Category Archives: Kota Kinabalu

Kota Kinabalu, Malezya.

Standard

9 Ağustos 2013, Cuma.

IMG_9037

Kota Kinabalu gökyüzü yine kapalı.

Kota Kinabalu’nun havasını anlamak mümkün değil, bir önceki gün sıcaktan durduğunuz yerde terlerken, bir sonraki gün tüm gün yağmur, kapalı hava ve aralıksız çakan şimşekler kendisini belli ediyor. Gece başlayan yağmur, sabah uyandığım da aralıksız yağıyor. Rüzgar camları ve kapıları çarpıyor. Bugünü yakınlardaki adalara gidip deniz ve plaj keyfi yaparak geçirmeyi planlayan ben, günün sabahında böyle bir hava ile karşılaşınca planları iptal etmek durumunda kalıyorum. Uzun bir süre odada kaldıktan sonra yağmur hafiflemişken kendimi dışarı atıyorum.

Daha önce telefonumun şarj kablosu kırılmış, ben de alışveriş merkezi içerisinden yeni kablo almıştım. O da kırılınca bir tane daha almıştım. Sonra yeni aldığım ikinci kablo da kırılmıştı. Ben de Çin malı kabloları götürüp aldığım yere iade edip iki adet yeni ama aynı marka kablo ile değiştirmiştim. İnanır mısınız bu iki yeni kablo da aynı gün içerisinde elimde parçalandılar. Bu şekilde devam edemeyeceğimi fark edince alışveriş merkezinin yolunu tutup aldığım kabloları iade edip paramı geri alıyorum ve alt katta bulunan elektronik mağazasına gidip orijinal bir adet kabloyu cebe atıyorum.

Bu sırada alışveriş merkezi içerisinde Jonas ve Sjoerd ile rastlaşıyorum. Adalardaki tesisteki üç günlük konaklamalarının son derece keyifli olduğundan, çok güzel vakit geçirdiklerinden, sabah döndüklerinden bahsediyorlar. Bir sonraki gün Kinabalu Dağı’na tırmanacakları için ihtiyaçlarını satın almaya geldiklerini belirtiyorlar. Kinabalu Dağı’na tırmanma fikri her ne kadar benim de aklımı çelse de, hem çok pahalı, hem de çok zorlayıcı. Kendimde üç gün aralıksız bir dağa tırmanma enerjisini bulamıyorum ne yazık ki. Ayaküstü biraz muhabbet ettikten sonra ayrılıyoruz.

Ben yol üzerindeki cafe’lerden bir tanesine girip internet üzerinde oyalanıyorum bir iki saat. Sonraki iki haftanın planlarını yapmaya uğraşıyorum. Tam olarak ne yapacağımı bilmesem de Malezya anakarasına geçip orada biraz vakit geçirmenin en mantıklısı olduğuna kanaat getiriyorum, biletleri kontrol ettiğimde Ramazan tatili nedeniyle fiyatların oldukça yükseldiğini görüyorum. Tek istisna bir sonraki gün, yani hala Ramazan tatili içerisinde sayılan haftasonu oluyor. Ben de ani bir kararla ertesi sabaha Kuala Lumpur’a biletimi alıyorum. Aynı anda Urs’dan bir mesaj alıyorum. Akşam yemeği için kılıçbalığı heykeli önünde buluşmayı öneriyor.

Cafe’de toparlandıktan sonra kılıçbalığına doğru yürümeye başlıyorum. Urs’u beni beklerken buluyorum. Beraber deniz ürünleri pazarına gidiyoruz tekrar. Taze balıklar ve karidesler masamızı donatıyor. Yan masalarımızda oturan yerel kıyafetleri üzerinde çocukların ve kadınların bakışları üzerimizde karnımızı doyuruyoruz. Yemek sonrasında muhabbet ederken uzaktan koşarak Ally’nin geldiğini fark ediyorum. Son bir saattir masaj aldıklarını, zamanın nasıl geçtiğini fark etmediklerini, Sally’nin ve arkadaşlarının hala masaj salonunda olduklarını anlatıyor bize. Bizi bulmak için pazarları dolaşmaya çıkmış ve şansına uzaktan Urs’un kel kafasını fark edebilmiş.

Biraz muhabbet ettikten sonra hep beraber masaj salonunun bulunduğu bölgeye gidiyoruz. Pazarları geçtikten sonra deniz kenarına kurulu lüks cafe ve restoranlar arasında bulunan, denize karşı açık hava masaj salonu aynı zamanda cafe görevi de görüyor. Yani yemeklerinizi yerken ve biralarınızı yudumlarken masaj da yaptırabiliyorsunuz. Mekan oldukça kalabalık. Burada Sally’nin Hong Kong’dan arkadaşları (İrlandalı ve Avustralyalı bir çift), İngiliz bir kız da bize katılıyor. Herkesin masajı bittikten sonra deniz kenarında yer alan Avustralya restoranına gidiyoruz. Ortaya yiyecekler ve biralar söyleniyor. Gece boyunca ülkelerin durumlarından, yolculuklardan, herkesi bekleyen planlarlardan bahsediyoruz. Türkiye’deki politik durum birçoklarının ilgisini çekiyor. Ben de elimden geldiği kadar yaşananları, an itibariyle durumu anlatmaya çalışıyorum. Herkes öyle ya da böyle Türkiye hakkında bir şeyler duymuş. Gezi Parkı’nın akıbeti ise en çok merak ettikleri konu oluyor her seferinde.

Urs’un 22:30’da havaalanına transferi olduğu için, ben de sabah erken çıkacağımdan dolayı Nina ve Stefan’ı döndüklerinde son bir kez görmek istediğim için çok geç olmadan herkese veda edip otellere dönüyoruz. Urs’a iyi yolculuklar dileyip kendi otelime girdiğimde odayı dolduran İspanyol kız grubu ile muhabbet ediyoruz. Kinabalu Dağı’na çıktıklarından, iki gündür ellerini kaldıracak enerjileri olmadığından bahsediyorlar. Sonra Nina ve Stefan geliyor. Aradan sadece iki gün geçmesine rağmen, onları gördüğüme son derece seviniyorum.

Balkona geçip başımızdan geçenleri anlatıp gülüyoruz. İşin üzücü tarafı onlar da sarayı görememiş, devlet Ramazan süresini uzatmış aya bağlı olarak ve onların döndüğü günün ertesi gününden itibaren saray açık olacakmış. Dünyanın en zengin ülkelerinden bir tanesi olmasına rağmen, ülkede herhangi bir görkeme rastlayamadıklarını anlatıyorlar. Ama ülkeye ilişkin ilginç detaylar da mevcut. Örneğin, her sene ülkenin bütün yetimleri kralı ziyaret edip 2000 Brunei doları harçlık alıyormuş. Ülkede yaşayan herkese araba ve ev devlet tarafından veriliyormuş. Eğer yabancı olarak ülkede yaşamaya başlarsanız siz de bu hakka sahip oluyormuşsunuz, üstelik üstüne bir de ülkeye hoş geldin parası alıyormuşsunuz. Ülkede okumak ücretsizmiş, eğer yurtdışına gidecek ve burada okuyacak olursanız, devlet bunu da karşılıyormuş. Bütün bunlara rağmen Nina ve Stefan ülkede tanıştıkları birçok gencin her şeyi devlet karşıladığı için son derece amaçsız olduğundan bahsediyorlar. Hafif yağmur atıştırırken gece esintisi ile balkonda muhabbet ediyoruz. Sonrasında da çok geç olmadan, zamanı gelince bir yerde tekrardan buluşmak umuduyla vedalaşıp odalarımıza çekiliyoruz. Ertesi sabah çok erken bir saatte Kuala Lumpur uçuşu beni bekliyor.

8 Ağustos 2013, Perşembe.

IMG_9020

Alışveriş merkezine gelen ufaklıklar.

Sabah öğlene doğru uyanıyorum. Bir önceki gün aklıma geldikçe kendi kendime gülmeden edemiyorum. Arada, bensiz Brunei’ye giriş yapabilmiş olan Stefan ve Nina’dan mesajlar alıyorum. Şehrin ufak ve sıkıcı olduğundan, Ramazan dolayısıyla girmek istedikleri camilere girişlerine izin verilmediğinden, üstelik Ramazan sonrasındaki üç gün halka açılacak olan sarayın açık olmasının ayın görülür olup olmadığına bağlı olduğundan, bu nedenle sarayı ziyaret etme garantileri bulunmadığından bahsediyorlar. İçimi rahatlatmak için her mesajlarının sonuna da “Kaybettiğin bir şey yok.” diye eklemeyi ihmal etmiyorlar.

Hollandalı grup Kota Kinabalu açıklarındaki adalardan birinde lüks bir tesiste, Nina ve Stefan Brunei’de; ben yine şehirde tek başıma kaldığımı düşünürken Endonezya’daki Lombok – Flores arası tekne turunda tanıştığımız Alman Urs’dan mesaj alıyorum. Kota Kinabalu’da olduğunu ve iki üç gün burada kalacağını belirtiyor. Bazen gerçekten dünyanın gez gez bitmezken, nasıl olur da bu kadar küçük olabildiği aklım hayalim almıyor. Daha önce tanıştığım ve sonrasında sürekli yollarımın kesiştiği birkaç insan bunu ispatlar nitelikte her seferinde farklı yerlerde karşıma çıkıyor. Urs ile öğle yemeği için sözleşiyoruz.

Ben öğlene kadar vaktimi odada geçiriyorum. Sonrasında da aynı sokağın öbür başında konaklayan Urs’la buluşuyorum. Ramazan tatili olması nedeniyle şehirdeki birçok yer kapalı; fakat şehir oldukça kalabalık. Biz de karnımızı doyurmak için Suria Sabah alışveriş merkezinin üst katında yer alan, Malezya mutfağından farklı alternatifler sunan ucuz yemek bölümünü denemeye karar veriyoruz. Yavaş yavaş alışveriş merkezine yürüyüp Ramazan indirimi nedeniyle alışveriş merkezini dolduran kalabalıklar arasında yemek bölümüne ulaşıyoruz. Farklı yemek çeşitlerinin yan yana sıralandığı bir tezgahtan tabaklarımızı doldurup deniz manzaralı cam kenarı masalardan birinde yerimizi alıyoruz. Urs bir önceki gece tanıştığı bir grupla dışarı çıktığını ve oldukça hareketli bir gece geçirdiklerini anlatıyor bana. Sonrasında da görüşmediğimiz süre içerisinde neler yaptığımızdan bahsediyoruz. Urs, tekne turundan sonra bir süre Flores’de takıldıktan sonra Malezya anakarasına geçerek bölgedeki şehirleri ve sonrasında da Singapur’u gezmiş.

Yemek sonrasında kahve içmek için ana sokaklardan bir tanesinin üzerinde yer alan El Centro isimli mekana gidiyoruz. Burada sohbet muhabbet derken zamanın nasıl geçtiğini fark edemiyoruz. Öğleden sonra olmuş bile. Biriken işleri halletmek için ayrılıp akşam yemeğinde tekrardan buluşmaya karar veriyoruz. Ben Urs’tan sonra odaya dönüp kitap okuyup biraz soluklanıyorum.

Saat 19:30’u gösterdiğinde de tekrardan Urs ile buluşmak üzere yola koyuluyorum. Urs, yanında aynı odayı paylaştığı arkadaşlarını da getiriyor. Daha tanışır tanışmaz, bir önceki gece kendi halindeki Urs’u bile nasıl yoldan çıkartabildiklerini belli eden Sally ve Ally de yemek için bize katılıyor. Hep beraber deniz ürünleri pazarının yolunu tutuyoruz. Deniz kenarında yer alan ilk pazarı Ramazan’dan dolayı kapalı buluyoruz, biz de ikincisine gidiyoruz. Etrafta Ramazan kutlamalarından çıkmış, saten pijamaları andıran rengarenk kostümleri ile yereller dolanıyor. Kalabalık masalardan bir tanesinde kendimize bir yer açıp yemeklerimiz sipariş ediyoruz. Taze içecekler, balıklar, karidesler, yengeçler, mürekkep balıkları yine oldukça leziz.

Yemek sonrasında bir şeyler içmek üzere öğlen kahve içtiğimiz ve ortamını çok beğendiğimiz El Centro isimli mekana gidiyoruz, beyaz şaraplarımızı söylüyoruz. Loş ışıklı, rengarenk duvarlı, güzel müzikli, yüksek masalı gece boyunca Ally ve Sally’nin maceralarını dinliyoruz. Bir gece daha yepyeni rengarenk insanlarla gökyüzüne karışıyor.

Kota Kinabalu, Malezya.

Standard

6 Ağustos 2013, Salı.

DSC03715

DSC03716

Brunei vizesi için uğraşırken, Ramazan tatili nedeniyle Kota Kinabalu’daki büyükelçilikten bilgi almam mümkün olmadı.

Bugünü herkes ağırdan alıyor. Hollandalı ekip yakınlardaki adalardan bir tanesinde lüks bir tesise üç günlüğüne dinlenmeye kaçıyor. Sjoerd’in kız arkadaşı Floor için hazırladığı bir sürpriz bu. Ben de uyandıktan sonra uzunca bir süre odada kalıp internet üzerinde işlerimi halletmeye bakıyorum. Öğlene doğru Stefan kapımı çalıp kahve içmeye çıkıp çıkmak istemediğimi soruyor. Hep beraber alışveriş merkezinin altında yer alan klimalı, internet bağlantılı cafe’nin yolunu tutuyoruz. Burada önümüzdeki günlerde yapmayı planladığımız aktivitelere bakıyoruz, Malezya’da kalan zamanımız için plan yapmaya uğraşıyoruz.

Hepimiz aklında bir noktada Brunei’yi ziyaret etmek var. Brunei’yle ilgili bilgilere bakarken, burada görülmeye değer nadir şeylerden biri olan dünyanın en büyük sarayının Ramazan’dan sonraki üç boyunca kutlamalar için halka açık olduğu, yıl boyunca sadece bu günlerde görülebileceği belirtiliyor. Yani bu dönem tam da bizim önümüzdeki dört güne tekabül ediyor. Neden olmasın diyoruz; ama benm vize konusunda endişelerim var. İnternetten araştırdığım üzere net bir bilgiye ulaşamamamışım. En son Nisan 2012’de çıkan, vize kalktı haberlerinin aksine daha iki hafta önce Cihan Brunei’ye deniz yolu ile girmeye çalışırken reddedilip geri gönderilmiş.

Uçak biletlerini kontrol ediyoruz ve çok ucuza gidiş dönüş biletleri bulduktan sonra otele dönüp vize konusunu netleştirmeye karar veriyoruz. Ben Kota Kinabalu’da yer alan Brunei Büyükelçiliği’ni arıyorum; ama kimse telefona cevap vermiyor. Ben de bir taksiye atlayıp şehir merkezinin biraz dışında bulunan elçilik binasına gidiyorum. Taksi şoförü bütün yol boyu sürekli farklı insanlarla telefonda konuştuğu için elçlik binasını bulmak zor olsa da sonunda binayı buluyorum. Şansıma kapalı. Ramazan boyunca sadece öğlene kadar çalıştıkları belirtiliyor. Vize prosedürünün üç iş günü sürdüğü ve büyükelçiliğin ertesi gün dışında neredeyse bir hafta kapalı olacağı da bina dışına asılı kağıtlarda yazıyor. Yani vizeye ihtiyacım varsa eğer, tam zamanında sarayı görmek için orada olmama imkan yok.

Hızlıca odaya dönüp internetten bilgi almaya çalışıyorum. Mertan benim için Dışişleri Bakanlığı’nı arayıp bilgi almaya uğraşıyor. Sonunda ekşisözlük’te bir kişinin Müslüman ülkeden geldiğini söyleyip 72 saatten az kalmalar için verilen transit vizeyi alabildiğini okuyorum. Dışişleri Bakanlığı’nın sitesinde  de Brunei ile ilgili olarak 72 saatten az kalışlarda kapıdan transit vize alınabileceğini yazması üzerine vize başvurusu yapmadan ülkeye girmeyi denemeye karar veriyorum.

Tekrardan otele döndüğümde Nina ve Stefan ile konuşup ertesi günün sabahı gidiş, üç gün sonra dönüş şeklinde biletlerimizi alıyoruz. Ben burada ilk hatamı yapıp günleri eksik saydığım için Nina ve Stefan’dan biraz daha uzun kalacak şekilde bir bilet alıyorum. Yani aslında dönüşüm 72 saati biraz geçiyor. Ben de eğer girişime bir kere izin verirlerse bu problemi öyle ya da böyle havaalanına erken giderek halledebileceğime inanıyorum.

Biletleri aldıktan sonra, ertesi gün erkenden bizi havaalanına bırakacak bir taksi ayarlıyoruz. Sonrasında da akşam yemeği için tekrardan deniz kenarındaki balık pazarlarının yolunu tutuyoruz. Bu sefer seçtiğimiz tezgah yüzümüzü güldürmüyor. Hızlı hızlı yemeklerimizi yiyip yoğun yemek kokusu ve dumanı arasından eşyalarımızı hazırlamak üzere otelimize geri dönüyoruz.

5 Ağustos 2013, Pazartesi.

DSC03719

Kota Kinabalu’da akşam kurulan balık pazarında son derece taze deniz ürünlerini çok ucuza yiyebiliyorsunuz.

Sabah erkenden uyanıp kahvaltılarımızı yapıyoruz. Otel aracılığıyla bir önceki geceden ayarladığımız taksiler piyasada olmadığı için hızlıca kendimize iki adet taksi arayışına girişiyoruz. Taksi bulma işlemi biraz çetrefilli olsa da sonunda bulduğumuz iki adet taksiye atlayıp otobüs istasyonunun yolunu tutuyoruz.

İstasyona vardığımızda Kota Kinabalu’ya gidecek ilk otobüs için biletlerimizi alıyoruz. Kota Kinabalu’ya öğle saatlerinde neredeyse her yarım saatte bir otobüs bulunuyor. Biraz da bu nedenle bizim bindiğimiz otobüs boş çıkıyor ve herkes yolculuk için kendine rahat koltuklar seçiyor. Altı saatlik yolumuz son derece rahat, sorunsuz geçiyor. Ben zaten artık Anıl klasiği haline gelmiş bir şekilde otobüs yolculuğu boyunca uyuyorum. Sonunda gözlerimi açtığımda herkes “Oh, dünyaya döndü.” diyip kahkahalarını tutamıyor.

Kota Kinabalu’ya vardığımızda Hollandalı grup daha önceden ayırttıkları konukevine giderken; ben, Nina ve Stefan benim daha önce kaldığım konukevine gidiyoruz. Ben kendime sekiz kişilik odada bir yatak ayarlıyorum. Nina ve Stefan iki kişilik bir oda ayarlıyorlar. Hep beraber iki saat sonra akşam yemeği için buluşmaya sözleşip odalarımıza çekiliyoruz.

Ben bu süreyi fırsat bulup işlerimi halletmek üzere şehir merkezinin yolunu tutuyorum. Telefonumun (Iphone) şarj kablosu bozulmuş, Cakarta’dan aldığım kablo elimde parçalanmış, Kota Kinabalu’dan ayrılmadan önce aldığım aynı marka sahte çin malı kablo da kopmuşken yeni bir kablo almaya karar veriyorum. Bir süredir Nina’nın kablosu ile idare ettiğim için, her gün her gün kablo istemek hoşuma gitmiyor. Alışveriş merkezine gidip şarj kablosunu alıyorum, sonrasında süpermarketten yiyecek içecek bir şeyler depoluyorum, sonrasında da odaya geri dönüyorum. Yemek saati geldiğinde de ise hep beraber buluşup balık pazarının yolunu tutuyoruz.

Balık pazarında tezgahlar arasında biraz dolandıktan sonra turuncu masaları ile dikkat çeken tezgahlarından birine gidiyoruz. Çeşitli balıklar, karidesler ve mürekkep balıkları sipariş ediyoruz. Sonuç yine hayal kırıklığına uğratmıyor. Son derece taze, leziz ve doyurucu.

Yemek sonrasında deniz kenarında biraz yürüyüp ara sokaklarda tur atıp odalarımıza geri dönüyoruz.

Kota Kinabalu, Malezya.

Standard

28 Temmuz  2013, Pazar.

DSC03069

DSC03070

Kota Kinabalu sokaklarına pazar günü kurulan yerel pazarda her türlü ilgi çekici ürünü bulmanız mümkün.

DSC03074

Alışveriş merkezleri pazar günü kalabalığı ile dolup taşıyor.

DSC03081

DSC03087

Şehrin deniz kenarı, ideal bir yürüyüş yolu oluşturuyor.

DSC03090

DSC03092

Merkez pazar.

DSC03097

DSC03098

Alışveriş merkezleri Ramazan indirimlerine ev sahipliği yapıyor.

DSC03099

Şehrin simgesi haline gelmiş kılıçbalığı.

IMG_9041

Inanam’a giden otobüslerin kalktığı otobüs istasyonu.

Sabah otelden çıkış saatine doğru uyanıyorum. Dün gece ben odaya girdikten sonra kopan fırtınanın etkileri hala kendisini gösteriyor. Hava son derece kapalı. Nasıl oluyor da istinasız gittiğim her ülkede, yağmur sezonu olmasa bile yağmura yakalanmayı becerebiliyorum çok da anlam veremiyorum. Eşyalarımı toparlıyorum ve bir iki saate geleceğimi söyleyip otele teslim ediyorum.

Dışarı çıktığımda çok kuvvetli bir rüzgar beni karşılıyor. Bir önceki günlerin ne neminden eser var, ne de sıcağından. Yapacak çok fazla bir işim yok, ben de şehrin sokakları arasında amaçsızca dolanıyorum. Yol üzerinde gördüğüm 3-4 alışveriş merkezini ziyaret ediyorum, kalabalığa dayanamayınca kendimi hemen dışarı atıyorum. Şehrin göbeğinde yer alan Merkez Pazar olarak anılan meyve sebze pazarına göz atıyorum. Yerel pazarların renkleri ve kokuları hep beni kendisine çekiyor. İki saate yakın sokaklarda dolandıktan sonra otele geri dönmeye karar vermişken yağmur patlak veriyor. Ama öyle böyle bir yağmur değil. Herkes önceden yağmurlukları şemsiyeleri ile hazır beklediği için onlara dert olmuyor. Ama ben su geçiren sırt çantam ve kolay kolay kurumayan aynı akşam otobüs yolculuğu yapacağım kıyafetlerim ile mağazalardan birinin girişinde bulunan banklara sığınıyorum. Beş dakika, on dakika, on beş dakika. Yağmur ne duruyor, ne yavaşlıyor. Ama benim ki de inat değil mi? Bir önceki seferler yağmurun dinmesini beklerken yaptığım sabırsızlıkları yapmayarak bekliyorum. Bir saatten biraz daha fazla yolda koşuşturan insanları, mağazadan çıkıp yağmur ile karşılaşınca şaşkınlarını gizleyemeyenleri izliyorum. Sonrasında yağmur sonunda biraz yavaşladığında ben de hızlı hızlı yola koyuluyorum.

Konukevine geri dönüp eşyalarımı alıyorum, çantamı sırtlanıp şehrin diğer başında bulunan otobüs duraklarına yürümeye başlıyorum. Benim dışarı çıkmamla tabi ki yağmurun tekrardan başlaması bir oluyor, ama hiç yoktan etkisi bu sefer daha hafif. Otobüs istasyonunun bulunduğu bölgeye yürümem yarım saat kadar sürüyor. Şehrin batısı, doğusundan daha farklı bir hava sergiliyor. Binalar giderek seyrekleşiyor ve daha modern siteler karşıma çıkıyor. Otobüs istasyonuna sonunda vardığımda 14A nolu otobüse binip akşam Semporna’ya kalkacak otobüsümün kalkacağı Inanam otobüs istasyonuna varıyorum.

Inanam istasyonuna varmamla bin tane görevlinin üstüme üşüşmesi bir oluyor. Otobüs biletimi çoktan ayırttığımı söylesem de ikna edemiyorum kendilerini. O zaman anlıyorum, aslında burada rezervasyona falan gerek yok. Saatleri bildiğiniz sürece kolayca bilet bulmanız mümkün; çünkü yan yana muhtemelen aynı kalitede o kadar fazla tur firması var ki. Ben biletimi kestirdikten sonra otobüsümün kalkmasına daha üç buçuk saatim var. İstasyonun ufak tahta banklarından bir tanesine sığınıyorum ve kitap okumaya başlıyorum. Bir noktada öyle bir dalmışım ki kitabım neredeyse yarılanmış, aradan da iki buçuk saat geçmiş. Kitabı bir kenara koyup istasyonun etrafındaki sokaklarda hava almak üzere birkaç tur atıyorum. Restoranların önüne açılmış tezgahlardan yerel kek ve içecekleri denemek üzere satın alıyorum. Sonrasında da otobüsümün kalkma saatine yakın otobüsteki yerimi alıyorum.

Şansıma otobüs yine boş. Yanımda kimse oturmadığı için Semporna’ya olan dokuz saatlik yolculuğum son derece rahat geçiyor.

27 Temmuz 2013, Cumartesi.

DSC03056

DSC03059

DSC03061

Turuncu plastik örtülü masaların başını çeşitli taze deniz ürünleri süslüyor, siz bu ürünler arasından seçim yapabiliyorsunuz.

Sabah uyanıyorum, olabildiğince uzun bir süre odada oyalanıyorum, kahvaltımı yapıyorum. Dün akşam öğrendiğim üzere, konakladığım otel gün için dolu ve benim farklı bir konukevine geçmem gerekiyor. Bulunduğum Australian Place olarak anılan bölgenin üzerinde yan yana dizili bir sürü konukevi olduğu için bu çok da büyük bir problem yaratmıyor. Çıkış saatine yakın eşyalarımı toparlayıp sokağın öbür başında yer alan başka bir konukevine geçiyorum, üstelik buranın odaları daha geniş ve konforlu. Kablosuz internet bağlantısı da sorunsuz çalışıyor.

Odada biraz oyalandıktan sonra tekrardan şehrin merkezine gidiyorum. Yine adalara gitme girişimi ile bot terminaline gidiyorum. Fakat yakınlarda bir bot olmadığını, üstelik bir iki adayı aynı anda gezmek istiyorsam sabah erken saatlerdeki feribotlara binmem gerektiğini öğrenince yine ve yeniden vazgeçiyorum. Bugünü de ağırdan almaya karar verip odaya geri dönüyorum. Uzunca bir süre internetteki işlerimi hallediyorum, bir şeyler okuyorum. Oteldeki görevliden rica ederek yerel otobüs firmalarından bir tanesini arayarak bir sonraki günün akşamı için Semporna bölgesine bir otobüs bileti ayarlıyorum. Bileti şehir merkezinde almanın imkanı yok. Çünkü burada herhangi bir bilet satan turizm acentesi yok. Bilet alabilmenin tek yolu Inanam’da yer alan, şehirden 9 kilometre uzakta bulunan otobüs garına gitmek. Bu gara gitmek de çetrefilli bir iş. Ya şehrin en öbür başından otobüse bineceksiniz, ya da 20 RM’ye bir taksi tutacaksınız. Bu yüzden bileti telefonla ayırtmak en kolay yöntem gibi gözüküyor.

Odadan tekrardan öğleden sonraya doğru çıkıyorum ve yapacak başka bir alternatifim yokken ve sinemaya gitmekten bu aralar gereğinden fazla keyif almaya başlamışken, yine ve yeniden alışveriş merkezinin yolunu tutuyorum. Günün filmi ise “Red 2” oluyor. Bu sefer bir önceki deneyimden ders almış olarak, daha kalın kıyafetler giysem de sinemanın dondurucu klimasından kaçamıyorum. Sinema sonrasında akşam yemeğini bir önceki akşam gördüğüm deniz kenarındaki deniz ürünleri pazarında yapmaya karar veriyorum. Yavaş yavaş şehrin sakinliği ile birleşmiş canlılığında pazara doğru yürüyorum. Pazar bölgesine geldiğimi yine etrafta cirit adan sıçanlardan anlıyorum. Yol kenarındaki turuncu örtülü masalardan birine oturuyorum. Bir tane mürekkep balığı, bir şiş karides. Uzun zamandır yediğim en leziz deniz ürünleri mideme bayram gibi geliyor.

Bu şehir bana kendisini çoktan sevdiriyor. Ertesi gün buradan ayrılacak olsam da tekrardan bu şehre döndüğümde planladığımdan biraz daha uzun kalmaya karar veriyorum. Yemek sonrasında yavaş yavaş odama geri dönüyorum.

26 Temmuz 2013, Cuma.

DSC03041

Sabah Suriya isimli alışveriş merkezi oldukça popüler Batı ve Amerikan mağazalarına ev sahipliği yapıyor.

DSC03042

Alışveriş merkezinin en üst katında yer alan sinema.

DSC03044

DSC03046

Akşam pazarı.

DSC03047

Şehirden manzaralar.

DSC03050

DSC03051

DSC03053

DSC03054

Kota Kinabalu’da deniz ürünleri sevenler için oldukça fazla seçenek yer alıyor. Ürünler taze olarak seçilip dilediğiniz şekilde sizin için pişiriliyor.

Öğlene doğru uyanıp konukevinde kahvaltımı yapıyorum. Cakarta ile Kota Kinabalu arasında bir saatlik bir zaman farkı olduğu ve dün gece çok geç saatte uyuduğum için adaptasyonda da gariplik yaşıyorum. Kahvaltı sonrasında konaklayacağım odanın aynı gün için müsait olmadığını öğreniyorum, başka bir odaya geçmem gerekiyor. Ben de eşyalarımı toparlayıp öğleden sonra yeni odaya yerleşmek üzere otele bırakıyorum.

Gün için yapmak istediğim hiçbir şey yok. Haftanın, hatta ayın geri kalanını nasıl geçireceğim konusunda da bir planım yok. Üstelik Kota Kinabalu’da şehir hayatı içinde kendinizi kaybetmekten, şehir merkezinin biraz dışında yer alan müzeleri ve camiyi gezmekten, yakındaki çok kalabalık olduğunu duyduğum adalara gidip deniz keyfi yapmaktan başka da bir alternatifiniz yok. Benim de bu sıraladıklarımdan hiçbirini yapmak için isteğim yok. Yine de deniz kenarında yer alan limana giderek adalara giden botların saatlerini ve fiyatlarını öğreniyorum. Adalara denize girmek istediğim bir gün gitmenin daha mantıklı olduğuna kanaat getirince, bu planını bir süreliğine rafa kaldırıp yakınlardaki alışveriş merkezine gidiyorum.

Alışveriş merkezi içerisinde biraz dolanıyorum. Dışarısı o kadar sıcak ki, kaldırımda attığım her adım ayağımı yakıyormuş gibi hissediyorum. Biraz da bu nedenle alışveriş merkezinin klimalı ortamından çıkasım gelmiyor. Asya ülkeleri yabancılar için biraz da güneşten kaçış noktaları olarak ortaya çıkıyor. Ben de en üst katta yer alan sinemaya gitmeye karar veriyorum. Üstelik bir süredir merakla beklediğim “Despicable me 2” isimli animasyon da gösterimde. Hemen yakınlardaki ilk gösterimleri için bir bilet alıyorum ve günün geri kalanını sinemada geçiriyorum. Animasyon boyunca da kendi kendime gülmekten ayrı bir boyuta geçiyorum. Ankara’da animasyonların sıkı bir takipçisi olan ben, özlemişim bu tür filmlerde kahkahalar atmayı.

Film sonrasında gerisin geri otele dönüyorum. Yeni odama yerleşiyorum ve bir süre uyumaya karar veriyorum. Hava ve şehir değişimleri bu aralar beni gereğinden fazla yormaya başlamış durumda. Bir saat kadar uyuyayım diyip üç saat sonra uyandığımda hala üzerimdeki sersemliği atabilmiş değilim. Tekrardan dışarı çıktığımda bir önceki gün havaalanında tanıştığım Portekizli çiftle karşılaşıyorum. Yakınlardaki adalara gittiklerini, kötü bir deneyim olduğunu, adada kalabalıktan başka görecek hiçbir şey olmadığını söylüyorlar bana. İçten içe seviniyorum günü adaları es geçerek geçirdiğim için.

Dışarı çıkıp akşam pazarının olduğu bölgeye gidiyorum. Şehirde yan yana dizili o kadar çok akşam pazarı bulunuyor ki. Bir sokakta yerel ürünler tezgahları süslerken, bir başkasında deniz ürünleri ve yerel yiyecekler ziyaretçileri bekliyor. Buradan deniz kenarına yan yana dizili; ve neredeyse bütün deniz kenarını kaplayan pazarların olduğu bölgeye geçiyorum. Pazarlarda sebze, meyve ve balık pazarlarına ek olarak ufak tefek ama sevimli deniz ürünleri restoranları da yer alıyor. İstediğiniz taze deniz ürününü seçip pişirtebildiğiniz bu tezgahlar oldukça lezzetli gözüküyor. İşin tek kötü tarafı etrafta kocaman sıçanlar tezgahların altında cirit atıyor. Sürekli sağdan soldan fırlayan bu hayvanları bile artık normal karşılıyor olmam, bana son zamanlardaki temizlik ve rahatlık anlayışımı tekrar tekrar sorgulatıyor. Bir sene önce bir sıçan görsem vereceğim tepki ile, şu anda verdiğim tepki arasında dağlar kadar fark var. Etrafta çöpleri karıştıran, tezgahlar altında turlayan bu hayvanlara aldırmadan pazarları dolanıyorum ve yavaş yavaş odaya geri dönüyorum. Sabahın sıcak havası yerini denizden gelen serin rüzgarlara bırakmış durumda. O nedenle şehrin akşamı sabahı kadar bunaltıcı olmuyor.