Category Archives: Guanajuato

Leon, Meksika.

Standard

16 Kasım 2013, Cumartesi.

DSC00757

DSC00761

DSC00770

Guanajuato sokakları.

DSC00765

Meşhur “Callejon del Beso” yani nam-ı diğer Öpücük Sokağı.

DSC00767

DSC00768

Guanajuato’nun minicik ve rengarenk meydanları.

DSC00769

Duvar resimleri en ummadığınız noktalarda karşınıza çıkıyor.

DSC00787

Şehrin rengarenk evleri.

DSC00785

Teatro Cervantes.

DSC00795

Leon’da her sene düzenli olarak organize edilen  sıcak balon festivalinde araçlar yerlerini alıyor.

DSC00828

DSC00831

Balonların şişme zamanı.

DSC00841

Birçok araç ateşler yakarak arkada çalan şarkılara tempo tutuyor.

DSC00847

DSC00878

DSC00929

DSC00960

DSC00975

DSC01052

DSC01121

DSC01129

DSC01149

DSC01170

DSC01247

Balon festivali katılımcılara adeta görsel şölen sunuyor.

DSC01382

DSC01422

DSC01454

DSC01495

DSC01523

Gecenin kapanışı ise sabaha kadar süren müzik ve gökyüzüne bırakılan dilek fenerleri eşliğinde yapılıyor.

Sabah uyanıp kahvaltımı yaptıktan sonra bir önceki gün Guanajuato’ya geç varmam nedeniyle göremediğim noktaları keşfetmek adına kendimi yine sokaklara atıyorum. Bu küçük şehrin meydanlarında bir de hava aydınlıkken ve sokaklar cıvıl cıvılken ufak bir tur atıyorum. Şehrin en ünlü sokaklarından bir tanesi olan “Callejón del Beso” yani öpücük sokağını ziyaret ediyorum. Bu sokakta birbirine oldukça yakın iki ev yer alıyor. Farklı varyasyonları olsa da, efsaneye göre evlerden birinde zengin bir ailenin kızı olan Ana yaşıyormuş. Ana, diğer evde yaşayan madenci Carlos’a aşık olmuş. Görüşmelerine sosyal statüleri nedeniyle imkan yokmuş. Buna rağmen her gece, herkes uyuduktan sonra balkonda buluşup aşklarını doya doya yaşıyorlarmış. Bir gün Ana’nın babası çifti yakalamış. Uyarmış. İkinci kez yakaladığında ise kızını vurmuş. Bu olay üzerine Carlos da intihar etmiş. O gün bugündür aşıklar bu sokakta buluşup çifti anmak üzere kırmızı ile işaretlenmiş merdivende öpüşüyorlarmış. Labirent gibi birbiri içine geçen sokaklardan ve merdivenlerden geçip rengarenk evlerin ve insanların fotoğraflarını çekiyorum.

Sokaklarda dolanırken aynı hostelde kaldığım Alman gruba denk geliyorum. Çantalarını sırtlanmış otobüs istasyonuna gittiklerini söylüyorlar. Leon’daki festivali ziyaret edeceklermiş. Ben de iki gündür duyduğum bu festivalin ne olduğunu merak edip internetten bir göz atayım diyorum, o da ne! Meğersem festival dedikleri şey balon festivaliymiş. Ben en başından beri Meksika çapında denk geldiğim müzik festivalleri türünde bir şey olduğunu düşündüğüm için çok da umursamıyorum; ama internetten fotoğraflara bakınca bu festivali kaçırmamam gerektiğine emin oluyorum. Hostele dönüp eşyalarımı topladıktan sonra ben de otobüs istasyonuna gidiyorum ve bir saat uzaklıkta bulunan Leon şehrine giden ilk otobüse bir bilet alıyorum.

Leon’a vardığımda da otobüs istasyonundaki emanet bölümüne çantamı teslim ettikten sonra bir taksi ile anlaşıp beni festivalin düzenlendiği parka bırakmasını rica ediyorum. Festival, şehrin en büyük parklarından bir tanesinde düzenleniyor. Parkta çok geniş bir göl yer alıyor, bu da balonların manzaralarını daha da muazzam kılıyor. Üç gün boyunca devam eden festival aynı zamanda Meksika’nın tek sıcak balon festivali. Yüzlerce balon üç günlük festival boyunca Leon gökyüzünü renklendiriyor. (http://www.internationalballoonfest.com/)

Festival alanına öğlene doğru varıyorum ve 50 pesoluk giriş ücretini ödeyip kalabalıklar arasından içeri giriyorum. Festival programına baktığımda balonların her sabah gün doğumunda ve her akşam hava karardıktan sonra olmak üzere iki kere sergilendiklerini fark ediyorum. Akşam sergilemeleri saat 19:30’da başlayacağı için önümde daha saatler var. Festival, sadece balonların sergilenmesine yoğunlaşmayıp çeşitli aktiviteleri de içinde barındırıyor. Festival alanında iki büyük sahne yer alıyor ve bu sahnelerde düzenli canlı müzik yayını yapılıyor. Üstelik festival alanına yayılmış festival standlarda çeşitli oyunlar ve aktivitelere de katılabiliyorsunuz. Kısacası, ben bir anda kendimi Türkiye’deki görece büyük müzik festivalleri gibi organize edilmiş bir festivalin ortasında tek başıma buluyorum. Önümde geçirilecek altı saatim var. Birçok insan festivale gün doğumunda balonları seyretmek üzere çadırları ve uyku tulumları ile geliyor. Festival alanı içerisinde kamp kurmak isteyenler için birden fazla bölge yer alıyor. Bu noktada biraz ne yaptığımı, neden orada olduğumu sorgulasam da kalmaya karar veriyorum. Arada sağanak halinde yağmaya başlayan yağmur bile beni yıldıramıyor. Altı saati bir o standa, bir bu standa, bir o sahneye, bir bu sahneye bakarak aslında tek başına burada bulunmamın o kadar da kötü bir şey olmadığına kendimi ikna etmeye çalışarak geçiriyorum.

Altı saat sonunda, hava kararıyor, kalabalıklar balonların sergileneceği meydanda yerlerini alıyorlar. Ben de ön sıralarda kendime bir yer buluyorum. Sonrasında müzik eşliğinde balonları taşıyan minik araçlar gelmeye başlıyor. Gelirken ateşler saçarak hem kalabalığı coşturuyorlar, hem de müziğe tempo tutuyorlar. Bütün araçlar yerlerini aldığında ise balonları şişirme zamanı geliyor. İşte o noktada, aslında beklediğime değdiğini anlıyorum. Daha önce gördüğüm hiçbir manzaraya benzemiyor. Gökyüzünü süsleyen rengarenk onlarca balon, iki saat boyunca izleyenlere muazzam bir şov sunuyor. Havaifişekler ve dilek fenerleri ise gecenin tamamlayıcı unsurları oluyorlar. Gördüklerim nedeniyle oldukça duygulanmış bir şekilde göl etrafından yürüyerek çıkış kapısına doğru ilerliyorum.

Biraz yürüyüp bir taksi buluyorum ve otobüs istasyonuna gidiyorum. Saat 01:30’da kalkacak Mexico City otobüsüne bir bilet alıyorum ve otobüse kadar olan üç saati istasyonda kitap okuyarak geçiriyorum. Yollarda geçecek bir gece daha.

Reklamlar

Guanajuato, Meksika.

Standard

15 Kasım 2013, Cuma.

DSC00749

DSC00750

DSC00666

DSC00667

Diego Rivera’nın doğduğu Museo y Casa de Diego Rivera.

DSC00671

DSC00678

Evin farklı odalarında çeşitli sergilemeler yer alıyor. Sergilemeler arasında en ünlü olanlardan bir tanesi ise Frida Kahlo’nun nü karakalem çizimi.

DSC00789

Universidad de Guanajuato

DSC00680

DSC00752

Rengarenk Guanajuato evleri.

DSC00748

Şehrin sokaklarını kesen tünelleri.

DSC00681

Plaza de la Paz.

DSC00745

DSC00697

DSC00781

DSC00688

DSC00782

DSC00701

Şehirden manzaralar.

DSC00773

DSC00773

DSC00690

DSC00694

Jardin de la Union’ın meydanı saklayan ağaçları.

DSC00695

Teatro Juarez.

DSC00714

DSC00719

DSC00727

Kutlama zamanı.

Yağmurlu bir Guadalajara sabahına uyanıyorum. Hızlıca hazırlanıp hostelden çıkışımı yapıyorum. Bu sefer doğru otobüse binerek otobüs istasyonunun yolunu tutuyorum. İstasyona vardığımda da nereye gideceğim konusunda pek bir fikrim yok. Direkt Mexico City üzerinden San Cristobal de las Casas şehrine gitmek çok cazip geliyor. Çünkü neredeyse bir aydır Meksika’dayım ve benim için şehirlerin birçoğu benzer yapıları ile kendilerini tekrar etmeye başlamış durumda. O yüzden yeni ülkeler, yeni kültürler içten içe beni çağırıyor. Fakat ben yine rahat durmayıp Guadalajara ve Mexico City arasındaki, Guanajuato isimli şehre biletimi alıyorum. Yol dört saate yakın sürüyor. Otobüs istasyonuna indiğimde şehir merkezine giden bir minibüse biniyorum. Minibüs daracık sokaklardan, tepeleri kesip geçen tünellerden ilerliyor ve sonunda rengarenk bir şehrin göbeğinde beni bırakıyor. Şehre o kadar son anda ve beklenmedik bir şekilde geliyorum ki, otobüs istasyonundayken bulduğum internet sayesinde yaptırdığım rezervasyondan konakladığım hostelin bile haberi yok. Eşyalarımı odaya yerleştirdikten sonra şehri keşfe çıkıyorum.

Guanajuato’yu ziyaret edenlerin %95’ini Meksikalılar oluşturuyor. Antonio Banderas ve Salma Hayek’in oynadıkları ‘Once Upon a Time in Mexico’ filminin belirli kısımlarının bu şehirde çekimesi sayesinde ismi iyice bilindik hale gelmiş. Şehrin bu kadar ünlü olmasının temel nedeni ise etrafını çevreleyen gümüş madenleri. Koloni döneminden kalma bu gümüş madenlerinden bazıları hala işlerliğini koruyor. Bu madenler şehrin zenginleşmesindeki en büyük etken olarak görülüyor. Dünyadaki gümüşün %20’sinin de burada üretildiği biliniyor.

Şehirdeki ilk durağım, konakladığım sokakta bulunan “Museo y Casa de Diego Rivera” yani Digeo Rivera’nın 1886 yılında ikiz kardeşi ile beraber doğduğu ev oluyor. İkiz kardeş iki yaşında ölmüş; Diego Rivera da altı yaşına geldiğinde ailesiyle beraber Mexico City’ye taşınmış. Günümüzde binanın giriş katı Rivera evini korurken, birinci ve ikinci katı aralarında Diego Rivera’nın eserlerinin de bulunduğu sergilere ev sahipliği yapıyor. Sergilemeler arasında en ilgi gören eserlerden bir tanesi ise Frida Kahlo’nun nü karakalem çizimi. Bir süre evin daracık ve içiçe geçmiş odaları arasında dolanıyorum. Aynı sokak üzerinde gezmek isterseniz 2010 yılında açılmış, restore edilmiş koloni dönemine ait bir malikanenin içerisinde şehrin tarihine ilişkin eşyaların sergilendiği “Museo del Siglo XIX” ve yerel sanat eserlerinin sergilendiği, özellikle Meksika minyatürleri ile dikkat çeken “Museo del Pueblo de Guanajuato” bulunuyor. Yine aynı bölgede sonsuz merdivenleri ile dikkat çeken “Universidad de Guanajuato” tüm görkemi ile şehrin her köşesinden rahatlıkla görülebiliyor.

Şehir genel olarak daracık sokaklar arasına serpilmiş minicik meydanlardan, rengarenk binalardan, sürekli bir yerlere çıkan merdivenlerden, meydanlarda kendisini gösteren ufacık kiliselerden ve bol bol tiyatrodan oluşuyor. Daha aynı günün sabahında buraya geleceğimden haberim yokken, içten içe bu şehre gelmeye karar vermiş olduğuma seviniyorum.

Plaza San Roque yakınlarında yer alan “Jardin de la Reforma”nın  banklarında bir süre oturup insanları izliyorum. Sonrasında bölgeye yayılmış meydanları geziyorum: Plazuela de San Fernando, Plaza de Los Angeles, Plaza de la Paz, Plaza del Baratillo… Yol üzerinde içerisinde bulundurduğu tahta heykeli Mağribiler’den saklamak adına 800 yıl İspanya’da bir mağarada korudukları heykelciğin bulunduğu “Basilica de Nuestra Senora de Guanajuato”‘yu ve koloni döneminden kalma kiliseler olan “Templo de San Diego” ve “Templo de San Francisco”yu geziyorum.

Şehrin kalbi “Jardin de la Union” isimli meydanın etrafında atıyor. Burası adeta büyülü bir atmosfere sahip. Meydanın etrafını öyle bir ağaç çevreliyor ki, sanki bütün meydanı saklarcasına, korurcasına ağacın oluşturduğu çatının altına girdiğinizde ayrı bir boyuta geçiş yapıyorsunuz. Aynı meydan etrafında merdivenlerinde insanların oturup muhabbet ettikleri görkemli “Teatro Juarez” yer alıyor. 2045 metre yükseklikte bulunan bu şehirde bulunan çok fazla tepecik nedeniyle en olmadık yerlerde kocaman tüneller karşınıza çıkabiliyor.Şehrin sokaklarını kaybola kaybola gezip yuvarlaklar çiziyorum. Yorulduğumda da kiliselerden bir tanesinin hemen yanı başına kurulmuş bir cafe’nin bahçesine oturuyorum. Karnımı doyururken bir yandan da yoldan geçenleri izliyorum. Gün batımı koloni dönemi binalarını farklı renklere boyuyor.

Hava karardığında hostelime geri dönüyorum. Konakladığım odaya Alman yeni oda arkadaşlarım gelmiş. Bu grup Erasmus değişim öğrencisi olarak Meksika’nın farklı şehirlerinde yaşıyorlarmış ve tatil fırsatını değerlendirerek farklı şehirleri keşfe çıkmışlar. Bana ertesi gün, şehrin yakınlarında bulunan Leon isimli bir başka şehirde çok büyük bir festival olduğundan ve herkesin bu festival dolayısıyla bölgeye akın ettiğini anlatıyorlar. Biraz muhabbet ettikten sonra biraz da şehrin gecesini görmek için tekrardan dışarı çıkıyorum.

Meksika’daki çoğu şehirde olduğu gibi, bu şehrin de gecesi sakinlikten çok uzak. Meydanları insanlar dolduruyor. Büyük meydanlardan bir tanesinde ise bir festivale denk geliyorum. Canlı müzik, çeşitli sokak yemekleri, rengarenk ışıklar. Bir süre burada vakit geçirdikten sonra ertesi gün ne yapacağıma çok da emin olmayarak hostelime dönüyorum.