Category Archives: Malezya

Malezya.

Standard

Malezya: Genel Bilgiler.

Kuala Lumpur’un sıcak, nemli, karmaşık, kirli, zıtlıkları içinde barındıran sokaklarından, Penang’ın sanat dolu, rengarenk, tarih ve hayat dolu ortamlarına; Melaka’nın bütün misafirperverliği ile sahiplenen odalarından, Tioman Adası’nın ıssız, sessiz, sakin ve huzurlu kumsallarına; Semporna’nın dünyanın en iyi dalış noktalarını barındıran adacıklarından, Sukau’nun vahşi yaşam ile iç içe nehir ve ormanlarına; Kota Kinabalu’nun leziz yemeklerinden Sandakan’ın karmaşık pazarlarına… Malezya ilk gününden itibaren beni hep sıcakkanlılıkla ağırladı.

İlk defa 2010 yılında sadece bir günlüğüne ziyaret ettiğim Malezya, bu sefer bana çok daha fazlasını sundu. Her anlamda son derece zengin bir ülke ile karşılaştım. Malay, Çin, Endonezya ve Hint kültürlerini birleştiren, zengin mutfağı, tarih dolu şehirleri, doğa ile bütünleşmiş yerleşim yerleri, kuvvetli biyoçeşitliliği ile bir ay boyunca beklediğimden çok daha fazlası ile bu ülkeden ayrıldım.

DSC03147

Team Mabul!

DSC03183

Sipadan Adası’nda dalışla dolu dolu geçen doğumgünüm.

DSC03257

Ekip olarak nehir safarisi yapacağımız Sukau’ya doğru ilerlerken.

DSC03516

Stefan ve Nina, Kinabatangan Nehri’nde.

DSC03270

Floor ile Kinabatangan Nehri’nde.

DSC03552

Sukau’nun yağmur ormanlarında devasa yapraklar arasında.

DSC03579

Sepilok Yağmur Ormanı Keşif Merkezi’nde.

DSC04018

Melaka’da Alan, Bob ve Bay Feng ile beraber.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

Malezya, yüz ölçümü olarak küçük gibi gözükse de gezilecek oldukça fazla yeri, keşfedilecek fazlaca bölgesi var. Borneo adasında yer alan Sarawak ve Sabah bölgelerinde nefesinizi kesen muhteşem bir doğa ve vahşi hayat, Malezya ana karasında yer alan tarıh dolu kültür çeşitliliği ile meşhur şehirler ve tropik adaları ile farklı alternatifleri bir arada sunuyor. Ülkeyi hakkıyla gezmek için en az bir ayın ayrılması gerektiğine inanıyorum.

Malezya ekvatora çok yakın bulunduğu için, genelde yıl boyunca ziyaret için uygun hava koşullarına sahip. Ülkede yağmurlu dönem ana karada Kasım ve Şubat ayındaki döneme denk gelırken, Sabah ve Sarawak bölgeleri Ekim ve Mart ayları arasında yoğun yağış alıyor.

Vize

Malezya’ya giden Türk vatandaşlarının ülkeye girerken vizeye ihtiyaçları yok. Üikeye girişinizde 90 günlük kalış hakkına da sahip oluyorsunuz.

Rota

Malezya’da yolculuğuma ana karanın kuzeyinde yer alan Penang’dan başladıktan sonra Kuala Lumpur’a inip Endonezya’ya geçiş yaptım. Bir ay Endonezya’da kaldıktan sonra bu sefer Sabah bölgesinde yer alan Kota Kinabalu’dan ülkeye giriş yapıp bu bölgeyi gezdim. Sonrasında da tekrar Malezya ana karasına geçtim

Malezya’da kaldığım 30 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

0

23-24.06.2013, Penang
25-26.06.2013, Kuala Lumpur
26-28.07.2013, Kota Kinabalu
29-31.07.2013, Mabul, Kapalai
31.07.2013, Sipadan, Semporna
01.08.2013, Sandakan
02-04.08.2013, Kinabatangan, Sukau
04.08.2013, Sepilok, Sundakan
05-09.08.2013, Kota Kinabalu
10-11.08.2013, Kuala Lumpur
12-14.08.2013, Melaka
15.08.2013, Mersing
15-16.08.2013, Air Batang, Tioman Adası
17.08.2013, Mersing
22-24.08.2013, Malezya

Eğer daha fazla zamanım olsaydı Malezya ana karası etrafında bulunan Perhentian Adalarına ve Langkawi adasına ve de Sarawak bölgesinde yer alan Kuching şehrine mutlaka uğrardım.

Ulaşım

Malezya’da ulaşım ağları oldukça gelişmiş. Herhangi bir plan ya da rezervasyon yapmasanız bile istediğiniz şehirden bir diğerine kolayca klimalı ve görece rahat otobüs ağları ile ulaşım sağlayabiliyorsunuz.

Gerek ana kara etrafındaki adalara, gerekse de Borneo adası etrafındaki adalara düzenli feribotlar kalkıyor. Bu feribotlar hakkında bulunduğunuz şehrin feribot iskelesinden daha detaylı bilgi almanız mümkün. Hava koşulları feribot seferleri üzerinde çok etkin bir rol oynuyor.

Turistik şehirler genelde küçük olduğu için yürüyerek bu şehirleri keşfetmek mümkün. Şehir içi ulaşımda herhangi bir araca ihtiyaç duymuyorsunuz.

Kuala Lumpur’da ise gelişmiş bir toplu taşıma sistemi mevcut. LRT adı verilen metro sistemi ve monorail adı verilen şehir üzerinden giden raylı hat sayesinde şehrin dilediğiniz bölgesine kolayca ulaşabiliyorsunuz.

Konaklama

Malezya’da konaklama standartları Asya’nın geri kalanına kıyasla oldukça yüksek. Son derece profesyonel şekilde işleyen hosteller ülkenin birçok bölgesinde yer alıyor. Hızlı internet bağlantısı, klimalı odalar, temiz yastık ve çarşaflar, ücrete dahil kahvaltı birçok hostelde karşınıza çıkıyor.

Yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatları aşağıdaki gibi:

Red Inn, Penang – 32 RM
Grocer’s Inn, Kuala Lumpur – 15 RM
Backpackers Travellers Lodge, Kuala Lumpur – 20 RM
Bunibon Lodge, Kota Kinabalu – 60 RM (iki kişi konakladık)
Kinabalu Backpackers, Kota Kinabalu – 20 RM
Billabong Scuba, Mabul – 960 RM (üç gün iki gece konaklama paketinde, altı dalış – üçü Sipadan’da – ve üç öğün yemek de yer alıyordu. bireysel olarak konaklamak isterseniz ücret 70 RM)
Sipadan Inn Hotel, Semporna – 86 RM (iki kişi konakladık)
Sea View Hotel, Sandakan – 65 RM (iki kişi konakladık)
Sukau Evergreen Lodge and B&B, Sukau – 370 RM (üç gün iki gece nehir safarisi ve yağmur ormanı keşfi gezisine, üç öğün de dahildi.)
Discovery Guesthouse, Melaka – 15 RM
Mokhtar’s Place, Air Batang, Tioman – 60 RM (odaları olmadığı için iki kişilik kulübede konaklamak durumunda kaldım.)

DSC03189

Sipadan Inn Hotel, Semporna.

DSC03713

Kinabalu Backpackers, Kota Kinabalu.

DSC03258

Sukau Evergreen Lodge and B&B, Sukau.

DSC04051

Mokhtar’s Place, Air Batang, Tioman.

Yiyecek içecek

Yemek yemek, Malezya’da bir ihtiyaçtan çok sosyalleşmek ve keyif almak için oluşturulmuş apayrı bir kültürü de içinde barındırıyor. Şehirlerde yer alan hazır ve taze yemeklerin satıldığı pazarlar, her köşe başında rastladığınız tezgahlar sadece atıştırmalık alternatifler sunmaktan öte yerellerle tanışıp kaynaşabileceğiniz fırsatlar da yaratıyor. Malay, Çin ve Hint etkisi ile son derece zenginleşmiş Malezya mutfağı bölgenin en kuvvetli mutfaklarından bir tanesi olup çıkıyor.

Malezya’da en sık rastlayabileceğiniz yemekler “mee goreng” adı verilen kızarmış noodle’lar ve “nasi goreng” adı verilen kızarmış pilav. Son derece doyucu olan Hint kökenli dürüm şeklindeki hamur işi “roti canai”yi içerisinde dilerseniz tavuk, et ve sebze ile yiyebiliyorsunuz. Balık suyu ile hazırlanan beyaz noodle’lar ile servis edilen “laksa” isimli çorba kahvaltılarda bile tüketiliyor. Meyve ve sebzelerin tatlı hurma ve palmiye şekeri ile karıştırılıp üzerine fıstık, susam tohumu ve çeşitli biberlerin eklenmesi ile hazırlanan “rojak” isimli salata birçok restoranda hazırlanıyor. Barbekü olarak pişirilen deniz ürünleri çok ucuza taze deniz ürünü yemenize imkan tanıyor ve çok leziz oluyor.

Tatlı olarak bizdeki bici bici’yi andıran, tıraşlanmış buz üzerine çeşitli şurupların, yoğunlaştırılmış tatlı sütün ve farklı fasulye ve jölelerin konulması ile hazırlanan “ais kacang ya da ABC” yaygın olarak tüketiliyor. Benzer şekilde “cendol” adı verilen hindistan cevizi suyu, tıraşlanmış buz ve kahverengi şeker şurubu ile hazırlanan tatlı da sıcak ve nemli günlerde serinlemek için bir alternatif olarak ortaya çıkıyor. Buz, meyve suları, soya sütü, fasulye ve jölelerin karıştırılması ile dilediğiniz gibi hazırlanan içecekler her şehirde yaygın olarak yer alan tezgahlarda satılıyor.

DSC01481

Roti Canai.

DSC03255

DSC03256

DSC03719

DSC03063

Taze deniz ürünleri.

DSC03237

Sokak tezgahlarında hazırlanan ızgara tavuk kanatları.

DSC03952

Melaka’nın meşhur kızarmış tavuğu ve pirinç topları.

DSC03236

DSC03235

Murtabak isimli gözlemeler.

DSC03251

DSC03229

DSC03230

Sandakan pazarından yemek tezgahları.

DSC03250

DSC01512

Terang bulan isimli içerisinde yerfıstığı parçaları bulunan kalın krepler.

DSC01482

ABC ya da ais kacang.

DSC03954

Cendol.

DSC03217

DSC03238

Rengarenk kekler.

DSC03937

Melaka’nın meşhur ananaslı kurabiyeleri.

DSC03973

Rengarenk meyve aromalı jöleli tatlılar.

DSC01347

Taze dilimlenmiş meyveler ve meyve suları tezgahlarda satılıyor.

DSC03232

DSC03248

Soya sütü, yoğunlaştırılmış şekerli süt, buz ve çeşitli aromalarla hazırlanan içecekler.

Kuala Lumpur, Malezya.

Standard

24 Ağustos 2013, Cumartesi.

DSC04583

Kuala Lumpur Uluslararası Havaalanı’nda.

Resmi olarak Asya’daki son günüm. Akşam 22:00 itibariyle New York’a uzanan upuzun bir yolculuğa çıkıyorum ve 8,5 aydır beni ağırlamış olan Asya’ya güle güle diyorum. Gece yine bölük pörçük uyuyorum. İşin komik tarafı bu kadar aydır yolda olmama rağmen, hala her yeni ülke öncesinde, her yolculuk öncesinde oldukça heyecanlanmam. Sabah saatin alarmından önce erkenden uyanıyorum. Kahvaltı sonrasında son kez sokaklara çıkıp Çin ve Hint Mahallelerinin kaotik sokakları arasında dolaşıyorum. Asya’nın karmaşasını ve kalabalığını son kez içime çekiyorum.

Hostelden çıkış saati yaklaşırken odaya dönüp eşyalarımı yükleniyorum ve havaalanının yolunu tutuyorum. Biraz yürüyüş, LRT ile Pasar Seni istasyonundan KL Sentral istasyonuna geçiş, KL Sentral’dan otobüs ile havaalanı derken bir buçuk saat içinde havaalanına varıyorum. Havaalanlarında beklemeyi seven bir insan olarak, günün geri kalanını havaalanında film izleyerek, günlük yazarak, internet üzerinden aile ve arkadaşlarla görüşerek geçiriyorum.

Saat 19:00 olduğunda check – in işlemlerimi tamamlayıp kapıların olduğu bölgeye geçiyorum. İlk defa 2011 yılında geldiğim bu havaalanında her şey aynı hissettiriyor, yıllar içerisinde tek değişen benim sanki. Bir süre havaalanı mağazaları arasında dolandıktan sonra tam iki sene önce oturduğum cafe’ye gidip aynı masaya oturuyorum. Tarih tekerrürden ibarettir ya.

Uçuş saatim yaklaştığında da uçağa doğru ilerliyorum. 27 saat sürecek Tokyo aktarmalı New York uçuşum beni bekliyor.

23 Ağustos 2013, Cuma.

DSC04570

Kuala Lumpur’da şehir içi ulaşım yöntemlerinden bir tanesi de monorail adı verilen şehrin üzerinden giden trenler.

DSC04571

Pavillion Alışveriş Merkezi.

DSC04574

Çin Mahallesi’nden manzaralar.

DSC04573

DSC04575

Konakladığım hostelin en kötü tarafı altında yer alan reagge bar. İsminde reagge geçtiğine bakmayın, gece geç saatlere kadar kötü disko müziği bu bardan üst katlarda yer alan hostel odalarına kadar bangır bangır yükseliyor. Bu nedenle resepsiyondakiler bana özellikle hostelin üst katlarından oda verdiklerini söylüyorlar. Yine de gece uyurken bas tınılarını bastırmak adına kulak tıkaçsız uyumuyorum.

Sabah uyanıp kahvaltımı yaptıktan sonra Golden Triangle olarak bilinen alışveriş merkezleri ile ünlü bölgeye gidiyorum. Buradaki alışveriş merkezlerinde Apple ürünlerini satan elektronik mağazalar bulunuyor ve dünyadaki en ucuz Apple ürünlerinin Malezya’da olduğu biliniyor. Bu nedenle buradan hem kendime, hem de kız kardeşime yeni bir bilgisayar almayı planlıyorum. Bilgisayarlar neredeyse 100’er USD daha ucuza geliyor. Böylece bir süredir bana sınırsız işkence çektiren ve işlev olarak bir tuğladan farkı olmayan notebook bilgisayarımdan da kurtulmayı umut ediyorum.

Birkaç alışveriş merkezi gezdikten sonra Pavillion isimli alışveriş merkezinden bilgisayarları alıyorum. Buradaki görevliler benimle fazlasıyla ilgileniyorlar. Bilgisayarların kurulumunu beraber yapıyoruz, üstelik bilgisayarlara ek olarak bana ücretsiz klavye koruyucu, bilgisayar kılıfı ve de USB hediye ediyorlar. Benim bütün işleri halledip hostele dönmem neredeyse akşam üzerini buluyor. Hostele döndüğümde de bir sonraki gün için eşyalarımı hazırlıyorum. Bu sırada konakladığım odaya üç İngiliz kız geliyor. Liseden yeni mezun olduklarından, bir süredir Asya’yı gezdiklerinden ve Myanmar’dan daha yeni geldiklerinden bahsediyorlar. Hep beraber yemeğe çıkmaya karar veriyoruz. Bütün akşam boyunca onlarla yolculuklardan, Malezya’da gidebilecekleri şehirlerden bahsediyoruz. Kızlar yemek sonrasında bölgedeki barları denemeye karar veriyorlar, ben de ertesi gün beni çok uzun bir yolculuk beklediği için çok geç olmadan odaya geri dönüyorum.

22 Ağustos 2013, Perşembe.

DSC04563

DSC04564

DSC04565

Singapur Changi Havaalanı içerisinde yer alan Kelebek bahçesi.

DSC04567

Kaktüs bahçesi.

DSC04566

Ücretsiz sinema.

Sabah uyanıp kahvaltımı yapıyorum. Eşyalarımı topladıktan sonra Anni Teyze ile vedalaşıp erkenden havaalanının yolunu tutuyorum. Singapur’un gelişmiş metro sistemi sayesinde şehir merkezinden havaalanına kolayca ulaşılabiliyor. Metro yolculuğu bir saate yakın sürüyor.

Birkaç ay önce Osaka’dan Manila’ya uçuşum sırasında bana yaşattıkları problemlerden dolayı Jetstar Havayolları’na yazdığım şikayet mektubu sayesinde elde ettiğim 50 Singapur doları, bana bu yolculuğumda Kuala Lumpur uçuşu olarak dönüyor. Uçuşum akşam üzeri saat 17:00’de olmasına rağmen erkenden havaalanına gidip günü dünyaca ünlü Changi Havaalanı’nda geçirmeyi planlyorum.

Havaalanına vardıktan sonra ilk işim check-in işlemlerini tamamlamak oluyor. Diğer havaalanınlarından farklı olarak, Changi Havaalanı birçok havayolu aracılığıyla erken check-in imkanı sağlıyor. Yani uçuşunuza saatler de olsa erkenden işlemlerinizi tamamlayıp havaalanı içerisindeki etkinliklere katılabiliyorsunuz ya da alışveriş yapabiliyorsunuz. Havaalanında toplamda üç adet terminal bulunuyor. Her terminalde farklı ilgi çekici öğeler yer alıyor. Terminaller arasında yer alan trenler ile kolayca geçiş yapabiliyorsunuz. Örneğin Terminal 1’de kaktüs bahçeleri ve belli bir ücret karşılığında kullanabileceğiniz açık teras havuzu bulunuyor. Terminal 2’de ayçiçeği bahçesi ve orkide bahçesi yer alıyor. Terminal 3’te ise kelebek bahçesi, dünyanın bir havaalanı içerisinde yer alan en büyük kaydırağı ve bir adet sinema bulunuyor.

Benim uçuşum Terminal 1’den olmasına rağmen sırayla terminalleri geziyorum. En sonunda Terminal 3’teki sinema salonunda gösterilen filmlerden bir tanesini yakalayıp üç saatimi de burada geçiriyorum. Uçuşuma yakın tekrardan Terminal 1’e dönüyorum. Uçuşum bir saate yakın sürüyor.

Kuala Lumpur’a indiğimde sıcak ve nemli bir hava beni karşılıyor. Daha önceden öğrendiğim şekilde hızlı hızlı otobüslerin kalktığı durağa gidip şehir merkezine gidecek bir otobüse atlıyorum. Otobüs beni KL Sentral’e kadar taşıyor, sonrasında da LRT sistemi ile Çin Mahallesi’ne en yakın durak olan Pasar Seni’ye gidiyorum. Bir önceki sefer konakladığım ve büyük sırt çantamı bıraktığım hostele gidip kendime bir oda ayarlıyorum. Şansıma dört kişilik odada benden başka sadece Koreli bir kız konaklıyor. Eşyalarımı yerleştirdikten sonra Çin Mahallesi’nin karışık ve kabalık sokaklarına çıkıp karnımı doyuruyorum ve ara sokaklarda biraz dolanıyorum. Sonrasında da da hostele dönüp kalabalık bir grupla ortak odada uyku vaktim gelene kadar DVD izliyorum.

Tioman Adası, Malezya.

Standard

16 Ağustos 2013, Cuma.

DSC04072

Tioman’ın simgesi.

DSC04073

Asya’nın birçok şehrinde, kasabasında bu manzaraya rastlamak mümkün. Ezilmiş kurbağalar.

DSC04075

IMG_9449

Hobbit Evi’ni buldum!

IMG_9446

IMG_9450

Adanın denize paralel uzanan patikası.

IMG_9467

IMG_9489

Beni bu günbatımları mahvetti.

Öğlene doğru uyanıyorum. Kendimi uyandırmak için de denizin yolunu tutuyorum. Hava oldukça sıcak ve nemli. Üstelik dün öğleden sonradan farklı olarak deniz seviyesi oldukça yükselmiş. Bu adada vakit geçirmek için yapılacak en mantıklı işlerden bir tanesi yakınlarda yer alan Coral Island olarak bilinen adaya günübirlik turlar ile gitmek. Bu şekilde şnorkel ile yüzebileceğiniz gibi, dalış da yapabiliyorsunuz. Ben bir süredir bu bölgenin su altı yaşamına doyduğum için iki opsiyonu da pas geçiyorum.

Deniz kenarında ağaçların gölgesi arasında kendime güzel bir nokta bulup neredeyse bütün günü burada geçiriyorum. Arada odaya döndüğümde odanın içerisinin cehennemi andıran sıcaklığı ile karşılaşıp tekrardan soluğu deniz kenarında alıyorum. Müzik dinliyorum, kitabımı bitiriyorum. Asya görevim artık tamamlanmış. Ne adalar ilk seferki keyfi veriyor, ne şehirler. Bir noktadan sonra birbirini tekrar etmeye başlıyor her şey. Şimdi, deniz kenarındasın, sessiz sakin bir adadasın, ne şımarıklık ediyorsun diyebilirsiniz. Ama özellikle en güzel plajları, en güzel adaları, en güzel denizleri, en güzel şehirleri, en güzel yemekleri gördükten sonra bu tür yerler işkence olmaktan öteye gitmiyor. Bir an önce önümüzdeki hafta gelse de Amerika’ya gidecek olan yirmi beş saatlik uçak maratonumda yer alsam istiyorum. Hem tanıdık yüzler görecek olmanın sevinci, hem kız kardeşim ile sonunda kavuşacak olmanın sabırsızlığı var üzerimde.

Günbatımına kadar tabiri caizse deniz kenarında vakit öldürüyorum. Hava kararmaya yakınken de odaya dönüp duşumu alıp ABC koyu etrafında bir tur daha atıyorum. Kocaman sürüngenler, çeşitli kuşlar, elinizdeki yiyeceklere göz dikmiş maymunlar, zamansız öten horozlar adanın sakinlerini oluşturuyor.

Akşam tekrardan odaya dönüyorum. Biraz internet, güzel bir film (The Lover) derken gece yine sona eriyor. Ertesi sabah bu adadan ayrılmaya kesin olarak karar veriyorum. Böylece Asya’daki tropik ada maceralarımın sonuncusunu da tamamlıyorum.

15 Ağustos 2013, Perşembe.

DSC04039

Otobüsümüz bozuldu!

DSC04043

Feribota binmesi de, feribottan inmesi de ayrı dert.

DSC04044

DSC04046

Feribot manzaraları.

IMG_9504

Feribot penceresinden Mersing kıyıları.

DSC04076

Tioman Adası’nın merkezi Tekek’te, burada kasabanın ortasından ufak bir nehir geçiyor.

IMG_9498

Tekek’te yer alan bir pazarın garip kuralları.

DSC04048

DSC04056

Su akar, yolunu bulur.

DSC04063

Tioman’da günbatımı.

Sabah kuşların sesine uyanıyorum. Alan da çoktan uyanmış. Saat henüz 05:30 Biraz daha uyumak için kendimi zorluyorum. Beni otobüs istasyonuna götürecek taksi saat 07:00’de gelecek. Taksinin gelmesine on beş dakika kala uyanıyorum, hazırlanıyorum. Alan her şeyin yolunda olduğundan emin olmak için benimle taksinin beni alacağı sokağa kadar geliyor. Taksi geldiğinde de bu muhteşem adam ile vedalaşıp otobüs istasyonunun yolunu tutuyorum.

Otobüs istasyonu, şehir merkezinin on beş dakika uzağında yer alıyor. Otobüsüm saat 08:00’de olmasına rağmen, ben buraya oldukça erken geliyorum. Otobüsün kalkacağı platformun kenarına oturup beklemeye koyuluyorum. Tabi ki otobüs vaktinde gelmiyor. Yarım saat rötar sonrasında eski püskü, teklemeden nasıl ilerleyebildiğini anlayamadığım bir teneke geliyor. Çok erken konuşmuşum!

Otobüse binip yarım saat kadar gidiyoruz. Uyuyabilmem için yarım saat yeter de artar bile! Gözleimi tekrar açtığımda bir süredir durduğumuzu ve otobüsün yarısının dışarıda olduğunu fark ediyorum. Önümde muhabbet eden yabancılara ne olduğunu soruyorum. Aracın bozulduğunu, yeni bir araç beklediğimizi söylüyorlar. Ben de dışarı çıkıp yol kenarındaki çimenlere serilmiş gruba katılıyorum. Otobüs yağ akıtıyormuş. Yarım saat kadar burada bekledikten sonra sonunda görece daha yeni sayılabilecek bir otobüs geliyor. Mersing’e kadar olan yolumuz bu noktadan sonra üç buçuk saate yakın sürüyor.

Mersin otobüs istasyonuna vardığımızda okları takip ederek feribot terminaline kadar olan on dakikalık yolu yürüyorum. Amacım buradan yakınlarda yer alan Tioman Adası’na geçmek. Günde sadece 2-3 sefer olduğu için yoğun bir kalabalık ile karşılaşıyorum. 35 RM’ye feribot biletimi alıp beklemeye koyuluyorum. Önce gelen feribottan inenlerin eşyaları indiriliyor, onlara yol veriliyor, sonra da feribota binenlerin eşyaları taşınıyor ve biz de klimalı feribotta yerimizi alıyoruz. Tioman Adası’na olan yol kocaman dalgaların arasında iki saat sürüyor.

Tioman Adası’na vardığımda konaklamak için üç alternatifim var: diğer bölgelere göre daha sessiz sakin olan Air Batang (ABC), biraz daha hareketli Salang ve uzun beyaz kumlu plajı ile ünlü Juara. Hava çok sıcak, ben de çok uğraşmak istemiyorum ve feribotun durduğu adanın merkezi sayılan Tekek’ten yürüyerek gidilebilen ABC’ye doğru yol alıyorum. Yolda yürüdüğümü gören yanımdan motosikleti ile geçen bir polis görevlisi beni ABC’ye kadar bırakmayı öneriyor. Seve seve teklifini kabul ediyorum. ABC’ye uzanan kayalıkları geçtikten sonra deniz kenarına paralel uzanan toprak yol üzerinden ilerliyorum. Yol kenarındaki konaklamalara yerleri olup olmadığını soruyorum. Sadece ilk sorduğum konukevi, iki kişilik odası olduğunu belirtiyor. Plajın sonuna kadar ilerlesem de şansım çok yaver gitmiyor; ben de tekrardan en başa dönerek iki kişilik kulübeyi iki gece için kiralamaya karar veriyorum. Tek kişi kalıyorum diye indirim yapmadıkları gibi, buranın sahipleri kablosuz internet şifresini de vermiyorlar. Görevli kadın “Bilgisayarını getir, ben gireyim.” diyor. Hem bilgisayarımı, hem telefonumu götürünce de “Normalde tek şifre veriyorum; ama sen iki kişilik odada kalıyorsun, o yüzden dert değil.” diye de ekliyor. Normal olarak bu tavırdan hiç hoşlanmıyorum.

Odaya yerleştikten sonra kitabımı alıp kumsala atıyorum kendimi. Açık sarı kumlar, sakin denizle birleşiyor. Bir süre denizde oyalanıyorum. Belli bir noktadan sonra deniz altında resifler başlıyor. Resiflerin arasında da kocaman denizkestaneleri bulunuyor. Bu nedenle burada yüzerken ekstradan dikkat göstermek gerekiyor. Günbatımını deniz kenarında yapıyorum. Havanın kararması ile beraber ada farklı bir havaya bürünüyor. Etrafta birkaç yerel restoran dışında hiçbir hareket kalmıyor. Odaya dönüp duşumu aldıktan sonra adanın kum yolu üzerinde bir tur atıyorum. Sonrasında da tekrar odaya dönüp bir film açıyorum. İşin komik tarafı, konukevinde saat 22:00’den sonra interneti de kesiyorlar. Ben içimden “Ne anladım bu işten.” diye geçirsem de geceyi sonlandırmak için film en iyi alternatif olarak ortaya çıkıyor.

Melaka, Malezya.

Standard

14 Ağustos 2013, Çarşamba.

DSC04006

Jonker Sokağı’nın girişinde yer alan garip heykelimsi.

DSC04012

DSC04016

DSC04019

DSC04020

DSC04021

DSC04025

Jonker Sokağı, her seferinde akın akın Çinli turist grupları ile dolup taşıyor.

DSC04029

Jonker Sokağı’nın en popüler cafe’lerinden bir tanesi.

DSC04030

DSC04031

Nehir kenarı sevimli cafe’lere ve güzel bir yürüyüş yoluna ev sahipliği yapıyor.

DSC04036

Hostelimizin barından.

Bu şehir üstüme farklı bir tembellik getiriyor. Özellikle artık Asya’nın son demlerini yaşadığım, buradan ayrılacağım, farklı bir kıtaya geçeceğim tarih de belli olduğu için bu tembelliği olduğu gibi kabul ediyorum. Gün boyunca internet üzerindeki işlerimi hallediyorum. E-posta aracılığıyla aldığım bir röportaj teklifi sorularını cevaplamak neredeyse bütün öğlenimi alıyor. Dışarıdan gelen sıcak hava dalgalarına karşı hostelde vakit geçirmek en mantıklı alternatif olarak ortaya çıkıyor.

Bu arada hostele yeni kişiler katılıyor. Kanada Quebec’ten bir çift, Norveç’ten Sindre, hayatında ilk defa bir hostelde kalan bir Malay kız. Hepsiyle bir süre muhabbet ettikten sonra, öğleden sonraya doğru güneşin etkisini azaltması ile kendimi sokaklara atıyorum. Rengarenk Çin ve Hint mahalleleri arasında dolanıp fotoğraflar çekiyorum, insanlarla selamlaşıyorum, gördüğüm butik mağazaları kontrol ediyorum. Gün batımını şehrin sokaklarında yapıyorum. Tekrardan hostele döndüğümde Sindre ve Ben’i otururken buluyorum. Hep beraber akşam yemeği için yine ve yeniden Hint restoranının yolunu tutmaya karar veriyoruz. Sindre de liseyi bitirdikten sonra çalışma ve tatil vizesi ile Avustralya’ya gitmiş. Neredeyse Avustralya’nın her bölgesinde her türlü işi yapmış. Meyve toplamaktan, barmenliğe, garsonluktan bilgisayar programcılığına kadar. Avustralya sonrasında da kazandığı para ile Asya’yı gezmeye başlamış. Döndüğünde ne yapmak istediğine karar vermeye uğraşıyormuş. (Bu hikaye artık Asya’da o kadar klasik bir hal aldı ki!) Papua Yeni Gine ve Endonezya’ya gittiğinden bahsediyor. Papua Yeni Gine bölgeye göre oldukça farklı olsa da, turistler için son derece zorlu bir bölgeymiş, üstelik son derece de pahalıymış.

Her gece olduğu gibi bir noktadan sonra Alan da bize katılıyor. Sonrasında Bay Feng de gelince grubu tamamlamış oluyoruz. Ben normalde bu şehirde sadece iki gün kalmayı planlamış olsam da, o kadar sahiplenilmiş hissediyorum ki konaklamamı bir gün daha uzatıyorum ve ertesi sabah erkenden Mersing’e gidecek bir otobüse bilet alıyorum. Yemek sonrasında artık ritüelimiz haline gelen hostelin barına geçiyoruz. Bu gece için farklı bir grup sahnede. Karaoke cd’sinin kötü org tınılarının aksine bu sefer gitar çalan biri bile yer alıyor. Biraz muhabbet sonra, ben çok oyalanmadan odaya dönüyorum. Eşyalarımı topluyorum, duşumu alıyorum. Bu sırada Ben ve Sindre de hostele dönüyorlar. Herkes uyuduktan sonra Sindre ile muhabbete devam ediyoruz biz. Sindre’nin bundan sonra gideceği yerlerden bahsediyoruz. Singapur’da becerebilirsek buluşmak üzere vedalaşıp yataklara dönüyoruz.

13 Ağustos 2013, Salı.

DSC03949

Öğle yemeğimizi yediğimiz Çin restoranı.

DSC03960

DSC03998

DSC03962

Denizcilik müzesinden.

DSC03968

DSC03972

Eski vücut geliştirme şampiyonlarından bir tanesi bilin bakalım nereli? Her yerde kendisinin heykeli var.

DSC03975

DSC03976

DSC03979

DSC03983

DSC03985

DSC03990

DSC03992

DSC03993

DSC03996

DSC04003

Melaka sokaklarından manzaralar.

Uyuduğumuz oda ana caddeye baktığı için gece boyunca kalabalık kuş sürülerinin ötüşleri, motosiklet motorları ve araba kornaları arasında bölük pörçük bir uyku sonrasında öğlene doğru uyanıyorum. Duşumu alıp bir süre hostelin ortak odasında oyalanıp kendime geliyorum. Öğlene doğru da yiyecek bir şeyler bulmak için Ben’le Çin Mahallesi sokaklarına doğru ilerliyoruz. Bölgenin en meşhur yiyeceklerinden bir tanesi “Chicken Rice Balls” yani “Tavuk Pirinç Topları”. Biz de bunu denemek için kırmızı duvarlar ve geleneksel tabloları arasına dizdiği masaları ile Çinli kalabalıkları çeken bir restorana oturuyoruz.

Pirincin tabaklarda değil de küçük yuvarlak toplar halinde geldiği, yanında kızarmış tavuğunuzu sipariş ettiğiniz öğünümüzü istiyoruz. Bir önceki akşamın Hint yemeğine kıyasla, tavuk pirinç topları beni oldukça hayal kırıklığına uğratıyor. Öyle ki ağzımdaki tadı değiştirmek için kocaman bir kase Cendol sipariş ediyorum. Cendol, Malezya’nın en bilindik tatlılarından bir tanesi. Rendelenmiş buz üzerine çeşitli aromalarda meyve parçaları, yoğunlaştırılmış süt ve şeker ile beraber ikram ediliyor. Yemek sonrasında nehir kenarından ilerleyerek deniz kenarına kadar yürüyoruz. Şehrin rengi bu bölgelerde değişiyor. Çin Mahallesi’nin samimi sokakları yerini daha geniş sokaklara, çirkin binalara ve trafiğe bırakıyor. Malezya’nın istisnasız her şehrinde bulabileceğiniz alışveriş merkezleri yol kenarlarını süslüyor. Biz de meraktan bu alışveriş merkezlerinden birine giriyoruz. Yoğun sıcak sonrasında alışveriş merkezinin kliması bünyemize iyi gelse de, ortama çok fazla dayanamayıp kendimizi dışarı atıyoruz. Yol üzerinde birbirini tekrar eden birkaç el işi pazarını ziyaret ediyoruz. Satılanların neredeyse tamamı Çin’den geldiği için son derece çirkin ve kalitesiz ürünler ile karşılaşıyoruz. Biraz dolaştıktan sonra tekrardan hostelin yolunu tutuyoruz.

Akşama kadar hostelde oyalandıktan sonra, akşam yemeği için hiç sorgulamadan Hint restoranına gidiyoruz. Bizi gören kasiyer Gloria’nın yüzünde kocaman bir gülümseme oluşuyor. “Yemek çok lezizdi ne yapalım.” diyoruz. Masalardan birine oturuyoruz, on beş dakika sonra Alan da bize katılıyor. Alan artık bölgenin yerlisi olduğu için, herkesi tanıyor, her gördüğüne mutlaka laf atıyor. Üstelik anlaşılan o ki Alan ucuz ve leziz olduğu için, neredeyse üç öğününü de burada yiyor. Gecenin sohbeti yine yolculuklar üzerinden dönüyor.  Alan, bana her seferinde “Miss Turkey” diyor. En komik, en korkunç, en sıkıcı yolculuk hikayelerinden bahsediyoruz. Alan, çocuklarını ve ailesini anlatıyor bize. Alan ve Ben, o kadar iyi bir ikili oluyor ki, arada ikisinin atışmalarını izlemek bana son derece keyif veriyor. Alan’a daha önce Hindistan’ yolculuk yapıp yapmadığını sorduğumda şu cevabı alıyorum: “Çocuk sahibi olmak gibi. Bir kere yaptım, bir daha asla.” Alan, hostelde kalan ilginç insanlardan da bahsediyor. Bir dönem şizofren bir Alman kızın konakladığını, ilaçlarını almayı ihmal ettiği için kötülediğini ve bir gün çırılçıplak dışarı fırladığını belirtiyor. Daha önce herhangi bir Türk’ün konaklayıp konaklamadığını sorduğumda, en son beş haftalığına bir Türk’ün kaldığını. Son derece agresif, tembel ve paragöz olduğunu söylüyor. Beş hafta konaklayıp hostelden atılmak için her yöntemi denedikten sonra parasını ödemeden kaçtığını eklemeyi de ihmal etmiyor. Alan, tanıştığı birkaç kişi yüzünden bütün ülkeyi yargılamamayı çoktan öğrendiğini her seferinde belli ettiği için herhangi bir açıklama yapmaya girişmiyorum.

Alan’ın temel önermelerinden bir tanesi insanlara her seferinde aynı şekilde, oldukça net yaklaştığı. Bu orta yaşlı adamın gardları hep işliyor; ama size kanı kaynadığında da tanıyıp tanıyabileceğiniz en sevimli insanlardan biri haline dönüşüyor. Muhabbetin ilerleyen saatlerinde Malezyalı Bay Feng de bize katılıyor. Son derece düzgün bir aksanla İngilizce konuşan Bay Feng, yerel dükkanlardan bir tanesinde tamir işlerine baktığını belirtiyor. Yemek sonrasında yine bir önceki gece olduğu gibi hostelin barına geçiyoruz. Bu sefer bir önceki günden dersimizi almış olacağız ki dışarı oturmak yerine, görece sessiz olan iç bölmeyi tercih ediyoruz. Gece boyunca muhabbet sonra hostelin yolunu tutuyoruz.

12 Ağustos 2013, Pazartesi.

DSC03933

DSC03934

Yola çıktık!

DSC04033

Her seferinde yolculuk yaptığım taşıtlar daha da garipleşebilir mi diye sorarken, beni şaşırtacak yeni bir araç çıkıyor. Ve işte Ben’in arabası.
(Daha çok macera için: www.80breakdowns.com)

DSC03939

DSC03940

Şehrin tuk-tuk’ları da oldukça renkli ve bol ışıklı, bazıları yüksek sesle müzik yayını bile yapıyor.

DSC03943

DSC03946

Melaka’dan gece manzaraları.

Sabah uyanıp hazırlanıp Ben ile buluşmak üzere resepsiyona iniyorum. Saat 10:30 olmasına rağmen dün gecenin geç saatlere kadar süren bira maratonu nedeniyle afyonum henüz patlamamış. Ben, çoktan hazırlanmış beni bekliyor. Üstelik elinde de hostel görevlisinin yazdığı, Melaka’da yenilmesi gerekilen meşhur yemekler listesi bulunuyor.

Hostelden çıkıp Ben’in arabasının park halinde bulunduğu otoparka doğru yürüyoruz. Ben hayalimde metalik renkli, sıradan bir aile arabası canlandırırken, bir anda karşımda kan kırmızısı iki kişilik üstü açık bir corvette görünce oldukça şaşırıyorum. Benim şaşırdığımı gören Ben, gülmeye başlıyor. Bu yolculuk fikrinin arkadaşları ile çok sarhoş oldukları bir gece ortaya çıktığını, bu arabayı almasının nedeninin V8 bir motora sahip olması olduğunu ve rotanın Vietnam (İngilizce okunuşu ile V8-nam) olmasının da plana oldukça uyduğunu belirtiyor. Sonra da “Çok komik, farkındayım.” diyor. Arabanın yan taraflarında “England to Vietnam” yani İngitere’den Vietnam’a ibareleri yer alıyor. Arabada yerlerimizi alıp Melaka’ya kadar olan yolculuk maceramıza da başlıyoruz.

Ben yanında harita ya da GPS taşımıyor, bunun yerine telefonunun haritası ile ilerliyor. Kuala Lumpur’dan Melaka’ya uzanan otobanı bulabilmek için de telefondan yardım alıyoruz. Fakat şehir oldukça karışık ve yollar birbiri içine giriyor. Bir süre ilerledikten sonra gitmemiz gereken otobanı görmemize rağmen, oraya nasıl geçiş yapmamız gerektiğini çok da algılayamıyoruz. Çıkmaz sokaklar, tekrar tekrar U dönüşleri, zigzaglar derken Kuala Lumpur’dan çıkmamız tam tamına bir saatimizi alıyor. Ben, her seferinde en zorunun bir şehirden çıkış olduğundan bahsediyor; ama daha önce hiç de bu kadar zorlanmamıştım diye eklemeyi de ihmal etmiyor. Yol boyunca bizi ve arabamızı gören yereller ya korna çalıyor, ya başparmakları ile onaylar nitelikte el işaretleri yapıyor ya da fotoğrafımızı çekiyorlar.

Ben, Vietnam’a yolculuğunu neredeyse bir ay önce tamamlamış, üstelik bunu yaparken iki araba seyahat etmişler. Diğer araba da bej rengi bir Rolls Royce’muş. Özellikle arabalar nedeniyle yerellerden çok ilgi gördüklerini anlatıyor. Ben’in Singapur’a gitme amacı da buradan aracını İngiltere’ye geri göndermek. Rolls Royce’u ile yolculuk yapan arkadaşının arabasını aldığı fiyata Vietnam’da sattığını anlatıyor. Genelde sınırlar herhangi bir problem yaşamamış yolculuk sırasında, sadece Çin’de yolculuk yapmak için izin almaları üç ay sürmüş ama. Araba ile yolculuk yapmanın oldukça maliyetli olduğunu anlatıyor; ama hayatta iki tutkusu olan yolculuk ve arabaları bu şekilde birleştirmeyi sevdiğini söylüyor.

Melaka’ya olan iki saatlik yolculuk boyunca muhabbet ediyoruz. Melaka sınırlarına girdiğimizde de, Kuala Lumpur’da aynı hostelde konakladığımız İspanyol çiftin önerdiği hosteli aramaya koyuluyoruz. Ben’in arabasını uygun bir yere park ettikten sonra resepsiyonu ve konaklamalarının ayrı yerlerde bulunduğu Discovery isimli hostelimizde iki adet yatak ayarlıyoruz. Hostelin görevlisi, yaklaşık ellilerinde olan, kel ve zayıf, tipik bir İngiliz imajı çizen Alan bizi almak için resepsiyona geliyor. Bu adam, en başta huysuzluğu ve suratsızlığı ile kendini belli etse de, sonrada yol boyunca tanıştığım ve en çok keyif aldığım insanlardan birisi haline dönüşüyor.

Hostele daracık bir koridoru anımsatan sokaktan ilerleyip ulaşıyoruz. Alan bize hostelin kurallarından bahsediyor. Kendisinin de bizim konaklayacağımız odada uyuduğundan, herhangi bir problem olursa ona kolayca ulaşabileceğimizden bahsediyor. Hostel, son derece küçük, bu nedenle oldukça samimi bir ortam yaratıyor. Alan’ın titizliği ve temizliği her köşede kendisini belli ediyor.

Dışarının sıcağından sonra biraz içeride soluklanıyoruz. Sonrasında da şehri keşfetmek için dışarı çıkıyoruz. Sabahtan beri hiçbir şey yemediğimiz için ilk önceliğimizi para çekmek, ikincisini de yemek yemek olarak belirliyoruz.

14. yüzyılda Hindu bir prens tarafından kurulan bu şehir, yıllar içerisinde birçok devletin himayesine girmiş: 1405’te Çinlilerin, 1511’de Portekizlilerin, 1641’de Hollandalıların ve 1795’te İngilizlerin. Bu nedenle şehrin sokaklarında yürürken farklı kültürlerin etkilerini oldukça net bir şekilde algılayabiliyorsunuz. Mimari olarak kuzeyde yer alan Penang’ı anımsatsa da, şehrin ortasından Sungai Melaka isimli nehrin geçmesi ve deniz kenarında yer alıyor olması bu küçük şehre oldukça farklı bir hava katıyor.

Ben’le banka arayışımız güneşin en tepede olduğu ölümcül Melaka sıcağında dayanılmaz bir hal alıyor. Şehrin göbeğinde yer alan kocaman banka binasını gözden kaçırdığımız için, başka bir banka şubesi bulmamız bir saatimizi alıyor. Şehrin merkezinden oldukça uzaklaşıyoruz. Sonunda bir banka bulup paramızı çekip kendimizi güvene aldığımızda da Çin ve Hint mahallelerinin bulunduğu ana bölgeye tekrar dönüyoruz. Çin mahallesinin merkezi olarak bilinen, bir zamanlar antika dükkanları ile ün yapmış Jonker Sokağı’nda Çinli turist grupları arasından mağazalara ve restoranlara baka baka ilerliyoruz. Sonunda sevimli bir atmosferi olan cafe’lerden bir tanesine oturup yemeklerimizi sipariş ediyoruz. Fiyatlar, benim Borneo’da ödediğim fiyatlar yanında şaka gibi kalıyor. Malezya’nın ana karasında çok cüzi miktarlara karnınızı doyurabiliyorsunuz. Yemeklerimizi yedikten sonra şehrin sokakları arasında birkaç tur atıyoruz. Hint mahallesinin canlı sokakları arasında ilerliyoruz. Müzelerin bulunduğu Dutch Square olarak da bilinen şehir meydanında yer alan tarihi binalara göz atıyoruz. Burada aynı zamanda Stadhuys isimli Hollanda döneminden kalma devasa kırmızı valilik binası yer alıyor. Bu bina şu anda etnografya müzesine de ev sahipliği yapıyor. Bu müzenin yanında Melaka Kilisesi de bulunuyor.

Kısa şehir turumuzdan sonra, kavurucu sıcaklardan kaçmak için hostele geri dönüyoruz. Ben öğleden sonra uykusuna yatıyorum, Ben kitap okuyor. Uyandığımda hava kararmış bile. Alan, akşam yemeği için Hint restoranına gitmeyi öneriyor ve hep beraber konakladığımız sokağın başında yer alan restoranın yolunu tutuyoruz. Son derece güler yüzlü ve sıcakkanlı çalışanları, bembeyaz duvarları, muhteşem kokan yemekleri ile Hint restoranı daha ilk dakikadan kalbimi kazanıyor. Yemeklerimizi söylüyoruz. Bu sırada Alan’ın maceralarını dinlemeye başlıyoruz. 16 yaşında evini terk ettiğinden, yıllardır farklı bölgelerde yaşadığından, aslen İngilizce öğretmenliği yaptığından, Melaka’dan önce Penang’da bir hostelde çalıştığından bahsediyor. Bu adam, İngiliz kara mizahının ayaklı örneği gibi. Her dediğine şaşırmamak, ince espri anlayışını yakalamak için ekstra çaba sarf etmek gerekiyor. Dobralığı, açık sözlülüğü ile gece boyunca bizi şaşırtmayı başarıyor. Bir dönem araba yarışlarında yer aldığından bahsetmesi üzerine, benim arada kendimi kaybettiğim, Ben’in ise kendisini bulduğu bir araba muhabbeti başlıyor da gidiyor. Yemekten sonra da uzunca süre restoranda oturup muhabbet ediyoruz.

Artık restoran kapanmaya yakınken restoranın karşısında yer alan, hostelimize ait bara geçiyoruz. Bu barda her gece canlı müzik olduğu söyleniyor; ama ne canlı müzik. Açık hava, masaların dizili olduğu, sevimli bahçesindeki sahnede, evde televizyonda kadın programlarını izlerken sıkılmışlar da gelmişler imajı çizen iki kadın mikrofon başında yer alıyor. Karaoke programı üzerine son derece gürültülü bir şekilde sırayla klasik Amerikan şarkılarını söylemeye girişiyorlar. Arada şarkıları karıştırıp birbirlerine pas atıyorlar, gülüyorlar. Muhabbet sırasında birbirimizi duyamamak dışında herhangi bir şikayetim yok. Tam da birbirini ve ortamı tamamlayan öğeler. Gece boyunca Ben’in yolculuklarından, benim deneyimlediklerimden, Alan’ın hikayelerinden konuşuyoruz. Yeni bir şehir, yeni insanları ile beni sahipleniyor. Çok geç olmadan odalara dönüyoruz.

Kuala Lumpur, Malezya.

Standard

11 Ağustos 2013, Pazar.

DSC03803

DSC03805

DSC03819

DSC03825

DSC03861

DSC03866

DSC03874

DSC03878

DSC03880

DSC03881

DSC03892

Batu Mağaraları’ndan manzaralar.

DSC03899

DSC03900

DSC03904

Kuala Lumpur sokakları.

DSC03909

Monorail adı verilen raylı sistem şehrin üzerinden ilerliyor.

DSC03910

DSC03912

Şehrin modern yüzü.

DSC03914

DSC03920

DSC03926

DSC03927

Alışveriş merkezlerinden manzaralar.

Sabah uyandığımda ne yapmak istediğime ilişkin hiçbir fikrim yok. Daha önce Kuala Lumpur’u iki kere ziyaret ettiğim ve görmek istediğim her şeyi halihazırda gördüğüm için, içimden çok da turistik yerleri gezmek gelmiyor. Yine de şehrin biraz dışarısında yer alan ünlü Batu Mağaraları’nı görmediğim için günü buraya giderek değerlendirmeye karar veriyorum. Sabah uyanıp hostel içerisinde kahvaltımı Malezya’ya özgü “kaya” yani hindistan cevizi reçeli ile yaptıktan sonra, bir süre ana salonda oyalanıp interneti kontrol ediyorum, öğlene doğru da kendimi dışarı atıyorum.

Pasar Seni istasyonuna çok yakın bulunan yerel trenlerin kalktığı Kuala Lumpur istasyonundan Batu Mağaraları’nın bulunduğu bölgeye tek bir tren hattı ile ulaşmak mümkün. Kuala Lumpur istasyonuna vardığımda, uzun bilet sırasına girip sadece 1 RM ödeyerek biletimi alıyorum. Tek başıma olduğumu gören bilet gişesindeki görevli elindeki bilet koçanını bırakıp mağaralara kadar bana eşlik etmeyi önerse de, gülerek teklifini reddediyorum.

Mağaralara kadar olan 13 kilometrelik yol yarım saatten biraz daha fazla sürüyor. Mağara kompleksi üç adet mağaradan oluşuyor. Bunlardan Temple Cave yani Tapınak Mağarası olarak bilinen mağaraya giriş ücretsiz. Türünün en uzunu olan, 43 metrelik altın bir Murga heykelinin yanından uzanan 272 basamak ile bu mağaraya ulaşılabiliniyor. Mağaranın içerisinde bir adet Hindu Tapınağı bulunuyor. Beni bu tapınakta en çok etkileyen atmosfer oluyor. Tapınağın bulunduğu bölmeye girdiğinizde üstü açık bir mağara sizi karşılıyor. Ağaçlar burada mağaranın gökyüzüne ulaşan kısımlarını süslüyor, arada güvercinler mağaranın girintileri ve çıkıntılarında uçuşuyorlar. Ben burada bir saate yakın vakit geçiriyorum. Boyun felci geçirme riski pahasına dakikalarca istediğim fotoğraf karesini yakalamak için uğraşıyorum.

Bölgede yer alan ikinci mağara Dark Cave yani Karanlık Mağara olarak biliniyor. Buraya turlarla giriş yapabiliyorsunuz ve giriş ücreti olarak 35 RM ödemeniz gerekiyor. Maymunların cirit attığı bu mağarayı ben es geçiyorum. Üçüncü mağara ise daha çok Hindu resimlerinin yer aldığı ve her yarım saatte bir gürültülü müzik eşliğinde dans gösterilerinin sergilendiği, giriş ücreti 15 RM olan Cave Villa. Ben burayı da es geçiyorum.

Tapınaklarda bir iki saat geçirdikten sonra tekrardan trene atlayarak şehir merkezine geri dönüyorum. Bu sefer tren biletine anlayamadığım bir şekilde 2 RM ödüyorum. Şehir merkezine varınca hostele gidip eşyalarımı bırakıyorum ve sonrasında tekrardan sokaklara çıkıyorum. Bu seferki rotam Golden Triangle olarak bilinen, Kuala Lumpur’un modern yüzü olarak anılan ünlü Petronas Kuleleri’nin ve mantar gibi birbiri ardına sıralanan alışveriş merkezlerinin yer aldığı bölge oluyor. Buraya Çin Mahallesi’ne yürüme mesafesinde bulunan Maharajelaka durağından monorail olarak bilinen ve şehrin üzerinden giden raylı sistemle çok kolay bir şekilde ulaşılabiliyor. Bölgeye vardığımda yan yana dizili Pavilion KL, elektronik ürünleri ile meşhur Plaza Lowyat, Fahrenheit88 ve Malezya’nın en büyük alışveriş merkezi olan, 600’den fazla mağazadan oluşan Berjaya Times Square’i ziyaret ediyorum. Amerika’ya kıyasla daha ucuz bilgisayarlara burada satıldığı ve ben de yola çıkmadan bilgisayarımı yenilemeyi planladığım için piyasa araştırmasına girişiyorum biraz da.

Akşama kadar alışveriş merkezlerinin klimalı koridorlarında oyalandıktan sonra hostelimin yolunu tutuyorum. Direk odaya geçmeyip ana salonda oturuyorum. Bu sırada Amerikalı Austin ve İngiliz Ben ile tanışıyorum. Austin, son bir senesini Avustralya’da çalışma ve tatil vizesi ile geçirmiş, şimdi de Asya’da birkaç yeri gezip Avrupa üzerinden ülkesine dönmeyi planlıyormuş. Tam bir araba meraklısı olan Ben ise İngiltere’den Güneydoğu Asya’ya arabası ile gelmiş. Daha önce de benzer çılgınlıkta yolculuklar yapan (araba ile İngiltere’den Moğolistan’a, İngiltere’den Afrika’ya) Ben hedefinin Vietnam’a kadar gelmek olduğunu, bunu tamamladığını, şimdi de arabasını Singapur üzerinden İngiltere’ye geri göndermeyi planladığı için Malezya’dan güneye indiğini anlatıyor. Biraz muhabbetten sonra hep beraber dışarı çıkıp bir şeyler içmeye karar veriyoruz. Çin mahallesinin biraz dışarısında yer alan otellerden birinin girişinde yer alan bir bara oturuyoruz. Son derece kötü müzikler arasında saatlerce burada kalıp sohbetin dibine vuruyoruz. Herkes kendi maceralarını, yapmayı planladıklarını anlatıyor. Bir noktada kötü müziğe daha fazla tahammül edemeyen Austin gidip müzik seçimine el koyuyor. Mekan kapanana kadar burada kalıyoruz. Ben ertesi gün Kuala Lumpur’un güneyinde yer alan Melaka isimli şehre inmeyi planlıyorum, Ben’in de aynı planda olduğunu duyunca, bu yolu beraber arabası ile gitme konusunda anlaşıyoruz.

Hostele dönüyoruz. Austin ile vedalaşıyoruz, bir sonraki sabah Ben ile lobide buluşmak üzere sözleşip odalara geçiyoruz.

10 Ağustos 2013, Cumartesi.

DSC03722

Pasar Seni, yani merkez pazar.

DSC03723

DSC03726

DSC03731

DSC03732

Yerel tezgahlar.

DSC03733

Hindistan’da olduğu gibi işlemeli kına Kuala Lumpur’da da çok popüler. Minik bir el kınasını yaptırmış bile.

DSC03737

DSC03739

DSC03743

Rengarenk sokaklar.

DSC03747

DSC03756

Merdeka Meydanı.

DSC03757

DSC03763

DSC03766

Sömürge dönemi binaları.

DSC03769

DSC03773

DSC03775

DSC03776

Çin ve Hint Mahallelerinin gündüzü.

DSC03783

DSC03784

DSC03788

Çin Mahallesi’nin gecesi.

Sabah 05:30 gibi odadaki İspanyol grubun toparlanma sesine uyanıyorum. Onlar havaalanının yolunu tutarken, ben de yavaştan kendime gelmeye uğraşıp hazırlanmaya koyuluyorum. Saat 06:00’yı gösterdiğinde de bir gün önceden ayarladığım taksi aracılığıyla havaalanının yolunu tutuyorum. Kota Kinabalu yine yağmurlu bir sabaha merhaba diyor.

On beş dakika içerisinde havaalanına varıp hızlıca işlemlerimi hallediyorum ve uzun zaman sonra ilk defa bir bütçe havayolu ile değil de, adam gibi Malezya Havayolları ile uçmanın keyfini çıkarıyorum. Yol iki buçuk saat sürüyor. Öğlene doğru Kuala Lumpur’un lüks uluslararası havaalanına vardığımda okları takip ederek, beni şehir merkezine götürecek otobüslerin bulunduğu bölgeye giriyorum. 10 RM ödediğim kalabalık otobüs palmiye ağaçları ile çevrelenmiş otoyollardan geçerek bir saat içerisinde KL Sentral merkez istasyonuna varıyorum. Buradan LRT isimli hatta binerek Çin Mahallesi’nin bulunduğu Pasar Seni istasyonunda iniyorum. Sonrasında da konaklayacak bir yer bulma arayışına girişiyorum. Oda sorduğum iki yer dolu olduklarını belirtiyor; ama üçüncü mekanda şansım yaver gidiyor. Banyosu içerisinde bulunan klimalı dört kişilik bir yatakhanede cüzi bir miktara kendime bir yatak ayarlamayı başarıyorum.

Oda içerisinde biraz oyalandıktan sonra yine Çin Mahallesi’nin kalabalık sokaklarına kendimi atıp tezgahlarda satılan doyurucu meyveler, taze hazırlanan krepler ile karnımı doyuruyorum. Sonrasında da sokaklar Çin Mahallesi ve Hint Mahallesi’nin kesişen sokakları arasında haritaya bakmadan kendimi kaybediyorum. Rengarenk iç içe geçmiş sokaklar hayatla dolu dolu. Birçok dükkan Ramazan bayramı nedeniyle kepenkleri kapatmış olsa da, şehrin her köşesinde kalabalıklara denk gelmek mümkün. İnce işlenmiş çeşitli renklerdeki seramikleri, farklı renklere boyanmış kepenkleri, bir diğerinin içerisinde büyüyen sütunları ile Kuala Lumpur’un farklı tonlardaki yıpranmış binaları arasında dolanıyorum. İkinci ziyaretimde bana yabancı gelen sokaklar, daha da tanıdık gelmeye başlıyorlar. İki buçuk sene önce Arjantli Nicolas ile yürüdüğüm sokaklar tanıdık öğeler ile kendilerini hatırlatıyorlar.

Bir süre yürüdükten sonra kendimi Merkez Pazar’da yani Pasar Seni’de buluyorum. Bu pazarın içerisinde Çin malı ürünler satan dükkanlar, antika mağazaları, el işi ürün tezgahları yer alıyor. İki katlı Pazar içerisinde bir tur attıktan sonra tekrardan sokaklara, kalabalıklar arasına dönüyorum. Yavaş yavaş ilerleyerek 1957 yılında Malezya’nın bağımsızlığının ilan edildiği Merdeka Meydanı’na kadar yürüyorum. Meydanın etrafını çevreleyen tarihi sömürge dönemi binaları tur grupları ile dolup taşıyor. Günbatımına kadar bu kalabalık sokaklarda zigzaglar çiziyorum. Bir süredir Kota Kinabalu’nun yarattığı tembelliği üzerimden atana kadar konakladığım bölgeye dönmüyorum.

Hava karardığında tekrardan konakladığım sokağa vardığımda yol üzerindeki yerel restoranlardan birinde karnımı doyuruyorum ve otelin yolunu tutuyorum. Otele vardığımda kalabalık bir grup ana salonda film izliyor, ben de aralarında yerimi alıyorum. Biraz muhabbet ettikten sonra odama çıkıyorum. Bir süre sonra benimle aynı odada konaklayan Amerikalı Rose de odaya geliyor. Bir süredir Avustralya’da olduğunda, çalışma tatil vizesine başvurabilmek için Kuala Lumpur’a geldiğinden bahsediyor. Günü benim de sonralarda gitmeyi planladığım Melaka isimli şehre günübirlik giderek geçirdiğini anlatıyor. Bir saat kadar konuştuktan sonra, çok da geç olmadan kendimizi yatakların emin ellerine bırakıyoruz.

Kota Kinabalu, Malezya.

Standard

9 Ağustos 2013, Cuma.

IMG_9037

Kota Kinabalu gökyüzü yine kapalı.

Kota Kinabalu’nun havasını anlamak mümkün değil, bir önceki gün sıcaktan durduğunuz yerde terlerken, bir sonraki gün tüm gün yağmur, kapalı hava ve aralıksız çakan şimşekler kendisini belli ediyor. Gece başlayan yağmur, sabah uyandığım da aralıksız yağıyor. Rüzgar camları ve kapıları çarpıyor. Bugünü yakınlardaki adalara gidip deniz ve plaj keyfi yaparak geçirmeyi planlayan ben, günün sabahında böyle bir hava ile karşılaşınca planları iptal etmek durumunda kalıyorum. Uzun bir süre odada kaldıktan sonra yağmur hafiflemişken kendimi dışarı atıyorum.

Daha önce telefonumun şarj kablosu kırılmış, ben de alışveriş merkezi içerisinden yeni kablo almıştım. O da kırılınca bir tane daha almıştım. Sonra yeni aldığım ikinci kablo da kırılmıştı. Ben de Çin malı kabloları götürüp aldığım yere iade edip iki adet yeni ama aynı marka kablo ile değiştirmiştim. İnanır mısınız bu iki yeni kablo da aynı gün içerisinde elimde parçalandılar. Bu şekilde devam edemeyeceğimi fark edince alışveriş merkezinin yolunu tutup aldığım kabloları iade edip paramı geri alıyorum ve alt katta bulunan elektronik mağazasına gidip orijinal bir adet kabloyu cebe atıyorum.

Bu sırada alışveriş merkezi içerisinde Jonas ve Sjoerd ile rastlaşıyorum. Adalardaki tesisteki üç günlük konaklamalarının son derece keyifli olduğundan, çok güzel vakit geçirdiklerinden, sabah döndüklerinden bahsediyorlar. Bir sonraki gün Kinabalu Dağı’na tırmanacakları için ihtiyaçlarını satın almaya geldiklerini belirtiyorlar. Kinabalu Dağı’na tırmanma fikri her ne kadar benim de aklımı çelse de, hem çok pahalı, hem de çok zorlayıcı. Kendimde üç gün aralıksız bir dağa tırmanma enerjisini bulamıyorum ne yazık ki. Ayaküstü biraz muhabbet ettikten sonra ayrılıyoruz.

Ben yol üzerindeki cafe’lerden bir tanesine girip internet üzerinde oyalanıyorum bir iki saat. Sonraki iki haftanın planlarını yapmaya uğraşıyorum. Tam olarak ne yapacağımı bilmesem de Malezya anakarasına geçip orada biraz vakit geçirmenin en mantıklısı olduğuna kanaat getiriyorum, biletleri kontrol ettiğimde Ramazan tatili nedeniyle fiyatların oldukça yükseldiğini görüyorum. Tek istisna bir sonraki gün, yani hala Ramazan tatili içerisinde sayılan haftasonu oluyor. Ben de ani bir kararla ertesi sabaha Kuala Lumpur’a biletimi alıyorum. Aynı anda Urs’dan bir mesaj alıyorum. Akşam yemeği için kılıçbalığı heykeli önünde buluşmayı öneriyor.

Cafe’de toparlandıktan sonra kılıçbalığına doğru yürümeye başlıyorum. Urs’u beni beklerken buluyorum. Beraber deniz ürünleri pazarına gidiyoruz tekrar. Taze balıklar ve karidesler masamızı donatıyor. Yan masalarımızda oturan yerel kıyafetleri üzerinde çocukların ve kadınların bakışları üzerimizde karnımızı doyuruyoruz. Yemek sonrasında muhabbet ederken uzaktan koşarak Ally’nin geldiğini fark ediyorum. Son bir saattir masaj aldıklarını, zamanın nasıl geçtiğini fark etmediklerini, Sally’nin ve arkadaşlarının hala masaj salonunda olduklarını anlatıyor bize. Bizi bulmak için pazarları dolaşmaya çıkmış ve şansına uzaktan Urs’un kel kafasını fark edebilmiş.

Biraz muhabbet ettikten sonra hep beraber masaj salonunun bulunduğu bölgeye gidiyoruz. Pazarları geçtikten sonra deniz kenarına kurulu lüks cafe ve restoranlar arasında bulunan, denize karşı açık hava masaj salonu aynı zamanda cafe görevi de görüyor. Yani yemeklerinizi yerken ve biralarınızı yudumlarken masaj da yaptırabiliyorsunuz. Mekan oldukça kalabalık. Burada Sally’nin Hong Kong’dan arkadaşları (İrlandalı ve Avustralyalı bir çift), İngiliz bir kız da bize katılıyor. Herkesin masajı bittikten sonra deniz kenarında yer alan Avustralya restoranına gidiyoruz. Ortaya yiyecekler ve biralar söyleniyor. Gece boyunca ülkelerin durumlarından, yolculuklardan, herkesi bekleyen planlarlardan bahsediyoruz. Türkiye’deki politik durum birçoklarının ilgisini çekiyor. Ben de elimden geldiği kadar yaşananları, an itibariyle durumu anlatmaya çalışıyorum. Herkes öyle ya da böyle Türkiye hakkında bir şeyler duymuş. Gezi Parkı’nın akıbeti ise en çok merak ettikleri konu oluyor her seferinde.

Urs’un 22:30’da havaalanına transferi olduğu için, ben de sabah erken çıkacağımdan dolayı Nina ve Stefan’ı döndüklerinde son bir kez görmek istediğim için çok geç olmadan herkese veda edip otellere dönüyoruz. Urs’a iyi yolculuklar dileyip kendi otelime girdiğimde odayı dolduran İspanyol kız grubu ile muhabbet ediyoruz. Kinabalu Dağı’na çıktıklarından, iki gündür ellerini kaldıracak enerjileri olmadığından bahsediyorlar. Sonra Nina ve Stefan geliyor. Aradan sadece iki gün geçmesine rağmen, onları gördüğüme son derece seviniyorum.

Balkona geçip başımızdan geçenleri anlatıp gülüyoruz. İşin üzücü tarafı onlar da sarayı görememiş, devlet Ramazan süresini uzatmış aya bağlı olarak ve onların döndüğü günün ertesi gününden itibaren saray açık olacakmış. Dünyanın en zengin ülkelerinden bir tanesi olmasına rağmen, ülkede herhangi bir görkeme rastlayamadıklarını anlatıyorlar. Ama ülkeye ilişkin ilginç detaylar da mevcut. Örneğin, her sene ülkenin bütün yetimleri kralı ziyaret edip 2000 Brunei doları harçlık alıyormuş. Ülkede yaşayan herkese araba ve ev devlet tarafından veriliyormuş. Eğer yabancı olarak ülkede yaşamaya başlarsanız siz de bu hakka sahip oluyormuşsunuz, üstelik üstüne bir de ülkeye hoş geldin parası alıyormuşsunuz. Ülkede okumak ücretsizmiş, eğer yurtdışına gidecek ve burada okuyacak olursanız, devlet bunu da karşılıyormuş. Bütün bunlara rağmen Nina ve Stefan ülkede tanıştıkları birçok gencin her şeyi devlet karşıladığı için son derece amaçsız olduğundan bahsediyorlar. Hafif yağmur atıştırırken gece esintisi ile balkonda muhabbet ediyoruz. Sonrasında da çok geç olmadan, zamanı gelince bir yerde tekrardan buluşmak umuduyla vedalaşıp odalarımıza çekiliyoruz. Ertesi sabah çok erken bir saatte Kuala Lumpur uçuşu beni bekliyor.

8 Ağustos 2013, Perşembe.

IMG_9020

Alışveriş merkezine gelen ufaklıklar.

Sabah öğlene doğru uyanıyorum. Bir önceki gün aklıma geldikçe kendi kendime gülmeden edemiyorum. Arada, bensiz Brunei’ye giriş yapabilmiş olan Stefan ve Nina’dan mesajlar alıyorum. Şehrin ufak ve sıkıcı olduğundan, Ramazan dolayısıyla girmek istedikleri camilere girişlerine izin verilmediğinden, üstelik Ramazan sonrasındaki üç gün halka açılacak olan sarayın açık olmasının ayın görülür olup olmadığına bağlı olduğundan, bu nedenle sarayı ziyaret etme garantileri bulunmadığından bahsediyorlar. İçimi rahatlatmak için her mesajlarının sonuna da “Kaybettiğin bir şey yok.” diye eklemeyi ihmal etmiyorlar.

Hollandalı grup Kota Kinabalu açıklarındaki adalardan birinde lüks bir tesiste, Nina ve Stefan Brunei’de; ben yine şehirde tek başıma kaldığımı düşünürken Endonezya’daki Lombok – Flores arası tekne turunda tanıştığımız Alman Urs’dan mesaj alıyorum. Kota Kinabalu’da olduğunu ve iki üç gün burada kalacağını belirtiyor. Bazen gerçekten dünyanın gez gez bitmezken, nasıl olur da bu kadar küçük olabildiği aklım hayalim almıyor. Daha önce tanıştığım ve sonrasında sürekli yollarımın kesiştiği birkaç insan bunu ispatlar nitelikte her seferinde farklı yerlerde karşıma çıkıyor. Urs ile öğle yemeği için sözleşiyoruz.

Ben öğlene kadar vaktimi odada geçiriyorum. Sonrasında da aynı sokağın öbür başında konaklayan Urs’la buluşuyorum. Ramazan tatili olması nedeniyle şehirdeki birçok yer kapalı; fakat şehir oldukça kalabalık. Biz de karnımızı doyurmak için Suria Sabah alışveriş merkezinin üst katında yer alan, Malezya mutfağından farklı alternatifler sunan ucuz yemek bölümünü denemeye karar veriyoruz. Yavaş yavaş alışveriş merkezine yürüyüp Ramazan indirimi nedeniyle alışveriş merkezini dolduran kalabalıklar arasında yemek bölümüne ulaşıyoruz. Farklı yemek çeşitlerinin yan yana sıralandığı bir tezgahtan tabaklarımızı doldurup deniz manzaralı cam kenarı masalardan birinde yerimizi alıyoruz. Urs bir önceki gece tanıştığı bir grupla dışarı çıktığını ve oldukça hareketli bir gece geçirdiklerini anlatıyor bana. Sonrasında da görüşmediğimiz süre içerisinde neler yaptığımızdan bahsediyoruz. Urs, tekne turundan sonra bir süre Flores’de takıldıktan sonra Malezya anakarasına geçerek bölgedeki şehirleri ve sonrasında da Singapur’u gezmiş.

Yemek sonrasında kahve içmek için ana sokaklardan bir tanesinin üzerinde yer alan El Centro isimli mekana gidiyoruz. Burada sohbet muhabbet derken zamanın nasıl geçtiğini fark edemiyoruz. Öğleden sonra olmuş bile. Biriken işleri halletmek için ayrılıp akşam yemeğinde tekrardan buluşmaya karar veriyoruz. Ben Urs’tan sonra odaya dönüp kitap okuyup biraz soluklanıyorum.

Saat 19:30’u gösterdiğinde de tekrardan Urs ile buluşmak üzere yola koyuluyorum. Urs, yanında aynı odayı paylaştığı arkadaşlarını da getiriyor. Daha tanışır tanışmaz, bir önceki gece kendi halindeki Urs’u bile nasıl yoldan çıkartabildiklerini belli eden Sally ve Ally de yemek için bize katılıyor. Hep beraber deniz ürünleri pazarının yolunu tutuyoruz. Deniz kenarında yer alan ilk pazarı Ramazan’dan dolayı kapalı buluyoruz, biz de ikincisine gidiyoruz. Etrafta Ramazan kutlamalarından çıkmış, saten pijamaları andıran rengarenk kostümleri ile yereller dolanıyor. Kalabalık masalardan bir tanesinde kendimize bir yer açıp yemeklerimiz sipariş ediyoruz. Taze içecekler, balıklar, karidesler, yengeçler, mürekkep balıkları yine oldukça leziz.

Yemek sonrasında bir şeyler içmek üzere öğlen kahve içtiğimiz ve ortamını çok beğendiğimiz El Centro isimli mekana gidiyoruz, beyaz şaraplarımızı söylüyoruz. Loş ışıklı, rengarenk duvarlı, güzel müzikli, yüksek masalı gece boyunca Ally ve Sally’nin maceralarını dinliyoruz. Bir gece daha yepyeni rengarenk insanlarla gökyüzüne karışıyor.

Kota Kinabalu, Malezya.

Standard

6 Ağustos 2013, Salı.

DSC03715

DSC03716

Brunei vizesi için uğraşırken, Ramazan tatili nedeniyle Kota Kinabalu’daki büyükelçilikten bilgi almam mümkün olmadı.

Bugünü herkes ağırdan alıyor. Hollandalı ekip yakınlardaki adalardan bir tanesinde lüks bir tesise üç günlüğüne dinlenmeye kaçıyor. Sjoerd’in kız arkadaşı Floor için hazırladığı bir sürpriz bu. Ben de uyandıktan sonra uzunca bir süre odada kalıp internet üzerinde işlerimi halletmeye bakıyorum. Öğlene doğru Stefan kapımı çalıp kahve içmeye çıkıp çıkmak istemediğimi soruyor. Hep beraber alışveriş merkezinin altında yer alan klimalı, internet bağlantılı cafe’nin yolunu tutuyoruz. Burada önümüzdeki günlerde yapmayı planladığımız aktivitelere bakıyoruz, Malezya’da kalan zamanımız için plan yapmaya uğraşıyoruz.

Hepimiz aklında bir noktada Brunei’yi ziyaret etmek var. Brunei’yle ilgili bilgilere bakarken, burada görülmeye değer nadir şeylerden biri olan dünyanın en büyük sarayının Ramazan’dan sonraki üç boyunca kutlamalar için halka açık olduğu, yıl boyunca sadece bu günlerde görülebileceği belirtiliyor. Yani bu dönem tam da bizim önümüzdeki dört güne tekabül ediyor. Neden olmasın diyoruz; ama benm vize konusunda endişelerim var. İnternetten araştırdığım üzere net bir bilgiye ulaşamamamışım. En son Nisan 2012’de çıkan, vize kalktı haberlerinin aksine daha iki hafta önce Cihan Brunei’ye deniz yolu ile girmeye çalışırken reddedilip geri gönderilmiş.

Uçak biletlerini kontrol ediyoruz ve çok ucuza gidiş dönüş biletleri bulduktan sonra otele dönüp vize konusunu netleştirmeye karar veriyoruz. Ben Kota Kinabalu’da yer alan Brunei Büyükelçiliği’ni arıyorum; ama kimse telefona cevap vermiyor. Ben de bir taksiye atlayıp şehir merkezinin biraz dışında bulunan elçilik binasına gidiyorum. Taksi şoförü bütün yol boyu sürekli farklı insanlarla telefonda konuştuğu için elçlik binasını bulmak zor olsa da sonunda binayı buluyorum. Şansıma kapalı. Ramazan boyunca sadece öğlene kadar çalıştıkları belirtiliyor. Vize prosedürünün üç iş günü sürdüğü ve büyükelçiliğin ertesi gün dışında neredeyse bir hafta kapalı olacağı da bina dışına asılı kağıtlarda yazıyor. Yani vizeye ihtiyacım varsa eğer, tam zamanında sarayı görmek için orada olmama imkan yok.

Hızlıca odaya dönüp internetten bilgi almaya çalışıyorum. Mertan benim için Dışişleri Bakanlığı’nı arayıp bilgi almaya uğraşıyor. Sonunda ekşisözlük’te bir kişinin Müslüman ülkeden geldiğini söyleyip 72 saatten az kalmalar için verilen transit vizeyi alabildiğini okuyorum. Dışişleri Bakanlığı’nın sitesinde  de Brunei ile ilgili olarak 72 saatten az kalışlarda kapıdan transit vize alınabileceğini yazması üzerine vize başvurusu yapmadan ülkeye girmeyi denemeye karar veriyorum.

Tekrardan otele döndüğümde Nina ve Stefan ile konuşup ertesi günün sabahı gidiş, üç gün sonra dönüş şeklinde biletlerimizi alıyoruz. Ben burada ilk hatamı yapıp günleri eksik saydığım için Nina ve Stefan’dan biraz daha uzun kalacak şekilde bir bilet alıyorum. Yani aslında dönüşüm 72 saati biraz geçiyor. Ben de eğer girişime bir kere izin verirlerse bu problemi öyle ya da böyle havaalanına erken giderek halledebileceğime inanıyorum.

Biletleri aldıktan sonra, ertesi gün erkenden bizi havaalanına bırakacak bir taksi ayarlıyoruz. Sonrasında da akşam yemeği için tekrardan deniz kenarındaki balık pazarlarının yolunu tutuyoruz. Bu sefer seçtiğimiz tezgah yüzümüzü güldürmüyor. Hızlı hızlı yemeklerimizi yiyip yoğun yemek kokusu ve dumanı arasından eşyalarımızı hazırlamak üzere otelimize geri dönüyoruz.

5 Ağustos 2013, Pazartesi.

DSC03719

Kota Kinabalu’da akşam kurulan balık pazarında son derece taze deniz ürünlerini çok ucuza yiyebiliyorsunuz.

Sabah erkenden uyanıp kahvaltılarımızı yapıyoruz. Otel aracılığıyla bir önceki geceden ayarladığımız taksiler piyasada olmadığı için hızlıca kendimize iki adet taksi arayışına girişiyoruz. Taksi bulma işlemi biraz çetrefilli olsa da sonunda bulduğumuz iki adet taksiye atlayıp otobüs istasyonunun yolunu tutuyoruz.

İstasyona vardığımızda Kota Kinabalu’ya gidecek ilk otobüs için biletlerimizi alıyoruz. Kota Kinabalu’ya öğle saatlerinde neredeyse her yarım saatte bir otobüs bulunuyor. Biraz da bu nedenle bizim bindiğimiz otobüs boş çıkıyor ve herkes yolculuk için kendine rahat koltuklar seçiyor. Altı saatlik yolumuz son derece rahat, sorunsuz geçiyor. Ben zaten artık Anıl klasiği haline gelmiş bir şekilde otobüs yolculuğu boyunca uyuyorum. Sonunda gözlerimi açtığımda herkes “Oh, dünyaya döndü.” diyip kahkahalarını tutamıyor.

Kota Kinabalu’ya vardığımızda Hollandalı grup daha önceden ayırttıkları konukevine giderken; ben, Nina ve Stefan benim daha önce kaldığım konukevine gidiyoruz. Ben kendime sekiz kişilik odada bir yatak ayarlıyorum. Nina ve Stefan iki kişilik bir oda ayarlıyorlar. Hep beraber iki saat sonra akşam yemeği için buluşmaya sözleşip odalarımıza çekiliyoruz.

Ben bu süreyi fırsat bulup işlerimi halletmek üzere şehir merkezinin yolunu tutuyorum. Telefonumun (Iphone) şarj kablosu bozulmuş, Cakarta’dan aldığım kablo elimde parçalanmış, Kota Kinabalu’dan ayrılmadan önce aldığım aynı marka sahte çin malı kablo da kopmuşken yeni bir kablo almaya karar veriyorum. Bir süredir Nina’nın kablosu ile idare ettiğim için, her gün her gün kablo istemek hoşuma gitmiyor. Alışveriş merkezine gidip şarj kablosunu alıyorum, sonrasında süpermarketten yiyecek içecek bir şeyler depoluyorum, sonrasında da odaya geri dönüyorum. Yemek saati geldiğinde de ise hep beraber buluşup balık pazarının yolunu tutuyoruz.

Balık pazarında tezgahlar arasında biraz dolandıktan sonra turuncu masaları ile dikkat çeken tezgahlarından birine gidiyoruz. Çeşitli balıklar, karidesler ve mürekkep balıkları sipariş ediyoruz. Sonuç yine hayal kırıklığına uğratmıyor. Son derece taze, leziz ve doyurucu.

Yemek sonrasında deniz kenarında biraz yürüyüp ara sokaklarda tur atıp odalarımıza geri dönüyoruz.

Kinabatangan, Malezya.

Standard

4 Ağustos 2013, Pazar.

DSC03527

Bay Aji’nin arabası.

DSC03528

DSC03538

Bay Aji iş başında.

DSC03550

DSC03532

DSC03533

DSC03536

Borneo’ya özgü kırmızı maymun.

DSC03585

DSC03587

DSC03566

DSC03570

DSC03571

DSC03573

DSC03574

DSC03598

DSC03568

Yağmur ormanı üzerindeki demir köprülerden ilerleyerek yağmur ormanına kuş bakışı bakabiliyorsunuz.

DSC03602

Yağmur Ormanı Keşif Merkezi’ndeki asma köprü.

DSC03617

DSC03622

Bu orangutan yağmurdan korunmak için saçakları kendisine korunak yapıyor.

DSC03634

DSC03676

DSC03700

DSC03704

Orangutanların beslenme saatinden manzaralar.

Sabah erkenden uyanıyoruz, kahvaltımızı yapıyoruz, eşyalarımızı topluyoruz, kaldığımız konukevindeki görevlilere veda edip bize bu kadar iyi baktıkları için teşekkürlerimiz sunuyoruz ve Gomantong mağaralarının bulunduğu bölgeye doğru yola koyuluyoruz.

Bay Aji’nin leopar desenleri ile döşenmiş koltukları, arabadaki her köşeyi süsleyen fotoğrafları ve minik detayları ile hayran bırakan arabasındaki yerimizi alıyoruz. Bir saatlik bir yolculuktan sonra yürüyüş yapmayı planladığımız Gomantong ormanlarının bulunduğu bölgeye gelince yavaşlıyoruz ve hafifçe ilerlemeye başlıyoruz. Arabamızı otoparka park edip yürümeye başlıyoruz. Bay Aji ormanın içerisine girmeyeceğimizi, beş kilometrelik yoldan yavaş yavaş yol kenarından yürüyeceğmizi söylüyor. Bu bölgede bulunmamızın asıl amacı sadece Borneo’da görülebilen kırmızı maymunlarını görebilmek. Bay Aji, bu maymunların en çok bu ormanlarda yer aldığını söylüyor. Şansımıza yola koyulmamızla bu maymunlardan birkaç tanesini görmemiz bir oluyor.

Yol boyunca Bay Aji bize deneyimlerinden çeşitli hikayeler anlatıyor. Sadece yol kenarında olmamıza rağmen vahşi hayatın içerisinde gibi hissetmeden edemiyoruz. Kocaman bitkiler, kocaman yapraklar, devasa örümcekler, kırkayaklar yol kenarını süslüyor. İki saate yakın bu bölgede yürüdükten sonra tekrardan arabamıza dönüp Sepilok’a kadar olan iki saatlik yolu gidiyoruz.

Sepilok’ta yer alan Orangutan Rehabilitasyon Merkezi’nin otoparkında Bay Aji bizi bırakıyor. Her şey için kendisine teşekkür edip vedalaşıyoruz. Henüz saat 12:00’yi yeni gösteriyor. Bu merkezde orangutanları en rahat görebileceğiniz iki belirli zaman bulunuyor. Bunlar orangutanları besledikleri 11:00 ve 15:00 saatleri. Biz de 15:00’deki besleme saati sırasında merkezi ziyaret etmeye karar verip aradaki zamanda da aynı yol üzerinde bulunan Yağmur Ormanı Keşif Merkezi’ne gitme konusunda anlaşıyoruz.

İki mekan arasında yürümemiz 25 dakikamızı alıyor. Buraya geldiğimizde de kısıtlı zamanımız olduğundan, “Canopy walk” olarak bilinen, demir ince bir köprünün yağmur ormanlarını tepeden görmeyi mümkün kıldığı rotayı seçiyoruz. Son bir haftadır içinde, yanında, kenarında o ya da bu şekilde yağmur ormanı hayatına dahil olduktan sonra ilk defa kuşbakışı olarak bu vahşi hayatın nasıl gözüktüğünü incelemek farklı bir deneyim oluyor bizim için. Bu merkez içerisinde farklı rotaları takip ederek farlı vahşi yaşam manzaralarına tanıklık edebiliyorsunuz; ama bizim şansımıza yürüdüğümüz süre boyunca birkaç minik kuştan başka canlı göremiyoruz. Yürüyüşümüzü orman içerisinde yer alan göletin üzerindeki asma köprüde sonlandırıp başladığımız yere geri dönüyoruz. Dönüşü bu sefer besleme saatlerine geç kalmamak adına taksi ile yapıyoruz.

Vardığımızda saat 14:00’te başlayacak olan orangutanlar ve merkez hakkındaki yirmi dakikalık belgesel gösterimini yakalıyoruz. Bu rehabilitasyon merkezinin asıl amacı öksüz kalmış orangutanları merkeze alıp eğitmek ve büyütmek. Annelerinden öğrenmeleri gereken belirli yetenekleri yavru orangutanlara öğretmek. Orangutanlar 6-7 yaşlarına kadar annelerine asılı geziyorlar ve ancak bu şekilde hayatlarını sürdürebilecek temel yetenekleri öğreniyorlar. Küçük yaşta annelerini kaybettiklerinde ise vahşi doğada kurtulmaları pek mümkün olmuyor. Belgeseli izledikten sonra şansımıza sağnaktan boşanırcasına bir yağmur başlıyor. Biz de koşarak besleme saati için merkezin yer aldığı yağmur ormanının içine giriyoruz. Sırılsıklam bir halde besleme platformlarının önünde beklemeye başlıyoruz.

Besleme saatine on on beş dakika kala ormanı sarmalayan ve orangutanlara daha rahat hareket etme imkanı sağlayan iplerde de hareketlenme başlıyor. İlk olarak iplerden birinden tıngır mıngır bir orangutan geliyor, etrafa bakınıyor. Sonrasında platfomun bulunduğu ağaçlardan bir tanesinin kenarına tünüyor. Yağmur hala etkisini gösterdiği için ağaçtan sarkan ip halindeki saçakları, yağmurdan korunmak için kafasına örtüyor. Biz de hayranlıkla bu canlının hareketlerini izliyoruz. Aradan biraz vakit geçince bu sefer ikinci bir orangutan beliriyor. Bu orangutanın izlenmekten hoşlandığı o kadar belli ki, iplerden çeşitli akrobasi hareketleri yaparak iniyor.

Beslenme saati geldiğinde sırtında kocaman bir hasır sepet ile görevli gelip genellikle muz ağırlıklı meyveleri platformun üzerine seriyor. Orangutanlar da karınlarını doyurmaya başlıyorlar. Yemek sonrasında görevli su servis etmek için tepsiyi getirirken bile, orangutanlardan bir tanesi tepsiyi alıp kendisi taşıyıp yerine koyuyor. İnsanlarla %96.8 aynı DNA’yı paylaşan bu canlılar ile benzerliklerimizi fark etmeden edemiyoruz. Özellikle ağaçların meyve sezonu olduğu için besleme saatine de sadece iki orangutan geliyor, bu da merkezin hayvanları rehabilite konusunda ne kadar başarılı olduğunun bir kanıtı oluyor. Çünkü hayvanlar kendilerini doyurabilecek yiyecekleri bulma yetisini kazanıyorlar.

Bir süre orangutanları izledikten sonra gerisin geri merkezden çıkıp yerel otobüsü yakalıyoruz, amacımız Sandakan’a dönüp geceyi orada geçirmek. Yerel otobüse biner binmez bangır bangır Nirvana şarkılarının çalmaya başlaması da bir oluyor. Otobüs oldukça ilginç. Barselona futbol takımı posterleri, bayrakları, Rolling Stones posterleri her yeri süslüyor. Bir saatlik dönüş yolu boyunca bir Nirvana, bir Nob marley şeklinde ilerleyen müzik listemiz otobüse her yeni binen yolcuyu gülümsetmeye yetiyor da artıyor bile.

Sandakan’a vardığımızda bir önceki sefer konakladığımız ve eşyalarımızı bıraktığımız otelimize geri dönüyoruz. Odalarımızı çoktan ayırttığımız için eşyalarımızı alıp yerleşiyoruz. İki saat sonra yemek yemek için çıkmaya sözleşip duş almak ve dinlenmek adına odalarımıza çekiliyoruz.

Akşam hava karardığında tekrardan dışarı çıkıyoruz; ama tam iftar vaktine denk geldiğimiz için ve deniz kenarında her restoran tıklım tıkış olduğu için oturacak yer bulmak da kolay olmuyor. Sonunda oturacak bir yer bulduğumuzda, yemek servisinin gecikebileceği uyarısını alıyoruz; ama soğuk biralarımızı sipariş ettikten sonra yemeğin gecikmesinin çok da önemi olmuyor. Herkes yine deniz ürünleri çeşitlerinden tercihini yapıyor. Gece leziz yemek, soğuk bira, güzel muhabbet eşliğinde devam ediyor. Geceyarısına doğru otelimize dönüp ertesi sabah erkenden kalkmak üzere uykuya dalıyoruz.

3 Ağustos 2013, Cumartesi.

DSC03444

Bay Aji orman içerisinde vahşi yaşamdan izler arıyor.

DSC03446

DSC03448

DSC03449

DSC03451

DSC03454

DSC03457

Orman yürüyüşünde çeşitli mantarlara denk geliyoruz.

DSC03459

Kasaba merkezine uzanan yol.

DSC03464

Kasabanın merkezinde ufak da bir mezarlık yer alıyor.

DSC03465

Yaşlı bir amca, ulusal partinin bayrağı altında oturuyor.

DSC03477

DSC03480

DSC03481

DSC03486

Stefan.

DSC03487

Nina.

DSC03489

DSC03511

Nehirden yansımalar.

DSC03522

Koca göbekli bir probiscus maymunu.

Sabah 06:00’da uyanıp 06:30’da kahvaltılarımızı yapıyoruz. Bay Aji’nin saatlerle ilgili ilginç takıntıları var. Mesela hiçbir zaman buçuklarda ya da tam saatlerde yola çıkmıyoruz. Bu nedenledir ki orman içerisindeki sabah yürüyüşümüz de 06:40’da başlıyor. İki saatlik yolculuk boyunca bay Aji bize vahşi doğa hayatından ipuçları veriyor. Hayvanların kendilerini göremesek de izlerini, kokularını takip etmeyi öğretiyor. Ağaçlar ve bitkiler konusunda bizi bilgilendiriyor. Dün gecenin yağmuru toprakları çamura çevirdiği için yürüyüş boyunca neredeyse dizimize kadar çamura batıyoruz. Bir yağmur ormanının derinliklerinde olmak, yön duygusunu tamamen kaybetmek, hayvan sesleri ve bastığımız dalların çıtırdamaları arasında ilerlemek farklı bir deneyim oluyor benim için.

Henüz öğlen bile olmamışken konukevine geri dönüyoruz. Bay Aji öğlene kadar vaktimiz olduğunu, bir sonrki nehir turunun 14:40’da başlayacağını, bu vakte kadar dilersek Sukau’nun merkezine yürüyebileceğimizi belirtiyor. Biz de güneş tepeye çıkmadan ve üstümüze miskinlik çökmeden yola koyulmaya karar veriyoruz. Hızlıca hazırlanıp nehir kenarına paralel giden ağaçlıklı yoldan merkeze doğru yürüyoruz. Gördüğümüz ilginç ağaçların, bitkilerin, hayvanların önünde durup ne olduklarını anlamaya çalışıyoruz. Yavaş yavaş, beraber olduğumuz güzel grupla konuşa konuşa merkeze varıyoruz. Nehir kenarında tek tük evler yer alıyor. Merkeze vardığımızda ise tamamen boş bir alanla karşılaşıyoruz. Ramazan olduğu için birçok yer kapalı bulunuyor. Etrafa biraz göz atıp geri dönmeye karar veriyoruz. Dönüş yolunda geldiğimiz yere giden farklı bir yol daha olabileceğine kanaat getirince kızlar erkekler olarak ayrılıp kim daha hızlı başladığımız yere gidecek yarışına girişiyoruz. Tabi ki kızlar olarak biz daha önce varıyoruz. Erkekler geldiklerinde yenilgiyi kabul etmemek ve bizi kıskandırmak için yolda bira molası verdiklerini söyleseler de kimse onlara inanmıyor.

Konukevinde öğle yemeğimizi yiyoruz, sonrasında da Bay Aji gelip bizi alana kadar sıcak ve nemli orman havasında her birimiz kendi köşemize çekiliyoruz. Ben 2-3 saat boyunca kitap okuyorum. Yoldayken kitap tercihlerimi genelde konakladığım konukevlerinde ve hostellerde bulduğum kitaplar oluşturuyor. En son elime geçen kitap ise Malcolm Gladwell’in “What the Dog Saw and Other Adventures” oluyor. Kitap, Malcolm Gladwell’in The New Yorker için yazdığı, neredeyse her konuyu kapsayan köşe yazılarının seçkisinden oluşuyor.

Saat 15:00’e doğru Bay Aji geliyor ve biz de kayıklarımızdaki yerlerimizi alıyoruz. Bugün için 4. ve 5. koruma bölgelerine gitmeyi amaçlıyoruz. İlk bölgeden farklı olarak bu bölgede nehir daralıyor ve ağaçlar sıklaşıyor. Suyun rengi ise koyulaşıyor. Yine bir önceki gün olduğu gibi sakin sakin sular üzerinde, her duyduğumuz tıkırtıdan ve her gördüğümüz hareketten anlam çıkarmaya çalışarak ilerliyoruz. Yolculuk boyunca oldukça fazla makat, probiscus maymun grupları, çeşitli sürüngenler görüyoruz. Bu bölgenin atmosferi bir önceki güne göre daha çok etkiliyor beni. Neredeyse üç buçuk saatlik bir yolculuktan sonra tekrardan konukevine dönüyoruz, akşam yemeklerimizi yiyoruz. Konukevindeki her işe bakan genç kadının eli o kadar lezzetli ki, kimse tek tabakla yetinmiyor.

Yemekten sonra bir grup ormanda akşam yürüyüşüne gidiyor. Ben dün akşamdan olayın tadına vardığımı düşündüğüm için ikinci bir tura çıkmıyorum, onun yerine konukevinin orman içerisindeki verandasında kalıp ateş böcekleri arasında kitap okuyorum. Doğanın içerisinde bulunmak insana farklı bir enerji veriyor ve en çok da bu hoşuma gidiyor.

Çok geç olmadan ertesi güne yine oldukça erken başlayacağımızın bilinci ile erkenden uyuyorum.

2 Ağustos 2013, Cuma.

DSC03259

Sukau’da orman kenarında yer alan konukevimiz.

DSC03261

Nehir safarisine başlamaya hazırız.

DSC03267

DSC03278

DSC03284

DSC03291

Su içmek için nehire çıkan fil hepimizin keyfini yerine getiriyor.

DSC03337

DSC03345

Probiscus maymunları.

DSC03349

DSC03374

DSC03384

Orman içerisinde farklı maymun türlerine denk geliyoruz.

DSC03399

Bulutlar bütün yolculuk boyu bizi takip ediyor.

DSC03408

Probiscus maymunları uzun burunları ile daldan dala hoplarken.

DSC03429

Gece yürüyüşünde denk geldiğimiz minik mavi kuş.

Bugün Kinabatangan Nehri’ndeki üç gün iki gecelik turumuz başlayacak. Bizi otelimizden saat 11:00’de alacaklarını söylüyorlar. Bu nedenle erken uyanmıyoruz. Kahvaltımızı otelimizin en üst katındaki ufak mutfakta hazırlanan kreplerle yapıyoruz. Krepler herkese o kadar leziz geliyor ki, bir ikinciyi istemekten kendimizi alamıyoruz. Sonrasında duşlarımızı alıp üç gün bizi idare edecek küçük sırt çantalarımızı hazırlıyoruz.

Saat 11:00 olduğunda bizi almaya bir minivan geliyor. Minivan görevlisi, öncesinde yol üzerinde yer alan Sepilok’a uğrayıp rehberimizle tanışacağımızı belirtiyor. 45 dakikalık bir yolculuk sonrasında Sepilok’a varıp, daha sonrasında bizim de ziyaret etmek istediğimiz Sepilok Orangutan Rehabilitasyon Merkezi’nin otoparkında Bay Aji ile tanışıyoruz. Bay Aji değişik tarzı, safari sanki içerisinde gerçekleşiyormuş gibi döşenmiş arabası ile tanıştığımız dakikada kendisini bize sevdiriyor. Günün programı konusunda bizi bilgilendiriyor ve biz de yola koyuluyoruz. İlk durağımız üç gün için ihtiyaçlarımızı alacağımız yol üzerindeki büyük süpermarket oluyor. Buradan herkes bisküvi, kuruyemiş, meyve sebze gibi ufak tefek atıştırmalıklar satın alıyor. Sonrasında da Kinabatangan Nehri’nin kenarında yer alan, konaklayacağımız Sukau kasabasına doğru yola koyuluyoruz. Yolculuğumuz üç saat sürüyor.

Nehir kenarında bulunan temiz, küçük ve son derece huzurlu bir konukevinde duruyoruz. Gün içindeki ilk nehir safarimizin bir saat sonra başlayacağını söylüyor Bay Aji. Biz biraz dinleniyoruz, konukevinin duvarlarını süsleyen Bay Aji’nin vahşi yaşam fotoğraflarını inceliyoruz. İşin eğlenceli yanı Şubat 2012’de açılmış bu konukevinin duvarında, konukevinin ilk müşterisi İngiliz iki kadının fotoğrafı yer alıyor. Altında da bu iki kadının bay Aji’nin rehberliğinde etrafı gezme şansı buldukları için ne kadar şanslı olduklarına yer veriliyor.

Biraz dinlendikten sonra iki minik motorlu kayık konukevinin önünde bulunan küçük limana yanaşıyor, biz de iki grup olarak yola koyuluyoruz. Bay Aji öndeki kayığa eşlik ediyor. Yaklaşık üç buçuk saat boyunca birinci ve ikinci koruma bölgesi olarak bilinen bölgelerin etrafından yavaş yavaş giderek vahşi yaşamdan ipuçları yakalamaya çalışıyoruz. Yolculuğa başlamamızın ilk on dakikasında ormanlık alandan su kenarına çıkıp su içmeye çalışan bir file denk geliyoruz, ağaçlar arasında hoplayan orangutanlar görüyoruz, uzun burunları ile daha önce gördüğüm hiçbir maymuna banzemeyen ve daha çok insanları andıran probiscus maymunlarına tanıklık ediyoruz, çok fazla sayıda uzun kuyruklu makaka denk geliyoruz. Bütün yolculuk bizim için son derece keyifli geçiyor. Ağaçlar arasındaki her hareketlenme de pür dikkat kesiliyoruz, en ufak sesten bile bir anlam çıkarmaya çalışıyoruz. Nehrin sütlü kahve rengi sularında yavaş yavaş ilerliyoruz. Üç buçuk saatin sonunda hafif yağmur atıştırmaya başlamışken, göreceğimiz ve görmek istediğimiz her şeyi görmüşken de konukevimize geri dönüyoruz.

Akşam yemeğimiz çoktan hazırlanmaya başlamış bile. Biz üstümüzü değiştirirken yemekler de açık büfe şeklinde masalardaki yerlerini alıyorlar. Loş ışıkta, ormanın içerisinde, etrafımızı saran ateşböcekleri eşliğinde, uzun zamandır yediğim en leziz yemekleri mideye indiriyoruz. Aji ile muhabbet ediyoruz. Aji yemek sonrasında ormanın içerisinde orman yürüyüşü yapacağımızı söylüyor. Kinabatangan Nehri’nin etrafı geniş yağmur ormanları ile dolu, bu nedenle bölgenin en popüler aktivitelerinden bir tanesi de gece ve gündüz yapılan orman yürüyüşleri oluyor.

Hepimiz hazırlandıktan sonra yola koyuluyoruz. Nina ve Stefan, renkli sülük çorapları ile herkesi güldürüyor. Ben zaten yeterli ekipmanım olmadığı için kırmızı çoraplarım ve yeşil spor ayakkabılarım ile Noel Baba’nın yardımcısı küçük cinler gibi dolanıyorum ortalıkta. Herhangi bir sülük saldırısına karşı çorapları pantolanlarımızın üstüne geçiriyoruz. Yağmurluklarımız üzerimizde yola koyuluyoruz. Bizimle beraber sinir bozucu bir Norveçli aile de yürüyüşe eşlik ediyor. Orman içerisinde bir buçuk saat kalıyoruz. Ormanın karanlığında, herkesin elinde fenerler, etrafı inceliyoruz. Kocaman örümcekler, çeşitli böcekler, hayatımda gördüğüm en büyük karıncalar, kelebekler etrafta dolanıyor. Yağmur biz yürürken giderek etkisini artırmaya başladığı için şansımız çok yaver gitmiyor, çok farklı hayvanlara denk gelemiyoruz; ama geri dönüş yolunda bence bütün gecenin doruk noktası olan Malezya’ya özgü minik mavi bir kuşu, incecik bir dalın üzerinde otururken buluyoruz. Kuş o kadar güzel ki, kendisine bakmaktan alamıyorum ben kendimi.

Odaya döndüğümüzde artık bütün günün koşuşturmacasından yorulmuş bir halde güzel bir uykuya dalıyorum.

Sandakan, Malezya.

Standard

1 Ağustos 2013, Perşembe.

DSC03210

DSC03213

DSC03214

DSC03218

DSC03219

DSC03224

Sandakan sokakları.

DSC03233

DSC03245

Yerel yiyecek pazarı oldukça kalabalık. Her yeri leziz kokular dolduruyor.

DSC03254

Sandakan deniz kenarı.

Sabah erkenden uyanıp otobüs istasyonunun yolunu tutuyoruz. Otobüsümüz 08:30’da kalkıyor. Biz de kendimize görece boş olan otobüsümüzde bir yer bulup yayılıyoruz. Semporna’dan Sandakan’a olan yol altı saate yakın sürüyor. Yol boyunca yanımda kimsenin olmamasından yararlanarak müzik dinleyerek uyuyorum. Bir süredir uykusuz geçen geceler üstüne dalış yorgunluğu da eklenince bedenim tekrardan yorgun düştüğü için bu tür ara dinlenmelere ihtiyaç duyuyorum.

Sandakan’a vardığımızda, otobüs istasyonunun şehrin dışında olduğunu öğreniyoruz ve altı kişi iki taksiye atlayarak rehber kitaptan ucuz ve temiz olduğunu okuduğumuz Sea View Otel’e gidiyoruz. Hepimize göre bir oda olduğunu öğrenince de buraya direk yerleşiyoruz. Amacımız burada bir gün kalıp bir sonraki gün için Kinabatangan Nehri’ne bir tur ayarlamak. Benim planlarımda hiç yeri olmayan bu etkinliği, beraber gezdiğim grup bolca övdüğü için denemeye karar veriyorum. Beraber gezdiğim grup ise son derece sevimli iki Alman: öğretmen Nina ve nişanlısı Stefan (Stefan aynı zamanda profesyonel olarak fotoğrafçılıkla ilgileniyor) ve üç Hollandalıdan oluşuyor: öğretmen Sjoerd, kız arkadaşı Floor ve Sjoerd’in ev arkadaşı Jonas.

Biz otele yerleşirken Sjoerd ve Floor da hastanenin yolunu tutuyorlar. Dalış sırasında ayağına küçük gelen paletler yüzünden ayağı yara olan Sjoerd’in yarası giderek büyümüş, ayağı da şişmeye başlamış. Özellikle otobüs yolculuğundan sonra da ağrısı çok artmış. Bu nedenle durumu kontrol altına almak istiyorlar. Sjoerd ve Floor’u beklerken biz de otelin hoş geldin ikramlarının tadına bakıp gideceğimiz turun detaylarını araştırmaya koyuluyoruz. Sonunda Sjoerd ve Floor ellerinde bir dolu ilaç ve kremle geliyor. Burada hastanelerde girişte belli bir ücret (50 RM) ödeyip muayene olabiliyorsunuz, üstüne ilaçlar da bu ücrete dahil. Hep beraber bir sonraki gün için turumuzu ayarlıyoruz. Sonrasında da karnımızı doyurmak için dışarı çıkıyoruz. Yerel restoranlardan birinden bir şeyler yedikten sonra, şehrin kalabalık ve renkli sokakları arasında dolaşıyoruz. Herkesin ilerleyen günler için ufak tefek ihtiyaçları var, bunları süpermarketlerden, eczanelerden tamamlamaya uğraşıyoruz. Sonrasında da rengarenk yerel yemek pazarının içinden geçip deniz kenarından ilerleyerek otelimize geri dönüyoruz.

Çoktan akşamüzeri olmuş bile. Otelde biraz dinlenip akşam yemeği için dışarı çıkmak konusunda anlaşıyoruz. Bir saat kadar soluklandıktan sonra da deniz kenarına dizili restoranları denemeye karar veriyoruz. Bir iki kere bakıp menülerini beğenmedikten sonra, seçeneklerin daha çok olduğu yerel bir restorana oturuyoruz. Ben mürekkep balığı ve karides sipariş ediyoruz, sonuç bu ufak tefek restorandan beklenmeyecek kadar lezzetli. Burada karnımızı doyurup gece boyu muhabbet ediyoruz. Sonrasında da çok geç olmadan otelimize geri dönüyoruz.

Semporna, Malezya.

Standard

31 Temmuz 2013, Çarşamba.

DSC03163

Ben ve kadim dostum kedi, fare avındayız.

DSC03167

Dalışa hazırız.

DSC03165

DSC03170

Dünyanın en iyi dalış noktalarından bir tanesi olan Sipadan adası.

DSC03176

DSC03177

DSC03178

Sipadan adasında dalış yapanlar için ufak bir dinlenme alanı bulunuyor, bu alanın dışına çıkmanıza izin verilmiyor.

DSC03179

DSC03180

Botumuz için beklerken.

www_StefanUhlmann_de-7095

www_StefanUhlmann_de-7231

www_StefanUhlmann_de-7301

www_StefanUhlmann_de-7400

www_StefanUhlmann_de-7549

Su altı fotoğrafları Stefan’dan.
(Daha fazlası için: http://nina-und-stefan-auf-reisen-2013.blogspot.com)

DSC03184

Mabul adasına veda etme zamanı!

IMG_9048

Semporna manzaraları.

DSC03190

Şehirde yakılan çöplerin etrafında dolaşan kocaman sürüngenleri görebiliyorsunuz.

DSC03192

DSC03194

DSC03195

DSC03198

DSC03199

Ana meydana kurulan yerel balık pazarı.

DSC03205

DSC03206

Semporna sokakları rengarenk; ama oldukça kirli.

Bir önceki gece oldukça hareketli geçiyor benim için. Bardan bir sonraki gün dalış yapacak ekip olarak biraz erken dönüp dinlenmeye karar veriyoruz. Ben tam odama girip uykuya dalmak üzereyken, odadan garip sesler gelmeye başlıyor. İlk etapta sesin kaynağını anlayamıyorum. Işığı açıp bakmak istediğimde de odada bulunan raftan kocaman siyah bir yaratık fırlayıp yatağın altına kaçıyor. Merhaba fare! Bir süre ne yapacağımı bilmeden odanın dışında bekliyorum. Saat geç olduğu için etrafta da tek bir çalışan bile yok.

Şaşkın şaşkın nasıl bir çözüm yolu bulsam da, odamda fare olmadığından emin olsam diye düşünürken tesisin beyaz kedisi yamacıma geliyor. Ben yürürken beni takip etmeye başlıyor. Ben de kendi çapımda çözümümü bulduğuma inanıyorum. Odaya geri dönüyorum. Hiçbir çaba harcamama rağmen, kedi de benle beraber odaya giriyor. En başta yatakların altını bir kokluyor, sağa sola bakınıyor, etrafta fareden eser yok. Ben yatakları kaydırıyorum, belki bir hareket olursa fare dışarı çıkar diye; ama boşuna. Odada herhangi bir delik, aralık da bulunmuyor. Farenin nasıl girdiğini anlamadığım gibi, nasıl çıkacağını da anlamlandıramıyorum. Aradan bir saat geçiyor. Benim gözlerim artık kapanmaya başlamışken çabamdan vazgeçiyorum ve ışığı açık bırakıp yatağa yatıyorum. Kedi de kendini evinde hissetmiş olacak ki, benim yatağıma atlayıp kolumun altına kıvrılıyor.

Sabah saatimin alarmı ile uyanıyorum, bir önceki gün hafif yağmur yağdığı için Sipadan’da nasıl bir ortam ile karşılaşacağımızı kestiremiyorum. Yine de her şey yolunda gözüküyor. Kahvaltı sırasında karşılaştığım insanlar doğum günümü kutluyorlar. Sonrasında da Alman Nina ve Stefan, Danimarkalı Katherine ve Jeppe, Avustralyalı Lee, dalış hocalarımız Wong, Vanessa ve bot sürücümüz olarak yola koyuluyoruz. Sipadan’a olan yol bir saat kadar sürüyor. Vardığımızda el değmemiş sayılabilece minik tropik bir ada bizi bekliyor. Adanın girişindeki kulübede durup adlarımızı yazıp imzalarımızı atıyoruz. Sonrasında da ilk dalış noktamız olan Drop Off’da suya giriyoruz. Bir saate yakın süren dalışımız sırasında akıntı kuvvetli olsa da kalabalık ıskarmoz balığı grupları, onlarca köpekbalıkları, kaplumbağalar arasında buranın neden tekrar ve tekrar dünyanın en iyi dalış noktalarından bir tanesi olduğunu anlıyoruz. Dalışın başında bir mağaraya kadar girip kalabalık bir balık grubu ile karşılaşmak, sonrasında mavi derinliğe doğru mağaranın dar duvarları arasında ilerlemek de günün artılarından biri oluyor. Dalış sonrasında adaya çıkıp ahşap masaların bulunduğu bölgede diğer dalış okulları gibi mola veriyoruz. Çayımızı, kahvemizi içip, keklerimizi yiyoruz.

Bir saate yakın bir mola sonrasında ikinci dalış için hazırız. Barracuda Point olarak bilinen ikinci dalış noktamız birincisinden de etkileyici bir çeşitlilik ve kalabalık sunuyor. Her dalış sonrasında gördüklerimizden nefesimiz kesilmiş; ama fazlasıyla tatmin olmuş devam ediyoruz. İkinci dalışımız sonrasında da adada öğle yemeği molası veriyoruz. Bu seferki molamız biraz daha uzun sürüyor. Sonrasında da üçüncü dalışı yapmak için Turtle Pitch bölgesine gidiyoruz. Rengarenk resifler ve mercanlarla dolu bu bölgede, bir önceki günün yağmuru nedeniyle netlik ve görünürlük fazla olmasa da gördüğümüz köpekbalıkları ve kaplumbağalar neşemizi yerine getiriyor.

Dalışlar sonrasında oldukça mutlu, bir saatlik yol boyunca fazlasıyla tatmin hissederek tesise geri dönüyoruz. Tesiste fotoğraflara göz atarken hızlıca duşumuzu alıyoruz; çünkü tam bir saat sonra benimle beraber Hollandalı grubu ve Alman çifti Semporna’ya götürecek bir bot gelecek. Bu ekiple önümüzdeki 3-4 günlük planımız aşağı yukarı aynı olduğu için hep beraber hareket etmeye karar veriyoruz. Hep beraber tesisimiz aracılığıyla Semporna’daki eli yüzü düzgün tek otelde rezervasyon yaptırıyoruz.

Saat 16:00 olduğunda da tesistekilerle vedalaşıp botumuza biniyoruz. Semporna’ya vardığımızda saat 17:00’ye geliyor. Eşyalarımızı otele bırakıyoruz ve etrafta biraz dolanıyoruz. Yerel pazarı ziyaret edip, camiinin önünden geçiyoruz. Hepimiz bir sonraki gün için Sandakan’a gitmeyi amaçlıyor, bu nedenle otobüs istasyonuna gidip otobüs saatlerini öğreniyoruz ve sonrasında otele gidip biraz soluklandıktan sonra benim doğum günümü kutlamak amacıyla dalış okullarından bir tanesinin restoranına oturup biralarımızı ve doyurucu yemeklerimizi sipariş ediyoruz. Grup da yavaş yavaş kaynaşmaya başlıyor, espiriler havada uçuşuyor.

Benim içinse artık yaş olmuş 27. İşin garip tarafı, bu yolculuk sırasında en çok istediğim şeylerden bir tanesi yirmi yedinci yaşımı hatırlanır bir şekilde kutlamaktı. Bu sene benim için en hatırlanır, en unutulmaz yaşlardan bir tanesi oluyor.

Gece muhabbete karışıyor ve artık saatler gece yarısına gelirken çok geç olmadan otelimize dönüp sıcak duşumuzu alıp ertesi günün yolculuğuna hazırlanıyoruz.

30 Temmuz 2013, Salı.

IMG_9072

Tesisimizin yanında yer alan yerellerin yaşadığı kulübeler.

IMG_9085

Bölgede benimkine kıyasla daha lüks konaklamalar da bulunuyor.

DSC03123

DSC03125

DSC03126

DSC03127

DSC03131

DSC03134

DSC03136

DSC03138

DSC03141

DSC03146

DSC03149

DSC03151

DSC03158

Adanın renkleri.

DSC03159

Adadan tesise uzanan yol.

DSC03160

Gittiğimiz barda yerel bir grup popüler şarkılar söylüyor.

Gece boyunca yağmur yağıyor. Yağmur damlaları o kadar kuvvetli ki, bir noktada alüminyum çatı başımıza yıkılacak diye düşünüyorum. Kuvvetli dalgalar ahşap binanın temellerini bir sağa, bir sola sallarken en çok endişelendiğim konu ertesi sabah yapacağım dalış sırasında yağmur nedeniyle görünürlük problemi yaşamamız.

Sabah erkenden uyanıp hazırlandıktan sonra Sipadan’a gidecek dalış grubunun botunda yerimi alıyorum. Kalkmamıza dakikalar varken, bir önceki gün beraber dalış yaptığım yerel hocalardan James yanıma gelerek Sipadan izin listesinde adım olmadığını, benim dalışımın yarın olduğunu söylüyor. İzin listesinde bir önceki gün adımı görmeme rağmen, olay çıkarmamaya karar veriyorum. Muhtemelen tek kişi olmam nedeniyle ellerinde bulunan izinleri, iki yeni kişi geldiğinde onlar için kullanmak istemişler. Benim için ilk etapta hayal kırıklığı olsa da bir sonraki gün doğum günüm olduğu ve doğum günümü Sipadan’da dalarak geçirmek fırsatı elime geçtiği için içten içe seviniyorum. Üstelik en başta özelikle bu şekilde ayarlamaya çalışmış, başarılı olamamıştım.

Ben de bot değiştirerek, Mabul’da dalış yapacak olan gruba dahil oluyorum. Bu dalış grubunda Alman Nina ve Stefa bulunuyor. Kısa bir beklemeden sonra Mabul’un açıklarına çok yakın olan dalış noktası Lobster Wall’da bir saate yakın dalış yapıyoruz. Dalış yine çok keyifli geçiyor. Ahtapotlar, kaplumbağalar, rengarenk balıklar ve makro canlılar dalış boyunca etrafımızı süslüyor.

Dalış sonrasında tesise döndüğümüzde karnımı doyurup biraz dinleniyorum. Kitap okuyorum, eksik olan günlüklerimi yazıyorum, günbatımına kadar bütün vaktimi tesis içerisinde geçiriyorum. Sürekli okyanus suları üzerinde olduğumuz ve her kafamı kaldırdığımda muhteşem bir manzara ile burun buruna geldiğim için çok da şikayet etmiyorum.

Sonrasında adanın iç kısımları keşfe çıkıyorum. Kalabalık, hareketli, canlı, renkli ve son derece yoksul bir hayat burada karşıma çıkıyor. Tamamen kum alan üzerine kurulmuş derme çatma evlerin pencerelerinde, avlularında oynayan çocuklar adanın sesini de belirliyor. Adanın öbür başına vardığımda daha lüks tesislerin buraya kurulmuş olduğunu fark ediyorum. Bu tesisler, bizim tesisin aksine, kum alan üzerine kurulu, lüks konaklamaları ve yüzme havuzları ile fiyatlarının neden pahalı olduğunu ispatlar nitelikte önümde sıralanıyorlar.

Biraz daha etrafta dolandıktan sonra tesisin yolunu tutuyorum. Yerel dalış hocalarından Otto bana Filipin romu ikram ediyor, tesise yeni gelmiş Fransız grup ile muhabbet ediyorum. Sonrasında da gün içerisinde dalış yapmış Hollandalı grup (Jonas, Sjoerd, Floor) gelip bize deneyimlerini anlatıyor, Stefan ve Nina da bize Mabul’daki dalış fotoğraflarını gösteriyor. Ertesi gün olacak dalış için sabırsızlanıyorum. Hep beraber akşam yemeğimizi yedikten sonra, dalış hocaları ile beraber adanın sonunda yer alan bir bara gitmeye karar veriyoruz, burada gece boyu canlı müziğin olduğunu söylüyorlar.

Ara kum yollardan geçerek bara vardığımızda genel olarak yabancıların ağırlıkta bulunduğu, yerel bir grubun popüler şarkılar söylediği, loş ışıklı ama sevimli bir mekanla karşılaşıyorum. İçkilerimizi alıp kumlar üzerine serilmiş masalarda yerimizi alıyoruz. Güzel müzik, güzel muhabbet ve güzel insanlar ile dolu bir gece geçiyor, ve ben doğum günüme tam da olmak istediğim yerde giriyorum.

29 Temmuz 2013, Pazartesi.

DSC03100

DSC03102

DSC03107

Hızlı botumuz bir saat kadar bir sürede bizi Semporna’dan Mabul’a ulaştırıyor.

DSC03110

IMG_9059

DSC03112

DSC03116

DSC03117

DSC03119

Mabul’da konakladığım tesisten manzaralar.

www_StefanUhlmann_de-6233

www_StefanUhlmann_de-6309

www_StefanUhlmann_de-6738

www_StefanUhlmann_de-6816

Su altı fotoğrafları Stefan’dan.
(Daha fazlası için: http://nina-und-stefan-auf-reisen-2013.blogspot.com/)

Her ne kadar kendime gitmek istediğim şehirlere abuk saatlerde varan otobüslere tek başıma binmeme konusunda söz versem de Semporna bunun istisnalarından bir tanesi oluyor. Semporna’ya vardığımızda saat 04:16’yı gösteriyor. Yine şehrin bilmediğim bir bölgesinde, gecenin koyu karanlığında, uyku sersemi bir halde kendimi buluyorum.

Semporna’ya gelmemdeki en büyük amaç, Semporna açıklarında yer alan takımadalardan bir tanesi olan Sipadan adasında dalış yapmak. Sabah kıyılarından 36 kilometre uzakta yer alan bu ufak adası, dünyanın en iyi dalış noktalarından bir tanesi olarak biliniyor. Üstelik çok korunaklı bir bölge olduğu için mutlaka önceden rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Lakin adada kalmak ve konaklamak mümkün değil. Adada dalış, izin sistemi ile çalışıyor ve bir gün içinde sadece 120 kişi burada dalış yapabiliyor. Bu yüzden hem fiyatlar çok yüksek, hem de buraya tur operatörleri ve dalış okulları dışında tek başınıza ulaşmanız mümkün değil. Buna bağlı olarak da Semporna takımadalarında konaklama imkanları genelde Mabul ve Kapalai adalarında yoğunlaşıyor.

Ben de bölgeye gelmeden önce Billabong Scuba aracılığıyla 3 gün 2 gecelik bir paket ayarlıyorum. Toplamda 6 dalış (3 tanesi Sipadan’da, 3 tanesi Kapulai ya da Mabul’da), Mabul adasında 2 gecelik konaklama ve her gün için üç öğün yemeği de içeren bu paket için toplamda 960 RM veriyorum. Bölgedeki birçok dalış okuluna e-posta gönderip her birinden ayrı bir fiyat, ayrı bir program alınca en basit ve ucuz dalış okulunun Billabong Scuba olduğunu fark ediyorum.

Aynı gün içerisinde dalış okulunun ofisinde 07:30’da buluşmaya sözleştiğimiz için de sabahın dördünde Semporna’ya vardığımda beklemekten başka çok da alternatifim kalmıyor. Otobüs istasyonundaki banklara oturup burada beklemeye başlıyorum. Etrafta benden başka bir iki tane ne yaptığını çok da anlayamadığım adam dolanıyor. Köpek çeteleri sağa sola havlıyor. Üç saat boyunca gökyüzünün gecenin siyahından, gündüzün açık mavisine geçişine tanık oluyorum. Zaman geçirmenin en iyi yöntemi kitap okumak; ama o kadar uyku sersemiyim ki her bir sayfayı okuyup anlamam normalden uzun sürüyor. Sürekli önüme gelip duran taksi şoförlerini başımdan def etmek de ayrı bir caba gerektiriyor.

Günün ilk ışıkları ile şehire de hayat gelmeye başlıyor. Ben de banktan kalkıp dalış okulunun ofisine doğru yürümeye karar veriyorum. Okula giden minik başörtülü kız çocukları, beni görüşlerinde “Hello miss” diye bağıran ve her seferinde “I love you”yu da cümle sonuna ekleyen erkek çocukları bir yana, her yolda gördüğüm amca ve teyzeye yol sora sora on beş dakika içerisinde otobüs istasyonundan şehrin göbeğinde yer alan dalış okulunun ofisine varıyorum. Burada görevlilerin gelmesini bir süre bekledikten sonra evrak işlerini ve ödemeleri hallediyorum. İşlemler tamamlandıktan sonra 5-6 kişilik bir grup ile beraber iskelede yer alan hızlı botda yerimi alıyorum.

Semporna’dan konaklamamızın yer aldığı Mabul adasına olan kırk beş dakikalık yolu saatte 50 kilometre giden hızlı botumuzla alıyoruz; ama ben zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varamıyorum; çünkü bota binmemle uykuya dalmam bir oluyor. Gözlerimi açtığımda ise Mabul adasına gelmişiz bile.

Mabul adasının kristal beyazı sularına yaklaştığımızda gördüğüm manzara son derece etkileyici. Ada etrafında yüzen bir şehir inşa edilmiş gibi duruyor. Adanın çevresini tahta sopalara kurulmuş evler ve konukevleri çevreliyor. Bu bölgede özellikle gelgitler çok kuvvetli olduğu için bu tür bir yönteme başvurduklarını düşünüyorum. Bir yandan da tahta su üzerine yapılmış evlerin ortasında saklı kalmış adanın kendisinin nasıl olduğunu içten içe merak ediyorum.

Dalış okulunun su üzerine kurulmuş kulübelerinden ve restoranından oluşan tesisine geldiğimizde benimle beraber feribottan yaşlı iki Amerikalı amca ve kabalık bir Çinli grup iniyor. Öğrendiğime göre bu grubun adaya gelmekteki amacı şnorkel ile yüzmek.

Bana su üzerindeki basit, basık ve karanlık odalardan bir tanesini veriyorlar. Odanın tek güzel yanı camdan baktığımda okyanusu görebilmem. Üstelik dalgaların kaldığım kulübenin denize çakılı tahta ayaklarına çarpışının çıkardığı ritim de odaya ayrı bir hava katıyor.

İlk dalışın bir saat içerisinde olduğunu belirtiyorlar. Hızlıca kahvaltımı yaptıktan sonra odada bir yarım saat kadar uyukluyorum. Sonrasında da dalış ekipmanlarını hazırlamak üzere merkeze geçiyorum. Eşyaları hazırlayıp sabahkine benzer bir hızlı botta yerimi alıyorum. Botta şnorkel ve dalış yapacak iki ayrı grup bulunuyor. İlk durağımız Kapalai’de yer alan Mandrin Valley isimli dalış noktası oluyor. İlk dalışım sorunsuz geçiyor. Bu sefer ağırlıkları da rahat ayarladığım için elli dakikalık dalış boyunca çok keyif alıyorum. Su altında son dalışlarımda gördüğüm kadar canlı resifler olmasa da, dalar dalmaz vatozlar, lagoslar, resif ahtapotları, sandıkbalığı, kurbağa balığı ve devasa bir murana görüyoruz. Su altında çok fazla batık bulunuyor. Batık ve çürümeye yüz tutmuş tahta kulübeler, eski tekneler dalış ortamını daha da cazip kılıyor.

Dalış sonrasında tekrardan tesise dönüyoruz. Öğle yemeğini yedikten sonra günün diğer dalışının bir saat içerisinde olduğunu söylüyorlar, ben bu süreyi yine uyuklayarak geçiriyorum. 13:30’da ikinci dalış için bottaki yerimizi alıyoruz. Mabul’da bulunan Paradise 1 olarak bilinen dalış noktasına gittiğimizde su altına dalar dalmaz yeşil bir deniz atı ile karşılaşıyoruz. İlk defa bir deniz atı gördüğüm için çok heyecanlanıyorum ben. Sonrasında yine elli dakika kadar su altında kalıyoruz. Batık bir geminin üzerinde dinlenen boyu neredeyse benim kadar olan kaplumbağa ve yine aynı geminin altında dinlenen bir başka kaplumbağaya denk geliyoruz. Ben resiflerin bir tanesinin arasında sürekli renk değiştiren bir resif ahtapotunu fark ediyorum. Beyaz benekli bir fulyabalığı hızla önümüden geçiyor, bir kayanın altında devasa bir aslan balığı görüyoruz. Devasa mürekkep balığı ise dalışa son noktayı koyuyor. Dalıştan son derece keyif almış şekilde sudan çıkıyoruz.

Tesise geri döndüğümüzde ise ben duş alıp kendimi direk yatağa atıyorum. O kadar yormuş ki son günlerin gece otobüs yolculukları ve günün dalışları, yatağa girmemle uykuya dalmam bir oluyor. Uyandığımda hava çoktan kararmış bile. Dalga sesleri arasında uyanmayı ne kadar da özlediğimi fark ediyorum. Tesisin açık hava banklarında denize karşı kitap okuyorum, denizi izliyorum.

Bir sonraki günün Sipadan dalışları için son derece heyecanlı güne son veriyorum.