Category Archives: Tulum

Valladolid, Meksika.

Standard

29 Ekim 2013, Salı.

Screen Shot 2013-10-29 at 8.19.11 PM

Screen Shot 2013-10-29 at 8.31.02 PM

Screen Shot 2013-10-29 at 8.31.55 PM

Screen Shot 2013-10-29 at 8.32.58 PM

Screen Shot 2013-10-29 at 8.41.35 PM

 

Cenote dalışından masal gibi görüntüler.

DSC08878

DSC08880

DSC08885

DSC08895

Valladolid’den “Ölülerin Günü” kutlamaları.  

Sabah saat 08:30’da hostelin lobisinde Mark ile buluşuyoruz. Bir gün önceden dalış malzemelerini hazırladığımız için eşyaları yüklenip “cenote” adı verilen yeraltı mağaralarının yolunu tutuyoruz. Maya dilinde dz’onot kelimesinden gelen bu terim “Su dolu mağara” anlamına geliyor. Yucatan yarımadasını, yıllar önce yağmur sularının toprağın altına süzülmesiyle delinen, gözenekli kireçtaşı kayaçları oluşturuyor. Meksika’da neredeyse 6000 adet cenote bulunuyor. Zamanla bu deliklerin genişlediği bölgelerdeki kireçtaşlarının yüzeyi çökmüş, böylece bu doğal kuyular oluşmuş. Mayalar tarafından su kaynağı olarak kullanılan cenote’lerin aynı zamanda yağmur tanrısı Chac’ın evi oldukları düşünülüyor. Bu yüzden Maya kentleri genelde cenote’ler etrafında yer alıyor. Bu konuyla ilgili daha detaylı bir yazı için Aylak Ilsu’nun Notları’na göz atabilirsiniz:

(http://www.aylakilsu.com/2012/02/hayatta-bir-kez-yapmal-meksikada-magara.html)

Normalde bölgede büyüklü küçüklü birçok dalış okulu bulunuyor. Üstelik sadece Tulum’da da değil, taa Cancun’dan başlayarak dalış okulları cenote meraklılarını bölgeye kadar getiriyor. Fiyatlar genelde lisansı olanlar için iki dalışı kapsayacak şekilde 150 USD civarında (dalış gruplar 3-4 kişiden oluşuyor). Mark’la beraber dalmanın bana avantajı sadece ikimizin dalacak olması, üstelik fiyat da sadece 120 USD. Biz dalış için “Dos Ojos” yani “İki Göz” isimli cenoteyi tercih ediyoruz. Yirmi dakikalık bir yolculuk sonunda Dos Ojos isimli mağaranın bulunduğu bölgenin otoparkına giriyoruz. Bu mağralara Dos Ojos adının verilmesinin nedeni gözü andıran iki tane yuvarlak etrafında oluşmuş olmaları. Biz de bugünün dalışlarının birini sağ gözde, diğerini sol gözde yapmayı planlıyoruz. İşin güzel tarafı iki gün aralıksız yağmurun sonunda güneş bize acımış olacak ki, bulutların arasından yüzünü gösteriyor. Bu da dalış sırasında muhteşem ışık oyunlarına tanık olabileceğimiz anlamına geliyor.

İlk olarak Mark bana dalışı yapacağımızın havuzcuğu gösteriyor. Havuzcuğu oluşturan turkuaz sular muazzam bir görsel şölen sunuyor. Suya girmek için içten içe sabırsızlanıyorum ben. Mark, dalış sırasında gopro’sunu kullanmama izin verdiği için de dalış sırasında istediğim gibi çekim yapabileceğim için ayrıca mutluyum.

Eşyaları yüklenip hazır şekilde havuzcuğun girişine gidiyoruz. Mağaraları dolduran su, tatlı su olduğu için, deniz ve okyanuslardan farklı olarak daha az ağırlığa ihtiyaç duyacağımız anlamına geliyor. Su biraz serin. İlk olarak ağırlık kontrolünü yapıyoruz, sonrasında da dalışımız başlıyor. Benim bundan önceki mağara dalışı sayılabilecek tek deneyimim Malezya’nın Sipadan adasındaki bir yarıktan yirmi metre kadar içeri girmek olduğu için, bu dalış beni oldukça heyecanlandırıyor. Kayalara takılı ipi takip ederek tam bir yuvarlak çizecek şekilde dalışı sürdürüyoruz. Sarkıtlar, dikitler, su altında oluşmuş şekiller oldukça farklı bir deneyim yaşatıyor. Cenote’nin girişindeki havuza dönüp baktığımızda ise masallardan fırlamış gibi bir manzara ile karşılaşıyoruz. Güneşin hüzmeleri suyun altına sızarak turkuaz suyu baştan sona boyuyor. Ben heyecandan bir süre afallıyorum; çünkü gördüğüm manzara daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemiyor. Ellerimizde fenerlerimizle kırk beş dakika kadar suyun içinde kalıyoruz. Her şey olması gerektiği gibi. Oksijen baloncuklarının mağaranın yüzeyinde oluşturduğu civamsı görüntülerle eğleniyorum ben kendi çapımda. Gördüğüm kaya şekillerini bir şeylere benzetmeye çalışıyorum.

Kırk beş dakika sonunda turumuzu tamamlayıp çıkışımızı yapıyoruz. Biraz soluklanıp mola veriyoruz. Sonrasında da tanklarımızı değiştirip tekrardan suya giriyoruz. Bu sefer ikinci gözün etrafında dolanıyoruz ve ikinci göz birincisine kıyasla oldukça farklı bir atmosfer sunuyor. Her şeyden önce yolun yarısında “Bat Cave” olarak bilinen yarasa mağarasında su yüzeyine çıkıyoruz. Mark, burasının Meksika’da, hatta dünyada bulup bulabileceği en sessiz yer olduğundan bahsediyor. Hakikaten öyle. Etrafta arada sırada uçuşan yarasaların kanat seslerinden başka hiçbir ses yok. Simsiyah petrol gibi bir sessizlik. Bir süre burada mola verdikten sonra da kaldığımız yerden devam ediyoruz. Belli noktalarda Mark bana kayaların yüzeyinde yer alan denizkabuğu fosillerini gösteriyor. Bir kırkbeş dakika da ikinci göz etrafında dalış yaptıktan sonra su yüzeyine çıkıyoruz. Benim suratımda kocaman bir sırıtma ile. Açık ara farkla hayatımdaki en güzel deneyimlerden bir tanesini gerçekleştirmiş olmanın verdiği tatmin hissi ile. Eşyalarımızı toplayıp üstümüzü değiştiriyoruz ve hostelin yolunu tutuyoruz.

Hostele vardığımızda ben duşumu alıp hazırlanıyorum. Sonrasında da Mark ve Michelle’e veda edip otobüs istasyonunun yolunu tutuyorum. İstasyona vardığımda ise Valladolid isimli şehre bir bilet alıyorum. Valladolid yolu iki saate yakın sürüyor. Şehre vardığımızda şehrin daracık sokaklarından ilerleyerek merkezde yer alan otobüs istasyonunda ulaşıyoruz. Buradan konaklayacağım hostele kadar yürüyorum. Eşyalarımı hostele bıraktıktan sonra da şehri turlamaya başlıyorum.

Neredeyse 50.000 nüfuslu bu ufacık şehir sevimli ve birbirini tekrar eden rengarenk binaları ile adeta rengarenk bir atmosfer sunuyor. Her köşe başında ayrı bir renk, ayrı bir manzara bulunuyor. Ben sürekli yollarda durup etrafı izliyorum. Gördüğüm renkleri sindirmeye uğraşıyorum. Şehrin sokakları baklava dilimleri gibi düzenlendiği için de yürümek son derece keyifli oluyor. Hava kararana kadar zigzaglar çizerek şehri inceliyorum.

Şehrin görkemli katedrali genişçe bir meydanın yanı başında yer alıyor. Bu meydanda bir sonraki gün başlayacak olan “Ölülerin Günü” kutlamaları çoktan başlamış bile. Kolomb öncesi döneme dayanan bu geleneğe göre ölülerin ruhlarının bu tarihlerde dünyayı ziyaret ettiğine inanılıyor. Genelde üç gün süren kutlamalarda (31 Ekim, 1 ve 2 Kasım) şehirlerin önemli meydanlarında ve mezarlıklarda, aileler ölülerini anmak üzere sunaklar inşa ediyor. Ölülerin fotoğraflarını ve ölülerin ruhlarına sundukları adakları bu tezgahlara yerleştiriyorlar. Ben de ana meydanı çevreleyen rengarenk sunakları geziyorum. Çiçeklerle, mumlarla, yiyeceklerle kaplı bu ufak sunaklar etrafında toplanmış yereller hüzünden çok neşe ile kutlamaları sürdürüyor. Etrafta beyaz kostümleri ile Mayalar dolanıyor. Mayaları kısa boyları ve kendilerine has fiziksel özelliklerinden çok kolay tanıyabiliyorsunuz. Genelde sert surat hatlarına sahip oluyorlar. Tezgahlardan birini incelerken yanıma gelen Mayalı Jose, bana geleneklerini çat pat anlatmaya çalışıyor. Bir yandan da Maya dilinde birkaç kelime öğretiyor. Benim dilimin döndüğünü görünce de çok seviniyor.

Şehrin atmosferi beni oldukça mutlu ediyor. Kutlamalar bitene kadar etrafta dolanıyorum. Yavaş yavaş tezgahlar toplanırken de hostelin yolunu tutuyorum.

Reklamlar

Tulum, Meksika.

Standard

 

 

 

28 Ekim 2013, Pazartesi.

DSC08736

DSC08742

DSC08744

DSC08745

DSC08753

DSC08755

DSC08782

DSC08792

 

 

Yağmur altında Tulum Maya kalıntıları.

DSC08809

 

Vizörümdeki yağmur damlaları ve Tulum Maya kalıntılarında yer alan muhteşem plajlar.

DSC08812

DSC08813

DSC08817

DSC08834

Kalıntılara karşı denize girmek ise en keyiflisi.

Sabah uyandığımda kapalı bir hava yine bana merhaba diyor. Ben içten içe hava kapalı olsa da yağmur yağmadığı için seviniyorum. İlk iş olarak yine bir bisiklet kiralıyorum ve Tulum’da yer alan denize nazır Maya kalıntılarını görmek üzere yola koyuluyorum. Fakat yağmur yağmadığını düşünüp sevinirken fazla erken davrandığımı fark ediyorum. Maya kalıntılarının bulunduğu bölgenin otoparkına girmemle sağanak yağmurun başlaması bir oluyor. Ben de yanıma aldığım panço yağmurluğu üstüme geçiriyorum.

 

Tulum’da bulunan arkeolojik şehir, Mayalıların en son ikamet ettiği bölgeler arasında biliniyor. Mayalıların bu şehirde 1200 – 1521 yılları arasında yaşadığına inanılıyor. Karayip denizi kenarında 12 metre yükseklikteki kayalıklarda bulunan bu büyüleyici kalıntılar, günümüzde Meksika’nın en çok ziyaret edilen üç Maya bölgesi arasında sayılıyor. Önemli bir liman olan bu bölgenin ismi Maya dilinde “duvar” anlamına gelen Tulum kelimesinden geliyor. Bu ismin, 20. yüzyılda bölgeyi keşfeden İspanyollar tarafından verildiği düşünülüyor. 

 

Kalıntıları gezdiğim iki saat boyunca yağmur belirli aralıklarla da olsa son derece hızlı bir şekilde etkisini gösteriyor. Öyle ki, belli bir noktada durum son derece tatsızlaşıyor. Üstümde yağmurluk olmasına rağmen sırılsıklam bir hale geliyorum. Kalıntılara bakan muhteşem küçük koyda “Nasıl olsa ıslandık zaten.” mantığı ile herkes gibi ben de kendimi denize atıyorum. Dalgalarla boğuşurken, suyun içinden kalntıları izlemek son derece keyifli.

 

Artık nem, ıslaklık ve kötü havaya tuzlu bir beden de eklenince hostele dönüş vaktimin geldiğini anlıyorum. Bisikletimle tıngır mıngır hostelin yolunu tutuyorum. Duşumu alıp kurulanıp temiz kıyafetlerimi giyince yeniden doğmuş gibi oluyorum. Zaten benim kapalı mekana girmemi fırsat bilen güneş de kendisini gösteriyor. Mark duruma gülüyor. Hep böyle olmaz mı zaten? Mark aynı zamanda dalış hocası olduğu için bir sonraki gün onunla “cenote” olarak bilinen tatlı su mağaralarında dalış yapmayı planlıyoruz. Hostelde bir süre mağara dalışını planladıktan sonra, ben yine bisikletle deniz kenarına kadar gidiyorum. Yağmur yine etkisini göstermeye başladığında ise hostele geri kaçıyorum. Bütün Tulum maceramı üç kelime ile özetleyecek olursam bunlar: yağmur, bisiklet ve nem.

Odaya döndüğümde, odada benden başka kimsenin bulunmamasının verdiği rahatlıkla bütün geceyi film izleyerek geçiriyorum.

27 Ekim 2013, Pazar.

DSC08704

Tulum şehir merkezi otoban benzeri bir yolun etrafına kurulmuş.

DSC08706

DSC08708

Denize paralel oteller her bütçeye yönelik imkanlar sunuyor.

 

 

 

DSC08710

DSC08711

DSC08712

DSC08714

DSC08716

 

Balıkçılar gün batımına doğru kendilerini belli ediyorlar.

DSC08721

 

Balıkların peşinde olanlar sadece balıkçılar değil.

DSC08723

DSC08726

DSC08727

DSC08729

DSC08730

Tulum plajlarında gün batımı.

 

Sabah erkenden kalkıp otobüs istasyonuna doğru yürüyorum. Bir önceki gün aldığım otobüs bileti saat 10:30 için, böylece uykumu alacağımı düşünüyorum. Fakat bir kere sabaha karşı uyandıktan sonra uyumak mümkün olmuyor. Saatler değişmiş, ben mülakat heyecanından uyuyamamışım, bir kere uyandıktan sonra da gözüme uyku hiç girmemiş zaten. Sabahın kör şafağından öğlene kadar odada kitap okuyorum sürekli. ABD’de stokladığım ve çantamın en ağır yükü olan kitapların bana ne kadar süre dayanacağı konusunda endişelerim olsa da, güne güzel bir kitapla başlamak gibisi yok. 

 

İstasyonda kahvaltımı yapıp Tulum’a doğru yola çıkıyorum. Tulum yolu iki saate yakın sürüyor. Tulum’a vardığımda ise bir süredir peşimi bırakmayan kapalı hava, beni burada da buluyor. Otobüs istasyonundan konaklayacağım yere olan yarım saatlik yolu yürümeye karar veriyorum. İyi bir şey mi kötü bir şey mi bilmiyorum ama ben ne zaman bir yere nasıl gideceğime emin olamasam hep yürümeyi tercih ediyorum. Bu nedenle belli yerlere ulaşmam da saatlerimi alıyor.

 

Tulum’da konaklayacağım yere vardığımda ise yeni açılmış, pırıl pırıl bir hostel beni karşılıyor. Hostelin sahibi İngiliz Mark, burada hamile eşi Michelle ile beraber yaşıyor. Bir süre farklı yerleri gezdikten sonra bölgenin mağaralarına kapılıp buraya taşınmışlar. Zaten Mark’ın anlattığına göre mağara dalışına ilgisi olan herkes bu bölgede yaşıyormuş.

Odama yerleştikten sonra ilk işim kurulanıp kendime gelmek oluyor. Sonrasında da Mark’tan aldığım ipuçları doğrultusunda kendimi dışarı atıyorum. Hava kapalı olmasına rağmen, son derece nemli ve sıcak. Üstelik Tulum’a bir şehir demek çok da mümkün değil. Daha çok iki şehir arasında mola verilen bölgeleri anımsatıyor. Otobüs istasyonunun da bulunduğu tek ve geniş bir caddeden oluşan şehir merkezi ve deniz kenarı, insanların yoğunlaştığı iki bölge olarak ortaya çıkıyor. Deniz kenarında genelde ekolojik temelli ya da sipiritüelizme önem veren şık ve pahalı butik oteller birbirini takip ediyor. Fakat Cancun’dan farklı olarak bu otellerin birçoğu butik ve alternatif bir ortam sunuyor. Benim konakladığım yer ise deniz kenarı ve şehir merkezinin tam ortasında bulunuyor. Buradan deniz kenarına direk araç olmadığı için ya bisiklet kiralamanız gerekiyor ya da otostop çekmeniz. Ben de ilk seçeneği tercih edip bölgeye yakın bir mağazadan sepetli pembe bisikletimi kiralıyorum.

Şehrin en büyük avantajı ise bisiklete binebileceğiniz rahat, geniş ve düzgün bisiklet yollarının bulunması. Bu nedenle bisiklete binmek de son derece keyifli oluyor. Rüzgar tenime değerken, dalgaların sesi eşliğinde denize paralel şekilde önce şehrin doğusuna doğru ilerliyorum. Sonrasında da geri dönüp batı bölgesine doğru pedalleri çeviriyorum. İki tarafı çevreleyen ağaçlar ve birbirinden farklı konsept oteller farklı bir hava sunuyor. Farkına varmadan saatlerce bisiklete biniyorum. Arada gördüğüm ufak koylarda mola verip denizi ve arada bir kendisini gösteren balıkçıları izlemeyi ihmal etmeden.

 

Hava kararmaya yakınken halk plajlarından bir tanesinde artık nemden ve terden kavrulmuş bedenimi soğutmak adına kendimi denize atıyorum. Yağmur hafif hafif atıştırıyor. Üstelik dalgalar da o kadar büyük ki, denizdeki mücadelem ancak dakikalar sürüyor. Gün kararmadan da hostele dönüyorum. Yollarda ışık olmadığı için karanlıkta bisiklete binmek mümkün gibi gözükmüyor. Ama işin en keyifli yanı, günbatımında gökyüzü ağaçları ve ağaçlar arasından gözüken bulutları mora boyarken atıştıran hafif yağmurun altında bisiklet sürmek.

 

Hostele döndüğümde duşumu alıp kendime geliyorum. Bir süre internette işlerimi hallediyorum. Sonrasında da odaya yeni gelen Singapurlu üç değişim öğrencisi ile akşam yemeğine gidiyorum. İkisi Monterrey’de, bir tanesi Mexico City’de okuyan bu gençler bir dönem için Meksika’ya gelmeyi tercih etmişler. Boş vakitlerinde de araba kiralayıp ülkenin görmedikleri bölgelerini keşfediyorlarmış. Saatlerce süren muhabbet sonrasında güzel bir uyku beni bekliyor.