Category Archives: Küba

Küba.

Standard

 

 

 

 

 

 

Küba: Genel Bilgiler.

 

Küba, hep bir özlemdi benim için. Ülkenin ismini her duyduğumda, fotoğraflarına her baktığımda, ülkede çekilmiş filmleri her izlediğimde derin bir ah çektirendi. En çok merak ettiğimdi. Kültürü, farklılığı, sıcaklığı ile hep gitmek isteyip uzaklığı ve zorluğu yüzünden bir türlü cesaret edemediğimdi. Şans ya, bu zamana kısmetmiş. Üstelik Türkiye’deki bayram tatilini fırsat bile en yakın arkadaşlarımla Küba’da buluşma şansını yakalayarak.

 

Havana’nın neredeyse hiç bozulmamış yıkık dökük; ama bir o kadar renkli ve hareketli sokaklarından; Trinidad’ın tarih işlemiş binalarına ve Arnavut kaldırımı yollarına; Santiago de Cuba’nın müzik ile yoğrulmuş cafe ve barlarından; Vinales’in uçsuz bucaksız yemyeşil tarlalarına… Küba’da gördüklerimiz, duyduklarımız, hissettiklerimiz bizi çok mutlu etti.

 

Tek bir istisnayla! Daha önce bulunduğum hiçbir ülkede “turist / yabancı“ ve “yerel“ farkını bu derece hissetmemiştim. Ülkede kullanılan iki farklı para birimi ile (yabancılar için CUC, yereller için CUP) bu ayrım iyice derinleşmiş. 1 CUC, 26 CUP’a eşit. Üstelik CUP üzerinden fiyatlandırılan ürünler ile CUC üzerinden fiyatlandırılanlar arasında dağlar kadar fark var. Örneğin, bir dondurmacıya girdiğinizde dondurmaların fiyatı yereller için 3-4 CUP kadar. Aynı dondurma için turistlerin ödemesi gereken fiyat ise 3-4 CUC. Bu nedenle Havana’da bütün yereller arasında çok popüler olan bir dondurmacıya bizi almadılar. Onun yerine turistlerin dondurma yediği başka bir bölgeye yönlendirdiler. Bu husus sadece dondurmacılar için değil, birçok yer için geçerli. Bir başka örneği de şehirlerarası otobüsler. Ülke çapındaki en bilindik iki otobüs fiması Viazul ve Astro. Astro’nun daha çok seferi ve daha yaygın bir ağı olmasına rağmen, yabancıların Astro’yu kullanmasına izin verilmiyor.

 

Eğer yerel bir tanıdığınız, arkadaşınız yoksa Küba’da hep yabancısınız. Yabancı olmanızın bir dezavantajı da herkesin sahip olmak istediği değerli paraya sahip olmanız. Yollarda sizden para isteyenler çok fazla. Ufak bir CUC bahşişiniz bile Küba ekonomisinde çok büyük bir miktara tekabül ettiği için herkes tabiri caizse “elinize bakıyor. “ Bu durum beni son derece rahatsız etti. Çünkü ne yaparsak yapalım, ülkenin yerelliğine ve hayatına karışamadık.

 

Burada sosyalizm Küba için yararlı mıdır, değil midir tartışmasına girmeyeceğim; ama yine de eklemek isterim ki eğitim, yemek, barınma ülkede ücretsiz olmasına rağmen beklediğimden çok daha fazla bir yoksulluk ile karşılaştım. Küba’nın görünmeyen yüzü.

 

Son olarak eklemekte fayda var. İnternet erişimi ülkede oldukça kısıtlı. Daha önce hiçbir ülkede internete girmek için hiç bu kadar uğraştığımı hatırlamıyorum. Genelde şehirlerde devlet kontrolünde tek bir internet cafe bulunuyor. Büyük şehirlerdeki lüks oteller de benzer şekilde internet hizmeti sunuyor. Fakat internetin saati 6 USD.

1452421_10153435009465599_122272334_n

Iraz’la Havana’daki konakladığımız evin balkonunda.

DSC07862

Havana’da Devrim Meydanı’nda.

1380193_10153435064365599_1314702782_n

Iraz’la bütün yolculuk boyunca modumuzu anlatan fotoğraf bu olsa gerek. Trinidad’da evleri gözetlerken.

DSC07961

Trinidad’da.

IMG_2605

Playa Ancon’dan dönüş.

DSC08130

Onur, Santiago de Cuba’da derin muhabbetlerde.

DSC08531

Vinales’de ata binerken.

DSC08594

Iraz ve Onur, Vinales mağaralarında.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

Küba küçük bir ada gibi gözükse de görülecek oldukça fazla yeri, keşfedilecek farklı bölgeleri mevcut. Ülkenin güneyi, kuzeyi ve iç bölgeleri birbirinden farklı deneyimler sunuyor. Ülkeyi hakkıyla gezmek için en az iki üç haftanın ayrılması gerektiğine inanıyorum.

Küba’da yıl boyunca hava ziyarete uygun. Fakat ziyaret etmek için en ideal dönem Ocak ve Mayıs arası dönem. Temmuz ve Ağustos arasında hava gereğinden fazla sıcak olabiliyor. Haziran ve Kasım arasında da kıyı bölgelerde fırtına riski bulunuyor. Biz Ekim ayının ortasında ülkede bulunmamıza rağmen yağmurlardan kaçamadık.

Vize

Küba’ya ilişkin beni en çok endişelendiren mesele vize konusuydu. Arkadaşlarım Ankara’daki Küba Büyükelçiliği’nden vizelerini aldılar.

http://www.kubakonsoloslugu.com/ankara

Ben Küba’ya Meksika’nın Cancun şehri üzerinden giriş yapacaktım. İnternetten edindiğim bilgiler doğrultusunda vizeyi havalimanından alabileceğimi öğrendim. Türk pasaportunun bu uygulamaya tabi olup olmadığını Cancun’da yer alan Küba Konsolosluğu ile e-posta aracılığıyla iletişime geçip teyit ettim.

Cancun Havalimanı’na vardığımda “Cubana Havayolları“nın bankosundan 25 USD (peso olarak öderseniz 20 USD’ye denk düşüyor) karşılığında “tourist card“ yani turist kartı adı verilen tek sayfalık vizemi beş dakika içinde temin ettim. Öğrendiğime göre aynı uygulama Mexico City Havalimanı’nda da geçerliymiş. Ülkeye giriş ve çıkışta, damgaları bu kart üzerine bastıkları için ileride sorun yaratması ihtimali de ortadan kalkmış oldu. Bu kart sayesinde ülkede 30 gün konaklama iznini aldım. Eğer uzatmak isterseniz bulunduğunuz bölgedeki göçmenlik bürosuna başvurup 25 CUC karşılığında bir aylık uzatma almanız mümkün. Eğer daha da uzatmak isterseniz öncesinde ülkeden çıkış yapmanız gerekiyor.

Rota

Küba’da konakladığımız 11 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettik.

map_of_cuba

15-16.10.2013, Havana
17-18.10.2013, Trinidad, La Boca, Playa Ancon
19-21.10.2013, Santiago de Cuba
21.10.2013, Havana
22-23.10.2013, Vinales
23-24.10.2013, Havan

Eğer daha fazla zamanım olsaydı Baracao, Camagüey, Santa Clara, Cienfuegos’u mutlaka ziyaret ederdim.

Ulaşım

Küba’da ulaşım ağları gelişmiş. Biletlerinizi önceden almak şartıyla bir şehirden bir diğerine ulaşım klimalı ve görece rahat otobüsler ile mümkün. Yabancılar genelde “Viazul“ isimli firma ile yolculuk ediyorlar. Firmanın internet sitesinden detaylı bilgileri almak mümkün. (www.viazul.com) Üstelik bu site aracılığıyla biletlerinizi de alabiliyorsunuz. Fakat Küba’da internet erişimi son derece kısıtlı olduğu için siteye erişim pek mümkün değil.

Küba içerisinde tren ile yolculuk da yapabilirsiniz. Bunun için rotalara, fiyatlara ve tren saatlerine ilişkin en yararlı bilgileri de http://www.seat61.com/Cuba.htm#.UoFyG6W1_1o sitesinden edinebilirsiniz.

Şehirler içinde ulaşım için en iyi alternatif yürümek. Havana dışında şehirler küçük olduğu için kolayca bir başından diğer başına yürüyerek gidebiliyorsunuz. Fakat taksi kiralamak isterseniz de önceden fiyat konusunda anlaşmak şartıyla her köşe başında sizi bir yerlere götürmek için bekleyen şoförleri bulmanız mümkün.

Konaklama

Küba’da otellerin neredeyse tamamı devlet kontrolünde. Bu yüzden en uygun konaklama alternatifleri “casa particular“ adı verilen sistem olarak ortaya çıkıyor. Yerellerin evlerindeki fazla odaları belirli bir ücret karşılığında yabancılara açmasına bu isim veriliyor. En küçüğünden, en büyüğüne her şehirde ve neredeyse her sokakta bu tür evlere rastlamanız mümkün. Evler roman rakamı I’yi andıracak şekilde mavi olarak işaretleniyor. Bu sayede yerel bir deneyim yaşayabiliyorsunuz. Birçok konaklama da kahvaltı ve akşam yemeği de size ev sahipleri tarafından belirli bir ücret karşılığında hazırlanıyor. Bizim konakladığımız evler son derece temizdi ve odalarda klima da bulunuyordu.

Yolculuk boyunca konakladığımız “casa particular“ler ve fiyatları aşağıdaki gibi:

Hostal Peregrino Lealtad, Havana – 35 CUC (üç kişi konakladık)
Hostal Sr. Eliezer Vasquez Rosa, Trinidad – 15 CUC (üç kişi konakladık)
Casa 3 Ana, Santiago de Cuba – 30 CUC (üç kişi konakladık)
Casa Boca, Vinales – 15 CUC (üç kişi konakladık)

DSC07779

Casa Particular işareti.

DSC07424

Hostal Peregrino Lealtad, Havana.

DSC07909

Hostal Sr. Eliezer Vasquez Rosa, Trinidad.

DSC08063

Casa 3 Ana, Santiago de Cuba.

DSC08489

Casa Boca, Vinales.

Yiyecek içecek

Küba mutfağı İspanyol, Afrika ve Karayip mutfaklarının bir karşımı olarak ortaya çıkıyor. Genel olarak Küba yemeklerinde fasulye ve pirinç temel öğeleri oluşturuyor. Bu iki öğe bir arada pişirildiğinde buna “Congri (kırmızı fasulye ve pirinç)” veya “Moros  (siyah fasulye ve pirinç)” adı veriliyor. Ayrı ayrı pişirilirse “Arroz con/y Frijoles” ismini alıyor.

En sık rastlayacağınız Küba yemeği “Ropa Vieja” yani küçük küçük dilimlenmiş sığır eti parçalarının domates sosunda hazırlanıp sunulmasından oluşuyor. Yemeklerin yanında genelde “tostones” ikram ediliyor. Yani ogunlaşmamış yeşil muz kızartması.

Kahvaltılarda guava suyu ve guava reçeline çok sık rastlanıyor. Salatalar ise avakadosuz hazırlanmıyor.

Eğer hızlı bir yemek isterseniz Küba Sandviçi adı verilen jambonlu ve peynirli sandviçler yaygın olarak satılıyor.

Son derece lezzetli ve ucuz deniz ürünlerini Küba’nın birçok şehrinde tatmak mümkün.

Tatlı olarak ülke çapında dondurma çok popüler. Bunun dışında krem karameli andıran “flam” isimli tatlı yaygın olarak servis ediliyor.

Küba’ya giden herkesin mutlaka ama mutlaka denemesi gerek şey ise rom! Mojito, cuba libre ve daiquiri gibi rom bazlı kokteylleri çok ucuza tatmak mümkün.

IMG_2185

IMG_2580

Küba kahvaltıları.

DSC07887

Karışık et tabağı yanında moros ile sunuluyor.

DSC08288

Ropa vieja.

DSC08289

DSC08455

DSC08458

Son derece leziz ve taze deniz ürünleri.

DSC08087

Muz kızartması ve avokadolu salata.

IMG_2692

Jambonlu ve peynirli sandviç.

IMG_3278

Köşe başlarında ev yapımı ucuz pizzalar ile de karın doyurmak mümkün.

DSC08089

Flan.

DSC08000

Daiquiri.

Vinales, Küba.

Standard

23 Ekim 2013, Çarşamba.

IMG_3188

DSC08578

IMG_3217

IMG_3218

DSC08583

Bisikletle geçtiğimiz manzaralar.

DSC08589

DSC08595

DSC08601

DSC08604

DSC08624

 

Cuevo del Indio.

DSC08630

 

Şaşırmış gibi bakan ev.

IMG_3270

IMG_3276

IMG_3306

 

Vinales sokakları.

DSC08632

Kamyon dolmuş.

DSC08634

DSC08639

 

Havana’da Ernest Hemingway’in en sık takılmayı sevdiği mekanlardan bir tanesi: Floridita.

DSC08641

 

Havana gecelerinde tango.

DSC08650

 

Katedralin görkemi önünde son bir içki.

DSC08651

Malecon.

Sabah kahvaltıdan sonra konukevimiz aracılığıyla üç bisiklet kiralıyoruz. Öğlen 14:30’da Havana’ya olan otobüsümüze binmeden önce şehrin etrafında yer alan mağaralara bisiklet aracılığıyla gitmeyi planlıyoruz. Şehir merkezinden mağaralara ulaşmak son derece kolay. Dümdüz yolu takip etmeniz yeterli. Fakat ne hikmetse bize yirmi dakikada gidebileceğimizi söyledikleri mağaralara (arada kaybolmayı ihmal etmeden) ulaşmamız neredeyse bir saatimizi alıyor. Cuevo del Indio isimli mağaraya ulaşana kadar yol üzerinde tarlalar, minik evler, çiftlikler, çiftçiler, büyük ve küçük baş hayvanlar geçiyoruz. Üstelik geçtiğimiz yolları çevreyelen değişik şekilli kayaçlar ortama büyüleyici bir hava katıyor.

Mağaraya vardığımızda restoranlar arasından mağaranın girişini buluyoruz. Hava o kadar sıcak ki, olduğum yerde vücudumun her gözeneğinden pıtır pıtır ter damlıyor. Mağaranın içerisinde bir süre yürüdükten sonra bir nehre geliyoruz. Görevliler biletlerimizi soruyorlar, meğersem biz o aşamayı atlamışız. Ücreti görevliye vererek nehir üzerinde yer alan kayıklara binip mağaranın içerisini gezmeye başlıyoruz. Görevli bize kayaçların oluşturduğu şekilleri gösteriyor. Her bir şekil bir hayvanı andırdığı için, benzediği hayvanın ismi ile anılıyor. On beş dakikalık bir yolculuktan sonra mağaranın öbür başından çıkıyoruz. Yol üzerindeki hediyelik eşya dükkanlarına bakıp bisikletlerimize tekrardan atlıyoruz. Dönüş yolu biraz daha zorlu oluyor. Hem güneşin artık en tepede olması, hem de yolun yokuş olması nedeniyle tabiri caizse dilim dışarda dönüş yolunu tamamlıyorum.

Odaya vardığımda rengim konakladığımız evin pembesinden bile daha pembe. Sırayla duşlarımızı alıyoruz, kendimize geliyoruz ve Havana otobüsüne binmeden karnımızı doyuracak vakti buluyoruz. Havana’ya dört saatlik bir yolculuk sonucunda güneş batarken varıyoruz. Otobüs istasyonundan 10 CUC’a taksi ayarlıyoruz. Aynı zamanda ertesi gün sabah bizi havaalanına 15 CUC karşılığında götürmesi konusunda da taksici ile anlaşıyoruz. Odalarımza yerleşip eşyalarımızı ve bavullarımızı hazırladıktan sonra Havana gecesinde son bir yemek ve içki için kendimizi dışarı atıyoruz. Ben bu arada internet üzerinden bir görüşmenin tarihini netleştirmeye uğraştığımdan otellerden birine girip işlerimi hallediyorum. Onur ve Iraz da bu sırada Habana Vieja’nın yolunu tutuyorlar. Bir saat sonra Plaza de la Catedral’de buluşup yakınlardaki bir İtalyan restoranında karnımızı doyuruyoruz. Güzel yemek, güzel müzik, güzel insanlar. Yolculukların benim için en hatırlanası anları. Yemek sonrasında meydanda yer alan görkemli katedral önünde son içkilerimizi yudumluyoruz. Havana son gecesinde cıvıl cıvıl, her köşe başından ayrı bir müzik yükseliyor, insanlar akın akın sokakları dolduruyor. Her yer hayat dolu. Her yer renk dolu. Dönüş yolunu Malecon üzerinden, deniz kenarından yapıyoruz. Kalabalıkların deniz kenarını doldurduğunu görüyoruz. Kimi yiyeceklerini, kimi müziğini, kimi içkisini alıp gelmiş. Gecenin hafif esintisi bize eşlik ederken Havana’nın kapanışı son derece akılda kalıcı oluyor.

22 Ekim 2013, Salı.

DSC08499

DSC08500

DSC08509

DSC08513

IMG_3291

IMG_3294

DSC08523

DSC08526

DSC08529

 

Ata binerken yemyeşil tarlalardan geçiyoruz.

DSC08527

Yol üzerinde durduğumuz mağara.

DSC08536

Ev yapımı mojito.

DSC08540

 

Puro sarımı.

DSC08550

DSC08561

 

Puro sarımı için durduğumuz çiftlikten görüntüler.

DSC08565

DSC08570

Gün batımında Vinales’in manzaraları.

DSC08572

Paladar özel kişiler tarafından işletilen restoranlara deniyor. Genelde aile işletmeleri olan paladar’ların boyutları oldukça farklılık gösteriyor. Yol üzerinde rastladığımız bu paladar da evin önüne koydukları tek masadan oluşuyor.

Sabah yine erkenden uyanıyoruz. Bizi bekleyen taksinin geldiğini söylüyor Suzanne. Hızlı hızlı eşyalarımızı alıp aşağı iniyoruz. Küba’da bulunduğumuz süre boyunca her sabah erkenden kalkmak ve bir yerlere yetişmeye çalışmak alışkanlık haline dönüşüyor bir noktada sonra bizim için. Otobüs istasyonuna vardığımızda, istasyonun cafe’sine gidip kahvaltılık bir şeyler alıyoruz. Ama hesabı isteme ve ödeme işlerimiz o kadar uzuyor ki, otobüsümüze ancak ucu ucuna yetişebiliyoruz. Otobüse bindiğimizde de muavin ve şoförden bir posta azar işitiyoruz, “Saat kaç olmuş siz nerdesiniz?” diye. Iraz ve benim için en ön sıradaki koltuklar boşaltılıyor. Onur da en arkada tuvaletin yanı başında bir yere sıkışıyor.

Vinales’e olan yolculuğumuz dört saat sürüyor. Yol üzerinde Küba’nın meşhur ve ilk ekolojik kasabası Las Terrazas ve uçsuz bucaksız yeşillikleri ile ünlü Pinar del Rio’da duruyoruz.

Otobüsümüz Vinales’e varmadan önce, otobüs içerisinde bizi bulmuş bir amca Vinales’te konaklama konusunda bize yardımcı olmayı öneriyor. Belirttiği fiyat çok uygun olunca otobüsten indiğimizde onu takip etmeye karar veriyoruz. Otobüs, Vinales’in tek sokaktan oluşan merkezinde yer alan kilisenin önünde duruyor. Ellerinde konukevlerinin fotoğraflarını bulunduran bir grup insan daha önce ziyaret ettiğimiz diğer şehirlerde olduğu gibi burada da misafirleri kendilerine çekebilmek için yoğun çaba harcıyor.

Otobüsteki amcamız önde, biz arkada şehrin merkezinden biraz uzaklaşıp sıra sıra rengarenk evlerin bulunduğu bir sokağa varıyoruz. Bize gösterdiği pembe evin içindeki, pembe oda kocaman ve tertemiz. Çok düşünmeden Vinales’te kalacağımız bir gece için odayı kiralamaya karar veriyoruz. Öğleden sonrası için de kendimize konukevi aracılığıyla atlarla gezinti ayarlıyoruz. Sonra da karnımızı doyurmak için şehir merkezine gidiyoruz. Oturduğumuz restoran yemekleri getirmedeki yavaşlığı konusunda rekorlara imza atsa da biz farkı kapamak için hızlı hızlı yemeklerimizi yiyoruz. Yemek sonrasında da ata biniş konusunda sözleştiğimiz saati yakalamak üzere koştur koştur konukevinin yolunu tutuyoruz.

Yaşlı bir amca bize atların bulunduğu bölgeye kadar eşlik ediyor. Minik bir kulübenin önünde bizi bekleyen üç ata yerleşince de maceramız başlıyor. Üç saat boyunca turuncu topraklar ve yemyeşil tarlalar arasından geçiyoruz. Yol üzerinde ilkel yöntemlerle tarlalarını süren çiftçileri görüyoruz. Atlar arasında sürekli bir en öne geçme yarışı yüzünden huysuzluk yaşanması bizi biraz endişelendirse de gördüğümüz manzaralar nefesimizin kesilmesine yetiyor. Üstelik benim atım sürekli bir şeyler yemek için sağa sola sapıyor.

Yol üzerinde bir mağara girmeyi de ihmal etmiyoruz. Rehberimiz dilersek mağara içerisinde yüzebileceğimizi söylüyor; ama kimsenin yanında mayo olmadığı için bu opsiyonu es geçiyoruz. Mağaradan sonra yavaş yavaş gün batmaya başlamışken çiftliklerden bir tanesinde tütün sarımını görmek için duruyoruz. Buradaki amca ilk olarak bize ev yapımı mojito ikram ediyor. Mojito yapımında şeker yerine bal kullanıyor. Sonrasında da beni çevirmen ilan edip İspanyolca anlatmaya başlıyor puro tütünlerinin nasıl toplandığını, ne uygulamalardan geçtiğini. Sonra da önümüzde puro sarıyor. Puroyu yapıştırmak için yine bal kullanıyor. Sardığı puroyu da bize ikram ediyor. Bir süre burada gün batımını, çiftliği çevreleyen atları, domuzları, tavukları izledikten sonra dönüş yoluna koyuluyoruz. Ve işte tam da son derece keyifli şehir merkezine dönerken Iraz’ı at ısırıyor. Nasıl ve neden demeyin, ben de bilmiyorum. At bir insanı ısırabilir miymiş, onu da bilmiyorum. Iraz’ın bacağı bir anda kocaman kızarıyor ve morarıyor. Geri dönüş yolu birazcık Iraz’ın moralini yerine getirmek için işi şakaya vurarak geçiyor. Bizim için yolculuğun en trajikomik anlarından bir tanesi oluyor.

Konukevimize döndüğümüzde de güzel bir duş alıp akşam yemeği için dışarı çıkıyoruz. Kalabalık bir yabancı grubunun çok yüksek sesle konuştuğu bir restoranda yan masalarına oturma gafletinde bulunduğumuz için durup durup kendimize gülsek de restoranın muhteşem yemekleri keyfimizi yerine getirmeye yetiyor. Günün ata biniş macerası herkesi oldukça yorduğu için de erkenden odamıza dönüyoruz.

Santiago de Cuba, Küba.

Standard

 

 

 

 

21 Ekim 2013, Pazartesi.

DSC08323

DSC08324

Burası aslında bir eczane.

 

DSC08325

Santiago de Cuba’da bir mağazanın vitrini bu şekilde sergileniyor.

DSC08326

DSC08330

DSC08337

DSC08355

 

DSC08327

DSC08358

 

Cuartel Moncada’dan görüntüler.

DSC08362

DSC08370

DSC08372

 

DSC08380

DSC08399

DSC08409

DSC08386

 

Kaleden manzaralar.

DSC08428

Kalenin tepesinden gideceğimiz Cayo Granma adası gözüküyor.

IMG_3001

 

DSC08438

 

Cayo Granma feribotunu beklerken.

DSC08442

Feribotumuz kıyıya yanaşıyor.

DSC08449

DSC08453

Yemek yediğimiz yerde müzik çalan sevimli ikili.

DSC08460

DSC08469

 

DSC08471

DSC08474

Cayo Granma’dan.

DSC08481

Havana uçağımız.

Sabah yine erkenden uyanıyoruz. Kahvaltımızı yaptıktan sonra şehir içerisindeki ilk durağımız “Cuartel Moncada” oluyor. Ara sokaklarda sıcak hava bedenimize işlerken kaybola kaybola bu tarihi askeri garnizonu buluyoruz. Bu askeri garnizon 1874 yılında bağımsızlık savaşı sırasında burada esir tutulan Guillermon Moncada’dan ismini alıyor. Buranın bu kadar kayda değer olmasının arkasındaki temel neden ise 26 Temmuz 1953’te Fidel Castro yönetimindeki 100 kişilik bir ekibin Küba’nın o dönemdeki en güçlü ikinci askeri garnizonu olan bu birime saldırı gerçekleştirmiş ve beklenen sonucu alamamış olması.

Devrimden sonra bu binalar okula çevrilmiş ve 1967’de de belirli bir kısmı müze halini almış. Bina içerisindeki sınıflarda öğrenciler hala eğitim almaya devam ediyorlar. Müzenin girişindeki sınıflarda ders alan çocuklara göz atabiliyorsunuz. Üstelik bahçede de beden eğitimine katılan minikler yüzümüzü güldürmeye yetiyor. Müzeden içeri girdiğimizde dünyalar tatlısı rehberimiz Gretel bizi teker teker müzenin odalarında gezdirerek yarım saat içerisinde Küba’nın bütün devrim tarihini kısaca bize özetliyor. Binanın duvarlarında hala kurşun izlerini görebiliyorsunuz. İçeri girerken ders alan çocuklara göz atabiliyorsunuz, üstelik bahçede de beden eğitimi dersi devam ediyor.

Buradan şehir merkezine geri dönüyoruz. Bir önceki gün Pazar günü olduğu için kapalı olduğunu düşündüğümüz tütün fabrikasını ziyaret etmeye çalışıyoruz. Meğersem fabrika temelli kapalıymış. Yani ziyaretçilere izin verilmiyormuş, tabi bunu bize kimse söylemiyor. Sonrasında tekrardan konukevimize geri dönüp eşyalarımızı toplayıp saatler 12:00’yi gösterirken de “Mi amor” teyzemize veda ediyoruz.

Bir taksi ayarlayarak şehirden 10 kilometre uzakta bulunan “Castillo de San Pedro de la Roca del Morro”yu ziyarete gidiyoruz. Bu arada eklemekte fayda var minicik taksinin içerisinde bizden başka biri şoför, diğeri de yancısı iki kocaman adam oturuyor. Biz de üç kişi minicik arka koltuğa sıkışıyoruz. 1997’de UNESCO Dünya Mirası listesine girmiş bu kale, Santiago limanının girişinde tüm görkemi ile yükseliyor. Kale 1587’de ünlü İtalyan askeri mühendis Giovanni Battista Antonelli tarafından Santiago’yu korsanlardan korumak adına tasarlanmış.

Günümüzde kalenin içerisinde “Museo de Pirateria” bulunuyor. Kalenin tepesinden de muhteşem Karayip kıyılarının manzaralarına göz kırpabiliyorsunuz. Burada şans eseri, bayram tatilini geçirmek için Küba’ya gelen bir başka Türk’e daha denk düşüyoruz. Zaten Küba’da kiminle konuşsak Türklerin bu ülkeyi çok sık ziyaret ettiğini duyuyoruz. Şaşırtıcı değil mi?

Sonrasında ayarladığımız taksiye atlayıp “Cayo Granma” isimli adacık için feribotların kalktığı limana gidiyoruz. Söylenenin aksine feribotun gelmesi on değil, kırk dakika sürüyor. Feribot geldiğinde de Cayo Granma’ya uğramadan önce sırayla bölgedeki bütün koylara ve adacıklara uğruyor. Cayo Granma’ya vardığımızda ise karnımız aç, hava ise oldukça sıcak. Bizimle beraber gelen taksinin ikinci kafadarı bizi bir arkadaşının restoranına götüreceğini söyleyince biz de çok opsiyonumuz olmadığını düşünüp peşine takılıyoruz. On dakika içinde adanın yarısını yürüdükten sonra, bize vaha gibi gelen restorana giriyoruz. Güzel müzik, güzel yemek, güzel içkiler bir anda herkesin yüzünün gülmesine neden oluyor. Burada bir buçuk saate yakın kalıyoruz. Muhteşem deniz ürünleri ile karnımızı doyurduktan sonra da adanın geri kalan yarısını on beş dakikada yürüyüp tekrardan limana dönüyoruz.

Ana karaya vardığımızda taksicilerimiz bizi havalimanına bırakıyor; ama uçağımıza daha neredeyse dört saat var. Iraz bankodakilerle konuşup farklı havayolundan olmasına rağmen bir önceki Havana uçağına binmemiz konusunda görevlileri ikna ediyor. Tabi ki belli bir rüşvet karşılığında. Rüşvet dediğime de bakmayın, Küba’da her şey “bahşiş” üzerinden ilerliyor. Bahşiş verdiğiniz sürece kapanan kapılar açılıyor, olmayan imkanla yaratılıyor. Bahşiş ne kadar mı?Sadece 5 CUC, yani 10 TL. Havana’ya uçuşumuz minik pırpır uçağımızla iki saat sürüyor. Vardığımızda 20 CUC’a bir taksi ayarlayıp şehir merkezindeki konukevimize gidiyoruz. Tam konukevine girerken öyle bir yağmur bastırıyor ki, neye uğradığımızı şaşırıyoruz. Islanmış ve yorgun bir biçimde zili çalıyoruz, çalıyoruz açan yok. Teyzeler uyumuş bile. Şansımıza karşı komşu çıkıyor da teyzeleri telefonla arıyor, biz de on beş dakika rötarla içeri girebiliyoruz. Konukevine bizden sonra gelmiş çiftle biraz muhabbet edip ertesi gün erkenden otobüsümüz olduğu için yataklara yöneliyoruz.

20 Ekim 2013, Pazar.

IMG_2839

 

Museo de la Lucha Clandestina.

IMG_2842

IMG_2847

IMG_2867

DSC08106

DSC08114

DSC08117

DSC08119

Santiago de Cuba sokakları.

DSC08124

DSC08126

Casa de la Truva’da müzik gün boyu devam ediyor. Gündüz matineleri mekanın alt katında yer alıyor.

DSC08132

DSC08133

DSC08140

La Escalera.

DSC08149

 

Hava sıcaklığına dikkat!

DSC08150

 

Yemek yediğimiz restorandan.

DSC08158

DSC08159

DSC08161

DSC08164

DSC08165

 

Rengarenk sokaklar.

DSC08168

DSC08170

DSC08184

 

Hotel Casa Grand’dan şehir manzaraları.

DSC08200

 

Parque Cespedes’deki senfoni orkestrası konseri.

DSC08205

DSC08210

DSC08236

 

Plaza de Marte’den konser görüntüleri.

DSC08268

 

DSC08278

 

Şehir çapında sinevizyon gösterileri devam ediyor.

DSC08274

 

Sokaklar festival dolayısıyla trafiğe kapalı.

DSC08284

Mini bir defileye denk geliyoruz.

DSC08292

 

Mini lunapark.

DSC08300

 

Tropik balıklar derken?

DSC08304

 

Iris jazz bar’daki konser oldukça keyifli geçiyor.

DSC08317

Konukevine dönüş yolunda sokaklar bomboş.

Sabah erkenden güne başlıyoruz. Terasımızda kahvaltımızı yapıyoruz. Yolculuk öncesinde ve yolculuk sırasında hava durumunu kontrol ederken Küba’nın güney bölgelerinde fırtına olacağı haberleri bizi son derece endişelendirse de, Santiago de Cuba’ya vardığımızda durumun aslında tam tersi olduğunun farkına varıyoruz. Daha öğlen saatleri bile olmamasına rağmen hava 37 dereceyi gösteriyor. Her adımımızda asfalt sanki ayağımıza yapışıyormuş hissini yaşatıyor. Üstüne bir de şehirlerde kapalı şişe su bulmak düşünüldüğü kadar kolay olmadığından ben gün içinde sürekli Oz Büyücüsü’ndeki yanan cadı gibi hissediyorum.

Arka sokaklardan ilerleyerek ilk durağımız olan “Museo de la Lucha Clandestina”ya gidiyoruz. Zamanında bir karakol olarak kullanılan bu bina, M-26-7 yani 26 Temmuz Harekatı aktivistleri tarafından 30 Kasım 1956’da saldırıya uğramış. Daha sonra müzeye dönüştürülen bu bina, günümüzde 1950’lerde Batista rejimine karşı yaşanan mücadelelerin tarihini anlatıyor. Bu küçük müzeyi görevli teyzenin bize rehberlik yapması sayesinde daha net anlıyoruz. Sonrasında da yine aynı bölgede yer alan Fidel Castro’nun öğrenciyken yaşadığı evi inceleyip sokaklarda kendimizi kaybediyoruz. Ana meydan üzerinden tarihi binalara, malikanelere göz atıyoruz. Eddy’nin minicik “La Escalera” isimli tarihi kitapçısına giriyoruz. Biz buradayken Eddy bize muhteşem müzikler çalıyor, biz çıkarken de mikrofonla bütün sokağa “Türkler geldi.” anonsu yapıyor.

Şehrin renkli sokakları arasında dolandıktan sonra, daha fazla sıcakla mücadele edemeyeceğimizi anlayınca da meydanda yer alan “Hotel Casa Granda”nın gölgeli serin balkonuna sığınıp biraz soluklanıyoruz. Burada bir saat kadar dinlendikten sonra karnımızı doyurmak üzere daha önce önünden geçtiğimiz Plaza de Dolores’teki bir restorana oturuyoruz. Bu restoran son derece yerel. Öyle ki biz içeri girdiğimizde herkes bize bakıyor. Yabancıların burada yemek yemesi çok alışıldık olmasa gerek diye düşünüyoruz. Sonunda yemeklerimizi sipariş edip etrafı incelemeye başlıyoruz. Pazar günlerini hep beraber geçiren ailelerin birçoğu da öğle yemeği için burada mola vermiş. Özellikle yan masamızda 5 çocukla mücadele eden grubun hareketliliği bizi bile yormaya yetiyor. Yemekler geldiğinde ne olduğunu çok da anlayamadığımız bir manzara ile karşılaşıyoruz. Bir an önce karnımızı doyurup mekandan kalkıyoruz.

Yemek sonrasında odaya dönüp biraz dinleniyoruz. Ben bu arada soğuk duş alarak kendime gelmeye uğraşıyorum. Klimalı odaların değerini Küba’da tekrar tekrar anlıyoruz. Sonrasında da çok oyalanmadan deniz kenarında yer alan tütün fabrikasını ziyaret etmeye karar veriyoruz. Tütün fabrikasına gittiğimizde buranın kapalı olduğunu söylüyorlar bize. Biz de gerisin geri otelimize geri dönüyoruz. Akşama kadar otelde kalıp biraz dinleniyoruz. Sonunda akşam yemeği vakti geldiğinde de kendimizi dışarı atıyoruz.

Şehirden beklediğimizi çok alamamışız. Hem kısa sürede gezecek görülecek yerlerin birçoğunu tüketmişiz, hem de umduğumuzdan çok daha cansız bir ortamla karşılaşmışız. Bu düşünceler içerisinde sokaklarda yürürken ilk şaşırtıcı şey oluyor: Parque Cespedes’in ortasında bir senfoni orkestrası konserine denk geliyoruz. Bir süre parkta kalıp kaliteli müziği dinliyoruz. Sonrasında da şehrin daha önce yürümediğimiz ara sokaklarından Plaza de Marte’ye doğru yürüyoruz. Santiago de Cuba’nın bize ikinci sürprizi de burada ortaya çıkıyor. Meydanda kurulmuş bir sahnede on – on beş dakika arayla ilk olarak bir grup şarkı söylüyor, sonrasında yaşlı bir teyze ve amca ellerinde gitar ve mikrofon ile yerel şarkılar söylemeye başlıyor. En son olarak da rengarenk kıyafetleri ile kalabalık bir kadın grubu dans etmeye başlıyor. Meydan cıvıl cıvıl, çocuklar, gençler, yaşlılar, evliler, bekarlar herkes burada. Biz bir süredir şehrin hayat belirtilerinin nerede saklandığını sorgularken son gecemizde şehrin canlılığını bir anda buluyoruz. Meydanda bir süre kalıp gösterileri izliyoruz. Sonrasında da meydana uzanan ana cadde üzerine kurulmuş tezgahlara inceleyerek yemek yemeyi planladığımız “El Barracon” isimli restorana doğru yürüyoruz. Yol üzerinde dondurma, yerel yemekler, şekerleme, akvaryum balığı, hediyelik eşya ve takı satanların tezgahları bulunuyor. İki farklı yerde projeksiyon ile film gösterimlerine denk geliyoruz. Üstelik sokağa kurulmuş platformlardan bir tanesinde sergilenen defileyi bile yakalıyoruz.

Sonunda El Barracon’a vardığımızda yemeklerimizi sipariş etmek oldukça uzun sürüyor. Bir saat sonunda ise devasa porsiyonlarda yerel yemeklerimiz geliyor. Yemekleri yedikten sonra da yavaş yavaş tezgahları toplamakta olan panayır bölgesine geri dönüyoruz. Bu sırada bir dondurmacının önünden geçerken dondurma yemeyi öneriyorum ben. Biz içeri girdiğimizde önce bir kadın kavgası kopuyor, sonra bir süre bizi nereye oturtacaklarını bulamıyorlar. Bir yere oturduğumuzda ise sipariş sonrası hesap krizi çıkıyor. Daha önce Havana’da yaşadığımız problemin bir benzeri burada da tekerrür ediyor. Aslında bu dondurma mekanları yerellere yönelik. Küba’da da yerel ve yabancı ayrımı çok net bir şekilde yapılıyor.  Yemeklerin tamamı yerellerin kullandığı CUP para birimi üzerinden hesaplanırken, benim hesabı neredeyse 25 kat daha değerli olan CUC ile ödemeye çalışmam siparişimi alan teyzeyi oldukça sinirlendiriyor. Verdiğim ufak para biriminin kalan üzerini teyzeye bahşiş olarak bırakınca, neredeyse beni döveceğine emin olduğum teyzemin yüzünde güller açıyor.

Dondurma sonrasında otelimize doğru yavaş yavaş dönerken yol üzerinde Iris Jazz Bar isimli bir bara denk geliyoruz. Plaza de Marte’ye bakan bu mekana çok düşünmeden giriyoruz. Biz içeri girerken bize bileti satan adamın, aslında orada çalışmadığı konusunda garson kız ile ayrı bir problem yaşıyoruz. Garson kız ve biletçi adam sorunu kendi aralarında çöze dursunlar, bizi sahne önündeki masalardan birine oturtuyorlar ve bizim için Küba’nın en hatırlanası gecelerinden bir tanesi başlıyor. Flütistle beraber altı kişilik ekip muhteşem bir konser sergiliyorlar. Konser sonrasında bizimle beraber müziği dinleyenlerden biri beni elimden tutup ekiple tanıştırmaya götürüyor. Konser boyunca futbolcu Alex’e ne kadar benzediğini düşündüğüm perküsyoncu ile benim harika İspanyolcam sağolsun biraz muhabbet ediyoruz.

Hatırlanası bir gece daha biz odaya dönüş yolundayken karanlığa karışıyor.

19 Ekim 2013, Cumartesi.

IMG_2699

IMG_2741

Yoldan manzaralar.

IMG_2781

 

Santiago de Cuba’ya hoşgeldik.

DSC08085

 

Konakladığımız mahalleden.

DSC08093

Catedral de Nuestra Senora de la Asuncion.

DSC08097

Casa de la Trova’dan.

Santiago de Cuba’ya, Trinidad’dan otobüs 12 saat sürüyor. Gece otobüsü olmadığını öğrenince biz de günün tek otobüsü olan sabah 08:30 için biletlerimizi ayırtıyoruz. Otobüs istasyonuna gittiğimizde çantalarımızı alıştığımız uygulama ile görevlilere veriyoruz ve otobüsteki yerlerimizi alıyoruz. Santiago de Cuba’ya olan yolculuğumuz, bir saat rötarı da ekleyince 13 saat kadar sürüyor. Yolda Küba’nın bütün büyük şehirlerinin içinden geçiyoruz: Cienfuegos, Camagüey, Las Tunas, Bayamo. Yol boyunca tıngır mıngır otobüsümüzle yol kenarında oturanlara, rom içenlere, kaldırımlarda domino oynayanlara, bisikletleri ile geçenlere, teraslarında çamaşırlarını asmaya uğraşan teyzelere, evlerinin önünde sallanan sandalyelerde oturan amcalara, sokaklarda koşuşturan çocuklara tanık oluyoruz. On üç saat yarı uyuklayarak, yarı yol izleyerek akıp gidiyor.Şansımıza Onur’un otobüs yolculuğu sırasında tanıştığı rehber sayesinde hem şehre ilişkin ipuçları ediniyoruz, hem de akşamında konaklayacağımız evi ayarlıyoruz.

Akşama saatlerinde şehre vardığımızda yine elleri fotoğraf ve broşürler ile dolu bir kalabalığın bizi otobüs istasyonunun önünde beklediğini fark ediyoruz. Onur bizden önce istasyondan çıkıp bizi karşılayacak aracın şoförünü buluyor.

Şehir meydanına çok yakın bir ara sokakta bulunan evimiz son derece yerel. Araç ile girdiğimiz daracık sokak kendisini evin sıkıcılığından, sokağın canlılığına ve hareketliliğine atmış insanlarla dolup taşıyor. Sokakta sürekli bir gürültü, sürekli bir hareketlilik var. Eve adımımızı attığımızda ise bizi sürekli “Mi amor”diye çağıran ev sahibimiz ile tanışıyoruz. Mi amor teyze bize teras katındaki mütevazi odamızı gösterdikten sonra da akşam yemeğimizi hazırlamaya başlıyor. Bu sırada biz de terastan sokağı izlemeye koyuluyoruz.

Akşam yemeğimiz küçük çapta bir ziyafet şeklinde masayı donatıyor: muz kızartması, avokadolu salata, tavuk, pilav ve flam adını verdikleri krem karamel. Yemek sonrasında çaylarımızı yudumluyoruz. Sonunda da dışarı çıkıyoruz.

Santiago de Cuba, ülkenin kültürel başkenti olarak da biliniyor. Üstelik Küba edebiyatı, müziği, mimarisi, siyaseti için de son derece önemli bir yer taşıyor. Şehrin ana meydanlarından bir tanesi olan Parque Cespedes’e on dakika uzaklıkta konakladığımız için, ilk durağımız bu park oluyor. Geç bir saat olmasına rağmen park oldukça kalabalık. Grup grup insanlar parkın farklı köşelerinde oturuyorlar, muhabbet ediyorlar. Iraz ve Onur bir kenarda otururken, ben de fotoğraf çekmeye dalıyorum. Bu sırada rengarenk giyinmiş üç Kübalı çocuğun laf atması sonucu bir süre onlarla muhabbet ediyorum. Sonunda da gecenin canlı müzik dozunu almak adına Casa de La Trova’ya gidiyoruz. Küçük bir sahnede, kötü müzik sistemi ile kalabalık bir grubun çaldığı yerel ve popüler Küba tınılarını artık hepimizin gözleri kapanmaya başlayana kadar dinliyoruz.

 

Trinidad, Küba.

Standard

18 Ekim 2013, Cuma.

 

 

DSC08020

DSC08026

DSC08030

DSC08032

La Boca kasabasından.

 

DSC08035

IMG_2587

Playa Ancon’dan.

DSC08039

 

IMG_2852

IMG_2609

 

DSC08042

IMG_2623

IMG_2627

IMG_2635

IMG_2641

 

IMG_2852

IMG_2609

IMG_2648

Dönüş yolunda manzaramıza takılanlar.

DSC08056

Plaza Mayor’da canlı müziği dinlemeye kalabalıklar akın ediyor.

Sabah uyanıp kahvaltıya iniyoruz. Ev sahibimiz çoktan masayı hazırlamış bile. Küba kahvaltıları genelde birbirine benzer bir tarz izliyor. Guava suyu, sıcak süt, omlet, tereyağ, bal ve taze meyveler kahvaltımızı oluşturuyor.

Kahvaltı sonrasında Onur odada kalırken, Iraz ve ben dışarı çıkıp ilk iş olarak ertesi gün ülkenin en güney doğusunda yer alan Santiago de Cuba’ya gitmek için biletlerimizi alıyoruz. Sonrasında da bisiklet kiralamak üzere kitabın önerdiği tiyatro binasına gidiyoruz. Tiyatronun içinden çıkan bir amca bizi bisikletleri kiralayacağımız başka bir eve kadar götürüyor. Evin içinden geçip bisikletlerin bulunduğu arka bahçesine ilerliyoruz. Burada saçlarını tuvalet kağıdı ruloları le bigudilemiş bir kadın bize yardımcı oluyor. İki bisiklet alıp konukevine geri dönüyoruz.  Günün hedefi, 18 kilometre uzakta yer alan Playa Ancon’a gitmek. Iraz ve ben bu yolda bisiklete binmeyi tercih ederken, Onur işin zahmetinden kaçıp taksi ile gitmek istediğini söylüyor. “Plaja geldiğinizde beni ağzımda purom, elimde mojito’m ile bulabilirsiniz.” demeyi ihmal etmeden.

Onur’u geride bıraktıktan sonra bizim Playa Ancon maceramız da başlıyor. Gidiş yolu son derece kolay oluyor. Yollar oldukça düzgün, bisikletler de görece rahat olduğu için tıngır mıngır plaja doğru ilerliyoruz. Yol üzerinde geçtiğimiz La Boca isimli balıkçı manzarası yerel Küba’nın tüm özelliklerini gözlerimiz önüne seriyor. Mola verdiğimizde rastlaştığımız polislerle biraz sohbet ediyoruz.

Bir saatten biraz fazla süre sonunda plaja vardığımızda ise bembeyaz kumları ve kristal suları ile muazzam bir plaj ile karşılaşıyoruz. Bisikletleri bir ağacın altına park ettikten sonra da Onur’u arama maceramız başlıyor. Plajı baştan başa iki kere geçtikten sonra sonunda Onur’u ufak restoranlardan birisinde hakkaten dediği gibi elinde purosu, önünde mojito’su otururken buluyoruz. Iraz ve ben güneşten kavrulmuş iki surat, direk eşyalarımızı Onur’a bırakıp kendimizi denize atıyoruz. Günün geri kalanını da bu şekilde geçiyoruz. Plaj 18:00’de kapanıyor, biz de 17:00’ye kadar denize girip güneşin tadını çıkarıyoruz.

Dönüş yoluna, Iraz ve ben biraz daha erkenden çıkıyoruz. Ama işin kötü tarafı gelişin ne kadar kolay olduğunu, dönüşte fark etmemiz. Gelirken rahat rahat gelmemizin nedeninin aslında yokuş aşağı inişimiz olduğunu algılayınca, dönüş macerası zorlu başlıyor. Dönüş yolumuz, artık biz sıcaktan, nemden ve denizin tuzundan renk değiştirip şehre varana kadar bir buçuk saat sürüyor. Bisikletleri kiraladığımız eve bırakıp kendimizi eve atıyoruz. İlk işimiz güzel bir duş alıp biraz soluklanmak oluyor.

Akşam yemeği için tekrar dışarı çıktığımızda bir gün önce önünden geçtiğimiz fakat kapalı olan Sol y Son’a gidiyoruz. Eski bir evin içinde yer alan bu muhteşem restoran gerek lezzetli yemekleri, gerekse yemeğe eşlik eden büyüleyici müziği ile bizim için Trinidad’ın doruk noktası oluyor. Bu tarihi evin avlusunda oturup saatlerce gecenin tadını çıkarıyoruz.

Canlı müzik bittiğinde de mekan değiştirip Plaza Mayor’un yolunu tutuyoruz. Plaza Mayor’un merdivenlerinde her gece canlı müzik ve yoğun kalabalık eksik olmuyor. Biz de kalabalık arasında yerimizi alıp Afrika kökenli tınıları dinleyip canlı müziğe doyuyoruz.

 

17 Ekim 2013, Perşembe.

DSC07915

DSC07918

Yolda denk düştüğümüz müzik okulundan.

DSC07924

DSC07927

DSC07933

DSC07935

Sokaklarda renk ve hayat var.

DSC07937

DSC07940

DSC07949

Museo Historico Municipal’da 19. yüzyılda kullanılan antik eşyalar da sergileniyor.

DSC07951

DSC07955

DSC07957

DSC07960

 

IMG_2484

 

IMG_2496

Dersinli Murat’a selam olsun.

DSC07967

 

Kuşbakışı.

DSC07969

Museo Historico Municipal.

DSC07971

DSC07977

 

Punto de Venta yazan pencerecikten meyve ve sebze alışverişi yapabiliyorsunuz.

DSC07981

DSC07990

 

Trinidad’dan manzaralar.

 

IMG_2538

DSC07999

 

Küba’nın olmazsa olmazları: Rom ve güzel müzik.

DSC08009

 

Palenque de Los Congos Reales.

DSC08019

Casa de La Trova’da geceyi tamamlıyoruz.

Bir gün önceden konukevimiz aracılığıyla Trinidad’a gitmek için otobüs biletlerimizi almışız. Suzanne’e sabah odadan çıkarken bıraktığımız paraları, akşamüzeri bize minik ve ne olduğu çok da anlaşılmayan otobüs biletleri olarak geri getirmiş. Bu yüzden sabah erkenden uyanıyoruz ve çantalarımızı hazırlıyoruz. Trinidad’a olan otobüsümüz saat 08:30’da. Ayarladığımız taksi on dakika önceden geliyor, hazırlanınca biz de aşağı iniyoruz. Eski, kocaman, yemyeşil bir Amerikan arabası bizi otobüs istasyonuna bırakıyor.

İstasyona girdiğimizde girişte yer alan ufak bankoya bavullarımızı teslim edip karşılığında bavulları teslim almakta kullanacağımız fişlerimizi alıyoruz. Yolculuk öncesinde istasyon içerisinde yer alan kantinde kahvaltımızı yapmayı da ihmal etmiyoruz: sütlü kahve, jambonlu ve peynirli sandviç.

Trinidad’a olan yolculuğumuz beş buçuk saat sürüyor. Otobüs genel olarak boş olduğundan yolculuk da son derece rahat geçiyor. Yolda mola verdiğimiz tesis tertemiz, üstelik favorimiz guava suyu satışı da yapıyor.

Trinidad’a vardığımızda saat 15:00’e geliyor. Otobüs ile şehir merkezine girmemizle, ellerinde otellerin resim ve kartvizitlerini tutan yoğun bir kalabalığın otobüsü takip etmeye başlaması da bir oluyor. Otobüsten inip istasyonun kapısının önüne çıktığımızda da asıl curcunanın bizi burada beklediğini fark ediyoruz. Bir anda  yaşlısı genci, teyzesi amcası onlarca insan kendi evlerinde kalmamız içim bizi sağa sola çekiştirmeye başlıyor. Otobüs istasyonundan olabildiğince uzağa yürüyüp haritamızı orada açmayı planlasak da bizi takip etmeye devam ediyorlar. Daha önceden belirlediğimiz birkaç evi biz önde, bizden umudunu kesmeyen grup arkada teker teker ziyaret ediyoruz. İlk ev dolu olduğunu söylüyor, ikinci ev çok yıkık dökük çıkıyor, üçüncü ev de tadilat altında olduğunu belirtiyor. Biz de şaşkın şaşkın nereye gideceğimizi düşünürken köşe başında bekleyen ve evinin tam önünde durduğumuzu fark ettiğimiz amcanın evini kontrol etmeye karar veriyoruz. Evinin üst katında bulunan mütevazi odası, muazzam terası ve düşük ücreti ile çok düşünmeden odayı iki geceliğine kiralamak konusunda anlaşıyoruz. Amca ile çat pat İspanyolca anlaşabiliyorum, en azından derdimi anlatabilecek derecede ispanyolca konuşabiliyorum. Odaya yerleştikten sonra bir süre soluklanıp kendimize geliyoruz. Dışarısı o kadar sıcak ki, odanın son kuvvetle çalışan kliması bizi ayrı bir cennete taşıyor.

Kendimize geldiğimizde de Trinidad sokaklarına çıkıyoruz. Eski İspanyol kolonisi bu şehirde zaman 19. yüzyılda durmuş hissi veriyor. İspanyol kolonisi döneminin mimarisini koruyan binaları, ince işleme malikaneleri, Arnavut kaldırımı yolları ile 1988’de UNESCO Dünya Mirası listesine alınmış bu minik ama sevimli şehir, Küba’nın en eski açık hava müzesi olarak ifade ediliyor. Sokaklarda canlı müziği takip ederek bizi bir müzik okuluna kadar götürmesine izin veriyoruz. Müzik okulundan içeri girdiğimizde bir köşede gitar çalan kızları, öbür köşede piyano çalışan başka biri kızı görüyoruz. Ama işin asıl eğlencesi okulun arka bahçesinde yer alıyor. Burada oldukça kalabalık bir grup tüm coşkusu ile bir şeyler çalıyor. Bir süre durup müziği dinliyoruz. Küba’nın en güzel tarafı sağdan soldan en beklemediğiniz anlarda karşınıza çıkan tınıları.

Sonrasında da sokaklarda kendimizi kaybediyoruz. Rengarenk evlere, evlerin açık camlarından ve kapılarından gözüken iç dekorasyonlarına, yaşlısı genci sokakları dolduran insanlarına, yerelliğine hayran kalıyoruz. Kendimizi şehirde her sokağın öyle ya da böyle çıktığı Plaza Mayor’da buluyoruz. Burada şehrin simgesi haline gelmiş sarı kiliseyi görüyoruz; ama içine girişe izin verilmiyor. Sonrasında da şehrin en önemli binalarından bir tanesi olan Museo Historico Municipal’i kapanmadan önce ziyaret ediyoruz. Burada köle tüccarı Justo Cantero’nun burada yaşadığı dönemden kalma neoklasik tarzda döşenmiş odalara tanıklık edebiliyorsunuz. Müze anlamında çok tatmin edici olmasa da, binanın kulesine çıktığımızda karşımıza çıkan Trinidad manzarası nefesimizi kesmeye yetiyor. Müze kapanana kadar burada oyalanıyoruz. Binaları ve insanları kuşbakışı inceleyip bulunduğumuz konumu anlamaya çalışıyoruz.

Müzeden çıktıktan sonra bir süre daha sokaklarda dolanıp yol üzerinde gördüğümüz cafe’lerden bir tanesine soluklanmak için giriyoruz. Biz içeri girip yemeklerimizi sipariş edip romlu içkilerimizi söyledikten sonra mekanda canlı müzik de çalmaya başlıyor. Müzik o kadar keyifli ki, bir türlü kalkasımız gelmiyor mekandan. Hava kararana kadar burada kalıyoruz. Her şey olması gerektiği gibi.

Mekandan kalktığımızda da konakladığımız evin yolunu tutuyoruz. Sırayla duşun keyfini çıkarıp klima önünde hararetimizi atıyoruz. Onur, biraz kestiriyor. Enerjimizi tekrardan topladıktan sonra da Trinidad’ın meşhur müziğini tekrardan dinlemek ve gecesini görmek üzere dışarı çıkıyoruz. Sokaklarda her köşe başından ayrı bir müzik geldiğini fark ediyoruz. Biz, Palenque de Los Congos Reales olarak bilinen, her grubun birer saatliğine sahneye çıktığı, daha çok açık hava gazinosunu andıran mekana giriyoruz. Burada bir – bir buçuk saat kalıyoruz. Ama ortam beklediğimizden daha sakin ve boş. Biz de şansımızı aynı sokakta yer alan Casa de La Trova’da değerlendirmeye karar veriyoruz. İçeri girdiğimizde mekanın küçük alanında son derece güzel müzik eşliğinde dans edenleri görünce masalardan birine oturup gece bitene kadar burada kalıyoruz.

Havana, Küba.

Standard

16 Ekim 2013, Çarşamba.

DSC07775

 

Havana sokaklarında elektrik tellerini ayakkabılar süslüyor.

 

DSC07785

 

Malecon.

DSC07791

DSC07799

DSC07803

DSC07808

DSC07813

IMG_2325

IMG_2327

IMG_2328

DSC07796

DSC07810

DSC07827

 

IMG_2320

 

IMG_2333

 

DSC07847

Necropolis Cristobal Colon’dan manzaralar.

IMG_2345

 

IMG_2336

Amelia’nın mezarı.

DSC07853

DSC07854

DSC07857

Plaza de la Revolucion.

DSC07871

Jose Marti Anıtı.

DSC07876

DSC07878

DSC07880

Universidad de La Habana.

DSC07893

Vedado’dan.

DSC07888

 

Vedado’da yer alan el işi pazarı.

DSC07904

Hotel Nacional’de mojito’larımızı yudumlarken muhteşem deniz manzarası bize eşlik ediyor.

IMG_2426

IMG_2440

 

Casa de La Musica.

Bir önceki gün olduğu gibi sabah kahvaltımızı yine konukevimizde yaptıktan sonra bu sefer şehrin farklı bir bölgesini keşfetmek için kendimizi dışarı atıyoruz. İlk durağımız Necropolis Cristobal Colon isimli mezarlık oluyor. Küba’nın en büyük mezarlığı olan bu mezarlık 1876 yılında kurulmuş ve ismini Christopher Columbus’tan almış. Günümüzde mezarlığın 500’den fazla anıta ev sahipliği yaptığı biliniyor. Mezarlığın bölmeleri arasında, güneş tenimizi ciddi anlamda kavururken dolanıyoruz. Mezarları süsleyen heykellere, fotoğraflara, çiçeklere göz atıyoruz. Mezarlığın orta yerinde genişçe bir kilise bulunuyor, içine girdiğimizde buranın da tadilat altında olduğunu görüyoruz. Bizim için mezarlığın en enteresan anı ise aşkın ve umudun simgesi haline gelmiş Amelia Goyri yani “La Milagrosa”nın mezarını ziyaret ettiğimiz an ortaya oluyor. Her gün onlarcası adakta bulunmak üzere bu mezarlığa geliyor. Efsaneye göre Amelia, 1903 yılında çocuğunu doğururken 23 yaşında ölüyor. Amelia ve bebeği aynı mezara gömülüyorlar. Bu tarihten sonra yıkılmış eşi Jose Vicente Adot y Rabell, Amelia’nın mezarını her gün ziyaret ediyor. Öldüğüne inanmak istemediği için de onu uyandırmak istercesine mezarın üzerinde bulunan kancaları üç kere çalıyor, onu son ana kadar görmek istediğinden de mezardan geri adımlarla çıkıyor.

Yıllar yıllar sonra bedenin mezardan çıkarılacağı bir zamanda Amelia’nın bedeninin bozulmamış ve çocuğunu kucağında tutar pozisyonda olduğunu görüyorlar. Bu hikaye dilden dile yayılıyor ve Amelia efsane haline geliyor. Günümüzde çocuklarına ilişkin adakta bulunmak isteyenler bu mezarlığa gelip mezar kulplarını üç kere çalıp mezarlıktan geri adımlarla çıkarak dua ediyorlar. Bizim orada bulunduğumuz sırada da kırmızı elbiseleri ve dikkat çekici hareketleri ile bir teyze gelip bu ritüeli devam ettiriyor. Elindeki parayı Amelia’nın heykeline, mezarın farklı bölümlerine ve kendi vücuduna sürüyor; yüksek sesle dua ediyorum. Biz ağzımız açık izlerken, karşımızda on beş dakika boyunca mini bir şov sergiliyor.

Mezarlıkta bir saate yakın zaman geçirdikten sonra bir taksiye atlayıp Plaza de la Revolucion’a gidiyoruz. Bu bölge 1920 – 1959 yılları arasında planlanan ve büyüyen “Yeni Havana”yı temsil ediyor. 1950’lerde inşa edilmiş bakanlık binaları, şehrin geri kalanına kıyasla daha karaktersiz ve gri bir özellik taşıyor. Bu bölgenin en dikkate değer yanlarından bir tanesi ise İç İşleri Bakanlığı binasının dış cephesinde demirlerle yapılmış kocaman bir Che Guevara portresinin bulunması. Portrenin altında da “Hasta la Victoria Siempre” yani “Her zaman zafere doğru” yazıyor. Hemen yanı başında yer alan telekomunikasyon binasının dış cephesinde ise Camilo Cienfuegos’un benzer tarzda yapılmış portresi bulunuyor. Aynı bölgede Jose Marti anıtı da bulunuyor. Dileyenler 138,5 metre yüksekliği ile Havana’daki en yüksek yapı olan bu anıtı ziyaret edebiliyorlar. Anıtın ön cephesinde Jose Marti’nin 17 metrelik oturur pozisyonda heykeli dikkat çekiyor. Anıtın içerisinde bir müze ve gözlem noktası da yer alıyor.

Meydanı gezdikten sonra da 1728 yılında Dominikli keşişler tarafından kurulmuş ve 1842’de laikleştirilmiş Universidad de La Habana’yı ziyaret ediyoruz. Üniversitenin girişindeki merdivenlerde ellerini açmış bir “Alma Mater” heykeli bizi karşılıyor. Kampüsün cıvıl cıvıl ortamı içerisinde biraz dolanıyoruz. Ziyaret etmek isteyenler için kampüs iki müzeye de ev sahipliği yapıyor: Museo Antropologico Montane ve Museo de Historia Natural Felipe Poey.

Üniversiteden çıktıktan sonra da şehrin yeni ve modern yüzünü simgeleyen Vedado sokaklarında dolanıyoruz. Yol üzerinde zor arayışlarla bulduğumuz ve para çekmek için girdiğimiz banka içerisindeki uygulamalar bizi biraz korkutuyor. Bankoya iki kişi gidemiyorsunuz, biriniz bankodayken öbürü ile konuştuğunuzda azar işitiyorsunuz, banka içerisinde cep telefonu kullanmak yasak vs vs. Banka işlerimizi hallettikten sonra da karnımız aç olduğu için bir süre yemek yiyebileceğimiz bir restoran arayışına giriyoruz. Sonunda da ara sokaklardan bir tanesinde loş bir restoran bulup oturuyoruz. Bir önceki gün olduğu gibi yemek sırasında piyanodan gelen klasik müzik tınıları yemeğimize eşlik ediyor. Ortaya söylediğimiz devasa karışık tabak hepimizin yüzünü güldürmeye yetiyor. Yemek sonrasında bölgede yer alan el işleri pazarına gidip hediyelik eşya alıyoruz.

Bu arada Havana’da dondurma satan mekanlar oldukça popüler. Biz de tatlı niyetine bunlardan bir tanesini deneyelim dediğimizde bizi içeri almıyorlar. Ülkedeki keskin turist ve yerel ayrımı, ilk defa bu kadar gözümüze sokuluyor. Ülke ekonomisinde turistlerin kullandığı CUC ve yerellerin kullandığı CUP para birimleri bulunuyor. CUC, CUP’a oranla son derece değerli. Bu nedenle siz de elinizdeki paranın değerine göre harcama yapacağınız yerlere yönlendiriliyorsunuz. Dondurmacının dışında bulunan başka bir tezgahtan son derece yüksek fiyatlara dondurmamızı alıyoruz. Yine de hevesimiz kursağımızda kalıyor.

Gün batımında deniz karşı muhteşem manzaraları ile ününü bol bol duyduğumuz Hotel Nacional’e gidiyoruz. Burada denize tepeden bakan bir masada canlı müzik eşliğinde mojito’larımızı yudumluyoruz. Ben arada internette işlerimi kontrol etmek üzere otelin bilgisayar odasına gidiyorum. Ülke içerisinde internet bağlantısı bulmak neredeyse imkansız. Sadece devlet kontrolündeki internet cafe’lerden yani Etecsa’lardan ya da büyük otellerden internete girebiliyorsunuz. İnternetin saatlik ücreti ise 6 CUC gibi yüksek miktarlardan başlıyor. Yerellerin internet ulaşımı da kısıtlı ve internet de devlet kontrolü altında.

Gün batımını Hotel Nacional’da yaptıktan sonra otelimize geri dönüyoruz. Bir süre dinlendikten sonra akşam yemeği ve canlı müzik için tekrardan dışarı çıkıyoruz. Şehrin ufak Çin Mahallesi’nde yer alan Çin restoranlarından bir tanesini denemeye karar veriyoruz. Yemekler o kadar kötü ki, kimse tabağındakileri bitiremiyor. Yemek sonrasında da Casa de la Musica isimli mekana gidiyoruz. Burada oturmak tüketmek istediğiniz alkol miktarına göre oturacağınız masanın fiyatları değişiyor. Etrafını barların çevrelediği basamaklı geniş alan yeni yeni dolarken, biz de arkalardaki yerimizi alıyoruz. Mekanda kaldığımız üç saat bize işkence gibi geliyor. İlk olarak canlı müziğin başlaması saatler alıyor. Sonrasında da sahneye teker teker çıkanlar adeta “Yetenek Sizsiniz” programını anımsatıyor. Bu sırada kalabalık arasında dolanan, yüksek topukları ve mini etekleri ile erkekleri tavlamaya çalışan eskort kızlar da ortama renk katıyor. Sahneye sonunda asıl grup çıktığında ise beklediğimizden çok daha modern ve çok keyifsiz bir müzik bizi buluyor. Bu noktadan sonra birkaç şarkı sabredip konukevimize geri dönüyoruz.

15 Ekim 2013, Salı.

DSC07456

Bizim sokağın gündüzü.

DSC07460

DSC07459

DSC07462

Malecon’dan.

DSC07467

Prado.

DSC07471

DSC07501

DSC07490

DSC07493

DSC07494

Devrim Müzesi’nden.

IMG_2194

IMG_2196

IMG_2213

Devrim Müzesi’nin siyah beyaz fotoğrafları.

DSC07522

DSC07515

Havana’nın eski tip Amerikan arabaları.

DSC07543

Capitolio Nacional.

DSC07525

DSC07518

Gran Teater de La Habana.

DSC07571

DSC07555

DSC07548

DSC07563

DSC07560

DSC07561

DSC07574

Habana Vieja’dan görüntüler.

DSC07585

Binaların detayları dikkat çekici.

DSC07529

DSC07553

DSC07510

DSC07547

DSC07577

DSC07505

IMG_2222

DSC07580

DSC07586

Havana sokakları.

DSC07588

DSC07591

DSC07617

DSC07646

DSC07659

DSC07687

DSC07720

DSC07722

DSC07725

DSC07740

Tropicana Gece Kulübü’nün kabare gösterisinden.

Bir önceki gün sabah 09:00’da kahvaltı istediğimizi belirttiğimiz için, 08:45’te uyanıyoruz. Uyandığımızda evin minik koridorunda bizim için donatılmış masayı buluyoruz. “Donatılmış” kelimesi masanın yanında az kalıyor. Taze guava suyu, guava reçeli, sıcak süt, hafif ekşi yoğurt, peynir, salam, sosis, meyve tabağı, omlet… Her şey taze, her şey ev yapımı. Kahvaltıdan son derece doymuş bir şekilde kalkıyoruz. Bu arada eklemekte fayda var, Küba’da sütler genelde eski usül. Yani pastörize edilmiyor, bu yüzden midenize ve bünyenize çok güvenmiyorsanız içmemenizi öneririm.

Kahvaltı sonrasında da şehri keşfetmek için kendimizi dışarı atıyoruz. Deniz kenarına doğru yürüyoruz. Havana’nın sekiz kilometre uzunluğundaki sahil şeridine “Malecon” adı veriliyor. İnşasına ilk olarak 1901’de, şehir ABD kontrolündeyken başlanan bu bölgenin asıl amacı Havana’yı olası bir su baskınından korumak olsa da, günümüzde bu şerit özellikle akşamları halkın toplanma yeri haline gelmiş. Hava sıcak, hava nemli. Her adımımızda sıcağın çarpmasını daha net hissediyoruz bedenimizde. Güneş altında, deniz kenarından yürüyerek “Prado” adı verilen ana caddeye kadar ilerliyoruz. Bu caddenin denize bakan tarafında büyükçe bir kale yer alıyor. Kalenin yakınlarında da iki tane park bulunuyor: Parque Martires del 71 ve Parque de los Enamorados. Prado üzerinden, “Museo de la Revolucion”a kadar gidiyoruz. Bu müze Küba’nın en önemli müzelerinden bir tanesi. Eski Başkanlık Sarayı binasında yer alan Devrim Müze’si içerisinde Küba’nın devrim tarihi hakkında bilgi sahibi olabiliyorsunuz. Tarihi eşyalara göz atıp, nadide siyah beyaz fotoğraflara bakabiliyorsunuz. Genel olarak sergilemeler arasında akıcı bir bağ bulunmasa da parçaları birleştirerek genel bir kanı edinebiliyorsunuz. Müzenin arka bahçesinden de “Pavillon Granma” isimli parka geçiş yapabiliyorsunuz. Burada devrim açısından çok önemli yer tutan, Fidel Castro ve beraberindeki 81 kişinin çıkartma yaptığı 18 metrelik “Granma” isimli yat sergileniyor.

Müzede iki saate yakın zaman geçirdikten sonra Centro Havana olarak bilinen şehir merkezine doğru ilerliyoruz. Bu sırada yolda bizi çevirmeye çalışan bir adam ve kadın, salsa dersleri hakkında bir şeyler söylemeye çalışıyorlar bize. Adam, sevgilisi olduğu bariz şekilde belli olan kadını bize kızı diye tanıtıyor ve kızının salsa dersleri verdiğinden bahsediyor. Şehirde salsa festivali olduğunu söyleyerek bizi kendileri ile gitmeye ikna etmeye uğraşıyorlar. Ev sahibimiz Julio’nun ilk uyarılarından bir tanesi: Salsa festivali yok! Kendilerini nazikçe red etmemizin üzerinden daha beş dakika geçmemişken bu sefer de bir amca yaklaşıyor yanımıza. Elinde çok iyi purolar olduğunu, bugün şehirde puro festivali olduğunu belirtiyor. Tabi ki tahmin edebileceğiniz üzere şehirde puro festivali de yok.

Centro Havana’nın merkezine doğru ilerlerken şehrin canlılığına, yıkık dökük de olsa binaların mimarisine hayran kalıyorum ben. Sokakları rengarenk, eski Amerikan tipi arabalar dolduruyor. Salaşlık adeta şehrin ruhuna işlemiş. Parque Central’in göbeğinde yer alan ülkenin milli kahramanı Jose Marti’nin heykeline göz kırpıp “Capitolio Nacional” ve “Gran Teatro de La Habana”ya doğru ilerliyoruz. Capitolio Nacional, ABD’de Washington DC’de yer alan Capitol Binası’na çok benziyor; ama bu bina çok daha fazla detay içeriyor. Yapımına 1929’da başlanan bu binanın inşasında 5000 kadar kişi, üç yıl iki ay ve yirmi gün boyunca çalışmış. Binanın maliyeti 17 milyon USD tutmuş. Bina tadilatta olduğu için içerisini ziyaret edemiyoruz. Binanın hemen yanı başında da Gran Teatro de la Habana yani tiyatro binası yer alıyor. İşlemeleri ile büyüleyen, 1914 yılında tamamlanmış bu tiyatro binası da tadilat altında olduğu için ne yazık ki burayı da dışarıdan izlemek durumunda kalıyoruz. Bu binaların arka sokağında “Real Fabrica de Tabacos Partagas” isimli tütün fabrikası yer alıyor. Fabrikaya gittiğimizde, fabrikanın şehrin merkezinin dışına taşındığını, istersek satış merkezini gezebileceğimizi öğreniyoruz. Biz de şansımıza küsüp satış merkezinde biraz oyalanıyoruz, farklı markalardan farklı tarzlardan puroları inceliyoruz. Sonunda da denemek amaçlı bir puro satın alıyoruz.

Vakit o kadar çabuk geçmiş ki, karnımız zil çalıyor. Öğle yemeği için aynı meydanda bulunan “Los Nardos” isimli restorana gitmeye karar veriyoruz. Bir binanın ikinci katında yer alan bu restoran, beklediğimizin aksine oldukça karanlık ve izbe bir yer çıkıyor. Loş ortamı, mekana farklı bir hava katıyor. İçerisi son derece kalabalık olduğu için, bizi bir masaya oturtmaları biraz zaman alıyor. Yemek sırasında, piyano başında bulunan bir amca herkesin bildiği klasik şarkıları çalıyor. Son derece lezzetli yemeklerimizi ilk mojito’larımız eşliğinde mideye indiriyoruz.

Yemek sonrasında ara sokaklardan bir tanesinden ilerleyerek Habana Vieja isimli bölgeye doğru yol alıyoruz. Geçtiğimiz ara sokaklar Küba’nın bütün renklerini taşıyor. Şehrin canlı havası, garip bir şekilde bana da enerji veriyor. Habana Vieja bölgesi, şehrin en turistik bölgesi olarak biliniyor. Çok sayıda müze, otel, restoran, cafe, bar bu bölgede bulunuyor. Binalar ve yollar, restore edildiği için şehrin geri kalanından daha farklı bir havaya sahip bu bölge, aynı zamanda UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alıyor. Burada 1700’lerden kalma görkemli bir katedrale ev sahipliği yapan Plaza de la Catedral’i, inşasına 1748’de başlanan birbirinden farklı yüksekliğe sahip iki kulesi ile dikkat çeken Catedral de San Cristobal de La Habana’yı, Havana’nın tarihi 1520’lere uzanan en eski meydanı Plaza de Armas’ı, bölgeye ismini veren şehrin en ikonik meydanlarından bir tanesi olan Plaza Vieja’yı ve meşhur Calle Mercaderes isimli sokağı ziyaret ediyoruz. Biraz yapay bir havaya sahip bu bölgeyi gördükten sonra, ben konakladığımız bölgeyi tüm yerelliği ve orijinalliği ile daha bir çok seviyorum. Artık gün batmaya yakınken de yol üzerindeki cafe’lerden bir tanesine oturup günün ikinci posta mojito’larını yudumluyoruz. Havana sıcağında bu mojito’lar hayat kurtarıcı nitelikte oluyor. Sonrasında otele dönüyoruz. Otelde biraz dinlendikten, soluklandıktan ve kendimize geldikten sonra da Tropicana Gece Kulübü’nün meşhur dans gösterisini izlemek üzere yola koyuluyoruz. Bir taksi ile anlaşıp 10 CUC karşılığında Tropicana’ya gidiyoruz.

Açıldığı 1939 yılından beri Küba kültürünü uluslararası boyuta taşıyan bu gece kulübü özellikle Las Vegas stili eğlence anlayışı ile meşhur olmuş durumda. Gece kulübünde her gece sergilenen kabare gösterileri, Havana’ya akın akın gelen grupları eğlendiriyor. Biz içeri girmek istediğimizde ilk engelle karşılaşıyoruz: Onur, şort giymiş. Kapıdaki görevli içeriye şortla girilmesine izin verilmediğini söylüyor. Şehrin merkezinden oldukça uzakta yer aldığımız için de, Onur’un dönüp kıyafet değiştirmesi mümkün değil. Ne yaparız, ne ederiz derken görevli beklememizi rica edip çalışanlardan pantolon soruşturuyor. Sonunda Onur’a on beden büyük siyah kumaş bir pantolon buluyorlar. Bizim kahkahalarımız arasında Onur pantolonu giyiyor. Bu sırada kalabalık bir Türk turist grubu da içeri girmeye çalışıyor. Grup arasında da şort giyen birisi var. O da bizim geçtiğimiz uygulamalardan geçiyor.

Kabare gösterisi için bilet ücretleri oturmak istediğiniz bölgeye ve ikramlara göre farklılık gösteriyor. Biz de en ucuz 75 CUC’luk biletimizi alıyoruz. Şansımıza bileti son anda aldığımız için görevli kadın bize önlerde çok güzel bir masa ayarlıyor. Neredeyse iki üç saat boyunca birbirinden güzel dans şovlarını, akrobasi gösterilerini, performansları izliyoruz. Gösteri rengarenk. Ben yine içimden “İyiki, iyiki, iyiki…” diye geçiriyorum. Yanımda en sevdiklerim, en merak ettiğim ülkelerden bir tanesinde beraberiz.

Gösteri sonrasında sahnede salsa kurtları da atıldıktan sonra otelin yolunu tutuyoruz.

14 Ekim 2013, Pazartesi.

IMG_2159

Sırt çantam gel artık.

DSC07446

DSC07454

Konakladığımız sokaktan gece manzaraları.

Mermerin soğuğu mu, yoksa sertliği mi daha çok kesiyor bedenimi ve uykumu karar vermesi zor. Bütün gece boyunca kolum bacağım uyuştu, hop sağ tarafım. Elim ayağım acıdı, hop sol tarafım şeklinde akıp gidiyor. Sabahın ilk ışıkları ile havaalanın küçücük bekleme salonuna yeni yolcular doluşmaya başladığında ise, gürültünün de etkisiyle yerimden kalkıyorum. Kendime gelmek için yüzümü yıkamam bile yetmiyor. Gece son derece zorlu geçmiş.

İlk işim Küba vizesi problemimi çözmek için, vizeyi alabileceğimi öğrendiğim Cubana Havayolları bankosuna gitmek oluyor. Fakat bu minicik ofis kapalı ve de saatler 10’u gösterene kadar da açılmıyor. Ben heyecandan her yarım saatte bir kontrol ediyorum yine de açıldı mı, açılmadı mı diye. Cancun Küba Konsolosluğu ile yazışmalarım sonucunda (evet, adamlar e-postalarınıza cevap veriyorlar), vizeyi havaalanından alabileceğim bilgisini edinmiş olsam da, biraz da Türk pasaportuna sahip olmanın getirdiği “Her an, her şey olabilir.” korkusu ile vizeyi kendi gözlerimle görene kadar içimdeki endişe devam ediyor.

Saatler 10’u gösterdiğinde sonunda havayolunun bankosu açılıyor ve güzel haber: hiç sorun çıkmadan vizeyi iki dakika içerisinde alıyorum. Küba’ya gideceklerin” turist kartı” adı verilen bir evrak almaları gerekiyor. Bu evrak da vize yerine geçiyor. Ülkeye giriş ve çıkışta, damgalar bu kartın üzerine basılıyor. Dolayısıyla sonrasında diğer ülkelere girişte de (özellikle ABD’ye) herhangi bir sorun çıkmıyor.

Vizeyi aldıktan sonra gümrük işlemlerini halledip beklemeye başlıyorum. Saatler 14:50’yi gösterdiğinde de uçağımdaki yerimi alıyorum. Hayatımda bindiğim en dar bacak aralı koltuklara sahip olan Cubana Havayolları uçağında ikram olarak da bir şeker ve bir bardak su veriliyor. Yolculuk bir saat sürüyor. Havana’ya vardığımda her şey çok hızlı ilerliyor. Bagajların gelmesi dışında! Bagaj bekleme sırasında her bir bagaj neredeyse on dakika arayla banda düşüyor da ben içimden acaba bagajları teker teker kendileri mi taşıyorlar diye geçiriyorum. Sırt çantama sonunda kavuştuğumda da bir süre de para bozdurma sırası bekliyorum.

İşleri tamamlayıp Havana’nın sıcak ve nemli akşamüzerine kendimi atıyorum ve ilk gördüğüm taksi ile 25 CUC’a anlaşıp beni Centro Havana’da yer alan konukevine götürmesini istiyorum. Küba’da otellerin birçoğu devlet tekelinde, bu nedenle alternatif konaklamalar olarak yereller evlerindeki fazla odaları yabancılara açıyorlar. Karşılığında da devlete belli bir ücret ödüyorlar. Bu tür evler kapılarında yer alan Roman rakamı ile I’i andıran mavi semboller ile kendilerini belli ediyolar. Bu sisteme de “casa particular” adı veriliyor.

Havaalanından Centro Havana’ya gitmek kırk dakika kadar sürüyor.  İndiğim rengarenk mahallede beni iki yaşlı teyze karşılıyor. Eşyalarımı eve taşıdıktan sonra bir tanesi çat pat İspanyolcamla anlamaya çalıştığım bir şeyler söylüyor. Benim şaşkın suratımı görünce de telefonu bana uzatıyor. Telefonun diğer ucunda Elsa var. Eşi Julio’nun yolda olduğunu belirtip bir on dakika kadar beklememi rica ediyor. On dakika sonunda Julio ve oğlu evrak işlemlerini halletmek için eve geliyorlar. Julio, bana Iraz ve Onur’la beraber konaklayacağımız odamızı gösteriyor. Yüksek tavanı, rengarenk duvarları, mütevazi mobilyaları ile tertemiz oda benim kalbimi çoktan kazanıyor. Evden içeri ilk girdiğinizde yer alan antrenin duvarlarını ise Charlie Chaplin posterleri süslüyor.

Evin balkonu, ana caddeye bakıyor. Eşyalarımı yerleştirdikten sonra bir süre bu balkondan yoldan geçenleri izliyorum. Sokak o kadar kalabalık, o kadar hareketli ki. Yoldan geçenlerin birbirlerine selam verdiklerini, herkesin kapı önlerinde muhabbet ettiğini, bölgede bulunan evlerdeki neredeyse herkesin kapının önünde oturduğunu, domino oynadığını, çocukların çığlıklar eşliğinde birbirlerini kovaladıklarını görüyorum. Öyle ki, bu şehirde daha ilk dakikalarım olmasına rağmen Küba’da sokağın bir yaşam alanı olarak var olduğunu rahatlıkla seçebiliyorum.

Gün batımının son demlerinde ben de kendimi dışarı atıyorum. Deniz kenarına kadar yürüyüp bulduğum ana caddelerden bir tanesinden kare çizerek otelime dönmeyi amaçlıyorum. Küba sokakları daha ilk dakikadan beni çarpıyor. Her yer rengarenk, her yer hayat dolu. Sokaklarda ilerlerken evlerin çoğunun camlarının, kapılarının açık olduğunu görüyorum. Her seferinde içlerine göz atarak ilerlediğimden on dakikalık yolu yürümek, neredeyse yarım saat sürüyor. Şehirde ilk etapta fark ettiklerime gelince: Cep telefonu kullanan kimseyi görmüyorum. Zaten ülkeye cep telefonlarının girmesine çok yeni izin verilmiş. Bu nedenle ankesörlü telefonların önünde yoğun sıralar bulunuyor. Market kavramı bizim anladığımız anlamıyla yok. Dükkanlarda görevliler büfe düzeni ile çalışıyor. Siz ne istiyorsanız onu söylüyorsunuz, görevli size getiriyor. Aynı sistem her köşe başında yer alan cafe’ler için de geçerli. Birçok insan, elinde müzik aletleri ile dolanıyor.

Ufak yürüyüş turumu tamamladıktan sonra konukevine dönüyorum. Iraz ve Onur’un uçağının inmesine daha bir saat var. Duşumu alıp biraz kestirmeye karar veriyorum. Aradan uzunca bir süre geçiyor. Ben zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorum ve kapının vurulması ile uyanıyorum. Elsa’nın annesi arkadaşlarımın geldiğini işaret ediyor ve koridora çıkmamla Iraz’ı görmem bir oluyor. O kadar uzun zaman olmuş ki. En canım karşımda duruyor. Zaman farkı herkesi çarpana kadar saatlerce muhabbet ediyoruz. Sonrasında da ertesi gün için kendimizi yataklara atıyoruz.