Category Archives: Meksika

Meksika.

Standard

Meksika: Genel Bilgiler.

Açık söylüyorum, Meksika’yı ziyaret etmeden önce önyargılıydım. Amerika kıtasında, ABD’nin güneyine ilk inişim olacaktı ve ülke hakkında sürekli olarak duyduğum şeyler beni korkutmaya yetiyor da artıyordu bile. Ülkede tek başıma geçirdiğim bir ay sonunda net olarak anladığım şey ise; çok fazla Amerikan filmi izlemiş olduğumdu. Ülkenin görülmeye değer her yerine girip çıktım, gece otobüslerine bindim, sokaklarda yürüdüm, festivallere katıldım, üstelik “Ölülerin Günü” bahanesi ile bir geceyi de mezarlıkta geçirdim. Meksika rengarenk karşıladı beni. Birbirinden sevimli, benzer yapıdaki koloni şehirleri zengin kültürü ile şaşırttı. Meydanlarda günler süren kutlamalarına, yılları aşkın geleneklerine, Maya kültürünü en derinden koruyan yaşamlarına hayran kaldım.

IMG_3616

Her gittiğim ülkede yağmur yemesem şaşıracağım zaten. Huzurlarınızda Cancun.

DSC08978

Chichen Itza.

IMG_4092

Monte Alban.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

Meksika, yüz ölçüm olarak Orta Amerika’nın en büyük ülkelerinden bir tanesi. Bu nedenle gezilecek oldukça farklı yeri, keşfedilecek fazlaca bölgesi var. Oaxaca, Chiapas, Veracruz, Yucatan Yarımadası…. Her bölgenin kendisine has kültürü, kendisine has bir havası var. Mexico City’nin karmaşası, Yucatan Yarımadası’nın rahatlığı, Oaxaca’nın sanat ruhu, Pasifik kıyısının tatilci modu… Ülkeyi hakkıyla gezmek için en az bir ayın ayrılması gerektiğine inanıyorum.

Meksika’nın en sıcak ayları Nisan ve Mayıs ayları. Sonrasında ülke çapında yağmurlu sezon başlıyor. Bu dönemde günlük güneşlik günler bir anda soğuk kapalı havalara dönebiliyor. Ülkeyi ziyaret etmek için en ideal zaman Kasım ve Şubat ayları arasına tekabül eden dönem.

Vize

Meksika’ya giden Türk vatandaşlarının vizeye ihtiyacı var; ama bunun tek istinası var. Eğer ABD vizeniz varsa, ülkeye girişte vizeye ihtiyaç duymuyorsunuz. ABD vizesi sayesinde ülkeye girişte 180 günlük kalış hakkına sahip olabiliyorsunuz.

Rota

Meksika’daki yolculuğuma ülkenin en kuzeydoğusundan, Cancun’dan başlamak durumunda kaldım ben. Tekrardan döneceğim bölge yine ülkenin doğusu olduğu için de tam anlamıyla bir yuvarlak çizmiş oldum.

Meksika’da kaldığım 29 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

map_of_mexico

24-26.10.2013, Cancun
27-28.10.2013, Tulum
29-30.10.2013, Valladolid
30.10.2013, Chichen Itza
30.10-01.11.2013, Merida
2-5.11.2013, Oaxaca
6-10.11.2013, Mexico City
10.11.2013, Teotihuacan
11-12.11.2013, Puerto Vallarta
13-14.11.2013, Guadalajara
15-16.11.2013, Guanajuato
16.11.2013, Leon
17.11.2013, Mexico City
18.11.2013, Palenque
18-20.11.2013, San Cristobal de las Casas

Bu bölgelere ek olarak eğer daha fazla vaktim olsaydı ülkenin ABD sınırına yakın kuzey bölgelerini ziyaret etmeyi isterdim.

Ulaşım

Meksika’da ulaşım ağları oldukça gelişmiş. Herhangi bir plan ya da rezervasyon yapmasanız bile istediğiniz bir şehirden, bir diğerine kolayca klimalı ve rahat otobüsler aracılığı ile ulaşabiliyorsunuz. Aşağıdaki otobüs firmaları birbirine kıyasla hizmet açısından farklılık gösterse de son derece rahatlar. Bazı otobüs firmaları VIP ve Deluxe servis yapıp internet erişimi olan, geniş koltuklu, eğlence konsollu ve ikramlı yolculuklar sunuyor. Biletleri internet üzerinden alabiliyorsunuz.

ADO (www.ado.com.mx),
Futura (www.futura.com.mx)
Estrella Blanca (www.estrellablanca.com.mx),
ETN (www.etn.com.mx),
Turistar (www.turistar.com.mx),
Primera Plus (www.primeraplus.com.mx)

Turistik şehirler genelde küçük olduğu için yürüyerek bu şehirleri keşfetmek mümkün. Şehir içi ulaşımda herhangi bir araca ihtiyaç duymuyorsunuz. İhtiyaç duyduğunuz durumlarda da şehirdeki yerel otobüsler sizi istediğiniz bölgeye götürmek için hazır bekliyorlar. Genelde bu otobüslerin ön taraflarında hangi bölgeye gittiğine dair bilgi bulabiliyorsunuz.

Mexico City’de ise son derece gelişmiş bir toplu taşıma sistemi mevcut. Şehrin her bölgesine hizmet veren metro sistemi sayesinde sadece 2 peso’ya istediğiniz durakta inebiliyorsunuz. Eğer metroyu kullanmazsanız da şehir içi otobüs ve minibüs sistemi oldukça pratik. Bir kere rotaları öğrendiniz mi her yerden, her yere ulaşmak mümkün.

mexico-city-metro-subway-map

Konaklama

Meksika’da konaklama standartları oldukça yüksek. Son derece profesyonel şekilde işleyen hosteller ülkenin birçok bölgesinde yer alıyor. Hızlı internet bağlantısı, klimalı odalar, temiz yastık ve çarşaflar, ücrete dahil kahvaltı birçok hostelde karşınıza çıkıyor. Üstelik fiyatlar da oldukça uygun.

Yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatları aşağıdaki gibi:

Hostel Mundo Maya, Cancun – 115 MXN
Mango Tulum Hostel, Tulum – 175 MXN
Hostel Candaleria, Valladolid – 140 MXN
Nomadas Hostel, Merida – 129 MXN
Casa de Don Pablo Hostel, Oaxaca – 135 MXN
Vallarta Sun Hostel, Puerto Vallarta – 195 MXN
Guadalajara Hospedarte Hostel, Guadalajara – 120 MXN
Hostel Casa de Angel, Guanajuato – 110 MXN
Hostal Erni, San Cristobal de las Casas – 150 MXN
Iguana Hostel, San Cristobal de las Casas – 120 MXN

IMG_3338

Hostel Mundo Maya, Cancun.

IMG_3482

Mango Tulum Hostel, Tulum.

DSC09076

Nomadas Hostel, Merida. (Hayatımda kaldığım en iyi hostel listesinde başı çekebilir, havuzu, ücretsiz salsa, yoga ve yemek dersleri bile var!)

Yiyecek içecek

Meksika mutfağı hakkında bir şeyler yazmak o kadar zor ki. Son derece çeşitli, zengin, her bölgesinde farklılık gösteren, leziz ve bol baharatlı bu mutfak yolculuğum sırasında en sevdiklerim arasında oldu. Sokak yemekleri konusunda bir altın madeni olan bu ülkenin yemeği için söyleyebileceğim tek bir şey var: Denemeye çekinmeyin!

Ülke çapında çok sık rastlayacağınız ve en ucuza bulacağınız yiyecek muhtemelen “tacos” . İnce, yuvarlak ve yufkayı andıran “tortilla” ekmeği üzerinde pişmiş et, balık ya da sebzelerin salsa sosu ve çeşitli baharatlarla sarılmasından oluşan bu yemek son derece doyurucu. Tortilla ekmeğinin yapımı bölgesine göre değişebiliyor. Bazı şehirler mısır, bazı şehirler buğday unu kullanırken, bazı şehirlerde tortilla ekmeği kızarmış olarak karşınıza gelebiliyor.

“Burritos” yufkamsı bir ekmeğin içinde hazırlanan dürümlere verilen ad. Daha çok Meksika’nın kuzey bölgelerinde karşınıza çıkıyor. “Quesadillas” kelimesi ispanyolcada peynir anlamına gelen “queso”dan geliyor. Geniş ve yuvarlak pide ekmeğine benzeyen tortilla arasında peynirin eritilmesi ile hazırlanıyor; ama çoğu zaman bu doyurucu yiyeceklerin içinde peynire ek olarak tavuk, et, mantar, kabak gibi farklı tatlar da bulabiliyorsunuz. “Enchilladas” hafif ısıtılmış tortilla ekmekleri üzerine salsa sosu ile servis edilen tavuk, peynir, yumurta gibi öğelerin eklenmesi ile ortaya çıkıyor.

“Tostadas” tortilla ekmeklerinin çıtır çıtır olana kadar kızartılması sonucunda üzerine fasulye, marul, soğan, avokado, peynir, tavuk gibi farklı kombinasyonların eklenmesi ile hazırlanıyor. “Sopes” adı verilen yiyeceklerde yumuşak ve küçük pide ekmeği üzerine ince katmanlar halinde fasulye, salsa ve peynir konuluyor. “Gorditos” içerisine peynir, et ve diğer ürünlerin konulması ile ortaya çıkan keklere verilen ad. Avokado birçok yemekte kullanılıyor. Avokado ile hazırlanan “Guacamole” benim kişisel favorilerim arasında.

İçecek olarak sütlü ve bol şekerli taze meyve suları, süt ve pirinç özlü içecekler yaygın olsa da Meksika’da içmeden dönmemeniz gereken iki içecek var: Tekila ve Mezcal.

IMG_5289

Guacamole ile servis edilen mısır cipsleri, nachos.

DSC09746

Quesadilla.
DSC00292

Tacos hazırlanırken.

IMG_4115

Yemekler genelde mole adı verilen biberden yapılmış bir sos ile hazırlanıyor. Bu sos özellikle Oaxaca bölgesinde çok yaygın, çikolatalısı bile var.

IMG_0496

Burritos.

DSC09455

Oaxaca’nın “chapulines” adı verilen çekirgeleri soslu ya da sossuz olarak tüketilebiliyor.

IMG_3873

Yemekler sırasında genelde değişik mezeler de servis ediliyor.

IMG_4111

İlk olarak Mayalar tarafından keşfedilmiş çikolata bölgede içecek olarak çok yaygın.

DSC09438

Oaxaca’nın meşhur sıcak çikolatası bir dilim ekmek ile servis ediliyor.

IMG_4754

Ülkede kahve kültürü oldukça yaygın.

DSC09296

Biri baharat mı dedi?

DSC00257

En meşhur Meksika tatlılarından biri olan Churro.

DSC09297

Ölülerin Günü için hazırlanan çeşitli şekerlemeler.

DSC09287

DSC00254

Sokaklarda sık sık mısır ve taze meyve satanlara rastlayabiliyorsunuz.

DSC09288

Her şehirde yer alan pazarların yemek bölümleri yerel yemekleri tatmak için en ideal mekanlar.

Reklamlar

San Cristobal de las Casas, Meksika.

Standard

20 Kasım 2013, Çarşamba.

DSC01748

DSC01750

DSC01755

Şehrin göbeğinde yer alan katedral.

Sabah ilk işim hostelimi değiştirmek oluyor. İki gündür konakladığım bu oda, fiyatına göre son derece rahat olsa da; hostel sahibi kadının suratsızlığı bir noktadan sonra illallah dedirtiyor. Yeni hostelime yerleştikten sonra da bir süredir yanımda taşıdığım Meksika ganimetlerini eve göndermek üzere, postanenin yolunu tutuyorum. Postanedeki görevlinin son derece yardımsever olması sayesinde bir saat içerisinde dört buçuk kiloluk hediyelik eşya, kitap ve bir süredir biriktirdiğim bilet, poster, harita ve benzeri ıvır zıvırı evime yolluyorum. Çantamın neredeyse yarı yarıya hafiflediğini fark etmek ise cabası.

Sonrasında, şehir merkezindeki turist ofislerinden bir tanesinden ertesi günün sabahı için Guatemala’da yer alan Quetzaltenango şehrine bir bilet alıyorum. Sabah otobüsüm saat 06:30’da kalkacak. Günün geri kalanında kapalı San Cristobal de las Casas havasından ve etrafı sele çeviren yağmurlardan kaçmak adına çeşitli cafe’lere sığınıp ya günlük yazıyorum ya da kitap okuyorum. İşin en şaşırtıcı tarafı ise oturduğum cafe’lerden bir tanesinde mehter marşı çalmaya başlıyor. Dünyanın en olmadık mekanında üstelik, düşünsenize! Zaten Türkiye hep en olmadık anlarda karşıma çıkıyor. Otobüste gösterdikleri bir filmde, oturduğum cafe’de çalan bir şarkıda, otelin duvarında asılı bir posterde…

Hava kararmak üzereyken yeni hostelime gidiyorum. Burada kalabalık bir grup ile önce hep beraber yemek yapıyoruz, sonrasında da herkesin uykusu gelene kadar muhabbet ediyoruz. Grubun çoğu ABD’li. Herkesin deneyimi ise birbirinden oldukça farklı. Bu nedenle muhabbet uzuyor da gidiyor.

19 Kasım 2013, Salı.

DSC01728

 

San Cristobal de las Casas sokakları.

DSC01734

 

DSC01738

 

Cerro de Guadalupe.

DSC01737

DSC01744

 

Cerro de Guadalupe’den şehrin manzarası.

DSC01746

 

Real de Guadalupe sokağı.

Bir önceki günün yorgunluğu o kadar etkili olmuş ki, sabah uyandıktan sonra kendime gelmem resmen saatlerimi alıyor. Uzun zamandan sonra tek başıma bir odada kalmanın verdiği rahatlık da var üzerimde üstelik. Yolda olduğum belli dönemlerde, kişisel alanıma ihtiyacım tavan yapıyor; ama sürekli hareket halindeyken ve iki üç günde bir şehir değiştirirken bu çok da ihtimaller dahilinde olmuyor. Dönem dönem tek başıma bir odada belirli bir süre geçirmek bile lüks kaçabiliyor.

San Cristobal de las Casas, Meksika’daki son şehrim. Burada bir iki gün vakit geçirdikten sonra, Guatemala’ya geçmeyi planlıyorum. Chiapas eyaletinde yer alan, San Cristobal de las Casas, Meksika’daki şehirler arasında yerelliğini en iyi koruyan bölgelerin başında geliyor. Şu ana kadar gezdiğim diğer Meksika şehirlerine benzer şekilde şehrin göbeğinde bir adet ana meydan bulunuyor. “Plaza 31 de Marzo” isimli meydan ufacık şehrin kalbinde ağaçların ortasında yer alıyor. Meydana kurulu banklarda oturanlar, ayakkabı boyacıları, meyve ve ufak tefek eşya satıcıları meydanın genel profilini oluşturuyor. Meydanın hemen yanı başında bir katedral yer alıyor. Bu katedralin, şehri üst üste etkileyen doğal felaketler nedeniyle 1815 yılına kadar tamamlanamadığı biliniyor.

Meydanı ve etrafındaki binaları gezdikten sonra şehrin en güzel manzaralarının bulunduğu iki kiliseden bir tanesi olan “Cerro de Guadalupe” isimli kiliseye gidiyorum. Birbiri ardına dizilmiş sevimli cafe ve butik dükkanlar ile donatılmış sokakları geçtikten sonra, ulaştığım bu kilise bir tepeceğin üstünde bulunuyor ve dik merdivenlerini çıktıktan sonra gerçekten de şehrin en güzel manzaralarına tanık olabiliyorsunuz. Bütün şehir ayağınızın altına seriliyor. Burada bir süre oyalandıktan sonra şehrin merkezine dönüyorum. Real de Guadalupe, Madero, Insurgentes gibi sokaklar rengarenk manzaraları ile dolup taşıyor. Sevimli cafe’lerden bir tanesine girip iki üç saat kadar burada oturuyorum.

Şehrin etrafında Templo & Ex-Convento de Santo Domingo, Cerro de San Cristobal, Templo de la Caridad başta olmak üzere birçok farklı görülmeye değer kilise yer alıyor. Üstelik, eski bir malikanenin müzeye dönüştürülmesi ile açılmış Na Bolom, geleneksel ilaçlara ilişkin bilgi alabileceğiniz Museo de la Medicina Maya, özellikle bölgenin zengin kehribar kaynaklarına dikkat çeken Museo del Ambar de Chiapas, Chiapas bölgesinin kahve üreticilerine yoğunlaşan ve aynı zamanda bir cafe olarak da işletilen Cafe Museo Cafe de ziyaretçileri bekliyor.

Akşam hava kararmışken odaya dönüyorum. Çok da oyalanmadan, internet üzerindeki işlerimi halledip erkenden uyuyorum.

Palenque, Meksika.

Standard

18 Kasım 2013, Pazartesi.

DSC01659

DSC01668

DSC01671

DSC01673

DSC01678

DSC01683

DSC01688

DSC01689

Herkes neden aynı yerde poz veriyor?

DSC01692

DSC01694

DSC01695

Kalıntılar son derece etkileyici bir yağmur ormanı içerisinde yer alıyor.

DSC01703

DSC01709

Palenque kalıntılarından manzaralar.

DSC01720

Zapatista’ların kestikleri araçlara verdikleri kağıtlar.

DSC01723

Yolumuzu kesen çakallar.

Palenque’ye öğleden önce varıyoruz. Minicik otobüs istasyonuna vardığımda hava son derece nemli ve sıcak. Sırt çantamı yine otobüs istasyonunun küçük emanetine bırakıyorum. Palenque’nin şehir merkezi oldukça küçük, üstelik şehirde görülmeye değer tek yer ünlü Maya kalıntıları. O nedenle bu şehirde konaklamadan bir sonraki durağıma geçmek istiyorum. Çantamı bıraktıktan sonra otobüs istasyonunun biraz ilerisinden Maya kalıntılarına giden minibüslerden birine atlıyorum.

Palenque kalıntıları, Chiapas bölgesindeki en sık ziyaret edilen yerlerin başında geliyor. Bu kalıntılarda Maya döneminin en güzel mimari örnekleri, bir ormanın içerisinde sergileniyor. Atmosfer olarak da bu kalıntılar diğer Maya kalıntılarına göre farklılık gösteriyor. Palenque antik şehrinin ilk olarak MÖ. 100 yılında işgal edilmiş. MS. 630 – 740 yılları arasında da şehir büyüme göstermiş. Şehrin en ünlü hükümdarı Pakal’ın ismine şehirle ilgili birçok kaynakta rastlanıyor. Üstelik işin ilginç yanı Pakal’ın o dönem için mucize sayılabilecek 80 yaşına kadar yaşadığına inanılıyor. Şehrin birçok meydanının ve binasının Pakal hükümdarlığı sırasında inşa edildiği biliniyor. Pakal’dan sonra hükümdarlığı devralan oğlu Kan B’alam II döneminde şehrin gelişimi ve ilerlemesi devam ediyor.

Şehrin MS. 900 yılından sonra terk edildiği düşünülüyor. Palenque, Meksika genelinde en çok yağmuru alan bölgede bulunduğu için, zaman içerisinde yoğun bir yağmur ormanı ile kaplanıyor. Bu sayede, 1746 yılına kadar Batı dünyasının bu antik şehirden haberi olmuyor. Antik şehrin adam akıllı keşfedilmesi ise 1837 yılında bölgeye giden amatör arkeolog John L. Stephens ve sanatçı Frederick Catherwood tarafından oluyor. Pakal’ın saklı kalmış hiyerogliflerinin keşfi ise 1952 yıılında Meksikalı arkeolog Alberto Ruz Lhuillier tarafından gerçekleşiyor.

Palenque’ye doğru ilerlerken bir noktada aracımız trafiğe takılıyor. Ben ne olduğunu çok anlayamıyorum. Araç içerisinde yabancı olarak bir ben bulunuyorum. Önümüzdeki araç trafiği aradan yirmi dakika kadar geçmesine rağmen çözülmeyince bizim şoför uyanıklık yapıp bütün araçları solluyor ve giriş kapısının bulunduğu bölgeye ilerliyor. İşte o zaman işin rengi değişiyor. Yolumuz yüzleri maskeli, elleri sopalı kalabalık bir grup tarafından kesiliyor. Öğrendiğime göre bu grup meşhur “Zapatistas”. Bir süre araç şoförü ile tartıştıktan sonra, şoför adamlara 20 peso veriyor, karşılığında bir kağıt alıyor. Tam ilerleyeceğimiz sırada grup araç içerisinde tipi ile sırıtan beni fark ediyor. Bir anda grubun tamamı camımın etrafına doluşuyor. O noktada ciddi anlamda çok korkuyorum. Çünkü çantam içerisinde cep telefonum, fotoğraf makinem, param ve bilgisayarım bulunuyor. Adamlar bütün bunları almak istese, çok rahatlıkla alır. Bir süre yoğun bir tartışma ortamı yaşanıyor. Adamlar beni işaret ediyor, ben anlamıyorum. Gruptan birileri camımı açmaya çalışıyor. Sonra aracın şoförü bana dönerek adamlara 80 peso verirsem geçmem izin vereceklerini söylüyor. Ben de başım bağlı istedikleri parayı veriyorum. Böylece aracın kalıntılara geçmesine izin veriyorlar. Kalıntıların bulunduğu otoparka geldiğimde, araç şoförü içeri girerken bilete para ödemem gerektiğini, bu grup ile gişedekiler arasında bir anlaşma olduğunu belirtiyor. Tabii gişeye gittiğimde görevliler durumu kabul etmiyor. Sanki bu kalabalık grubun bütün turist otobüslerinin yolunu kesmesi son derece normalmiş gibi davranıyorlar. Ben de çok diretmeden biletimi alıp içeri giriyorum.

Kalıntılar muazzam bir yağmur ormanının içerisinde bulunuyor. 15 kilometrekarelik bir alana yayılmış onlarca binalar arasında dolanıyorum. Şehrin nemli havası ve büyülü atmosferi, kısa bir süre önceki gerginliğimi ortadan kaldırmaya yetiyor da artıyor bile. Üç dört saate yakın kalıntıları keşfettikten sonra şehir merkezine dönüyorum. İki geceyi otobüslerde geçirmenin yorgunluğu etkisini tüm gücü ile gösteriyor. Akşamı geçirmek istediğim, Meksika’daki son şehrim olan San Cristobal de las Casas’a olan otobüsün akşam saatlerinde olduğunu öğrenince minibüs istasyonunun yolunu tutuyorum. Buradan daha hızlı bir şekilde iki araç değiştirerek, üstelik çok daha ucuz bir fiyata San Cristobal de las Cosas’a gitmek mümkün.

San Cristobal de las Cosas’a olan yol boyunca yanımda oturan Alman kızla muhabbet ediyoruz. Bu biraz olsun yolu çekilir kılıyor. Fakat bir noktadan sonra son derece virajlı olan yollar benim bütün enerjimi emiyor. Üstelik, Palenque’den San Cristobal de las Casas’a kadar yolumuz “Zapatistas” tarafından üç kez daha kesiliyor. Yolları arabalar geçmesin diye çivilerle kapamış gruplar, her geçen araçtan para alıyor. Şoförümüz her gruba da 20 peso veriyor da ancak o zaman geçmemize izin veriyorlar. İçten içe biz yabancılara sarmadıklarına seviniyorum ben.

San Cristobal de las Casas’a beş saat sonunda vardığımızda benim dünyam dönüyor resmen. Vücudumdaki son enerjiyi bir taksiye atlayıp ayarladığım hostele gitmeye harcıyorum. Bu hostelde kendime özel bir oda ayarladığım için dinlenmeye fırsatım olacağına inanıyorum. Fakat hostele vardığımda beni bir sürpriz bekliyor. Hostelde kapıyı kimse açmıyor. İki saat boyunca hostelin kapısında soğukta bekliyorum. Bir yandan da geceyi güzel geçireceğime dair kendimi motive etmeye uğraşıyorum. Kimsenin gelmediğini görünce sırt çantamı yüklenip şehir merkezindeki sıcak bir cafe’ye gidip bir şeyler içmeye karar veriyorum. Kahvemi içip hostele geri döndüğümde, kapıyı hostelde konaklayan bir çift açıyor. Hostel görevlilerinin çoğu zaman etrafta olmadığından; ama yan odalarının muhtemelen bana ayrıldığından bahsediyorlar. Ben de bir süre hostelin bekleme odasında oyalandıktan sonra odaya yerleşiyorum. Aradan yarım saat geçince hostelin sahibi kadın geliyor. Ufak çaplı bir tartışma yaşıyoruz, ben kendi odama taşınıyorum. Geçirdiğim günü düşünmeden, uzun ve güzel bir uykuya yatıyorum.

Mexico City, Meksika.

Standard

17 Kasım 2013, Pazar.

DSC01529

Sabahın ilk saatleri, metronun ilk yolcuları.

DSC01534

 

DSC01536

 

Palacio de Bellas Artes.

DSC01543

 

Eylem dolayısıyla polisler meydana çıkan yolları kapamış.

DSC01547

 

Palacio de Iturbide’nin kabartmaları.

DSC01549

 

Eylem yolunda.

DSC01550

 

Federal Hükümet Ofisi’nin bulunduğu binanın dış duvarları seramiklerle kaplı.

DSC01553

DSC01561

DSC01565

DSC01567

 

DSC01604

DSC01607

Enerji sektörünün özelleştirilmesine karşı halk protestosu.

DSC01576

 

Palacio Nacional dış cephesinde çalışma var.

DSC01580

DSC01582

DSC01585

DSC01586

DSC01589

DSC01595

DSC01598

DSC01601

Kapalı kepenk ziyaretleri, bir pazar sabahı hikayesi.

DSC01610

DSC01613

DSC01619

DSC01624

 

Museo del Estanquillo.

DSC01633

DSC01637

 

Museo de Estanquillo’nun terasından manzara muazzam.

DSC01638

 

Süper kahramanlar, Avenue Madero’yu renklendiriyor.

DSC01641

DSC01646

DSC01649

DSC01650

 

Diego Rivera’nın en ünlü duvar resmi “Sueno de una tarde dominical en la alameda central” (Alameda Merkez’de bir pazar öğleden sonrası rüyası)

DSC01651

 

Centro de Artesanias La Ciudadela, şehrin en büyük el sanatları pazarlarından bir tanesi.

 

Sabah 06:00 civarında otobüsümüz Mexico City’nin kuzeyinde bulunan otobüs istasyonuna varıyor. Benim şehre vardığımızı anlamam yine biraz zamanımı alıyor. Hem bir önceki geceden oldukça yorgunum, hem de gözüme yapışan lenslerim yüzünden bulanık görüyorum. Sonunda kendimi otobüsten dışarı attığımda çarpan ayaz sayesinde biraz da olsa kendime gelebiliyorum. İstasyona girdiğimde ilk işim çantamı emanet bölümüne bırakmak oluyor ve sonrasında da aynı gün için, ülkenin Chiapas bölgesinde bulunan Palenque şehrine bir bilet alıyorum. Üst üste otobüste geçen ikinci gecem olacak.

Şehrin merkezine gitmek için metroya doğru ilerlediğimde, metronun henüz açılmadığını fark ediyorum. Metroya inen merdivenler kepenklerle kapatılmış ve girişe uzanan merdivenlerde de kalabalık bir grup bekliyor. Meğersem metro saat 07:00’de açılıyormuş. Biraz vakit geçsin diye etrafta dolandıktan sonra, metroya atlıyorum ve Bellas Artes istasyonunun yolunu tutuyorum. Günün ilk saatleri olmasına rağmen trenler oldukça dolu. Üstelik Mexico City metrolarının en sevdiğim şahısları da metro trenleri arasında mekik dokuyor. Ellerinde pil, bant, sakız, diş macunu ve toka satanlara genç, yaşlı, kadın ve erkeklere ek olarak, siyah sırt çantalarına yükledikleri devasa hoparlörler ile trenleri inleten kişiler ellerindeki karışık müzik cd’leri 5 peso’ya satmaya uğraşıyorlar.

Bellas Artes’e geldiğimde, sokaklar yine oldukça sakin. Mexico City’ye bir önceki gelişimde zamanımın yetmediği “Palacio de Bellas Artes”i ziyaret etmek istiyorum. Müzenin kapılarının 08:00’de açıldığını öğrenince meydandaki banklardan bir tanesine oturup gelen geçeni izlemeye başlıyorum. Saat 08:00 olduğunda da müzeye giriyorum. Fakat meğersem, saat 08:00’de açılan sadece kapılarmış, sergilemeler değil. Bu muhteşem, beyaz mermerden görkemli bina, şehrin en sembolik yapılarından biri. Sergi salonlarının ne zaman açıldığını kestiremeyince ben de Zocalo Meydanı’na yürümeye karar veriyorum. Fakat bir önceki pazar günü olduğu gibi hem sokaklar kapalı, hem de etraf polis kaynıyor. Yönlendirdikleri farklı sokaklardan girip zigzaglar çizip meydana varınca işin aslını anlıyorum. Meğersem meydanda devasa bir eylem var. Enerji sektörünün özelleştirilmesine karşı bir araya gelmiş binlerce insan meydanı inletiyor. Yaşlısı genci demeden herkes sokaklarda. Çoluğunu çocuğunu kapan meydandaki yerini almış resmen. Bir süre eylemciler arasında dolanıyorum. Eylemciler arasında fırsattan istifade seyyar tezgahlarını açmış satıcılar da meydanı süslüyor.

Sonrasında da Zocalo Meydanı’na açılan sokaklara yöneliyorum. Fakat pazar gününün erken saatleri olması nedeniyle bütün kepenkler kapalı. Ben de “Kapalı Kepenk Ziyareti” adını verdiğim şapşal dolanmalarımı bir iki saat kadar sürdürüyorum. Bol bol fotoğraf çekiyorum. Binalar ve rengarenk kapalı kepenkler istediğim görselliği bana fazlasıyla veriyor. Sonrasında da Avenida Madero’ya doğru yöneliyorum. Telefonumun şarj kablosu yola çıktığımdan beri bilmem kaçıncı kez bozulduğu için yeni bir tanesini arayışa girişiyorum. (Eklemekte fayda var beş tane sahte kablo ve iki tane orijinal kablo bozuldu.) Kitabevlerinden bir tanesinden yeni bir kablo alınca da yol üzerindeki cafe’lerden bir tanesine oturup hem bilgisayarımı, hem de telefonumu şarj ediyorum. Nasıl olsa önümde 16 saatlik bir otobüs yolculuğu daha var. Bir süre cafe’de vakit geçirdikten sonra da Avenue Madero üzerinde yer alan “Museo del Estanquillo”yu ziyaret ediyorum. Burası neoklasik döneme ait muhteşem bir binanın içerisinde yer alıyor. Müzede şehrin kültürel tarihine ilişkin müzik, sinema, tiyatro posterleri yer alıyor. Müzenin en üst katındaki teras ise görmeye değer manzaralar sunuyor.

Müzeden çıktıktan sonra şansımı tekrardan Palacio de Bellas Artes’de deniyorum; ama anlamadığım bir şekilde sergi salonları hala kapalı. Ben de Alameda Central parkının rengarenk manzaraları arasından geçip Museo Mural Diego Rivera’ya giriyorum. Pazar günü olmasının avantajı ile bu müze de bedava. Burada Diego Rivera’nın en ünlü duvar resmi olan “Sueno de una tarde dominical en la alameda central” (Alameda Merkez’de bir pazar öğleden sonrası rüyası) sergileniyor. Sergi salonuna girdiğimde piyano eşliğinde opera söyleyen bir gence denk geliyorum. Bir süre duvar resmi karşısına oturup performansı dinliyorum. Bir süre duvar resmini inceledikten sonra da şehrin en büyük el sanatları pazarlarından biri olan “Centro de Artesanias La Ciudadela”ın yolunu tutuyorum. Genişçe bir alana yayılmış bu pazarda her Meksika’ya özgü her türlü hediyelik eşyayı bulmak mümkün.

Pazardan çıktığımda otobüs saatimin yaklaştığını fark ediyorum ve en yakın metro istasyonuna doğru yürüyüp istasyonun yolunu tutuyorum. İstasyona vardığımda otobüsüme daha bir saat var. Bu süre boyunca biraz kitap okuyorum. Sonrasında da otobüsümdeki yerimi alıyorum. Şansıma bütün otobüs dolu olmasına rağmen bir benim yanım boş. Bu da 16 saatin görece rahat geçeceği anlamına geliyor.

Leon, Meksika.

Standard

16 Kasım 2013, Cumartesi.

DSC00757

DSC00761

DSC00770

Guanajuato sokakları.

DSC00765

Meşhur “Callejon del Beso” yani nam-ı diğer Öpücük Sokağı.

DSC00767

DSC00768

Guanajuato’nun minicik ve rengarenk meydanları.

DSC00769

Duvar resimleri en ummadığınız noktalarda karşınıza çıkıyor.

DSC00787

Şehrin rengarenk evleri.

DSC00785

Teatro Cervantes.

DSC00795

Leon’da her sene düzenli olarak organize edilen  sıcak balon festivalinde araçlar yerlerini alıyor.

DSC00828

DSC00831

Balonların şişme zamanı.

DSC00841

Birçok araç ateşler yakarak arkada çalan şarkılara tempo tutuyor.

DSC00847

DSC00878

DSC00929

DSC00960

DSC00975

DSC01052

DSC01121

DSC01129

DSC01149

DSC01170

DSC01247

Balon festivali katılımcılara adeta görsel şölen sunuyor.

DSC01382

DSC01422

DSC01454

DSC01495

DSC01523

Gecenin kapanışı ise sabaha kadar süren müzik ve gökyüzüne bırakılan dilek fenerleri eşliğinde yapılıyor.

Sabah uyanıp kahvaltımı yaptıktan sonra bir önceki gün Guanajuato’ya geç varmam nedeniyle göremediğim noktaları keşfetmek adına kendimi yine sokaklara atıyorum. Bu küçük şehrin meydanlarında bir de hava aydınlıkken ve sokaklar cıvıl cıvılken ufak bir tur atıyorum. Şehrin en ünlü sokaklarından bir tanesi olan “Callejón del Beso” yani öpücük sokağını ziyaret ediyorum. Bu sokakta birbirine oldukça yakın iki ev yer alıyor. Farklı varyasyonları olsa da, efsaneye göre evlerden birinde zengin bir ailenin kızı olan Ana yaşıyormuş. Ana, diğer evde yaşayan madenci Carlos’a aşık olmuş. Görüşmelerine sosyal statüleri nedeniyle imkan yokmuş. Buna rağmen her gece, herkes uyuduktan sonra balkonda buluşup aşklarını doya doya yaşıyorlarmış. Bir gün Ana’nın babası çifti yakalamış. Uyarmış. İkinci kez yakaladığında ise kızını vurmuş. Bu olay üzerine Carlos da intihar etmiş. O gün bugündür aşıklar bu sokakta buluşup çifti anmak üzere kırmızı ile işaretlenmiş merdivende öpüşüyorlarmış. Labirent gibi birbiri içine geçen sokaklardan ve merdivenlerden geçip rengarenk evlerin ve insanların fotoğraflarını çekiyorum.

Sokaklarda dolanırken aynı hostelde kaldığım Alman gruba denk geliyorum. Çantalarını sırtlanmış otobüs istasyonuna gittiklerini söylüyorlar. Leon’daki festivali ziyaret edeceklermiş. Ben de iki gündür duyduğum bu festivalin ne olduğunu merak edip internetten bir göz atayım diyorum, o da ne! Meğersem festival dedikleri şey balon festivaliymiş. Ben en başından beri Meksika çapında denk geldiğim müzik festivalleri türünde bir şey olduğunu düşündüğüm için çok da umursamıyorum; ama internetten fotoğraflara bakınca bu festivali kaçırmamam gerektiğine emin oluyorum. Hostele dönüp eşyalarımı topladıktan sonra ben de otobüs istasyonuna gidiyorum ve bir saat uzaklıkta bulunan Leon şehrine giden ilk otobüse bir bilet alıyorum.

Leon’a vardığımda da otobüs istasyonundaki emanet bölümüne çantamı teslim ettikten sonra bir taksi ile anlaşıp beni festivalin düzenlendiği parka bırakmasını rica ediyorum. Festival, şehrin en büyük parklarından bir tanesinde düzenleniyor. Parkta çok geniş bir göl yer alıyor, bu da balonların manzaralarını daha da muazzam kılıyor. Üç gün boyunca devam eden festival aynı zamanda Meksika’nın tek sıcak balon festivali. Yüzlerce balon üç günlük festival boyunca Leon gökyüzünü renklendiriyor. (http://www.internationalballoonfest.com/)

Festival alanına öğlene doğru varıyorum ve 50 pesoluk giriş ücretini ödeyip kalabalıklar arasından içeri giriyorum. Festival programına baktığımda balonların her sabah gün doğumunda ve her akşam hava karardıktan sonra olmak üzere iki kere sergilendiklerini fark ediyorum. Akşam sergilemeleri saat 19:30’da başlayacağı için önümde daha saatler var. Festival, sadece balonların sergilenmesine yoğunlaşmayıp çeşitli aktiviteleri de içinde barındırıyor. Festival alanında iki büyük sahne yer alıyor ve bu sahnelerde düzenli canlı müzik yayını yapılıyor. Üstelik festival alanına yayılmış festival standlarda çeşitli oyunlar ve aktivitelere de katılabiliyorsunuz. Kısacası, ben bir anda kendimi Türkiye’deki görece büyük müzik festivalleri gibi organize edilmiş bir festivalin ortasında tek başıma buluyorum. Önümde geçirilecek altı saatim var. Birçok insan festivale gün doğumunda balonları seyretmek üzere çadırları ve uyku tulumları ile geliyor. Festival alanı içerisinde kamp kurmak isteyenler için birden fazla bölge yer alıyor. Bu noktada biraz ne yaptığımı, neden orada olduğumu sorgulasam da kalmaya karar veriyorum. Arada sağanak halinde yağmaya başlayan yağmur bile beni yıldıramıyor. Altı saati bir o standa, bir bu standa, bir o sahneye, bir bu sahneye bakarak aslında tek başına burada bulunmamın o kadar da kötü bir şey olmadığına kendimi ikna etmeye çalışarak geçiriyorum.

Altı saat sonunda, hava kararıyor, kalabalıklar balonların sergileneceği meydanda yerlerini alıyorlar. Ben de ön sıralarda kendime bir yer buluyorum. Sonrasında müzik eşliğinde balonları taşıyan minik araçlar gelmeye başlıyor. Gelirken ateşler saçarak hem kalabalığı coşturuyorlar, hem de müziğe tempo tutuyorlar. Bütün araçlar yerlerini aldığında ise balonları şişirme zamanı geliyor. İşte o noktada, aslında beklediğime değdiğini anlıyorum. Daha önce gördüğüm hiçbir manzaraya benzemiyor. Gökyüzünü süsleyen rengarenk onlarca balon, iki saat boyunca izleyenlere muazzam bir şov sunuyor. Havaifişekler ve dilek fenerleri ise gecenin tamamlayıcı unsurları oluyorlar. Gördüklerim nedeniyle oldukça duygulanmış bir şekilde göl etrafından yürüyerek çıkış kapısına doğru ilerliyorum.

Biraz yürüyüp bir taksi buluyorum ve otobüs istasyonuna gidiyorum. Saat 01:30’da kalkacak Mexico City otobüsüne bir bilet alıyorum ve otobüse kadar olan üç saati istasyonda kitap okuyarak geçiriyorum. Yollarda geçecek bir gece daha.

Guanajuato, Meksika.

Standard

15 Kasım 2013, Cuma.

DSC00749

DSC00750

DSC00666

DSC00667

Diego Rivera’nın doğduğu Museo y Casa de Diego Rivera.

DSC00671

DSC00678

Evin farklı odalarında çeşitli sergilemeler yer alıyor. Sergilemeler arasında en ünlü olanlardan bir tanesi ise Frida Kahlo’nun nü karakalem çizimi.

DSC00789

Universidad de Guanajuato

DSC00680

DSC00752

Rengarenk Guanajuato evleri.

DSC00748

Şehrin sokaklarını kesen tünelleri.

DSC00681

Plaza de la Paz.

DSC00745

DSC00697

DSC00781

DSC00688

DSC00782

DSC00701

Şehirden manzaralar.

DSC00773

DSC00773

DSC00690

DSC00694

Jardin de la Union’ın meydanı saklayan ağaçları.

DSC00695

Teatro Juarez.

DSC00714

DSC00719

DSC00727

Kutlama zamanı.

Yağmurlu bir Guadalajara sabahına uyanıyorum. Hızlıca hazırlanıp hostelden çıkışımı yapıyorum. Bu sefer doğru otobüse binerek otobüs istasyonunun yolunu tutuyorum. İstasyona vardığımda da nereye gideceğim konusunda pek bir fikrim yok. Direkt Mexico City üzerinden San Cristobal de las Casas şehrine gitmek çok cazip geliyor. Çünkü neredeyse bir aydır Meksika’dayım ve benim için şehirlerin birçoğu benzer yapıları ile kendilerini tekrar etmeye başlamış durumda. O yüzden yeni ülkeler, yeni kültürler içten içe beni çağırıyor. Fakat ben yine rahat durmayıp Guadalajara ve Mexico City arasındaki, Guanajuato isimli şehre biletimi alıyorum. Yol dört saate yakın sürüyor. Otobüs istasyonuna indiğimde şehir merkezine giden bir minibüse biniyorum. Minibüs daracık sokaklardan, tepeleri kesip geçen tünellerden ilerliyor ve sonunda rengarenk bir şehrin göbeğinde beni bırakıyor. Şehre o kadar son anda ve beklenmedik bir şekilde geliyorum ki, otobüs istasyonundayken bulduğum internet sayesinde yaptırdığım rezervasyondan konakladığım hostelin bile haberi yok. Eşyalarımı odaya yerleştirdikten sonra şehri keşfe çıkıyorum.

Guanajuato’yu ziyaret edenlerin %95’ini Meksikalılar oluşturuyor. Antonio Banderas ve Salma Hayek’in oynadıkları ‘Once Upon a Time in Mexico’ filminin belirli kısımlarının bu şehirde çekimesi sayesinde ismi iyice bilindik hale gelmiş. Şehrin bu kadar ünlü olmasının temel nedeni ise etrafını çevreleyen gümüş madenleri. Koloni döneminden kalma bu gümüş madenlerinden bazıları hala işlerliğini koruyor. Bu madenler şehrin zenginleşmesindeki en büyük etken olarak görülüyor. Dünyadaki gümüşün %20’sinin de burada üretildiği biliniyor.

Şehirdeki ilk durağım, konakladığım sokakta bulunan “Museo y Casa de Diego Rivera” yani Digeo Rivera’nın 1886 yılında ikiz kardeşi ile beraber doğduğu ev oluyor. İkiz kardeş iki yaşında ölmüş; Diego Rivera da altı yaşına geldiğinde ailesiyle beraber Mexico City’ye taşınmış. Günümüzde binanın giriş katı Rivera evini korurken, birinci ve ikinci katı aralarında Diego Rivera’nın eserlerinin de bulunduğu sergilere ev sahipliği yapıyor. Sergilemeler arasında en ilgi gören eserlerden bir tanesi ise Frida Kahlo’nun nü karakalem çizimi. Bir süre evin daracık ve içiçe geçmiş odaları arasında dolanıyorum. Aynı sokak üzerinde gezmek isterseniz 2010 yılında açılmış, restore edilmiş koloni dönemine ait bir malikanenin içerisinde şehrin tarihine ilişkin eşyaların sergilendiği “Museo del Siglo XIX” ve yerel sanat eserlerinin sergilendiği, özellikle Meksika minyatürleri ile dikkat çeken “Museo del Pueblo de Guanajuato” bulunuyor. Yine aynı bölgede sonsuz merdivenleri ile dikkat çeken “Universidad de Guanajuato” tüm görkemi ile şehrin her köşesinden rahatlıkla görülebiliyor.

Şehir genel olarak daracık sokaklar arasına serpilmiş minicik meydanlardan, rengarenk binalardan, sürekli bir yerlere çıkan merdivenlerden, meydanlarda kendisini gösteren ufacık kiliselerden ve bol bol tiyatrodan oluşuyor. Daha aynı günün sabahında buraya geleceğimden haberim yokken, içten içe bu şehre gelmeye karar vermiş olduğuma seviniyorum.

Plaza San Roque yakınlarında yer alan “Jardin de la Reforma”nın  banklarında bir süre oturup insanları izliyorum. Sonrasında bölgeye yayılmış meydanları geziyorum: Plazuela de San Fernando, Plaza de Los Angeles, Plaza de la Paz, Plaza del Baratillo… Yol üzerinde içerisinde bulundurduğu tahta heykeli Mağribiler’den saklamak adına 800 yıl İspanya’da bir mağarada korudukları heykelciğin bulunduğu “Basilica de Nuestra Senora de Guanajuato”‘yu ve koloni döneminden kalma kiliseler olan “Templo de San Diego” ve “Templo de San Francisco”yu geziyorum.

Şehrin kalbi “Jardin de la Union” isimli meydanın etrafında atıyor. Burası adeta büyülü bir atmosfere sahip. Meydanın etrafını öyle bir ağaç çevreliyor ki, sanki bütün meydanı saklarcasına, korurcasına ağacın oluşturduğu çatının altına girdiğinizde ayrı bir boyuta geçiş yapıyorsunuz. Aynı meydan etrafında merdivenlerinde insanların oturup muhabbet ettikleri görkemli “Teatro Juarez” yer alıyor. 2045 metre yükseklikte bulunan bu şehirde bulunan çok fazla tepecik nedeniyle en olmadık yerlerde kocaman tüneller karşınıza çıkabiliyor.Şehrin sokaklarını kaybola kaybola gezip yuvarlaklar çiziyorum. Yorulduğumda da kiliselerden bir tanesinin hemen yanı başına kurulmuş bir cafe’nin bahçesine oturuyorum. Karnımı doyururken bir yandan da yoldan geçenleri izliyorum. Gün batımı koloni dönemi binalarını farklı renklere boyuyor.

Hava karardığında hostelime geri dönüyorum. Konakladığım odaya Alman yeni oda arkadaşlarım gelmiş. Bu grup Erasmus değişim öğrencisi olarak Meksika’nın farklı şehirlerinde yaşıyorlarmış ve tatil fırsatını değerlendirerek farklı şehirleri keşfe çıkmışlar. Bana ertesi gün, şehrin yakınlarında bulunan Leon isimli bir başka şehirde çok büyük bir festival olduğundan ve herkesin bu festival dolayısıyla bölgeye akın ettiğini anlatıyorlar. Biraz muhabbet ettikten sonra biraz da şehrin gecesini görmek için tekrardan dışarı çıkıyorum.

Meksika’daki çoğu şehirde olduğu gibi, bu şehrin de gecesi sakinlikten çok uzak. Meydanları insanlar dolduruyor. Büyük meydanlardan bir tanesinde ise bir festivale denk geliyorum. Canlı müzik, çeşitli sokak yemekleri, rengarenk ışıklar. Bir süre burada vakit geçirdikten sonra ertesi gün ne yapacağıma çok da emin olmayarak hostelime dönüyorum.

Guadalajara, Meksika.

Standard

14 Kasım 2013, Perşembe.

DSC00569

DSC00577

 

Plaza de la Liberacion.

DSC00580

DSC00581

DSC00583

DSC00585

DSC00591

 

Palacio Municipal’in duvar resimleri.

DSC00598

 

Teatro Delgado.

DSC00601

DSC00602

DSC00609

DSC00611

 

Devlet binaları genelde benzer bir mimarı yapı izliyor, geniş avlularını ofisler çevreliyor.

DSC00615

DSC00618

 

Plaza de los Mariachis.

DSC00623

DSC00628

DSC00629

 

Palacio de Gobierno’nun etkileyici duvar resimleri.

DSC00640

 

Şehrin tarihi merkezi.

DSC00647

DSC00648

 

Duvar resimleri.

DSC00649

Meksika’da trafik ışıklarında dilencilerden çok kırmızı ışık boyunca mini gösteriler sunan insanlar bulunuyor.

 IMG_4991

 

Guadalajara Üniversitesi yakınlarında yer alan güzel meydan.

DSC00660

Meydanı çevreleyen duvar resimleri.

IMG_4995

 

Guadalajara’nın seramikleri.

Gün bir öncekine kıyasla daha güzel başlıyor. Güzel bir kahvaltı, hafif kapalı bir hava, kendisini daha iyi hisseden ben. Önümde şehri keşfetmek için kocaman bir gün bulunuyor. Şehir temel olarak üç bölümden oluşuyor: Central Guadalajara isimli şehrin tarihi merkezi, Chapultepece adı verilen şehrin görece yeni yerleşimlerinin, şık cafe ve barlarının bulunduğu mahallesi ve daha yerel alternatifler sunan Tlaquepaque. İlk olarak şehrin tarihi kalbinin attığı “Plaza de Armas” ve “Plaza de la Liberacion” isimli meydanlara gidiyorum. Meksika şehirlerinin neredeyse tamamı (deniz kenarında yer alanlar dışında) çok benzer bir şehir planlaması izliyor. Guadalajara’da da diğer şehirlerde olduğu gibi bir tanesi ana meydan olmak üzere, şehir etrafına yayılmış çeşitli meydanlar, meydanlar etrafında dizili katedraller, rengarenk duvar resimleri ile süslenmiş devlet binaları bulunuyor.

Plaza de Armas’daki katedralın yapımına 1558 yılında başlanmış, yapı 1618 yılında tamamlanmış. 1818 yılında şehri fazlasıyla etkileyen deprem nedeniyle katedralin kuleleri yıkılmış, bu kuleler 1848 yılıında tekrardan yapılmış. Katedralden sonra “Palacio de Gobierno” adı verilen, eyaletin hükümet ofislerine ev sahipliği yapan binayı ziyaret ediyorum. Yerel artist Jose Clemente Orozco tarafından yapılmış etkileyici duvar resimleri bu binayı ilgi çekici hale getiriyor. Buna ek olarak 1937 yılında Miguel Hidalgo tarafından yapılmış duvar resmi de ziyaretçiler tarafından büyük ilgi görüyor. Binanın giriş katında Jalisco bölgesinin tarihi hakkında da ufak bir müze yer alıyor. “Teatro Delgado” ise hemen yakınlarda bulunuyor. Guadalajara Filarmonik Orkestrası’nın da evi olan bu görülmeye değer tiyatronun içerisinde Gerardo Suarez’in Dante’nin “İlahi Komedyası”nın dördüncü kıtasını resmettiği duvar resmi bulunuyor. Binanın tepesinde ise Apollo ve dokuz perisi meydandan geçenleri selamlıyor.

Katedralin batısında daha küçük olan “Plaza Guadalajara” isimli bir diğer meydan yer alıyor. Bu meydanın kuzey tarafında konuşlanmış “Palacio Municipal” Gabriel Flores’in Guadalajara’nın kuruluşunu resmettiği duvar resimlerini barındırıyor. Katedralin kuzey bölgesinde yer alan bir başka meydanda ise şehrin en ünlü 20 yazar, mimar, besteci kişiliklerinin bronzdan heykelleri duruyor. Bu heykellere “Rotonda de los Jaliscenses Ilustres” deniyor. Aynı bölgede bulunan “Palacio de Justicia” ise şehrin ilk rahibe manastırı. Şu anda Adalet Bakanlığı ofislerinin bulunduğu binada, 1965 yapımı Guillermo Chavez duvar resmi, Benito Juarez’in de yer aldığı ünlü isimleri binanın merdivenlerinin bulunduğu duvarda ölümsüzleştiriyor. Bölgedeki binaları, sokakları gezdikten sonra yol üzerinde yer alan pazarları ziyaret ediyorum. “Mercado Corona” ve “Marcado San Juan de Dios” daha önce gördüğüm Meksika pazarlarından daha farklı bir alternatif sunmuyor. Gündüz saatleri olması nedeniyle neredeyse boş olan “Plaza de los Mariachis”i de görüp kendimi ara sokaklara atıyorum ve Chapultepec mahallesine kadar zigzaglar çizerek yürüyorum. Bu sırada yol üzerinde gördüğüm duvarları muazzam duvar resimleri süslüyor. Sokaklar gri olsa da, duvarlar Meksikalılar kadar rengarenk.

Chapultepec bölgesine vardığımda görece daha sakin, birçok güzel cafe ve restoranın ara sokaklara dağıldığı bir mahalle buluyorum. Chapultepec Caddesi üzerinden ilerleyip yolun sonundaki heykeli gördükten sonra da yine yürüye yürüye şehir merkezine geri dönüyorum. Bu sırada Guadalajara Üniversitesi yakınlarında ufak beyaz bir kilisenin önünde rengarenk duvarlarla çevrelenmiş bir meydan görünce bir süre burada soluklanıyorum. Arada hafif yağmur atıştırıyor. Keyfim son derece yerinde. Hava kararmaya yakınken hostelime yakın bir yerde bir restorana girip karnımı doyuruyorum.

Sonrasında da hostele geri dönüyorum. Uyuyana kadar hosteldekilerle muhabbet ediyorum.

13 Kasım 2013, Çarşamba.

DSC00567

Akşam şehirde yürürken mini bir edebiyat konferansına denk geliyorum.

Sabah Suzy’nin saatinin alarmı çalınca uyanıyoruz. O kadar az uyumuşum ve o kadar perişan haldeyim ki, yatağı bırakasım hiç gelmiyor. Yine de kendimi zorlayıp banyoda kafamı buz gibi suyun altına sokuyorum. Gözüm biraz açılınca da eşyalarımı topluyorum. Erkenden otobüs istasyonunun yolunu tutup beş saat uzaklıktaki Guadalajara isimli şehre gitmeyi hedefliyorum. Suzy ile odadan çıktığımızda Marco’yu son derece enerjik ve şık bir halde buluyoruz. Sanki bir önceki gece bizimle dışarı çıkıp bizden daha geç dönen kendisi değilmiş gibi. Bir süre ayaküstü muhabbet ediyoruz, sonrasında da vedalaşıp bizi otobüs istasyonuna götürecek minibüslerin kalktığı durağa doğru ilerliyoruz.

Yol yarım saat sürse de bol kavis ve dur-kalk’lar dünyamın şaşmasına yetiyor da artıyor bile. Suzy, benden önce minibüs durağında iniyor. Bense otobüs istasyonuna vardığımda Guadalajara’ya gidecek ilk otobüs için biletimi alıyorum. Şansıma otobüs VIP adı verilen lüks otobüslerden. Kocaman geniş koltuklarının da etkisi ile beş saat boyunca gözümü bile açmadan uyuyorum. İyiki de uyuyorum, yoksa günü tamamlamam mümkün değil. Guadalajara’ya vardığımda ayarladığım hostelin gönderdiği bilgiler doğrultusunda şehir merkezinin yolunu tutuyorum. Ama şaşkınlığıma dakika bir, gol bir niyetine yanlış otobüse biniyorum. Yanlış otobüse binince direk şehir merkezine gitmek yerine alakasız bir yere gidip, orada inip metroya transfer oluyorum. Algılama hızım normale göre oldukça yavaş olduğu için metro bileti almam bile on dakika sürüyor.

Sonunda hostelimi bulduğumda ise derin bir nefes çekiyorum. Direk odaya gidip bir süre dinleniyorum. Sonrasında da güzel bir duş alıyorum. Hava çoktan kararmışken de bir şeyler atıştırmak için dışarı çıkıyorum.

Guadalajara, 1.6 milyon nüfusu ile Meksika’nın en en kalabalık ikinci şehri. Şehrin isminin Endülüs Arapçasından geldiği biliniyor (wād(i) l-ḥijāra). Guadalajara, “taşların vadisi / nehri” anlamına geliyor. Daha önce gezdiğim Meksika şehirlerine kıyasla çok farklı bir havası olan bu şehir bana biraz kaotik geliyor. Biraz da keyifsiz olmamın etkisi ile odaya dönüp uyuyana kadar kitap okuyorum. Akşamımın en ilginç olayı ise odama gelen New Orleans’lı, daha ilk cümlesinde lezbiyen olduğunu söyleyen ve ABD’de dişçiler çok pahalı olduğu için dişini yaptırmaya Meksika’ya gelen kızla tanışmam oluyor.