Category Archives: Laos

Laos.

Standard

Laos: Genel Bilgiler.

Ben Laos’a çok ısınamadım. Bunun muhtemelen birkaç nedeni var. İlki, biz Laos’ta sürekli turistik noktaları üzerinde seyir aldık. Bu nedenle görmek istediğimiz “gerçek” Laos ile ve Laos insanı ile tanışamadık. İkincisi, ülkede alkol ve türevleri çok sık kullanıldığı ve çok ucuz olduğu için üniversiteye başlamamış ya da üniversiteyi yeni bitirmiş genç Avrupalı, Avustralyalı ve Amerikalı kitleleri sadece eğlenmek için buraya çeken bir sektör oluşmuş. Öyle ki bazı şehirlerde bar, restoran, cafe ve konukevinden başka yerel hiçbir özellik kalmamış. Buradaki Laoslular da sürekli sarhoş yabancılarla uğraşmaktan güleryüzlülüklerini çoktan kaybetmişler. Daha önce Laos’a gelen ve buradan çok keyif alan arkadaşlarımın aksine benim deneyimlerim ne yazık ki bu ülkeye karşın pozitif olmadı. Her şeyin üstüne bir de gece otobüs yolculuğunda soyulunca Laos’tan çok güzel anılarla ayrılamadım.

DSC08734

Cihan, Don Det’de kiraladığımız bisikletle.

DSC_0820

Tham Kong Lo mağarasının girişinde kano yolculuğumuz öncesinde.

IMG_6582

Cihan’la, Tham Kong Lo mağarası içinden geçen nehir üzerinde.

DSC08918

DSC08929

Mağaralardan dönüş yolunda, Emre.

DSC08958

Emre, Vientiane Ulusal Kütüphanesi’nde.

DSC09008

Vientiane Zafer Anıtı önünde.

DSC09034

Vientiane Buddha Park’ta.

DSC09070

Emre, Vientiane Altın Tapınak Pha That Luang’da.

DSC09086

Vang Vieng’de Fat Monkeys’de.

DSCN0354

Vang Vieng’de tubing yaparken.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

Laos’ta mesafeler düşünüldüğünden daha çok ve daha uzun sürüyor. Ülke kuzey ve güney uzunlamasına yer aldığı için bir başından bir başına gitmek günler alabiliyor. Biz iki haftaya yakın süre geçirdik ve ana bölgelerin birçoğunu gördük. Eğer gerçekten yerellerin yaşadığı bölgeleri ziyaret etmek, gerçek Laos kültürüne tanıklık etmek istiyorsanız en az üç haftanın ayrılması gerektiğine inanıyorum.

Laos’ta iki mevsim var denilebilir: muson dönemi ve kuru dönem. Muson dönemi genelde Mayıs ayı gibi etkisini gösterip Kasım ayına kadar devam ediyor. Kuru dönem ise muson yağmurlarından sonra Kasım ayının sonları gibi başlayıp Mayıs başına kadar sürüyor.

Bu nedenle Laos’u ziyaret etmek için en ideal dönem muson sonrası kuru dönem, yani Aralık ve Şubat arası. Şubat’tan sonra hava çok sıcak olabiliyor.

Biz ülkeyi mayıs ayının başlarında ziyaret ettik. Hava çok sıcak olmasına rağmen bizi çok rahatsız etmedi; fakat bir iki şehirde aralıksız yağan yağmurlara denk geldiysek de bu yağmurlar gezimize engel olmadı.

Vize

Genel olarak bilinenin aksine, Laos vizesi Türkler sınırda alamıyor. Avrupalıların birçoğu alabilse de, Türklerin bu ülkeye gitmeden önce vizeyi temin etmeleri gerekiyor.

Ben vizemi Bangkok’ta bulunan Laos Büyükelçiliği’nden bir buçuk saat içerisinde aldım. Doldurduğum vize formuna ek olarak, bir adet vesikalık ve 1600 baht ücret karşılığında konsolosluk görevlileri yapışkanlı vizemi bir buçuk saat içerisinde teslim etti.

Rota

Laos küçük gibi gözükse de, bir yerden bir yere ulaşmanın saatler sürdüğü bir ülke. Bu nedenle şehirlerde harcadığınız kadar vakti yollarda harcamanız da mümkün.

Biz Kamboçya’dan Laos’a güneyde yer alan sınır kapısından giriş yapıp kuzeye doğru ilerledik. Laos’ta kaldığımız 10 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettik.

map_of_laos

05-06.05.2013, Don Det, Don Khon
07-08.05.2013, Tha Kaek, Tham Kong Lo
09-10.05.2013, Vientiane
11.05.2013, Vang Vieng
12-13.05.2013, Luang Prabang
14.05.2013, Huay Xai

Temel olarak Laos’ta görmek istediğim her yeri görmüş olsam da, bir daha gelecek olsaydım eğer ülkenin batı bölgelerine uğramaz, turistlerden ve turist mantığından daha uzak olan doğu ve kuzey bölgelerini gezerdim.

Ulaşım

Laos görece büyük bir ülke olmasına rağmen, ulaşım ağları ülkeyi ziyaret edeceklerin işini çok kolaylaştıracak şekilde gelişmiş. Şehirlerarası yolculuklarda genelde otobüslere ek olarak, neredeyse fiyat olarak daha avantajlı olan küçük minivan’leri kullandık.  Bir şehirden gitmek istediğimiz bir sonraki şehre uygun otobüs alternatiflerini gerek otobüs istasyonlarından, gerekse turizm acentelerinden kolaylıkla ayarlayabildik. Bindiğimiz otobüsler eski olmalarına rağmen, rahat ve klimalıydı bu nedenle yolculuklar uzun sürse de problem yaşamadık.

Şehir içinde ise şehirleri gezmek için yerel otobüsleri ve moto olarak da bilinen tuktuk’ları çok nadir kullandık. Ziyaret ettiğimiz birçok şehir yürünerek keşfedilebilecek büyüklükteydi.

Konaklama

Laos’taki konaklamalar, ziyaretçilerin temel ihtiyaçlarını karşılar nitelikte. Son derece basit olmalarına rağmen, temiz ve rahat. Biz konakladığımız oteller için önceden rezervasyon yaptırmadık. Her gittiğimiz şehirde birkaç alternatifi ziyaret edip bunlar arasından bize uygun olanları seçtik. Oteller konusunda da herhangi bir problem yaşamadık.

Yolculuk boyunca konakladığımız oteller ve fiyatları aşağıdaki gibi:

Sunset Oi Bungalows, Don Det – 45000 Kip
Samy Guesthouse, Tha Kaek – 30000 (üç kişi konakladık)
DD2 Dorm, Vientiane – 40000 Kip
Vieng Vilay Backpacker Hostel, Vang Vieng – 45000 Kip
Rattana Guesthouse, Luang Prabang – 50000 Kip

DSC08816

Samy Guesthouse, Tha Kaek. (nam-ı diğer böcek mezarlığı)

IMG_6698

Rattana Guesthouse, Luang Prabang.

Yiyecek içecek

Laos’un yemekleri üzerinde bölgedeki diğer kültürlerin etkisini rahatlıkla görebiliyorsunuz. Tayland, Kamboçya, Çin ve Vietnam’dan etkilenmiş yemek kültürü, çok yeni bir şeyler sunmasa da genel olarak leziz ve doyurucu.

Pirinç ve noodle’ın çok geniş yer tuttuğu yemeklere ek olarak, çeşitli baharatlara ve taze sebze ve meyvelere de yemeklerde ağırlıklı olarak yer veriliyor.

Laap adı verilen, nane yaprağı, küçük limon suyu, pirinç, acı biber ve dilediğiniz çeşit et ile hazırlanan baharatlı salata Laos’un en meşhur yemeği. Buna ek olarak tam maak hung adı verilen yeşil papaya salatasına da menülerde sıkça rastlıyorsunuz.

Ülkenin büyükşehirlerinde batı etkisi ile açılmış restoranlar ve fırınlar bolca bulunuyor. Turistik bölgelerde, küçük tezgahlar sandviç ve krep gibi hızlıca hazırlanabilen ucuz yiyecekler ile iyi alternatifler sunuyor.

IMG_6539

Sebzeli kızarmış pirinç.

IMG_6551

Yapışkan pirinç ile servis edilen yeşil papaya salatası, tam maak hung.

IMG_6640

IMG_6657

Laos’daki Fransız etkisi ile yaygınlaşan fırınlar ve cafe’ler batı tarzı yiyecekleri sunuyorlar.

Luang Prabang, Laos.

Standard

13 Mayıs 2013, Pazartesi.

DSC09112

DSC09116

DSC09121

DSC09127

DSC09134

DSC09147

DSC09149

DSC09150

DSC09156

Kuang Si şelalelerinden manzaralar.

DSC09160

Kuang Si şelalelerine uzanan yoldaki ayı barınağı.

IMG_6764

Luang Prabang’ın sıra sıra tuktuk’ları.

IMG_6765

Tıklım tıkış otobüsümüz.

Sabah uyandıktan sonra çantalarımızı toparlayıp eşyalarımızı otele bırakıyoruz. Bugün hem aktivite günümüz olacak, hem de aynı günün gecesinde Tayland sınırına doğru uzun bir yolumuz var. İlk işimiz bizi meşhur Kuang Si şelalerine götürecek bir tuktuk ile anlaşmak oluyor. Öğrendiğimize göre ana cadde üzerinde yer alan tuktuk’ların birçoğu saat 11’de bu şelalelere tur düzenliyor ve bu saate yakın gidince uygun fiyat indirimi de yapıyorlar. Yolda rastlaştığımız bir tuktuk şoförü ile fiyat ve saat üzerinde anlaştıktan sonra kahvaltı yapmak için yol kenarına sıra sıra dizilmiş sandviç, krep ve buzlu meyve içeceği hazırlayan tezgahlardan birine oturuyoruz. Servis son derece hızlı. Kahvaltı sonrasında saat 11’e yakınken tuktuk şoförü ile buluşmaya karar verdiğimiz noktaya doğru ilerliyoruz. Tuktuk’a bindiğimizde bize bir kişi daha katılıyor. Sonrasında tuktuk bizi klimalı bir minivan’ın yanına götürüyor. Minivan’e biniyoruz; ama henüz yola çıkamıyoruz. Minivan’deki koltuklar dolana kadar minivan şoförümüz yolda gördüğü her turistin önünde durup ikna etmeye çalışıyor. Şansımıza bu süreç çok uzun sürmüyor da, on on beş dakika içerisinde yola koyulabiliyoruz. Biz minivan’e binerken başlayan yağmur da etkisini iyice azaltıyor yola çıktığımızda, bu da bize derin bir oh çektiriyor.

Şelalelerin olduğu bölgeye gelmemiz bir saatimizi alıyor. Şoför üç saate yakın bekleyeceğini belirtiyor ve saat 14:45’te buluşmak üzere anlaşıp ayrılıyoruz. Bu sırada şelalere uzanan yol kenarında ızgarada çeşitli etler pişiren bir restoranda şişe takılmış fareler görüyoruz. Bildiğiniz sıçanları olduğu gibi şişe geçiren teyzenin müşterisi var mı içten içe merak ediyorum ben. Şelalelere doğru ilerlerken ilk olarak bir ayı barınağına geliyoruz. Birbiri ardına dizilmiş etrafı çitlerle kaplı bahçelerde ayılar oyunlar oynuyor, dolanıyor ya da uyukluyor. Bu mekanın burada neden bulunduğunu tam olarak anlayamasam da biz de ayılara bir göz atıyoruz. Buradan sonra şelalelere vardığımızda buz mavisi suları ile katman katman bölmelerden oluşan şelaleler bizi karşılıyor. Biz en başta en yukarı tarafa kadar gidip sonrasındaki vakti de yüzerek geçirmeye karar veriyoruz.

İlk şelale bölmesinde herkes fotoğraf çektiriyor. Turuncu kıyafetleri ile keşişler şelalenin kayalıkları arasına geçip poz verirken oluşan kontrast benim çok hoşuma gidiyor. Şelalelerin asıl görkemli noktasına geldiğimizde yukarı ormanlık alan doğru uzanan merdivenleri görüyoruz. Çok dik toprak kayalıklar arasından bu yolu yukarıdaki manzara buna değecektir umudu ile sıcaktan dolayı perişan, terden dolayı sırılsıklam olmuş bir şekilde çıkıyoruz. Yukarı çıktığımızda renk değiştirmişiz artık, üstelik yukarıda bulunanlardan öğrendiğimize göre görecek hiçbir şey yok. Tırmandığımız bölgenin tek atraksiyonu yaklaşık yirmi santimetre boyutundaki devasa örümcek oluyor. Etrafı biraz dolandıktan sonra kendimizi şelalenin sularına atmak için yüzülebilen alanlara geçiyoruz. Emre girmek istemese de, Cihan ve ben direk suya atlıyoruz ve şelalenin akıntısının altına oturup serinliyoruz. Bu sırada yanımızda bulunan Sri Lankalı bir amca ile muhabbet ediyoruz, ben şelaleden çıktıktan sonra bu amcanın Cihan’a şelale içerisinde viski ikram ettiğini öğreniyorum. Buz gibi su, sıcağa karşı çok iyi geliyor. Akşam yolculuk öncesi duş alamayacağımız için günün sıcaklığını da böylece üstümüzden atmış oluyoruz.

Şelalede en son uğradığımız yer bir ağaca gerilen ip sayesinde herkesin akrobatik hareketler yapıp gölete atladığı bölüm oluyor. Burada da biraz oyalandıktan sonra minivan’ın yolunu tutuyoruz. Bu sırada fare satan teyzenin fareleri ızgara üzerinde gözükmüyor. Ben bir an dehşetle kimin o fareleri mideye indirebileceğini tahayyül etmeye çalışıyorum.

Tekrardan Luang Prabang’a döndüğümüzde ise ilk işimiz bizi hiç hayal kırıklığına uğratmayan Jomo isimli cafe’ye uğramak oluyor. Karnımızı doyuruyoruz ve burada otobüs saatimiz yaklaşana kadar oturuyoruz. Artık otobüs istasyonuna gitmemizi düşündüğümüz bir anda otelimize dönüp eşyalarımızı alıyoruz ve ayarladığımız bir tuktuk ile otobüs istasyonuna doğru ilerliyoruz.

Otobüs istasyonuna varınca turizm firmasından aldığımız biletleri başka biletler ile değiştiriyorlar. Yarım saat otobüs istasyonunda bekledikten sonra Tayland’a uzanan yolumuz başlıyor. Herkes uzun bir aradan sonra güzel yemek, güzel şehirler ve güzel insanların diyarı Tayland’a döneceği için çok heyecanlı. Ama önümüzde atlatmamız gereken son bir sınav, son bir gece yolculuğu daha var.

En başta her şey yolunda giderken otobüs istasyonundan biraz ilerledikten sonra otobüs yeni yolcular almaya başlıyor. Gerçek anlamda otobüsün koridorları da dahil daha fazla insanı içeri alacak kapasitesi kalmayana kadar yolcu alıyoruz. Daracık koridora atılan minicik plastik sandalyelerde ikişer üçer kişi oturuyor. Bize görece rahat koltuklarda on saat yol gitmek bile zor gelirken, insanların geceyi bu sandalyelerde nasıl geçireceğini düşünüyorum. İlk saat sonrası bir yerde tuvalet ve yemek molası veriyoruz. Biz yine hemen her mola yerinde yaptığımız gibi bir lokmada yenen keklerden depoluyoruz. Bu durduğumuz mola yerindeki ilginçlik ise tezgahlara bağlı devasa sürüngenlerin bulunması. Gece olduğu için ben fark etmiyorum; ama neredeyse mola yerindeki 4-5 dükkanın hepsinin tezgahında kocaman ejderler bulunuyor. Bazıları kafeslere konmuş, bazıları domuz düğümü ile bağlanmış, bazıları da sadece ayaklarından bağlanmış bu zavallı hayvanların burada işi ne bilemiyorum.

Gece yolculuğumuz keşmekeş halinde başlıyor. Ben yine bir adet mide bulantısı hapı alıp uykunun saniyesinde beni ele geçirmesine izin veriyorum.

12 Mayıs 2013, Pazar.

DSC09098

Mola yeri tuvaletimiz.

DSC09101

Vientiane – Luang Prabang arasında mola verdiğimiz muazzam yer.

DSC09102

IMG_6705

IMG_6706

Mekong Nehri’nden manzaralar.

IMG_6703

Gece pazarınnı kesen yollarda yer alan açık büfe tezgahları.

DSC09104

DSC09105

Gece pazarından manzaralar.

DSC09107

Luang Prabang sokakları.

DSC09110

Nehir kenarına yerleştirilmiş atmosferi ile artı puan toplayan Utopia isimli mekan.

Sabah yine erkenden uyanıyoruz. Bir gün önceden otelimiz aracılığıyla ayarladığımız klimalı minivan saat dokuzda bizi Luang Prabang’a götürmek için otelimizin önünde hazır bekliyor. Şansımıza bu seferki minivan’ımız bir öncekilere kıyasla daha büyük ve geniş. Cihan ve ben rahat bir yerlere oturuyoruz. Emre de en başta bavulların yanında rahat bir koltuğa oturduğunu düşünse de sonrasında yanına oturan biraz şişmanca Çinli kız yüzünden bütün yol boyunca içten içe küfrediyor. Ben aldığım mide bulantı ilacının yaptığı tatlı uyku sayesinde neredeyse bütün yol boyu kesintisiz uyuyorum. Arada mola vermek için bir iki kere duruyoruz. Mola verdiğimiz yerlerden bir tanesi büyüleyici manzarası ile uykumuzu anında açıyor. İşin komik tarafı bu mola yerinde tuvaletlerin bile manzaralı olması. İki yanı kapalı; ama manzarayı gören tarafının duvarsız ve açık olduğu bu tuvalet hayatım boyunca kullandığım en manzaralı tuvalet olma unvanını da alıyor.

Altı saatlik bir yolculuk sonrasında Luang Prabang şehir merkezine vardığımızda bir süre nerede olduğumuzu algılayamıyoruz. Sağa mı gitsek, sola mı gitsek, ne yapsak derken yol kenarında gördüğümüz konukevi işaretini takip edip geniş bir bahçesi olan konukevine varıyoruz. Odalar ve fiyatlar da bize uygun gelince hemen konaklamayı kabul ediyoruz. Eşyalarımızı yerleştirdikten sonra odalarda çok oyalanmadan Luang Prabang sokaklarına çıkıyoruz. İlk olarak Vientiane’de de bir şubesi bulunan Joma isimli cafe’ye gidip karnımızı doyuruyoruz. En son midemize bir şeyler gireli saatler olmuş. Sonrasında da şehrin sokaklarını yürümeye başlıyoruz. Arada turizm firmalarından bir tanesine uğrayıp bir sonraki gün için bizi Tayland sınırında bulunan Huay Xai şehrine götürecek bir gece otobüsü ayarlıyoruz.

Bu şehir, Laos’ta gördüğüm ve ziyaret ettiğim en sevimli ve karakterli şehir olarak aklımda kalıyor. Akşam pazarına uzanan tapınaklar arasına sıkışmış ana sokağını geziyoruz. Hava kararmaya yakın olduğu için akşam pazarında kurulmaya başlanan tezgahlar arasında dolanıyoruz. Sonrasında da bu ana sokağa paralel olan Mekong nehri kıyısına doğru ilerliyoruz. Mekong nehri üzerinde ilerleyen ve yolcuları karşı kıyıya taşıyan tekneleri izliyoruz, kıyı şeridine dizilmiş cafe ve restoranlara göz atıyoruz. Sonrasında da bir şeyler yemek için tekrardan dışarı çıkmadan önce odalara gidip duş alıp biraz dinlenmeye karar veriyoruz.

Hava kararmışken tazelenmiş şekilde dışarı çıkıyoruz. Artık neredeyse her tezgahın kurulduğu rengarenk akşam pazarının daracık yolları arasında dolanıyoruz. Akşam pazarını kesen sokaklarda açık büfe Laos yemekleri son derece ucuz fiyatla satılıyor. Biz de bir tabak bu yemeklerden deniyoruz; ama bizim için çok da tatmin edici olmuyor. Havanın kararması ile farklı bir renge bürünen sokakları turladıktan sonra ününü çok duyduğumuz Utopia isimli bara gitmeye karar veriyoruz. Ana yol üzerinden biraz uzakta, bulunması zor bu mekanı okları takip ede ede buluyoruz. Mekandan içeri girdiğimizde ise neredeyse Laos’ta başımıza gelen en güzel şeyle karşı karşıyayız. Bu mekan gerek tasarımı, gerek atmosferi, gerekse çaldığı müzikler ile kolay kolay bulunmayacak türde bir yer. İçerisi yabancılardan geçilmiyor. Oturmak için bir yerler ararken daha önce Tham Kong Lo mağaralarını beraber gezdiğimiz Martin ile de karşılaşıyoruz. Mağaralardan sonra direk buraya geldiğinden bahsediyor.

Sonrasında içkilerimizi alıp yerdeki minderlerde kendimize bir yer ayarlıyoruz. Mekan kapanana kadar da burada oyalanıyoruz, arada diğer yabancılarla tanışıyoruz. Saat gece yarısı olmadan otelimize dönme niyetindeyken bir bakıyoruz herkes ayaklanıyor, meğersem mekan 11’de kapanıyormuş. En başta anlam veremesek de biz de nasıl olsa kalkıyorduk diyip otelimizin yolunu tutuyoruz. Kapının önünde birçok tuktuk sürücüsü mekandan çıkanları şehrin diğer popüler mekanı olan Bowling’e götürmek için sıralanmış bekliyor. Şehir dışında bulunan bu mekan da en az Utopia kadar övgü topluyor. Biz teklifleri reddedip gece sakinliğinde boş yollar arasından otelimize geri dönüyoruz.

Vang Vieng, Laos.

Standard

11 Mayıs 2013, Cumartesi.

IMG_6671

Vang Vieng’in her türlü yiyeceği hazırlama kapasitesine sahip tezgahları.

DSC09079

Televizyonlarında Friends bölümleri gösterilen cafe’ler.

DSC09080

DSC09081

Fat Monkeys isimli bar.

DSC09089

Yiyecek tezgahları akşam da iş başında.

Vang Vieng’i gündüz gözüyle bile görmek buranın genç yabancı turistler için yaratılmış yapay ve ucuz bir eğlence şehri olduğunu anlamamıza yetiyor. Bu yüzden burası muhtemelen yolculuk boyunca en az sevdiğim şehirlerden bir tanesi oluyor. Sabah uyandıktan sonra kendimizi kahvaltı yapmak için güzel bir cafe’ye atıyoruz. Bir gün önceden akşam yemeği yememenin de etkisiyle menüdeki her şeyi sipariş etme potansiyelim olsa da gelen kocaman porsiyon omletler ve ekmekler yüzümü güldürmeye yetiyor.

Kahvaltı sonrasında günün aktivitesi ise belli: tubing. Tubing, Laos’ta en yaygın aktivitelerden bir tanesi. Size verilen kocaman siyah lastikler üzerinde kendinizi nehrin akışına bırakıyorsunuz. Bu sırada nehir üzerine sıralı barlara birer içki için uğramayı ihmal etmeden tabi! Şehirde tubing aktivitesini tekeline almış tek bir yer var. Lastikleri buradan kiralayabiliyorsunuz, sonrasında görevliler sizi bir tuktuk eşliğinde merkezden 2-3 kilometre uzaktaki başlangıç noktasına kadar bırakıyorlar. Biz de lastiklerimizi aldıktan sonra, iki yabancı ile beraber başlangıç noktasının yolunu tutuyoruz. Çocuklar bir önceki gün de tubing yaptıklarını, çok eğlenceli olduğunu anlatıyorlar. Biz de duyduklarımıza kanıyoruz ve tubing maceramız böylece başlıyor.

İlk on, on beş dakika gayet keyifli geçiyor. Nehrin su seviyesi çok düşük olduğu için arada takıldığımız taşlardan kurtulmaya çalışarak, geride kalana laf atarak, fotoğraf çekip şımararak ilk bara kadar geliyoruz. İlk bara vardığımızda taşlar üzerinden ufak bir çocuk bize ip atıp bara çıkmamıza yardımcı oluyor. Barın içi ise yabancı kaynıyor. Herkes öğlen güneşin en tepedeki saatleri olmasına rağmen yoğun alkol tüketimine başlamış, bir grup “beer pong” adlı bira oyununu oynuyor. Biz de burada hafif bir şeyler içip (Annecim ben valla içmedim!) tekrardan tubing aktivitesine geri dönüyoruz. Yolun bundan sonra olan kısmı ise işkence olarak tabir edebileceğim bir süreci kapsıyor. Her şeyden önce hava çok sıcak, güneş tam tepede. Bir sene önce nehir kenarını donatan barlardan, kaydıraklardan ne yazık ki sarhoş olup boğulan turistler yüzünden eser yok. Bütün yol boyunca denk düştüğümüz tek bar, ilk gördüğümüz bar oluyor. Sonrasında iki saate yakın üç kilometrelik yolu akıntının azlığı nedeniyle yavaş yavaş alıyoruz.

Bir noktada artık susuzluk canımıza tak edince gördüğümüz bir konukevinin yamacında duruyoruz. Buraya tırmanırken Emre’nin lastiğinden patlama sesini takiben havanın ince sızışı duyuluyor. Böylece, Emre lastiği patlatmayı başarıyor. Yukardan bir adet su alıp orada oturan Avrupalı amca grubu ile muhabbet ettikten sonra Emre tuktuk’la şehir merkezine geri dönüyor. Biz de Cihan’la başladığımız tubing’i sonlandırmak için nehre kendimizi tekrar bırakıyoruz. Bizim yolumuz bir saat daha sürüyor. Her ilerleyişimizde “Biz Emre ile neden dönmedik ki?” demeden kendimizi alamıyoruz. Muhtemelen yağış sonrası nehir akıntısının daha kuvvetli olduğu dönemde çok daha eğlenceli olacak bu aktivite bizi tatmin etmiyor. Konukevinde konuştuğumuz amcalardan biri yağış sezonu sonrasında başlangıç noktasından sona ulaşmanın sadece kırk beş dakika sürdüğünü anlatıyor bize.

Sonunda bitiş noktası olduğunu düşündüğümüz bir yerde inip şehir merkezine yürümeye başlıyoruz. Terliklerimizi tubing merkezinde bıraktığımız için asfalt ve taşlı yollarda yürümek epey can sıkıcı oluyor. On beş dakika kadar yürüyüşten sonra lastikleri teslim edip soluğu odada alıyoruz. Güzel bir duştan sonra, kendine bile hayrı olmayan vantilatör beni serinletmek için can çekişiyor.

Akşam yemeği için tekrar buluştuğumuzda çok fazla alternatifimiz var. Küçücük şehir merkezi, istinasız her birinin televizyonunda “Friends” dizisinden bölümlerin gösterildiği ve turistlerin kitlenmiş gibi bu bölümleri izlediği cafe’lerle dolup taşıyor. Biz görece daha rahat bir ortamı olan bir restorana yerleşip yemek siparişlerimizi veriyoruz. Son derece leziz yemeklerimizden sonra Vang Vieng’in meşhur gece ortamını görelim diye birkaç bir şeyler içmek için herkesin üzerinde rengarenk tişörtlerini gördüğümüz Fat Monkeys isimli barın yolunu tutuyoruz. Bara girdiğimizde tişörtlerin kaynağı da anlaşılıyor. İki votka alana bir tişört bedava. Gece boyunca güzel müzik ve keyifli muhabbet bize eşlik ediyor. Ertesi gün erkenden otobüsümüz olduğu için çok fazla geçe kalmadan odalarımıza geri dönüyoruz.

Vientiane, Laos.

Standard

10 Mayıs 2013, Cuma.

DSC09037

DSC09050

DSC09051

Buddha Park’tan manzaralar.

DSC09061

DSC09069

Pha That Luang’dan manzaralar.

Sabah uyandıktan sonra kahvaltımızı yine otelimizle aynı sokakta yer alan Fransız fırınlarından bir tanesinde yapıyoruz. Karnımız doyduktan sonra şehir merkezinde yer alan Talat Sao otobüs istasyonuna gidip bir sonraki durağımız olan Vang Vieng için araçların saatlerini öğreniyoruz. Hangi saatin bize uygun olduğuna karar veremediğimizden biletlerimizi gezilecek yerleri bitirdikten sonra alma konusunda anlaşıyoruz. Sonrasında yine aynı istasyondan kalkan 14 numaralı otobüse binip Xieng Khuan’ın yani Buddha Park’ın yolunu tutuyoruz. Bindiğimiz klimalı otobüsümüz ilk olarak Tay – Lao Dostluk Köprüsü’nde duruyor. Burada otobüsteki herkes iniyor, bizi de başka bir otobüse yönlendiriyorlar. Fakat öğrendiğimize göre bizi yönlendirdikleri otobüsün kalkmasına daha bir saat var. Biz de burada daha fazla vakit kaybetmek istemediğimizden bir tuktuk ayarlayıp Buddha Park’a devam ediyoruz.

Vientiane’in 25 kilometre uzağında yer alan bu park 1958 yılında Luang Pu tarafından inşa edilmiş ve parktan içeri girdiğinizde Hindu ve Budist mitolojilerinde yer alan farklı sahneler sizi karşılıyor. Tanrılar ve şeytanların çeşit çeşit heykelleri parkın çeşitli köşelerine yayılmış bir şekilde yer alıyor. Parkı gezmemiz neredeyse yarım saatimizi alıyor.

Buddha Park sonrasında geldiğimiz otobüs istasyonuna tekrardan dönüyoruz. Burada öğlen iki için bizi Vang Vieng’e götürecek klimalı bir minivan ile anlaşıyoruz. Herkesin modu ve enerjisi aşırı sıcak ve sürekli yolculuk halinde olmaktan dolayı son derece düşük olsa da Laos’un simgesi haline gelen Pha That Luang’ı yani altın tapınağı görmeden dönmeyelim diyoruz. Öyle ki bu tapınak Laos’taki en önemli ulusal anıt olarak biliniyor ve Budist dininin simgesi olmasının yanı sıra aynı zamanda Laos bağımsızlığı ile de özdeşleşiyor. Buddha’nın göğüs kemiklerinden bir tanesinin tapınak içerisinde yer alan stupa’da bulunduğuna inanılıyor. Yine bir tuktuk’la bizi önce tapınağa götürüp orada bir on beş dakika beklemesi ve sonrasında da otelimize bırakması konusunda anlaşıyoruz. Kırk beş dakika içerisinde tapınağı ziyaret edip otelimize geri dönüyoruz.

Eşyalarımızı otelden almadan önce bir restorana girip karnımızı doyurmayı ihmal etmiyoruz. Benim burada enerjim tam anlamıyla dibe vuruyor. Yaklaşık iki haftadır takip ettiğimiz yorucu tempo bütün etkileri ile kendisini gösteriyor. Akşamında Vang Vieng’e varınca uzunca uyuyacağımı kendime tekrar tekrar hatırlatıp son bir yolculuk için kendimi motive etmeye çalışıyorum. Eşyalarımızı hazırlayıp bizi alacak minivan’i beklemeye koyuluyoruz. Klimalı ve daracık koltuklu minivan’da bizden başka kalabalık bir İngiliz ekip de yolculuk yapıyor. Yolun dört ya da beş saat süreceğini söylemelerine rağmen, bir Laos klasiği olarak Vang Vieng’e varmamız altı saatimizi alıyor.

Otel aramaya çok da mecalimiz olmadığı için önünde durduğumuz otelden odalarımızı ayarlayıp kendimiz yataklara atıyoruz. Saat akşam yemeği vakti olmasına rağmen, benim dışarı çıkma niyetim yok. Bütün geceyi uyuyarak, tabiri caizse yolculuk pilimi şarj ederek geçiriyorum. Bu sırada Cihan ve Emre dışarı çıkıyorlar. Sonrasında öğrendiğime göre güzel bir şeyler yiyip soluğu masaj salonunda almışlar.

9 Mayıs 2013, Perşembe.

DSC08963

Ulusal kütüphane.

DSC08965

DSC08967

Başkanlık sarayının olduğu bölgede yer alan koloni dönemi villaları.

DSC08969

DSC08970

Yol üzerinde uğradığımız tapınaklardan görüntüler.

DSC08983

DSC08984

Wat Si Saket’ten manzaralar.

DSC09011

DSC09015

Zafer anıtı, Patuxai.

DSC09024

That Dam, yani siyah pagoda.

Elimizde numaralı koltuklar olmasına rağmen gece otobüsümüz boş olduğu için her birimiz farklı bir koltuğa yayılıyoruz. Uyku da o kadar yorgunluk ve telaş sonrası tatlı geliyor. Sabah 7 gibi otobüs bizi Vientiane otobüs istasyonunda bırakıyor. Yola çıktığımdan beri ilk defa sırt çantamı daracık koltuk araları nedeniyle bacağımın altına değil de, yukarıdaki bölmeye yerleştiren ben, en başta cüzdanımın çantamdan ayrı çıkmasını uyku sersemliği ile normal karşılıyorum. Fakat otobüs istasyonundan bizi şehir merkezine götürecek tuktuk’a bindiğimizde cüzdanımı açmamla gece soyulmuş olduğum gerçeği ile yüzleşmem bir oluyor. Cüzdanımda bulunan Tayland’dan kalma Baht, Kamboçya’dan kalma Amerikan dolarına ek olarak Laos kiplerinden de eser yok. Üstelik cüzdanımı ilk satın aldığımda benim bile fark edemediğim gözdeki paralar bile ortada yok! Yaklaşık 120 – 150 Amerikan doları civarında param insaflı hırsıza kurban gidiyor. İnsaflı diyorum; çünkü cüzdanımda bulunan kartlarım, pasaportum; çantamda bulunan cep telefonum yerinde duruyor. Hırsız insaflı davranmış da sadece nakit paramı almış diye derin bir oh çekiyorum. Potansiyel kaybımın büyüklüğü, kaybettiklerime kıyasla çok ağır geldiğinden moralimi çok da bozmamaya çalışarak; ama ders almış bir şekilde Vientiane merkeze varıyorum.

Şehir merkezine vardığımızda neredeyse ilk karşımıza çıkan otellerden biri ile anlaşıp iki oda tutuyoruz. Hepimiz sonsuz otobüs aktarmalarından ve otobüs koltuklarında harcadığımız saatlerden yorgun düşmüşüz, bu nedenle şehri keşfetmeye çıkmadan önce biraz dinlenmenin en mantıklısı olacağına karar veriyoruz. Bir iki saat kadar uyuduktan sonra, dinlenmiş, modumuz iyileşmiş, karnımız aç, şehri keşfetmeye hazırız!

Laos’a gelmeden önce tekrar tekrar ününü duyduğumuz, Laos’taki Fransız fırınları ne yazık ki Laos’a adımımızı attığımızdan beri hiç karşımıza çıkmıyor. Her yolculuğumuzda kendimizi “Bu yolu da atlatalım Fransız fırınlarında karnımızı doyuracağız.” şeklinde motive etmeye çalışsak da küçük şehirlerde bir türlü bu Fransız usulü fırınlara rastlayamıyoruz. Vientiane’e vardığımızda bütün butik fırınları yan yana dizilmiş görünce yüzümüz sonunda gülüyor, kahvaltımızı da nerede yapacağımıza otomatikman karar vermiş oluyoruz.

Kahvaltı için girdiğimiz Fransız fırınında bizden başka yoğun bir Fransız popülasyonu yer alıyor. Kahvaltımızı çeşitli ekmekler ve günler sonunda kaliteli kahve ile yapıp şehrin sokaklarında kaybolmak için kendimizi dışarı atıyoruz. Şehrin ilgi çekici yerlerini gezmeden önce aynı ay içerisinde Myanmar’a da gitmeyi planladığımız için Myanmar Büyükelçiliği’ne olan yolu yürüyelim, hem de şehri daha iyi anlamış oluruz diyoruz. Yaklaşık iki saat kadar büyükelçiliğe olan yolu güneş altında yürüyoruz. Bu arada fikir her yere yürüme meraklısı benden çıktığı için gençlerin bol bol hayır duasını aldığımı hissediyorum her adımda. Yolda ulusal kütüphane binasını, koloni döneminden kalma villaları, başkanlık sarayını görüyoruz. Yol üzerinde denk geldiğimiz tapınaklara girmeyi de ihmal etmiyoruz.

Büyükelçiliğe vardığımızda başvurumuzu takiben iki iş günü içerisinde vizeyi alabileceğimizi öğreniyoruz; fakat biz o günün başvuru saatlerini kaçırmışız. Bu da araya hafta sonu gireceği için pasaportları pazartesi almak anlamına geliyor ki bizim o kadar zamanı Laos’ta harcama gibi bir niyetimiz yok. Gerisin geri geldiğimiz yolu yürümemek adına bir tuktuk’a binip şehrin en önemli tapınaklarından biri sayılan Wat Si Saket önünde iniyoruz. 1818 yılında inşa edilmiş bu tapınak, Vientiane’in en eski tapınağı olma özelliğini koruyor. İç duvarlarında iki bin kadar gümüş ve seramik Buddha heykellerinin bulunduğu bu tapınak aynı zamanda duvar resimleri ile de göz dolduruyor.

Wat Si Saket sonrasında yolun karşısında yer alan Haw Pha Kaew’e uzaktan göz atıp aynı bölgede yer alan yerel pazarı ve alışveriş merkezini ziyaret ediyoruz. Birbiri içine girmiş mağazalar yığını bizi kısa sürede yıldırıyor da burada çok vakit harcamadan tekrardan yola koyuluyoruz. Th Lan Xang caddesi üzerinde yer alan Patuxai isimli zafer anıtı bir sonraki durağımız oluyor. Bu devasa kemer 1969 yılında Amerika Birleşik Devletleri tarafından havaalanı inşası için bağışlanmış çimento ile inşa ediliyor. Kemeri biraz inceledikten sonra altındaki banklarda biraz oturuyoruz, bu sırada tepedeki güneş de etkisini azaltmış, çok rahatsız etmiyor. Zafer anıtından sonra şehrin göbeğinde yer alan That Dam olarak bilinen siyah pagodaya da uğrayıp otelimizin yolunu tutuyoruz. Bizim için fazlasıyla uzun bir gün olmuş. Duş alıp akşam yemeğine kadar biraz dinlenmeye karar veriyoruz.

Hava kararıp akşam yemeği için tekrar dışarı çıktığımızda ise anayol üzerinde yer alan batı tarzı restoranlardan birine giriyoruz. Yemek beklediğimiz kadar iyi olmasa da doyurucu. Yemek sonrasında Mekong nehrinin kıyısında yer alan akşam pazarını ziyaret ediyoruz. Kırmızı tenteleri altında takı, el işi ve tekstil ürünleri satanlara ek olarak farklı türde yemek tezgahları nehir kenarını süslüyor. Burada biraz oyalandıktan sonra otele geri dönüyoruz. Daha çok geç olmamasına rağmen sokakları dolduran travesti sayısı bizi şaşırtıyor. Güney Asya’nın sürekli ucuz seks turizmi ile anılmasına her uğradığımız şehirde tekrar tekrar tanık olmak ise benim içimi burkuyor.

Bu arada Kamboçya’da Angkor Wat’ı gezerken tanıştığımız Türk turizm firması yetkilisi Sevgi hanım aracılığıyla Vietnam ofisi ile irtibata geçiyoruz. Vietnam vizesinin nasıl alınabileceği konusunda son bir haftadır yazışmalarımız devam ediyor. Anlaşılan Türklerin vize alması o kadar zor ki, bize sadece ülkeye havaalanından giriş yaparsak vize sağlayabilecekler. Bu da bizim Laos’tan Vietnam’a geçme planlarımızı sekteye uğratıyor. Üstelik vize ücreti de oldukça yüksek. Biz de Vietnam planlarımızı bir başka bahara erteliyoruz.

Tham Kong Lo, Laos.

Standard

8 Mayıs 2013, Çarşamba.

DSC08823

Tham Kong Lo mağaralarının girişine doğru ilerlerken.

DSC08827

Mağara girişinde mavi tonlarındaki kanolar bizi bekliyor.

DSC08899

DSC08850

DSC08857

Mağaranın içi son derece geniş.

 

DSC08897

IMG_6587

Mağarayı geçen nehrin içinde süzülürken.

DSC08916

DSC08935

Pirinç tarlaları arasında dönüş yolumuz.

Sabah erkenden uyanıyoruz. Herkes uyuduğu şekilde uyanmış. Kimse hareket etmeye cesaret bile edememiş. Gece yerlerde bulunan ölü böcek sayısı ise on katına çıkmış. Nasıl oluyor da hepsi bu odayı buluyor çok anlamasam da uyanır uyanmaz zaten geceden açmadığımız eşyalarımızı alıp kendimizi odadan dışarı atıyoruz.

Amacımız Laos’un en büyük mağarası olarak da bilinen, genişliği yedi kilometreyi bulan, belli yerlerde yüksekliği 70-80 metreye kadar çıkan mağaraları ziyaret etmek. Mağaralara gidiş yolu oldukça çetrefilli, birkaç yerde aktarma yapmamız gerekiyor. Eşyalarımızı korku filmi otelimizin evden bozma lobisine bırakıp hemen yola koyuluyoruz. Otobüs istasyonundan öğrendiğimize göre gitmek istediğimiz bölgeye on dakika içerisinde bir otobüs var. Otobüs yolculuğumuz iki saate yakın sürüyor. Bizi bir kavşakta bırakıyorlar ve işaretlerle kesen yoldan ilerlememizi söylüyorlar. İndiğimiz yerden içe doğru olan sapağa doğru yürüyoruz biz de. İlk karşımıza çıkan otobüs durağı gibi bir bölmede yolumuzu tekrar soruyoruz, bize doğru yerde olduğumuzu ve orada beklememiz gerektiğini söylüyorlar. Bizimle beraber bir başka yabancı daha bekliyor. Ben teyit etmek amacıyla soruyorum hemen aynı yere gidip gitmediğimizi. O da mağaraların olduğu bölgeye gidiyormuş; ama bizim aksimize mağaralara kırk beş dakika uzaklıkta olan kasabada konaklamayı planlıyormuş.

Bir on dakika kadar bekledikten sonra bir otobüs geliyor. Bizi otobüsün boş koltuklarına dağıtıyorlar. Otobüs yolcu ağırlığından çok yük taşıyor. Her boş koridorda, koltuklar arasında koca koca koliler yer alıyor. Mağaraların bulunduğu Kuon Kham kasabasına giden yol bir saatten biraz daha fazla sürüyor. Bu bölgeye geldiğimizde mağaralar gitmek için bir elli kilometre daha gitmemiz gerektiğini öğreniyoruz; ama bir sonraki otobüsün kalkmasına daha bir saat var. Üstelik sabah çok erkenden yola çıkmamıza rağmen saat bir olmuş bile!

Bütün sabahı otobüsten otobüse geçerek harcamaktan perişan haldeyiz. Durduğumuz kasabada ise hiçbir şey yok. Neredeyse yüz metre uzunluğunda bir yol etrafına birkaç pansiyon ve kapalı restoran sıra sıra dizilmiş bulunuyor. Biraz yürüdükten sonra yemek yemek için görece uygun açık bir mekan buluyoruz. Laos’ta her şeyin yavaş işlediğini bildiğimizden menüdekiler arasından en hızlı hazırlanabilecek omletlerimizi sipariş ediyoruz. Bu sırada otobüs durağında tanıştığımız Belçikalı Martin de eşyalarını bir konukevine yerleştirmiş, bize katılıyor. Yemekler yine ve yeniden biraz geç gelse de karnımızı doyurmamız için yeterli oluyor. Mekanın en ilginç yanı ise, biz verandada oturmamıza rağmen, içeriden karaoke şarkılarının yükselmesi. Mikrofonu eline geçirmiş bir ablamız bizim orada bulunduğumuz kırk dakika boyunca sesine hiç aldırmadan sırayla şarkıları söylüyor. Yemekleri beklediğimiz süre boyunca herkes gülerek “Keşke yemekler gelseydi, o zaman daha katlanılabilir olurdu.” diyor.

Yemek sonrasında tekrardan otobüs durağının yolunu tutuyoruz, Martin de kasabada yapacak bir şey olmadığından bize katılmaya karar veriyor. Küçük bir tuktuk’un arkasına yerel halkla beraber sıkışıp bir saat kadar yolculuk yapıyoruz. Bu sırada Martin, Danimarka’da yaşadığından, yedi seneye yakın yatırım bankacılığı yaptıktan sonra dünyayı turlamaya başladığından bahsediyor. Benim aksime o Latin Amerika’dan başladığını anlatıyor ve bana bu bölgeye ilişkin ipuçları veriyor. Üstelik kolunda benim dövmeme benzer bir sinekkuşu dövmesi var!

Mağaranın olduğu bölgeye varınca, mağara giriş ücretine ek olarak bir de kano kiralama ücreti veriyoruz. Kanoların dizildiği mağara girişine yürüyüp ikişerli olarak kanolarda yerimizi alıyoruz ve mağara içerisinde gidiş dönüş iki saatlik bir yolculuğa çıkıyoruz.

Mağarada bir on dakika kadar ilerledikten sonra bölgedeki sarkıt ve dikitleri daha yakından görebilelim diye bir yerde inip o bölgeyi yürüyerek geçiyoruz. Işıklandırma çok iyi değil; sadece kanoda görevli iki kişinin fenerleri ve Cihan’ın kafa lambası aydınlatıyor ortamı. Kanolar ile olan yolculuğumuz ise son derece eğlenceli. Devasa mağaranın içerisinde süzülürken belli yerlerde su seviyesi alçak olduğu için kanodan inip takılan kanonun tekrar yola koyulmasını bekliyoruz. Kano ile mağaranın öbür başında yer alan kasabanın olduğu bölgeye varıp orman içerisinde içecek molası veriyoruz. On beş dakika soluklandıktan sonra kanolarımızda tekrar yerimizi alıyoruz. Birkaç kere duvara çarpmanın eşiğinden dönsek de gördüğüm en etkileyici (ama yine de karanlık) mağaralardan bir tanesinin içinden geçiyoruz.

Başlangıç noktamıza döndüğümüzde bizi kasabaya götürmek için bir tuktuk bekliyor. Hava kararmaya yakın olduğu için bizi geri dönüş endişesi sarmış durumda. Hemen yola koyuluyoruz. Günbatımını tarlalar arasında seyir halindeyken izliyoruz. Yağmurdan ıslanmış pirinç tarlalarının üzerine bulutların yansıması düşüyor. Tarlalar, yerel halk, sessiz sakin manzaralar akıp gidiyor rüzgar eşliğinde. Tam hava kararmışken kasabaya varıyoruz. Aracımız benzin almak için bir benzinlikte duruyor. Şansımıza o sırada üzerinde Thakhek yazan bir araç kenara çekmiş bekliyor. Biz hemen tuktuk’tan atlayıp şoförle konuşmaya gidiyoruz. Biraz konuştuktan sonra araç bizi Thakhek’e taşımayı kabul ediyor. Şansımıza eğer bu araca binmemiş olsak şehre dönmemizin başka yolu yok. Hiç değiştirme ve aktarma yapmadan üç buçuk saat sonra Thakhek istasyonuna varıyoruz.

Aynı gece için hiç vakit kaybetmeden ülkenin başkenti Vientiane’e bir otobüs bilet alıyoruz. Ve gece 11’de olan otobüsümüz öncesinde karnımızı doyurmak için Thakhek şehir merkezine inmeye karar veriyoruz. Bizi şehir merkezine götürmesi için bir tuktuk şoförü ile anlaşıyoruz. Yemek yemek istediğimizi anlattığımız şoför bizi çok güzel bir Tayland restoranına götürüyor. Bulduğumuz yemek Laos’ta yediğimiz en iyi yemek olduğu için (o da zaten Tayland mutfağı!) keyfimiz gayet yerinde. Yemek sonrasında kendimizi bizi bekleyen on saatlik yolculuğa hazırlamak için istasyona geri dönüp çantalarımızı alıyoruz ve gece yolculuğumuz da böylece başlıyor.

Tha Kaek, Laos.

Standard

7 Mayıs 2013, Salı.

IMG_6527

Yol boyu bizi takip eden enteresan bulutlar.

IMG_6559

Pursat yerel pazarı.

IMG_6571

Laos otobüsleri.

Sabah uyanıyoruz, eşyalarımızı topluyoruz, konakladığımız yerden çıkışımızı yapıyoruz. Kahvaltı için daha önce akşam yemeği için gittiğimiz Reagge Cafe’ye gidiyoruz. Bizimkiler her gittiğimiz restoranda yemekleri Türk yemeği usulünce modifiye etme alışkanlıklarını bu sefer de bozmuyorlar. Çırpılmış yumurtaları soğan ve domates ile istiyorlar ve kahvaltıları menemene çok benzer bir şekilde geliyor.

Bir önceki gece bir turizm firması aracılığıyla aldığımız, bizi Thakhek’e götürecek paket ulaşım için kahvaltı sonrasında kıyıya gidip beklemeye koyuluyoruz. Bizimle beraber çok yoğun bir yabancı kalabalığı var. Kıyıda bekleyen görevliler herkesi ellerindeki makbuzların rengine göre sınıflandırıp kıyıdaki teknelere bölüştürüyor. Yarım saat rötarla da olsa anakaraya geçiyoruz. Bizimle beraber aynı araca binecek İtalyan bir kız ve dört nesil Rus bir aile, anakarada bizi ülkenin kuzeyine taşıyacak minivanı beklemeye koyuluyoruz. Minivan’ımız da kırk beş dakika rötarla geliyor. Boşuna ülkenin kısaltması olan LPDR’ı, “Lao Please Don’t Rush” yani “Laos, lütfen acele etme” olarak çevirmiyorlar diye içimden geçiriyorum her gecikmede. Minivande sıkışık koltuklarımızda kuzeyin görece ilk büyük şehri olan Pakse’ye kadar üç saate yakın yolculuk ediyoruz. Yol boyu uyuklamak, kitap okumak, müzik dinlemek en favori aktivitelerimiz oluyor. Pakse’ye varınca bizi minivan’den mola yeri bir durakta indiriyorlar. Arada ben bölgenin yanı başında bulunan yerel pazara kendimi atıyorum. Hiç bıkmıyorum görmediğim garip ürünlere göz atmaktan, yoğun ve genelde kötü olan kokuyu içime çekmekten. Sabah kahvaltısında adam gibi hiçbir şey yememiş olmama rağmen pazarda gördüğüm her şey midemi alt üst etmeye ve günün geri kalanı için olan açlığımı da ortadan kaldırmaya yetiyor. Üstleri kara sinek dolu domuz parçaları, kokmaya yüz tutmuş balıklar, çürümüş sebze ve meyveler, yerlerdeki kirli su birikintilerine beş on dakika kadar dayanabiliyorum.

Pakse’den bizi Tha Kaek’e taşıyacak olan VIP otobüsümüz bir saat sonra geliyor. Şansımıza otobüsümüz boş ve konforlu; fakat ne yazık ki sürekli bir yerlerde mola veriyor. Otobüs yolculuğunun on dakika ilerleme, yirmi dakika mola vermeleri Mehter Takımı’nın iki adım ileri bir adım gerisini aratmıyor. Mola verdiğimiz yerlerde karnımızı doyuracak çakma abur cuburlar bizi hayal kırıklığına uğratıyor. Yol boyunca Cihan’la sıkıntıdan pişti oynuyoruz. Bölük pörçük uyumaya çalışıyoruz, ben arada birkaç bölüm dizi izliyorum.

Bize 19:30’da varacağımızı söyledikleri Tha Kaek’e gece yarısına doğru varıyoruz. Tabiri caizse hiçbir yerin ortasındayız. Yoldan ve sürekli yolculuk halinde olmaktan sersemlemiş, aç ve yorgun kendimi Tha Kaek otobüs istasyonunda buluyoruz. İlk işimiz istasyon yakınlarında bir otel arayışına girişmek oluyor. Gördüğümüz bir iki tane küçük motel ve pansiyonlar gözümüze çok da tekin gözükmeyince ana yol üzerinde yer alan büyükçe bir otele gidiyoruz. Üç kişilik bir oda istiyoruz; fakat kadın ya anlamadığından ya da daha önce Don Det’de de ilk sorduğumuz yerde olduğu gibi bizi iki kişilik yatakta üç kişi yatırmayı amaçladığından iki kişilik bir odaya yönlendiriyor. Tekrardan resepsiyona dönüp derdimizi anlatıyoruz da bu sefer içinde iki tane geniş iki kişilik yatağın bulunduğu bir odayı bize veriyorlar. Odaya girişimiz bana korku filmini anımsatıyor. Daracık koridorlarda elim boyutunda uçabilen devasa hamamböcekleri dolanıyor Odanın içi ise daha vahim. İki vantilatörden biri çalışmıyor ve odanın yerlerinde en az on düzine böcek ölüsü var! Odaya en son ne zaman oda temizlemenin girdiği ayrı bir tartışma konusu.

Kendimizi bu odada sadece sabaha kadar uyuyacağımız konusunda ikna edip yiyecek bir şeyler aramaya çıkıyoruz. Birkaç yere bakınıp restoran bulamadıktan sonra otobüs istasyonu içerisinde yer alan restoranlardan birine giriyoruz. Oradaki garson kadın sadece noodle çorbaları olduğunu söylüyor. Biz ne ile karşılaşacağımızı bilmediğimiz için öncesinde bir tane sipariş edip tadına bakıyoruz. Sonuç şaşırtıcı şekilde lezzetli. Bunun üzerine iki çorba daha isteyip bir nebze karımızı doyuruyoruz ve istemeye istemeye de olsa odamıza geri dönüyoruz. Odada böcek sayısı biz odada bulunmadığımız süre zarfında artmış ya da bende o hissi uyandırıyor. Ben yatakta kendime korumalı bir alan yaratıyorum da vücudum neredeyse hiçbir köşeye duvara değmeyecek şekilde uykuya dalıyorum.

Don Det, Laos.

Standard

6 Mayıs 2013, Pazartesi.

DSC08781

DSC08739

Don Det’i Don Khong’a bağlayan taş köprü.

DSC08746

Don Khong’un kumsallarından bir tanesi.

DSC08747

DSC08776

Khone Phapheng Şelalesi.

DSC08789

DSC08796

DSC08811

Don Det’de günbatımı.

IMG_6556

Reagge Bar’ın “happy” yani “mutlu” menüsü. (Adada birçok ürünün serbest olduğunu hatırlatmama gerek yok herhalde.)

O kadar uzun zaman olmuş ki saat alarmı ile uyanıp bir yerlere yetişmeye çalışmayalı. Bizim için görece rahat ve yavaş tempo bir gün oluyor. Öğlene doğru geç bir saatte uyanıyoruz, kahvaltılarımızı bölgenin parmakla sayılan cafe’lerinden bir tanesinde leziz omletler sipariş ederek yapıyoruz. Kahvaltı sonrasında cafe’de biraz daha oyalanıp interneti kontrol ediyoruz. Hiç acelemiz yok, hiç planımız yok. Bugünü sadece içimizden geldiği gibi geçirmek istiyoruz.

4000 Adalar’da çok fazla görecek şey yok, birçok ziyaretçi de buraya kafa dinlemek ve mola vermek için uğruyor. Adalarda motosiklet ve bisikletler çok yaygın. Biz de bölgeyi turlamak için en mantıklısının bisiklet kiralamak olduğuna karar veriyoruz. Bölgenin en büyük iki adası olan Don Det ve Don Khong adalarını birbirine bağlayan bir köprü bulunduğundan bu iki adayı gün içerisinde bisikletle gezmeyi planlıyoruz.

Bisikletlerimizle adaları ince ince geçen daracık düz toprak yoldan ilerliyoruz. Yol kenarındaki ağaçlar adeta bir koridor oluşturuyor. Yol boyunca çeşit çeşit bungalovlar, küçük yerel evler, tarlalar arasından geçiyoruz. Bisiklet yolu huzurlu. Don Det’i bir başından bir başına geçip Don Khong’a uzanan köprüye ulaştığımızda giriş için 25000 kip istiyorlar. Satın aldığımız bilet aynı zamanda adada yer alan ve Güney Asya’nın en büyük şelalesi olarak bilinen Khone Phapheng için de giriş bileti oluyor.

İlk olarak şelaleyi görmeyi uğraşırken şans eseri Don Khong’un ince yumuşak kum kaplı kumsallarından birine çıkıyoruz. Nehrin birkaç koldan etrafında birleştiği ve ayrıldığı kayalıklarla süslü kumsalında gölgede biraz oturuyoruz. Sonrasında yola devam ediyoruz. Kaybola kaybola meşhur şelaleyi buluyoruz. Şelale tüm görkemi ile kayalar arasından akıyor. Oluşturduğu yollar nehir üzerinden mola verdiğimiz kumsala kadar uzanıyor. Şelale etrafında biraz dolandıktan sonra toprak yollarda bisikletlerimize binmeye devam ediyoruz. Zamanın nasıl geçtiğinin farkına varmıyoruz. Bir bakmışız aradan üç dört saat geçmiş.

Günbatımını yine Don Det’de izlemek adına gökyüzü renk değiştirirken yola koyuluyoruz. Hava kararmaya yakın Don Det’e varıp nehri boydan boya gören teras restoranlardan birisine oturuyoruz. Günbatımı bir önceki gün kadar güzel. Burada gecenin tüm renkleri ile yeryüzünü boyayışını izliyoruz hava kararana kadar. Sonrasında konakladığımız yere dönüp duşlarımızı alıyoruz ve karnımızı doyurmak için dışarı çıkıyoruz.

Kumsal kenarında yer alan restoranlardan bir tanesine oturuyoruz. Yemek siparişimiz on dakika, sonrasında yemeğin bize servis edilmesi bir buçuk saat kadar sürüyor. Arada Cihan yine bu kadar rahatlığa dayanamayıp mutfak kontrolü yapmak ve garsonları strese sokmak için kolları sıvıyor. Yine de bizi çok umursayan yok. Ne garsonlar, ne de diğer görevliler. Üstüne bir de sürekli üzerimize üşüşen boy boy sinekler ve böcekler akşam yemeğimizi işkenceye dönüştürüyor. En sonunda daha fazla mücadeleye dayanamayıp yemekleri hızlı hızlı yiyip odalara geri dönüyoruz. Müzik açıp uyuyana kadar muhabbet ediyoruz.

Bu arada Don Det benim hamamböceği fobime yeni bir boyut katıyor. Geceleri patika yoldan yürürken ya da verandadan bungalovuma girmeye çalışırken zıplayan, uçan ve vücuduma çarpan kocaman hamamböcekleri, banyoda bir ya da iki böcek bulmaktan çok daha sarsıcı oluyor benim için.

5 Mayıs 2013, Pazar.

DSC08668

DSC08669

DSC08683

Tekneyle Don Det’e doğru ilerlerken.

DSC08794

Don Det’in kumsalı.

DSC08707

DSC08719

Don Det’de günbatımı.

Sabah yine saatin alarmı 05:50’de bizi uyandırıyor. Oda dışarıya kıyasla çok daha sıcak ve nemli. Hızlıca hazırlanıp otelden çıkışımızı yapıyoruz. Kapının önünden bir tuktuk ayarlayıp bizi merkez pazarın yakınlarındaki otobüs istasyonuna götürmesini istiyoruz. Otobüs durağına vardığımızda, ülke içerisinde daha önce de kullandığımız; bagajların, tuvaletin ve araç şoförünün alt bir bölmede yer aldığı, yolcu koltuklarının ise yukarı bölmede bulunduğu bir otobüs bizi karşılıyor. Otobüs boş ve rahat, içerisi klimadan dolayı serin olmasına rağmen ben bir türlü uyuyamıyorum. Yol boyu Mekong nehrine paralel akan manzarayı izliyorum. Arada Emre arkada uyuklarken, biz Cihan’la pişti oynuyoruz.

Her durduğumuz noktada otobüse yeni yabancılar biniyor. Yol boyunca üç dört kere mola veriyoruz. Sabahtan beri midemize tek bir lokma girmemiş olduğu için her mola yerinde karnımızı doyuracak bir şeyler arıyoruz; ama şansımız bisküvilerden ileri gitmiyor. Sınıra kadar olan yolumuz beş saat sürüyor. Güney Asya bizim için şehirlerde geçirilenden daha çok vaktin otobüslerde ve yollarda aktığı bölge olarak akılda kalıyor.

Sınıra gelmemize yakın, otobüste bulunan Hollandalı ağabey kardeşten birisi pasaportunu Siem Reap’taki otelde bıraktığını fark ediyor. Bu bölgeden Siem Reap’a gidecek bir sonraki otobüsün ertesi gün olduğunu öğrenince çocukları sınıra yakın, konaklama bulabilecekleri bir kasabada bırakıyoruz. Bir an düşünüyorum, böyle bir şaşkınlığı yapmak benim için de ihtimaller dahilinde; ama böyle bir şey benim başıma gelse muhtemelen geri kalan bütün yolu kendime küfrederek geçirirdim.

Sınıra vardığımızda otobüsten inip Kamboçya’dan çıkış ve Laos’a giriş damgalarımızı alıyoruz. Pazar günü olması nedeniyle her iki gümrüğe de ekstradan iki dolar ödüyoruz, fazladan çalışma adı altında. Sınır işlemlerini sorunsuz hallettikten sonra Mekong nehri üzerinde yer alan adacık topluluğunun bulunduğu Si Phan Don olarak da bilinen 4000 Adalar’a doğru ilerliyoruz. Sınırdan bu bölgeye olan yolculuğumuz ise iki saat sürüyor. Bizi Mekong nehrinin kenarında bir yerde bırakıyorlar.

Amacımız 4000 Adalar’dan Don Det olarak bilinen, görece küçük olmasına rağmen rahat ortamı ile ünlenen adaya gitmek. Otobüsün bizi bıraktığı yerden teknelerin bulunduğu kıyıya kadar yürüyoruz. Kıyıda bir süre bekledikten sonra, bizimle beraber bekleyen yabancı grup ile teknedeki yerlerimizi alıyoruz. Teknemiz, parça parça küçük küçük ağaçlık adacıkların, balıkçı teknelerinin arasından Don Det’e ulaşıyor. Don Det’e vardığımızda adanın patika yolundan ilerleyerek konaklayacak bir yerler bakınıyoruz. Dört beş yere fiyatları ve alternatifleri sorduktan sonra sonunda iki bungalov için cüzi bir miktara anlaşıp eşyalarımızı bırakıyoruz. Günbatımı saati olduğu için soluğu hemen konakladığımız yerin nehre karşı olan restoran terasında alıyoruz. Günbatımını bu terastan balıkçıların rengarenk gökyüzüne ve ada parçacıklarına karıştığı manzaralar eşliğinde izliyoruz. Sonrasında odalarımıza geçip günün kirliliğini üzerimizden atıyoruz. İyi bir duş, herkese çok taze geliyor.

Akşam yemeği için hazırlanıp Reagge Bar’a yemeğe gidiyoruz. Nehir kenarına kurulmuş, loş ışıkla aydınlatılmış bu ahşap restoranın minderlerine oturduğumuzda buraya ulaşmak için harcadığımız bütün çabaya değdiğini düşünüyoruz. O kadar acıkmışız ki, hızlı hızlı siparişlerimizi veriyoruz. Siparişleri vermemizle elektriklerin kesilmesi bir oluyor. Garsonlardan biri gelip elektrik kesintisi nedeniyle yemeklerin yapılamadığını anlatıyor. O sırada arkadan birisi müzik açıyor. Biz de böceklerin ve kuşların sesleri arasında mum ışığında uzanıyoruz. Fon müziğimiz Jack Johnson. Bu adam neden hep en doğru anlarda, en doğru yerlerde devreye giriyor? Karnımız çok aç olsa da kimsenin şikayeti yok. Uzanmış sessizce ortamı dinliyoruz.

Elektrikler bir yarım saat sonra geliyor, yemeklerimiz de elektriklerin gelmesi ile hazırlanıyor. Bu sırada İranlı Farooz ve arkadaşları ile tanışıyoruz. İran’ın Türkiye sınırına yakın bir bölgeden geldiklerini, an itibariyle Avrupa’nın farklı ülkelerinde yaşadıklarını, Türkçe anlayıp konuşabildiklerini söylüyorlar. Türkçe duymayı ve konuşmayı özlediklerinden bahsediyorlar. Biraz Türkçe konuşuyoruz onlarla.

Sonra adacığın sahil olarak anılabilecek yerinde oturmaya karar veriyoruz. Bir bakkaldan biralarımızı alıp sarı ince kum sahile iniyoruz. Birkaç yudum almamızla etrafımızı köpeklerin sarması bir oluyor. En başta bir iki derken, birden ona yakın köpek bizi çevreliyor. Bir noktadan sonra durum rahatsız edici boyuta ulaşınca odalarımıza geri dönüyoruz ve geceyi bungalovlarımızın verandasında bulunan hamaklarda akşam esintisine nazaran sonlandırıyoruz.