumu
17:00 – 18:00 Görüşmeler, çalışma ve kişisel zaman
18:00 – 19:30 Akşam şarkı okuması ve grup oturumu
19:30 – 21:00 Dhamma konuşmaları (Burmaca)

Yani son derece yoğun bir programı sıkı sıkıya takip etmem bekleniyor. Son altı aydır çok rahat yataklar da yatmasam da tahta yatakta yatmak kolay kolay alışabileceğim bir şey değil. Gece boyu sürekli uyanıyorum. Sağ kolumun üzerine yatınca sağ kolum acımaya başlıyor, pozisyon değiştiriyorum. Sol kolumun üzerine yatınca sol kolum acıyor, pozisyon değiştiriyorum. Ne olursa olsun iyiki seyahat yastığım benimle en azından kafamı taş gibi yatağa dayamıyorum diye sevinip bir yandan da manastır içerisinde gördüğüm neredeyse belleri iki büklüm olmuş yaşlı teyzelerin bu yataklarda nasıl uyuyabildiğini merak ediyorum.

Ben saatimi sabah 03:30’a kuruyorum. Saat alarmımın yanı sıra bütün manastır bölgesi içerisinde yankılanan gong sesi de manastır sakinlerini uyandırmak için iş başında. Saat dört olduğunda da günün ilk meditasyonu şarkı söyleme ve ilahiler sonrasında başlıyor. Bir buçuk saat kadar süren seans boyunca ne olduğunu ben çok algılayamıyorum. Bir önceki gün görüştüğüm keşişin bana meditasyon konusunda anlattıkları aklıma geliyor. Burada meditasyon iki ana unsur üzerinde yoğunlaşıyor: farkındalık ve konsantrasyon. Teknik olarak öğretilen ise tek şey: nefesine odaklan. Nefes alışının ve verişinin burun deliklerinden girip çıkışından başka bir şeyin aklından geçmesine izin verme ve sadece nefes alıp verişine yoğunlaş!

Ben de nefesime odaklanmaya çalışıyorum ve ilk meditasyon denemem de böylece başlıyor. Benim için en zor olan kısmı oturma pozisyonuna alışmak oluyor. Gece boyunca tahta bir zeminde uyumuş olmamın getirdiği vücut gerginliği ile bir türlü bacaklarım karıncalanmadan sabit duramıyorum. Zaten içimde kurt varmışcasına sürekli hareket etme isteği olan ben, rahat edebileceğim bir pozisyon bulana kadar aradan yarım saat geçiyor.

Bir saat kadar meditasyon salonunda kaldıktan sonra hem kahvaltı çanak çömleğimi hazırlamak, hem de biraz kendime gelmek için uyuklamak adına kulübeme geri dönüyorum. Saatimi tabloda yazılı olan kahvaltı vaktine ayarlayıp biraz kestiriyorum. Uyandığımda kahvaltı servisinin yapıldığı bölgeye gittiğimde prosedürün bu şekilde işlemediğini, sabah meditasyonundan sonra herkesin topluca kahvaltı sırasına girdiğini öğreniyorum. Yine de mutfaktaki görevli rahibe halime acıyor da ilk günüm olduğunu duyunca bana bir tabak dolusu pirinç lapası ve turuncu renkteki sütlü çaylardan veriyor. Ben aldığım yemeklerimle (!) beraber herkesin yaptığı gibi odaya dönüyorum. Odaya girerken yine kendimi belli edip elimdeki boş demir tabağı ikinci katın verandasından düşürüyorum da, bana dönüp bakan herkese sakarlığımla kendimce günaydın demiş oluyorum.

Kahvaltı sonrasında programa göre herkesin konakladığı kuti’yi temizlemesi gerekiyor. Mübarek benim konakladığım yer o kadar kirli ki, en son kim ne zaman, nasıl temizledi örümcek ağlarından dolayı çok anlaşılmıyor. Yine de kolları sıvayıp dezenfeksiyon çalışmasına girişiyorum. Bir saat sonunda kulübem içinde yaşanılabilir bir hale geliyor. Temizlik sonrasında bir sonraki meditasyon seferine kadar uyuyorum ben yine. Normalde bu boşluklarda manastırdakilerden kişisel meditasyona devam etmeleri bekleniyor; ama alışmamış bünyelerde tabi ki işler bu şekilde yürümüyor.

Uyandığımda bir buçuk saatlik bir meditasyon seansı beni bekliyor. Bu seans bir öncekine göre daha kolay geçiyor benim için. Oturma pozisyonu konusunda daha rahat olsam da bir türlü etrafta uçuşan kara sineklere ve aklımda uçuşan düşüncelere hakim olamıyorum. Hiçbir şey düşünmeden bırakın bir buçuk saat geçirmeyi, bir buçuk dakika bile geçiremiyorum. Öğlen meditasyonu sonrasında topluca öğle yemeği alınması için sıraya giriliyor. Ben bu sırada fark ediyorum herkesin önceden demir tabak çanaklarını mutfağa uzanan koridor kenarındaki duvarlara dizdiğini. Gidip bir koşu kendi tabak çanağımı alıyorum ve sırada uygun bir yere giriyorum. Tam mutfağa yaklaşmışken görevli rahibelerden biri gelip yanlış yerde beklediğimi, yabancı yogi’lerin en arkada rahibelerden sonra yemek aldıklarını belirtiyor. Ben de sıranın en arkasına geçiyorum, içimden “Zamanla öğreneceksin Anıl.” diyerek. Yemek sırası bana geldiğinde karşılaştığım çeşit çeşit yemek beni son derece şaşırtıyor. Yemekler çeşitliliklerinin yanı sıra, lezzetleri ile de benden geçer not alıyorlar.

Kulübemde karnımı doyurduktan sonra bir sonraki meditasyon seansına kadar üç saatlik bir boşluk oluyor, ben bu sırada yine biraz uyuyorum. Bir yandan da bu işlerin böyle yürümediğinden emin, ilk günüm diye kendime biraz alışma süresi tanıyorum. Öğleden sonra dört meditasyon seferi daha beni bekliyor. Her meditasyon seansından sonra bir saatlik bir boşluk bulunuyor. Meditasyon gruplarına katılıp bir yandan kendi çapımda meditasyon denemeleri yaparken, birer saatlik boşluklarda da meditasyon salonundan yüz metre uzakta yer alan kulübeme geçip dinleniyorum.

Bu arada öğlen 10 civarında yenilen öğlen yemeğinden sonra herhangi bir katı yiyecek ya da şekerli içecek tüketimi yasak. Bu manastırda hedeflenen her ihtiyacın minimum şekilde kaşılanması ve meditasyona bu şekilde yoğunlaşılması. Böylece dünyevi zevklerden arınılabileceğina inanılıyor. Zaten bu nedenle bana girişte verilen bilgilendirmede parfüm, makyaj ürünleri, takılar, herhangi bir yüksek ve rahat koltuk ve yatakta oturmak gibi şeyler yasak olarak belirtiliyor.

Manastırdaki ilk günüm akşam saat 19:30’da sona eriyor. Ben kulübeme çekildiğimde meditasyon salonundan Burmaca Dhamma konuşmalarının yankıları yükseliyor. Benim için fazlasıyla sıra dışı bir gün olmuş. Bu nedenle erkenden tahta yatağımda yerimi alıyorum.

3 Haziran 2013, Pazartesi.

IMG_7720

Pa-auk’a uzanan yolda gökyüzündeki bulutlar tarlalara yansırken.

DSC01071

Orman içerisinde yer alan manastıra uzanan yolda yağmur altında yürürken.

DSC01074

Bana tahsis edilen “kuti” olarak anılan tahta kulübe.

Sabah 3’e doğru mola verdiğimiz yerde bulduğum kablosuz internet sonucunda Türkiye’de Gezi Parkı olaylarının iyice kızıştığını öğreniyorum. Yolun Yangon’a kadar olan kısmı tatsız geçiyor benim için. Otobüs son derece rahat olmasına rağmen bir türlü uyuyamıyorum. Aklım ailemde, arkadaşlarımda ve ülkemde. Yangon’a sabah 6’da varıyoruz. Ben otobüsten iner inmez, beni bir sonraki durağım olan Mawlamyine’ye götürecek başka bir otobüs aramaya koyuluyorum. Şansıma istasyonun diğer başında saat 7’de kalkacak bir otobüs buluyorum. Biletimi alıp beni Pa-auk Tawya olarak bilinen Orman Manastırı’nda indirmeleri gerektiği konusunda sıkı sıkı tembih ediyorum.

Pa-auk Tawya, 1926 yılında kurulmuş Theravada geleneğinden meditasyon öğreten ve uygulayan bir orman manastırı. Myanmar’daki en büyük meditasyon manastırlarından bir tanesi. Üstelik yabancılara karşı da son derece misafirperver. İnternetten manastır hakkında okuduğum yorumlar, manastırın kendi internet sitesinden (www.paaukforestmonastery.org) edindiğim bilgiler, hayatımda daha önce hiç meditasyon denememiş olsam da burada en azından birkaç gün geçirmem konusunda beni ikna etmeye yetiyor.

Otobüsüm 7 yerine 8’de kalkıyor tüm cümbüşü ile. Tıklım tıkış otobüste sürekli bir aksiyon. Sürekli birileri inip birileri biniyor, sürekli bir yerlerde duruyoruz, sürekli otobüsün sağı solu bozuluyor da alet edavatlar çıkarılıyor. Otobüsün ön bölgesinde bulunan ne işe yaradığını çok da anlamadığım dört kişilik erkek grubu sürekli ağızlarını turuncuya boyayan betel cevizi ile sağa sola tükürüyorlar. Televizyonda gösterilen enteresan Myanmar şovlarından hiçbir şey anlamasam da son ses açık oldukları için dikkatimi başka yere çeviremiyorum. Derken yol bu şekilde yedi saat sürüyor ve beni muhteşem manzaralar arasından saat üç gibi Pa-auk Orman Manastırı’nın önünde bırakıyorlar.

Manastırın olduğu ormanlık bölgeye girerken yoğun bir yağmur da etkisini gösteriyor. Manastıra uzanan bu yolda ilerlerken ne yapacağımdan, ne yapmak istediğimden çok da emin değilim. Hala tedirginliklerim ve girip girmeme konusunda endişelerim mevcut.

Başvurmak isteyen kadınlar girişteki manastıra, erkekler ise en üstteki manastıra başvuru yapabiliyorlar. Ben içeri girdiğimde kalabalık bir kadın rahibe grubu bana elleri ile ofisi işaret ediyor. Ayakkabılarımı çıkarıp ofisin olduğu bölgeye kadar uzanan yeşil halıları takip ediyorum. Burada “yabancı yogi” başvurularını alan bir görevli bulunuyor. Karşısına oturuyorum, derdimi anlatıyorum, herkes bana bakıyor. 5-6 gün kalmak istediğimi söylüyorum, ilgili evrakları dolduruyorum.

Bana kuralların yazılı olduğu kağıtları okutuyorlar. İki adet beyaz gömlek ve kahverengi şal veriyorlar. Demir kaşık, kase, tabak ve bardaktan oluşan yemek takımını, meditasyon hakkındaki kitapçıkları da elime tutuşturup konaklayacağım odayı (kuti olarak anılan tahta kulübeler) göstermek üzere meditasyon salonun karşısındaki küçük kulübelere götürüyorlar. Banyosu ve mutfağı da içerisinde bulunan genişçe bir kulübe konaklamam için bana tahsis ediliyor. Son derece basit ve sade döşenmiş bu kulübede tahtadan bir yatak, üzerine serilmiş bir adet hasır örtü, iki adet sehpa ve bir adet vantilatör bulunuyor. Burada biraz dinlenmemi sonrasında da ofise gelmemi söylüyor görevli rahibe.

Ben dinlenip ofise gittiğimde beni görüşmelerin yapıldığı diğer salona alıyorlar. Burada benden başka diğer yabancı adaylar var. Bir Koreli, bir Vietnamlı, bir de Tayvanlı. Koreli Gyeong ile muhabbete başlıyoruz. Dört haftadır buradaymış, bir haftası daha varmış, aslen bilgisayar mühendisiymiş Seoul’da ve ara vermiş. Bana en başta otur diyorlar da gidip baş köşedeki koltuklara oturuyorum. Sonrasında uyarıyorlar meğersem onlar bizimle görüşmeleri yapacak keşişlerin koltuklarıymış. Yere oturmam gerekiyormuş. Buradaki salonu hep beraber temizledikten sonra saat 5 olunca yerlere oturuyoruz ve içeri üç adet keşiş giriyor. Bu keşişlere önce diş macunu, içecek gibi basit ikramlar sunuluyor.

Görüşmeler başladığında ortada yer alan keşiş benimle konuşmaya başlıyor. Budizm hakkında daha önce bir şey okuyup okumadığımı, meditasyon yapıp yapmadığımı soruyor. İkisine de cevabım hayır olunca bana kısaca özet geçiyor. Budizmin temel ilkelerinden giriyor, meditasyon nasıl yapılırdan çıkıyor.

Sonrasında odalarımıza dönüyoruz. Ben biraz dinlendikten sonra akşam 7’de başlayacak akşam changting yani şarkı okuma kısmını dinlemek üzere ana meditasyon salonunun bulunduğu bölgeye gidiyorum. Burada çok genişçe iki katlı bir salon yer alıyor. Bu salonun her iki katında da gün içerisinde meditasyon yapılıyor. Bütün salon boyunca koza halinde etrafı dolduran renkli sineklikler bulunuyor. Meditasyon yapanlar bunun içerisine giriyorlar. Ortada da büyükçene bir meditasyon yapan Buddha heykeli yer alıyor. Yarım saat kadar şarkı söyleyenleri ve ilahi okuyanları dinledikten sonra odama geri dönüyorum. Lakin bu manastırda gün saat 3.30’da başlıyor!

İnle Gölü, Myanmar.

Standard

2 Haziran 2013, Pazar.

DSC00657

DSC00677

İnle Gölü Manzaraları.

DSC00716

DSC00719

DSC00723

DSC00727

DSC00738

DSC00752

DSC00757

Pazardan görüntüler.

DSC00787

Nilüfer çiçeğinin sapından elde edilen iplikler.

DSC00823

Inle bölgesi tekstil anlamında da gelişmiş.

DSC00907

DSC00913

DSC00916

IMG_7691

IMG_7694

IMG_7696

IMG_7697

IMG_7703

IMG_7710

IMG_7712

Gölden manzaralar.

DSC00928

DSC00934

DSC00942

DSC00949

Çömleçilikle uğraşan kasabadan görüntüler.

DSC00951

DSC00952

DSC00953

Inle Gölü’nün güzel çocukları.

Sabah 6’da uyanıyorum. Bay Win de söz verdiği üzere saat 6.30’da beni almak üzere otelin girişinde bekliyor. Beraber teknelerin yer aldığı limana kadar yürüyoruz. Bu sırada Bay Win sadece bizim bulunduğumuz sokağın yürüdüğümüz yüz metrelik kısmındaki inşaatları işaret ediyor bana. Bunlar yeni yapılan otellermiş. Geçen sene turist sayısının patlama yapması ile otel talebi bir anda o kadar artmış ki, bölgedeki oteller bunu karşılayamaz olmuş. Öyle ki misafirlerin birçoğu tapınaklarda konaklamak zorunda kalmışlar ve sonrasında da sayısız otel inşası başlamış.

Tekneye binmemizle Inle Gölü’ne uzanan nehir üzerindeki yolculuğumuz da başlamış oluyor. Hava kapalı ve bulutlar tüm griliği ile gökyüzünü kaplıyorlar. İlk durağımız Phaung Daw Oo isimli pagodanın yamacına kurulmuş yerel pazar oluyor. Inle Gölü’nün etrafına kurulan pazarların yerleri sürekli değişiyor, bu pazar da ayın sadece belli günleri açık oluyor. Pazara girerken Bay Win bana bölge halkı hakkında bilgi veriyor. Pazar içerisinde sigara, meyve sebze, balık, çiçek, et, çeşitli kızartılmış yiyecekler, kuruyemiş, baharat satan onlarca kadın ve adama denk geliyoruz. Her birinin farklı kıyafetleri var. Bay Win bana kıyafetlerine göre gelen insanların hangi bölgeden geldiklerini ve o bölgenin özelliklerini anlatıyor. Pazar sabahın çok erken bir saati olmasına rağmen o kadar hareketli ve renkli ki, ben de kendimi kaybediveriyorum kalabalığın arasında. Pazarın sonuna doğru kurulmuş minik bir berber dükkanında saçını kestiren kalabalığı izlemeye dalıyorum. Sonrasında da aynı bölgede taze balık satanları inceliyorum. Balıklar o kadar taze ki oldukları yerde zıplayıp duruyorlar. Hatta yeni tezgah açanlardan biri kovasından çıkardığı canlı balıkların kafalarını eli ile kırarak tezgahına diziyor. Bu cümbüş arasında ilerliyoruz. Ben çevremdeki onca rengi sindirmeye çalışıyorum. Bay Win de, ben de henüz kahvaltı yapmadığımız için pazarın diğer köşesinde yer alan ufak restoranların yolunu tutuyoruz. Burada yerel kızartmalardan bir tabak söylüyoruz, aynı zamanda turuncu renkteki sütlü şekerli çayımız da geliyor. Bay Win bu sırada pazara gelenlerin birçoğunun gölün çok uzak bölgelerinden geldiğini anlatıyor. Bazılarının da sadece buradaki yemeklerden yemek için geldiğini, çünkü kendi bölgelerinde bunları bulamayacaklarından bahsediyor.

Pazardan çıktıktan sonraki durağımız pazarın yanı başında bulunan pagoda oluyor. Burası Myanmar’ın en kutsal üç tapınağından birisi olarak kabul ediliyor. Pagoda içerisinde ve etrafında bir tur attıktan sonra tekrardan yola koyuluyoruz. Balıkçıları, teknelerle aldıkları veya satacakları ürünleri taşıyanları, Myanmar’lı turistleri, yabancı turistleri geçiyoruz. Bay Win, bana Inle bölgesinin domateslerinin çok meşhur olduğunu bu yüzden teknelerin çoğunun Myanmar’ın farklı bölgelerine taşımak üzere domates gönderdiğini anlatıyor. Hakikaten birçok tekneyi çuval çuval domates taşırken görüyoruz. Buradan nilüfer yapraklarından ip elde edilip kıyafetlerin dokunduğu genişçe bir tesise gidiyoruz. Bu tesis son derece turistik olmasına rağmen, hiçbir şey alma niyetinde olmasam da bana sırasıyla nilüferlerden nasıl ip elde edildiğini, bu iplerin nasıl güçlendirildiğini ve dokumaya hazır hale getirildiğini anlatıyorlar. Sonrasında da bana tesisin iç kısımlarında yer alan dokuma tezgahlarının olduğu katları gezdiriyorlar. Nilüfer tarlalarını gösteriyorlar. Bu sırada öyle bir yağmur patlak veriyor ki biz bir saat kadar burada sığınmak zorunda kalıyoruz, sanki gök çatlıyor. Biz beklerken çay ikram ediyorlar. Yağmur yavaşladığında biz de tekrardan yola koyuluyoruz.

İlk durağımız gölün batı kısmı oluyor, burada çömlekçilik yapan köyleri ziyaret ediyoruz. Bay Win, bana burada 5.30da kurulup 10.30da biten pazarın kalıntılarını gösteriyor. Burada geldikleri kasabaya geri dönmek için teknelerini bekleyen, tezgahlarını kapamış kadınları görüyoruz. Bay Win, bu kadınların geldikleri kasabaya geri dönebilmeleri için tekne ile kasabalarına yakın olan kıyıya gittikten sonra iki saate yakın yürüdüklerini anlatıyor. Bu nedenle birçoğu sabaha karşı yola çıkıyorlarmış tezgahları kurabilmek için. Çömlek yapan kasabaya vardığımızda neredeyse her evin bir adet çömlek atölyesi olduğunu fark ediyorum. Çömlekler çok büyük olduğu için genelde almak isteyenler bu kasabaya doğrudan geliyorlarmış.  Çömlek yapan kadınları, adamları izliyoruz, bunları sakladıkları kum içine oluşturdukları fırınları görüyoruz. Yağmur bu sırada iyice durmuş ve güneş de yüzünü göstermiş durumda. Geri dönüş yolunda 2000 yıllık pagodaya uğruyoruz. Ama pagoda kotamı Bagan’da doldurduğum için ben sadece uzaktan bakmakla yetiniyorum, içerisine doğru uzanan yolu yürümek istemiyorum.

Sonrasında pirinç noodle üreten kasabaları ziyaret ediyoruz, buradan balıkçıların köylerine uğruyoruz. Bütün köyler ve kasabalar su üzerinde yer alıyor. Su seviyesinin şu anda çok düşük olduğunu ve her sene giderek azaldığından bahsediyor Bay Win. Bay Win’in anlattığına göre Myanmar’da üç mevsim varmış: yaz, kış, yağmurlu sezon. Biz de yağmurlu sezona yavaş yavaş giriyormuşuz. Buradan sonraki durağımız tütün saranların bulunduğu başka turistik bir yer oluyor. Tütünleri incecik elleri ile saran kızları izliyorum, sigara içmesem de bana ikram ettikleri son derece hafif sigaranın tadına bakıyorum.

Bir sonraki durağımız yemek yemek için yol üzerinde bir restoran oluyor. Ben hızlıca kızarmış makarna istiyorum. Sonrasında da gümüş işlemeciliği ile meşhur bir başka yere uğruyoruz. Bana burada gümüşü nasıl aldıklarını, nasıl işlediklerini, gümüşü diğer metallerden ayırt etmek için ne yapmak gerektiğini anlatıyorlar.  Buradan çıktığımızda saat çoktan 14:00 olmuş ve biz 7-8 saate yakındır su üzerindeyiz.

Son durağımız olan su üzerindeki tarlalara doğru yola çıkıyoruz. Su üzerine kurulu domates tarlalarını görüyoruz, sonrasında da yavaş yavaş Nyeugshwe’ye doğru yola koyuluyoruz. Yolda gördüğümüz geleneksel balıkçıların orada ben fotoğraf çekebileyim diye yavaşlıyoruz. Bu balıkçılar ayakları ile kürekleri pedal şeklinde kullanıyorlar balıkları korkutmamak adına. 15:00 gibi otele varıyorum. İnterneti açmamla Türkiye’deki haberleri daha kızışmış bulmam bir oluyor. 2-3 saate yakın ne bulursam okuyorum. Bu sırada Amerikalı Ben geliyor, onunla biraz Türkiye hakkında muhabbet ediyoruz. Bir arkadaşının da şu anda İstanbul’da olduğundan bahsediyor. Sonrasında ben karnımı doyurmak için şehrin merkezine yürüyorum, zaten biraz sakinleşmem için de yürümem gerekiyor. Bu sırada şehrin merkezinde yer alan pazarı da geziyorum. Dönüş yolunda bir süre internete bakmamamın daha iyi olacağına kanaat getiriyorum, lakin gece bunun yüzünden uyuyamaz hale geliyorum.

Saat 18.30 olunca beni almak üzere küçük bir kamyonet geliyor, beni alıp şehir merkezinde bekleyen otobüse bırakıyor. Bu otobüs VIP otobüs olarak anılan otobüslerden. Yani son derece rahat koltukları, bir tarafta ikili bir tarafta tekli şekilde dizilmiş. Koltuklar geniş ve en geriye kadar yatabiliyor. Otobüse bindiğimde aynı hizada oturan keşiş grubu benimle muhabbete başlıyor. Onların bulunduğu şehirde çok turist olmuyormuş, beni görmeleri de İngilizcelerini pratik yapmaları için onlara bir fırsat vermiş. Bir saat kadar muhabbet ettikten sonra havanın kararmasının da etkisiyle çok rahat bir uykuya dalıyorum.

1 Haziran 2013, Cumartesi.

Sabah 7’de uyanıp hızlı hızlı kahvaltımı yapıyorum. Beni Inle Gölü’nün bulunduğu bölgeye götürecek olan otobüs saat 7.30’da almaya gelecek. Yol tahminen sekiz saat sürüyor. Araç bir on dakika rötarla otelin önüne ulaşıyor. Ben en arka koltuğun cam kenarında oturduğum için görece rahatım diye sevinirken, duraklarda sürekli insan ala ala, en arkada baya kalabalık bir ekip oluyoruz. Bu ekibin bir kısmı biz yola çıktıktan iki saat sonra iniyor da ben de başımı yan koltuğa koyup yolun geri kalan neredeyse altı saati boyunca deliksiz uyuyorum.

Bu arada mola yerinde tanıştığım İngiliz bir kız, rehber kitapta yer alan bütün otellere e-posta gönderdiğini, hepsinin dolu olduğunu, bu nedenle çok endişelendiğini anlatıyor bana. Ben de bir şekilde bir yerlerde konaklama bulacağımıza inandığımı söylüyorum. Sonrasında o kendi otobüsüne biniyor, ben kendi otobüsüme biniyorum. Yolun geri kalanı o kadar virajlı ki, zaten uyumazsam sağ çıkmama imkan yok. Yarım açık gözlerle izlediğim yemyeşil manzaralardan dağları inip çıkıyoruz.

Inle Gölü’ne en yakın olan yerleşim merkezi Nyeaungshwe’ye herhangi bir araç değiştirmeden varıyoruz. Vardığımızda yine tuktuk şoförleri üzerimize atlıyor. Yeni bir şehre varmanın en kötü taraflarından biri bu, genelde nerede olduğunuz konusunda pek bir fikriniz olmuyor. Ben otobüs durağındaki görevliden aslında şehrin merkezinde olduğumuzu ve her yere yürüyerek gidebileceğimizi öğreniyorum. Otobüste beraber yolculuk yaptığım Amerikalı Ben de benim peşime takılıyor. O çoktan rezervasyonunu yaptırmış, ben de onunla aynı mekanı denemeye karar veriyorum. On dakika kadar yürüdükten sonra sonunda Aquarius Inn isimli mekana geliyoruz. Çok güzel bir bahçeye açılan bu sevimli konukevinde şansıma tek bir oda kalmış. Banyo ve tuvalet dışarıda olsa da odanın fiyatı çok uygun ve oda da son derece sevimli. Üstelik kablosuz internet bağlantısı da var. Gelir gelmez işlemlerimiz yaptırıyoruz, ücretleri ödüyoruz, bahçesinde biraz soluklanırken bize meyve, bisküvi ve çay ikram ediyorlar.

Sonrasında Ben dinlenmek için odaya çekiliyor, ben de bu görece küçük şehri keşfe çıkıyorum. Yolda bir pastanede karnımı doyuruyorum. Sonrasında bir sonraki gece için Yangon’a “VIP” gece otobüsünden bilet alıyorum. Ara sokaklarda yürüye yürüye önce oyun sahasını, arından Demokrasi Anıtı’nı görüyorum. Demokrasinin d’sinden bile söz etmenin çok da mümkün olmadığı bu ülkede, neredeyse her şehirde karşıma çıkan demokrasi anıtları çok ironik geliyor bana. Şehir turunu bitirip otele geri dönerken bir motosikletli amca yanıma yaklaşıyor ve yarın için herhangi bir tekne ayarlayıp ayarlamadığımı soruyor. Amcanın uzattığı hatıra defterine bakınca ikna olup yarın Inle Gölü turunu onunla beraber yapmaya karar veriyorum. Bay Win isimli bu amca ile sabah 6.30’da beni alması konusunda anlaşıyoruz ve ben hava kararmadan odama geri dönüyorum.

Sonrasında da gece yarısına kadar bilgisayar başından ayrılamıyorum. Türkiye’den aldığım haberler o kadar üzücü ki, arkadaşlarım ve sevdiklerim için endişelenmeden edemiyorum. Bir ara ilk uçağa atlayıp dönesim geliyor. Birkaç kişiyle konuşunca onlar bu fikrimden vazgeçiriyorlar beni. Gece yarısını biraz geçe internetin kesilmesi ile beraber ben de yatağıma dönüyorum.

Bagan, Myanmar.

Standard

31 Mayıs 2013, Cuma.

DSC00561

IMG_7382

Bagan’a trenle girişte gün doğumu bizi karşılıyor.

IMG_7389

 

 

 

 

 

DSC00572

DSC00596

IMG_7391

IMG_7397

DSC00633

DSC00629

IMG_7403

IMG_7405

Duvar resimleri ile dikkat çeken Ananda Ok Kyaung.

IMG_7411

Ananda Paya.

IMG_7415

Restorasyon altındaki eski saray kalıntıları.

IMG_7421

Bagan’ın muazzam manzarası.

IMG_7425

Ufukta Thatbyinnyu Paya.

IMG_7428

IMG_7423

Tapınak çocukları.

IMG_7438

IMG_7440

IMG_7447

IMG_7450

IMG_7451

Minglazedi Tapınağı.

IMG_7483

Manuha Paya’nın devasa Büyük Buddha’sı.

IMG_7489

IMG_7495

Manuha Paya’da yer alan yatan Buddha.

IMG_7552

IMG_7556

IMG_7591

Bölgenin en büyük tapınağı olan Dhammayangyi Tapınağı’ndan görüntüler.

DSC00651

IMG_7610

IMG_7615

IMG_7618

IMG_7634

Pyathada Paya’da günbatımı.

Bagan’a trenle girişimiz adeta büyülü. Dün yola çıktığımızdan sonra manzara dramatik olarak değişmiş. Şehir karmaşası ve kasabalar yerini uçsuz bucaksız geniş düzlüklere ve bu düzlükleri süsleyen tek tük palmiye ağaçlarına bırakmış. Gün doğumunu trende yakalıyorum. Renkler kırmızının her tonu olarak ortaya çıkıyor. Güneş yavaş yavaş karamel rengi düzlüklerin üzerinde kendisini gösteriyor. Bagan’a vardığımızda saat sabahın 6’sı. Bu anlamda trenin rötarlı gelmiş olmasına çok seviniyorum. Daha vagondan inmeden taksi şoförleri içeriyi dolduruyor, şehir merkezine götürmek için yolcuları. İki geceyi üst üste trenlerde geçirdiğimden çok da uğraşacak enerjim yok, bir tanesi ile anlaşıyorum. Şehre girerken bir kulübenin önünde durup Bagan Arkeolojik Bölgesi’ne giriş ücreti olan 10 doları ödüyorum ve karşılığında biletimi alıyorum.

Şehir merkezine geldiğimde taksi şoföründen rehber kitapta önerilen otellerden birisine götürmesini istiyorum beni. Aynı zamanda gün içinde taksi kiralamak istersem bana iyi bir fiyat önereceğini söylüyor çocuk. Aynı gün için taksiye ihtiyacım olmasına rağmen çocuğun direk sevgilim olup olmadığı konusu ile muhabbet açması beni huylandırıyor da başkası ile anlaşmaya karar veriyorum. Şansıma konaklama istediğim otelde uygun oda var. Üstelik gayet geniş, banyosu içerisinde, kliması var ve Myanmar’da birçok otelde olduğu gibi kahvaltı da ücrete dahil. Odayı tutup kendimi direk yatağa atıyorum. Vücudum düzgün yatak görmeyeli günler olmuş. İki saat kadar uyuyorum enerjimi tekrar toplamak adına. Uyandığımda Bagan’ı keşfetmeye hazırım.

İlk olarak para bozdurmaya ihtiyacım var. Resepsiyondan bu konuda yardım istiyorum, bana burada para bozdurmak için bankaya gitmemin en mantıklı hareket olacağını, bankadaki değerlerin çok iyi olduğunu söylüyorlar. Ben de ne ile karşılaşacağımı bilmediğimden ve daha önce herhangi bir bankaya oranları sormadığımdan denemekte fayda var diyorum. Otelden çıkıp sora sora bankayı buluyorum. Bankadan içeri girerken yedi sekiz kişilik bir ekip beni karşılıyor, kapıyı açıyor ve hepsi selam vermek amacıyla karşımda eğiliyorlar. Sonrasında bir görevli  neye ihtiyacım olduğunu soruyor, para bozdurmak istediğimi söylediğimde saat 10’a kadar beklemem gerektiğini, istersem bu yarım saati içeride bekleyerek geçirebileceğimi söylüyor. Tamam diyorum. Ben beklerken bana portakal suyu ve su ikram ediyorlar. Sonrasında fark ediyorum ki gelen her müşteriye bu muamele yapılıyor. Herkes son derece güleryüzlü, ilgili ve yardımsever. Yıllardır hükümetin bankalar üzerinde etkili olması, istediği anda insanların hesaplarını sıfırlayabilmesi nedeniyle tekrardan güven yaratmak için böyle bir muamelenin gerekli olduğu düşünüyorum.

Saat 10 olduğunda beni bir masaya alıyorlar. Ve bana söyledikleri değişim oranı şu ana kadar duyduğum en iyi değişim oranı. Yani bir Amerikan doları 940 Kyatt. Hemen biraz para bozduruyorum. Dönüş yolunda yoldaki merkez pazarı geziyorum. Sonrasında da beni gün içerisinde Bagan’da gezdirecek bir taksi aramaya koyuluyorum. Taksi kiralamak bana pahalıya mal olacak, bunun bir alternatifi de at arabası ya da bisiklet kiralamak. Ama buradaki tek günümü olabildğince verimli geçirip görebileceğim kadar tapınak bölgesini gezmek istiyorum. Yolda sorduğum taksi şoförlerinin bir ikisi tüm gün kiralamaya uygun olmadıklarını belirtiyorlar. Ben de otelin yolunu tutup resepsiyondaki çocuklardan yardım istiyorum. Şansıma resepsiyon görevlisinin her aradığı taksi şoförü ya meşgul ya da uygun değil. Bir on dakika daha uğraştıktan sonra sonunda bir taksi şoförü uygun olduğunu söylüyor ve beş dakika içerisinde bütün günü beraber geçicreceğim Amir beni almaya geliyor. Bu yaşlı adam gün içerisinde sadece bana tapınakları göstermekle kalmıyor, aynı zmanda çok da iyi bir rehber oluyor.

41 kilometrekarelik bir alana yayılmış olan Bagan Arkeolojik Bölgesi yıllardır yüzleşmek zorunda kaldığı işgaller, depremler, kötü restorasyon projelerine rağmen etkileyiciliğinden hiçbir şey kaybetmemiş olarak karşımda duruyor. Bagan bölgesi üç dört farklı alandan oluşuyor. Genelde bütçe konaklamaların ve otobüs istasyonunun yer aldığı Nyaung U, eski şehir duvarlarının içinde yer alan iki kilometrekarelik bir alana yayılmış ve en görkemli tapınaklara ev sahipliği yapan Eski Bagan, Eski Bagan’ın güneyinde yer alan Myinkaba, Myinkaba’nın daha da güneyinde yer alan ve pahalı konaklamaları ile meşhur Yeni Bagan ve tapınakların yoğunlaştığı merkezi alan.

Biz bütün gün boyunca bu bölgeleri sırayla ziyaret ediyoruz. Gün içerisinde en az 30 kadar tapınağa girip çıkıyorum. Her seferinde sandaletlerimi çıkarıp tekrar giymek ve güneşten yanan betonlara çıplak ayakla basmak bir yerden sonra işkenceye dönüşse de tapınaklar son derece etkileyici. Bu tapınaklar arasında özellikle Eski Bagan’da yer alan ve bölgenin tek Hindu tapınağı Nathlaung Paya, bölgenin en yüksek tapınağı olan Thatbyinnyu Pahto, Bagan bölgesinin en güzel tapınaklarından biri olan, hala işlerliğini koruyan ve dört girişinde de devasa Buddha heykellerinin bulunduğu Ananda Pahto, rengarenk duvar resimleri ile dikkat çeken Anando Ok Kyaung; Merkez Alan’da yer alan bölgenin en güzel manzaralarını görebileceğiniz Shwesandaw Paya, Myinkaba bölgesinde yer alan üç suratlı Brahma heykelleri nedeniyle bir dönem Hindu tapınağı olduğuna inanılan Nan Paya, Güney Alan’da yer alan kırmızı tuğlaları ile büyüleyen Dhammayazika Paya bu bölgeye gelme zahmetine fazlasıyla değdiğini tekrar tekrar bana hatırlatıyor.

Arada bir Myanmar restoranında yemek molası veriyoruz. Tavuk köriye ek olarak bölgenin yerel tadlarından 6-7 farklı ikram ve meze tabağı da yemeğimle beraber geliyor. Karnım doyduktan sonra tekrar yola koyuluyoruz. Amir ile o kadar iyi bir ekip oluyoruz ki saat üç olduğunda neredeyse bölgedeki bütün tapınakları bitirmiş durumdayız. O bana gittiğimiz tapınakların hikayelerini anlatıyor, tapınaklara gireceğim zaman hangi bölgelerinde neleri görmem gerektiğini tembihliyor. Bense hızlıca tapınakları gezip her seferinde Amir’i sıcaktan gölgelik bir alana sığınmış buluyorum.

Günbatımını da birçokları gibi Pyathada Paya tapınağının terasından yapmaya gidiyoruz. Benim şaşkınlığıma fotoğraf makinemin şarjı günün erken saatlerinde bittiği için bütün günü cep telefonum ile fotoğraf çekerek geçiriyorum. Günbatımını bu tapınağın terasından izliyoruz. Ama birçoklarının gördüğü efsane Bagan manzaralarına tam anlamıyla tanık olamıyoruz. Bunun nedeni de bu manzaraları süsleyen balonların sadece Ekim ve Mart ayı arasında çalışmaları. Amir‘in anlattığına göre bu dönemlerde günde en az 8-9 balon dolu dolu kalkıyor, ücreti kişi başına 300 dolar olmasına rağmen.

Günbatımı sonrasında Amir beni otelimin olduğu bölgeye bırakıyor. Ben de karnımı doyurmak üzere yol üzerindeki restoranlardan birine oturuyorum. Söylediğim yemekler son derece leziz, bu arada interneti kontrol ediyorum. Türkiye’den aldığım Gezi Park’ı haberleri beni son derece üzüyor ve endişelendiriyor. Haberleri okumaktan restorandan kalkamıyorum bir türlü. İnternetin yavaşlığı bile bana mısın demiyor.

Otele dönünce ertesi sabah için Bagan’dan beni Inle Gölü’ne götürecek bir otobüs ayarlıyorum ve odamın yolunu tutuyorum. Yine çok uzun bir gün olmuş, günü erkenden bitiriyorum.

Mandalay, Myanmar.

Standard

30 Mayıs 2013, Perşembe.

DSC00428

Mandalay kale duvarlarını genişçe bir hendek çevreliyor.

DSC00430

Mandalay sokakları.

DSC00438

DSC00439

DSC00441

DSC00442

DSC00443

DSC00452

Altın Saray Manastırı.

DSC00456

DSC00463
Atumashi Manastırı.

DSC00473

DSC00480

DSC00488

DSC00490

Sandamuni Paya.

DSC00491

DSC00492

DSC00500

DSC00506

Dünyanın en büyük kitabı olarak da anılan bu tapınakta mermer yazıtların üzerinde Budist öğretileri yazılı olarak bulunuyor.

DSC00508

Mandalay Tepesi.

DSC00512

DSC00514

DSC00519

DSC00521

DSC00522

DSC00524

DSC00536

Mandalay Sarayı’ndan manzaralar.

DSC00548

Mandalay sokaklarında rahibeler bağış toplamak için sokakları geziyorlar.

DSC00547

Mandalay tren istasyonu.

DSC00552

Tren istasyonundaki bu kadınlar kocaman tencereleri kafalarının üzerinde taşıyorlar.

Havanın hafiften aydınlanması ile tren bir istasyonda duruyor. Dururken yaşadığımız sarsıntının etkisi ile uyanıyorum, saate bakıyorum 05:30. Bir an nerede olduğumuzu algılayamıyorum. Lenslerim gözüme yapışmış. Ovuştura ovuştura normal görüş açımı tekrar kazanmaya çalışıyorum. Bu sırada yan yataktaki görevli de uyanıyor. “Mandalay’e gelmişiz” diyor. Eşyalarımı acele acele topladığımı görünce, acele etmeme gerek olmadığını, trenin daha burada bir süre bekleyeceğini söylüyor.

Mandalay’e inanılmaz sıcak bir perşembe sabahının köründe varıyorum böylece. Şehri ne kadarda gezerim, akşamına konaklar mıyım hiçbir fikrim yok. Kendimi eşyalarımla beraber tren istasyonundan dışarı atmamla taksi şoförlerinin ve konaklama ayarlamak isteyenlerin üzerime atlaması bir oluyor. Onların görüş alanından uzaklaşıp haritaya bakıyorum, neredeyim ne yapayım. Şehrin görülecek yerlerinin bulunduğu Mandalay Kalesi üzerinden Mandalay Tepesi tarafına, yani kuzeye gitmeye karar veriyorum ve başlıyorum yürümeye. Yaklaşık yarım saat kırk beş dakika kadar yürüdükten sonra bu şehrin yürüyerek bitmeyeceğini algılıyorum; çünkü o kadar yürümeme rağmen hala Mandalay Kalesi’nin etrafını saran kale duvarlarının sadece bir duvarını bile yarılayamamışım. Ben de şehir merkezine dönüp bir bisiklet kiralayarak yoluma devam etmeye karar veriyorum. Geldiğim bütün yolu geri yürüyorum. Şehir merkezinde gördüğüm bisiklet kiralayan yerlerden bir tanesine girip bisiklet istediğimi söylüyorum. Kadın nerede konakladığımı söylüyor, konaklamadığımı belirtiyorum. Oldukça şüpheli gözükmüş olacağım ki kadın pasaportumu tutmak istediğini söylüyor, problem olmayacağını ifade ettikten sonra çantamı da bırakıp bırakamayacağımı soruyorum. Küçücük çantam o kadar ağır ki, kadın bu sefer de çantanın neden o kadar ağır olduğu konusunda huylanıyor. Etrafı bombalamayacağıma dair kadını ikna ettikten sonra paslanmış ve tahta kadar sert bir seleye sahip olan sepetli bisikletimi alıp tekrardan şehrin kuzeyine doğru yola çıkıyorum.

Mandalay Kalesi’ni ve kaleyi çevreleyen kale duvarlarını geçtikten sonra ara sokaklara girip Shwe Nandaw Kyaung (Golden Palace Monastery) yani Altın Saray Manastırı’nı ziyaret ediyorum. Buraya girerken Mandalay’de yer alan diğer turistik yapıları da kapsayan 10 dolarlık bir giriş kartı satın alıyorum. Bu manastır aslen Amarapura’daki saray kompleksinin bir parçasıyken Kral Mindon’un ölümüyle buradan Mandalay’e taşınmış. Kral Mindon’un yatak odası iken, kralın son nefesini bu odada vermesi üzerine, yerine geçen oğlu Kral Thihaw, bu odayı yıktırıp, odanın materyallerinden bu manastırı yaptırmış. Bu manastırın bu kadar önemli olmasının bir nedeni de Mart 1945’te Kraliyet Sarayı’nın yıkımından sonra günümüze ulaşmış saraya ait tek yapı olması. Daha sonrasında bu manastırın hemen yakınlarında yer alan Atumashi Manastırı’nı geziyorum. 1877 yılında tamamlanmış bu manastır Mandalay’deki dini yapıların en büyüğü olarak biliniyor.

Sonrasında tekrardan bisikletime atlayıp Mandalay Tepesi’nin yamacında yer alan tapınaklara doğru yöneliyorum. İlk ziyaret ettiğim tapınak Kuthodaw Paya oluyor. Mandalay’de yer alan birçok tarihi yapı gibi bu tapınak da Kral Mindon tarafından 1879 yılında inşa edilmiş. Bu tapınak aynı zamanda “dünyanın en büyük kitabı” olarak da anılıyor. Bunun nedeni de tapınak içerisinde yer alan 729 mermer taş kalıbın üzerinde Budist Tripitaka Cannon’unun tekrardan anlatılıyor olması. Birbiri ardına dizilmiş beyaz kuleciklerin bu mermer kalıplara ev sahipliği yaptığı tapınak görülmeye değer. Bu tapınağın çok yakınında yer alan Sandamuni Paya’da da benzer şekilde beyaz kuleciklerin içerisindeki mermer taşlarda Budist öğretileri yer alıyor. Üstelik bu tapınakta toplamda 1774 mermer taşın üzerinde Buddha’nın Sutta Vinaya Abhidhamma yorumları bulunuyor.

Tapınaklar sonrasında her ne kadar Mandalay Tepesi’ne çıkmayı çok istesem de o enerjiyi vücudumda bulamadığımdan ve aynı gece tekrardan trene binme planları yaptığımdan tepeye uzaktan uzaktan bakıp Mandalay Kalesi’ni ve Mandalay Sarayı’nı ziyaret için bisikletime atlıyorum. Beyaz kale duvarlarını bir hendek çevreliyor. Kale duvarlarından içeri girdiğinizde de genişçe bir yoldan içinde bulunduğunuz kare kalenin tam merkezinde yer alan saraya yürüyerek ulaşabiliyorsunuz. Siz yürürken sizi kalenin bulunduğu bir kilometrelik yolu motosikletleri ile belli bir ücret karşılığında taşımayı öneren insanlara rastlamanız ihtimaller dahilinde. Saray ise ne yazık ki ikinci dünya savaşı sırasında tamamen yanmış. Sarayın yerinde bulunan baştan yapılmış yapılar ise her ne kadar orijinaline sadık ve son derece görkemli olsa da detay anlamında orijinali ile kıyaslanamayacağı söyleniyor. Yemyeşil bahçelerin arasında yer alan kırmızı binalar kim ne derse desin benim çok hoşuma gidiyor. Saray içerisinde biraz oyalandıktan sonra tekrardan şehir merkezine dönüyorum.

Çoktan öğlen olmuş bile. İlk durağım yolda gördüğüm bir internet cafe oluyor. Birkaç mesaja cevap verip internette bir süre dolandıktan sonra atladığım kahvaltı yerine öğle yemeği yemek için bir antika mağazasının üst katında bulunan Tay restoranına gidiyorum. Daracık bir ara sokakta bulunan bu restoranda bir süredir yediğim en güzel yemekleri yiyorum ve terasında esen rüzgarın altında bir süre dinleniyorum. Sonrasında tekrardan yola koyuluyorum. Tren istasyonuna gidip aynı gece için Bagan’a bir tren bileti almak oluyor. Yataklı vagon olmadığı için “üst sınıf koltuklu” kategorisinden aldığım tren akşam 21:00’de. Üç dört kere saati, günü ve yeri teyit ettikten sonra tekrar yollara düşüyorum. Bu sefer de şehrin güneyine doğru sürüyorum bisikleti. Genelde yollar dümdüz olduğu için bisiklet sürmek de, bisiklet ne kadar eski olursa olsun çok keyifli geliyor.

Burada biraz turladıktan sonra tekrar şehrin merkezine dönüyorum ve önünden birkaç kere geçtiğim AirAsia ofisinde duruyorum. Aslen bir hafta konaklamayı düşündüğüm Myanmar’da kalacağım süreyi uzatmayı amaçlıyorum. Bunun da en büyük nedeni ülkenin güneyinde gitmeyi çok istediğim bir meditasyon tapınağı bulmuş olmam. macım biletimi bir hafta kadar uzatmak. Bütün ayarlamaları yaptıktan ve biletimi değiştirdikten sonra dışarı çıkıyorum, ama fark ediyorum ki çok yorulmuşum. Hem bir önceki günün yorgunluğu, hem de tüm gün güneş altında ölümcül nem ile bisiklete binmenin etkisi ile artık harcayacak çok enerjim kalmamış. Bisikleti aldığım yere teslim ediyorum ve yol üzerindeki cafe’lerden birinde 2-3 saat vakit geçirmek için mola veriyorum. Mandalay’de Yangon’a kıyasla çok daha batı tarzı mekanlar bulunuyor, bu anlamda mandalay biraz daha farklı ve biraz daha gelişmiş bir şehir olarak karşıma çıkıyor. Oturduğum cafe’deki kablosuz internet bağlantısı sağolsun 2-3 saat geçiriyorum. Sonrasında saat 18:00’i gösterirken tren istasyonun yolunu tutuyorum.

Tren istasyonuna gittiğimde trenime hala 2,5 saat var. Ben de bir kenarda etrafımı çevreleyen kara sineklere inat okuduğum kitabı bitiriyorum. Kitabım bittiğinde saat 20.50 olmuş, ama benim trenden hala eser yok. Çıkıp görevlilere trenin akıbetini sorduğumda trenin bir saat rötarla geleceğini söylüyorlar bana. O kadar yorgunum ki, gecikme sadece bir saat olsa da aldığım haber yüzünden yüzümden düşen bin parça. Bir saati tren istasyonunda bir aşağı bir yukarı yürüyerek, üst katları gezerek harcıyorum. Sonunda tekrar oturduğumda daha önce bilgi aldığım görevli beni çağırmak için yanıma geliyor, trenin platformun öbür başında olduğunu, bana yerimi göstereceğini söylüyor.

Geniş ve rahat koltukları olan bu vagonun rengi canlı yeşil. Birbirine dönük dörderli koltuklardan oluşan bölmelerden birine geçiyorum. Trenimiz de yavaştan yola koyuluyor. Bir noktada yanımda oturan teyze başka bir koltuğa geçiyor da rahat rahat uzanabiliyorum. Ama bir önceki gece yaşadığım zıplama sorunu bu trende kendisini çok daha şiddetli gösteriyor. Belli aralıklarla tren öyle bir zıplıyor ki arka koltuklarda insanlar yerlere düşüyor (gerçekten!), koltuklar kırılıyor (kırılan koltuklardan iki tanesi de ne yazık ki benim koltuklarım) belli noktalarda öyle zıplıyoruz ki artık bütün vagonun sinirleri bozulmuş ben de dahil herkes kahkahalar atıyor. Gece boyunca yolculuğumuz böyle devam ediyor. Her iki saatte bir zıplamayla uyanıp koltukların parçalarını toplayıp yerine oturtmaya çalışıyorum. Bir gece daha böyle sona eriyor.