Category Archives: Kamboçya

Kamboçya.

Standard

Kamboçya: Genel Bilgiler

Kamboçya, yolculuk ettiğim ülkeler arasında muhtemelen beni en derinden etkileyenlerden bir tanesi olarak kalacak. Yakın tarihini daha önce detaylı bilmediğim; fakat ülkeyi tanıdıkça, yaşayıp geçirdiklerine ucundan da olsa tanık oldukça, hüzünlü hikayesini olayları ilk elden yaşayanlardan duydukça ülkeyi gezdiğim süre boyunca hissettiklerim de ona göre şekillendi. Her şehirde tekrar tekrar karşımıza çıkan aşırı yoksulluk, ülkenin yakın tarihinde yaşadığı sarsıcı olaylar ile birleşince ortaya çıkan tablo içimizi ezmekten bir adım öteye gidemedi. Bütün bunlara rağmen güler yüzlü, sıcakkanlı ve umut dolu halkı ise bize aslında çok büyük bir ders verdi: Ne yaşarsak yaşayalım, hayat öyle ya da böyle devam ediyor.

DSC08071

DSC08126
Angkor Wat’da Bayon Tapınağı’nda.

DSC08032
Cihan ve Emre, Angkor Wat’da.

DSC08201
Cihan Ta Prohm’da.

DSC08245
Battambang’ın meşhur bambu treni.

DSC08288
Battambang’da Emre, Kamboçyalı çocuklar ile beraber.

DSC08314
Cihan bambu trende taş kağıt makas oynarken.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

Kamboçya, iklimi dolayısıyla yıl boyu ziyarete uygun; fakat en ideal dönem Kasım – Şubat ayları arasına denk düşen, rüzgarlı dönem olarak da bilinen, havanın görece serin olduğu aylar.

Nisan – Mayıs aylarında hava 40 dereceye kadar yükselebiliyor. Biz ülkeyi mayıs ayında ziyaret ettik, hava çok sıcak olmasına rağmen bizi çok fazla rahatsız etmedi.

Vize

Kamboçya vizesini sınırda on beş dakika içerisinde alabileceğiniz gibi, bulunduğunuz ülkelerin Kamboçya büyükelçiliklerinden de kolayca temin edebiliyorsunuz.

Ben vizemi Bangkok’ta bulunan Kamboçya Büyükelçiliği’nden on dakika içerisinde aldım. Doldurduğum vize formuna ek olarak, bir adet vesikalık ve 1000 baht ücret karşılığında konsolosluk görevlileri yapışkanlı vizemi on dakika içerisinde teslim etti.

Rota

Kamboçya, yüzölçümü küçük bir ülke olduğu için ülke içerisinde bir yerden bir yere gitmek de görece çok kolay. Biz Kamboçya’ya, Bangkok’tan bindiğimiz otobüs ile ülkenin kuzeybatısında yer alan Poipet sınır şehrinden giriş yaptık. Buradan güneye doğru ilerleyerek Siem Reap, Battambang, Kompong Luong gibi şehirleri ziyaret ettik ve son durağımız Phnom Penh’e vardık. Phnom Penh sonrasında ülkenin kuzeyine doğru yol alarak Trapeang Kriel üzerinden ülkeden çıktık. Kamboçya’da kaldığımız 6 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettik.

kk

31.04-01.05.2013, Siem Reap
02.05.2013, Battambang, Pursat
03.05.2013, Kompong Luong
03-04.05.2013, Phnom Penh

Bu bölgelere ek olarak eğer daha fazla vaktimiz olsaydı ülkenin güneyinde yer alan kumsalları ve denizi ile meşhur Sihanoukville ve yakın adaları, nehir kenarında yer alan Kampot ve Kip şehirlerini de ziyaret etmek isterdim.

Ulaşım

Kamboçya küçük bir ülke olduğu için şehirlerarası ulaşımda otobüsleri kullandık. Bir şehirden gitmek istediğimiz bir sonraki şehre uygun otobüs alternatiflerini gerek otobüs istasyonlarından, gerekse turizm acentelerinden kolaylıkla ayarlayabildik. Bindiğimiz otobüsler eski olmalarına rağmen, rahat ve klimalıydı bu nedenle yolculuklar uzun sürse de problem yaşamadık.

Şehir içinde ise şehirleri gezmek için moto olarak da bilinen tuktuk’ları günlük olarak kiraladık. Genelde ücretler aşağı yukarı sabit olmasına rağmen, size söylenen fiyat üzerinden olabildiğince pazarlık yapmanız sizin avantajınıza olacaktır.

Konaklama

Kamboçya’daki konaklamalar beni oldukça şaşırttı. Temiz, son derece geniş, rahat ve ucuz konaklama alternatifleri ülkenin birçok yerinde (turistik olsun, olmasın) bulunuyor. Biz konakladığımız oteller için önceden rezervasyon yaptırmadık. Her gittiğimiz şehirde birkaç alternatifi ziyaret edip bunlar arasından bize uygun olanları seçtik. Oteller konusundaki tek problemi musluk suyu konusunda yaşadık. Genelde rengi değişik ya da kokulu su, konakladığımız otellerde en büyük problemimiz olarak karşımıza çıktı.

Yolculuk boyunca konakladığımız oteller ve fiyatları aşağıdaki gibi:

Bu Seda Angkor Villa & Restaurant, Siem Reap  – 18 USD (üç kişi konakladık)
New Town Sour Hotel, Pursat – 10 USD (üç kişi konakladık)
Hostel Nomads, Phnom Penh – 4,5 USD (yedi kişilik odada konakladık)

DSC07880
Bu Seda Angkor Villa & Restaurant, Siem Reap.

DSC08415
New Town Sour Hotel, Pursat.

Yiyecek içecek

Kamboçya’nın yemekleri üzerinde bölgedeki diğer kültürlerin etkisini rahatlıkla görebiliyorsunuz. Tayland, Laos, Çin ve Vietnam’dan etkilenmiş yemek kültürü, Khmer gelenekleri ile birleşince ortaya çıkan mutfak da bir o kadar aynı; ama aynı zamanda bir o kadar da farklı oluyor.

Ülkenin ulusal yemeği “amok” adı da verilen, Hindistan cevizi ve limon otu ile hazırlanan ve muz yaprağı ile pişirilen balık. Buna ek olarak öğünlerde genelde “samlor” adı verilen çorba yemeklere eşlik ediyor. “Kyteow” diye bilinen pirinç noodle’ları ile hazırlanan çorbalara her köşe başında rastlanıyor. Mango ve papaya gibi bölgenin taze meyveleri çok sık yemeklerde kullanılıyor.

Yereller, tatlı palmiyeden elde edilen palmiye şarabını çok sık kullanıyor. Buna ek olarak öğünlerde “tukalok” adı verilen buzlu meyve içecekler, meyveye ek olarak süt ve şeker ile hazırlanıyor.

DSC07917
Farklı Khmer yemeklerinden oluşan karışık Khmer tabağı.

IMG_6373
Mango salatası ve kabak çorbası.

IMG_6450
Kızarmış tavuk ve pilav.

DSC08426
Uradığımız bir restoranda paketlenmiş konserve ile servis ettikleri süt.

Reklamlar

Phnom Penh, Kamboçya.

Standard

4 Mayıs 2013, Cumartesi.

DSC08552

S-21 Hapishanesi olarak kullanılan eski lise binaları.

DSC08570

DSC08575

Binalar içerisinde iç içe geçmiş sınıflar küçük hücreler oluşturacak şekilde bölünmüş.

DSC08595

Üst düzey yetkililerin hapis tutulduğu hücreler daha genişçe.

DSC08573

Hücrelerdeki kan izleri hala ilk günkü kadar taze.

DSC08584

Kayıt altına alınmış kurbanların siyah beyaz fotoğrafları bütün müzeyi donatıyor.

DSC08557

Bazı kurbanlar fotoğraflarda çocukları ve bebekleri ile beraber yer alıyor.

DSC08602

Ölüm tarlaları yemyeşil bir alan içerisinde yer alıyor.

DSC08596

Kurbanların anısına inşa edilmiş, ölüm tarlalarında yer alan stupa.

DSC08598

DSC08614

DSC08600

Ölüm tarlalarında yer alan toplu mezarlar.

DSC08613

Kurbanların kıyafetleri bugün ile toprak altından çıkmaya devam ediyor.

DSC08617

Bebeklerin gövdesine çarptırılarak öldürüldüğü ölüm ağacı.

DSC08632

Stupa’da yer alan kurban kemikleri.

DSC08642

Ölüm tarlaları dışında yer alan restoranda sineklerden korunmak için su dolu torbalar kullanılıyor.

DSC08646

DSC08648

DSC08652

Kraliyet Sarayı’ndan manzaralar.

DSC08658

Nehir kıyısında keşişler.

IMG_6506

IMG_6519

Phnom Penh sokaklarından manzaralar.

IMG_6511

Merkez pazar.

Sabah erkenden uyanıyoruz; henüz Phnom Penh’de bir gün daha kalır mıyız, kalmaz mıyız karar verememişiz. Bu nedenle sessizce eşyalarımızı toplayıp odadan ayrılıyoruz. Eşyalarımızı hostele bıraktıktan sonra, hostelin önünde bekleyen tuktuk şoförlerinden bir tanesi ile gün içerisinde bizi istediğimiz yerlere götürmesi konusunda anlaşıyoruz.

İlk ziyaret ettiğimiz yer S21 olarak da bilinen Tuol Sleng Soykırım Müzesi oluyor. Burası Khmer Rouge rejimi tarafından 1975-1979 yılları arasında sorgulama ve işkence için hapishaneye dönüştürülmüş bir lise. Beş binadan oluşan bu lise kompleksi, Khmer Rouge rejimi Kamboçya İç Savaşı’nı kazandıktan dört ay sonra yani Ağustos 1975’te hapishane ve sorgulama merkezine dönüştürülüyor. Khmer Rouge, buranın adını “Security Prison 21 – S21” olarak belirliyor. Lise binaları elektrikli demir tellerle çevriliyor, pencereler demir parmaklıklarla kapatılıyor ve sınıflar da tuğlalarla küçük hücrelere ayrılıyor. 1975 – 1979 yılları arasında 17000 kadar insan burada tutuluyor. En başta sadece Khmer Rouge öncesi etkin olan Lol Non rejiminin üyeleri sorguya alınırken, daha sonraları öğrenciler, fabrika çalışanları, entelektüeller, mühendisler de bu hapishanede tutuluyor.

Khmer Rouge rejimi iktidara geldikten sonra Kamboçya toplumunu yeniden şekillendiriyor. İlk adımları, şehirlileri şehirlerden uzaklaştırmak oluyor. Bundaki amaç gerici sınıf temeli olduğuna inandıkları şehirlileri ağır iş aracılığıyla yeniden şekillendirmek. Oluşturmayı amaçladıkları tarıma dayalı yeni toplum düzeninde temel amaç pirinç üretiminin maksimum düzeyde artırılması; bu nedenle birçok insan zorunlu olarak pirinç tarlalarında çalışmaya zorlanıyor. Khmer Rouge, Kamboçya’yı zenginin ve fakirin yer almadığı kırsal ve sınıfsız bir topluma dönüştürmeyi amaçlıyor. Bunun içinse para, serbest pazar, okul, özel mülk, dini uygulama ve geleneksel Khmer kültürünü ortadan kaldırıyorlar. Ulusal banka kapatılıyor. Halk okulları, hastaneler, pagodalar, camiler, kiliseler, üniversiteler, bankalar kapatılıyor ya da hapishanelere dönüştürülüyor.

S-21’de tutuklular hapishaneye girdiklerinde önce fotoğraflanıyorlar. 2-3 gün içerisinde de sorgulama süreci başlıyor. Kurbanlar soyuluyor, eşyaları alınıyor. Sorgulama sırasında kurbanlara hayat hikayeleri tekrar tekrar anlattırılıyor. Çeşitli işkence yöntemleri ile aynı bilgileri yoklamaya çalışan yetkililer, bitmek tükenmek bilmeyen işkenceler sonunda kurbanlardan gerçekte var olmayan suçlarını öğrenmeye çalışıyorlar. Belli bir noktadan sonra işkenceye dayanamayan kurbanlar ise gerçek olmasa bile Khmer Rouge rejimine karşı bir şey yaptıklarını itiraf etmek durumunda kalıyorlar.

Hapishanede gün genelde 04.30’da başlıyor. Gün içerisinde iki kere çok az miktar pirinç lapası ve sulandırılmış çorba kurbanlara veriliyor. Bu nedenle birçok kurban açlıktan ölme noktasına geliyor. Tuvalet ihtiyaçlarını gidermeleri içinse küçücük demir kutular hücrelerde yer alıyor. Genelde buraya getirilen kurbanlar 2-3 ay kadar hapis tutuluyor.

En başlarda işkenceler sırasında öldürülenler S21 etrafındaki alanlara gömülürken, 1976 yılı sonu itibariyle hapishane çevresinde ölüleri gömecek yer kalmayınca Phnom Penh’e 15 kilometre uzaklıktaki Choeng Ek bölgesi (ölüm tarlaları olarak da biliniyor) kurbanları infaz etmek için kullanılıyor. Ölüm tarlalarına her gün kamyon kamyon insan taşınıyor. Bu insanlar, bu bölgede sıralanıyor, dizleri üzerine çöktürülüyor ve infaz edildikten sonra toplu mezarlara atılıyorlar. Bu kurbanlar için kurşun “israf etmek” istenilmediğinden birçoğu baltalar ile öldürülüyor.

1979 yılında bu hapishane Vietnam ordusu tarafından keşfediliyor ve 1980 yılında da Kampuchea Halkın Cumhuriyeti tarafından tarihi müze olarak tekrar açılıyor. Burada tutulan 17000 kadar kişiden sadece 12 kişi sağ çıkıyor.

“Brother Number 1” olarak da anılan Pol Pot tarafından yönetilen Khmer Rouge rejimi nedeniyle Kamboçya 1975 – 1979 yılları arasında sıfır noktasına ulaşıyor. Ülke çapındaki bütün alt yapı, inançlar, din, özgürlükler ortadan kaldırılıyor. Bu dönem boyunca iki milyona yakın insan öldürülüyor. 1995 yılında oluşturulan “Documentation Center of Cambodia (DC-Cam)” yani Kamboçya Belgeleme Merkezi’nin kayıtlarına göre 348 farklı küme halinde 19471 adet toplu mezar çukuru bulunuyor.

En üzücü yanı ise bu soykırımdan dolayı adalet bir türlü gelmiyor. Eski Khmer Rouge liderlerinin sorgulanması otuz sene kadar gecikmeyle başlıyor. Case 002 olarak da bilinen, sağ kalan dört üst düzey Khmer Rouge liderinin (Nuon Chea, Leng Sary, Leng Thirith ve Khieu Samphan) sorgusuna 2009 yılının sonu itibari ile başlanıyor.

Biz müze girişinde bizi etrafta İngilizcesi bozuk görevli bir rehberle anlaşıyoruz. En başta üst düzey tutukluların tutulduğu hücreleri geziyoruz. Görece geniş bu sınıflarda bir, iki ya da üçerli demir yataklar bulunuyor. Buradan daha küçük bölmelerin kiremit tuğlalarla oluşturulduğu sınıfları ziyaret ediyoruz. Sarı beyaz rengi solmuş karolar üzerinde hala o dönemden kalma kan izlerini görebiliyorsunuz. Hücreler birbirlerine çok yakın olsa da tutukluların konuşmasının yasak olduğunu anlatıyor rehberimiz. Bazı genişçe odalarda 70-80 kadar tutuklunun tek uzun bir demire ayaklarından bağlı olarak bağlandığını ve burada yatırıldığını ifade ediyor. Tutukluların yattıkları yerlerde kafa numaraları tebeşirlerle yer alıyor. Gezdiğimiz odalarda numaralandırılmış tutukluların siyah beyaz fotoğrafları yer alıyor. Her kurban teker teker kayıt altına alındığı için bu fotoğraflar beni çok etkiliyor. Bu fotoğraflar arasında neler yok ki. Bebekleri ya da küçücük çocukları ile poz veren anneler, tedirginlikleri ve korkuları suratlarına yansımış gençler, arada silik bir gülümseme suratında kalmış yakışıklı çocuklar, güzel kadınlar…  Bazı fotoğraflarda ağzı burnu dayak yemekten şişmiş, suratlarında kan lekeleri bulunan tutuklulara tanık oluyoruz; bazı fotoğraflarda ise numaralandırılmak için kullanılan kartların kurbanların derilerine çengelli iğnelerle geçirildiğini görüyoruz.

Müzede kurbanların ve hapishane çalışanlarının röportajlarına da yer veriliyor. Bir dönem sorgulama ve işkence odaları olarak kullanılan sınıflar arasında bu röportajları okuyarak ilerlerken insanlığımdan utanıyorum. Müzeyi ziyaretimiz sırasında elli dakikalık bir kısa film gösterimine de denk geliyoruz. Bu kısa film, bir aşk hikayesi üzerinden tarihi olaylara tanıklık yapıyor.

Müze çıkışında, S-21’den kurtulan 12 kişiden ikisi müze çıkışında ziyaretçilerle fotoğraf çektiriyor ve kitaplarını imzalıyorlar. Bu durum açık söylemek gerekirse beni biraz rahatsız ediyor ve bütün bu durumun kutsallığına gölge düşürüyor gibi hissediyorum.

İkinci durağımız S-21’deki tutukluların gönderildiği Choeng Ek yani ölüm tarlaları oluyor. Buraya girişte giriş ücretine dahil olan sesli rehberlerden temin ediyoruz. Bir saate yakın sürüyor sesli rehber ile bu yemyeşil ölüm tarlalarını ziyaret etmemiz. Bölge bölge toplu mezarların yer aldığı alanlar arasında ilerlerken, bir yandan da arkadan gelen tok sesin anlattığı hikayeleri dinliyoruz. Toplu mezarlar hala güncelliğini koruyor. Tahta çitlerle çevrelenmiş bu toplu mezarlarda hala yağmur sonrasında kurbanların kıyafetleri ve kemik parçaları toprak yüzeyine çıkıyor. Mezarları çevreleyen tahta çitler üzerinde ziyaretçilerin bıraktıkları rengarenk bileklikler yer alıyor. Bu bölgede yaşananları duymasak, dinlemesek çok huzurlu bir parkta dolandığımız yanılgısına kapılacağız. Bölgenin ortasında yer alan gölette hala birçok bedenin yattığı tahmin ediliyor.Toplu mezarların bulunduğu alanlarda yırtılmış ve yağmur sonrası toprak üzerine çıkmış kıyafetlerin ve kemik parçalarının toplandığı cam sandıklar yer alıyor.

Bütün ölüm tarlalarını gezdikten sonra kurbanların anısına yapılmış pagodaya geliniyor. Bu pagodada sıralanmış raflarda kurbanların kemikleri, kıyafetleri saklanıyor. Ölüm tarlalarından çıktıktan sonra üçümüz de bir süre sessiz kalıyoruz, üzerimizdeki modu atamıyoruz. Duyduklarımızdan, dinlediklerimizden, gördüklerimizden o kadar etkilenmişiz ki, kimsenin konuşası bile gelmiyor. Benim için Kamboçya tarihi gezi boyunca tanık olduğum en sarsıcı gerçekleri karşıma çıkarıyor.

Ölüm tarlaları sonrasındaki durağımız Kraliyet Sarayı ve Gümüş Pagoda oluyor. 1860’larda inşa edilen bu saray, uzun yıllar boyu Kamboçya kraliyet ailesine ev sahipliği yapıyor. Khmer mimarisinin en güzel örneklerinden biri olan bu sarayda, altın kaplamalı sarı binaları turuncu keşişlerin arasında dolanarak geziyoruz. Buradan sarayın güney tarafında yer alan Gümüş Pagoda’yı görmeye gidiyoruz. Bu pagoda içerisinde ulusal hazine olarak anılan birçok eser sergileniyor. Bunlardan en ünlüsü de altın ve mücevherlerle süslenmiş 17. yüzyıldan kalma Buddha heykeli ile 9584 elmas ile donatılmış Maitreya Buddha heykeli.

Saray içerisinde yer alan tapınakları da dolandıktan sonra günün batımına yakın Phnom Penh sokaklarına kendimizi tekrar atıyoruz. Nehir kenarından yavaş yavaş yürüyerek günbatımına tanık oluyoruz. Artık yürümekten ayaklarımıza kara sular inmişken yol üzerinde gördüğümüz batı tarzı cafe’lerden bir tanesine girip buzlu içeceklerimizi söylüyoruz. Biraz dinlendikten sonra merkez pazarın yer aldığı bölgeye doğru ilerliyoruz. Buradaki otobüs istasyonlarından bir tanesine girip bir sonraki günün sabahı için bizi Laos’a götürecek otobüslerinden bir tanesine biletlerimizi alıyoruz.

Pazar içerisinde biraz daha dolandıktan sonra hostelimize geri dönüp bir gün önce konakladığımız odaya tekrar yerleşiyoruz. Bu sırada odada bizden başka konaklayan Alman Sven ile tanışıyoruz. Okulunun dönem arasında kısa bir süre için Güney Asya’yı gezmeye gelmiş. Biraz muhabbet sonrasında hep beraber yemeğe çıkmaya karar veriyoruz. Yemek yiyeceğimiz Khmer restoranına doğru ilerlerken bir gün önce tanıştığımız Erhan, yol kenarındaki barlardan birisinden bize sesleniyor. Sonrasında o da bize katılmaya karar veriyor. Hep beraber oturduğumuz mekan kapanana kadar sohbet muhabbet saatin nasıl geçtiğinin farkına varamıyoruz. Hem Erhan aynı gece Bangkok yolcusu olduğundan, hem de biz sabah çok erken bir saatte yola çıkacağımızdan hostelimize geri dönüp geceyi orada sonlandırıyoruz.

Kompong Luong, Kamboçya.

Standard

3 Mayıs 2013, Cuma.

DSC08427

DSC08428

Yüzen kasaba Kompong Luong’u görmek için teknelerimize bu kıyıdan biniyoruz.

DSC08450

Bu cimcimenin bindiği leğen su alıyordu, fotoğrafı çektik, bize el salladı, sonunda bir bakmışız tamamen suyun içerisinde.

DSC08456

DSC08457

Yüzen kasabanın, yüzen pazarı.

DSC08463

Balıkçılar.

DSC08482

Su üzerindeki binalardan bir tanesinin merdivenlerini onarmaya çalışmak çok da kolay olmuyor.

DSC08483

DSC08505

Yüzen benzin istasyonu.

DSC08506

Yüzen market.

DSC08522

Balıkçılar mesai başında.

DSC08528

Phonem Penh’de denk geldiğimiz meyve sebze pazarı.

DSC08532

Akşamları nehir kıyısında müzik eşliğinde toplu olarak cimnastik yapılıyor.

DSC08535

Nehre paralel Sisowat Quay caddesinde gece hayatı çok hareketli.

DSC08538

DSC08541

Phonem Penh gece pazarı.

Gece kimse uyuyamıyor, bir ara dört gibi uyanıyorum etrafa bakınıyorum, sonra saat sekiz olana kadar birkaç kere daha uyanıyorum. Her seferinde saat neden hala sekiz olmadı diye kendime sormadan edemiyorum. Sonunda yedi buçuk gibi hep beraber uyanmaya karar veriyoruz. Eşyalarımızı toplayıp odadan çıkışımızı yapıyoruz. Yola koyulmadan önce otelin restoranında karnımızı doyuralım diyoruz. Restorandaki tahta masalara oturduktan sonra siparişimizi vermemiz, siparişimizi anlamaları, tekrar tekrar sormaları ve teyit etmeleri yaklaşık bir saatimizi alıyor. Üç adet omlet istememize rağmen bizim kahvaltılar bir türlü gelmiyor. Sütü ton balığı kutusuna benzeyen konserve kutularda getiriyorlar. Sonunda kahvaltılarımız geldikten sonra karnımızı doyurup bir gün önceden geceden ayarladığımız tuktuk’umuzla yüzen kasaba olarak bilinen Kompong Luong’a doğru yola koyuluyoruz.

Pursat’ın 40 kilometre kadar dışında yer alan bu kasaba tamamen su üzerinde yer alması ile meşhur. Bizi tekneler ile bu kasaba arasında dolaştıracak bölgeye varmamız bir saatimizi alıyor. Sonrasında da saati 9 dolar olan küçük bir tekne kiralıyoruz. Tekneye binerken ziyaret etmek istediğimiz bölgeyi bize soruyorlar. Alternatifler arasında Khmer kasabası, Vietnam kasabası ya da genel manzara görmek yer alıyor. Biz Khmer kasabasını tercih edip yola koyuluyoruz. Bulunduğumuz bölge çok yoğun çöp kokuyor. Son derece kirli bir suyun içerisinde bekleyen teknemize yerleşiyoruz, sonrasında da bir saatlik turumuz başlıyor.

Bu kasaba o kadar ilginç ki, tamamı su üzerinde bulunan bu kasabada her türlü bina yer alıyor. Marketler, dükkanlar, benzin istasyonları, polis istasyonları, çocuklar için oyun alanları… Bu binaların hepsi de su üstünde yer alıyor. Bölgede yaşayan halkın tamamı ulaşımını tekneler aracılığıyla yapıyor. Arada leğenlerle yüzmeye çalışan küçük çocukları görüyoruz. Market ve kasap görevi yapan tekneler göle doğru uzanan nehir yollarını süslüyor. Kasabada bir tur attıktan sonra yüzen restoranlardan bir tanesine gidip orada mola veriyoruz. Mola sonrasında başladığımız yere geri dönüyoruz. Burada hatamız eşyalarımızı otelde bırakmış olmak. Eğer otelde bırakmış olmasaydık bulunduğumuz yerden direk bir sonraki durağımız Kamboçya’nın başkenti Phonem Penh’e geçebilirdik. Biz ise eşyalarımızı geri almak adına önce otele sonra da Phonem Penh’e doğru yola koyuluyoruz. Yolda mola verdiğimiz yerlerde atıştırmalık olarak böcek satıyorlar. Pursat’tan Phonem Penh’e olan yolumuz dört saate yakın sürüyor.

Phonem Penh’e varınca internetten bulduğumuz bir hostelin yolunu tutuyoruz. Bir İngiliz tarafından işletilen bu hostelde iki genişçe odada yedi yatak ve her bir yatağın tepesinde cibinlik, yanı başında da vantilatör yer alıyor. Yer itibari ile mükemmel olan bu yerde sadece bir iki gün kalacağımızı düşünüp yerleşmeye karar veriyoruz. Eşyalarımızı bıraktıktan sonra şehrin sıcağına geri çıkıyoruz. İlk durağımız para çekmek için bir Canadia Bank bulmak oluyor. Bu banka diğer bankalara kıyasla ekstra ücret almaması ile meşhur. Sonrasında da nehir kıyısına paralel olan Sisowath Quay caddesine doğru ilerliyoruz.

Yolda yerel bir sebze pazarına denk düşüyoruz, ben hemen bizim çocukları da buraya sokuyorum. Etrafta her türlü et parçaları, daha önce hiç görmediğimiz sebzeler meyveler bulunuyor. Bir noktadan sonra kalabalığa karışıyor kokular. Buradan çıkıp nehir kenarında yürüyoruz. Beklediğimizden daha canlı, daha hareketli bir şehir bizi karşılıyor. Her yer rengarenk ve müzik dolu. Belli bölgelerde müzik eşliğinde dans eden, jimnastik yapan teyze ve amca gruplarına denk geliyoruz.

Biraz dolandıktan sonra artık açlığımız galip geliyor. Bizimkilerin Türk mutfağına en yakın olduğunu düşündükleri Hint restoranına gitme ısrarlarını kıramıyorum ve topluca kendimizi Hint restoranında buluyoruz. Sonuç ise mükemmel. Çok güzel hizmet, sıcak nan ekmekleri, yumuşacık tavuk eti, ikram mezeler ve tatlılar kalbimi kazanmaya yetiyor. Neredeyse bir haftadır bizi en mutlu eden yemeği yemiş oluyoruz. Yemek sonrası biraz daha şehrin kalabalık sokaklarında dolanıyoruz ve şehrin meşhur gece pazarına ilerliyoruz. Ucuz kıyafetler, Asya ve Hindistan’dan getirilmiş taklit ürünlere ek olarak genişce bir yemek bölümü var. Dilerseniz aldığınız yiyecekleri yere serilen hasır halılarda canlı müzik eşliğinde yiyebiliyorsunuz.

Pazarda biraz daha dolandıktan sonra “blind massage” olarak bilinen, duyularının daha gelişmiş olması nedeniyle körlerin masaj yaptığı masaj salonlardan birinin yolunu tutuyoruz; ama ne yazık ki masaj salonu çoktan kapanmış. Uzun günümüz artık bitmeye yakınken, Emre odaya gidiyor; Cihan ve ben de merkezi pazara göz atmaya karar veriyoruz. Aldığımız yanlış bilgi doğrultusunda biz pazarı açık sanırken meğersem Pazar sadece gün içerisinde açıkmış. Geri dönüş yolu boyunca sakin ve geniş caddeler üzerinde muhabbet ede ede ilerliyoruz.

Odaya geri döndüğümüzde bizi bir başka sürpriz daha bekliyor. Tam duşları alıp uyumaya hazırlanırken aynı odada kaldığımız bir başka Türk ile, Erhan’la tanışıyoruz. Tanışma hikayemiz ise ayrı bir macera. Rastlantının böylesi. Yedi kişilik hostel odasında, dört Türk. Erhan yaklaşık 8-9 aydır Kamboçya’nın sahillerinde bir bölgede çalışıyormuş. Şu ana kadar çok çeşitli yerlerde çalışmış ve yaşamış. Bize başından geçenleri maceralarını anlatıyor bir süre. Kamboçya’da işlerin nasıl yürüdüğü konusunda ipuçları veriyor. O da başka bir partiye gitmeden önce odaya uğramış da muhabbet yüzünden çocuğu esir tutmuşuz. Biraz muhabbet sonrasında o arkadaşlarının yanına dönüyor, biz de uykuya dalıyoruz.

Battambang, Kamboçya.

Standard

2 Mayıs 2013, Perşembe.

DSC08212

Tuktuk şoförümüz bizi otobüs istasyonuna götürürken, sabahın erken saatleri.

DSC08216

Kamboçya trafiği.

DSC08218

Siem Reap otobüs istasyonunda.

DSC08219

Otobüs mola yerinde.

DSC08223

Battambang’ın yeniden yapılan vali konağı.

DSC08225

Yol manzaraları.

DSC08232

Battambang’da tattığımız yemişler, arkada bu yemişleri toplayan anne kız.

DSC08235

Bambu tren istasyonunda Kamboçya satrancı.

DSC08236

Bambu tren istasyonundan manzaralar.

DSC08242

Bambu trenimiz ve makinistimiz.

DSC08261

Karşıdan gelen vagon bize yola açarken.

DSC08290

DSC08299

Mola yeri çocukları, en güzel gülümsemeleri ile.

DSC08322

Battambang’da küçük yarasaların yaşadığı mağara.

DSC08329

Phnom Sampeau’nun tepesinde yer alan kilise.

DSC08345

DSC08349

DSC08354

Ölüm mağaraları.

DSC08370

Sonsuz uzanan pirinç tarlaları.

DSC08394

DSC08397

DSC08386

Tepede yer alan kiliseden manzaralar.

DSC08422

Pursat’ta uğradığımız marketin içerisinden ev halkı.

DSC08424

Rüküşlükte sınır tanımayan otelimiz.

Bir gün önceden turizm firması aracılığıyla ayarladığımız 07:30’da Battambang’a olan otobüsümüz için bizi sabah 06:30’da otelimizden alacaklar. Bu yüzden yine ve yeniden erkenden uyanıyoruz. Herkesin suratından düşen bin parça. Günlerdir o kadar uykusuz kalmışız ki bedenlerimizin daha fazla uykuya ihtiyacı olduğu her halinden anlaşılıyor. Aşağı inip otelden çıkışımızı yaptıktan sonra beklemeye koyuluyoruz. Beş dakika geçiyor, on dakika geçiyor, on beş dakika geçiyor; ne gelen var, ne giden. Üstelik gitmemiz gereken otobüs istasyonu da şehir merkezinden oldukça uzakta. Durumu riske etmemek için hemen bir tuktuk ayarlıyoruz. Yarım saat süren bir yolculuk sonrasında otobüs istasyonuna varıyoruz.

Otobüs istasyonuna 07:15’te varmamıza rağmen bize sürekli aracın yolda olduğu, çok kısa bir süre sonra geleceği söyleniyor. Sonunda saat buçuğu geçtiğinde gelen otobüs de 10:30’da kalkacağını, 07:30 otobüsünün çoktan gittiğini belirtiyor. Biz biraz afallamış durumda bunu kabul etmeyeceğimizi, bilet parasını çoktan ödediğimizi anlatmaya çalışıyoruz. Bunun üzerine bir anda ortaya çıkan 08:30 otobüsü için bize yeni bilet kesiyorlar. Saat 08:30 olduğunda düz yolda bile yamuk duran otobüsümüz yola çıkıyor. En başta her şey yolunda. Gitmek istediğimiz Battambang şehrine olan yolculuğumuz üç saat sürecek. Klimalı otobüsümüzde yanımda kimse oturmadığı için uyumak da çok rahat oluyor. Yolun yarısına geldiğimizi düşündüğümüz bir noktada motordan dumanlar çıkmaya başlıyor. Üstüne otobüsten yükselen yanık kokusu da cabası. Hemen otobüsü sağa çekiyoruz ve yarım saat süren hummalı bir çalışma başlıyor. Yarım saat kadar aracın sağını solunu açıyorlar, motoru inceliyorlar. Sonrasında tekrar yoldayız; tek bir farkla: klimamız çalışmıyor. Bir noktada o kadar sıcak oluyor ki, aramızda gülüyoruz sauna servisi de otobüsün ikramı diye.

Yol üç saat yerine beş saate yakın sürüyor. Battambang’a planladığımızdan daha geç varıyoruz. Otobüsten inmemizle etrafımıza üşüşen tuktuk sürücüleri ve otel komisyoncuları en ufak bir sözümüze bakıyorlar. Biz bu sırada biraz da ortamın karmaşasından kurtulmak için yol kenarındaki bir otobüs firmasının ofisine giriyoruz. Bu sırada yanımıza çok akıcı bir İngiliz aksanı ile konuşan bir tuktuk şoförü yaklaşıyor. Biraz konuştuktan sonra, biraz da karşımızdaki adamın kibarlığından ve beyefendiliğinden etkilenip şehri en iyi şekilde gezebilmenin yolunun onunla beraber dolanmak olduğuna kanaat getiriyoruz ve yola koyuluyoruz.

Battambang, Sangker nehrinin kenarına kurulmuş, Kamboçya’nın en fazla nüfusa sahip ikinci kenti. Ufak ama modern, Fransız döneminden kalma binaları ile dikkat çeken sevimli bir şehir. Tuktuk şoförümüz bizi ilk olarak Street 1 olarak bilinen, nehir kenarına paralel uzanan bir yol üzerinden götürüyor. Bu yol, yol kenarında uzanan upuzun ağaçların gölgesinde ilerlerken adeta sizi eski dönemlere taşıyor. Yol üzerinde önce Central Market olarak bilinen pazarı görüyoruz, sonrasında da yol boyunca sıralanmış 20. yüzyıldan kalma Fransız dönemi koloni binalarını. Bunlardan özellikle vali konağının bulunduğu bina topluluğu dikkat çekiyor. Kocaman düzenli bir bahçenin içerisinde yer alan iki yepyeni, bir tane de eski sarı binanın önünde fotoğraf çekmek için duruyoruz. Tekrardan yola koyulduğumuzda şoförümüz bir ağacın önünde meyve toplayan bir anne ile kızın yanında duruyor da kuşburnuna benzeyen bu yemişlerden bize de tattırıyor. Ekşimsi tadı ile bu meyveler benim çok hoşuma gidiyor. Bu ana yol üzerinde aynı zamanda gezmek isteyenler için Battambang Müzesi yer alıyor; ama biz müzeyi pas geçiyoruz.

İkinci durağımız Battambang’ın en büyük atraksiyonlarından biri olan norry olarak da bilinen bambu tren oluyor. Ufak, derme çatma bir istasyona varıyoruz. Buranın istasyon olduğunu belli eden tek şey üniforma giymiş görevlisi ve arkadan kendisini belli eden tren rayları. İstasyon kulübesinin bulunduğu verandada oturan bir grup Kamboçya satrancı oynuyor, bir grup ise hamaklarda dinleniyor. Bir polis görevlisi gelip bize prosedürü anlatıyor ve kişi başına beş dolar ödüyoruz. Takiben raylar üzerine yerleştirilen bambuların üzerine yerleşiyoruz ve yarım saatlik yolculuğumuz başlıyor. Yol boyunca tıkır tıkır işleyen trenimiz Fransız döneminde inşa edilmiş tek bir tren hattı üzerinden yakıcı güneşe rağmen ilerliyor. İşin enteresan tarafı, yol boyunca karşı taraftan gelen iki tane bambu vagona daha rastlıyoruz. Tek hat olduğu için böyle bir durumda hafif olan tarafın vagonu kaldırılıp diğer vagonun geçmesine izin verildikten sonra tekrar raylara yerleştiriliyor. Rastlaştığımızda genelde biz üç kişi olduğumuz için, karşımızdaki iki kişilik vagonlardakiler iniyor. İki vagonun sürücüleri el birliği ile treni parça parça diğer trenin arka tarafına taşıyıp yollarına devam ediyorlar.

Yolculuğun son durağında indiğimizde on dakikalık bir mola veriyoruz ve direk bir gölgelik alana yönlendiriyoruz. Bu gölgelik alanda bir anda birbirinden güzel Kamboçya çocukları etrafımızı sarıyor. Hepsi son derece ilgili bizimle. Muz yaprağından yüzükler yapıp bana hediye ediyorlar. Cihan ve Emre’ye yaka iğneleri ve çekirge yapıyorlar yapraklardan. Arada özel sorular soruyorlar. Bizimle muhabbet ediyorlar. On dakika sonunda çoktan kalbimizi kazanmış durumdalar. Hepimiz aynı şeyi hissediyoruz muhtemelen. Herkes bir şekilde yardımcı olmak istiyor; ama orada bulunmamızın oradaki insanlar için tek bir amacı var. Bir şekilde bize bir şeyler satabilmek. Artık kalkmak istediğimizde çocuklara duyduğumuz sempatiyle bağlantılı bir şeyler alma hissi ve aslında bunun da bütün bu artan turizm sektörünün bir parçası olduğu bilinci bizi afallatıyor. Vermemiz gerekenden fazla parayı bırakarak başladığımız istasyona geri dönüyoruz. Bu sırada Cihan vagonumuza sonradan katılmış ufaklıkla taş kağıt makas oynamaya dalıyor.

Tekrardan tren istasyonuna vardığımızda tuktuk şoförümüz bizi orada bekliyor. Bize bambu tren uygulamasının yakın bir dönemde sona ereceğini; çünkü hükümetin tren hattını kullanmak için yenilemek istediğini anlatıyor. Tren istasyonundan çıkıp tekrar yollara düşüyoruz. 12 kilometre uzakta bulunan Phnom Sampeau’ya doğru ilerliyoruz.

Çok uzun süren bir yolculuktan sonra bu bölgeye vardığımızda ilk gördüğümüz yemyeşil bir tepeye yerleştirilmiş altın bir tapınak oluyor. Sonrasında bölgeye yaklaştığımızda dağ yamacında yer alan bir yarık önünde duruyoruz. Yarıktan yarasa sesleri çok net bir şekilde duyuluyor. Şoförümüz her akşam istisnasız saat altıda bu mağarada bulunan küçük yarasaların binlercesinin aynı anda dışarı çıktığını ve inanılmaz bir görüntü ortaya sunduğunu belirtiyor. Bizim ne yazık ki bu olaya tanık olmak için yeterli vaktimiz yok.

Buradan tapınakların yer aldığı giriş bölgesine ilerliyoruz. Sonrasında şoförümüz bize rehberlik yapabileceğini belirtiyor ve tepeye uzanan yol boyunca bize Kamboçya’nın yakın tarihi hakkında hiç bilmediğimiz bilgileri aktarıyor. Khmer Rouge rejimi öncesi ve sonrası Kamboçya’da yaşananlar konusunda bizi bilgilendiriyor. Biz tepeye doğru tırmanırken etrafta maymunlar dolanıyor. Tepeye varmadan önce ilk olarak Khmer Rouge ölüm mağaralarında duruyoruz. Mağaraların girişinde yepyeni duvar resimleri ile süslenmiş bir tapınak bulunuyor. Bu tapınak Khmer Rouge döneminde insanları sorgulamak için kullanılan bir sorgu odasıymış, günümüzde Buddha resimleri ve hikayeleri ile donatılmış rengarenk bir tapınağa dönüştürülmüş. İçeride hala tapınak duvarlarını rengarenk resimlerle donatan sanatçılar, fırçaları ve boya kutuları ellerinde çalışmaya devam ediyorlar. Tapınağı ziyaret ettikten sonra mağaraların girişine doğru yürüyoruz. Bu mağaranın içerisinde, katledilen insanların kemikleri ve bu insanları anmak için sonradan inşa edilmiş uzanan bir Buddha yer alıyor. Şoförümüzden dinlediğimiz hikayeler çok üzücü ve yürürken yine aynı şeyi düşünüyorum, insan ırkı olarak birbirimize verdiğimiz zararın boyutunu ölçmenin imkanı yok.

Mağara sonrasında biraz daha tırmanarak bir seyir terasına varıyoruz. Buradan sonsuza uzanan yeşilli, sarılı yama halindeki pirinç tarlalarını görebiliyoruz. Karşılaştığımız manzara biraz da Mardin’den görülen Mezopotamya manzarasını hatırlatıyor bana. Az biraz daha tırmanış sonrasında tepede yer alan tapınağa varıyoruz. Tapınak muazzam. Kabartmaları ve işlemeleri ile göz dolduruyor. Biraz etrafta dolanıyoruz, manzaranın tadını çıkarıyoruz. Geri dönüş yolu ise bizim için zor olan. Tüm gün boyunca hiçbir şey yemediğimiz için merdivenlerden inerken bacaklarımız titriyor resmen. Tuktuk’umuza atlayıp şehir merkezinin yolunu tutuyoruz ve Pursat’a doğru kalkacak ilk taksiye biniyoruz. Bu taksi bizi ertesi gün ziyaret edeceğimiz yüzen kasaba Kompong Luong’a yakın bir yerde bulunan Pursat şehrine götürecek.

Klimalı ve bizden başka iki kişiyle daha paylaşacağımız bu taksi ilk olarak bizi bozuk yollar üzerinden bir eve götürüyor. Bu evin önünde beklerken biz arabanın arka bagajına sırt çantalarımızın altına kutu kutu korsan DVD ve CD yerleştiriliyor da “Bir korsan kartelinin içine düşmüşüz arkadaş.” diyip gülüyoruz. Sonrasında tekrardan yola koyuluyoruz. Bir buçuk saat kadar süren yolun bir yerinde durup bu kutuları tam da korsan CD satıcısı tipli olan bir adama bırakıyoruz. Ben arka koltukta tam LPG’nin önünde oturduğum için arabanın klimasına rağmen ısıtmalı koltuk beni yol boyunca kavuruyor.

Sonunda Pursat’a vardığımızda hava kararmış ve yolda açık iki otel tabelasından başka hiçbir şey yok. Issız ve sakin bu şehirde (gerçi şehir demeye de bin şahit ister) konaklamayı planladığımız otele giriyoruz. Fanlı oda on dolar, klimalı oda yirmi dolar diyorlar. İlk olarak fanlı odayı kontrol ediyoruz, kimse gözlerine inanamıyor. Stadyumdan bozma kocaman bir odanın içerisine yerleştirilmiş üç tane iki kişilik yatak ve devasa bir vantilatör bulunuyor. Odada istesek üç kişi çift kale maç yaparız, o derece. Lüks banyosu da cabası. Her katı son derece rüküş tahta heykeller, masalar ve fotoğraflarla süslenmiş bu otel yolculuk boyunca benim en favorilerimden bir tanesi olmaya aday oluyor.

Hemen odayı tutup karnımızı doyurmak üzere etrafta ne var ne yok bakmaya çıkıyoruz. Karanlık içerisinde sürekli bize havlayan köpeklerden başka hiçbir şey yok. Şans eseri yolun uzak kenarında bir restoranın ışıkları gözümüze takılıyor da hemen içeri girip siparişlerimizi veriyoruz: karnabaharlı tavuk. O kadar acıkmışım ki karşıma gelen yiyeceği dakikalar içerisinde süpürüyorum. Üstüne bölgeye özgü portakallardan yapılan portakal suyu. Emre’ye yemekleri beğendiremesek de yemek sonrasında otelimize dönüyoruz. Yarın yine çok uzun bir gün olacak bizim için.

Siem Reap, Kamboçya.

Standard

1 Mayıs 2013, Çarşamba.

DSC08014

DSC08000

DSC07982

Angkor Wat’da gündoğumu.

DSC08045

Angkor Wat’da keşişler.

DSC08025

DSC08019

İnce taş işlemecilikleri.

DSC08051

Angkor Wat’ın güvenlik görevlileri.

DSC08056

Angkor Thom’a uzanan kapılar.

DSC08120

DSC08064

DSC08066

DSC08077

DSC08098

DSC08088

Bayon Tapınağı.

DSC08141

DSC08180

DSC08151

IMG_6296

DSC08184

DSC08183

DSC08164

Baphuon Tapınağı’ndan manzaralar.

DSC08155

Baphuon Tapınağı’nda yer alan uzanan Buddha.

DSC08175

Teraslara doğru.

DSC08193

DSC08190

IMG_6313

Ta Prohm’daki devasa ağaç kökleri.

DSC08128

Tapınak çocukları, en güzelleri.

IMG_6346

IMG_6342

IMG_6338

Banteay Srei’nin pembe turuncu tapınak binaları.

IMG_6336

Bölgenin en ince işlemeli duvarları bu tapınakta yer alıyor.

IMG_6371

IMG_6370

Kamboçya Mayın Müzesi küçücük bir alana kurulmuş olsa da son derece etkileyici bir müze.

Sabah alarm 04:45’te çalmaya başlıyor. Bir gün öncesinden o kadar yorgunum ki. Uyanmak yerine kafamı yastığın altına sokup çıkarmayasım var. Buna rağmen hızlıca hazırlanıp saat 05:00 olunca aşağı iniyoruz. Bizim dün anlaştığımız Billy yerine başka bir tuktuk şoförü bizi gezdireceğini belirtiyor. Tamam diyoruz. Hava henüz aydınlanmaya yeni yeni başlamışken biz de esen rüzgarın serinliğinde yola koyuluyoruz. Amacımız Angkor Wat’taki gün doğumunu yakalayabilmek. Yol beklediğimizden çok daha uzun sürse de ilerlediğimiz caddenin iki tarafı ağaçlarla kaplı manzarası zamanın nasıl geçtiğini unutturuyor bize. Gördüğümüz manzara günün ilk ışıkları ile o kadar güzel gözüküyor ki. İlk olarak yoldaki bilet gişesinin bulunduğu alanda durup biletlerimizi alıyoruz. Bizim gibi günün ilk saatlerinde Angkor Wat’ı görmek isteyen yabancılardan geçilmiyor bilet sırası.

Bir günlük biletimizi 20 dolara alıyoruz. Biletler kişiye yönelik hazırlanıyor ve üzerine fotoğrafımız basılıyor. Tekrar tuktuk’umuzda yerimizi alıp Angkor Wat’a doğru ilerliyoruz. Günün ilk renkleri bu tapınakların siluetini belli ederken gördüğümüz manzara nefes kesici. Angkor Wat sözlük anlamı olarak Tapınak Şehri anlamına geliyor ve Kamboçya’nın kalbinin attığı yer olarak biliniyor. Dünyadaki en büyük dini yapı olma özelliğini koruyan bu tapınak, aynı zamanda Kamboçyalılar için bir gurur kaynağı sayılıyor; bayraklarında bile tapınağın resmi yer alıyor.

Aslen Kamboçya’yı birleştiren ve Khmer etkisini Güneydoğu Asya karasına yayan Kral Suryavarman II tarafından 12. yüzyılda inşa edilmiş Angkor Wat.  Suryavarman II kendisinden önceki krallardan farklı olarak Hindu tanrısı Vishnu’ya bağlılık gösteriyor. Zaten Angkor Wat da bu Tanrı’ya yani Vishnu’ya adanmış durumda. Tapınakların yapıldığı kumtaşları elli kilometre uzaktan getirilmiş ve Stung Siem Reap nehri üzerinden sallarla taşınmış.

Angkor Wat’ın yapısının evreni simgelediğine inanılıyor. Tapınağın merkezinde yer alan ve yerden 55 metre yükseklikte bulunan ana kulesi mitolojik dağ Meru’yu sembolize ediyor. Bu kulenin etrafında yer alan beş kulecik, Meru’nun beş tepesi ile örtüşüyor. Ana tapınağın dışındaki iç bahçeler kıtaları, tapınağın etrafını çevreleyen 190 metre genişliğindeki dikdörtgen hendek ise okyanusu sembolize ediyor. Ana tapınağın dış duvarlarında 800 metre boyunca tüm görkemi ile yer alan kabartmalar saat yönünün tersinde okunacak şekilde tarihi ve mitolojik hikayelerden sahneleri sergiliyor. Bunlar arasında en meşhuru da Hindu mitolojisinde yer alan “Churning of the ocean of milk” ya da “Samudra Manthan” olarak bilinen hikaye. Bu hikayeye göre tanrılar ve şeytanlar ölümsüzlük iksirini elde edebilmek için savaşıyorlar. Kabartmalarda bu hikaye 88 Asura şeytanı ve 92 Deva tanrısı arasında mücadele ile ifade ediliyor.

Bütün tapınak şehrinin merkezinde yer alan bu tapınak o kadar etkileyici ki, gün doğumundan sonra da uzun süre tapınak içerisinde kalıyoruz. Kabartmalara, büyüleyici taş işlemeciliklerine bakıyoruz. Etrafta ellerinde fotoğraf makineleri ve tripodları, turuncu kıyafetleri ile keşişler geçiyor. Ben acaba bu keşişlerle fotoğraf çektirebilir miyim diye içten içe düşünürken onlar benimle fotoğraf çektirmek istiyorlar. Tapınağın arka köşelerinde soluklanırken oradaki bölmeye tünemiş polislerle muhabbet ediyoruz biraz. Türkiye’den, Kamboçya’dan, kültürlerden…

Angkor Wat’dan çıkarken yol kenarındaki tezgahlarda bir şeyler atıştırıyoruz, sonrasında da Angkor Thom adı verilen diğer bölgeye geçiyoruz. Burası Khmer İmparatorluğu’nun son başkenti aynı zamanda. Jayavarman VII tarafından inşa edilen bu şehrin nüfusu kralın dönemde bir milyona kadar ulaşmış, aynı tarihlerde Londra’nın nüfusu bile sadece elli binken. Dokuz kilometrekarelik bir alana yayılmış bu şehri çevreleyen beş adet 20 metre uzunluğunda kapı yer alıyor. Biz meşhur Samudra Manthan hikayesine gönderme yapılan, kapıya uzanan yolda 54 tanrı ve şeytan heykelinin yer aldığı alandan bölgeye giriş yapıyoruz.

Angkor Thom içerisindeki ilk durağımız Bayon Tapınağı oluyor. Bu tapınak 54 gotik kule ve 216 adet Avalokiteshvara suratı ile donatılmış. Bu suratların aslen kralın kendi suratı olduğu düşünülüyor. Tapınak duvarları 1,2 kilometre uzunluğunda kabartmalarla donatılmış. Bu kabartmalarda 11000’den fazla figür yer alıyor ve 12. yüzyıl Kamboçya’sının günlük hayatından sahneler bu kabartmalarda sergileniyor. Tapınak bölgesinde yerel Kamboçya kostümleri giymiş bir grup turistlerle fotoğraf çekilmek için bekliyor.

İkinci durağımız Baphuon tapınağı oluyor. 11. yüzyılda inşa edilmiş ve Shiva’ya adanmış bu tapınağın restorasyonu çok kısa bir süre önce tamamlanmış. 20. yüzyılda büyük bir kısmı zarar görmüş olan tapınağın restorasyon çalışmaları ilk olarak 1960’larda Khmer Rouge tarafından engellenmiş. Bu alanda çalışan arkeologların araştırmaları ve kayıtları rejim tarafından yok edilmiş. 1995 yılında Fransız arkeologlar tarafından çalışmalara tekrar başlanmış ve 2011 yılında tapınak ziyaretçilere açılmış. Bu tapınağın en ilginç yanlarından bir tanesi (biz en başta farkına varamadık, bir başka yabancı bize göstermese farkına varamadan ayrılmış olacaktık) tapınağın batı tarafında, ikinci katın duvarında 60 metrelik bir uzanan Buddha yer alıyor. Taşlardan parça parça yapılmış bu Buddha en başta gözlerden kaçsa da, farkına varınca dünyanın en büyük yapbozunu da gözler önüne seriyor.

Buradan zamanında kralların kabul salonu olarak kullanılan Filler Terasını ve Cüzzamlı Kral Terası’nı ziyaret ediyoruz. Cüzzamlı Kral Terası’nda yedi metre yüksekliğinde bir terasta bir zamanlar cüzamlı bir kral olduğuna inanılan bir heykel yer alıyor; ama araştırmalar günümüzde bunun Yama yani ölüm Tanrısını temsil ettiğine, bu terasın da kraliyet ailesinin yakılmasında kullanıldığına inanıyor.

Terasları dolanırken şans eseri bir Türk grubuna denk geliyoruz. Meğersem Türk bir turizm grubuymuş. Hepsi turizm firması yetkilileriymiş ve birkaç gezi dergisi yazarı ile beraber Güney Asya’yı geziyorlarmış bölgedeki ülkeleri pazarlamadan önce. Kamboçya’dan önce Vietnam’ı ziyaret ettiklerinden bahsediyorlar. Biz de Vietnam vizesi konusundaki maceralarımızı anlatınca bu konuda bize yardımcı olabileceklerini söylüyorlar. Hemen iletişim bilgileri değişiliyor. Daha bir saat önce kendi aramızda bu konuda ne kadar şanssız olduğumuzdan bahsederken böyle bir grupla karşılaşmamız mucize gibi. Üstelik Angkor Wat’da. Haberleşeceğimizi söyleyip ayrılıyoruz.

Bölgedeki son durağımız Ta Prohm oluyor. Ta Prohm bölgenin en popüler tapınaklarından bir tanesi. Tapınak duvarlarını ve kalıntılarını sarmalayan devasa köklü ağaçlar burada yer alıyor. Her bir kökleri neredeyse benim boyumda olan bu ağaçlar bir yandan da tapınağın koruyuculuğunu üstleniyor.

Angkor bölgesinde ziyaret ettiğimiz son tapınak ise şehrin yaklaşık yirmi kilometre uzağında yer alan Banteay Srei tapınağı oluyor. Yirmi kilometrelik yol boyunca, yol kenarına dizilmiş yerden yükseğe yapılmış ahşap evleri görüyoruz. Ahşap evlerin giriş katlarına asılan hamaklarda uyuyan insan manzaları dikkatimizi çekiyor. Banteay Srei’ye vardığımızda ise açız, yorgunuz ve çok terlemişiz. Ben o şaşkınlıkla girdiğim tuvalette telefonumu unutuyorum. Tam tapınağa girmek üzereyken durumu fark edip geri dönüyoruz. Ben tapınak girişinden tuvalete kadar olan yolda kendime küfretmekten ileri gidemiyorum; çünkü sürekli aynı hatayı tekrarlıyorum. Ne zaman kendimi kaybetmeden yolculuk yapabileceğimi de içten içe merak ediyorum. Tuvalete vardığımızda derin bir oh çekiyorum, telefonu görevliler bulmuşlar! Telefonu bir daha gözümün önünden ayırmamak adına boynuma bağlıyorum ve tekrardan tapınağa geri dönüyoruz. Shiva’ya adanmış bu pembe – turuncu tapınak bölgedeki en güzel taş işlemelerine de ev sahipliği yapıyor. Bu ince işlemelerin bir erkek tarafından değil de kadın eliyle yapıldığına inanıldığı için tapınağa Kadınlar Tapınağı da deniyor. Bu tapınağın bir özelliği de bir Kral tarafından değil de Brahman tarafından yaptırılmış olması.

Şehre geri dönüş yolunda, yol üzerinde bulunan Kamboçya Mayın Müzesi’ni ziyaret ediyoruz. Burası bütün yolculuk boyunca bizi en çok etkileyen yerlerden bir tanesi oluyor. Yavaşça duvarlarda yer alan bilgileri posterleri, organizasyon tarafından sahiplenilen çocukların hikayelerini okuyoruz. Tek bir adamın, Aki-Ra’nın bireysel mayın temizleme çabalarının ne kadar çok şeyi etkileyebildiğine ve değiştirebildiğine tanık oluyoruz. Çıktığımızda bir süre kimsenin ağzını bıçak açmıyor.

Dönüş yolunda yağmur bizi karşılıyor. Bir saate yakın yol sonunda otelimizin bulunduğu bölgeye varıyoruz. Tuktuk sürücümüz gün boyunca bizi çok güzel gezdirmiş, çok güzel kollamış. Bizi otele bıraktığında herkes ücretin üzerine bahşiş vermek istiyor da normalde vereceğimizden 3-4 dolar daha fazla veriyoruz. İşin komik tarafı, bir gün önce saatlerce ücreti düşürmeye çalışıp pazarlık yaptıktan sonra bizim bu ücreti fazlasıyla ödememiz.

Odalara gidince önce duşumuzu alıyoruz. Açık ara farkla ben bugünü yola çıktığımdan beri en çok terlediğim gün olarak ilan ediyorum. Sonrasında da bir şeyler yemek için dışarı çıkıyoruz. Bölgedeki yerel restoranlardan birine girip mango salatası yiyorum ben. Yemek sonrasında bölgenin şık ve batı tarzı cafe’lerinden bir tanesinde tatlılarımızı ve buzlu içeceklerimizi mideye indiriyoruz. Günün yorgunluğunu ise masaj yaptırarak atmaya karar veriyoruz. Bir önceki geceden gördüğümüz gece pazarı yakınlarında yer alan masajcılardan birine giriyoruz. Küçücük klimasız bir odada üçümüzü yan yana yatırıyorlar. Sonrasında da yarım saatlik işkencemiz başlıyor. Herkes halinden o kadar memnuniyetsiz ki, sinirlerimiz bozuluyor. Gülmeden edemiyoruz. Biz yattığımız yerden kahkahalar atarken, bize masaj yapanlar da kendilerini tutamıyor. Masaj son derece kötü, bana masaj yapan teyzenin tırnaklarını vücudumun her bölgesinde hissediyorum. Yarım saat sonrasında gevşemeyi bırakın daha da gerilmiş durumdayım; ama kahkahalarımız hala odanın içerisinde yankılanıyor.

Masajdan çıkınca günün yorgunluğu bir anda üzerimize siniyor, ertesi gün yine ve yeniden çok erken kalkmak üzere erkenden yataklara dönüyoruz.

30 Nisan 2013, Salı.

DSC07904

Angkor Ulusal Müzesi.

DSC07899

DSC07896

DSC07890

DSC07888

Angkor Ulusal Müzesi’nden manzaralar.

DSC07905

Kraliyet bahçeleri.

DSC07909

DSC07912

Siem Reap sokakları.

DSC07939

DSC07957

Siem Reap’da gece kurulan pazar büyük ilgi görüyor.

DSC07952

Pazar tezgahları arasında denk düştüğümüz cimcime.

DSC07936

DSC07930

Siem Reap barlar sokağı.

DSC07934

Barlar sokağında yer alan yabancılar arasında çok popüler olan Angkor What? isimli mekan.

DSC07928

Siem Reap’ta masaj çok yaygın, özellikle “fish spa” olarak bilinen balık masajları her köşe başında yer alıyor.

Sabah saatin alarmı çalmadan uyanıyorum. Neden bilmiyorum; ama hala her yolculuk öncesi küçük bir çocuk gibiyim. Neredeyse beş aydır yolda olmam bile bu durumu değiştirmiyor. Hala başka bir ülkeye, başka bir şehre gideceksem ve sabahında erken uyanacaksam mutlaka uykum bölünüyor. Uyanıp uyanıp sürekli saatimi kontrol ediyorum, alarmdan önce. Saatin alarmı ben uyanıkken çalınca, bir gün önceden hazırladığım eşyalarımı alıp sessizce odadan çıkıyorum. Otelden çıkışımı yapıyorum. İşin güzel tarafı saat neredeyse sabaha karşı altı olmasına rağmen hava aydınlanmış, günler uzamış ilk yola çıktığımdan beri. Kışın kısa günleri beni çoktan geride bırakmış. Otelden çıkıp yavaş yavaş Khaosan Yolu’na doğru yürüyorum. Yol üzerinde geçtiğim bazı dükkanlarda ve evlerde gün çoktan başlamış.

Khaosan Yolu’nda buluşmaya söz verdiğimiz KFC’nin önüne yerleşiyorum, sırt çantamı koyup üzerine oturuyorum. Bir önceki gecenin izleri yol üzerinde hala kendisini belli ediyor. Neredeyse yirmi dört saat açık bazı mekanlarda hala içmeye devam eden, alkolün etkisiyle yollarda zigzaglar çizerek yürüyen ya da yemek büfelerinden aldıkları yiyecekler ile üzerlerindeki alkolün etkisini atmaya çalışan batılılar mevcut. Bazıları ise bir önceki geceyi beraber geçirdikleri kadınlara ya da kadınerkeklere veda etme derdinde. Bir de üstüne caddede gece otobüsleri ile bölgeye yeni gelmiş sırt çantalılar dolaşıyor.

KFC önünde bir on dakika kadar bekliyorum, sonrasında Emre ve Cihan uzaktan gözüküyorlar. İnternette okuduğumuz tüm uyarılara rağmen sadece 250 bahta aldığımız Kamboçya bileti bizi biraz endişelendirse de beraber olduktan sonra her sorunu atlatacağımızı düşünüyoruz. Düşünsenize havaalanından şehir merkezine taksi ile gelmek 400 baht tutarken, biz 250 bahta komşu ülkeye yolculuk ediyoruz! Her geçen minivana bizim aracımızmış gibi ümitlenerek bakıyoruz. Aracın saat yedide gelmesi gerekiyor; ama en ufak bir gecikme bile bizi endişelendirecek durumda. İşin olumsuz yanı, bugün Cihan’ın Tayland vizesinin son günü. Yani ülkeden mutlaka çıkış yapması gerekiyor. Bütün endişelerimize ve soru işaretlerimize rağmen minivan on dakika rötarla geliyor. Minivanda bizden başka kalabalık bir İngiliz grup var ve ne yazık ki en rahat koltukların hepsini kapmışlar. Bize de en arkanın ortasındaki sıkışık koltuklar kalmış. Rahatsız yolculuğumuz beş saate yakın sürüyor. Arada benzin almak için iki kere mola veriyoruz. Her benzin alınışında topluca araçtan çıkıyoruz güvenlik nedenleriyle. Araç içerisinde de benzin alınırken aracın yakınında bulunmamamız gerektiğini belirten bir uyarı yer alıyor.

Sonunda sınıra geldiğimize bizi dolandırmak isteyen bütün komisyonculara önceden hazırlıklıyız. Bunun ilk adımının da vize konusunda olacağını biliyoruz; ama biz vizelerimizi çoktan aldığımızı ve bu konuda herhangi bir yardıma ihtiyacımız olmadığını belirtip sınırı kendimiz geçeceğimizi söylüyoruz. Farklı bir araç bizi vize formları ile uğraşan gruptan ayırıp sınıra kadar götürüyor. İlk olarak Tayland sınırından çıkışımızı yapıyoruz. Her şey çok kolay işliyor, sadece sıra beklememiz gerekiyor. Sonrasında ara bölgeden ilerleyerek Kamboçya sınırına gidiyoruz. Buradan da ülkeye girişimizi sorunsuz olarak alıyoruz. Bütün sınır işlemleri bir saatimiz alıyor. Kamboçya’nın Polpet şehrine adımımızı attığımızda araçtan indiğimizde bizi karşılayan görevli bizi bir araca bindirip turist otobüs terminaline götürüyor. Kitaptan okuduğumuza göre bu da dolandırmanın bir parçası; ama hükümet de durumun farkında olduğu için çok fazla alternatifiniz kalmıyor. Daha önce ödediğimiz 250 baht ücretine dahil olan, bizi sınırdan Siem Reap şehrine götürecek otobüsün 15:30’da kalkacağını söylüyorlar. Bizim hala üç saatimiz var. Alternatifimiz ise bir taksi kiralamak. Taksi kiralamamız durumunda iki saat sürecek yol bize kişi başı sadece 10 dolara mal oluyor. Zaman ve rahatlık hesaplarını yapıp taksi kiralamayı kabul ediyoruz. Bu arada istasyon içerisinde yer alan döviz bürosunda kurlar normalin neredeyse yarısı.

Öğlen üç gibi Siem Reap’a varıyoruz. Yine her şey zincirleme işliyor. Taksinin bizi indirdiği alakasız yerde bir tuktuk sürücüsü bizi ücretsiz şehir merkezine götüreceğini söylüyor. Şartı da yarın tuktuk kiralamak istediğimizde onun aracını kiralamamız. Gittiğimiz otellerde odalar dolu olunca, yine tuktuk şoförünün bize önerdiği başka bir otele bakıyoruz. Muhtemelen otelden komisyonunu alacak olsa da tuktuk sürücüsünün bize önerdiği otelin geniş odası üç kişilik, klimalı ve rahat. Ücreti ise kişi başına altı dolar. Ertesi gün için fiyat konusunda sıkı bir pazarlık sonrasında gün doğumunu da içerecek şekilde tüm gün tuktuk’u yine kişi başı altı dolara kiralamayı kabul ediyoruz. Otele yerleşip biraz soluklandıktan sonra şehri görmek için kendimizi dışarı atıyoruz.

Şehrin düz, görece sakin, iki tarafı ağaçlarla kaplı yollarından ilerleyerek Stung Siem Reap nehrine paralel olan bir yoldan yürüyoruz. Kraliyet konutunu ve kraliyet bahçelerini geçip Angkor Ulusal Müzesi’ne varıyoruz. Bir sonraki gün ziyaret edeceğimiz Angkor Wat için bir giriş oluyor bu müze bizim için. Angkor bölgesinde yer alan farklı tapınakları tarihi, dini ve kültürel boyutu ile açıklıyor bize. Aynı zamanda tapınaklarda yer alan kabartmalar, heykeller hakkında ve kabartmalarda yer alan dini hikayeler hakkında da bilgi veriyor. Bir buçuk saat müzeyi gezdikten sonra şehir merkezine geri dönüyoruz. Sabahtan beri hiçbir şey yememişiz, o kadar açız ki. Direk bölgenin yerel yemeklerinden tatmak için Angkor Palm Restoran’a gidiyoruz. Buzlu mango içeceğine ek olarak farklı Khmer yemeklerini tadabileceğimiz karışık bir tabak söylüyoruz. Tabak içerisinde taze rulo börek, tütsülenmiş balıklı mango salatası, balla hazırlanmış domuz kaburgası, Khmer yemeklerinin en meşhuru amok isimli taze balık, yeşil köri ile hazırlanmış tavuk, su ıspanağı ile hazırlanmış cha ta kuong ve yağsız pilav yer alıyor. Karnımızı çok doyurmasa da en azından yerel yemeklerin hepsini tek bir seferde tatma fırsatı buluyoruz.

Yemek sonrasında şehrin kalabalık ve son derece uluslararası olan Pub Street’ini yani barlar sokağını ve birbiri ardına sıralanmış gece pazarlarını dolanıyoruz. Bu ülkede her yerde dolar geçiyor ve neredeyse her şey bir dolar. Masaj yaptırmak bir dolar, içecekler bir dolar, sokak yemekleri bir dolar, tişörtler bir dolar… her şey son derece ucuz. Sokaklar, pazarlarda, yol kenarlarında, her yerde masaj yapmak için bekleyen insanları görüyoruz. Biz de pazarları dolandıktan sonra ayak masajı yaptırmaya karar veriyoruz ve pazarlardan birinin içerisinde yer alan görece sakin bir yere oturuyoruz. Yarım saat kadar süren ayak masajı yorulmuş ayaklarımıza çok iyi geliyor. Zaten sürekli gülüyoruz. Her şeye gülüyoruz. İşte Türkçe muhabbet etmeyi bu yüzden özlemişim. En basit şeylerde bile kendi dilinde gülecek bir şeyler bulmak en güzeli.

Masaj sonrasında yol üzerinde gördüğümüz iki tane turizm firmasına girip Vietnam vizeleri konusunda bilgi almayı deniyoruz. Her girdiğimiz firma en başta bize vize verebileceğini söylüyor, biz emin olup olmadıklarını sorguluyoruz. Sonrasında telefon ile bir yerler aranıyor, karşı taraf Türk olduğumuzu duyunca Türklere vize veremeyeceklerini belirtiyorlar. Türkiye bu konuda kara listedeymiş. Zamanında turist vizesi ile ülkeye girip iş kuran insanlar yüzünden artık Türklere kolay vize verilmiyormuş. Vietnam planlarımızı bir başka bahara erteliyoruz.

Barlar sokağına tekrar dönüp ilk seferinde önünden geçtiğimiz ve ilgimizi çeken Angkor What isimli mekana oturuyoruz. Her içki, her kokteyl bir iki dolar sadece. Burada İngiliz bir kadın ve Hint bir adamla aynı masaya düşüyoruz. Beraber on senedir Goa’da yaşıyorlarmış ve bir konukevi işletiyorlarmış. Kadınla biraz muhabbet ediyoruz. Hintli adamı Goa’dan çıkmaya her seferinde çok zor ikna ettiğinden dert yanıyor bana. Biraz muhabbet sonrası onlar masadan kalkıyor, biz sohbete devam ediyoruz. Artık yavaş yavaş yorulma belirtileri kendisini göstermeye başlamışken de otelin yolunu tutuyoruz. Soğuk duş ve sıcak uyku uzun bir günü bitirmek için her zaman ideal ikili oluyor.