Category Archives: Meksika

Meksika.

Standard

Meksika: Genel Bilgiler.

Açık söylüyorum, Meksika’yı ziyaret etmeden önce önyargılıydım. Amerika kıtasında, ABD’nin güneyine ilk inişim olacaktı ve ülke hakkında sürekli olarak duyduğum şeyler beni korkutmaya yetiyor da artıyordu bile. Ülkede tek başıma geçirdiğim bir ay sonunda net olarak anladığım şey ise; çok fazla Amerikan filmi izlemiş olduğumdu. Ülkenin görülmeye değer her yerine girip çıktım, gece otobüslerine bindim, sokaklarda yürüdüm, festivallere katıldım, üstelik “Ölülerin Günü” bahanesi ile bir geceyi de mezarlıkta geçirdim. Meksika rengarenk karşıladı beni. Birbirinden sevimli, benzer yapıdaki koloni şehirleri zengin kültürü ile şaşırttı. Meydanlarda günler süren kutlamalarına, yılları aşkın geleneklerine, Maya kültürünü en derinden koruyan yaşamlarına hayran kaldım.

IMG_3616

Her gittiğim ülkede yağmur yemesem şaşıracağım zaten. Huzurlarınızda Cancun.

DSC08978

Chichen Itza.

IMG_4092

Monte Alban.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

Meksika, yüz ölçüm olarak Orta Amerika’nın en büyük ülkelerinden bir tanesi. Bu nedenle gezilecek oldukça farklı yeri, keşfedilecek fazlaca bölgesi var. Oaxaca, Chiapas, Veracruz, Yucatan Yarımadası…. Her bölgenin kendisine has kültürü, kendisine has bir havası var. Mexico City’nin karmaşası, Yucatan Yarımadası’nın rahatlığı, Oaxaca’nın sanat ruhu, Pasifik kıyısının tatilci modu… Ülkeyi hakkıyla gezmek için en az bir ayın ayrılması gerektiğine inanıyorum.

Meksika’nın en sıcak ayları Nisan ve Mayıs ayları. Sonrasında ülke çapında yağmurlu sezon başlıyor. Bu dönemde günlük güneşlik günler bir anda soğuk kapalı havalara dönebiliyor. Ülkeyi ziyaret etmek için en ideal zaman Kasım ve Şubat ayları arasına tekabül eden dönem.

Vize

Meksika’ya giden Türk vatandaşlarının vizeye ihtiyacı var; ama bunun tek istinası var. Eğer ABD vizeniz varsa, ülkeye girişte vizeye ihtiyaç duymuyorsunuz. ABD vizesi sayesinde ülkeye girişte 180 günlük kalış hakkına sahip olabiliyorsunuz.

Rota

Meksika’daki yolculuğuma ülkenin en kuzeydoğusundan, Cancun’dan başlamak durumunda kaldım ben. Tekrardan döneceğim bölge yine ülkenin doğusu olduğu için de tam anlamıyla bir yuvarlak çizmiş oldum.

Meksika’da kaldığım 29 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

map_of_mexico

24-26.10.2013, Cancun
27-28.10.2013, Tulum
29-30.10.2013, Valladolid
30.10.2013, Chichen Itza
30.10-01.11.2013, Merida
2-5.11.2013, Oaxaca
6-10.11.2013, Mexico City
10.11.2013, Teotihuacan
11-12.11.2013, Puerto Vallarta
13-14.11.2013, Guadalajara
15-16.11.2013, Guanajuato
16.11.2013, Leon
17.11.2013, Mexico City
18.11.2013, Palenque
18-20.11.2013, San Cristobal de las Casas

Bu bölgelere ek olarak eğer daha fazla vaktim olsaydı ülkenin ABD sınırına yakın kuzey bölgelerini ziyaret etmeyi isterdim.

Ulaşım

Meksika’da ulaşım ağları oldukça gelişmiş. Herhangi bir plan ya da rezervasyon yapmasanız bile istediğiniz bir şehirden, bir diğerine kolayca klimalı ve rahat otobüsler aracılığı ile ulaşabiliyorsunuz. Aşağıdaki otobüs firmaları birbirine kıyasla hizmet açısından farklılık gösterse de son derece rahatlar. Bazı otobüs firmaları VIP ve Deluxe servis yapıp internet erişimi olan, geniş koltuklu, eğlence konsollu ve ikramlı yolculuklar sunuyor. Biletleri internet üzerinden alabiliyorsunuz.

ADO (www.ado.com.mx),
Futura (www.futura.com.mx)
Estrella Blanca (www.estrellablanca.com.mx),
ETN (www.etn.com.mx),
Turistar (www.turistar.com.mx),
Primera Plus (www.primeraplus.com.mx)

Turistik şehirler genelde küçük olduğu için yürüyerek bu şehirleri keşfetmek mümkün. Şehir içi ulaşımda herhangi bir araca ihtiyaç duymuyorsunuz. İhtiyaç duyduğunuz durumlarda da şehirdeki yerel otobüsler sizi istediğiniz bölgeye götürmek için hazır bekliyorlar. Genelde bu otobüslerin ön taraflarında hangi bölgeye gittiğine dair bilgi bulabiliyorsunuz.

Mexico City’de ise son derece gelişmiş bir toplu taşıma sistemi mevcut. Şehrin her bölgesine hizmet veren metro sistemi sayesinde sadece 2 peso’ya istediğiniz durakta inebiliyorsunuz. Eğer metroyu kullanmazsanız da şehir içi otobüs ve minibüs sistemi oldukça pratik. Bir kere rotaları öğrendiniz mi her yerden, her yere ulaşmak mümkün.

mexico-city-metro-subway-map

Konaklama

Meksika’da konaklama standartları oldukça yüksek. Son derece profesyonel şekilde işleyen hosteller ülkenin birçok bölgesinde yer alıyor. Hızlı internet bağlantısı, klimalı odalar, temiz yastık ve çarşaflar, ücrete dahil kahvaltı birçok hostelde karşınıza çıkıyor. Üstelik fiyatlar da oldukça uygun.

Yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatları aşağıdaki gibi:

Hostel Mundo Maya, Cancun – 115 MXN
Mango Tulum Hostel, Tulum – 175 MXN
Hostel Candaleria, Valladolid – 140 MXN
Nomadas Hostel, Merida – 129 MXN
Casa de Don Pablo Hostel, Oaxaca – 135 MXN
Vallarta Sun Hostel, Puerto Vallarta – 195 MXN
Guadalajara Hospedarte Hostel, Guadalajara – 120 MXN
Hostel Casa de Angel, Guanajuato – 110 MXN
Hostal Erni, San Cristobal de las Casas – 150 MXN
Iguana Hostel, San Cristobal de las Casas – 120 MXN

IMG_3338

Hostel Mundo Maya, Cancun.

IMG_3482

Mango Tulum Hostel, Tulum.

DSC09076

Nomadas Hostel, Merida. (Hayatımda kaldığım en iyi hostel listesinde başı çekebilir, havuzu, ücretsiz salsa, yoga ve yemek dersleri bile var!)

Yiyecek içecek

Meksika mutfağı hakkında bir şeyler yazmak o kadar zor ki. Son derece çeşitli, zengin, her bölgesinde farklılık gösteren, leziz ve bol baharatlı bu mutfak yolculuğum sırasında en sevdiklerim arasında oldu. Sokak yemekleri konusunda bir altın madeni olan bu ülkenin yemeği için söyleyebileceğim tek bir şey var: Denemeye çekinmeyin!

Ülke çapında çok sık rastlayacağınız ve en ucuza bulacağınız yiyecek muhtemelen “tacos” . İnce, yuvarlak ve yufkayı andıran “tortilla” ekmeği üzerinde pişmiş et, balık ya da sebzelerin salsa sosu ve çeşitli baharatlarla sarılmasından oluşan bu yemek son derece doyurucu. Tortilla ekmeğinin yapımı bölgesine göre değişebiliyor. Bazı şehirler mısır, bazı şehirler buğday unu kullanırken, bazı şehirlerde tortilla ekmeği kızarmış olarak karşınıza gelebiliyor.

“Burritos” yufkamsı bir ekmeğin içinde hazırlanan dürümlere verilen ad. Daha çok Meksika’nın kuzey bölgelerinde karşınıza çıkıyor. “Quesadillas” kelimesi ispanyolcada peynir anlamına gelen “queso”dan geliyor. Geniş ve yuvarlak pide ekmeğine benzeyen tortilla arasında peynirin eritilmesi ile hazırlanıyor; ama çoğu zaman bu doyurucu yiyeceklerin içinde peynire ek olarak tavuk, et, mantar, kabak gibi farklı tatlar da bulabiliyorsunuz. “Enchilladas” hafif ısıtılmış tortilla ekmekleri üzerine salsa sosu ile servis edilen tavuk, peynir, yumurta gibi öğelerin eklenmesi ile ortaya çıkıyor.

“Tostadas” tortilla ekmeklerinin çıtır çıtır olana kadar kızartılması sonucunda üzerine fasulye, marul, soğan, avokado, peynir, tavuk gibi farklı kombinasyonların eklenmesi ile hazırlanıyor. “Sopes” adı verilen yiyeceklerde yumuşak ve küçük pide ekmeği üzerine ince katmanlar halinde fasulye, salsa ve peynir konuluyor. “Gorditos” içerisine peynir, et ve diğer ürünlerin konulması ile ortaya çıkan keklere verilen ad. Avokado birçok yemekte kullanılıyor. Avokado ile hazırlanan “Guacamole” benim kişisel favorilerim arasında.

İçecek olarak sütlü ve bol şekerli taze meyve suları, süt ve pirinç özlü içecekler yaygın olsa da Meksika’da içmeden dönmemeniz gereken iki içecek var: Tekila ve Mezcal.

IMG_5289

Guacamole ile servis edilen mısır cipsleri, nachos.

DSC09746

Quesadilla.
DSC00292

Tacos hazırlanırken.

IMG_4115

Yemekler genelde mole adı verilen biberden yapılmış bir sos ile hazırlanıyor. Bu sos özellikle Oaxaca bölgesinde çok yaygın, çikolatalısı bile var.

IMG_0496

Burritos.

DSC09455

Oaxaca’nın “chapulines” adı verilen çekirgeleri soslu ya da sossuz olarak tüketilebiliyor.

IMG_3873

Yemekler sırasında genelde değişik mezeler de servis ediliyor.

IMG_4111

İlk olarak Mayalar tarafından keşfedilmiş çikolata bölgede içecek olarak çok yaygın.

DSC09438

Oaxaca’nın meşhur sıcak çikolatası bir dilim ekmek ile servis ediliyor.

IMG_4754

Ülkede kahve kültürü oldukça yaygın.

DSC09296

Biri baharat mı dedi?

DSC00257

En meşhur Meksika tatlılarından biri olan Churro.

DSC09297

Ölülerin Günü için hazırlanan çeşitli şekerlemeler.

DSC09287

DSC00254

Sokaklarda sık sık mısır ve taze meyve satanlara rastlayabiliyorsunuz.

DSC09288

Her şehirde yer alan pazarların yemek bölümleri yerel yemekleri tatmak için en ideal mekanlar.

San Cristobal de las Casas, Meksika.

Standard

20 Kasım 2013, Çarşamba.

DSC01748

DSC01750

DSC01755

Şehrin göbeğinde yer alan katedral.

Sabah ilk işim hostelimi değiştirmek oluyor. İki gündür konakladığım bu oda, fiyatına göre son derece rahat olsa da; hostel sahibi kadının suratsızlığı bir noktadan sonra illallah dedirtiyor. Yeni hostelime yerleştikten sonra da bir süredir yanımda taşıdığım Meksika ganimetlerini eve göndermek üzere, postanenin yolunu tutuyorum. Postanedeki görevlinin son derece yardımsever olması sayesinde bir saat içerisinde dört buçuk kiloluk hediyelik eşya, kitap ve bir süredir biriktirdiğim bilet, poster, harita ve benzeri ıvır zıvırı evime yolluyorum. Çantamın neredeyse yarı yarıya hafiflediğini fark etmek ise cabası.

Sonrasında, şehir merkezindeki turist ofislerinden bir tanesinden ertesi günün sabahı için Guatemala’da yer alan Quetzaltenango şehrine bir bilet alıyorum. Sabah otobüsüm saat 06:30’da kalkacak. Günün geri kalanında kapalı San Cristobal de las Casas havasından ve etrafı sele çeviren yağmurlardan kaçmak adına çeşitli cafe’lere sığınıp ya günlük yazıyorum ya da kitap okuyorum. İşin en şaşırtıcı tarafı ise oturduğum cafe’lerden bir tanesinde mehter marşı çalmaya başlıyor. Dünyanın en olmadık mekanında üstelik, düşünsenize! Zaten Türkiye hep en olmadık anlarda karşıma çıkıyor. Otobüste gösterdikleri bir filmde, oturduğum cafe’de çalan bir şarkıda, otelin duvarında asılı bir posterde…

Hava kararmak üzereyken yeni hostelime gidiyorum. Burada kalabalık bir grup ile önce hep beraber yemek yapıyoruz, sonrasında da herkesin uykusu gelene kadar muhabbet ediyoruz. Grubun çoğu ABD’li. Herkesin deneyimi ise birbirinden oldukça farklı. Bu nedenle muhabbet uzuyor da gidiyor.

19 Kasım 2013, Salı.

DSC01728

 

San Cristobal de las Casas sokakları.

DSC01734

 

DSC01738

 

Cerro de Guadalupe.

DSC01737

DSC01744

 

Cerro de Guadalupe’den şehrin manzarası.

DSC01746

 

Real de Guadalupe sokağı.

Bir önceki günün yorgunluğu o kadar etkili olmuş ki, sabah uyandıktan sonra kendime gelmem resmen saatlerimi alıyor. Uzun zamandan sonra tek başıma bir odada kalmanın verdiği rahatlık da var üzerimde üstelik. Yolda olduğum belli dönemlerde, kişisel alanıma ihtiyacım tavan yapıyor; ama sürekli hareket halindeyken ve iki üç günde bir şehir değiştirirken bu çok da ihtimaller dahilinde olmuyor. Dönem dönem tek başıma bir odada belirli bir süre geçirmek bile lüks kaçabiliyor.

San Cristobal de las Casas, Meksika’daki son şehrim. Burada bir iki gün vakit geçirdikten sonra, Guatemala’ya geçmeyi planlıyorum. Chiapas eyaletinde yer alan, San Cristobal de las Casas, Meksika’daki şehirler arasında yerelliğini en iyi koruyan bölgelerin başında geliyor. Şu ana kadar gezdiğim diğer Meksika şehirlerine benzer şekilde şehrin göbeğinde bir adet ana meydan bulunuyor. “Plaza 31 de Marzo” isimli meydan ufacık şehrin kalbinde ağaçların ortasında yer alıyor. Meydana kurulu banklarda oturanlar, ayakkabı boyacıları, meyve ve ufak tefek eşya satıcıları meydanın genel profilini oluşturuyor. Meydanın hemen yanı başında bir katedral yer alıyor. Bu katedralin, şehri üst üste etkileyen doğal felaketler nedeniyle 1815 yılına kadar tamamlanamadığı biliniyor.

Meydanı ve etrafındaki binaları gezdikten sonra şehrin en güzel manzaralarının bulunduğu iki kiliseden bir tanesi olan “Cerro de Guadalupe” isimli kiliseye gidiyorum. Birbiri ardına dizilmiş sevimli cafe ve butik dükkanlar ile donatılmış sokakları geçtikten sonra, ulaştığım bu kilise bir tepeceğin üstünde bulunuyor ve dik merdivenlerini çıktıktan sonra gerçekten de şehrin en güzel manzaralarına tanık olabiliyorsunuz. Bütün şehir ayağınızın altına seriliyor. Burada bir süre oyalandıktan sonra şehrin merkezine dönüyorum. Real de Guadalupe, Madero, Insurgentes gibi sokaklar rengarenk manzaraları ile dolup taşıyor. Sevimli cafe’lerden bir tanesine girip iki üç saat kadar burada oturuyorum.

Şehrin etrafında Templo & Ex-Convento de Santo Domingo, Cerro de San Cristobal, Templo de la Caridad başta olmak üzere birçok farklı görülmeye değer kilise yer alıyor. Üstelik, eski bir malikanenin müzeye dönüştürülmesi ile açılmış Na Bolom, geleneksel ilaçlara ilişkin bilgi alabileceğiniz Museo de la Medicina Maya, özellikle bölgenin zengin kehribar kaynaklarına dikkat çeken Museo del Ambar de Chiapas, Chiapas bölgesinin kahve üreticilerine yoğunlaşan ve aynı zamanda bir cafe olarak da işletilen Cafe Museo Cafe de ziyaretçileri bekliyor.

Akşam hava kararmışken odaya dönüyorum. Çok da oyalanmadan, internet üzerindeki işlerimi halledip erkenden uyuyorum.

Palenque, Meksika.

Standard

18 Kasım 2013, Pazartesi.

DSC01659

DSC01668

DSC01671

DSC01673

DSC01678

DSC01683

DSC01688

DSC01689

Herkes neden aynı yerde poz veriyor?

DSC01692

DSC01694

DSC01695

Kalıntılar son derece etkileyici bir yağmur ormanı içerisinde yer alıyor.

DSC01703

DSC01709

Palenque kalıntılarından manzaralar.

DSC01720

Zapatista’ların kestikleri araçlara verdikleri kağıtlar.

DSC01723

Yolumuzu kesen çakallar.

Palenque’ye öğleden önce varıyoruz. Minicik otobüs istasyonuna vardığımda hava son derece nemli ve sıcak. Sırt çantamı yine otobüs istasyonunun küçük emanetine bırakıyorum. Palenque’nin şehir merkezi oldukça küçük, üstelik şehirde görülmeye değer tek yer ünlü Maya kalıntıları. O nedenle bu şehirde konaklamadan bir sonraki durağıma geçmek istiyorum. Çantamı bıraktıktan sonra otobüs istasyonunun biraz ilerisinden Maya kalıntılarına giden minibüslerden birine atlıyorum.

Palenque kalıntıları, Chiapas bölgesindeki en sık ziyaret edilen yerlerin başında geliyor. Bu kalıntılarda Maya döneminin en güzel mimari örnekleri, bir ormanın içerisinde sergileniyor. Atmosfer olarak da bu kalıntılar diğer Maya kalıntılarına göre farklılık gösteriyor. Palenque antik şehrinin ilk olarak MÖ. 100 yılında işgal edilmiş. MS. 630 – 740 yılları arasında da şehir büyüme göstermiş. Şehrin en ünlü hükümdarı Pakal’ın ismine şehirle ilgili birçok kaynakta rastlanıyor. Üstelik işin ilginç yanı Pakal’ın o dönem için mucize sayılabilecek 80 yaşına kadar yaşadığına inanılıyor. Şehrin birçok meydanının ve binasının Pakal hükümdarlığı sırasında inşa edildiği biliniyor. Pakal’dan sonra hükümdarlığı devralan oğlu Kan B’alam II döneminde şehrin gelişimi ve ilerlemesi devam ediyor.

Şehrin MS. 900 yılından sonra terk edildiği düşünülüyor. Palenque, Meksika genelinde en çok yağmuru alan bölgede bulunduğu için, zaman içerisinde yoğun bir yağmur ormanı ile kaplanıyor. Bu sayede, 1746 yılına kadar Batı dünyasının bu antik şehirden haberi olmuyor. Antik şehrin adam akıllı keşfedilmesi ise 1837 yılında bölgeye giden amatör arkeolog John L. Stephens ve sanatçı Frederick Catherwood tarafından oluyor. Pakal’ın saklı kalmış hiyerogliflerinin keşfi ise 1952 yıılında Meksikalı arkeolog Alberto Ruz Lhuillier tarafından gerçekleşiyor.

Palenque’ye doğru ilerlerken bir noktada aracımız trafiğe takılıyor. Ben ne olduğunu çok anlayamıyorum. Araç içerisinde yabancı olarak bir ben bulunuyorum. Önümüzdeki araç trafiği aradan yirmi dakika kadar geçmesine rağmen çözülmeyince bizim şoför uyanıklık yapıp bütün araçları solluyor ve giriş kapısının bulunduğu bölgeye ilerliyor. İşte o zaman işin rengi değişiyor. Yolumuz yüzleri maskeli, elleri sopalı kalabalık bir grup tarafından kesiliyor. Öğrendiğime göre bu grup meşhur “Zapatistas”. Bir süre araç şoförü ile tartıştıktan sonra, şoför adamlara 20 peso veriyor, karşılığında bir kağıt alıyor. Tam ilerleyeceğimiz sırada grup araç içerisinde tipi ile sırıtan beni fark ediyor. Bir anda grubun tamamı camımın etrafına doluşuyor. O noktada ciddi anlamda çok korkuyorum. Çünkü çantam içerisinde cep telefonum, fotoğraf makinem, param ve bilgisayarım bulunuyor. Adamlar bütün bunları almak istese, çok rahatlıkla alır. Bir süre yoğun bir tartışma ortamı yaşanıyor. Adamlar beni işaret ediyor, ben anlamıyorum. Gruptan birileri camımı açmaya çalışıyor. Sonra aracın şoförü bana dönerek adamlara 80 peso verirsem geçmem izin vereceklerini söylüyor. Ben de başım bağlı istedikleri parayı veriyorum. Böylece aracın kalıntılara geçmesine izin veriyorlar. Kalıntıların bulunduğu otoparka geldiğimde, araç şoförü içeri girerken bilete para ödemem gerektiğini, bu grup ile gişedekiler arasında bir anlaşma olduğunu belirtiyor. Tabii gişeye gittiğimde görevliler durumu kabul etmiyor. Sanki bu kalabalık grubun bütün turist otobüslerinin yolunu kesmesi son derece normalmiş gibi davranıyorlar. Ben de çok diretmeden biletimi alıp içeri giriyorum.

Kalıntılar muazzam bir yağmur ormanının içerisinde bulunuyor. 15 kilometrekarelik bir alana yayılmış onlarca binalar arasında dolanıyorum. Şehrin nemli havası ve büyülü atmosferi, kısa bir süre önceki gerginliğimi ortadan kaldırmaya yetiyor da artıyor bile. Üç dört saate yakın kalıntıları keşfettikten sonra şehir merkezine dönüyorum. İki geceyi otobüslerde geçirmenin yorgunluğu etkisini tüm gücü ile gösteriyor. Akşamı geçirmek istediğim, Meksika’daki son şehrim olan San Cristobal de las Casas’a olan otobüsün akşam saatlerinde olduğunu öğrenince minibüs istasyonunun yolunu tutuyorum. Buradan daha hızlı bir şekilde iki araç değiştirerek, üstelik çok daha ucuz bir fiyata San Cristobal de las Cosas’a gitmek mümkün.

San Cristobal de las Cosas’a olan yol boyunca yanımda oturan Alman kızla muhabbet ediyoruz. Bu biraz olsun yolu çekilir kılıyor. Fakat bir noktadan sonra son derece virajlı olan yollar benim bütün enerjimi emiyor. Üstelik, Palenque’den San Cristobal de las Casas’a kadar yolumuz “Zapatistas” tarafından üç kez daha kesiliyor. Yolları arabalar geçmesin diye çivilerle kapamış gruplar, her geçen araçtan para alıyor. Şoförümüz her gruba da 20 peso veriyor da ancak o zaman geçmemize izin veriyorlar. İçten içe biz yabancılara sarmadıklarına seviniyorum ben.

San Cristobal de las Casas’a beş saat sonunda vardığımızda benim dünyam dönüyor resmen. Vücudumdaki son enerjiyi bir taksiye atlayıp ayarladığım hostele gitmeye harcıyorum. Bu hostelde kendime özel bir oda ayarladığım için dinlenmeye fırsatım olacağına inanıyorum. Fakat hostele vardığımda beni bir sürpriz bekliyor. Hostelde kapıyı kimse açmıyor. İki saat boyunca hostelin kapısında soğukta bekliyorum. Bir yandan da geceyi güzel geçireceğime dair kendimi motive etmeye uğraşıyorum. Kimsenin gelmediğini görünce sırt çantamı yüklenip şehir merkezindeki sıcak bir cafe’ye gidip bir şeyler içmeye karar veriyorum. Kahvemi içip hostele geri döndüğümde, kapıyı hostelde konaklayan bir çift açıyor. Hostel görevlilerinin çoğu zaman etrafta olmadığından; ama yan odalarının muhtemelen bana ayrıldığından bahsediyorlar. Ben de bir süre hostelin bekleme odasında oyalandıktan sonra odaya yerleşiyorum. Aradan yarım saat geçince hostelin sahibi kadın geliyor. Ufak çaplı bir tartışma yaşıyoruz, ben kendi odama taşınıyorum. Geçirdiğim günü düşünmeden, uzun ve güzel bir uykuya yatıyorum.

Mexico City, Meksika.

Standard

17 Kasım 2013, Pazar.

DSC01529

Sabahın ilk saatleri, metronun ilk yolcuları.

DSC01534

 

DSC01536

 

Palacio de Bellas Artes.

DSC01543

 

Eylem dolayısıyla polisler meydana çıkan yolları kapamış.

DSC01547

 

Palacio de Iturbide’nin kabartmaları.

DSC01549

 

Eylem yolunda.

DSC01550

 

Federal Hükümet Ofisi’nin bulunduğu binanın dış duvarları seramiklerle kaplı.

DSC01553

DSC01561

DSC01565

DSC01567

 

DSC01604

DSC01607

Enerji sektörünün özelleştirilmesine karşı halk protestosu.

DSC01576

 

Palacio Nacional dış cephesinde çalışma var.

DSC01580

DSC01582

DSC01585

DSC01586

DSC01589

DSC01595

DSC01598

DSC01601

Kapalı kepenk ziyaretleri, bir pazar sabahı hikayesi.

DSC01610

DSC01613

DSC01619

DSC01624

 

Museo del Estanquillo.

DSC01633

DSC01637

 

Museo de Estanquillo’nun terasından manzara muazzam.

DSC01638

 

Süper kahramanlar, Avenue Madero’yu renklendiriyor.

DSC01641

DSC01646

DSC01649

DSC01650

 

Diego Rivera’nın en ünlü duvar resmi “Sueno de una tarde dominical en la alameda central” (Alameda Merkez’de bir pazar öğleden sonrası rüyası)

DSC01651

 

Centro de Artesanias La Ciudadela, şehrin en büyük el sanatları pazarlarından bir tanesi.

 

Sabah 06:00 civarında otobüsümüz Mexico City’nin kuzeyinde bulunan otobüs istasyonuna varıyor. Benim şehre vardığımızı anlamam yine biraz zamanımı alıyor. Hem bir önceki geceden oldukça yorgunum, hem de gözüme yapışan lenslerim yüzünden bulanık görüyorum. Sonunda kendimi otobüsten dışarı attığımda çarpan ayaz sayesinde biraz da olsa kendime gelebiliyorum. İstasyona girdiğimde ilk işim çantamı emanet bölümüne bırakmak oluyor ve sonrasında da aynı gün için, ülkenin Chiapas bölgesinde bulunan Palenque şehrine bir bilet alıyorum. Üst üste otobüste geçen ikinci gecem olacak.

Şehrin merkezine gitmek için metroya doğru ilerlediğimde, metronun henüz açılmadığını fark ediyorum. Metroya inen merdivenler kepenklerle kapatılmış ve girişe uzanan merdivenlerde de kalabalık bir grup bekliyor. Meğersem metro saat 07:00’de açılıyormuş. Biraz vakit geçsin diye etrafta dolandıktan sonra, metroya atlıyorum ve Bellas Artes istasyonunun yolunu tutuyorum. Günün ilk saatleri olmasına rağmen trenler oldukça dolu. Üstelik Mexico City metrolarının en sevdiğim şahısları da metro trenleri arasında mekik dokuyor. Ellerinde pil, bant, sakız, diş macunu ve toka satanlara genç, yaşlı, kadın ve erkeklere ek olarak, siyah sırt çantalarına yükledikleri devasa hoparlörler ile trenleri inleten kişiler ellerindeki karışık müzik cd’leri 5 peso’ya satmaya uğraşıyorlar.

Bellas Artes’e geldiğimde, sokaklar yine oldukça sakin. Mexico City’ye bir önceki gelişimde zamanımın yetmediği “Palacio de Bellas Artes”i ziyaret etmek istiyorum. Müzenin kapılarının 08:00’de açıldığını öğrenince meydandaki banklardan bir tanesine oturup gelen geçeni izlemeye başlıyorum. Saat 08:00 olduğunda da müzeye giriyorum. Fakat meğersem, saat 08:00’de açılan sadece kapılarmış, sergilemeler değil. Bu muhteşem, beyaz mermerden görkemli bina, şehrin en sembolik yapılarından biri. Sergi salonlarının ne zaman açıldığını kestiremeyince ben de Zocalo Meydanı’na yürümeye karar veriyorum. Fakat bir önceki pazar günü olduğu gibi hem sokaklar kapalı, hem de etraf polis kaynıyor. Yönlendirdikleri farklı sokaklardan girip zigzaglar çizip meydana varınca işin aslını anlıyorum. Meğersem meydanda devasa bir eylem var. Enerji sektörünün özelleştirilmesine karşı bir araya gelmiş binlerce insan meydanı inletiyor. Yaşlısı genci demeden herkes sokaklarda. Çoluğunu çocuğunu kapan meydandaki yerini almış resmen. Bir süre eylemciler arasında dolanıyorum. Eylemciler arasında fırsattan istifade seyyar tezgahlarını açmış satıcılar da meydanı süslüyor.

Sonrasında da Zocalo Meydanı’na açılan sokaklara yöneliyorum. Fakat pazar gününün erken saatleri olması nedeniyle bütün kepenkler kapalı. Ben de “Kapalı Kepenk Ziyareti” adını verdiğim şapşal dolanmalarımı bir iki saat kadar sürdürüyorum. Bol bol fotoğraf çekiyorum. Binalar ve rengarenk kapalı kepenkler istediğim görselliği bana fazlasıyla veriyor. Sonrasında da Avenida Madero’ya doğru yöneliyorum. Telefonumun şarj kablosu yola çıktığımdan beri bilmem kaçıncı kez bozulduğu için yeni bir tanesini arayışa girişiyorum. (Eklemekte fayda var beş tane sahte kablo ve iki tane orijinal kablo bozuldu.) Kitabevlerinden bir tanesinden yeni bir kablo alınca da yol üzerindeki cafe’lerden bir tanesine oturup hem bilgisayarımı, hem de telefonumu şarj ediyorum. Nasıl olsa önümde 16 saatlik bir otobüs yolculuğu daha var. Bir süre cafe’de vakit geçirdikten sonra da Avenue Madero üzerinde yer alan “Museo del Estanquillo”yu ziyaret ediyorum. Burası neoklasik döneme ait muhteşem bir binanın içerisinde yer alıyor. Müzede şehrin kültürel tarihine ilişkin müzik, sinema, tiyatro posterleri yer alıyor. Müzenin en üst katındaki teras ise görmeye değer manzaralar sunuyor.

Müzeden çıktıktan sonra şansımı tekrardan Palacio de Bellas Artes’de deniyorum; ama anlamadığım bir şekilde sergi salonları hala kapalı. Ben de Alameda Central parkının rengarenk manzaraları arasından geçip Museo Mural Diego Rivera’ya giriyorum. Pazar günü olmasının avantajı ile bu müze de bedava. Burada Diego Rivera’nın en ünlü duvar resmi olan “Sueno de una tarde dominical en la alameda central” (Alameda Merkez’de bir pazar öğleden sonrası rüyası) sergileniyor. Sergi salonuna girdiğimde piyano eşliğinde opera söyleyen bir gence denk geliyorum. Bir süre duvar resmi karşısına oturup performansı dinliyorum. Bir süre duvar resmini inceledikten sonra da şehrin en büyük el sanatları pazarlarından biri olan “Centro de Artesanias La Ciudadela”ın yolunu tutuyorum. Genişçe bir alana yayılmış bu pazarda her Meksika’ya özgü her türlü hediyelik eşyayı bulmak mümkün.

Pazardan çıktığımda otobüs saatimin yaklaştığını fark ediyorum ve en yakın metro istasyonuna doğru yürüyüp istasyonun yolunu tutuyorum. İstasyona vardığımda otobüsüme daha bir saat var. Bu süre boyunca biraz kitap okuyorum. Sonrasında da otobüsümdeki yerimi alıyorum. Şansıma bütün otobüs dolu olmasına rağmen bir benim yanım boş. Bu da 16 saatin görece rahat geçeceği anlamına geliyor.

Leon, Meksika.

Standard

16 Kasım 2013, Cumartesi.

DSC00757

DSC00761

DSC00770

Guanajuato sokakları.

DSC00765

Meşhur “Callejon del Beso” yani nam-ı diğer Öpücük Sokağı.

DSC00767

DSC00768

Guanajuato’nun minicik ve rengarenk meydanları.

DSC00769

Duvar resimleri en ummadığınız noktalarda karşınıza çıkıyor.

DSC00787

Şehrin rengarenk evleri.

DSC00785

Teatro Cervantes.

DSC00795

Leon’da her sene düzenli olarak organize edilen  sıcak balon festivalinde araçlar yerlerini alıyor.

DSC00828

DSC00831

Balonların şişme zamanı.

DSC00841

Birçok araç ateşler yakarak arkada çalan şarkılara tempo tutuyor.

DSC00847

DSC00878

DSC00929

DSC00960

DSC00975

DSC01052

DSC01121

DSC01129

DSC01149

DSC01170

DSC01247

Balon festivali katılımcılara adeta görsel şölen sunuyor.

DSC01382

DSC01422

DSC01454

DSC01495

DSC01523

Gecenin kapanışı ise sabaha kadar süren müzik ve gökyüzüne bırakılan dilek fenerleri eşliğinde yapılıyor.

Sabah uyanıp kahvaltımı yaptıktan sonra bir önceki gün Guanajuato’ya geç varmam nedeniyle göremediğim noktaları keşfetmek adına kendimi yine sokaklara atıyorum. Bu küçük şehrin meydanlarında bir de hava aydınlıkken ve sokaklar cıvıl cıvılken ufak bir tur atıyorum. Şehrin en ünlü sokaklarından bir tanesi olan “Callejón del Beso” yani öpücük sokağını ziyaret ediyorum. Bu sokakta birbirine oldukça yakın iki ev yer alıyor. Farklı varyasyonları olsa da, efsaneye göre evlerden birinde zengin bir ailenin kızı olan Ana yaşıyormuş. Ana, diğer evde yaşayan madenci Carlos’a aşık olmuş. Görüşmelerine sosyal statüleri nedeniyle imkan yokmuş. Buna rağmen her gece, herkes uyuduktan sonra balkonda buluşup aşklarını doya doya yaşıyorlarmış. Bir gün Ana’nın babası çifti yakalamış. Uyarmış. İkinci kez yakaladığında ise kızını vurmuş. Bu olay üzerine Carlos da intihar etmiş. O gün bugündür aşıklar bu sokakta buluşup çifti anmak üzere kırmızı ile işaretlenmiş merdivende öpüşüyorlarmış. Labirent gibi birbiri içine geçen sokaklardan ve merdivenlerden geçip rengarenk evlerin ve insanların fotoğraflarını çekiyorum.

Sokaklarda dolanırken aynı hostelde kaldığım Alman gruba denk geliyorum. Çantalarını sırtlanmış otobüs istasyonuna gittiklerini söylüyorlar. Leon’daki festivali ziyaret edeceklermiş. Ben de iki gündür duyduğum bu festivalin ne olduğunu merak edip internetten bir göz atayım diyorum, o da ne! Meğersem festival dedikleri şey balon festivaliymiş. Ben en başından beri Meksika çapında denk geldiğim müzik festivalleri türünde bir şey olduğunu düşündüğüm için çok da umursamıyorum; ama internetten fotoğraflara bakınca bu festivali kaçırmamam gerektiğine emin oluyorum. Hostele dönüp eşyalarımı topladıktan sonra ben de otobüs istasyonuna gidiyorum ve bir saat uzaklıkta bulunan Leon şehrine giden ilk otobüse bir bilet alıyorum.

Leon’a vardığımda da otobüs istasyonundaki emanet bölümüne çantamı teslim ettikten sonra bir taksi ile anlaşıp beni festivalin düzenlendiği parka bırakmasını rica ediyorum. Festival, şehrin en büyük parklarından bir tanesinde düzenleniyor. Parkta çok geniş bir göl yer alıyor, bu da balonların manzaralarını daha da muazzam kılıyor. Üç gün boyunca devam eden festival aynı zamanda Meksika’nın tek sıcak balon festivali. Yüzlerce balon üç günlük festival boyunca Leon gökyüzünü renklendiriyor. (http://www.internationalballoonfest.com/)

Festival alanına öğlene doğru varıyorum ve 50 pesoluk giriş ücretini ödeyip kalabalıklar arasından içeri giriyorum. Festival programına baktığımda balonların her sabah gün doğumunda ve her akşam hava karardıktan sonra olmak üzere iki kere sergilendiklerini fark ediyorum. Akşam sergilemeleri saat 19:30’da başlayacağı için önümde daha saatler var. Festival, sadece balonların sergilenmesine yoğunlaşmayıp çeşitli aktiviteleri de içinde barındırıyor. Festival alanında iki büyük sahne yer alıyor ve bu sahnelerde düzenli canlı müzik yayını yapılıyor. Üstelik festival alanına yayılmış festival standlarda çeşitli oyunlar ve aktivitelere de katılabiliyorsunuz. Kısacası, ben bir anda kendimi Türkiye’deki görece büyük müzik festivalleri gibi organize edilmiş bir festivalin ortasında tek başıma buluyorum. Önümde geçirilecek altı saatim var. Birçok insan festivale gün doğumunda balonları seyretmek üzere çadırları ve uyku tulumları ile geliyor. Festival alanı içerisinde kamp kurmak isteyenler için birden fazla bölge yer alıyor. Bu noktada biraz ne yaptığımı, neden orada olduğumu sorgulasam da kalmaya karar veriyorum. Arada sağanak halinde yağmaya başlayan yağmur bile beni yıldıramıyor. Altı saati bir o standa, bir bu standa, bir o sahneye, bir bu sahneye bakarak aslında tek başına burada bulunmamın o kadar da kötü bir şey olmadığına kendimi ikna etmeye çalışarak geçiriyorum.

Altı saat sonunda, hava kararıyor, kalabalıklar balonların sergileneceği meydanda yerlerini alıyorlar. Ben de ön sıralarda kendime bir yer buluyorum. Sonrasında müzik eşliğinde balonları taşıyan minik araçlar gelmeye başlıyor. Gelirken ateşler saçarak hem kalabalığı coşturuyorlar, hem de müziğe tempo tutuyorlar. Bütün araçlar yerlerini aldığında ise balonları şişirme zamanı geliyor. İşte o noktada, aslında beklediğime değdiğini anlıyorum. Daha önce gördüğüm hiçbir manzaraya benzemiyor. Gökyüzünü süsleyen rengarenk onlarca balon, iki saat boyunca izleyenlere muazzam bir şov sunuyor. Havaifişekler ve dilek fenerleri ise gecenin tamamlayıcı unsurları oluyorlar. Gördüklerim nedeniyle oldukça duygulanmış bir şekilde göl etrafından yürüyerek çıkış kapısına doğru ilerliyorum.

Biraz yürüyüp bir taksi buluyorum ve otobüs istasyonuna gidiyorum. Saat 01:30’da kalkacak Mexico City otobüsüne bir bilet alıyorum ve otobüse kadar olan üç saati istasyonda kitap okuyarak geçiriyorum. Yollarda geçecek bir gece daha.

Guanajuato, Meksika.

Standard

15 Kasım 2013, Cuma.

DSC00749

DSC00750

DSC00666

DSC00667

Diego Rivera’nın doğduğu Museo y Casa de Diego Rivera.

DSC00671

DSC00678

Evin farklı odalarında çeşitli sergilemeler yer alıyor. Sergilemeler arasında en ünlü olanlardan bir tanesi ise Frida Kahlo’nun nü karakalem çizimi.

DSC00789

Universidad de Guanajuato

DSC00680

DSC00752

Rengarenk Guanajuato evleri.

DSC00748

Şehrin sokaklarını kesen tünelleri.

DSC00681

Plaza de la Paz.

DSC00745

DSC00697

DSC00781

DSC00688

DSC00782

DSC00701

Şehirden manzaralar.

DSC00773

DSC00773

DSC00690

DSC00694

Jardin de la Union’ın meydanı saklayan ağaçları.

DSC00695

Teatro Juarez.

DSC00714

DSC00719

DSC00727

Kutlama zamanı.

Yağmurlu bir Guadalajara sabahına uyanıyorum. Hızlıca hazırlanıp hostelden çıkışımı yapıyorum. Bu sefer doğru otobüse binerek otobüs istasyonunun yolunu tutuyorum. İstasyona vardığımda da nereye gideceğim konusunda pek bir fikrim yok. Direkt Mexico City üzerinden San Cristobal de las Casas şehrine gitmek çok cazip geliyor. Çünkü neredeyse bir aydır Meksika’dayım ve benim için şehirlerin birçoğu benzer yapıları ile kendilerini tekrar etmeye başlamış durumda. O yüzden yeni ülkeler, yeni kültürler içten içe beni çağırıyor. Fakat ben yine rahat durmayıp Guadalajara ve Mexico City arasındaki, Guanajuato isimli şehre biletimi alıyorum. Yol dört saate yakın sürüyor. Otobüs istasyonuna indiğimde şehir merkezine giden bir minibüse biniyorum. Minibüs daracık sokaklardan, tepeleri kesip geçen tünellerden ilerliyor ve sonunda rengarenk bir şehrin göbeğinde beni bırakıyor. Şehre o kadar son anda ve beklenmedik bir şekilde geliyorum ki, otobüs istasyonundayken bulduğum internet sayesinde yaptırdığım rezervasyondan konakladığım hostelin bile haberi yok. Eşyalarımı odaya yerleştirdikten sonra şehri keşfe çıkıyorum.

Guanajuato’yu ziyaret edenlerin %95’ini Meksikalılar oluşturuyor. Antonio Banderas ve Salma Hayek’in oynadıkları ‘Once Upon a Time in Mexico’ filminin belirli kısımlarının bu şehirde çekimesi sayesinde ismi iyice bilindik hale gelmiş. Şehrin bu kadar ünlü olmasının temel nedeni ise etrafını çevreleyen gümüş madenleri. Koloni döneminden kalma bu gümüş madenlerinden bazıları hala işlerliğini koruyor. Bu madenler şehrin zenginleşmesindeki en büyük etken olarak görülüyor. Dünyadaki gümüşün %20’sinin de burada üretildiği biliniyor.

Şehirdeki ilk durağım, konakladığım sokakta bulunan “Museo y Casa de Diego Rivera” yani Digeo Rivera’nın 1886 yılında ikiz kardeşi ile beraber doğduğu ev oluyor. İkiz kardeş iki yaşında ölmüş; Diego Rivera da altı yaşına geldiğinde ailesiyle beraber Mexico City’ye taşınmış. Günümüzde binanın giriş katı Rivera evini korurken, birinci ve ikinci katı aralarında Diego Rivera’nın eserlerinin de bulunduğu sergilere ev sahipliği yapıyor. Sergilemeler arasında en ilgi gören eserlerden bir tanesi ise Frida Kahlo’nun nü karakalem çizimi. Bir süre evin daracık ve içiçe geçmiş odaları arasında dolanıyorum. Aynı sokak üzerinde gezmek isterseniz 2010 yılında açılmış, restore edilmiş koloni dönemine ait bir malikanenin içerisinde şehrin tarihine ilişkin eşyaların sergilendiği “Museo del Siglo XIX” ve yerel sanat eserlerinin sergilendiği, özellikle Meksika minyatürleri ile dikkat çeken “Museo del Pueblo de Guanajuato” bulunuyor. Yine aynı bölgede sonsuz merdivenleri ile dikkat çeken “Universidad de Guanajuato” tüm görkemi ile şehrin her köşesinden rahatlıkla görülebiliyor.

Şehir genel olarak daracık sokaklar arasına serpilmiş minicik meydanlardan, rengarenk binalardan, sürekli bir yerlere çıkan merdivenlerden, meydanlarda kendisini gösteren ufacık kiliselerden ve bol bol tiyatrodan oluşuyor. Daha aynı günün sabahında buraya geleceğimden haberim yokken, içten içe bu şehre gelmeye karar vermiş olduğuma seviniyorum.

Plaza San Roque yakınlarında yer alan “Jardin de la Reforma”nın  banklarında bir süre oturup insanları izliyorum. Sonrasında bölgeye yayılmış meydanları geziyorum: Plazuela de San Fernando, Plaza de Los Angeles, Plaza de la Paz, Plaza del Baratillo… Yol üzerinde içerisinde bulundurduğu tahta heykeli Mağribiler’den saklamak adına 800 yıl İspanya’da bir mağarada korudukları heykelciğin bulunduğu “Basilica de Nuestra Senora de Guanajuato”‘yu ve koloni döneminden kalma kiliseler olan “Templo de San Diego” ve “Templo de San Francisco”yu geziyorum.

Şehrin kalbi “Jardin de la Union” isimli meydanın etrafında atıyor. Burası adeta büyülü bir atmosfere sahip. Meydanın etrafını öyle bir ağaç çevreliyor ki, sanki bütün meydanı saklarcasına, korurcasına ağacın oluşturduğu çatının altına girdiğinizde ayrı bir boyuta geçiş yapıyorsunuz. Aynı meydan etrafında merdivenlerinde insanların oturup muhabbet ettikleri görkemli “Teatro Juarez” yer alıyor. 2045 metre yükseklikte bulunan bu şehirde bulunan çok fazla tepecik nedeniyle en olmadık yerlerde kocaman tüneller karşınıza çıkabiliyor.Şehrin sokaklarını kaybola kaybola gezip yuvarlaklar çiziyorum. Yorulduğumda da kiliselerden bir tanesinin hemen yanı başına kurulmuş bir cafe’nin bahçesine oturuyorum. Karnımı doyururken bir yandan da yoldan geçenleri izliyorum. Gün batımı koloni dönemi binalarını farklı renklere boyuyor.

Hava karardığında hostelime geri dönüyorum. Konakladığım odaya Alman yeni oda arkadaşlarım gelmiş. Bu grup Erasmus değişim öğrencisi olarak Meksika’nın farklı şehirlerinde yaşıyorlarmış ve tatil fırsatını değerlendirerek farklı şehirleri keşfe çıkmışlar. Bana ertesi gün, şehrin yakınlarında bulunan Leon isimli bir başka şehirde çok büyük bir festival olduğundan ve herkesin bu festival dolayısıyla bölgeye akın ettiğini anlatıyorlar. Biraz muhabbet ettikten sonra biraz da şehrin gecesini görmek için tekrardan dışarı çıkıyorum.

Meksika’daki çoğu şehirde olduğu gibi, bu şehrin de gecesi sakinlikten çok uzak. Meydanları insanlar dolduruyor. Büyük meydanlardan bir tanesinde ise bir festivale denk geliyorum. Canlı müzik, çeşitli sokak yemekleri, rengarenk ışıklar. Bir süre burada vakit geçirdikten sonra ertesi gün ne yapacağıma çok da emin olmayarak hostelime dönüyorum.

Guadalajara, Meksika.

Standard

14 Kasım 2013, Perşembe.

DSC00569

DSC00577

 

Plaza de la Liberacion.

DSC00580

DSC00581

DSC00583

DSC00585

DSC00591

 

Palacio Municipal’in duvar resimleri.

DSC00598

 

Teatro Delgado.

DSC00601

DSC00602

DSC00609

DSC00611

 

Devlet binaları genelde benzer bir mimarı yapı izliyor, geniş avlularını ofisler çevreliyor.

DSC00615

DSC00618

 

Plaza de los Mariachis.

DSC00623

DSC00628

DSC00629

 

Palacio de Gobierno’nun etkileyici duvar resimleri.

DSC00640

 

Şehrin tarihi merkezi.

DSC00647

DSC00648

 

Duvar resimleri.

DSC00649

Meksika’da trafik ışıklarında dilencilerden çok kırmızı ışık boyunca mini gösteriler sunan insanlar bulunuyor.

 IMG_4991

 

Guadalajara Üniversitesi yakınlarında yer alan güzel meydan.

DSC00660

Meydanı çevreleyen duvar resimleri.

IMG_4995

 

Guadalajara’nın seramikleri.

Gün bir öncekine kıyasla daha güzel başlıyor. Güzel bir kahvaltı, hafif kapalı bir hava, kendisini daha iyi hisseden ben. Önümde şehri keşfetmek için kocaman bir gün bulunuyor. Şehir temel olarak üç bölümden oluşuyor: Central Guadalajara isimli şehrin tarihi merkezi, Chapultepece adı verilen şehrin görece yeni yerleşimlerinin, şık cafe ve barlarının bulunduğu mahallesi ve daha yerel alternatifler sunan Tlaquepaque. İlk olarak şehrin tarihi kalbinin attığı “Plaza de Armas” ve “Plaza de la Liberacion” isimli meydanlara gidiyorum. Meksika şehirlerinin neredeyse tamamı (deniz kenarında yer alanlar dışında) çok benzer bir şehir planlaması izliyor. Guadalajara’da da diğer şehirlerde olduğu gibi bir tanesi ana meydan olmak üzere, şehir etrafına yayılmış çeşitli meydanlar, meydanlar etrafında dizili katedraller, rengarenk duvar resimleri ile süslenmiş devlet binaları bulunuyor.

Plaza de Armas’daki katedralın yapımına 1558 yılında başlanmış, yapı 1618 yılında tamamlanmış. 1818 yılında şehri fazlasıyla etkileyen deprem nedeniyle katedralin kuleleri yıkılmış, bu kuleler 1848 yılıında tekrardan yapılmış. Katedralden sonra “Palacio de Gobierno” adı verilen, eyaletin hükümet ofislerine ev sahipliği yapan binayı ziyaret ediyorum. Yerel artist Jose Clemente Orozco tarafından yapılmış etkileyici duvar resimleri bu binayı ilgi çekici hale getiriyor. Buna ek olarak 1937 yılında Miguel Hidalgo tarafından yapılmış duvar resmi de ziyaretçiler tarafından büyük ilgi görüyor. Binanın giriş katında Jalisco bölgesinin tarihi hakkında da ufak bir müze yer alıyor. “Teatro Delgado” ise hemen yakınlarda bulunuyor. Guadalajara Filarmonik Orkestrası’nın da evi olan bu görülmeye değer tiyatronun içerisinde Gerardo Suarez’in Dante’nin “İlahi Komedyası”nın dördüncü kıtasını resmettiği duvar resmi bulunuyor. Binanın tepesinde ise Apollo ve dokuz perisi meydandan geçenleri selamlıyor.

Katedralin batısında daha küçük olan “Plaza Guadalajara” isimli bir diğer meydan yer alıyor. Bu meydanın kuzey tarafında konuşlanmış “Palacio Municipal” Gabriel Flores’in Guadalajara’nın kuruluşunu resmettiği duvar resimlerini barındırıyor. Katedralin kuzey bölgesinde yer alan bir başka meydanda ise şehrin en ünlü 20 yazar, mimar, besteci kişiliklerinin bronzdan heykelleri duruyor. Bu heykellere “Rotonda de los Jaliscenses Ilustres” deniyor. Aynı bölgede bulunan “Palacio de Justicia” ise şehrin ilk rahibe manastırı. Şu anda Adalet Bakanlığı ofislerinin bulunduğu binada, 1965 yapımı Guillermo Chavez duvar resmi, Benito Juarez’in de yer aldığı ünlü isimleri binanın merdivenlerinin bulunduğu duvarda ölümsüzleştiriyor. Bölgedeki binaları, sokakları gezdikten sonra yol üzerinde yer alan pazarları ziyaret ediyorum. “Mercado Corona” ve “Marcado San Juan de Dios” daha önce gördüğüm Meksika pazarlarından daha farklı bir alternatif sunmuyor. Gündüz saatleri olması nedeniyle neredeyse boş olan “Plaza de los Mariachis”i de görüp kendimi ara sokaklara atıyorum ve Chapultepec mahallesine kadar zigzaglar çizerek yürüyorum. Bu sırada yol üzerinde gördüğüm duvarları muazzam duvar resimleri süslüyor. Sokaklar gri olsa da, duvarlar Meksikalılar kadar rengarenk.

Chapultepec bölgesine vardığımda görece daha sakin, birçok güzel cafe ve restoranın ara sokaklara dağıldığı bir mahalle buluyorum. Chapultepec Caddesi üzerinden ilerleyip yolun sonundaki heykeli gördükten sonra da yine yürüye yürüye şehir merkezine geri dönüyorum. Bu sırada Guadalajara Üniversitesi yakınlarında ufak beyaz bir kilisenin önünde rengarenk duvarlarla çevrelenmiş bir meydan görünce bir süre burada soluklanıyorum. Arada hafif yağmur atıştırıyor. Keyfim son derece yerinde. Hava kararmaya yakınken hostelime yakın bir yerde bir restorana girip karnımı doyuruyorum.

Sonrasında da hostele geri dönüyorum. Uyuyana kadar hosteldekilerle muhabbet ediyorum.

13 Kasım 2013, Çarşamba.

DSC00567

Akşam şehirde yürürken mini bir edebiyat konferansına denk geliyorum.

Sabah Suzy’nin saatinin alarmı çalınca uyanıyoruz. O kadar az uyumuşum ve o kadar perişan haldeyim ki, yatağı bırakasım hiç gelmiyor. Yine de kendimi zorlayıp banyoda kafamı buz gibi suyun altına sokuyorum. Gözüm biraz açılınca da eşyalarımı topluyorum. Erkenden otobüs istasyonunun yolunu tutup beş saat uzaklıktaki Guadalajara isimli şehre gitmeyi hedefliyorum. Suzy ile odadan çıktığımızda Marco’yu son derece enerjik ve şık bir halde buluyoruz. Sanki bir önceki gece bizimle dışarı çıkıp bizden daha geç dönen kendisi değilmiş gibi. Bir süre ayaküstü muhabbet ediyoruz, sonrasında da vedalaşıp bizi otobüs istasyonuna götürecek minibüslerin kalktığı durağa doğru ilerliyoruz.

Yol yarım saat sürse de bol kavis ve dur-kalk’lar dünyamın şaşmasına yetiyor da artıyor bile. Suzy, benden önce minibüs durağında iniyor. Bense otobüs istasyonuna vardığımda Guadalajara’ya gidecek ilk otobüs için biletimi alıyorum. Şansıma otobüs VIP adı verilen lüks otobüslerden. Kocaman geniş koltuklarının da etkisi ile beş saat boyunca gözümü bile açmadan uyuyorum. İyiki de uyuyorum, yoksa günü tamamlamam mümkün değil. Guadalajara’ya vardığımda ayarladığım hostelin gönderdiği bilgiler doğrultusunda şehir merkezinin yolunu tutuyorum. Ama şaşkınlığıma dakika bir, gol bir niyetine yanlış otobüse biniyorum. Yanlış otobüse binince direk şehir merkezine gitmek yerine alakasız bir yere gidip, orada inip metroya transfer oluyorum. Algılama hızım normale göre oldukça yavaş olduğu için metro bileti almam bile on dakika sürüyor.

Sonunda hostelimi bulduğumda ise derin bir nefes çekiyorum. Direk odaya gidip bir süre dinleniyorum. Sonrasında da güzel bir duş alıyorum. Hava çoktan kararmışken de bir şeyler atıştırmak için dışarı çıkıyorum.

Guadalajara, 1.6 milyon nüfusu ile Meksika’nın en en kalabalık ikinci şehri. Şehrin isminin Endülüs Arapçasından geldiği biliniyor (wād(i) l-ḥijāra). Guadalajara, “taşların vadisi / nehri” anlamına geliyor. Daha önce gezdiğim Meksika şehirlerine kıyasla çok farklı bir havası olan bu şehir bana biraz kaotik geliyor. Biraz da keyifsiz olmamın etkisi ile odaya dönüp uyuyana kadar kitap okuyorum. Akşamımın en ilginç olayı ise odama gelen New Orleans’lı, daha ilk cümlesinde lezbiyen olduğunu söyleyen ve ABD’de dişçiler çok pahalı olduğu için dişini yaptırmaya Meksika’ya gelen kızla tanışmam oluyor.

Puerto Vallarta, Meksika.

Standard

 

12 Kasım 2013, Salı.

DSC00564

DSC00565

 

Şehrin merkezi sayılan Plaza Principal (diğer adı Plaza de Armas)’da tebeşirlerle hazırlanmış mini bir kaldırım sergisi yer alıyor.

DSC00566

Templo de Guadalupe.

Güne oldukça geç başlıyorum. Bir süredir memur saatlerinde uyanmanın da etkisiyle bu güzel salı gününün tadını çıkarıp öğlene doğru yataktan çıkıyorum. Uyandıktan sonra da yüzümü bile yıkamadan kendimi plaja atıyorum. Plajda bir önceki gün olduğu gibi her türden, her renkten insan el ele geziyor. Özellikle ABD’de eşcinselliklerini doya doya yaşayamayanların güneşin ve denizin tadını çıkarmak için bu şehri tercih ettiğini anlatıyor hosteldeki görevliler.

Deniz, kum, güneş, kitap, müzik, sıcak, nem, esinti ile geçen koca bir gün sonunda hostele geri dönüp duşumu alıp hostele geri dönüyorum. Duşumu aldıktan sonra akşam yemeği için dışarı çıkıyorum. Bir önceki gün olduğu gibi sokaklarda biraz dolanıp karnımı doyuruyorum. Sonrasında benim için günün bittiğini düşünüp hostelde uyumadan önce izleyeceğim dizi bölümlerinin hayalini kurarken, hostel kapısında aynı odada konakladığım Suzy, hostel görevlisi Marco ve Avustralyalı Jacob’a denk geliyorum. Benim için bittiğini düşündüğüm gece bu noktada yeni başlıyor. Bütün gece boyunca o kadar gülüp eğleniyoruz ki, oldukça beklenmedik oluyor. Sabah karşı yatağa girdiğimde benim tek düşündüğüm ertesi sabah erkenden uyanıp otobüs istasyonuna nasıl gideceğim.

11 Kasım 2013, Pazartesi.

DSC00547

 

Puerto Vallarta’nın çeşitli yerlerinde denizatına binmiş çocuk heykeli bulunuyor.

DSC00549

 

Puerto Vallarta plajı.

DSC00551

DSC00553

DSC00555

DSC00556

 

Puerto Vallarta deniz kenarında çeşitli cafe ve barlar yer alıyor. Akşamları bu bölge oldukça hareketli oluyor.

DSC00559

DSC00560

 

Şehrin merkezinde mini bir resim sergisi de yer alıyor.

DSC00562

 

Deniz kenarındaki amfi tiyatroda akşamları çeşitli gösteriler sergileniyor.

Puerto Vallarta’ya öğlene doğru varıyorum. Otobüs istasyonu ve havaalanı şehir merkezinden oldukça uzakta yer alsa da, şehri bir baştan bir başa geçen otobüsler sayesinde merkeze kolayca ulaşılabiliyor. Otobüs istasyonundan çıkmamla yoğun bir sıcak hava dalgasının bedenimi çarpması bir oluyor. Bir süredir soğuk havayla mücadelemde sürekli kat kat kazak giyen ben, sonunda kemiklerim ısınacağı için içten içe seviniyorum. Hava sıcak olmasının yanı sıra son derece de nemli. Otobüse atlayıp şehir merkezine gidiyorum. Konaklayacağım hostel, “Zona Centro” adı verilen şehir merkezinde ve deniz kenarına iki sokak uzakta bulunuyor. Hostele girip eşyalarımı yerleştirdikten sonra da kendimi deniz kenarına atıyorum.

200.000 nüfuslu bu küçük sahil şehri her sene birçoğu ABD’den ve Kanada’dan olmak üzere milyonlarca turisti kendisine çekiyor. Berrak suları ve ipeksi kumlarının yanı sıra Meksika’nın eşcinsel başkenti olmasının da bu konuda etkisi büyük. Sokaklarda yürürken kollarında fosforlu lüks otel bileklikleri ile dolanan bu grupları kolayca ayırt edebiliyorsunuz.

Benim konakladığım bölgeye yakın iki plaj bulunuyor. Bunlardan bir tanesi “Playa Olas Altas”, bir diğeri ise “Playa de los Muertos”. Ben de öğlen saatlerinde Playa de los Muertos’a gidip gün batana kadar burada kalıyorum Kitap okuyorum, müzik dinliyorum, denize giriyorum. Yani bir süredir özlediğim güneşin tadını doya doya çıkarıyorum. Hava kararmaya yakınken de odaya dönüp duşumu alıp deniz tuzundan ve kumlardan arınıyorum.

Merkezde birkaç tur atıp sokaklar üzerine kurulu hediyelik eşya tezgahlarına göz attıktan sonra gözüme kestirdiğim bir kahve dükkanına giriyorum. İnternet üzerinden biriken işlerimi hallediyorum. Zaten saatin nasıl geçtiğinin farkına bile varmıyorum. Artık cafe kapanmaya yakınken mekandan çıkıp deniz kenarında uzanan 10 blokluk “malecon” ismi verilen yoldan yürümeye başlıyorum. Yürürken denk geldiğim amfitiyatrodaki gösterileri izlemeyi ihmal etmeden.

Hostele döndüğümde aynı odada konaklayan Avustralyalı Jessica ile tanışıyorum. Jessica, elli yaşın üzerinde dört senedir tek başına dünyayı gezen bir kadın. Sydney’deki evini kiraya verdiğini ve kiradan elde ettiği para ile dört senedir dünyayı gezdiğini anlatıyor. Yorulup yorulmadığını, henüz bir yere yerleşmeye hazır olup olmadığını soruyorum. İki soruma da cevabı hayır oluyor. Dünyada görülecek bu kadar yer varken neden yerleşsin ki?

Teotihuacan, Meksika.

Standard

 

 

 

10 Kasım 2013, Pazar.

DSC00349

 

Antik kentin girişinde gelenekleri korurcasına antik ritüeller devam ettiriliyor. Bu dans da onlardan bir tanesi.

DSC00355

İç kale.

DSC00371

 

Templo de Quetzalcoatl’a çıkış.

DSC00388

DSC00395

DSC00398

Templo de Quetzalcoatl’un kabartmaları.

DSC00412

 

Güneş Piramidi.

DSC00420

DSC00422

 

Ölülerin Caddesi’ni çevreleyen yapılar.

DSC00432

Ölülerin Caddesi.

DSC00434

DSC00436

DSC00437

Güneş Piramidi.

DSC00461

Güneş Piramidi’ne çıkarken Ay Piramidi’nin manzarası nefes kesici.

DSC00468

DSC00470

 

Güneş Piramidi’nin tepesinden.

DSC00471

 

Ay Piramidi.

DSC00485

 

Güneş Piramidi.

DSC00487

 

Jaguar duvar resmi.

DSC00492

Ölülerin Caddesi’nin iki tarafını önemli yapılar çevreliyor.

DSC00508

 

Ay Piramidi’nden Ölülerin Caddesi’nin görüntüsü.

DSC00511

 

Güneş Piramidi’nin tepesinde dinlenenler.

DSC00518

 

Palacio de Quetzalpapalotl, en üst kademe din adamının ikametgah ettiği yer aynı zamanda.

DSC00540

DSC00544

 

“Museo de la Pintura Mural Teotihuacana” isimli duvar resimleri müzesinde bir zamanlar şehri süsleyen duvar resimlerinin günümüze ulaşmış parçalarına ve canlandırmalarına yer veriliyor.

 

Pazar günleri yanında kaldığım aile için kilise günleri demek. Cunningham’lar katolik oldukları için, kurallara da olabildiğince uymaya çalışıyorlar. Farklı bir ülkede olmalarına rağmen düzenli olarak kiliseye gidiyorlar. Her pazar sabahı Micheal, Liana ve çocukları kiliseye bıraktıktan sonra kendi işlerini halletmeye çıkıyor. Sabah erkenden uyanıp kahvaltılarımızı yapıyoruz. Liana, son bir haftadır her gün evden çıkarken bana içinde karnım acıktığında yiyebileceğim atıştırmalık çantası hazırlıyor. Hele bu pazar günü benim için çok uzun bir gün olacağından mutfağa girdiğimde Liana’yı yine benim için kocaman bir çanta hazırlamış buluyorum. Diyorum ya işte, yabancıların nezaketi. Onlar kiliseye doğru yola çıkarken vedalaşıyoruz. Bir başka sefer kim bilir dünyanın hangi köşesinde birbirimize denk düşeceğimizi umarak, kocaman sarılıyoruz.

Çocukları bıraktıktan sonra Micheal benim için eve dönüyor. Ben de o sırada evin küçük köşelerine sürpriz teşekkür notları bırakıyorum. Sonrasında da Micheal’la beraber evden çıkıyoruz. Micheal, beni kolayca metroya binebileceğim bir yerde bırakıyor. Fakat bu çok da kolay olmuyor. Pazar günleri Mexico City’de değişik bir uygulama var. Ana yolları belli saatler için (genelde gündüz saatleri) koşanlar, bisiklete binenler için kapatıyorlar. Micheal’ın beni bıraktığı bölgede tek bir araç bile yok. Onun yerine pazar günü sporunu yapmak için ana caddeye çıkmış kalabalıklar akın akın sokakları dolduruyor.

Ben ilk gördüğüm metro istasyonuna inip şehrin kuzeyinde yer alan otobüs istasyonunun yolunu tutuyorum. Kuzey otobüs istasyonuna vardığımda da çantamı emanet bölümüne bırakıyorum. İlk olarak Puerto Vallarta’ya gidecek gece otobüsü için bir bilet alıyorum. Sonrasında da şehrin elli kilometre kuzeydoğusunda bulunan Teotihuacan şehrine gitmek için otobüse atlıyorum.

Bir zamanlar Meksika ve Orta Amerika’nın en görkemli şehirlerinden bir tanesi olan Teotihuacan, aynı zamanda Meksika’nın en çok turist çeken antik kalıntılarından bir tanesi. Bu bölge daha çok şehre hakim olan iki piramidi ile biliniyor: Piramide del Sol (Güneş Piramidi) ve Piramide de la Luna (Ay Piramidi).

Teotihuacan, İspanya öncesi dönemde Meksika’nın en büyük uygarlığı olarak biliniyor. Bu şehrin planlaması MS. 1. yüzyılda belirlenmiş. Güneş Piramidi, MS. 150 yılında tamamlanmış. Şehrin geri kalanının tamamlanması ise MS. 250 – 600 yılları arasına tekabül ediyor. Sosyal, ekonomik ve çevresel faktörler bu görkemli uygarlığın düşüşünü hızlandırmış ve 8. yüzyılda da uygarlık ortadan kalkmış.

Şehir, iki geniş ana caddeden meydana geliyor. Bu iki cadde “La Ciudadela” diye bilinen iç kale etrafında birleşiyor. Caddelerden bir tanesi kuzey güney boyunca uzanırken, bir diğerine “Calzada de los Muertos” yani Ölülerin Caddesi adı veriliyor. Bunun nedeni ise sonradan bölgeye gelen Azteklerin bu geniş cadde etrafında sıralanan yapıların büyük çoğunluğunun mezar olduğuna inanması. Aztekler bu antik şehri kutsal olarak atfetmişler; çünkü beşinci dünyanın sonunda güneşin hareket etmesini sağlamak için bütün Tanrıların kendilerini burada feda ettiklerine inanıyorlarmış. Günümüzde de bölgenin kutsallığı ziyaret edenler için devam ediyor. Her yıl binlerce insan özellikle 19 – 21 Mart günleri arasında bölgenin mistik ruhunu solumak için bölgeyi ziyaret ediyor.

Geçmişte 20 kilometrekareden fazla bir alanı kaplamasına rağmen, Teotihuacan’dan günümüze ulaşan yapılar sadece iki kilometrelik Ölüler Caddesi etrafına yayılmış durumda. Bölgeye beş farklı kapıdan giriş yapmak mümkün. Benim bindiğim otobüs beni birinci kapının yakınlarında bırakıyor, girişe kadar olan yolu yürüyorum. Bölgeyle ilgili kalıntıların yer aldığı müze beşinci kapının, duvar resimleri müzesi ise üçüncü kapının yakınlarında bulunuyor.

Ben antik kente girdiğimde ilk olarak iç kale ile karşılaşıyorum. Bu kare şeklindeki geniş alanın eskiden şehrin yüce yöneticilerinin ikametgah ettiği bölge olduğu biliniyor. Her biri 390 metre uzunluğundaki dört duvar, meydanı çevreliyor. Meydanda 15 adet piramit ve açık geniş bir alan bulunuyor. Bölgenin en önemli piramidi ise MS. 250 civarında yapıldığına inanılan “Templo de Quetzalcoatl” isimli tapınak. Bu tapınağın canlandırmasını Mexico City’de yer alan Antropoloji Müzesi’nde gördüğüm için kabartmalar bana tanıdık geliyor. Eskiden yedi basamaktan oluşan bu tapınağın günümüzde sadece dört basamağı bulunuyor ve bu basamaklarda çeşitli kabartmalar yer alıyor. Keskin hatları ile kendisini belli eden Yılan Tanrıs’ının kafası, 11 taç yapraklı bir çerçevenin içerisinden kendisini belli ediyor. Bu kabartmaya dört gözlü ya Ateş ya da Yağmur Tanrısı olduğuna inanılan başka bir figür eşlik ediyor. Bu kabartmaların üstünün MS. 400 yılında dini önemlerini saklamak için kapatıldığına inanılıyor.

İç kaleden çıktıktan sonra Ölülerin Caddesi üzerinden ilerliyorum. Antik uygarlığın bütün önemli binaları bu caddenin etrafında yer alıyor. Bu yapıların muhtemelen en önemlisi ise Güneş Tapınağı. Bu tapınak dünyanın en büyük üçüncü piramidi (Mısır’daki Cheops ve yine Meksika’da yer alan Cholula’dan sonra geliyor). Güneş Piramidi, Ölülerin Caddesi’nin doğusunda bulunuyor. Bu piramidin tabanının her kenarı 220 metre uzunluğunda, kendisi ise 70 metreden biraz daha uzun. MS. 200’de yapılmış, yapımında üç milyon ton taş kullanılmış bu tapınağın inşası sırasında metal alet, hayvan ya da tekerlek kullanılmamış. Aztek inancına göre bu yapının Güneş Tanrısı’na adandığı düşünülüyor. Bu görüş 1971 yılında, tapınağın merkezine uzanan yeraltı tüneli bulunduğunda onaylanmış. Bu tünel, tapınağın merkezinde dini eserlerin bulunduğu bir bölgeye çıkıyormuş. Burada tapınağın inşasından çok daha önce güneşe tapıldığı tespit edilmiş. Bölgenin eski sakinleri, hayatın kökeninin bu mağarada saklı olduğunu düşünüyormuş. Eskiden parlak kırmızı ile boyanmış olan bu devasa piramit, günümüzde beton renginde olsa da tarihteki görkemini hayal etmek çok da zor değil. Günbatımında özellikle büyüleyici bir havaya bürünen tapınağın tepesine çıkmak da mümkün. Tabii yoğun kalabalığı ve 248 adet yüksek merdiveni aşmayı başarabilirseniz.

Bölgenin bir diğer önemli yapısı ise Ay Piramidi. Bu piramid, Ölüler Caddesi’nin kuzeyinde yer alıyor. Güneş Piramidi’nden daha küçük olsa da tepeleri aynı yükseklikte. Ay Piramidi, 12 platformdan oluşuyor. Piramidin kendisini de sayarsanız, Meksika ve Orta Amerika törensel takviminin gün sayım sisteminde kutsal bir rakam olan 13’e ulaşıyorsunuz. Merkezde yer alan platformun dini danslar için kullanıldığı düşünülüyor.

Bölgede gezilmesi gereken önemli yapılar arasında din adamlarının ikametgah ettiği, Teotihuacan’ın en meşhur duvar resmi olan “Tialoc Cenneti”ne ve diğer öenmli duvar resimlerine ev sahipliği yapan”Palacio de Tepantitla”, Ay Piramidi’nin güneybatısında yer alan en üst kademe din adamının evi olduğu bilinen, sütunlarında Quetzal kuşu ya da kelebeğinin kabartmalarının bulunduğu “Palacio de Quetzalpapalotl”, Jaguar Tanrısı’nın duvar resimleri ile süslü “Palacio de los Jaguares”, MS. 2. ve 3. yüzyıldan kalma yer altı yapısı olan ve geniş kabuk kabartmaları ile süslenmiş “The templo de los Caracoles Emplumados”, 12 duvarında çeşitli duvar resimlerinin bulunduğu “Palacio de Tetitla”, jaguar ve çakal kabartmaları ile ünlü “Palacio de Atetelco”, yaşam olanları olarak kullanıldığı bilinen “Palacio de Zacuala” ve “Palacio de Yayahuala” bulunuyor. Bu yapılara ek olarak bölgenin geçmişini daha iyi anlayabileceğiniz “Museo del Sitio” ve “Museo de la Pintura Mural Teotihuacana” müzeleri de ziyaretçilere açık bulunuyor.

Bu antik kentin büyüleyici bir havası var. Eskiden görkemli parlak renklerle süslü binaları, şimdilerde merdivenlerden soluk soluğa çıkmaya çalışan turistler, caddeleri ise hediyelik eşya satıcıları dolduruyor. İşin en gıcık tarafı da bu hediyelik eşya satıcıları birkaç çeşit düdük satıyor. Bu düdükler arasında en meşhuru da çakal sesi çıkaranlar (Düdük çakal sesi mi çıkarır demeyin, duymanız lazım!). Yani siz huzurlu huzurlu bu antik şehri gezmeye uğraşırken, bölgedeki herkes düdük çalıyor. Çocuğundan yaşlısına. 

Neredeyse bütün günü antik şehir kapanana ve güneş batana kadar bölgede geçiriyorum. Sonrasında da birinci kapı yakınlarından tekrardan otobüse atlayarak Mexico City’nin kuzey otobüs istasyonuna geri dönüyorum. Puerto Vallarta’ya olan otobüsüme hala birkaç saatim olduğu için vaktimi otobüs istasyonunun son derece rahatsız demir sandalyelerinde kitap okuyarak geçiriyorum.

Mexico City, Meksika.

Standard

 

 

 

9 Kasım 2013, Cumartesi.

DSC00283

Jardin de la Bombilla’da yer alan “Monumento a Alvaro Obregon”.

DSC00286

DSC00287

 

Ölülerin Günü kutlamalarından kalma iskeletler şehrin her tarafını süslüyor.

DSC00289

DSC00290

 

DSC00312

 

Yerel sanatçılar, resimlerini ve sanat eserlerini ziyaretçilerin beğenisine sunuyor.

 

DSC00313

 

San Angel bölgesinde her cumartesi günü düzenlenen “Bazar Sabado”dan rengarenk manzaralar.

 

DSC00296

 

“Museo Casa del Risco”da yer alan mozaik ve porselenle süslenmiş devasa çeşme.

DSC00300

DSC00306

 

“Museo Casa del Risco”dan.

DSC00315

 

Iglesia San Jacinto.

DSC00318

DSC00320

DSC00321

DSC00322

DSC00325

 

San Angel’in bol renkli ev detayları.

 

DSC00326

“Museo Casa Estudio Diego Rivera y Frida Kahlo”. Mavi olan ev Frida Kahlo’ya, beyaz olan Diego Rivera’ya ait. İki ev arasında geçiş mevcut.

DSC00328

DSC00329

DSC00330

DSC00334

DSC00335

DSC00336

DSC00337

DSC00338

 

Diego Rivera’nın yatağı.

DSC00340

DSC00342

 

Evin Diego Rivera’ya ait kısmından detaylar.

 

 

Mexico City’deki son günüm. Günü değerlendirmek üzere sabah kahvaltı sonrasında San Angel mahallesine gitmeye karar veriyorum San Angel, şehir merkezinin 12 kilometre güneybatısında yer alıyor. Mahallede her Cumartesi günü düzenlenen el işleri pazarı yüzlerce ziyaretçiyi her hafta bu bölgeye çekiyor.

Kahvaltı sonrasında önce otobüs sonra da metroya binerek Bombilla istasyonuna gidiyorum. Sonrasında da istasyondan bölgenin merkezinde yer alan Plaza San Jacinto’ya kadar olan yolu yürüyorum. Meydana vardığımda rengarenk bir ortam beni karşılıyor. Ana meydana kurulan tezgahlarda yerel sanatçılar el yapımı eserlerini, tablolarını satıyorlar. Meydanın biraz daha ilerisinde yer alan çadıların içine kurulmuş geniş el işleri pazarında ise birbirinden farklı ürünler, takılar, hediyelik eşyalar, tekstil ürünleri satılıyor. Pazar son derece kalabalık.

Pazar etrafında bir süre dolandıktan sonra bölgede yer alan “Museo Casa del Risco”ya uğruyorum. Bu tarihi evin avlusunda muazzam bir çeşme yer alıyorum. Mozaiklerle ve çin porselenleri ile süslenmiş bu devasa çeşmenin yanı sıra, binanın farklı odalarında farklı sergilemeler yer alıyor. Üst katında ise Barok Meksika ve Orta Çağ Avrupa resimleri yer alıyor

Bir sonraki durağım Frida Kahlo’yu anlatan filmden de hatırlayabileceğiniz “Museo Casa Estudio Diego Rivera y Frida Kahlo” oluyor. Arkadaşları mimar ve ressam Juan O’Gorman tarafından tasarlarnmış bu bina iki yapıdan oluşuyor. Diego Rivera’nın yaşadığı beyaz ev ve Frida Kahlo’nun yaşadığı mavi ev. Çiftin 1934-1940 yılları arasında yaşadığı bu evde Diego Rivera’nın beyaz evini ziyaret edip stüdyosuna tanık olabiliyorsunuz; fakat Frida Kahlo’nun mavi evi sadece belirli dönemlerde sergilemeler olduğunda ziyaretçilere açılıyor. Bu stüdyo Plaza San Jacinto’nun bir kilometre kuzeyinde yer alıyor.

Müzeyi gezdikten sonra çok geç olmadan eve dönüyorum. Çünkü günlerden Cumartesi ve Micheal ve Liana’nın akşam Büyükelçilik tarafından düzenlenen bir baloya katılmaları gerekiyor. Çocuklara bakıcılık yapmak da bana düşüyor. Birbirinden akıllı (muhtemelen benden de akıllı) bu iki afacanla nasıl başa çıkacağımı kara kara düşünürken, Liana akşam için yakınlarda yer alan alışveriş merkezine gitmemizi öneriyor. Evde Liana ve Micheal hazırlanırken biz de komik komik fotoğraflar çekiyoruz. Hava kararmaya yakınken, Cunningham’ların baloya gitmeleri ile çocuk bakıcılığı maceram da başlıyor. Biraz muhabbet edip komik komik fotoğraflar çektikten sonra alışveriş merkezine gitmeye karar veriyoruz.

Ama Büyükelçilik sadece belli taksi firmaları ile anlaştığı için telefonla taksi ayarlamamız gerekiyor. İşte benim için soğuk terler döktüğüm nokta bu anda başlıyor. Taksi firmasını arıyorum, İspanyolca derdimi anlatıyorum, taksi istiyorum, adresi veriyorum. Kadın beni anlamıyor. Ben de kadını anlamıyorum. Her şeyi çok net söylediğimi düşünsem de bir yerde takılıyoruz. Bir on dakika bekliyoruz, ne gelen var, ne giden. Sonrasında ben çakallık yapıp Joseph ve Ana Maria’ya aratıyorum. İkisinin İspanyolcası da benimkinden oldukça iyi. Ama tabi iki küçük çocuk taksi firmasını arayıp taksi isteyince biraz da telefon işletmesi yapıyormuş gibi geliyor herhalde görevlilere. Gene anlaşamıyoruz. Bu sefer ben listedeki başka bir firmayı arıyorum, çok az İspanyolca konuştuğumu acilen taksiye ihtiyacımız olduğunu belirtiyorum. On dakika sonra taksi kapımıza geliyor. Ben derin bir nefes alırken alışveriş merkezinin yolunu tutuyoruz.

Tabii ki Amerikalı aile geleneği olarak Applebee’s gidiyoruz. Çocuklar burada menüde olanları yemek istemiyorlar, onlar için ayrıca yemek istiyoruz. Arada boyama yapmaları için kağıtlar getiriyorlar. Joseph bunları beğenmiyor, eve gidip playstation oynamak istediğini söylüyor. Ana Maria ise halinden son derece memnun. İçinde hiçbir şey olmayan hamburgerini yedikten sonra üstüne bir de buzlu içecek istiyor. Ben de isteğine uyup alıyorum. E bu da sonrasında midesinin bulanmasına neden olmasın mı? Daha iki üç saat olmamışken çocuk bakmanın zorlukları tüm renkleri ile geliyor.

Şükürler olsun ki gece çok uzun sürmüyor da yemek sonrasında biraz televizyon izledikten sonra eve geri dönüyoruz ve çocukların uyku saati gelene kadar oyun oynuyoruz. Uyku saatleri gelince de yataklarına yatırıyorum. Fakat Ana Maria, benim yanımda yatmak istiyor. Ben de kırmayıp yanımda yatmasına izin veriyorum. Uzun bir günün sonunda yatağa kafamı koyar koymaz uykuya dalıyorum.

8 Kasım 2013, Cuma.

DSC00012

DSC00015

DSC00018

 

Rengarenk kayıklar yolcularını bekliyor.

DSC00021

DSC00022

DSC00038

DSC00051

DSC00069

DSC00071

 

Xochimilco kanalları arasında yolculuk.

DSC00073

“Isla de Muñecas”a yani Oyuncak Bebek Adası’na hoşgeldiniz!

DSC00074

DSC00076

DSC00077

DSC00079

DSC00084

DSC00085

DSC00086

DSC00087

DSC00091

DSC00094

DSC00095

DSC00102

DSC00103

DSC00104

DSC00105

DSC00107

DSC00108

DSC00112

DSC00113

DSC00114

DSC00115

DSC00116

DSC00117

DSC00119

DSC00120

DSC00122

DSC00127

DSC00128

DSC00129

DSC00130

DSC00131

DSC00132

DSC00133

DSC00134

DSC00135

DSC00137

DSC00138

DSC00139

DSC00140

 

Adanın kedileri.

DSC00166

DSC00170

DSC00181

 

Xochimilco kanalları.

DSC00186

 

Frida Kahlo’nun Mavi Ev’i.

DSC00190

DSC00191

DSC00192

 

 

DSC00195

 

DSC00209

 

Leon Trostky’nin bir dönem konakladığı oda.

DSC00206

DSC00211

DSC00212

DSC00213

DSC00216

 

Evin mutfağından.

DSC00225

DSC00226

Frida Kahlo’nun stüdyosu.

DSC00232

 

DSC00230

DSC00233

 

Frida Kahlo’nun ev içerisinde iki odası bulunuyor. Bir tanesi günlerini, bir tanesini de gecelerini geçirdiği.

DSC00237

DSC00240

 

Evin dış cephesi.

DSC00242

DSC00245

 

Mavi Ev’de Frida Kahlo’nun kişisel eşyalarına da yer veriliyor.

DSC00261

 

Coyoacan’dan.

DSC00263

DSC00265

 

El işleri pazarı.

DSC00266

 

Meydanı çevreleyen restoran ve cafe’lerde canlı müzik devam ediyor.

DSC00270

 

Bölgenin simgesi haline gelmiş çakalların bulunduğu havuz.

 

DSC00274

DSC00278

DSC00280

 

Coyoacan’dan görüntüler.

Bugün yolculuk boyunca beni en heyecanlandıran günlerden bir tanesi oluyor. Yıllar önce bir belgeselde izlediğim “Isla de Muñecas”ı yani Oyuncak Bebek Adası’nı ziyarete gideceğim. Bu adanın o kadar enteresan bir hikayesi var ki. Anlatılana göre buranın yerlisi Don Julian Santana Barrera kanallardan birinde boğulmuş bir kız çocuğu bulmuş. Onu kurtaramamış olmanın getirdiği suçluluk ile biraz olsun ölen kızın ruhunu rahatlatmak için kanalda bulduğu oyuncak bebekleri adadaki ağaçlara asmaya başlamış. Elli yıl boyunca, 2001’deki ölümüne kadar Don Julian bebekleri toplamaya devam etmiş. Bazıları Don Julian’ın küçük kızın ruhu tarafından ziyaret edildiğine inanıyor. Günümüzde, adeta korku filminden fırlamış bu adacık, bu ortamı görmek ve solumak isteyenleri kendisine çekiyor. İşin en enteresan tarafı da Don Julian’ın 2001’de kızın öldüğü noktada boğularak can vermiş olması. Adaya gitmek ise ne yazık ki pek kolay değil. Bu yüzden sabah erkenden kahvaltı sonrasında yola koyuluyorum.

Bu adacık Xochimilco adı verilen, Mexico City’nin güneyinde yer alan iç içe geçmiş kanalların bulunduğu bölgede yer alıyor. Aztek döneminden beri bölgede yaşayanlar için önemli bir tarım alanı olan kanalların 180 kilometre kadarı günümüze ulaşmış. 1987’de UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne giren bu kanallar Mexico City’nin farklı bir yönünü görmek isteyenler için ideal bir alternatif sunuyor.

Bölgeye gidebilmek için önce otobüsle Chapultepec bölgesine varıyorum. Buradan da iki metro hattı ve bir de “light train” adı verilen hattı kullanarak Xochimilco istasyonuna varıyorum. İstasyona vardığımda bir taksiye atlayarak Embarcadero Cuemanco’ya ulaşıyorum. Bu bölgeye vardığımda yüzlerce yan yana sıralanmış renkli 14-20 kişilik kayıkların yer aldığını görüyorum. Bu kayıklara “trajineras” adı veriliyor. Normalde 200 peso karşılığında bir saatlik tur ayarlayabiliyorsunuz. Benim gitmek istediğim adaya ise gidiş geliş dört saat olduğu için maliyet 1200 pesoya kadar çıkıyor. Ben de buraya kadar gelmişken ve bu kadar merak ederken fiyatı yüzünden caymamaya karar verip bir kayık ile anlaşıyorum. Neredeyse 20 kişilik kayıkta bir tek ben varım, bir de kayığı kocaman bir sopa ile kan ter içinde yönlendiren görevli.

İki saat boyunca rüya gibi yansımaların ve nefes kesen manzaraların içinden geçiyoruz. Sadece doğanın sesi yankılanıyor etrafta. İki saat sonunda Oyuncak Bebek Adası’na varıyorum. Adayı uzaktan görmek bile aslında ne kadar sıra dışı bir yere geldiğimin sinyallerini veriyor. Adayı kaplayan ağaçların dallarından, yapıların dış cephelerinden eski, saçları kopmuş, gözleri çıkmış, kolları bacakları kopmuş korkutucu bebekler sarkıyor. Adaya adımımı attığımda beni sayısız kedi ve yaşlı bir amca karşılıyor. Amca bana adanın tarihini kısaca anlatıp adayı gezdirdikten sonra beni tek başıma bırakıyor manzarayı doya doya soluyabileyim diye.

Bir saate yakın adada kalıyorum. Ne hissettiğimi ifade etmeme sözlerim yetmez. Hayatım boyunca bulunduğum en garip ve en korkutucu yerlerden birindeyim. Bir yandan adayı bu hale getiren Don Julian’ı hayal etmeye çalışıyorum. Aklım hayalim almıyor. Tüyler ürpertici bir deneyimden sonra da kayıktaki yerimi alıp aynı büyüleyici manzara ve düşünceler eşliğinde kayığa bindiğim bölgeye geri dönüyorum.

Embarcadero Cuemanco’dan ana yola kadar olan yolu yürüdükten sonra bir otobüs istasyonuna gidiyorum ve Coyoacan bölgesine direk giden bir otobüse atlıyorum. Coyoacan, Nahuatl dilinde “çakalların bölgesi” anlamına geliyor. Zaten bölgenin göbeğinde çakalların bulunduğu bir havuz yer alıyor. Şehir merkezinin on kilometre güneyinde yar alan bu mahalle, koloni dönemine ait sokakları, rengarenk cafe ve restoranları, butikleri ve canlı atmosferi ile dikkat çekiyor. Bölgenin bu kadar ünlü olmasındaki en önemli etken ise Leon Trotsky ve Frida Kahlo’nun bir dönem burada yaşamış olması. Bu iki ev de şimdi muhteşem müzelere ev sahipliği yapıyor.

Ben ilk olarak “La Casa Azul”a yani “Museo Frida Kahlo”ya, Frida Kahlo’nun doğduğu, büyüdüğü ve öldüğü evine gidiyorum. Mavi ev, 1904 yılında inşa edilmiş. Frida Kahlo, 1907 yılında bu evde doğmuş ve büyümüş. Hayatının farklı dönemlerinde bu eve tekrar tekrar gelse de, 1929 – 1954 yılları arasında Diego Rivera ile bu evde yaşamış. Bu küçük; ama etkileyici detaylar ile dolu ev günümüzde Mexico City’de en çok ziyaret edilen müzelerin başında geliyor. Ev içerisinde Frida Kahlo ve Diego Rivera’nın tablolarına, günlük hayatta kullandıkları kişisel eşyalarına, rengarenk yaşam alanlarına tanık olabiliyorsunuz. Evde bir saate yakın vakit geçiriyorum.

Patti Smith’in bu evi ziyaret ettikten sonra yazdığı satırlar aklıma geliyor:

Noguchi’s Butterflies

I can not walk
I can not see
Further than what
Is in front of me
I lay on my back
yet I do not cry
Transported in space by the butterflies.
Above my bed
Another sky
With the wings you sent
Within my sight
All pain dissolves
In another light
Transported thru
Time
By the butterfly
This little song
Came to me
Like a little gift as I stood
Beside the bed of Frida.
I give it to you with much love.

Sonrasında da Coyoacan’ın merkezinde bulunan el işleri pazarını, Plaza Hidalgo isimli meydanı, meydanın kuzeyinde yer alan Meksika’nın ilk belediye koltuğunun bulunduğu “Casa de Cortes”i ziyaret ediyorum. Bölgenin meşhur kahve dükkanı “Café El Jarocho”dan kahvemi alıp “Churreria de Coyoacan”dan da hamur işi tatlılarımı alıp parka oturup bir sure canlı müzikle dolup taşan meydanı izliyorum.

Hava kararmaya yakınken de evin yolunu tutuyorum. Bir önceki günlerin akşam ritüeli devam ediyor. Hep beraber yemek, televizyonda çizgi film ve erkenden uyumaca. Her akşam yemek masasında gün içinde yaptıklarımı aileye anlatıyorum. Bazen tam da ihtiyacınız olan duygular en ihtiyaç duyduğunuz anlarda tamamlanıyor ya, hayat ve güzel oyunları diyorum.

7 kasım 2013, Perşembe.

DSC09793

DSC09794

 

Antropoloji Müzesi’nin girişi.

DSC09797

DSC09802

 

İlk sergilemelerde antropolojiye giriş anlatılıyor.

DSC09818

DSC09819

DSC09823

 

Binlerce yıl önce yaşamış uygarlıkların heykelciklerinde bebeklerini ya da köpeklerini tutan insan figürlerine rastlıyorsunuz.

DSC09833

DSC09838

 

Pre-hispanik döneme ait figürler.

 

DSC09840

DSC09845

DSC09850

DSC09852

DSC09889

 

Teotihuacan uygarlığı sergilemeleri.

DSC09924

 

Azteklerin bölgeye gelişinin hikayesini anlatan çizimler.

DSC09947

 

Maya Güneş Taşı.

DSC09950

DSC09956

DSC09980

 

Mayalara ait sergilemeler.

DSC00008

 

Monte Alban’da bulunmuş hamile bir kadın figürü.

DSC00011

Meksika’ya özgü topraktan yapılma hayat ağacı.

Sabah erkenden uyanıyorum yine. Liana ile kahvaltı masasında muhabbetimizi ettikten sonra da yola koyuluyorum. Artık şehrin halk otobüslerini çözdüğüm için bir yerden bir yere ulaşmak benim için görece kolay oluyor. Liana’nın beni şehir merkezine bırakma önerisini reddedip kapının önünden geçen otobüslerden bir tanesine atlıyorum. Otobüs şehir üzerinde kilometrelerce ilerleyen Paseo de la Reforma caddesinden ilerleyip Chapultepec bölgesine kadar gidiyor. Yarım saat sonunda olmak istediğim yerdeyim.

Dünyaca ünlü “Museo Nacional de Antropologia” yani Antropoloji Müzesi önünde iniyorum. Bu noktadan sonra tam tamına yedi saatimi müzede geçiriyorum. Müze şu ana kadar gördüğüm en keyifli müzelerden bir tanesi. Girişte kiraladığım sesli rehber sayesinde sergilenen eserler hakkında detaylı bilgi sahibi de olabiliyorum.

Müze iki kattan oluşuyor. Müzenin on iki sergileme odasından oluşan birinci katı İspanya öncesi Meksika kültürleri üzerine yoğunlaşırken, ikinci katta Meksika yerlilerinin günümüzdeki hayatlarına üzerinde duruluyor.

İlk katta antropoloji alanına giriş ve kıtaya ilk ulaşan uygarlıklardan başlayıp günümüze kadar detaylı bir anlatım sergileniyor. Müzenin en ilgi çekici sergilemeleri ise Teotihuacan, Aztekler, Oaxaca ve Maya sergilemeleri. Bu sergi salonlarında bu uygarlıklara ilişkin kazılardan çıkarılan sanat eserlerine, günlük hayatta kullanılan objelere, tapınak kalıntılarına tanık olabiliyorsunuz.

Müzede bulunduğum süre boyunca yedi saatin nasıl geçtiğinin farkına bile varmıyorum. Zaten yedi saat sonunda sırasıyla önce cep fotoğraf makinemin, sonrasında cep telefonumun, en sonunda da sesli rehberimin şarjı bitiyor. Hava kararmaya yakınken sızlayan ayaklarla müzeden çıkıyorum.

Müze, Chapultepec bölgesinde yer alıyor. Bu bölgede şehrin en güzel müzelerine de ev sahipliği yapıyor. Dileyenler burada içerisinde Ulusal Tarih Müzesi’ni barındıran “Castillo de Chapultepec” isimli kaleyi, 20. yüzyıl ve modern Meksika sanatı eserlerine yer veren Modern Sanat Müzesi’ni, Hayvanat Bahçesi’ni ve Oaxaca kökenli ressam Rufino Tamayo tarafından bağışlanmış uluslararası eserlere ev sahipliği yapan sanat müzesini ziyaret edebilir.

Eve döndüğümde yemek saatini ucu ucuna yakalıyorum. Hep beraber akşam yemeğimizi yiyoruz. Yemek sonrasında muhabbet ve televizyonda çizgi film vakti geceyi sonlandırmak için en güzel yöntem oluyor.

6 Kasım 2013, Çarşamba.

DSC09603

 

Cathedral Metropolitan.

 

 

DSC09609

DSC09610

DSC09611

DSC09613

DSC09634

DSC09637

DSC09616

 

Palacio Nacional’de yer alan Diego Rivera duvar resmi ve saraydan görüntüler.

DSC09669

DSC09672

 

Calle Moneda ve çevresi cıvıl cıvıl.

DSC09673

DSC09677

DSC09678

DSC09680

DSC09682

Museo de la Secretaria de Hacienda y Credito Publico’daki sergilemeler.

DSC09686

 

Templo Mayor.

DSC09690

Zocalo Meydanı.

DSC09696

 

Zocalo Meydanı çevresi.

DSC09698

 

Palacio Nacional.

DSC09709

 

Plaza Santo Domingo.

DSC09710

DSC09712

DSC09716

DSC09717

DSC09732

 

Frida Kahlo’ya benzeyen figürü görebilirsiniz bu duvar resminde.

DSC09734

DSC09737

DSC09738

DSC09739

DSC09740

DSC09741

DSC09745

Secretaria de Educacion Publica.

DSC09747

DSC09748

DSC09750

DSC09753

DSC09754

Mercado Abelardo Rodriguez

DSC09758

DSC09763

 

Şehrin birçok köşesinde öpüşen, sarılan, el ele tutuşan sevgilileri görmek mümkün. Meksika, aşk dolu.

DSC09764

DSC09767

DSC09768

DSC09769

 

Mexico City sokakları.

DSC09770

DSC09771

 

Plaza Garibaldi.

DSC09773

 

Palacio Postal

 

DSC09776

DSC09780

DSC09783

DSC09784

 

Calle Madero’dan manzaralar.

DSC09785

Casa de Azulejos’un seramikleri.

DSC09791

Büyüleyici mimarisi ile “Güzel Sanatlar Müzesi”

Büyük harflerle söylüyorum;  “tatilde” olmama rağmen saatin alarmını 07:30’a kurmak kadar zorlu bir şey yok herhalde. Hele bir de benim gibi sabah insanı değilseniz. Zaten şu yolculuk boyunca erken uyandığım günleri toplasam buradan Türkiye’ye yol olur. Yeni bir gün ve ben yine yeniden erkenden uyanıp mutfağa iniyorum. Bütün ev ahalisi çoktan uyanmış, kahvaltılarını yapmış. Çocuklar okula, Micheal işe gitmiş bile. Ben de kahvaltımı yaparken Liana ile muhabbet ediyorum. Liana, yolunun şehir merkezine düşeceğini dilersem beni gitmek istediğim yere bırakabileceğini söylüyor.  Kahvaltı sonrasında hızlıca hazırlanıp şehrin merkezinin yolunu tutuyoruz.

Evden çıktığımızda Liana bana Mexico City’de yaşamaya başladığı süre boyunca başından geçen komik trafik maceralarını anlatıyor. Mesela göbeklerin etrafında tam bir tur atmaktan ceza almış. Bu şehirde göbeklerin etrafında bir tam tur atamazmışsınız, sadece yarım tur atabilirmişsiniz.

Liana, beni şehrin merkezi olan Zocalo Meydanı’na bırakıyor. Mexico City, o kadar büyük, o kadar zengin ki gezmeye nereden başlayacağınızı bir türlü kestiremiyorsunuz. 23 milyon nüfusu ile dünyadaki en kalabalık şehirlerden bir tanesi olan Mexico City, üstelik neredeyse 160’dan fazla müzesi ile sınırlarında en fazla müzeyi barındıran şehirlerden biri olarak biliniyor. Çoğu müzeye Pazar günü girişler de ücretsiz. Şehirde 16 bölge, 1800’den fazla mahalle yer alıyor. Kafa karıştırıcı bir şekilde tek bir sokak kilometrelerce şehrin bir başından, bir diğer başına uzanabiliyor.

Dünyanın en büyük meydanlarından bir tanesi olan “Plaza de la Constitucion” olarak da bilinen Zocalo Meydanı, kuzeyden güneye 220 metre, batıdan doğuya 240 metre uzanıyor ve “Centro Historico” olarak bilinen 34 bloktan meydana gelen tarihi bölgenin kalbinde yer alıyor. Bu bölgedeki binaların 1500’ü tarihi ve sanat eseri olarak UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunuyor.

2000 yılından itibaren şehrin imajını düzeltmek ve bölgenin eksik olan alt yapısını güçlendirmek için bölgeye oldukça yüksek miktarda yatırım yapılmış. Kaldırımlar düzenlenmiş, güvenlik önlemleri artırılmış, binalar restore edilmiş. Yeni müzeler de restore edilen binalardaki yerlerine taşınmış.

Zocalo Meydanı ile ilginç en ayrıntılardan bir tanesi de aykırı çalışmaları ile isminden oldukça söz ettirmiş Spencer Tunick, Mayıs 2007’de bu meydanı 18000 çıplak Meksikalı ile doldurmuş. (Tunick’i aşina olanlar için şaşırtıcı olmayacaktır bu haber.)

Meydana vardıktan sonra bir süre etrafta dolanıyorum. Binaları inceliyorum. Meydanın merkezinde devasa bir Meksika bayrağı yer alıyor. Sonrasında da meydanın kuzeyinde bulunan “Cathedral Metropolitan”ı ziyaret ediyorum. Bu Katedral, Mexico City’nin en bilindik simgelerinden bir tanesi. İnşasına 1573 yılında başlanmış ve çalışmalar bütün koloni dönemi boyunca devam etmiş. Bu da farklı dönemlere damgasını vurmuş mimari tarzların Katedral üzerinde kendisini belli etmesinde etkili olmuş. Binanın dış cephesi 1813 yılında tamamlanmış. Dilersenize 5 peso karşılığında Katedral’in çan kulesine çıkabiliyorsunuz.

Katedralin hemen yakınlarında “Templo Mayor” yer alıyor. İspanyollardan önce Tenochtitlan’ın bu bölgede bulunduğu biliniyor. Bölgenin keşfi ise oldukça yeni. 1978 yılında elektrik altyapısı ile uğraşan çalışanların sekiz tonluk bir diske denk gelmeleri ile ortaya çıkmış bu tapınak. Bu diskte, Aztek Tanrıçası Coyolxauhwui yer alıyormuş. Tapınağın keşfi ile bölgedeki koloni dönemine ait binaların yıkılması ve tapınak kazılarının başlaması emri verilmiş. Bu tapınağın Azteklerin, Meksika’nın sembolü olan gagasında yılan tutan, kaktüs üzerinde duran kartalı gördükleri yere inşa edildiği düşünülüyor. Aztekler için tam bu nokta evrenin merkezi olarak kabul görüyor. Bu bölgede tapınakla ilgili bir müze de bulunuyor.

Bir sonraki durağım meydanın batısında bulunan “Palacio Nacional ” yani Başkanlık Sarayı’nı ziyaret ediyorum. Bu binada Meksika başkanının, Federal Hazine’nin ofisleri bulunuyor. Binanın asıl ünlü olma nedeni ise içinde barındırdığı Diego Rivera muralleri. Yani duvar resimleri. Bu duvar resimleri Meksika uygarlığını Quetzalcoatl isimli Aztek Tanrı’sının gelişinden, devrim sonrası döneme kadar ele alıyor. Binanın birinci katındaki kuzey ve doğu duvarlarını süsleyen dokuz duvar resmi ise İspanyol işgalinden önceki yerel hayatı işliyor. Bir süre binanın içerisinde kalıp hem mimarisine, hem de duvar resimlerine hayran hayran bakıyorum. Sonra da şehrin ünlü duvar resimlerinin izini sürmeye karar veriyorum.

İkinci durağım “Suprema Corte de Justicia” yani Anayasa Mahkemesi oluyor.  Mahkeme binasına girerken dilerseniz ücretsiz sesli rehberlerden edinip binanın farklı köşelerini süsleyen duvar resimleri hakkında daha detaylı bilgi sahibi olabiliyorsunuz. Özellikle, 1940 yılında Orozco tarafından boyanmış ve adalet konusunu ele alan dört duvar resmi görülmeye değer. Benim en beğendiğim ise daha güncel olan ve “En Kötü Yedi Günah” adını taşıyan Rafael Cauduro’nun eserleri. Bu eserlerde polis sorgulaması sırasında işkence, orantısız polis şiddeti gibi devlet tarafından halka uygulanan adaletsiz uygulamalar oldukça gerçekçi bir tarz ile ele alınıyor (düşünün, hem de Anayasa Mahkemesi’nin duvarlarında)

Anayasa Mahkemesi’nden çıkıp renkli ve hareketli “Calle Moneda” üzerinden ilerliyorum. Arka sokaklarda bir süre kendimi kaybettikten sonra da bir müzeye denk geliyorum: Museo de la Secretaria de Hacienda y Credito Publico. Bu müze içerisinde Rodrigo de la Sierra’nın heykelleri sergileniyor. Müzenin ikinci katında ise “National Geographic”in fotoğraf sergisi bulunuyor.

Sergilemeleri gezdikten sonra duvar resimleri turum bu sefer de “Secretaria de Educacion Publica” da devam ediyor. Eski bir manastır olan bu bina günümüzde eğitimle ilgili işlere bakıyor. Binada, 1920’lerin başında Diego Rivera tarafından boyanmış 120 tane duvar resmi bulunuyor. Diego Rivera, bu eserlerin insanların gündelik hayatını yansıttığını düşünüyor. Her avlu farklı bir temayı ele alıyor. Örneğin bir avluda endüstri ve tarım ele alınırken, bir diğerinde gelenekler ve kutlamalar işleniyor. Eserler arasında en ilgi çekici ise üst katlarda yer alan resimlerden bir tanesinde Frida Kahlo’ya çok benzeyen bir figürün kullanılması. Binalar sadece duvarları ile değil; ama mimarileri ile de büyülüyor.

Bu binadan çıktıktan sonra da yakınlarda yer alan “Mercado Abelardo Rodriguez”in yolunu tutuyorum. Bu halk pazarı 1930’larda Diego Rivera akımından gelen birçok genç sanatçının eserini barındırıyor. Pazardan çıktıktan sonra kalabalık Mexico City sokaklarında dolanıyorum. Sokaklar o kadar renkli, o kadar kalabalık, haftaiçi olmasına rağmen o kadar hareketli ki.

Yol üzerinde “Centro Cultural de Espana”da Alfonso Almendros isimli sanatçının “My Father’s Wrinkles” isimli sergisine ve “Museo Archivo de la Fotografia”da çok beğendiğim Jose Luis Neyra’nın “Metaformas” isimli fotoğraf sergisine denk geliyorum.

Saatlerce yürüyorum. Zocalo yakınlarında bulunan Plaza Santo Domingo’nun sakin ortamını soluyorum, 1736’dan kalma kilisesine giriyorum. Her akşam meydanı şenlendiren Mariachi grupları ile ün yapmış Plaza Garibaldi’ye gidiyorum. Burada dilerseniz 100 peso karşılığında Mariachi gruplarından size özel şarkı dinleyebiliyorsunuz.

Sonrasında da şehir merkezine geri dönüyorum.  Calle Madero üzerinde ilerleyip binaların işlemelerine hayran kalıyorum. “Palacio Postal” yani posta binasına gidiyorum. Bu bina, Mexico City’nin merkez posta ofisi görevini görüyor. 20. yüzyıl başlarında inşa edilmiş bu büyüleyici bina aynı zamanda içerisinde Posta Müzesi’ni barındırıyor.

Müzeler kapanmadan önce şansımı “Museo Nacional de Arte”de deniyorum. 1900’lerde İtalyan Rönesans Sarayı mimarisinde inşa edilmiş bu yapı günümüzde Meksika sanatındaki her okulu temsil eden eserlere ev sahipliği yapıyor. Şansıma müzede çok kapsamlı bir fotoğraf sergisi bulunuyor. Francois Aubert, Guillermo Kahlo, Alfred Briquet, Juan Antonio Azurmendi, Casasola gibi isimlerin büyüleyici fotoğrafları Meksika’nın tarihine ışık tutuyor. Bu müzenin karşısında gezmek isteyenler için “Palacio de Mineria” isimli  19. yüzyılda maden mühendislerinin eğitildiği Mineral Müzesi ve 14.-19. yüzyıllar arasında Avrupa’da kullanılan işkence aletlerinin sergilendiği “Museo de la Tortura” isimli İşkence Müzesi bulunuyor.

Ayaklarım artık isyan etmeye, hava da kararmaya başlamışken de evin yolunu tutuyorum. İki metro durağı değiştirme sonrasında bindiğim otobüs sayesinde evin yolunu kolayca buluyorum. Ana Maria arkadaşının evinde olduğu için, biz hep beraber yemek yiyoruz. Yemek öncesinde el ele tutuşup sahip olduklarımız için şükrediyoruz ve dua ediyoruz.

Yemek sonrasında biraz muhabbet ettikten sonra da Ana Maria’yı almak üzere Liana ve ben, ressam arkadaşının evinin yolunu tutuyoruz. Aynı mahallede yer alan hem ev, hem de stüdyo görevi gören bu büyüleyici evde ben şaşkınlığımı gizleyemiyorum. Ana Maria, çocuklarla oyuna devam ederken biz de muhabbete dalıyoruz. Kültürlerden, gezilerden konuşuyoruz. Gece son derece keyifli geçiyor. Ana Maria’nın uyku saatine yakın eve dönüyoruz. Benim için oldukça yorucu bir gün olmuş, erkenden yatağın yolunu tutuyorum.

5 Kasım 2013, Salı.

IMG_4175

 

Oda detayları.

IMG_4176

 

Ana Maria’nın odasının duvarlarını süsleyen tablolar.

IMG_4177

Yatağımı kollayan oyuncaklar.

Sabah erkenden uyanıp Oaxaca otobüs istasyonunun yolunu tutuyorum. 10:30’da Mexico City’ye olan otobüsüm kalkıyor. Yola çıkmadan önce evinde kalacağım Liana ve Micheal’e otobüs detaylarımı bildiriyorum. Liana, akşam için çocukların okulunda veli toplantısı olduğunu belirtiyor ve ev adresini verip kendi başıma gelip gelemeyeceğini soruyor.

Yine güvenlik önlemleri nedeniyle otobüse binerken sıkı sıkıya aranıyoruz, otobüs yola koyulduğunda da kısa bir süre sonra bir polis aracı bizi çevirip aracın içerisindeki yabancıların kimliklerini kontrol ediyor. Mexico City’ye olan yolculuk yedi saate yakın sürüyor. Mexico City’de beş tane otobüs istasyonu bulunuyor. Genelde birinci sınıf ve ADO otobüsleri TAPO isimli şehrin orta bölgesinde yer alan istasyonu kullanıyor. Otobüsüm TAPO’ya vardığında turist bilgilendirme ofisinden Cunninghamların evine nasıl gideceğimi öğreniyorum, bir adet metro haritası alıyorum ve akşam iş çıkışı saati kalabalığında yolumu bulmaya çalışıyorum. İki metro hattı değiştirdikten sonra otobüse binmem gerekiyor. Ama metrodan çıktıktan sonra kendimi dip dibe sıralanmış tezgahların arasında bulunca durumu riske etmeyip ilk gördüğüm taksiye atlıyorum. Taksi kıvrık sokaklardan ve lüks malikaneler arasından geçip yol kenarındaki evlerin yüksek duvarlarla kaplı olduğu bir bölgede beni bırakıyor.

1177 numaralı evin önünde elimde biri orta karar, diğeri minik çantamla bekliyorum. Zili çalıyorum. Megafondan Micheal’ın sesini duyuyorum. Birkaç dakika sonra Micheal, Looney Toons pijamaları ile kapıyı açıyor. Takiben Ana Maria ve Joseph de gelip bana sarılıyor. Mini malikane olarak adlandırabileceğim bu ev tahmin ettiğimden çok farklı çıkıyor. Cunningham ailesi eve yaz başında taşınmış. Micheal’ın ABD Büyükelçiliği’nde, Sahil Güvenlik Ateşesi olarak göreve gelmesi ile eşyalarını toplayıp Mexico City’ye gelmişler. Liana da ExxonMobil’deki işine ara vermiş. Zaten Liana Küba kökenli olduğu için doğduğu dili doya doya konuşabileceği bir yerde olmanın, hem çocuklara, hem de kendisine iyi geleceğini düşünmüş. İki katlı bu devasa evdeki bütün mobilyalar Büyükelçiliğin seçimi olduğu için, Liana kendi zevkini yansıtmak üzere, evin her köşesini birbirinden güzel sanat eserleri ile donatmış.

Biraz muhabbet ettikten sonra çocuklar beni kalacağım odaya götürüyor. Ana Maria’nın odasını benim için ayırmışlar. Odada iki adet tek kişilik yatak bulunuyor. Odanın kendisine ait bir de banyosu var. Tam bir prenses odasını anımsatan bu geniş oda, bana tekrar tekrar ‘yabancıların nezaketi’ kavramının aslında ne kadar değerli olduğunu hatırlatıyor. Düşünsenize! Daha bir hafta önce, Merida’da bir mezarlığa giderken otobüste tanıştığım ve sadece bir buçuk saati beraber geçirdiğim bu aile, bana evlerinde kızlarının odasını açıyor. Pembe ağırlıklı bu odada yataklardan bir tanesinin başında yedi cücelerin oyuncakları bulunuyor. Son derece ince düşünülmüş, çocukların yaşına uygun tablolar boş yer kalmamacasına duvarları süslüyor. Odada yer alan beyaz tahtada “Odaya sadece kızlar girebilir, erkek olarak da babam girebilir; ama Joseph giremez!” yazıyor. İşin en güzel yanı ise odayı döşerken Liana sadece ABD’den eşyalar getirmemiş. Meksika’nın kültürünü de yansıtacak şekilde işleme aynaları, seramikten yapılma süslemeleri satın alıp odayı renklendirmiş. Odanın bir köşesinde yüzlerce toka, prenses taçları bulunuyor. Bir rafı domuz kumbaralar doldururken, Ana Maria’nın yaş yaş boyunun işaretlendiği bir cetvel kapı girişinde asılı duruyor. Ah diyorum. Her şey yine olması gerektiği gibi.

Akşam yemeği için bir şeyler atıştırdıktan sonra çocukların uyku saati olan 20:30 – 21:00 ‘e kadar oturup “101 Dalmaçyalı”yı izliyoruz. Evde televizyon kanalları ve izlenecekler konusunda da sıkı denetim var. Çocuklar sadece kendi yaşlarına uygun programları izleyebiliyorlar. Biz filmi izlerken Liana geliyor. Gününün nasıl geçtiğini anlatıyor. Bu sırada çocukların uyku saati geliyor. Bana iyi geceler öpücüğü verip yataklarına yöneliyorlar. Biz de Liana ile mutfağa geçip Mexico City’de kaldığım süre boyunca nereleri gezebileceğim konusunda taslak bir plan yapıyoruz. Sonrasında da ailenin üçüncü çocuğu olarak iyi geceler öpücüklerimi verip ben de odamın yolunu tutuyorum. Yatak uzun süredir yattığım en rahat yataklardan biri olarak yolculuk tarihimdeki yerini alıyor.