Category Archives: Kolombiya

İpiales, Kolombiya.

Standard

 

 

 

19 Mart 2014, Çarşamba.

IMG_2927

Popayan – Quito yolculuğu hakkında detaylı bilgi.

 

DSC06005

DSC06006

DSC06009

DSC06011

DSC06012

DSC06014

DSC06015

DSC06017

DSC06019

DSC06021

DSC06024

 

Kilise muazzam bir kanyonun üzerinde yer alıyor.

DSC06032

DSC06035

Santuario de Las Lajas.

DSC06061

 

Adaklar için vesikalıklar da kullanılıyor.

DSC06066

DSC06069

 

DSC06020

DSC06074

DSC06077

 

Santuario de Las Lajas’dan plakalar.

DSC06082

 

İpiales’in tek renk evleri.

DSC06085

 

Kolombiya – Ekvador sınır geçişi.

 

Saatimin alarmı 05:30’da çalıyor. Her ne kadar dizim problemli de olsa, tam tamına bir gün sonra Galapagos Adaları’na uçak biletim olduğu için yola koyulmam gerekiyor. Bir önceki günden ayarladığım taksi çoktan gelmiş, kapının önünde beni bekliyor. Resepsiyon görevlisi sırt çantamı indirmeme yardımcı oluyor. Hala zıplayarak ilerliyorum ve sol bacağımın üzerine ne yazık ki basamıyorum. Beş dakika mesafede olan otobüs istasyonuna vardığımda ise Kolombiya – Ekvador sınırında yer alan İpiales şehrine 30.000 COP karşılığında biletimi alıyorum. Görevli yolculuğun sekiz saat süreceğini söylüyor. İki şehrin arasında Pasto’da verdiğimiz kısa bir mola ve takiben araç değişimi sonrasında gerçekten de saatler 14:00’ü gösterirken İpiales’e varıyoruz.

Ekvador sınırından yedi kilometre uzakta bulunan bu şehrin ünlü olmasının iki nedeni var. İlki, her cumartesi şehirde düzenlenen rengarenk pazarı, ikincisi ise masallardan fırlama bir yapıyı andıran “Santuario de Las Lajas” isimli kilisesi. İpiales’in minik otobüs istasyonuna vardığımda sırtçantamı emanete bırakıp ben de bu meşhur kiliseyi görmek üzere yola koyuluyorum. İstasyonun otoparkından düzenli olarak kiliseye “collectivo”lar kalkıyor. Yani paylaşımlı taksiler. 2000 COP ödeyip bu taksilerden biriyle on beş dakika mesafedeki kiliseye gidiyorum. Yolda manzaralar oldukça etkileyici. Kiliseye vardığımda ise belirli bir noktadan sonra kiliseye ulaşana kadar bir süre yürümem gerekiyor. Normalde beş – on dakika sürecek yol, benim dizim yüzünden yarım saat sürüyor. Kiliseye yaklaştıkça duvarlarda yer alan plakalar dikkatimi çekiyor. Plakalarda kiliseyi ziyaret eden kişilerin Meryem Ana’ya olan adakları ve duaları yer alıyor.

Bu kilise aynı zamanda oldukça kutsal sayılıyor. Anlatılana göre, 18. yüzyılda nehirden 45 metre yüksekte yer alan bir kayada Meryem Ana’nın görüntüsü ortaya çıkmış. Görüntünün ortaya çıktığı kayanın tam karşısına da bu kilise yapılmış. Kilise gri beyaz tonları ile bir köprünün üzerinde yer alıyor ve resmen sihirli bir kaleyi andırıyor. Kilisenin yakınlarından, bölgedeki vadiyi, nehri ve şelaleleri de gözlemleyebiliyorsunuz. Bir süre topallaya topallaya manzarayı izliyorum. Sonrasında da çok geç kalmak istemediğim (ve yukarı çıkmanın yine uzun süre alacağını bildiğim) için geri dönüş yoluna koyuluyorum.

Tekrardan İpiales istasyonuna vardığımda çantamı alıp yine otoparkta yer alan collectivo minibüslerden bir tanesine biniyorum beni sınıra götürmesi için. Sınıra gidiş için ise 1500 COP ödüyorum. Dizimin sarılı olduğunu gören yereller bana yardımcı olmak için çaba harcıyorlar. Sınıra vardığımda işlemler o kadar hızlı ve sorunsuz ilerliyor ki, duruma oldukça şaşırıyorum. Kolombiya tarafından çıkış damgasını alıp Ekvador’un Tulcan şehrine girişimi yapıyorum. Bu noktadan sonra gümrük işlemlerini tamamladığım binanın önünden bir taksiye atlayarak 3 USD karşılığında Tulcan otobüs istasyonuna varıyorum. Artık Ekvador sınırlarında olduğumuz için USD kullanıma da otomatikman geçmiş oluyoruz.

Tulcan Otobüs İstasyonu’nda taksiden inmemle herkesin “Quito, Quito, Quito” diye üzerime koşturması da bir oluyor. Ekvador’da genelde otobüs yolculuğunun süresine göre fiyatlar belirleniyor. Her bir saat için, bilet fiyatı da 1 USD artıyor. Tulcan – Quito arası beş saat sürdüğü için otobüs bileti de 5 USD’ye geliyor. Hava çoktan kararmak üzere. 18:00’deki otobüsteki yerimi alarak başkent Quito’nun yolunu tutuyorum.

Beş saat sonunda gece 23:00 gibi Quito’ya varıyorum. Şehirde iki adet otobüs istasyonu bulunuyor. Bir tanesi kuzey şehirlerine otobüslerin kalktığı Carcelen, diğeri de güney şehirlerine otobüslerin kalktığı Quitumbe. İki otobüs istasyonu arası neredeyse bir saate yakın sürüyor. Ben Quito’ya ilk girişimizde şaşkınlıktan nerede ineceğimi kestiremediğim için ve çok da iyi araştırma yapmadığım için Carcelen’de inmeyi ihmal ediyorum ve ta Quitumbe’ye kadar gidiyorum. Ertesi sabah 09:00’da uçağım olduğu için amacım havaalanına gidip geceyi orada geçirmek. Fakat haritadan baktığımda havaalanının kuzeydeki otobüs istasyonuna daha yakın olduğunu fark ediyorum. Quitumbe’den başka bir otobüse atlayarak bir saat geldiğim yolu dönüyorum. Carcelen’de sonunda indiğimde de taksiye atlayarak havaalanına gitmesini rica ediyorum. Havalanının ismi “Aeropuerto Mariscal Sucre”. Taksi şoförünün beni şehrin göbeğindeki “Mariscal” bölgesine götürdüğünü anlamam ise yirmi beş dakikamı alıyor. Sonunda tekrardan anlaşıp tam tamına 30 USD karşılığında bu sefer doğru havaalanının yolunu tutuyorum. Daha önceleri şehrin göbeğinde yer alan Quito Havaalanı kullanılırken, sonradan şehrin oldukça dışarısında yer alan yeni havaalanına taşınmış bütün işlemler. Normal koşullarda otobüsle gitmek isterseniz, yol yaklaşık bir buçuk saat sürüyor. Daha hızlı alternatif taksiler ise bir saatte ancak şehir merkezinden havaalanına ulaşabiliyorlar. Eğer otobüsle gitmek isterseniz Quito Havaalanı’ndan yeni havaalanına düzenli servisler kalkıyor 8 USD karşılığında. Klimalı ve kablosuz internet bağlantısı bulunan bu servisler yirmi dört saat boyunca çalışıyorlar. Ben tabii araştırmamı iyi yapmadığım için paşa paşa taksiye mecbur kalıyorum. Zaten sabah 06:00’dan beri yollarda olduğumdan dolayı da çok uğraşmak istemiyorum.

Sonunda havaalanına vardığımda saatler neredeyse 02:00’yi gösteriyor. Havaalanı iki binadan oluşuyor. İşlemlerin yapıldığı binaya ek olarak mağazaların ve restoranların bulunduğu lüks bir bina daha yer alıyor. Ben de buraya girip açık olan tek cafe’ye oturup sancısı artmış bacağımla mücadele ederken uyumamak için çaba harcıyorum. Saat 06:00’ya kadar kahveleri mideye indirirken bir yandan da internette vakit öldürüyorum.

Reklamlar

Popayan, Kolombiya.

Standard

18 Mart 2014, Salı.

DSC05932

DSC05939

DSC05941

 

DSC05942

 

 

Beyaz Şehir Popayan’dan manzaralar.

Uyandığımda ilk işim dizimi kontrol etmek oluyor. Kötü haber hala yürüyemiyorum, iyi haber ise ağrım yok. Bütün günü otelde hareket etmemeye uğraşarak geçiriyorum. Sürekli olarak buz kompresi yapıyorum. 3-4 gün içerisinde Galapagos Adaları’na gideceğim için bir yandan da dizimin bir an önce iyileşmesi için içten içe dua ediyorum. Kötü düşünceleri dağıtmak için de sürekli olarak film ve dizi izliyorum.

Hostelin ana odasında ABD’li aile ile karşılaştığımda bir önceki güne kıyasla oldukça keyifliyim. Anson ve Karin, beni sonunda gülerken gördükleri için sevindiklerini söylüyorlar. Hostelden sadece yiyecek bir şeyler almak ve eczaneye gidip ilaç ile bandaj takviyesi yapmak üzere çıkıyorum.

Akşamı Anson, Karin ve babaları ile kart oyunları (Filipinler pokeri) oynayarak geçiriyoruz. Koca bir gün hiç planda yokken geçip gidiyor. Bazen yol, yavaşlamam gerektiğini bu şekilde emrediyor. Giderayak Kolombiya’ya ne kızıyorum, ne kırılıyorum. Bir ülkenin kapanışını bu şekilde yapmış olsam da, on beş aydır ilk defa bu kadar korkutucu bir deneyim yaşasam da, her şey ister istemez yoluna giriyor o ya da bu şekilde. Tek yapmak gereken biraz zaman vermek oluyor.

17 Mart 2014, Pazartesi.

DSC05940

DSC05943

DSC05949

 

DSC05946

DSC05950

DSC05957

DSC05958

DSC05959

DSC05963

DSC05964

DSC05965

DSC05967

DSC05972

DSC05977

DSC05982

DSC05985

DSC05989

DSC05991

DSC05992

DSC05996

 

Popayan sokakları.

DSC06002

 

Serumlar.

Kahvaltıdan sonra takma adı “La Ciudad Blanca” yani beyaz şehir olan Popayan’ı keşfe çıkıyorum. Koloniyel yerleşim olarak, Cartagena’dan sonra Kolombiya’daki en etkileyici ikinci şehir olarak kabul edilen Popayan, Cauca Vadisi’nin yanıbaşında yer alıyor. 1537 yılında kurulmuş ve yüzlerce yıl boyunca Güney Kolombiya’nın başkentliğini yapmış. Serin iklimi nedeniyle de sıcak Cali bölgesinden kaçan şeker üretiminden zengin olmuş ailelerin yerleşim yeri olmuş. Bu nedenle 17. yüzyıldan başlayarak şehre görkemli malikaneler, okullar, kiliseler ve manastırlar kurulmuş. 1983 yılında yüzlerce insanın ölümü ile sonuçlanan şiddetli bir deprem ile sarsılan Popayan’da depremin izleri hızlı bir şekilde kapatılmış.

Şehrin farklı bölgelerine yayılmış görülmeye değer onlarca kilise bulunuyor. Şehrin en büyük kilisesi Iglesia de San Francisco’da 1983 depremi sonrasında altı adet kimliği belirsiz mumya bulunmuş. Dilerseniz bir saatlik tur ile geriye kalmış iki mumyayı ve kilisenin çan kulesini gezebiliyorsunuz. Iglesia de Santo Domingo, Iglesia de San Jose, Iglesia La Ermita, Iglesia de San Augustin beyaz şehrin koloniyel tarihini sergiler nitelikte şehrin sevimli sokaklarına yayılmış bulunuyorlar. Parque Caldas isimli ana parkın etrafında bulunan görkemli neoklasik katedral, 1859 – 1906 yılları arasında inşa edilmiş ve bölgedeki en yeni kilise olma özelliğini taşıyor. Zamanında depremden tamamen yıkılmış eski bir katedralin yerine inşa edilmiş.

“Casa Museo Mosquera” isimli 18. yüzyıldan kalma, Kolombiya’ya 1845-1867 yılları arasında dört sefer başkanlık yapmış General Tomas Cipriano de Mosquera’ya ait evi de ziyaret edebiliyorsunuz. Ev dönem mobilyalarını koruyor. İşin en ilginç yanı ise duvarda yer alan vazoda General’in kalbi duruyor. Ziyaret edebileceğiniz bir diğer malikane ise Guillermo Valencia’ya ait. Burada Popayan doğumlu şaire ve ailesine ait mobilyalara, resimlere, tarihi fotoğraflara ve evraklara tanık olabiliyorsunuz.

Şehrin farklı bölgelerinde birbirinden güzel binalar yer alıyor. Teatro Guillermo Valencia, bir köşede pastel yeşili duvarları ile göz boyarken, hemen yanıbaşında yer alan Panteon de los Procereste Popayan’ın önemli isimlerinin mezarları bulunuyor. Şehrin kuzeyine doğru şehir merkezini bağlayan, Rio Molino nehri üzerinden geçen iki adet köprü yer alıyor. Bu köprülerden küçük olanına Puente de la Custodia” deniyor. 1713 yılında inşa edilmiş bu köprü zamanında papazların nehri geçip kutsal emirleri şehrin hemen dışında yer alan bu mahalleye taşıması için aracılık yapmış. Tam tamına 160 yıl sonra bu köprünün yakınlarına 240 metrelik yeni köprü yani “Puente del Humilladero” inşa edilmiş.

Ben de saatlerce bembeyaz bu sokaklarda dolanıyorum. Şu ana kadar birçok farklı koloniyel şehir görsem de yerelliğini korumuş bu bembeyaz şehre kanım çabuk kaynıyor. Öğlene doğru şehrin batısında bir tepede yer alan “Capilla de Belen” olarak bilinen kiliseye gitmeye karar veriyorum. İşte başıma ne geldiyse de hep bu kararım yüzünden geliyor. Son derece güvenilir bir ortamı olan bu şehirde tek başıma yürümek ya da elimde fotoğraf makinemi taşımak hiç endişelendirmiyor beni. Normalde bazı şehirlerde tedirgin hissetsem de Popayan’da bu şekilde hissetmiyorum. Fakat tepeye doğru çıkan asfalt yokuş yolda ilerlerken yanıma bir motorsikletli zenci yaklaşıyor ve beni yol kenarına kadar sıkıştırıyor. Sonrasında da fotoğraf makinemi ve çantamı istiyor. Ben vermeyince de koluma yapışıyor. Adamın surat ifadesi o kadar korkutucu ki. Bir süre için ne yapmam gerektiğini kestiremiyorum; sonunda yolun kenarından aşağıdaki yola bağlanan iki metrelik refüjden aşağı atlıyorum. Burada uyarmam lazım ki, filmlede öyle çatılardan falan metrelerce atlayıp ayaklarında yay varmış gibi hoplayan zıplayan insanlar yalanmış. Ya da bende bir sorun var. Atlamamla dizimin üstüne asfalta yapışmam bir oluyor. O sırada adam da herhalde benim gibi bir deli ile uğraşmak istemediği için çekip gidiyor; ama olan bana oluyor. Bir süre ayağa kalkamıyorum, elim asfalta sürtülmekten kötüce yaralanıyor ve ben de kısa süreli bir şok geçiriyorum. Güpegündüz işlek bir sokakta kimse yokken başıma bu tür bir olayın geldiğine inanasım gelmiyor. Sonunda ayağa kalkabildiğimde uzakta bir köşede beni görmüş bir genç hemen yanıma yanaşıyor, iyi olup olmadığımı soruyor. Ben ağladım ağlayacağım; ama yanımda birisi var diye de sesimi çıkaramıyorum. Sonunda ayrıldığımızda gözlerim dolu dolu topallaya topallaya ne yapacağımı bilemeden ana meydandaki kahve dükkanlarından birine giriyorum. Elimi ve dizimi temizliyorum. Sonrasında da dizimde hafif bir ağrı varken bir süre daha yürümeye devam ediyorum.

Bir saat sonunda hostele döndüğümde ve yatağa oturduğumda bir daha kalkmam mümkün olmuyor. Dizim giderek şişiyor ve bacağımı kaldıramayacak duruma geliyorum. Ayağımı sürüye sürüye mutfağa gidip bir poşete su dolduruyorum ve buzluğa koyuyorum. Yarım saat sonra buzu alıp dizime tutuyorum; ama durum giderek kötüleşiyor ve ağrıya daha fazla dayanamıyorum. Ben de artık durumun bu şekilde devam edemeyeceğini anlayınca doktora gitmek üzere resepsiyonun yolunu tutuyorum. Resepsiyondaki görevliye doktora gitmem gerektiğini anlatmaya uğraşırken, artık gözyaşlarımı tutamıyorum. O sırada hostele yeni giriş yapmakta olan ABD’li bir aile benimle çok ilgileniyor ve beni sakinleştirmek için çok çaba harcıyor. Sonunda resepsiyondaki görevliler hastaneleri tarayarak gidebileceğim bir tanesini buluyorlar, taksi çağırıyorlar, elime birkaç ağrı kesici tutuşturuyorlar, baston niyetine de rengarenk şemsiyeyi veriyorlar. Bana eşlik etmek isteselerde de akşam olduğu için ve işlemlerin ne kadar süreceğini bilemediğim için kimseye yük olmak istemiyorum. Taksiye tek başıma atlıyorum. Bu sırada dizim de normal boyutunun üç katına çıkmış durumda.

Hastaneye vardığımızda taksiden beni tekerlekli sandalyaye bindiriyorlar. Bundan sonraki yedi saat boyunca hastanede kalıyorum. Herkes hastane koridorlarında elinde rengarenk şemsiye ile dolanan “gringa”nın ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyor. Sorular soruyorlar ya da beni neşelendirmeye çalışıyorlar. Doktorların hepsi oldukça ilgili. İlk olarak hastanede kaydım açılıyor, sonrasında klasik sorular soruluyor, sonrasında da x-ray çektirmek adına beni radyoloji departmanına gönderiyorlar. Burada dizimin filmleri çekiliyor. Bu sırada radyoloji asistanlarından bir tanesi beni facebook’tan eklemek için yoğun çaba harcıyor. Canım oldukça yansa da durumun abukluğu karşısında içimden kıs kıs gülüyorum.

Sonunda beni ilk olarak bir doktora yönlendiriyorlar. Doktor kırık çıkık olmadığını söylüyor. Ağrımı dindirmek ve şişliği indirmek adına üç adet serumu damardan dayıyorlar. Hastane benim için giderek depresifleşmeye ve soğuklaşmaya başlıyor. Doktorlardan bir tanesi, bir gece hastanede kalmamı, ertesi sabah da ortopediste görünmemi öneriyor; ama benim yedi saatin sonunda hastanede bir dakika daha kalacak sabrım yok. Ağrım da ilaçlar sayesinde daha dayanılacak bir duruma geliyor. Çıkış belgemi imzalıyorum, hastane ücretini ödüyorum, taksiye atlayıp hostelin yolunu tutuyorum. Hostele gittiğimde görevlilerin uyumamış olduklarını ve beni beklediklerini görüyorum. Saat 02:00. Odama çıkmam konusunda bana yardımcı oluyorlar. Sonrasında da çok hareket etmemeye özel çaba harcayarak uykuya dalıyorum.

Cali, Kolombiya.

Standard

16 Mart 2014, Pazar.

DSC05907

DSC05911

DSC05910

DSC05914

DSC05915

DSC05916

DSC05919

DSC05922

DSC05928

DSC05929

DSC05931

Kolombiya’nın salsa başkenti Cali’de sakin bir pazar günü.

Verdiğim kararın yanlış olduğunu sabaha kadar odaya girip çıkanlardan ve kapı önünde devam eden partilerden daha iyi anlıyorum. Sanırım sonunda herkes odaya gelip hareket durulduğunda ben de uyuyabiliyorum, saat 04:00’ü geçiyor. Sabah 07:00 civarında uyandığımda ise en son uyananın ben olduğumu görmek beni oldukça şaşırtıyor. Uyandığımda bir gece önceki rahatsızlığımın nedeni de az çok belli oluyor. Hostele gelmeden önce otobüs istasyonunda yediğim tavuk mideme dokunuyor ve neredeyse on beş ay sonunda ilk defa zehirleniyorum. Sabahın çoğunluğunu klozet başında geçiriyorum. Gözümü açacak enerjim yok, bir yandan da içimdeki uslanmak bilmeyen gezici güdüm yola koyulmam gerektiğini, aynı akşam için Popayan’da bir hostelde rezervasyonum olduğunu, üç saatlik yolculuğun beni çok da zorlamayacağını söylüyor. Cali’yi görmeden de şehri terk etmek istemiyorum.

Tabiri caizse tek gözüm açık, sürekli derin nefes birkiüç” yaparak kendimi sokaklara atıyorum. 450 yaşındaki bu şehrin tarihi merkezine yakın konakladığım için bu bölgede bir tur atmaya karar veriyorum. Tarihi merkez boyunca koloniyel İspanyol mimarisinin renkli örneklerini, tarihi kiliseleri, tiyatro binalarını görüyorum. Pazar sabahı öğleden önce olması nedeniyle birçok sokak bomboş, mağazalar ve dükkanlar kapalı. Meydanlarda güvercinlere yem atan aileler ve dondurma satmaya çalışan amcalar dolaşıyor. Bir önceki gecenin hareketliliğinden ise eser yok. Rengarenk binalar arasında zigzaglar çizerek nehir kenarına kadar ilerliyorum. Burada pazar sabahı koşusunu yapan gençler, yürüyüşe çıkmış tonton amcalar ve erkenden buluşmuş sevgilileri görüyorum.

Yarım saat kadar dışarıda kaldıktan sonra fiziksel olarak dibe vurmaya başladığımı hissedince doğrudan doğruya hostelin yolunu tutuyorum. Hostele vardığımda ilk durak yine klozet başı olduktan sonra sinema odasındaki minderlerden birine kıvrılıyorum. Uyandığım aradan üç saat geçmiş bile. Ben ise biraz daha iyi hissediyorum. Hemen çantaları sırtlanıp otobüs istasyonuna gidiyorum. Popayan’a gidecek ilk otobüse bilet alıyorum. Şansıma otobüs bomboş ve üç saatlik yol boyunca rahat rahat uyuyabiliyorum. Gözümü açtığımda ise Popayan’dayım.

Ülkenin güneyine indikçe hava da giderek bozuyor. Popayan istasyonundan dışarı çıktığımda sağanak yağış ile karşılaşıyorum. Otobüs istasyonu şehir merkezine oldukça yakın. Parça parça uykular ise bende iyi olduğum yanılgısını yaratmış bile. On beş dakikalık yolu yürümeyi tercih ediyorum. Konaklayacağım Hostel Trail isimli hostele vardığımda ise oldukça sıcak bir ev ortamı ile karşılaşıyorum. Erken olmasına rağmen odaya çıkıp hak edilmiş güzel bir uykuya dalıyorum.

15 Mart 2014, Cumartesi.

Oldukça bölük pörçük bir uykudan sonra Taganga’nın nemli ve boğucu sabahına uyanıyorum. Hızlı hızlı hostelin ucundan deniz gören terasında kahvaltımı yaptıktan sonra bu sevimli balıkçı kasabasının küçücük meydanından kalkan minibüslerden bir tanesine atlayıp Santa Marta’ya geri dönüyorum.  Yol on beş dakika sürüyor. Santa Marta’ya vardığımda da bir gün önce Tayrona Milli Parkı’na gitmeden eşyalarımı bıraktığım hostelime dönüyorum. Yaklaşık iki saat kadar da hostelde oyalandıktan sonra Kolombiya’nın salsa başkenti Cali’ye uçmak üzere yola koyuluyorum.

Hostelin yanlış bilgilendirmesi doğrultusunda yaklaşık 40 dakika boyunca havaalanına gidecek otobüsü Carrera 5’te beklesem de, sonunda yerel birinden teyit alıp deniz kenarına paralel giden Carrera 1C’ye geçiyorum. Havaalanı otobüsü on dakika içerisinde geliyor. Havaalanına olan yol kırk dakika kadar sürüyor. Vardığımda ise gördüğüm en enteresan havaalanlarından bir tanesi ile karşılaşıyorum. Havaalanı bildiğiniz plajın yanı başında yer alıyor. Uçağınıza binmeden önce hemen suya atlayıp son bir kez Karayip Denizi’nin tadını çıkarmak isterseniz, mümkün yani.

Kolombiya’da garip bir şekilde otobüs biletleri oldukça pahalı, hatta bazı durumlarda uçak biletleri bile daha ucuza geliyor. Ben de birazcık geç kalmış olsam da otobüse kıyasla 5-6 USD farkla VivaColombia aracılığı ile Santa Marta’dan Cali’ye uçak biletimi Cartagena’dayken alıyorum. Normalde otobüse binmek istesem neredeyse bir tam gün sürecek yolculuğu birkaç saate indirmek istiyorum; fakat hesaba katmadığım bir şey var. VivaColombia benim kredi kartımı ve banka kartımı bir türlü kabul etmiyor. İşin güzel tarafı ise dilerseniz bileti alıp sonradan ödeme yapabiliyorsunuz. Bu sisteme “Via Baloto” deniyor. Bileti internet üzerinden ayırt ettikten sonra, Via Baloto sistemi ile anlaşamalı ofislerden birine giderek 24 saat içerisinde biletinizin ücretini ödemeniz gerekiyor. Cartagena’dayken beni oldukça uğraştıran bu sistem sayesinde 140.000 COP karşılığında biletimi de alıyorum. Havaalanına geldiğimde ise hesaba katmadığım ve haberdar olmadığım bir detay var. Eğer bileti bastırmadıysanız, bileti bastırmak adına 25.000 COP ödemeniz gerekiyor, yani tam tamına 13 USD. Ben içten içe duruma sinirlenip kendi kendime gülmeye başlasam da elden bir şey gelmiyor.

17:55’te kalkan uçağım Cali’ye 19:35’te varıyor. Havaalanına vardığımda yağmurlu bir hava beni karşılıyor. Karayiplerin boğucu sıcağından sonra bu serinleme bana iyi geliyor. Havaalanından 5000 COP karşılığında otobüs istasyonuna giden shuttle servise atlıyorum, yarım saat içerisinde otobüs istasyonundayım. Buradan da taksiye atlayıp 10.000 COP karşılığında konaklayacağım El Viajero isimli hostele varıyorum. Havuzlu bir bahçenin etrafına dizilmiş odaları ve tertemiz banyo ve tuvaletleri ile El Viajero bir gece konaklamak için gayet ideal gözüküyor. Bir önceki günden hala deniz tuzlu olduğum için (hiç sormayın, Taganga’da ne yazık ki duş çalışmıyordu.) ilk işim güzel ve sıcak bir duş almak oluyor. Konakladığım hostel aynı zamanda bir salsa okulu olduğu için, hostel odasındaki herkes uzun dönemler için burada kaldığını anlatıyor. Kimileri ispanyolca öğrenmeye, kimileri salsa öğrenmeye gelmiş. Kızların birçoğu en az birkaç haftadır Cali’de olduklarından ve çok sevdiklerinden bahsediyorlar. Üstelik cumartesi gecesi olduğu için şehrin birçok bölgesinde salsa partileri varmış; fakat ben kendimi pek iyi hissetmiyorum ve uzun süreli yollarda olmanın etkisi ile geceyi dışarıda değil de hostelde geçirmeye karar veriyorum.

 

Tayrona Milli Parkı, Taganga, Kolombiya.

Standard

14 Mart 2014, Cuma.

DSC05806

DSC05808

DSC05812

DSC05813

El Caibo plajına uzanan bir buçuk – iki saatlik yürüyüş.

DSC05816

DSC05822

Bu plajlar harika gözükse de buralarda yüzmek yasak.

DSC05827

Aman karıncalar ezilmesin.

DSC05832

Yol boyunca yolun ne kadarını yürüdüğünüze dair işaretler yer alıyor.

DSC05834

DSC05835

DSC05836

DSC05837

DSC05838

DSC05841

DSC05842

DSC05843

DSC05844

DSC05846

DSC05851

DSC05853

DSC05858

Dilerseniz bu hamaklarda denize nazır uyuyup uyanabiliyorsunuz.

DSC05862

El Caibo koyundan.

DSC05865

Taganga sokakları.

DSC05866

DSC05867

DSC05868

DSC05871

DSC05875

Afacanlar balık peşinde.

DSC05886

DSC05887

DSC05893

Taganga’da balıklar üzerine kıran kırana bir pazarlık devam ediyor.

DSC05897

DSC05903

Taganga’da gün batımı.

Uzun zamandan sonra ilk defa adam akıllı bölük pörçük olmayan bir uykudan uyanıyorum. Uyanır uyanmaz hazırlanıp eşyalarımı toparlıyorum. Beni bir gün idare edecek küçük bir çantayı ayarladıktan sonra sırt çantamı hostele bırakıp meşhur Tayrona Milli Parkı’na gitmek üzere yola çıkıyorum. Tayrona Milli Parkı’na giden minibüsler Santa Marta’da Calle 11 ve Carrera 11’in kesişiminden kalkıyorlar. Minibüs ücreti sadece 6000 COP. Bir saatlik bir yolculuk sonunda Milli Park’ın girişinde “El Zaino”da iniyorum, giriş ücreti olan 38.000 COP’u ödüyorum. Parka girişte çok sıkı bir şekilde yanınızda getirdiğiniz çantalar aranıyor. İçeriye alkol ve her türlü uyuşturucuyu sokmak yasak. Sonrasında buradan parkın meşhur plajları 4 kilometre kadar uzakta. Bu yolu da girişte bekleyen minibüslerle 2000 COP karşılığında gidebiliyorsunuz.

Minibüsler sizi Cañaveral adı verilen bir bölgede bırakıyorlar. Bu bölgede fiyatları 550.000 COP’tan başlayan ultra lüks “ecocabana” adı verilen konaklama imkanları bulunuyor. Buradan dilerseniz yolun geri kalanını at kiralayarak geçebiliyorsunuz ya da direk tabanvay seçeneği ile kendinizi yollara atabiliyorsunuz. Ben tabii ki ikinci seçeneği tercih ediyorum. Yol üzerinde çok net şekilde işaretlenmiş yemyeşil bir ormanın içerisinden yolun sonunda harika bir plaja ulaşma amacı ile ilerliyorum. Kırk beş dakikalık yürüyüşten sonra lk karşılaştığım yer “Arrecifes” bölgesi oluyor. Burada konaklamak için üç farklı mekan bulunuyor. Bütçesini sıkı tutmak isteyenler için kamp ve hamak imkanları da sunuluyor. Biraz daha ilerlediğinizde “La Piscina” yani türkçede havuz anlamına gelen koya ulaşıyorsunuz. Sürekli deniz kenarında olsanız da dalgalar nedeniyle birçok koyda yüzmek oldukça tehlikeli ve yasak. La Piscina bu anlamda yüzymeye elverişli ilk plaj. Dilerseniz burada konaklama imkanları da bulunuyor. La Piscina’dan birazcık daha devam ettiğinizde ise meşhur “El Cabo”ya ulaşıyorsunuz. Bu harika koy, milli parkın en çok tercih edilen ve en kalabalık koylarından bir tanesi. Kalabalık dediğime bakmayın siz, parka kıyasla kalabalık sadece. Başlangıç noktasından koya ulaşmak neredeyse bir buçuk – iki saat sürüyor. Yol ise fazla nem ve sıcağa rağmen oldukça etkileyici. Yol boyunca çeşitli hayvanlar, rengarenk kuşlar, bazı durumlarda maymunlar görmek bile mümkün. Eğer biraz daha devam etmek isterseniz muhteşem “Playa Brava”ya da ulaşabiliyorsunuz; fakat ben kendimi bir an önce serin sulara atmak istediğimden demiri El Caibo’ya atıyorum.

El Caibo’da konaklamak isteyenler için çeşitli seçenekler bulunuyor. Gayet organize bir şekilde düzenlenmiş hamaklarda ya da çadırlarda kalabileceğiniz gibi birazcık daha paraya kıyarsanız “cabana” adı verilen kendi odanızı da alabiliyorsunuz.

El Caibo’da birbirine bağlı iki harika plaj bulunuyor. Deniz berrak, kumlar ise bembeyaz. Bütün koyda bir sakinlik hakim. Ben de bir iki saat boyunca denizin ve güneşin tadını doyasıya çıkarıyorum. İki plajın tam birleştiği noktada yer alan kulübeye çıkıp (dilerseniz bu kulübede yer alan hamaklarda geceyi geçirmeniz de mümkün) deniz esintisini bol bol içime çekiyorum. Fakat sonrasında ne yapmak istediğime bir türlü karar veremiyorum. Tek başıma uzun süre deniz kenarında vakit geçirmek pek hoşuma gitmiyor, özellikle akşamları. Bu nedenle akşam bölgede konaklama opsiyonunu eliyorum. İçimden tekrar Santa Marta’ya dönmek de gelmiyor. E napalım, napalım derken saat 15:00’te direk koydan Taganga isimli balıkçı kasabasına direk botlar olduğunu duyunca direk bir bilet alıyorum. Bilet ücreti oldukça pahalı, tam tamına 45.000 COP.

15:00’e kadar deniz ve plaj sefası yaptıktan sonra botta yerimi alıyorum. Minicik bota 30 kişiden fazla kişi yan yana biniyoruz. Taganga’ya olan yolculuk bir buçuk saat kadar sürüyor. Arada Akvaryum Koyu olarak bilinen cennet köşesine birkaç kişiyi bıraktıktan sonra yola devam ediyoruz. Yolculuğu size nasıl anlatabilirim çok da emin değilim. Bol çığlık, sürekli zıplama ve devrilme tehlikesi geçirme, gereğinden fazla deniz suyu. Bir buçuk saat boyunca dalgalar ve deniz suları tarafından öyle bir çarpılıyoruz ki bot olarak, indiğimde vücudumda kuru kalmış tek bir nokta bile yok. İşin güzel tarafı sırt çantamı oturduğum yerin altına sakladığım için çantam ıslanmıyor; ama beraber yolculuk yaptığım herkesin çantaları bütün suyu emiyor. Yine de bu kadar macera yol boyunca harika kayalıkları ve küçücük koyları izlememize engel olmuyor.

Gün batımına doğru Taganga’ya varıyoruz. İlk işim bir otel ayarlamak oluyor ve Oso Perezoso isimli mekana yerleşiyorum. Bir gece burada konaklayıp ertesi sabah 15-20 dakikada olan Santa Marta’ya dönmeye karar veriyorum. Güzel bir duştan sonra sahil kenarına inip balıkçılar tarafından teknelerinin üzerine kurulmuş tezgahları ve bu tezgahlarda kıran kırana dönen balık pazarlıklarını izliyorum. Küçücük çocukların deniz kenarında balık tutma maceralarına tanık oluyorum. Bu sevimli balıkçı şehrinde her şey olması gerektiği. Turistik olmasına rağmen yerelliğini yitirmemiş nadir mekanlardan biri, o nedenle kanım çabuk kaynıyor.

Hava karardığında günün yorgunluğu ile otelime dönüyorum ve internette dolanırken daha iki gün önceyi beraber geçirdiğim Erika ve Kaja’nın da Taganga’ya geldiğini öğreniyorum. Dünya küçük demiştim değil mi? Hep beraber akşam yemeği için deniz kenarında yer alan “Bitacora”ya gidiyoruz. Yediğimiz balığın servis edilmesi bir buçuk saatten biraz daha uzun sürse de ve yan masadaki İngilizler bu durumla oldukça eğlense de sonunda harika balıklarımız geliyor. Yerel margaritalar eşliğinde bir günün daha sona erişini kutluyoruz.

Santa Marta, Kolombiya.

Standard

 

13 Mart 2014, Perşembe.

DSC05783

 

 

 

Santa Marta sokakları.

DSC05785

DSC05795

DSC05797

DSC05798

DSC05800

DSC05803

DSC05794

 

Santa Marta’dan manzaralar.

DSC05804

Santa Marta’nın renkleri.

 

DSC05786

DSC05793

 

Santa Marta plajı.

Bir önceki akşamdan bilgisayarım bir şekilde bozmayı başarıyorum. Ne yaparsam yapayım bir türlü tepki alamıyorum aletten. İnternetteki araştırmalar sonrasında Cartagena’da konakladığım bölgeye bir kilometre uzakta bir Apple dükkanı olduğunu öğrenince sabahtan ilk işim buranın yolunu tutmak oluyor. Mağazanın içinde bulunduğu alışveriş merkezi saat 10’da açıldığı için bir süre içeride oturup beklemem gerekiyor. Saatler 10’u gösterip ben de derdimi anlattığımda, görevli çözümün çok kolay olduğundan bahsediyor. Bilgisayarın pilini çıkarıp yeniden yerine takıyor ve ta-daa, her şey yolunda! Görevlinin anlattığına göre Cartagena’da elektrik akımı farklı seviyelerde olduğu için belirli durumlarda bilgisayarı prize takınca gereğinden fazla ya da az akım gönderebiliyormuş. Bu da Apple gibi bilgisayarların kendisini korumaya almasına neden oluyormuş. Benim de bir gece önceden yaşadığım kriz bununla alakalıymış. Bilgisayar meselesini hallettikten sonra rahatlamış bir şekilde hostelin yolunu tutuyorum, soğuk bir duş alıyorum ve eşyalarımı toparlıyorum.

Hostelden çıkış yaparken Santa Marta’ya gideceğimi öğrenen görevli 2-3 dakikaya kapının önünden Santa Marta’ya gidecek bir otobüsün kalktığını söylüyor. Böylece hemen biletimi alıyorum. MariSol isimli shuttle firmasından aldığım bilet sayesinde böylece Santa Marta’da istediğim yere bırakılacağımı öğreniyorum. Yolculuk neredeyse altı saate yakın sürüyor. Bu altı saat boyunca bütün minivan’ın neredeyse en kötü noktasında oturuyorum. En arkanın önünde boşluk olan ortası. Her gaz ve frende öne uçma tehlikesi yaşayarak altı saati geçiriyorum.

Altı saatin sonunda öğleden sonra Santa Marta’ya varıyorum. Karayip Denizi kıyısındaki bu koloniyel şehir genelde Ciudad Perdida yani Kayıp Şehir ya da Parque Nacional Natural Tayrona” yani Tayrona Milli Parkı’na geçiş işin kullanılıyor olsa da kendi içinde oldukça sevimli bir şehir. Şehir temel olarak iki bölümden oluşuyor: Karmaşıklığı ile dikkat çeken şehir merkezi ile tatil köyleri ve otellerin yer aldığı El Rodadero. Murat, El Rodadero bölgesini tercih etse de, ben kendime şehir merkezinde “Masaya Santa Marta”da yer ayırtıyorum. Konakladığım hostel, bir hostelden çok beş yıldızlı oteli andırıyor. Harika bir teras barı, havuzu, son derece lüks odaları var. Odaya yerleşip soğuk bir duş aldıktan sonra da şehri turlamak adına dışarı çıkıyorum.

Şehrin bütün hareketliliği genelde Carrera 1C ve Carrera 5 arasında gerçekleşiyor. Carrera 5, Santa Marta’nın en kalabalık caddesi. Bitmek tükenmek bilmeyen trafiğe ek olarak, kaldırım kenarlarında yan yana dizilmiş tezgahlar bulunuyor. Bu tezgahlarda sim kartlarından sahte cd ve dvd’lere, yiyeceklerden ayakkabılara, kıyafetlerden takılara her şeyi bulmanız mümkün. Deniz kenarında bulunan Carrera 1C’ye kadar olan sokaklar ise çeşitli parklarla, meydanlarla, beyaz kiliselerle, restoranlarla, cafe’lerle dolup taşıyor. Şehir oldukça canlı. Gün batımına kadar sokaklarda dolandıktan sonra deniz kenarında yer alan ve biraz sanayi manzaralı da olsa son derece huzurlu olan plaja gidiyorum. Hava kararana kadar burada kalıyorum, sonrasında da biraz dinlenmek adına erkenden hostele dönüp geceyi film izleyerek geçiriyorum.

 

Cartagena, Kolombiya.

Standard

12 Mart 2014, Çarşamba.

DSC05741

 

DSC05756

DSC05758

DSC05760

DSC05759

DSC05625

DSC05629

DSC05632

DSC05633

DSC05634

DSC05635

DSC05636

DSC05637

Cartagena’nın renkleri.

DSC05768

DSC05770

Kızlarla meydan manzarasında kokteyl keyfi.

Murat’la ilk etap planlarımızda Kolombiya ve Venezuela’yı beraber ziyaret etmek vardı; fakat Venezuela’daki durum gittikçe kötüleşince bizim evdeki hesabımız çarşıdakine bir türlü uymadı. İnternet üzerinden okuduklarımız, duyduklarımız Venezuela planını başka bahara kaldırmamıza neden oldu. Durum böyle olunca Murat’ın planında on günlük bir boşluk oluştu. Ben onu sonrasında benimle beraber Galapagos’a gelmeye ikna etmeye uğraşırken, o bu boşluğu Galapagos ile doldurmaya karar verdi. Ben henüz Kolombiya’nın güneyini görmediğim için güneyde biraz vakit geçirmek istiyorum üstelik. Bizim planlarımız da birbirine girmiş oldu bu nedenle. Biz de Murat’ın önden Galapagos’a gitmesine ve benim de sonradan onu takip etmeme karar verdik.

Sabah Murat 7 gibi Santa Marta’ya erkenden gitmek üzere uyanıyor ve bir yerlerde denk düşmek üzere vedalaşıyoruz. Sonrasında ben biraz daha uyuyorum. Uyandığımda ilk işim farklı bir odaya transfer olmak oluyor. Yerleştikten sonra bilgisayarımı kapıp eski şehre yöneliyorum. Kahvaltı yapacak bir yerler bulup uzunca bir süre burada oyalanıyorum. Bu arada Kanadalı arkadaşlarım Kaja ve Erika da öğlen saatlerinde geleceklerini belirtiyorlar, biz de konaklayacakları hostelde buluşmaya karar veriyoruz. Buluşma saatine kadar Cartagena sokaklarında dolanıyorum. Hava o kadar sıcak ki, Cartagena’yı bütün güzelliğine rağmen havası ile hatırlayacağımı iliklerime kadar hissediyorum.

Erika ve Kaja ile sonunda kavuşunca keyfim iyice yerine geliyor. Instagram üzerinden tanıştığımız, Japonya’da iki farklı şehirde buluştuğumuz bu abla kardeş, dünyanın ne kadar küçük olduğunu bana tekrar tekrar hatırlatıyor. Bir süre sokaklarda dolanıyoruz, sonrasında da parklardan bir tanesinde yer alan banklara geçip saatlerce muhabbet ediyoruz, yoldan geçenleri izliyoruz. Onlar anlatıyor, ben dinliyorum; ben anlatıyorum, onlar dinliyor. En son görüşmemizin üzerinden neredeyse tam bir sene geçmiş. Onların evine döndüğü ve tekrar yola çıktığı, benimse aralıksız yola devam ettiğim koca bir sene. Günbatımını surlardaki meşhur “Cafe del Mar”da yoğun bir insan kalabalığı arasında izledikten sonra meydanlardan birine bakan “El Balcon” isimli restorana girip akşam yemeği için ceviche’lerimizi, balıklarımız ve kokteyllerimizi ısmarlıyoruz. Meydan kalabalık olmasa da, ara ara satıcılar, şarkı ve dans eden gruplar kendilerini belli ediyor. Harika bir gece, tam da olması gerektiği gibi sonlanıyor.

11 Mart 2014, Salı.

DSC05584

DSC05589

DSC05590

DSC05592

DSC05595

DSC05604

DSC05605

DSC05607

DSC05609

DSC05613

DSC05614

DSC05616

DSC05620

DSC05639

DSC05645

 

Cartagena sokaklarından.

DSC05746

DSC05747

DSC05748

DSC05750

 

Museo del Oro y Arquelogia.

DSC05651

DSC05655

DSC05658

DSC05664

DSC05667

DSC05673

 

Casa de Rafael Nunez.

DSC05680

DSC05681

DSC05682

DSC05686

 

Las Bovedas.

DSC05691

DSC05696

DSC05698

DSC05700

DSC05702

DSC05703

DSC05705

 

Renklerle Cartagena.

DSC05707

DSC05708

DSC05710

DSC05711

 

Sanat bienalinden.

DSC05717

DSC05719

DSC05734

Cartagena’nın gecesi.

Normalde Medellin’den Cartagena’ya giden iki üç tane bilindik otobüs firması bulunuyor (Expreso Brasilia, Rapido Ochoa, Expreso Bolivariano gibi); ama fiyatlar o kadar abartı ki 12 saatlik bu otobüs yolculuğu bazı firmalarla 50-60 USD’ye kadar çıkabiliyor. Bu nedenle eğer planlamanız önceden belliyse ülke içerisinde uçuşlar Viva Colombia firması ile çok daha ucuza gelebiliyor. Biz hem konaklama ücretinden kısmak, hem de gün kazanmak adına Medellin’den Cartagena’ya gece otobüsü alıyoruz Rapido Ochoa firması aracılığıyla. Ücret olarak da 75.000 COP ödüyoruz. Gece otobüsünün biraz da boş olmasının faydasını ise fazlasıyla görüyoruz. Murat bir yanda, ben bir yanda yol boyunca rahat rahat uyuyoruz.

Saatler 09:00’u gösterirken oldukça nemli ve sıcak Cartagena de Indias, nam-i diğer Cartagena, otobüs istasyonuna giriş yapıyoruz. Otobüs istasyonu şehir merkezinden oldukça uzakta bulunuyor. Bizimle beraber aynı otobüste bulunan Danimarkalı bir çocukla taksiyi paylaşarak şehir merkezi yakınlarındaki Calle de la Media Luna’daki ucuz otellerden birine kendimizi atıyoruz. Bu bölgedeki hosteller özellikle her gece düzenlenen partileri ile meşhurlar. Biz çok da böyle bir yerde konaklamak istemediğimiz için komşulardan bir tanesini tercih ediyoruz. Bir süre odanın hazırlanması beklemek, odaya yerleşince de kendimizi soğuk duşa atmakla geçiyor. Sonunda yolculuğun yorgunluğunu üzerimizden atınca da Cartagena sokaklarına çıkıyoruz.

Kolombiya’nın en güzel şehirlerinden bir tanesi sayılan Cartagena, şehir duvarları içerisindeki bozulmamış koloniyel yapısı ile 1984 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası listesindeki yerini almış. Bu 500 yıllık bej şehir duvarlarına “Las Murallas” adı da veriliyor. 16. yüzyılda inşasına başlanmış şehir duvarları ne yazık ki korsan saldırıları ve fırtınalar nedeniyle sürekli olarak zarar görmüş ve iki yüzyılda ancak tamamlanmış. Dilerseniz bu duvarların üzerinden ilerleyerek şehri farklı bir noktadan seyretmeniz de mümkün.

Sarı saat kulesinin bulunduğu “Puerta del Reloj” isimli ana kapıdan, Las Murallas’dan içerisine girdiğinizde rengarenk ve son derece düzenli bir şehirle karşılaşıyorsunuz. Eski şehir olarak da bilinen bu bölge iki mahalleden oluşuyor: El Centro ve San Diego. Yürüyerek çok kolay bir şekilde keşfedebileceğiniz bu eski şehir ara sokaklara gizlenmiş meydanlardan, kiliselerden, manastırlardan, saraylardan, tarihi evlerden oluşuyor. Şehrin en ayırt edici özelliği ise renkleri. Canlı sarılar, kırmızılar, maviler, fuşalar binaların her detayında sizi bir kez daha kendisine hayran bırakıyor. Biz de artık güneş ve sıcak bizi yıldırana kadar sokaklarda dolanıyoruz.

Eski şehre ilk girdiğinizde karşılaşacağınız üçgen şekli ile farklı bir havası olan “Plaza de los Coches” zamanında köle pazarı olarak kullanılmış. Meydanın ortasında şehrin kurucusu “Pedro de Heredia”nın bir heykeli bulunuyor. Bu meydan etrafında sıralanan tarihi evler ile göz dolduruyor. Girer girmez sizi karşılayan binanın girişindeki kolonlu koridor ise “El Portal de los Dulces” olarak anılıyor; çünkü yan yana dizilmiş şekerleme tezgahları birbirini takip ediyor. Şehrin en eski ve büyük meydanı “Plaza de la Aduana” eskiden kutlama alanı olarak kullanılıyormuş. Şehrin en önemli devlet ve idari binaları burada yer alıyor. Meydanın merkezinde ise ülkeye de ismini veren Christopher Columbus’un bir heykeli sizi selamlıyor. “Plaza de Bolivar” yoğun sıcaklarda soluklanmak için eşi benzeri bulunmaz bir fırsat sunuyor.

Meydanlara ek olarak şehir merkezinde birçok da müze bulunuyor. “Museo de Arte Moderno” yani Modern Sanat Müzesi, Kolombiya’nın güncel sanatına ışık tutuyor. “Museo Naval del Caribe” isimli deniz müzesi eskiden Cizvit okulu olarak kullanılan bir binada yer alıyor ve çeşitli gemi modellerine ev sahipliği yapıyor. “Palacio de la Inquisicion” zamanında Engizisyon mahkemesi olarak kullanışmş ve barok mimarisi ile dikkat çekiyor. Burada 800 kadar kişinin suçlu bulunduğu ve öldürüldüğü biliniyor. Şu anda müze olarak kullanılan binada Kolomb öncesi ve sonrası döneme ait eşyaları görebileceğiniz gibi, çeşitli silahlara ve işkence aletlerine de tanık olabiliyorsunuz. Ücretsiz olan “Museo del Oro y Arquelogia”da Sinu insanlarına ait ince işlemeli altın koleksiyonunu görebiliyorsunuz. Şehir duvarları dışında bulunan “Casa de Rafael Nunez”de ise Kolombiya’nın milli marşının ve anayasasının yazarlarından olan eski başkan, şair ve avukat Rafael Nunez’in hayatına yakından tanıklık edebiliyorsunuz. Üstelik müzenin hemen karşısında yer alan parkın içindeki “Ermita del Cabrero” isimli şapelde de Nunez’in külleri bulunuyor. Müzelere ek olarak Iglesia de San Pedro Claver, Iglesia de Santo Domingo,  Iglesia de Santo Toribio de Mangrovejo ve Katedral’i de ziyaret edebiliyorsunuz.

Biz Murat’la bir süre şehir duvarlarında dolanıp, duvarların kuzeyinde yer alan “Las Bovedas” isimli 1792-1796 yıllarında inşa edilmiş 23 mahzenden oluşan bölgeyi ziyaret ediyoruz. Bu mahzenler günümüzde sinek avlayan hediyelik eşya dükkanlarına dönüştürülmüş durumda. Sonrasında da birkaç müzeyi geziyoruz ve karnımızı doyurmak üzere klimalı cafe’lerden bir tanesine geçiyoruz. Yemek ve serin ortam bizi o kadar rahatlatıyor ki bir süre ikimizin de mekandan çıkası gelmiyor. İki saat sonunda dışarı çıktığımızda sıcaklık hala oldukça etkili. Murat odaya dönüp bir süre dinlenmeye karar veriyor, ben de bir süre daha sokaklarda dolanıyorum. Şansıma şehirde sanat bienalinin olduğunu öğreniyorum. Bir harita alıp birkaç sergi salonunun peşinde koşturuyorum. Sonrasında da sıcağa yenilip odanın yolunu tutuyorum.

Hava kararana kadar bir süre odada dinlendikten sonra akşam yemeği için tekrar eski şehir merkezine gidiyoruz. Bir türlü yemek yiyecek adam gibi restoran bulamıyoruz. Neredeyse bir saate yakın bir aşağı,  bir yukarı sokaklarda yürüyoruz. Ya fiyatlar çok pahalı, ya da mekanlar bize hitap etmiyor. Sonunda meydanlardan bir tanesindeki Lübnan yemeği yapan restoranı tercih ediyoruz. Hazırladıkları set menünün içerisinde köfte ve humus olması beni benden almaya yetiyor zaten.

Yemek sonrasında sabahtan gözümüze kestirdiğimiz renkli bara yöneliyoruz. Açık havada Küba dansı yapan grubun şarkıları eşliğinde kokteyllerimizi yudumluyoruz. Bu sırada sokaklar bomboş. Arada geçen at arabalarının tıkırtıları da olmasa bizden başka kimse yokmuş hissi hakim. Gecenin karanlığında konakladığımız bölgeye doğru ilerlediğimizde, bu sokağa neden parti sokağı dendiğini daha da iyi anlıyoruz. Herkes sokakta ve müzik son ses. Bizim odamız konakladığımız otelin iç kısmında yer alsa bile müziği duyabiliyorsunuz. İçten içe parti hostellerinden birinde kalmadığımıza şükredip ertesi günün planlarına yoğunlaşıyoruz. Ertesi gün için Murat, Santa Marta üzerinden Tayrona Milli Parkı’nı ziyaret etmeyi planlıyor. Bense, daha önce Japonya’da tanıştığım Kanadalı arkadaşlarım Cartagena’ya geleceği için bir gün daha şehirde kalmaya karar veriyorum.

Medellin, Kolombiya.

Standard

10 Mart 2014, Pazartesi.

IMG_2295

DSC05522

DSC05524

DSC05555

 

Yukarı çıkarken kaçıncı basamakta olduğunuz sizi motive etmek adına her on basamakta bir yazıyor.

DSC05567

IMG_2237

IMG_2442

 

Tepeden muazzam manzara.

IMG_2287

Meşhur kaya tuktuk’ların üzerinde bile yerini almış.

Kahvaltıdan sonra Medellin’in biraz dışarısında yer alan Guatepe isimli kayaya gitmek için yola koyuluyoruz. 1811 yılında İspanyollar tarafından kurula Guatepe’nin ismi Quechua dilinde “taşlar ve kayalar” anlamına geliyor ve bunu da muhteşemen manzarasından alıyor. Günümüzde 1960’larda bölgeye kurulmuş hidroelektrik baraj nedeniyle ülkenin elektrik üretiminde önemli bir yer tutuyor.

Medellin’den Guatepe’ye gitmek için ilk olarak “Terminal del Norte” olarak bilinen otobüs istasyonuna gitmek gerekiyor. İstasyona gidiş için metroya atlayıp neredeyse yarım saatlik bir yolculuk sonrasında “Caribe” durağında iniyoruz. Buradan da Guatepe’ye gidecek ilk otobüse biletimizi alıyoruz. Yolculuk iki saat sürüyor.

Otobüs bizi bir benzin istasyonunun önünde bırakıyor. Dilerseniz bu noktadan sonra yolcuları bekleyen tuktuk’lardan birine atlayacağınız gibi tepeye kadar olan yolu yürümeniz de mümkün. Biz yürümeyi tercih ediyoruz ve on beş dakika sonrasında meşhur “La Piedra” yani kaya ile karşılaşıyoruz. Milyonlarca yıl önce oluşmuş bu kaya, kayaya ilk resmi tırmanış ise 1954 yılında yapılmı. Kayanın tepesindeki gözlem noktasına uzanan 740 adet basamak, günümüzde şehri ziyaret edenler için eşi benzeri bulunmaz manzaralar sunuyor. Basamaklar çıkarken her on basamakta bir kaç basamak çıktığınız yazıyor ve bu biraz da olsa motivasyonunuzu artıyor.

Tepeye çıktığımızda bir süre gözlem noktasında oturup manzarayı izliyoruz. Birbirini tamamlayan yapboz parçaları gibi gözüken kaya oluşumları gölün pastel rengi üzerinde oldukça etkileyici gözüküyor. Manzaranın tadına vardıktan sonra da alt gözlem katının biraz daha aşağısında yer alan büfelerden bir tanesine oturup biralarımızı yudumluyoruz. Sonrasında da şehre dönmeden önce karnımızı doyurmaya karar verip manzaraya bakan restoranlardan birine geçiş yapıyoruz. Sipariş ettiğimiz yerel balık oldukça lezzetli. Dilerseniz Guatepe’ye uğramışken rengarenk şehir merkezini gezip, göl kenarındaki yürüyüş yolunda yerellere karışabilir, göl üzerinde çelik kablolar ile de kayabilirsiniz (ziplining). Hatta ve hatta göl üzerinde tekne turuna da çıkabilirsiniz, bu tekne turlarının birçoğu gölün ortalarında bulunan bombalanmış Pablo Escobar’ın malikanesine de uğruyorlar.

Dönüş yolunda otobüs beklerken Hollandalı Ruben ve Myrte ile tanışıyoruz. Otobüs yerine aynı fiyata (kişi başı 12000 COP) bizi şehre götürmeyi öneren taksi şoförünün teklifini kabul ediyoruz. Böylece yolculuk hem daha hızlı, hem de daha konforlu geçiyor. Medellin’e ulaşana kadar yoldan, yol maceralarından bahsediyoruz. Ruben, bir süredir Orta ve Latin Amerika’yı geziyormuş, kardeşi Myrte ise kısa bir süreliğine Kolombiya’da ona katılmak için gelmiş. Taksi şoförü bizi otobüs istasyonunda indirince, akşam trafiğini umursamadan buradan da ayrı bir taksiye biniyoruz. Hostele vardığımızda hava kararmış bile. Aynı gece Medellin’den Kolombiya’nın turizm başkenti Cartagena’ya otobüsümüz olduğu için hostele varır varmaz hızlıca yerel restoranlardan birinden karnımızı doyurup otobüs istasyonunun yolunu tutuyoruz.

9 Mart 2014, Pazar.

 

DSC05422

IMG_2123

IMG_2119

IMG_2115

IMG_2121

IMG_2127

IMG_2132

IMG_2139

Medellin Modern Sanat Müzesi’nden.

DSC05426

DSC05428

DSC05430

DSC05438

DSC05452

DSC05456

DSC05503

DSC05506

DSC05508

DSC05509

DSC05510

DSC05511

Medellin sokaklarından manzaralar.

IMG_2144

DSC05463

DSC05468

DSC05470

DSC05474

DSC05476

DSC05480

Plazoleta de las Esculturas’dan.

DSC05441

DSC05448

Parque San Antonio’dan.

DSC05489

IMG_2153

IMG_2159

IMG_2160

IMG_2172

IMG_2173

Museo de Antioquia’da yer alan Botero eserleri.

DSC05496

DSC05502

IMG_2184

IMG_2189

IMG_2192

IMG_2199

IMG_2204

Museo de Antioquia’dan.

Güzel ve hafif kapalı bir pazar gününe uyanıyoruz. Günlerden sonra ilk defa saatin alarmını kurmadan uyuduğumuz için gözlerimizi açtığımızda saatin neredeyse ona geldiğini görmek bizi oldukça şaşırtıyor. Bedenimiz bütün yorgunluğunu atmış gözüküyor. Uyandıktan sonra güzel bir kahvaltı arayışı ile kendimizi dışarı atıyoruz. Konakladığımız hostel, Casa Kiwi, şehrin kuzey bölgesinde yer alan “El Poblado” mahallesinde bulunuyor. Burası görece lüks bir semt ve şehrin iyi restoranları, cafe’leri ve butik mağazaları yol kenarlarında sıralanıyor. Dolayısıyla pazar gününü dışarıda geçirmek isteyen yereller sağ olsun, dolu olmayan kahvaltı yapabileceğimiz bir restoran bulmamız yarım saatimizi alıyor. Bulduğumuz restoran ise bir adet omleti bir saate yakın sürede hazırlayamayarak rekordan rekora koşuyor. Sonunda kahvaltımızı yaptıktan sonra şehri gezmek için kendimizi sokaklara atıyoruz.

Ana caddeye kadar çok da emin olmadan yürüyoruz. Amacımız şehrin eski merkezine gitmek, öncesinde de “Museo de Arte Moderno de Medellin” olarak bilinen Modern Sanat Müzesi’ne uğramayı planlıyoruz. Şans eseri yol kenarında yol sorduğumuz eczaneden bir şeyler alan Maria bize yardımcı olmaya karar veriyor. Arabasını işaret ederek bizi müzeye bırakabileceklerini belirtiyor. Arabada eşi ve kızı yanına sıkışıyoruz. Daha önce Türkiye’ye geldiklerini, herkesin eşini Türk sandığını anlatıyor. İstanbul’u çok sevdiklerinden bahsediyor. Bize şehir ve ülke hakkında ipuçları vermeyi ihmal etmiyor. Öyle ki müzenin otoparkında arabadan çıkmadan bir süre daha muhabbete dalıyoruz. En sonunda iletişim bilgilerini, tavsiyeleri alıp yolumuza koyuluyoruz.

Tek katlı Modern Sanat Müzesi farklı akımdan sanat eserlerini sergiliyor. Yarım saat içerisinde müzeyi gezmek mümkün. Müze sonrasında pazar gününün de etkisiyle kapalı ve boş sokaklardan şehir merkezine kadar yürüyoruz. Sokaklarda bizden başka kimseler yok. Bir saatlik yürüyüş sonrasında ana merkeze geldiğimizde sokaklar daralmaya, kalabalıklaşmaya ve kirlileşmeye de başlıyor. Parque San Antonioda Medellin’in en ünlü isimlerinden biri olan ressam ve heykeltıraş Fernandor Botero’nun üç adet bronz heykeline denk geliyoruz. Bunlardan bir tanesi meşhur “Pajaro de Paz” yani barış kuşu. Parque Berrio’da bir diğer bronz heykel “La Gorda” bizi karşılıyor. “Plazoleta de las Esculturas”a vardığımızda ise Botero’nun yirmiden fazla heykeli ile karşılaşıyoruz. Meydana gelmemizle pazar günü herkesin nereye saklandığını anlamamız bir oluyor. Heykellere tırmananlar, fotoğraf çektirmeye uğraşanlar, banklarda oturup muhabbet edenler, plastik oyunca ve balon satıcıları, dondurma ve meyve tezgahları meydanı dolduruyor.

Iglesia la Veracruz‘un mimarisine hayran olup Kolombiya’nın en eski ikinci müzei olan ‘Museo de Antioquia’yı ziyaret ediyoruz. Şansıma bir önceki gün Dünya Kadınlar Günü olduğu için bana giriş ücretsiz. Kolomb öncesi, koloniyel dönem ve modern sanat eserlerine ek olarak müze içerisinde Botero’ya ayrılmış bir kat da bulunuyor. Genelde tombik – kendi deyimi ile “hacimli” – figürleri ile tanınan Botero eserleri, birkaç sene önce İstanbul’da Pera Müzesi’nde sergilendiğinde de ziyaret etme fırsatı bulmuştum. Tekrardan yerinde, Medellin’de ziyaret etmek ise ayrı keyifli oluyor.

Müze sonrasında Murat’la sokaklarda bir süre dolanıyoruz. Şehir merkezi yoğun bir evsiz nüfusuna ve akın akın kalabalıklara da ev sahipliği yapıyor. Biz duruma çok anlam veremiyoruz. Hava kararmaya yakınken de metroya atlayıp konakladığımız bölgeye geri dönüş yapıyoruz. Üstelik metroya da ücretsiz biniyoruz. İlk işimiz Kolombiya’nın meşhur kahve zinciri “Juan Valdez”de kahve içmek oluyor. Öğrendiğimize göre Kolombiya, A kalite kahvesinin neredeyse tamamını farklı ülkelere ihraç ediyor. Fakat Juan Valdez isimli bu zincir, A kalite kahveleri kendisine saklayarak çok cüzi miktarlara harika kahve hizmet ediyor. Hostele döndüğümüzde Murat’ın Medellin’de yaşayan arkadaşı İngiliz Mark’ın akşam yemeği yeme teklifini değerlendiriyoruz ve bir süre hostelde soluklandıktan sonra Mark ile buluşmaya çıkıyoruz.

Mark bir seneye yakındır Medellin’de olduğundan bahsediyor. Gün içerisinde ülkede seçimler yapıldığı için ulaşımın ücretsiz olduğunu, ülke çapında seçimler dolayısıyla alkol yasağı olduğunu ve bu nedenle hiçbir yerin alkol satmadığını da sözlerine ekliyor. Mark’ın ülke hakkında anlattıkları kafamızda belli şeylerin netleşmesine yardımcı oluyor. Harika bir yemek ve güzel sohbetten sonra aralıksız yağan yağmur eşliğinde Mark’a veda edip hostelimize geri dönüyoruz.