Category Archives: Taganga

Cali, Kolombiya.

Standard

16 Mart 2014, Pazar.

DSC05907

DSC05911

DSC05910

DSC05914

DSC05915

DSC05916

DSC05919

DSC05922

DSC05928

DSC05929

DSC05931

Kolombiya’nın salsa başkenti Cali’de sakin bir pazar günü.

Verdiğim kararın yanlış olduğunu sabaha kadar odaya girip çıkanlardan ve kapı önünde devam eden partilerden daha iyi anlıyorum. Sanırım sonunda herkes odaya gelip hareket durulduğunda ben de uyuyabiliyorum, saat 04:00’ü geçiyor. Sabah 07:00 civarında uyandığımda ise en son uyananın ben olduğumu görmek beni oldukça şaşırtıyor. Uyandığımda bir gece önceki rahatsızlığımın nedeni de az çok belli oluyor. Hostele gelmeden önce otobüs istasyonunda yediğim tavuk mideme dokunuyor ve neredeyse on beş ay sonunda ilk defa zehirleniyorum. Sabahın çoğunluğunu klozet başında geçiriyorum. Gözümü açacak enerjim yok, bir yandan da içimdeki uslanmak bilmeyen gezici güdüm yola koyulmam gerektiğini, aynı akşam için Popayan’da bir hostelde rezervasyonum olduğunu, üç saatlik yolculuğun beni çok da zorlamayacağını söylüyor. Cali’yi görmeden de şehri terk etmek istemiyorum.

Tabiri caizse tek gözüm açık, sürekli derin nefes birkiüç” yaparak kendimi sokaklara atıyorum. 450 yaşındaki bu şehrin tarihi merkezine yakın konakladığım için bu bölgede bir tur atmaya karar veriyorum. Tarihi merkez boyunca koloniyel İspanyol mimarisinin renkli örneklerini, tarihi kiliseleri, tiyatro binalarını görüyorum. Pazar sabahı öğleden önce olması nedeniyle birçok sokak bomboş, mağazalar ve dükkanlar kapalı. Meydanlarda güvercinlere yem atan aileler ve dondurma satmaya çalışan amcalar dolaşıyor. Bir önceki gecenin hareketliliğinden ise eser yok. Rengarenk binalar arasında zigzaglar çizerek nehir kenarına kadar ilerliyorum. Burada pazar sabahı koşusunu yapan gençler, yürüyüşe çıkmış tonton amcalar ve erkenden buluşmuş sevgilileri görüyorum.

Yarım saat kadar dışarıda kaldıktan sonra fiziksel olarak dibe vurmaya başladığımı hissedince doğrudan doğruya hostelin yolunu tutuyorum. Hostele vardığımda ilk durak yine klozet başı olduktan sonra sinema odasındaki minderlerden birine kıvrılıyorum. Uyandığım aradan üç saat geçmiş bile. Ben ise biraz daha iyi hissediyorum. Hemen çantaları sırtlanıp otobüs istasyonuna gidiyorum. Popayan’a gidecek ilk otobüse bilet alıyorum. Şansıma otobüs bomboş ve üç saatlik yol boyunca rahat rahat uyuyabiliyorum. Gözümü açtığımda ise Popayan’dayım.

Ülkenin güneyine indikçe hava da giderek bozuyor. Popayan istasyonundan dışarı çıktığımda sağanak yağış ile karşılaşıyorum. Otobüs istasyonu şehir merkezine oldukça yakın. Parça parça uykular ise bende iyi olduğum yanılgısını yaratmış bile. On beş dakikalık yolu yürümeyi tercih ediyorum. Konaklayacağım Hostel Trail isimli hostele vardığımda ise oldukça sıcak bir ev ortamı ile karşılaşıyorum. Erken olmasına rağmen odaya çıkıp hak edilmiş güzel bir uykuya dalıyorum.

15 Mart 2014, Cumartesi.

Oldukça bölük pörçük bir uykudan sonra Taganga’nın nemli ve boğucu sabahına uyanıyorum. Hızlı hızlı hostelin ucundan deniz gören terasında kahvaltımı yaptıktan sonra bu sevimli balıkçı kasabasının küçücük meydanından kalkan minibüslerden bir tanesine atlayıp Santa Marta’ya geri dönüyorum.  Yol on beş dakika sürüyor. Santa Marta’ya vardığımda da bir gün önce Tayrona Milli Parkı’na gitmeden eşyalarımı bıraktığım hostelime dönüyorum. Yaklaşık iki saat kadar da hostelde oyalandıktan sonra Kolombiya’nın salsa başkenti Cali’ye uçmak üzere yola koyuluyorum.

Hostelin yanlış bilgilendirmesi doğrultusunda yaklaşık 40 dakika boyunca havaalanına gidecek otobüsü Carrera 5’te beklesem de, sonunda yerel birinden teyit alıp deniz kenarına paralel giden Carrera 1C’ye geçiyorum. Havaalanı otobüsü on dakika içerisinde geliyor. Havaalanına olan yol kırk dakika kadar sürüyor. Vardığımda ise gördüğüm en enteresan havaalanlarından bir tanesi ile karşılaşıyorum. Havaalanı bildiğiniz plajın yanı başında yer alıyor. Uçağınıza binmeden önce hemen suya atlayıp son bir kez Karayip Denizi’nin tadını çıkarmak isterseniz, mümkün yani.

Kolombiya’da garip bir şekilde otobüs biletleri oldukça pahalı, hatta bazı durumlarda uçak biletleri bile daha ucuza geliyor. Ben de birazcık geç kalmış olsam da otobüse kıyasla 5-6 USD farkla VivaColombia aracılığı ile Santa Marta’dan Cali’ye uçak biletimi Cartagena’dayken alıyorum. Normalde otobüse binmek istesem neredeyse bir tam gün sürecek yolculuğu birkaç saate indirmek istiyorum; fakat hesaba katmadığım bir şey var. VivaColombia benim kredi kartımı ve banka kartımı bir türlü kabul etmiyor. İşin güzel tarafı ise dilerseniz bileti alıp sonradan ödeme yapabiliyorsunuz. Bu sisteme “Via Baloto” deniyor. Bileti internet üzerinden ayırt ettikten sonra, Via Baloto sistemi ile anlaşamalı ofislerden birine giderek 24 saat içerisinde biletinizin ücretini ödemeniz gerekiyor. Cartagena’dayken beni oldukça uğraştıran bu sistem sayesinde 140.000 COP karşılığında biletimi de alıyorum. Havaalanına geldiğimde ise hesaba katmadığım ve haberdar olmadığım bir detay var. Eğer bileti bastırmadıysanız, bileti bastırmak adına 25.000 COP ödemeniz gerekiyor, yani tam tamına 13 USD. Ben içten içe duruma sinirlenip kendi kendime gülmeye başlasam da elden bir şey gelmiyor.

17:55’te kalkan uçağım Cali’ye 19:35’te varıyor. Havaalanına vardığımda yağmurlu bir hava beni karşılıyor. Karayiplerin boğucu sıcağından sonra bu serinleme bana iyi geliyor. Havaalanından 5000 COP karşılığında otobüs istasyonuna giden shuttle servise atlıyorum, yarım saat içerisinde otobüs istasyonundayım. Buradan da taksiye atlayıp 10.000 COP karşılığında konaklayacağım El Viajero isimli hostele varıyorum. Havuzlu bir bahçenin etrafına dizilmiş odaları ve tertemiz banyo ve tuvaletleri ile El Viajero bir gece konaklamak için gayet ideal gözüküyor. Bir önceki günden hala deniz tuzlu olduğum için (hiç sormayın, Taganga’da ne yazık ki duş çalışmıyordu.) ilk işim güzel ve sıcak bir duş almak oluyor. Konakladığım hostel aynı zamanda bir salsa okulu olduğu için, hostel odasındaki herkes uzun dönemler için burada kaldığını anlatıyor. Kimileri ispanyolca öğrenmeye, kimileri salsa öğrenmeye gelmiş. Kızların birçoğu en az birkaç haftadır Cali’de olduklarından ve çok sevdiklerinden bahsediyorlar. Üstelik cumartesi gecesi olduğu için şehrin birçok bölgesinde salsa partileri varmış; fakat ben kendimi pek iyi hissetmiyorum ve uzun süreli yollarda olmanın etkisi ile geceyi dışarıda değil de hostelde geçirmeye karar veriyorum.

 

Tayrona Milli Parkı, Taganga, Kolombiya.

Standard

14 Mart 2014, Cuma.

DSC05806

DSC05808

DSC05812

DSC05813

El Caibo plajına uzanan bir buçuk – iki saatlik yürüyüş.

DSC05816

DSC05822

Bu plajlar harika gözükse de buralarda yüzmek yasak.

DSC05827

Aman karıncalar ezilmesin.

DSC05832

Yol boyunca yolun ne kadarını yürüdüğünüze dair işaretler yer alıyor.

DSC05834

DSC05835

DSC05836

DSC05837

DSC05838

DSC05841

DSC05842

DSC05843

DSC05844

DSC05846

DSC05851

DSC05853

DSC05858

Dilerseniz bu hamaklarda denize nazır uyuyup uyanabiliyorsunuz.

DSC05862

El Caibo koyundan.

DSC05865

Taganga sokakları.

DSC05866

DSC05867

DSC05868

DSC05871

DSC05875

Afacanlar balık peşinde.

DSC05886

DSC05887

DSC05893

Taganga’da balıklar üzerine kıran kırana bir pazarlık devam ediyor.

DSC05897

DSC05903

Taganga’da gün batımı.

Uzun zamandan sonra ilk defa adam akıllı bölük pörçük olmayan bir uykudan uyanıyorum. Uyanır uyanmaz hazırlanıp eşyalarımı toparlıyorum. Beni bir gün idare edecek küçük bir çantayı ayarladıktan sonra sırt çantamı hostele bırakıp meşhur Tayrona Milli Parkı’na gitmek üzere yola çıkıyorum. Tayrona Milli Parkı’na giden minibüsler Santa Marta’da Calle 11 ve Carrera 11’in kesişiminden kalkıyorlar. Minibüs ücreti sadece 6000 COP. Bir saatlik bir yolculuk sonunda Milli Park’ın girişinde “El Zaino”da iniyorum, giriş ücreti olan 38.000 COP’u ödüyorum. Parka girişte çok sıkı bir şekilde yanınızda getirdiğiniz çantalar aranıyor. İçeriye alkol ve her türlü uyuşturucuyu sokmak yasak. Sonrasında buradan parkın meşhur plajları 4 kilometre kadar uzakta. Bu yolu da girişte bekleyen minibüslerle 2000 COP karşılığında gidebiliyorsunuz.

Minibüsler sizi Cañaveral adı verilen bir bölgede bırakıyorlar. Bu bölgede fiyatları 550.000 COP’tan başlayan ultra lüks “ecocabana” adı verilen konaklama imkanları bulunuyor. Buradan dilerseniz yolun geri kalanını at kiralayarak geçebiliyorsunuz ya da direk tabanvay seçeneği ile kendinizi yollara atabiliyorsunuz. Ben tabii ki ikinci seçeneği tercih ediyorum. Yol üzerinde çok net şekilde işaretlenmiş yemyeşil bir ormanın içerisinden yolun sonunda harika bir plaja ulaşma amacı ile ilerliyorum. Kırk beş dakikalık yürüyüşten sonra lk karşılaştığım yer “Arrecifes” bölgesi oluyor. Burada konaklamak için üç farklı mekan bulunuyor. Bütçesini sıkı tutmak isteyenler için kamp ve hamak imkanları da sunuluyor. Biraz daha ilerlediğinizde “La Piscina” yani türkçede havuz anlamına gelen koya ulaşıyorsunuz. Sürekli deniz kenarında olsanız da dalgalar nedeniyle birçok koyda yüzmek oldukça tehlikeli ve yasak. La Piscina bu anlamda yüzymeye elverişli ilk plaj. Dilerseniz burada konaklama imkanları da bulunuyor. La Piscina’dan birazcık daha devam ettiğinizde ise meşhur “El Cabo”ya ulaşıyorsunuz. Bu harika koy, milli parkın en çok tercih edilen ve en kalabalık koylarından bir tanesi. Kalabalık dediğime bakmayın siz, parka kıyasla kalabalık sadece. Başlangıç noktasından koya ulaşmak neredeyse bir buçuk – iki saat sürüyor. Yol ise fazla nem ve sıcağa rağmen oldukça etkileyici. Yol boyunca çeşitli hayvanlar, rengarenk kuşlar, bazı durumlarda maymunlar görmek bile mümkün. Eğer biraz daha devam etmek isterseniz muhteşem “Playa Brava”ya da ulaşabiliyorsunuz; fakat ben kendimi bir an önce serin sulara atmak istediğimden demiri El Caibo’ya atıyorum.

El Caibo’da konaklamak isteyenler için çeşitli seçenekler bulunuyor. Gayet organize bir şekilde düzenlenmiş hamaklarda ya da çadırlarda kalabileceğiniz gibi birazcık daha paraya kıyarsanız “cabana” adı verilen kendi odanızı da alabiliyorsunuz.

El Caibo’da birbirine bağlı iki harika plaj bulunuyor. Deniz berrak, kumlar ise bembeyaz. Bütün koyda bir sakinlik hakim. Ben de bir iki saat boyunca denizin ve güneşin tadını doyasıya çıkarıyorum. İki plajın tam birleştiği noktada yer alan kulübeye çıkıp (dilerseniz bu kulübede yer alan hamaklarda geceyi geçirmeniz de mümkün) deniz esintisini bol bol içime çekiyorum. Fakat sonrasında ne yapmak istediğime bir türlü karar veremiyorum. Tek başıma uzun süre deniz kenarında vakit geçirmek pek hoşuma gitmiyor, özellikle akşamları. Bu nedenle akşam bölgede konaklama opsiyonunu eliyorum. İçimden tekrar Santa Marta’ya dönmek de gelmiyor. E napalım, napalım derken saat 15:00’te direk koydan Taganga isimli balıkçı kasabasına direk botlar olduğunu duyunca direk bir bilet alıyorum. Bilet ücreti oldukça pahalı, tam tamına 45.000 COP.

15:00’e kadar deniz ve plaj sefası yaptıktan sonra botta yerimi alıyorum. Minicik bota 30 kişiden fazla kişi yan yana biniyoruz. Taganga’ya olan yolculuk bir buçuk saat kadar sürüyor. Arada Akvaryum Koyu olarak bilinen cennet köşesine birkaç kişiyi bıraktıktan sonra yola devam ediyoruz. Yolculuğu size nasıl anlatabilirim çok da emin değilim. Bol çığlık, sürekli zıplama ve devrilme tehlikesi geçirme, gereğinden fazla deniz suyu. Bir buçuk saat boyunca dalgalar ve deniz suları tarafından öyle bir çarpılıyoruz ki bot olarak, indiğimde vücudumda kuru kalmış tek bir nokta bile yok. İşin güzel tarafı sırt çantamı oturduğum yerin altına sakladığım için çantam ıslanmıyor; ama beraber yolculuk yaptığım herkesin çantaları bütün suyu emiyor. Yine de bu kadar macera yol boyunca harika kayalıkları ve küçücük koyları izlememize engel olmuyor.

Gün batımına doğru Taganga’ya varıyoruz. İlk işim bir otel ayarlamak oluyor ve Oso Perezoso isimli mekana yerleşiyorum. Bir gece burada konaklayıp ertesi sabah 15-20 dakikada olan Santa Marta’ya dönmeye karar veriyorum. Güzel bir duştan sonra sahil kenarına inip balıkçılar tarafından teknelerinin üzerine kurulmuş tezgahları ve bu tezgahlarda kıran kırana dönen balık pazarlıklarını izliyorum. Küçücük çocukların deniz kenarında balık tutma maceralarına tanık oluyorum. Bu sevimli balıkçı şehrinde her şey olması gerektiği. Turistik olmasına rağmen yerelliğini yitirmemiş nadir mekanlardan biri, o nedenle kanım çabuk kaynıyor.

Hava karardığında günün yorgunluğu ile otelime dönüyorum ve internette dolanırken daha iki gün önceyi beraber geçirdiğim Erika ve Kaja’nın da Taganga’ya geldiğini öğreniyorum. Dünya küçük demiştim değil mi? Hep beraber akşam yemeği için deniz kenarında yer alan “Bitacora”ya gidiyoruz. Yediğimiz balığın servis edilmesi bir buçuk saatten biraz daha uzun sürse de ve yan masadaki İngilizler bu durumla oldukça eğlense de sonunda harika balıklarımız geliyor. Yerel margaritalar eşliğinde bir günün daha sona erişini kutluyoruz.