Category Archives: San Cristobal de las Casas

San Cristobal de las Casas, Meksika.

Standard

20 Kasım 2013, Çarşamba.

DSC01748

DSC01750

DSC01755

Şehrin göbeğinde yer alan katedral.

Sabah ilk işim hostelimi değiştirmek oluyor. İki gündür konakladığım bu oda, fiyatına göre son derece rahat olsa da; hostel sahibi kadının suratsızlığı bir noktadan sonra illallah dedirtiyor. Yeni hostelime yerleştikten sonra da bir süredir yanımda taşıdığım Meksika ganimetlerini eve göndermek üzere, postanenin yolunu tutuyorum. Postanedeki görevlinin son derece yardımsever olması sayesinde bir saat içerisinde dört buçuk kiloluk hediyelik eşya, kitap ve bir süredir biriktirdiğim bilet, poster, harita ve benzeri ıvır zıvırı evime yolluyorum. Çantamın neredeyse yarı yarıya hafiflediğini fark etmek ise cabası.

Sonrasında, şehir merkezindeki turist ofislerinden bir tanesinden ertesi günün sabahı için Guatemala’da yer alan Quetzaltenango şehrine bir bilet alıyorum. Sabah otobüsüm saat 06:30’da kalkacak. Günün geri kalanında kapalı San Cristobal de las Casas havasından ve etrafı sele çeviren yağmurlardan kaçmak adına çeşitli cafe’lere sığınıp ya günlük yazıyorum ya da kitap okuyorum. İşin en şaşırtıcı tarafı ise oturduğum cafe’lerden bir tanesinde mehter marşı çalmaya başlıyor. Dünyanın en olmadık mekanında üstelik, düşünsenize! Zaten Türkiye hep en olmadık anlarda karşıma çıkıyor. Otobüste gösterdikleri bir filmde, oturduğum cafe’de çalan bir şarkıda, otelin duvarında asılı bir posterde…

Hava kararmak üzereyken yeni hostelime gidiyorum. Burada kalabalık bir grup ile önce hep beraber yemek yapıyoruz, sonrasında da herkesin uykusu gelene kadar muhabbet ediyoruz. Grubun çoğu ABD’li. Herkesin deneyimi ise birbirinden oldukça farklı. Bu nedenle muhabbet uzuyor da gidiyor.

19 Kasım 2013, Salı.

DSC01728

 

San Cristobal de las Casas sokakları.

DSC01734

 

DSC01738

 

Cerro de Guadalupe.

DSC01737

DSC01744

 

Cerro de Guadalupe’den şehrin manzarası.

DSC01746

 

Real de Guadalupe sokağı.

Bir önceki günün yorgunluğu o kadar etkili olmuş ki, sabah uyandıktan sonra kendime gelmem resmen saatlerimi alıyor. Uzun zamandan sonra tek başıma bir odada kalmanın verdiği rahatlık da var üzerimde üstelik. Yolda olduğum belli dönemlerde, kişisel alanıma ihtiyacım tavan yapıyor; ama sürekli hareket halindeyken ve iki üç günde bir şehir değiştirirken bu çok da ihtimaller dahilinde olmuyor. Dönem dönem tek başıma bir odada belirli bir süre geçirmek bile lüks kaçabiliyor.

San Cristobal de las Casas, Meksika’daki son şehrim. Burada bir iki gün vakit geçirdikten sonra, Guatemala’ya geçmeyi planlıyorum. Chiapas eyaletinde yer alan, San Cristobal de las Casas, Meksika’daki şehirler arasında yerelliğini en iyi koruyan bölgelerin başında geliyor. Şu ana kadar gezdiğim diğer Meksika şehirlerine benzer şekilde şehrin göbeğinde bir adet ana meydan bulunuyor. “Plaza 31 de Marzo” isimli meydan ufacık şehrin kalbinde ağaçların ortasında yer alıyor. Meydana kurulu banklarda oturanlar, ayakkabı boyacıları, meyve ve ufak tefek eşya satıcıları meydanın genel profilini oluşturuyor. Meydanın hemen yanı başında bir katedral yer alıyor. Bu katedralin, şehri üst üste etkileyen doğal felaketler nedeniyle 1815 yılına kadar tamamlanamadığı biliniyor.

Meydanı ve etrafındaki binaları gezdikten sonra şehrin en güzel manzaralarının bulunduğu iki kiliseden bir tanesi olan “Cerro de Guadalupe” isimli kiliseye gidiyorum. Birbiri ardına dizilmiş sevimli cafe ve butik dükkanlar ile donatılmış sokakları geçtikten sonra, ulaştığım bu kilise bir tepeceğin üstünde bulunuyor ve dik merdivenlerini çıktıktan sonra gerçekten de şehrin en güzel manzaralarına tanık olabiliyorsunuz. Bütün şehir ayağınızın altına seriliyor. Burada bir süre oyalandıktan sonra şehrin merkezine dönüyorum. Real de Guadalupe, Madero, Insurgentes gibi sokaklar rengarenk manzaraları ile dolup taşıyor. Sevimli cafe’lerden bir tanesine girip iki üç saat kadar burada oturuyorum.

Şehrin etrafında Templo & Ex-Convento de Santo Domingo, Cerro de San Cristobal, Templo de la Caridad başta olmak üzere birçok farklı görülmeye değer kilise yer alıyor. Üstelik, eski bir malikanenin müzeye dönüştürülmesi ile açılmış Na Bolom, geleneksel ilaçlara ilişkin bilgi alabileceğiniz Museo de la Medicina Maya, özellikle bölgenin zengin kehribar kaynaklarına dikkat çeken Museo del Ambar de Chiapas, Chiapas bölgesinin kahve üreticilerine yoğunlaşan ve aynı zamanda bir cafe olarak da işletilen Cafe Museo Cafe de ziyaretçileri bekliyor.

Akşam hava kararmışken odaya dönüyorum. Çok da oyalanmadan, internet üzerindeki işlerimi halledip erkenden uyuyorum.

Reklamlar

Palenque, Meksika.

Standard

18 Kasım 2013, Pazartesi.

DSC01659

DSC01668

DSC01671

DSC01673

DSC01678

DSC01683

DSC01688

DSC01689

Herkes neden aynı yerde poz veriyor?

DSC01692

DSC01694

DSC01695

Kalıntılar son derece etkileyici bir yağmur ormanı içerisinde yer alıyor.

DSC01703

DSC01709

Palenque kalıntılarından manzaralar.

DSC01720

Zapatista’ların kestikleri araçlara verdikleri kağıtlar.

DSC01723

Yolumuzu kesen çakallar.

Palenque’ye öğleden önce varıyoruz. Minicik otobüs istasyonuna vardığımda hava son derece nemli ve sıcak. Sırt çantamı yine otobüs istasyonunun küçük emanetine bırakıyorum. Palenque’nin şehir merkezi oldukça küçük, üstelik şehirde görülmeye değer tek yer ünlü Maya kalıntıları. O nedenle bu şehirde konaklamadan bir sonraki durağıma geçmek istiyorum. Çantamı bıraktıktan sonra otobüs istasyonunun biraz ilerisinden Maya kalıntılarına giden minibüslerden birine atlıyorum.

Palenque kalıntıları, Chiapas bölgesindeki en sık ziyaret edilen yerlerin başında geliyor. Bu kalıntılarda Maya döneminin en güzel mimari örnekleri, bir ormanın içerisinde sergileniyor. Atmosfer olarak da bu kalıntılar diğer Maya kalıntılarına göre farklılık gösteriyor. Palenque antik şehrinin ilk olarak MÖ. 100 yılında işgal edilmiş. MS. 630 – 740 yılları arasında da şehir büyüme göstermiş. Şehrin en ünlü hükümdarı Pakal’ın ismine şehirle ilgili birçok kaynakta rastlanıyor. Üstelik işin ilginç yanı Pakal’ın o dönem için mucize sayılabilecek 80 yaşına kadar yaşadığına inanılıyor. Şehrin birçok meydanının ve binasının Pakal hükümdarlığı sırasında inşa edildiği biliniyor. Pakal’dan sonra hükümdarlığı devralan oğlu Kan B’alam II döneminde şehrin gelişimi ve ilerlemesi devam ediyor.

Şehrin MS. 900 yılından sonra terk edildiği düşünülüyor. Palenque, Meksika genelinde en çok yağmuru alan bölgede bulunduğu için, zaman içerisinde yoğun bir yağmur ormanı ile kaplanıyor. Bu sayede, 1746 yılına kadar Batı dünyasının bu antik şehirden haberi olmuyor. Antik şehrin adam akıllı keşfedilmesi ise 1837 yılında bölgeye giden amatör arkeolog John L. Stephens ve sanatçı Frederick Catherwood tarafından oluyor. Pakal’ın saklı kalmış hiyerogliflerinin keşfi ise 1952 yıılında Meksikalı arkeolog Alberto Ruz Lhuillier tarafından gerçekleşiyor.

Palenque’ye doğru ilerlerken bir noktada aracımız trafiğe takılıyor. Ben ne olduğunu çok anlayamıyorum. Araç içerisinde yabancı olarak bir ben bulunuyorum. Önümüzdeki araç trafiği aradan yirmi dakika kadar geçmesine rağmen çözülmeyince bizim şoför uyanıklık yapıp bütün araçları solluyor ve giriş kapısının bulunduğu bölgeye ilerliyor. İşte o zaman işin rengi değişiyor. Yolumuz yüzleri maskeli, elleri sopalı kalabalık bir grup tarafından kesiliyor. Öğrendiğime göre bu grup meşhur “Zapatistas”. Bir süre araç şoförü ile tartıştıktan sonra, şoför adamlara 20 peso veriyor, karşılığında bir kağıt alıyor. Tam ilerleyeceğimiz sırada grup araç içerisinde tipi ile sırıtan beni fark ediyor. Bir anda grubun tamamı camımın etrafına doluşuyor. O noktada ciddi anlamda çok korkuyorum. Çünkü çantam içerisinde cep telefonum, fotoğraf makinem, param ve bilgisayarım bulunuyor. Adamlar bütün bunları almak istese, çok rahatlıkla alır. Bir süre yoğun bir tartışma ortamı yaşanıyor. Adamlar beni işaret ediyor, ben anlamıyorum. Gruptan birileri camımı açmaya çalışıyor. Sonra aracın şoförü bana dönerek adamlara 80 peso verirsem geçmem izin vereceklerini söylüyor. Ben de başım bağlı istedikleri parayı veriyorum. Böylece aracın kalıntılara geçmesine izin veriyorlar. Kalıntıların bulunduğu otoparka geldiğimde, araç şoförü içeri girerken bilete para ödemem gerektiğini, bu grup ile gişedekiler arasında bir anlaşma olduğunu belirtiyor. Tabii gişeye gittiğimde görevliler durumu kabul etmiyor. Sanki bu kalabalık grubun bütün turist otobüslerinin yolunu kesmesi son derece normalmiş gibi davranıyorlar. Ben de çok diretmeden biletimi alıp içeri giriyorum.

Kalıntılar muazzam bir yağmur ormanının içerisinde bulunuyor. 15 kilometrekarelik bir alana yayılmış onlarca binalar arasında dolanıyorum. Şehrin nemli havası ve büyülü atmosferi, kısa bir süre önceki gerginliğimi ortadan kaldırmaya yetiyor da artıyor bile. Üç dört saate yakın kalıntıları keşfettikten sonra şehir merkezine dönüyorum. İki geceyi otobüslerde geçirmenin yorgunluğu etkisini tüm gücü ile gösteriyor. Akşamı geçirmek istediğim, Meksika’daki son şehrim olan San Cristobal de las Casas’a olan otobüsün akşam saatlerinde olduğunu öğrenince minibüs istasyonunun yolunu tutuyorum. Buradan daha hızlı bir şekilde iki araç değiştirerek, üstelik çok daha ucuz bir fiyata San Cristobal de las Cosas’a gitmek mümkün.

San Cristobal de las Cosas’a olan yol boyunca yanımda oturan Alman kızla muhabbet ediyoruz. Bu biraz olsun yolu çekilir kılıyor. Fakat bir noktadan sonra son derece virajlı olan yollar benim bütün enerjimi emiyor. Üstelik, Palenque’den San Cristobal de las Casas’a kadar yolumuz “Zapatistas” tarafından üç kez daha kesiliyor. Yolları arabalar geçmesin diye çivilerle kapamış gruplar, her geçen araçtan para alıyor. Şoförümüz her gruba da 20 peso veriyor da ancak o zaman geçmemize izin veriyorlar. İçten içe biz yabancılara sarmadıklarına seviniyorum ben.

San Cristobal de las Casas’a beş saat sonunda vardığımızda benim dünyam dönüyor resmen. Vücudumdaki son enerjiyi bir taksiye atlayıp ayarladığım hostele gitmeye harcıyorum. Bu hostelde kendime özel bir oda ayarladığım için dinlenmeye fırsatım olacağına inanıyorum. Fakat hostele vardığımda beni bir sürpriz bekliyor. Hostelde kapıyı kimse açmıyor. İki saat boyunca hostelin kapısında soğukta bekliyorum. Bir yandan da geceyi güzel geçireceğime dair kendimi motive etmeye uğraşıyorum. Kimsenin gelmediğini görünce sırt çantamı yüklenip şehir merkezindeki sıcak bir cafe’ye gidip bir şeyler içmeye karar veriyorum. Kahvemi içip hostele geri döndüğümde, kapıyı hostelde konaklayan bir çift açıyor. Hostel görevlilerinin çoğu zaman etrafta olmadığından; ama yan odalarının muhtemelen bana ayrıldığından bahsediyorlar. Ben de bir süre hostelin bekleme odasında oyalandıktan sonra odaya yerleşiyorum. Aradan yarım saat geçince hostelin sahibi kadın geliyor. Ufak çaplı bir tartışma yaşıyoruz, ben kendi odama taşınıyorum. Geçirdiğim günü düşünmeden, uzun ve güzel bir uykuya yatıyorum.