Category Archives: Japonya

Japonya.

Standard

Japonya: Genel Bilgiler

Japonya benim için biraz beklenmedik başladı. Her şeyden önce beraber yolculuk etmeyi planladığım Ayça son anda ortaya çıkan talihsiz serüvenler dizisi yüzünden gelemedi. O gelemeyince ülkeye ilişkin hiçbir araştırma yapmamış olan ben, ilk gecemde Tokyo’da bir otel odasında şaşkın balık misali elimde rehber kitabımla kalakaldım. Japonya’dan dönüş biletimi Seoul havaalanında zorla almak zorunda bırakıldığım için, hızlıca aldığım bilet tarihi bana uymadı ve iki kere de bu bileti değiştirmek zorunda kaldım.

Kültürüne daha gelmeden hayran olduğum bu ülke, ziyaret ettiğim sürede kendisini bana yavaştan sevdirdi. Her detayı, her uygulaması, her geleneği öğrendikçe daha çok sevdim, daha çok bağlandım. Japonların pratikliklerine, zekalarına, son derece gelişmiş teknolojilerine, sorunsuz işleyen sistemlerine, her şeyi sevimli gösterme çabalarına vuruldum. Garipliklerini anlamaya çalıştım. Anlam veremediğim çok fazla şey gördüm. Bunlara robotların size servis yaptığı robot cafe’ler, sadece hayvan sevmek için gittiğiniz evcil hayvan cafe’leri, animelerden fırlamış kızların sizle oyunlar oynadığı maid cafe’ler, garip moda anlayışları, her köşe başını süsleyen parayla çalışan içecek makineleri, Japonların mikrop kapma endişeleri dolayısıyla sürekli taktıkları maskeleri, ısıtmalı metro koltukları, ısıtmalı ve müzikli klozet kapakları da dahil.

Planladığımdan çok daha uzun sürse de, yolculuğum boyunca çok güzel insanlarla tanıştım ve beraber yolculuk etme fırsatı buldum. Üstelik yolculuğumu simgelesin diye kuş şeklinde dövmemi de Tokyo’da yaptırdım. Kısaca Japonya’dan beklediğimden çok daha fazlasıyla ayrıldım.

IMG_3889

St. Patrick gününü Nagasaki’de bir İskoç barında kutlarken.

DSC05251

Kaja ve Kosaku, Miyajima’nın meşhur geyiklerini turist merkezinden aldığımız haritalar ile beslerken.

DSC05292

Kosaku, Yuhiro ve Erika geyiklerin ilgi odağı oldular bir anda.

DSC05297

Miyajima’nın tapınaklara uzanan meşhur kırmızı köprüleri.

DSC05445

Okoyama’nın “karga kalesi” önünde Crystal ile beraber.

IMG_4750

Tokyo’daki purikura denememiz.

IMG_5301

Japon klozetlerinin karmaşık düğmeleri.

IMG_5300

Japon klozeti kullanma klavuzu.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

Japonya’yı ziyaret etmek için en ideal dönemler ilkbahar (mart – mayıs) ve sonbahar (eylül – kasım). Eğer mart sonu nisan başı giderseniz Japonya’da çok büyük coşkuyla kutlanan kiraz ağaçlarının (sakura) açma dönemine denk gelip büyüleyici toz pembe manzaraları da görebilirsiniz.

Benim Japonya’da bulunduğum mart ayı boyunca şansıma hava çoğu zaman kapalı, yağmurlu ve soğuktu. Nisan’ın ilk haftasına doğru güneş yüzünü göstermeye başladı.

Vize

Japonya için Türk vatandaşlarının vizeye ihtiyacı yok. Girişte direk 90 gün süreli kalış izninizi temin edebiliyorsunuz; fakat Japonya’ya girebilmeniz için Japonya’dan çıkış biletinizi de bulundurmanız gerekiyor. Japonya gümrüklerinde bunu sormasalar da, havaalanlarında check-in yaparken bunu göstermezseniz işlemlerinize devam etmiyorlar. Benim gibi son anda ve telaşla bilet almak zorunda kalmamak adına bu bileti önceden almanızda fayda var.

Rota

Japonya içerisinde yolculuğuma Tokyo’dan başladım. Tokyo sonrası Nagasaki’ye geçerek görmek istediğim en uzak noktadan tekrar Tokyo’ya çıkabileceğim bir rotayı takip ettim. Ülke içerisinde yolculuk çok kolay ve hızlı olduğu için hiç problem yaşamadım. Japonya’da kaldığım 28 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

map_of_japan

11-15.03.2013, Tokyo
16-18.03.2013, Nagasaki
19-20.03.2013, Hiroşima
20.03.2013, Miyajima
21.03.2013, Matsue
22.03.2013, Izumo
22-23.03.2013, Kurashiki, Nakasho
23.03.2013, Okoyama
24.03.2013, Kobe
25-27.03.2013, Kyoto
27.03-05.04.2013, Tokyo
31.03.2013, Kamakura
04.04.2013, Nikko
06-08.04.2013, Osaka

Bu bölgelere ek olarak eğer daha fazla vaktim olsaydı Japonya’nın güneyinde yer alan adaları (özellikle Okinawa’yı) ve en kuzeyde yer alan Hokkaido bölgesini de ziyaret etmeyi çok isterdim.

Ulaşım

Japonya geniş yüzölçümüne rağmen kapsamlı tren ağı ve gelişmiş tren sistemi sayesinde bir yerden bir yere ulaşımın en kolay olduğu ülkeler arasında başı çekiyor. Her şeyden önce eğer tren ile yolculuk yapmak isterseniz her bütçeye ve her zaman aralığına yönelik farklı tren alternatifleri mevcut. Yüksek hızda giden shinkansen adı verilen kurşun trenlerden tutun da, daha yavaş ama oldukça konforlu yerel trenlere kadar alternatifler sonsuz. Ben yolculuğum boyunca hiçbir tren biletimi önceden almadım. Aynı gün içerisinde tren istasyonuna gidince mutlaka istediğim tren için bilet buldum. Şehirler arasında çok sık tren seferleri yer aldığı için tren bileti bulma hiçbir şekilde sorun olmadı.

Eğer Japonya’da fazla şehir gezmeyi planlıyorsanız bunun en mantıklı yolu JR trenlerinde (neredeyse bütün şehirlerarası trenler + bazı şehir içi tren hatları) ve bazı JR otobüslerinde geçerli olan “JR Rail Pass” adı verilen tren kartını almanız. Bir hafta, iki hafta ve üç haftalık süreler için satılan bu tren pasoları en başta çok pahalı gelse de, inanın bir iki yolculuk sonrasında hakkını veriyor ve son derece kolaylık sağlıyor. Bu pasoyu ne yazık ki Japonya’dan alamıyorsunuz, Japonya dışındaki ülkelerde yer alan yetkili ofislerden alabiliyorsunuz. Ben kendi üç haftalık pasomu İstanbul’da yer alan “HIS International Travel Agency” ofisinden aldım. Daha doğrusu Ayça benim için aldı. (İnönü Mahallesi, Cumhuriyet Caddesi, No:133 Şişli İstanbul / Telefon: 0212 444 84 47) Parayı hesaplarına transferden sonra bir iki gün içerisinde kargo ile ilgili belgeler geldi. Bu belgeleri kullanmaya başlamadan önce Japonya’daki tren istasyonlarından damgalı pasoya dönüştürmeniz gerekiyor. Bu işlem de sadece beş dakikanızı alıyor.

Japonya yolculuğum sırasında bu pasoyu çok sık kullandım. Trenler dışında otobüs kullandığım tek rota gece otobüsünü tercih ettiğim Tokyo – Osaka hattı oldu ve iki katlı otobüs en ucuz otobüs olmasına rağmen son derece rahattı. (Normalde bu hat üzerinden de bu paso ile yolculuk yapabiliyorsunuz; fakat benim pasomun süresi bitmişti.)

Şehirler içi yolculuğa gelince bu tamamen ayrı bir dünya. Japonya’da neredeyse her şehirde, şehir içinde yer alan kapsamlı raylı sistemle kolaylıkla yolculuk edebiliyorsunuz. Tokyo, Kyoto, Osaka gibi büyük şehirlerde etkin bir yer altı sistemi bütün şehri kapsarken; Hiroşima, Nagasaki gibi şehirlerde tramvaylar daha yaygın ve etkin bir şekilde kullanılıyor.

Tokyo’ya gelince, şehirde çok farklı ve çok sayıda hat mevcut. Tokyo metrosuna ek olarak özelleştirilmiş ya da devlete ait sayısız hat işin içine girince her hat değişiminde şaşkına dönebiliyorsunuz. Bu nedenle “suica” ya da “passmo” adı verilen ve metro istasyonlarından alınan kartlar sayesinde bu stresten kurtulabilirsiniz. Üstelik bu kartlar çoğu market ve içecek makinelerinde de geçerli.

Her metro istasyonunda mutlaka yer alan paralı boy boy dolaplar sayesinde de eşyalarınızı dilediğiniz gibi saklamanız mümkün.

IMG_3823

Japonya’daki trenlerde diğer çoğu Asya ülkesinde olduğu gibi platformda koruma yok. Bu nedenle bazen bu şekilde uyarılarla karşılaşabiliyorsunuz. Yani tren gecikiyor; çünkü platforma “insan girişi” var.

IMG_3848

Trenler son derece konforlu ve rahat. Özellikle kurşun trenler bu konuda en lüks konforu sağlıyor.

Konaklama

Japonya’da çeşit çeşit konaklama imkanı mevcut. Daha batı tarzını koruyan hostel ve otellere ek olarak, Japon kültürünü hissedebileceğiniz ryokan, shukubo ve minshuku’lar da yaygın.

Ryokan’lar genelde size tesis edilen banyosu ortak olan odaları kapsıyor. Bu odalarda hasır halının üzerinde “futon” adı verilen bir adet yer yatağı yer alıyor. Shukubo, tapınak konaklamaları anlamına geliyor. Ülke genelinde yer alan birçok tapınak misafirler için çeşitli düzeylerde konaklama imkanı sağlıyor. Minshuku ise Japon aileleri tarafından işletilen konaklamalar anlamına geliyor. Bunlar çok küçük konukevleri olabileceği gibi, kimi durumlarda ailenin yaşadığı ev içerisinde oda kiralama şeklinde de olabiliyor.

Yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatları aşağıdaki gibi:

Kimi Ryokan, Tokyo – 4200 JPY
Tokyo – Hayato ile konakladım
Nagasaki – Sam ile konakladım
Chizuru Ryokan, Hiroşima – 4200 JPY
Matsue – Hanako ile konakladım
Kurashiki – Crystal ilekonakladım
J-Hoppers, Kyoto – 2500 JPY
Tokyo Khaosan Annex, Tokyo – 2750 JPY
Tokyo Khaosan Original, Tokyo – 2750 JPY
Backpackers Hotel Toyo, Osaka – 1500 JPY

IMG_3485

Kimi Ryokan, Tokyo.

IMG_3686

Hayato’nun Tokyo’daki tek göz evi.

DSC05048

Hayato’nun banyosu. Japon banyo kültürüne göre, önce küvet yanında yer alan bölmede kendinizi yıkayıp temizlendikten sonra küvet içerisine girebiliyorsunuz. Eski Türk evlerinde olduğu gibi banyo ve tuvalet ayrı yerlerde yer alıyor. Genelde klozetler için ayrı bir odacık bulunuyor.

IMG_4242

Hanako’nun Matsue’deki geniş evi.

IMG_4376

J-Hoppers, Kyoto.

IMG_4624

Khaosan Annex, Tokyo. (nam-ı diğer gardırop)

IMG_4752

Khaosan Original, Tokyo.

IMG_5252

Backpackers Hotel Toyo, Osaka.

Yiyecek içecek

Japonya’da birbirinden farklı konseptlerde restoranlar mevcut. Bunlardan ilki Shokudo adı verilen, genelde vitrinlerinde boy boy plastik yiyeceklerin sergilendiği ve görece ucuz olan restoranlar. Bu tür restoranlarda karnınızı doyurmak adına en ideali uygun fiyatlı set menüleri seçmek.

Bir diğer seçeneğiz İzakaya diye bilinen ve barımsı havası ile dikkat çeken restoranlar. Bu restoranları kapılarına asılı kırmızı fenerlerden kolaylıkla ayırt edebilirsiniz. İçeri girdiğinizde bar tezgahını andıran masaları çevreleyen iskemlelere oturduğunuz (bazılarında normal masalar da mevcut) bu tür restoranlar, genelde rahat ortamları ve çok çeşit barındıran menüleri ile Japonya’dayken mutlaka denemeniz gereken restoranların başında yer alıyor.

Yakitori-sa ızgarada kömür ateşinde hazırlanan etlerin servis edildiği ufak atıştırmalık restoranlarına deniyor. Bu etler genelde şiş halinde servis ediliyor. Ana öğün için tercih edilmese de, ara öğünlerde bira ve sake için popüler olan bu ufak tefek restoranları tıklım tıkış bulabilirsiniz.

Sushi, Japonya’nın olmazsa olmazı. Özellikle kaiten-zushi adı verilen dönen bir bandın yer aldığı, tabağının 100 JPY civarında olduğu restoranları tercih ederseniz son derece ucuza, taptaze ve leziz sushi’lerle karnınızı doyurabilirsiniz.

Japonya’da çok sık olarak yer alan ramen yani sulu noodle restoranları, genelde büyük bir kasenin içinde dilediğiniz içeriklerle size servis yapıyorlar. Ramen’e benzer şekilde, udon (ince kahverengi) ve soba (kalın beyaz) adı verilen noodle’lar da yanında sipariş edebileceğiniz, çoğu kızartma türü yiyeceklerin taze olarak hazırlandığı restoranlarda servis ediliyorlar.

Okonomiyaki yani Japon pizzası olarak bilinen yiyecek de Hiroşima ve Osaka’da en meşhur olmak üzere farklı türlerde hazırlanabiliyor. Genelde etrafına oturduğunuz tezgahta önünüzde hazırlanan okonomiyaki benim Japonya’daki en favori yemeklerimden biri oluyor.

Her birini sıralayamasam da Japon yemekleri çeşitlilikleri ve lezzetleri ile açık ara farkla en beğendiğim mutfaklar başında geliyor.

Japon tatlılarına gelecek olursak bunları anlatmak için sayfalar yetmez. Her şehrin ve bölgenin mutlaka kendine özgü ince ince işlenmiş ve son derece zengin tatlıları, şekerlemeleri ve kurabiyeleri mevcut. Bunları en sık bulabileceğiniz yerler tren istasyonları. Tren istasyonlarında yer alan mağazalarda bu tatlıları deneyebileceğiniz gibi; ziyaret edeceğiniz arkadaşlarınıza bir kutu almak da adetten sayılıyor. Aynı zamanda şehirlerde yer alan alışveriş merkezlerinin alt katları da tamamen bu tatlılara ayrılmış durumda.

Japonya’da en çok tercih edilen alkollü içecekler bira, sake ve shochu. Alkolsüz olarak da her sokakta mutlaka en az bir tanesine denk düşeceğiniz içecek makinelerinde tercihler sınırsız. Bunların başında yeşil çay ve sütlü çaylar başı çekiyor.

IMG_3683

Hayato’nun hazırladığı ev yemeği. Udon ve tatlı soya soslu somon.

IMG_3811

Hayato marifetlerini yine sergiliyor. Miso çorbası, kızartılmış tofu ve çiğ balık olarak da bilinen tempura.

IMG_4241

Japon omleti olarak da bilinen pirinçli omlet.

IMG_4300

Kayar bantlı sushi restoranları.

IMG_4192

IMG_4199

Japon pizzası, okonomiyaki.

IMG_4815

Çeşitli kızartmalar eşliğinde soba.

IMG_4716

Japon körisi.

IMG_4331

Dilerseniz her yerde satılan “bento” adı verilen hazır yemek setlerini de deneyebilirsiniz.

DSC04921

IMG_3521

Favorim: Taiyaki, balık şeklinde içi çeşitli aromalarla dolu bisküviler.

DSC05109

Japon şekerlemeleri.

Reklamlar

Osaka, Japonya.

Standard

8 Nisan 2013, Pazartesi.

IMG_5299

Havaalanı sushi’si, en lezizinden.

Nasıl uyudum bilmiyorum. Bacağım uyuşuyor hop sağ tarafa dön, belim ağrıyor hop sol tarafa dön, elim uyuştu hop kolunu farklı yere koy. En son daracık havaalanı koltuklarında uyumaya çalışmamın üzerinden yıllar geçmiş. Her şeye rağmen bir günlüğüne de olsa mahsur kaldığım havaalanı Osaka Kansai Havaalanı olduğu için çok şanslıyım. Havaalanında son derece ucuz ve leziz yemek alternatifleri (tabağı yüz yen olan sushi restoranları favorim), ücretsiz kablosuz internet ve pırıl pırıl tuvaletler var.

Sabah çok erken bir saatte yaşlıca bir tur grubunun kahkahaları ve muhabbetleri arasında uyanıyorum. Tek gözümü açıyorum bakıyorum da çoktan çevrelemişler beni. Arada üç dört kere daha uykuya dalıp dalıp uyanıyorum. En sonunda uyandığımın resmi kanıtı olan kontak lenslerimi gözüme takma aşaması gelince kendime gelebilmek için havaalanında bir tur atıyorum. Sonrasında da check-in saati gelene kadar bir aşağı bir yukarı yürümece ve internetten Filipinler hakkında araştırma yapmaca ile geçiyor. Bu sefer check-in saati gelir gelmez sıradayım. Üstelik sıraya girmeden önce Jetstar Havayolları’na yazdığım şikayet mektubundan dolayı da sinir stresim geçmiş, tekrardan aynı günün akşamında 35 derecede olacağımın bilinci ile pamuk şeker kıvamına gelmişim.

Check-in işlemleri sonrası da çok hızlı gelişiyor, biraz bekleme süresinden sonra uçağa biniyorum ve pilot yolculuğun üç saat elli dakika süreceğini söylüyor. İşte bu beklemediğim uzunlukta bir süre. Yol bana iyi geliyor, bütün yol boyu uyuyorum. Uçak Manila Ninoy Aquino Havaalanın yanaştıktan sonra da her şey çok kolay işliyor. Pasaport kontrolünde sıra beklemeden kolayca işlemlerimi hallediyorum, bavulumu beklemek zorunda kalmadan hemen alıyorum. Karşılaştığım görevliler kocaman bir gülümseme ile Filipinlere hoş geldin diyor.

Havaalanından çıktıktan sonra konaklayacağım otelin tarifine uyarak havaalanının giden yolcu bölümüne çıkıyorum ve gördüğüm ilk taksiyi çeviriyorum. Eğer havaalanının sabit fiyatlı taksileri ile yolculuk etmek isterseniz 400-500 PHP ödemeniz gerekir, giden yolcu bölümündeki taksiler taksimetre ile çalıştıkları için şehrin göbeğinde yer alan Malate bölgesine gelmek bana 150 PHP’ye mal oluyor. Hemen otelime yerleşiyorum. Tabiri caizse hafiften dökülen; ama tam da özlediğim gibi bir ortam sunan bu otelde iki kişilik bir oda ayarlıyorum kendime. Hava o kadar sıcak ki durduğum yerde terliyorum ve gariptir bu beni çok mutlu ediyor. Aylar sonunda ısınmak için kat kat kıyafetlerden öte, yüzüme vuran sıcak hava dalgasından kurtulmak için odadaki vantilatöre ihtiyaç duymak…

Eşyalarımı odaya bıraktıktan sonra önce terasa çıkıyorum. Kahkahalar ve muhabbetler arasında kalabalık yabancı grupları var. Ben de kendimi otelden dışarı atıyorum. Önlerinde güzel Filipinli kızların beklediği karaoke barlarını, diskoları, kulüpleri ve dolu restoranları geçiyorum ve deniz kenarına geliyorum. Deniz kenarında esinti bile yok. Bütün deniz kenarı bölgesi açık hava yatakhanesi gibi. Herkes kendisine bir köşe bulmuş, kıvrılmış uyuyor. Arada satıcılara, muhabbet edenlere ve sevgililere denk geliyorum. Yavaş yavaş sokaklar arasında kıvrılarak, farklı yollardan otelime geri dönüyorum. Garip bir havası var şehrin. Son derece lüks restoranların yanı başında salaş büfeler yer alıyor; son derece lüks sitelerin yamacında dökülen binalar kendisini belli ediyor. Ama keyfim yerinde. Burada olduğum için son derece mutluyum.

7 Nisan 2013, Pazar.

IMG_5290

IMG_5294

Tsutenkaku Kulesi.

Sabah otelden çıkışımı yapıyorum, çantalarımı bir iki saat sonra alacağımı söyleyip şehirde son bir tur atmaya karar veriyorum. Adımımı otel odasından dışarı atmamla beraber son derece kuvvetli buz gibi bir rüzgarın beni savurması da bir oluyor. Hava o kadar soğuk ki, kışlık kıyafetlerimi Tokyo’dayken eve gönderdiğim için çok fazla dayanacak gücüm de yok. Hızlı hızlı konakladığım yere çok yakın olan Tennoji Parkı’na ilerliyorum. Bu park içerisinde Tennoji Hayvanat Bahçesi ve Keitakuen Bahçeleri’ne ev sahipliği yapıyor. Park içerisinde kısa bir tur attıktan sonra, aynı bölgede bulunan Tsutenkaku Kulesi’ni görmeye gidiyorum. Tepesinde bir gözlemevinin de yer aldığı bu kule Osaka’nın sembollerinden biri sayılıyor.

Yağmur yine etkisini göstermeye başlamışken otelime gerip dönüp eşyalarımı alıyorum ve havaalanın yolunu tutuyorum. Bugünün akşamında 35 derecelik Manila’da olacağım için çok heyecanlıyım. Tam da ihtiyacım olanın bu olduğuna inanıyorum. Havaalanına uçağımdan beş saat kadar erken gidiyorum. Havaalanını kapsayan ücretsiz kablosuz internet ve konforlu koltuklar sayesinde zamanı geçirmek çok da dert olmuyor.

Check-in işlemleri başladığında uzun sırada yerimi alıyorum. Sıranın bana gelmesi bir buçuk saat sürüyor. Problemler aslında yeni başlıyor. Görevli kız Filipinler’den dönüş biletim olup olmadığını soruyor. Bir yerlerde okuduğum ve çok da ciddiye almadığım dönüş biletinin zorunluluğu konusu aklıma gelince biletim olduğunu söylüyorum. Kız görmek istediğini belirtiyor. Gösteremeyeceğimi e-postalarım arasında olduğunu belirtiyorum. Kız on beş dakika kadar kah diğer görevlilere bir şeyler sorarak, kah kendi ekranında hiçbir şey demeden oyalanarak bekliyor. Sonunda biletimi göstermezsem işlemlerimi tamamlayamayacağını söylüyor. Üstelik check-in işlemlerinin kapanmasına beş dakika kalmış. Ben de bu sürede benden bunu nasıl yetiştirmemi beklediğini soruyorum, benimle beraber koştur koştur havaalanı içerisinde yer alan internet ve baskı imkanları bulunan bir ofise geliyor. Ben uğraşırken beni bekleyeceğini söyleyip geldiği yere geri dönüyor. Ben bilet almadığım için alelacele on dakikada biletimi alıyorum, bastırıyorum ve check-in masasının yolunu tutuyorum. Görevli ne dese beğenirsiniz “Üzgünüm, check-in kapandı.” Olay yaratmamam içten bile değil. Yaklaşık yirmi dakika boyunca karşımdaki iki görevliye dil döküyorum, sonunda durumu değiştiremeyeceğimi anlayınca yöneticileri ile görüşmek istediğimi söylüyorum ve biraz beklemem gerektiği cevabını alıyorum. O noktada zaten sinir krizi eşiğindeki ben gözyaşlarıma engel olamıyorum. Bu sayede havaalanına uçağından beş saat önce gelip uçağını kaçıran tek insan olarak da tarihe damgamı vuruyorum.

Görevli geldiğinde bana ertesi gün için aynı saate yeni bilet satıyorlar daha ucuz bir fiyat üzerinden. Ben de konuştuğum herkesin isimlerini alıp şikayette bulunacağımı bildiriyorum. Bu saatten sonrası nasıl geçiyor bilmiyorum.

6 Nisan 2013, Cumartesi.

DSC05982

Osaka Akvaryumu yağmurlu ve kapalı bir günde gezilecek en iyi yer.

DSC05990

DSC06034

DSC06109

DSC06125

DSC06068

DSC06042

DSC06164

DSC06182

DSC06219

Akvaryumdan manzaralar.

DSC06107

Akvaryumun yıldızı balina köpekbalıkları.

DSC06239

DSC06252

DSC06257

Osaka sokakları.

IMG_5263

DSC06258

Biri yağmur mu dedi?

Sabah saat sekiz gibi otobüsle Osaka Tren İstasyonu’na varıyorum. Konakladığım otele çok erken gitmemek adına önce tren istasyonunun içerisinde biraz dolanıyorum, sonrasında da bölgede yer alan cafe’lerden bir tanesine oturup kahvaltımı yapıyorum. Otelden aldığım tarif doğrultusunda konaklayacağım yere varmam yarım saatimi alıyor. Bu küçük hostel, uzun koridorlarda yan yana dizilmiş ryokan tipi kibrit kutusu boyutunda odaları ile konaklayacakların her ihtiyacına hitap ediyor. Eşyalarımı yerleştirdikten sonra Osaka’daki tek günümü değerlendirmek üzere dışarı çıkıyorum.

Şehrin batısında yer alan meşhur Osaka Akvaryumu’na tek tren hattı ile ulaşıyorum. Tren istasyonundan aldığım, akvaryum girişini de kapsayan tek günlük ulaşım kartı gün içerisinde çok işime yarıyor. Tren istasyonundan çıkınca yoğun bir yağmur beni karşılıyor. İçimden “Her gittiğin şehre bereket getiriyorsun be Anıl.” demeden edemiyorum. Akvaryumun ilk ziyaretçileri olarak açılış saati ile beraber yoğun bir kalabalık halinde içeriye giriyoruz. Havanın kapalı olmasını fırsat bilen Japon aileleri çoluk çocuk akvaryum sırasında.

Kaiyukan olarak da bilinen ve dünyanın en büyük akvaryumlarından biri olan bu akvaryum, çeşitli temalar üzerinden ziyaretçilere hitap ediyor. Japon ormanlarından, Büyük Bariyer Resifi’ne,  Ekvator ormanlarından,  Panama Limanı’na uzanan tema odaları bu bölgelerde yer alan deniz canlılarına da ev sahipliği yapıyor. Toplamda 11000 tona yakın su barındıran bu devasa binanın en dikkat çekici yanı ise Pasifik Okyanusu bölümü. Bu geniş tankta akvaryumla özdeşlemiş balina köpekbalıkları ve kocaman vatozlar bulunuyor. Akvaryumun deniz mavisi ile renklenmiş loş koridorlarında saatlerce geziyorum. En hoşuma gidense küçücük çocukların balıkları görünce verdikleri tepkileri izlemek oluyor. Kapanışı büyülü denizanaları ile yapıp kendimi Osaka sokaklarına atıyorum.

Metro hattı ile Shinsaibashi istasyonunda inip yürüyerek şehrin meşhur Dotombori bölgesine geliyorum. Nehrin etrafına kurulmuş, restoranları, alışveriş sokakları, mağazaları ile meşhur bu bölge Osaka’nın en renkli bölgesi olarak biliniyor. Ünlü koşan adam kurabiye reklamı da bu bölgede nehir kenarında yer alıyor. Aldığım tavsiyeler doğrultusunda Osaka’nın diğer bölgelerden farklı okonomiyaki’sini denemek üzere bir binanın yedinci katında yer alan altmış yıllık okonomiyaki restoranına gidiyorum. Bu restoran tarihi bir restoran olmasına rağmen, diğer okonomiyaki deneyimlerimden farklı bir uygulama izliyor. Her masada yiyeceklerin hazırlandığı ayrı tezgahlar bulunuyor. Artık hava kararmaya yüz tutmuşken ben de otelimin yolunu tutuyorum.

Otele dönünce iki saat kadar uyanıp enerjimi toparlıyorum. Dövme sonrasında iyi uyku ve düzgün beslenme şart demişti Ron, ben bu ikisini de çok gerçekleştirebildiğimi söyleyemeyeceğim. Uyku sonrasında Osaka’nın gece ışıklarını görmek için tekrardan Dotombori bölgesine dönüyorum. Geceleri bu bölge tabelalardan dolayı ışıl ışıl bir manzara sunuyor. Bu sefer uyanıklık ettiğim ve otelden ödünç şemsiye aldığım için yağmur pek bana mısın demiyor. Ta ki artık şemsiye bile etki etmez hale gelene kadar. Sonuna kadar direniyorum yine de, suyun etkisiyle ayaklarımdan vık vık sesleri geliyor yürüdükçe. Sokaklarda birkaç tur attıktan sonra otelime dönüyorum. Ayakkabılarım da dahil olmak üzere üstümde ıslanmamış kuru bir nokta bulmak çok zor. Günün de yorgunluğu ile bir şeyler okuyup çantamı hazırlayıp güzel bir uykuya teslim oluyorum.

Tokyo, Japonya.

Standard

5 Nisan 2013, Cuma.

DSC05976

DSC05977

IMG_5028

Sumo güreşinden manzaralar.

Sabah erkenden uyanıyorum, bugün dövme günüm! Öncesinde Aaliyah ile sözleştiğimiz üzere sabah 09:30’da Yasukuni Tapınağı’nda yer alacak sumo güreşini izlemek üzere yola koyuluyoruz. İki üç gün öncesinin soğuğundan ayazından eser yok, hava o kadar sıcak ki. (Nasıl olsa benim Tokyo’da son günüm ya, güneş açmasa eksik kalırdı.) Yasukuni Tapınağı’nın bulunduğu bölgeye gelip kalabalığı takip ediyoruz. Tapınak etrafında ısınan, hazırlanan ya da sadece muhabbet eden sumo güreşçilerini görebiliyorsunuz. Tapınak bahçesine kurulmuş dövüş alanının etrafı, güreşi izlemeye gelen kalabalıkla dolmuş taşıyor. Biz de bu kalabalık arasında yerimizi alıyoruz. Güneş altında üç saat nasıl geçecek bilemiyorum. Sonunda ilk olarak tören başlıyor, bu sırada bütün sumo güreşçileri alanın bulunduğu bölgede yer alıyor ve kendi aralarında ısınma turları yapıyorlar.

Bugün çeşitli seviyeden güreşçilere yarışacak olsa da ekibin çoğunluğunu başlangıç seviyesindeki güreşçiler oluşturuyor. Bu nedenle beklediğim kadar iri değiller. Arada üç tane beyaz sumo güreşçisi bölgeye geliyor. Profesyonel seviyede dövüşen bu sarışın ve mavi gözlü adamlar halkın çoktan sevgilisi haline gelmiş. Geçtikleri kalabalıklarda yoğun bir heyecan seli de etkisini gösteriyor. Kalabalık resmen bu güreşçilerden imza almak için birbiri ile yarışıyor. Ne değişik bir kariyer seçimi diye içimden geçiriyorum. Arada Nagasaki’de Sam’in bu güreşleri nasıl tutkuyla takip ettiği aklıma geliyor.

Saat 10:40’ı göstediğinde de güreşler başlıyor. Belli ritüeller etrafında sahneye çağrılan güreşçilerin rakiplerini yenmeleri sadece birkaç dakikalarını alıyor. Her güreş sırasında, bir sonraki turda güreşecek kişiler de sahne kenarında hazır bekliyor. Yaklaşık iki saat kadar dövüşü izliyoruz. Aaliyah hala farklı seviyelerde dövüşecek ekiplerin güreşini beklerken ben veda edip Shi Ryu Doh’nun yolunu tutuyorum.

Sözleştiğimiz üzere saat ikide dövme stüdyosuna varıyorum. Miyako ve Ron çoktan benim gelişim için hazırlanmışlar. Yarım saat kadar süren ön hazırlıklardan sonra beni stüdyonun arka tarafına alıyorlar. Dövme taslağını vücuduma aktardıktan sonra dövme macerası da başlıyor. Üç saat boyunca Ron her hamlesinden önce derin bir nefes alıp nefesini tutarak dövmemi ince ince işliyor. Süreç beklediğimden daha acısız geçiyor; ama kesşke yalnız olmasaydım diye de içimden geçirmeden edemiyorum. Akşamüzeri olmuşken dövmem de tamamlanmış oluyor. Sonrasında bir saat kadar stüdyoda Ron’un ve benim yolculuklarımdan söz ediyoruz. Ron yıllar önce Türkiye’ye gelmiş, birçok ülkeyi de tek başına gezmiş. Yaşını hiç göstermeyen bu yetenekli adam benim kalbimi çoktan kazanmış durumda. Stüdyoda çıkmadan önce beraber fotoğraf çektiriyor.

Dönüş yolu biraz rahatsız. İlk olarak hostele gidip eşyalarımı alıyorum. Buradan Osaka’ya olan gece otobüsüne bineceğim. Dövme konusunda ise uyarılarım belli: iyi beslenmem lazım, dövmeye iyi bakmam lazım, iyi uyumam lazım. Böyle bir yolculukta bu kriterlerini nasıl sağlayacağım ise ayrı bir tartışma konusu.

Gece 23:20’de Osaka’ya olan gece otobüsüm tıngır mıngır yola koyuluyor.

4 Nisan 2013, Perşembe.

DSC05897

DSC05903

DSC05905

DSC05929

DSC05932

UNESCO Dünya Kültür Mirası sayılan Nikko tapınak bölgesindeki tapınaklardan detaylar.

DSC05941

Nikko’nun simgesi haline gelen Shinkyo.

Sonunda Tokyo’da biraz güneş görebildiğimiz bir gün. Tokyo seyahatimin gereğinden fazla uzadığını düşünsem de yarın dövmemi yaptırdıktan sonra bu şehre güle güle diyeceğim. Bir süredir hava muhalefeti nedeniyle gerçekleştirmek istediğim şehir dışı günübirlik yolculukların hiçbirini gerçekleştirememişim. Bugün ise JR tren kartımın son günü olmasından da faydalanıp Tokyo’ya bir saat uzaklıkta olan tapınakları, onsenleri ve tarihi dokusu ile meşhur Nikko kasabasını ziyaret etmeye karar veriyorum. Tokyo Tren İstasyonu’ndan bindiğim tren iki saatte beni Nikko kasabasına getiriyor. Nikko, Tokyo’nun 140 kilometre kuzeyinde yer alıyor. Tren istasyonu önünden kalkan otobüslerden bir tanesine atlayıp UNESCO Dünya Kültür Mirası sayılan Nikko Tapınaklar Bölgesi’ne gidiyorum. Burada şans eseri otobüste yanıma oturan Kanadalı – İranlı Parinaz ile tanışıyorum. Parinaz, arkadaşları ile iki haftalığına Japonya’da bulunuyormuş ve beraber geldiği grup bugün için Tokyo merkezinde kalmaya karar verirken, Parinaz tek başına Nikko’yu görmek istemiş. Günü beraber geçirmeye karar veriyoruz.

Nikko Tapınaklar Bölgesi iki Shinto ve bir Budist tapınağına bağlı 103 bina ve yapıya ev sahipliği yapıyor. Biz bu tapınaklardan Rinno-ji Tapınağı’nı ziyaret ediyoruz ilk olarak. Rinno-ji, 766 yılında kurulmuş bir Budist tapınağı. Ormanlar ve dağlar arasında yer alan izole konumu nedeniyle birçok keşiş için kendilerini aradıkları bir tapınak haline gelmiş zaman içerisinde. Çeşitli tapınak binalarını ve bahçelerini gezdikten sonra Tosho-gu Tapınağı’na geçiyoruz. 1617 yılında kurulmuş bu tapınak ise bölgenin en ilgi çekici “üç maymun” kabartmalarını topraklarında barındırıyor. Tapınak binalarından bir tanesine kazınmış bu kabartmalar ziyaretçilerin en çok ilgisini çeken öğelerden bir tanesi oluyor. Tapınak bahçesinde yer alan beş katlı pagodaya da göz attıktan sonra Futarasan jinja olarak bilinen son tapınağın yolunu tutuyoruz. Birbiri içerisine açılan bahçeler ve bu bahçelerde yer alan tapınak binaları Tokyo’nun karmaşasından uzaklaşmak için iyi bir alternatif sunuyor. Özellikle binaların renkleri, mimari özellikleri ve tapınak yapıları içerisinde yer alan göz alıcı heykeller bu bölgeyi görülmeye değer kılıyor.

Tapınakları ziyaret ettikten sonra otobüsle geldiğimiz yolu, yürüyerek geri dönmeye karar veriyoruz. Daiya Nehri’ni takip ederek şehir merkezine doğru ilerlerken Nikko’nun sembollerinden biri haline gelmiş Futarasan Tapınağı’na bağlı Shinkyo yani Kutsal Köprüyü de görüyoruz. Efsaneye göre 766 yılında Nantai Dağı’na ibadet etmek için çıkmaya çalışan Shodo ve takipçileri Daiya Nehri’ni geçememişler. Bu noktada kolunda iki yılan bulunan bir Tanrı ortaya çıkmış ve iki yılan bir köprü oluşturup Shado ve takipçilerinin karşı kıyıya geçmesine yardımcı olmuş. Bu nedenle bu köprü aynı zamanda Yılan Köprüsü olarak da anılıyor. Sayısız kere yıkılan bu köprü sayısız kere tekrar yapılmış; ama her seferinde aynı tasarımını korumuş.

Parinaz ile sohbet ede ede tren istasyonuna geri dönüyoruz. Tokyo’ya geri dönüş yolculuğumuz iki saate yakın sürüyor ve yol boyu muhabbet ediyoruz. Parinaz Toronto’da yatırım bankalarından bir tanesinde çalışıyor ve Asya’ya ilk gelişi, o nedenle Japonya’da gördüklerinden çok etkileniyor. Tokyo’ya varınca Parinaz arkadaşlarının yanına dönüyor, ben de hostelimin yolunu tutuyorum.

3 Nisan 2013, Çarşamba.

Bugün abartmıyorum, uyandığım saniyeden yatağa girdiğim ana kadar aralıksız yağmur yağıyor. Üstelik öyle böyle bir yağmur da değil. Etkisini her geçen dakikada daha da artırıyor. Tokyo’nun son günleri hava muhalefeti nedeniyle tatsız oluyor biraz. Sürekli kendimi hostel odasından çıkmaya zorlamak, çıkınca da sırılsıklam olmamak için belli bölgelerde sığınacak noktalar araştırmak bir yerden sonra yorucu bir hal almaya başlıyor.

Hostelden ödünç aldığım şemsiyeye sıkı sıkı sarılıp sokaklar arasında yürümeye karar veriyorum. Bulunduğum Asakusa bölgesinden Ueno bölgesine yürümem yaklaşık bir saatimi alıyor. Ueno’ya vardığımda da bölgede yer alan kapalı alışveriş merkezlerini dolanıyorum; oradan Ginza’ya doğru yürümem ayrıca bir saatimi alıyor. Ginza’da küçük bir cafe’ye oturup yanımda getirdiğim kitabımı okuyorum hava kararana kadar.

Hava karardığında ise trene atlayıp Asakusa’ya geri dönüyorum; ama bu sefer bir değişiklik yapıp meydanda yer alan Türk dönercisini denemeye karar veriyorum. İşin komik tarafı buradaki tek Türk ben değilim. Sadece bir haftalığına Japonya’ya gelmiş bir Türk grubu da Tokyo’da yiyecek yemek bulamayınca (!) buraya sığınmışlar. En başta dönerci amca inanmıyor benim Türk olduğuma da sonra sıkışık büfede yanı başında yer alan tabureye oturtuyor beni. Üstelik ayran ve çay da ikram olarak geliyor. Tam olarak döner tadını alamasam da, Türk yemeğinin en yakınından geçebilecek şeyleri yemek bana iyi geliyor. Son dört ayda ciddi anlamda Türk yemeği aş eriyorum. Her ne kadar bulunduğum ülkelerde yediklerimi çok sevsem de, bizim ülkenin mutfağı bir başka. Ankara’dayken çok sık tükettiğim süt ürünlerine benzer hiçbir şey bulamamak ise en sancılı olanı benim için.

Yemek sonrasında hostelime geri dönüp geceye kadar oturma odasında hosteldeki kızlarla muhabbet ediyorum.

2 Nisan 2013, Salı.

IMG_4936

Yağmur durur mu artık?

IMG_4938

Meşhur Book-off zincirleri.

IMG_4942

Akhihabara, nam-ı diğer elektronik cenneti.

IMG_4949

SEGA oyun salonu her yaştan insana hitap ediyor.

IMG_4951

Akhihabara’dan manzaralar.

Hava gri ve yağmurlu. “Beni bu havalar mahvetti.” demekten kendimi alamıyorum artık. Farklı bir ülkedeyken kapalı mekanlarda tıkılıp kalmak beni daha da depresif yapıyor. Hostelden ödünç bir şemsiye alıyorum. Yapacak hiçbir şeyim, gitmeyi istediğim hiçbir yerim yok. Ben de Yamanote tren hattı ile şehir etrafında tur atmaya karar veriyorum. Şehrin en kullanışlı tren hatlarından biri olan ve yerin üstünden giden Yamanote hattı Tokyo’nun merkezini yuvarlak halinde geçiyor. Tren hattıyla başladığınız istasyona varmanız bir buçuk saat kadar sürüyor.

Tokyo’nun ulaşım sistemi dünyadaki en karışık sistemlerden bir tanesi. Bazıları özelleştirilmiş, bazıları devlete ait; bazıları yer üzerinden giden, bazıları yer altından giden; birbirine bağlanan, birbirinden ayrılan onlarca hat var. Her hattın ücretlendirme sistemi de bir diğerinden farklı işliyor. Tren hatları şehrin ulaşımını çok büyük oranda karşılıyor. Trenler içerisinde gitmek istediğiniz duraklara ne kadar sürede varacağınızı gösteren ekranlar yer alıyor. Tren vagonlarının içi ise ayrı bir dünya. Genelde birçok insan gideceği durağa kadar uyuklamak için kullanıyor trenleri. Isıtmalı koltuklarda şans eseri yer bulursanız, yanınızda uyuklayan yolcularının kafalarını omzunuzda bulmaya hazırlıklı olun. Tren istasyonları benim Tokyo’da en çok vakit geçirdiğim yerlerin başını çekiyor. Hem sürekli bir yerlere ulaşmaya çalıştığımdan, hem de istasyonlarda yer alan ücretsiz ve son derece hızlı internet hizmeti yüzünden. Yamanote hattı ile olan bir tam turluk yolculuğum sırasında da aynı manzaralara çok sık denk geliyorum. Kitap okuyanlar, telefonlarını kurcalayanlar, uyuklayanlar, muhabbet edenler, koşuşturanlar. Herkes burada. Camlar dışarıdaki yağmurdan dolayı buğulu. İnsanları izlemek ise her zaman olduğu gibi son derece keyifli.

Başladığım durağa tekrar geldiğimde Tokyo’nun çeşitli bölgelerine yayılmış Book-off isimli ikinci el kitap, dvd ve cd satan devasa mağazaları gezmeye karar veriyorum. Elimde hazır JR tren kartım da varken, önce Shibuya’dakine, sonra Shinjiku’dakine gidiyorum. Önümde beni bekleyen günler için ikinci el İngilizce kitapları bu mağazalardan depoluyorum.

Hava kararmaya yakınken odaya dönmeden önce Akhihabara bölgesine uğruyorum. Bu mahalle özelikle elektronik ve bilgisayar ürünleri, anime, manga ve oyunlarla ilgili her şeyi bulabileceğiniz bir alan olarak biliniyor. Burada yer alan Electronic Town yani Elektronik Kasabası’nda her türlü elektronik ürünü bulabiliyorsunuz. Bölgeye damgasını vuran iki devasa SEGA oyun salonu her yaştan insanın uğrak noktası oluyor. Ben de bunlardan bir tanesine girip birkaç oyunu deniyorum. Söylenene göre bu oyun salonlarının erkekler tuvaletindeki pisuvarlarda işinizi hallederken puan toplayabiliyorsunuz. Buradan çıktıktan sonra yavaştan konakladığım hostelin yolunu tutuyorum. Hostelde Kuala Lumpur’da finans sektöründe çalışan Aaliyah ve Seoul’da İngilizce öğretmenliği yapan İngiliz Kayleigh ile uyumadan önce biraz muhabbet ediyorum.

1 Nisan 2013, Pazartesi.

DSC05885

DSC05888

DSC05889

Ueno Parkı’ndan kiraz ağacı manzaraları.

DSC05892

Ueno Parkı’nın merkezinde yer alan gölde deniz bisikletleri çok popüler.

DSC05893

Shinjiku bölgesinden yer alan devlet daireleri.

IMG_4842

IMG_4908

Shinjiku’dan manzaralar.

Günler sonunda Tokyo güneşli yüzünü bize biraz aralamış. Kiraz ağaçlarını izlemek için ne güzel bir gün! Tokyo’da kiraz ağaçlarını izleyebileceğiniz sayısız park var; ama bunlar arasında en meşhur olanlardan bir tanesi Ueno Parkı. Ben de sabah uyanır uyanmaz Ueno Parkı’nın yolunu tutuyorum; fakat parkın yolunu tutan bir tek ben değilim. Parka geldiğimde akın akın insan kalabalığını da beraberimde buluyorum. Hayal ettiğim hanami (kiraz ağacı izleme) tam olarak bu olmasa da, çeşitli yiyecekler satan tezgahların dumanları, hediyelik eşya satıcıların bağrışları arasından Ueno Parkı’nın merkezinde yer alan göle varıyorum. Göl manzarası toz pembe kiraz ağaçları eşliğinde hatrı sayılır bir manzara sunuyor. Dilerseniz gölde kuğu şeklinde deniz bisikletlerini kiralayabiliyorsunuz.

Ueno Parkı etrafında birkaç tur attıktan sonra, kiraz ağaçlarını izlemek adına iki numaralı meşhur durak olan Shinjuku Gyoen Parkı’nı ziyaret ediyorum. Bu park özellikle kiraz ağaçları altında piknik yapmak isteyenlerin favori mekanlarından bir tanesi. Ben de kiraz ağaçlarından bir tanesi altına kıvrılıp yanımda getirdiğim atıştırmalıkları yiyorum. Ortamda koşuşturan çocuklar, takım elbiseleri içerisindeki Japonlar, her ülkeden turistler ortamı renklendiriyor. Parkın kapanma saati olan akşamüzeri beşe doğru parktan çıkıp Shinjuku bölgesinin kalabalığında kendimi kaybediyorum.

Hava kararmışken hostelime geri dönüyorum.

31 Mart 2013, Pazar.

DSC05847

Engakuji Tapınağı’na girişte sizi bu görkemli yapı ve kiraz ağaçları karşılıyor.

DSC05849

Engakuji Tapınağı’nın zen tapınaklarına uygun bir bahçesi bulunuyor.

DSC05855

DSC05861

DSC05862

Engakuji Tapınağı’ndan detaylar.

DSC05866

Kamakura sokakları.

DSC05870

Ünlü yazar ve düşünürlerin mezarlarının bulunduğu Jochiji Tapınağının mezarlığı.

DSC05879

Amida Buddha’ya uzanan yürüyüş yolundan.

DSC05881

Kamakura’nın dizi dizi içecek makineleri.

Sabah uyanıp oteli değiştiriyorum ilk olarak. Sonunda bu gardıroptan kurtulduğum için çok mutluyum. Aynı hostelin farklı bir branşına geçiyorum. Asakusa tren istasyonuna daha yakın olan bu yeni hostelin daha samimi bir ortamı var. Eşyalarımı sekiz kişilik odaya bıraktıktan sonra Kamakura’ya gitmek için yine yollara düşüyorum.

Kamakura, zen tapınakları ile meşhur, Tokyo’ya elli kilometre uzaklıkta bulunan küçük bir kasaba. Genelde Tokyo’dan günübirlik düzenlenen turlarda en çok tercih edilen duraklardan da bir tanesi. Yerel tren ile Kita-Kamakura istasyonunda indikten sonra istasyona çok yakın olan Engakuji Tapınağı’nı ziyaret ediyorum ilk olarak. Bu tapınak Kamakura’da yer alan Beş Büyük Zen Tapınakları sıralamasında iki numarayı çekiyor. Çeşitli binalardan ve muazzam bir gölden oluşan bu Zen Tapınağı 1282 yılında Çinli bir Zen keşiş tarafından kurulmuş. O tarihten bu yana da sayısız yangın ve deprem nedeniyle yıkılmış ve tekrar tekrar yapılmış. Tapınağın yapıları arasında dolaşıp ortamın huzurlu havası arasında kayboluyorum. Hava hafif yağmurlu olduğu için çok fazla turist de yok ortalıkta, o nedenle bütün gün genel anlamda güzel bir yürüyüş günü oluyor benim için. Engakuji Tapınağı’ndan çıkıp bölgede yer alan diğer bir tapınak olan Jochiji Tapınağı’na giriyorum. Bu ufak tapınak zamanında eşinden boşanmak için, kocası tarafından yazılmış bir mektuba ihtiyacı olan kadınlara sığınak olması ile meşhur. Üstelik çeşitli ünlü yazar ve düşünürlerin mezarlarına da ev sahipliği yapıyor.

Bir gün için yeterince zen tapınağı gördüğüme ikna olan ben, bölgenin en ilgi çekici yanı olan Kotokuin’de yer alan Amida Buddha heykelini görmek için orman içerisinden geçen yürüyüş yolunu tırmanmaya başlıyorum. Daibutsu yolu olarak da anılan bu yürüyüş yolunu aşmam iki saatimi alıyor. Tepeye çıktığımda hem manzara, hem de karşımda duran Buddha heykeli etkileyici. 15. yüzyılda bu bronz Buddha’nın içinde bulunduğu tapınak tsunamiden dolayı yıkılmış olsa da Buddha heykeli kurtulmuş. Geri dönüş yolu tırmanış yoluna kıyasla daha kolay oluyor.

Başladığım noktaya geldiğimde Kamakura kasabasının merkezine doğru ilerliyorum. Kamakura istasyonuna uzanan kalabalık alışveriş yolu üzerinden geçiyorum. Yolun kenarına kurulmuş tezgahlardan yerel tatları deniyorum. Açık ara farkla Japonya yemek konusunda şu ana kadar ziyaret ettiğim en leziz ülkelerden bir tanesi oluyor.

Gün batımına doğru Tokyo’ya doğru dönüş trenine atlıyorum ve bir saatlik bir yolculuk sonrasında Tokyo’ya varıyorum. Shibuya bölgesinde inip yağmur altında sokakları geziyorum. Yol üzerindeki sushi restoranlarından birine girip taze ve son derece leziz sushi’lerin tadını çıkarıyorum. Hava artık kararmışken hostelime geri dönüyorum. E-postalarımı kontrol ettiğimde Ron’dan gelen dövme tasarımını buluyorum. Karşımda duran tasarım o kadar güzel ki, vücudumda taşımak istediğim dövmenin bu olduğuna o an emin oluyorum.

Hostelin oturma odasını andıran ortak odasında Japon realite programları eşliğinde uyuyana kadar oda arkadaşım Avustralyalı hostes Susan ve Singapurlu doktor Rick ile muhabbet ediyoruz.

30 Mart 2013, Cumartesi.

Bugün annemin doğum günü. Yolda olduğum için kaçırdığım önemli günlere bir yenisi daha ekleniyor. Sabahtan güzel bir mesaj yazıp anneme gönderiyorum. Dışarıda hava o kadar kötü ki hostelden çıkasım gelmiyor. Ben de hazır dövme günüm belli olmuşken, aynı gecenin akşamına Tokyo’dan Osaka’ya otobüs bileti alıp bir günlüğüne Osaka’yı gezmeye karar veriyorum. Nasıl olsa Filipinler’e olan uçak biletim Osaka’dan.

Otobüs bileti işini riske etmemek adına, yapacak hiç de bir işim yokken Tokyo İstasyonu’nun yolunu tutup JR otobüslerinden bir tanesinde yerimi ayırtıyorum. JR tren biletimin süresi ayın dördünde bittiği için otobüslerde de geçerli olan bu bileti kullanamıyorum ve ilk defa aslında Japonya’da şehirlerarası yolculuğun ne kadar pahalı olduğunun farkına varıyorum. Bunca süredir geçerli olan tren kartım sayesinde hiçbir ücret ödemeden bütün tren yolculuklarımı bedava yapmışım, fiyatların farkına varamamışım.

Tren istasyonundan çıktıktan sonra Asakusa bölgesinde yer alan kahve dükkanlarından birinin üçüncü katındaki masamda klasik yerimi alıyorum. Gün boyu yağmur yağıyor, gün boyu kahve dükkanında oturuyorum. Kitap okuyorum, internette gideceğim yerler hakkında araştırma yapıyorum. Bir an için yağmur hiç dinmeyecek sanıyorum; fakat akşama doğru yağmur da etkisini azaltıyor. Ben de sonunda kahve dükkanında tünediğim yerden çıkıp hostelimin yolunu tutuyorum.

29 Mart 2013, Cuma.

IMG_4687

Dövme stüdyosunun bulunduğu mahalle kiraz ağacı yapraklarından geçilmiyor.

DSC05845

Meşhur Shibuya yaya geçidinin gündüzü.

IMG_4688

Meşhur Hachiko heykeli.

IMG_4707

Kiraz ağaçları altında gece pikniği.

IMG_4708

Fotoğraf kabinleri Japonya’nın genelinde çok yaygın.

IMG_4720

Shibuya yaya geçidinin gecesi.

Bugün öğlen irtibatta olduğum iki dövme sanatçısından ilkiyle randevum var. Diğeri Nagoya kentinde olduğu için onunla dövme gününe kadar görüşmem çok mümkün olmayacak. O yüzden ilkiyle görüşüp nasıl, ne şekilde ve ne zaman dövme konusunu halledebiliriz yüz yüze konuşmak istiyorum.

Öğlene doğru hostelden çıkıp yaklaşık bir buçuk saatlik bir tren yolculuğu ile (değiştirilen iki metro hattı ve takip edilen bir yerel tren aracılığıyla) Shi Ryu Doh’nun bulunduğu bölgeye geliyorum. İki gündür Tokyo’nun merkez mahalleleri dışında gördüğüm mahalleler beni çok etkiliyor. Dövme stüdyosunun bulunduğu bölgeye uzanan yaklaşık bir iki kilometrelik yolda kiraz ağaçları altına dizilmiş banklarda oturan kalabalıklar var. Her rüzgar esişinde kiraz ağaçlarının toz pembe yaprakları kar gibi banklar üzerine yağıyor. Yerlerin grisi toz pembe yapraklara karışıyor. Yavaş çekimde her şey farklı. Tokyo’nun en kalabalık istasyonundan bu bölge sadece yirmi beş dakika uzaklıkta olmasına rağmeb burası apayrı bir dünyadaymış hissi veriyor.

Shi Ryu Doh’ya girdiğimde Miyako ve Ron beni karşılıyor. Bu küçük ve temiz stüdyo, dövme salonundan çok bir kahve dükkanını andırıyor. Ron, Japonya’daki dövmecilerden tarzı ile ayrılıyor ve daha çok etnik dövmeler üzerine yoğunlaşıyor. Ron’un en hoşuma giden yanı basit öğeleri son derece detaylı ve ince şekilde işlemesi. Yarım saatlik bir görüşme sonrasında düşünmek için vakit isteyip akşam haber vereceğimi söylüyorum. Kararıma göre tarzları ile birbirinden ayrılan iki dövme sanatçısından birisini seçmem gerekecek.

Dövme salonundan çıkıp aynı yol üzerinden Shibuya bölgesine gidiyorum. Bir önceki sefer Tokyo’ya gelişimde gezmeyi atladığım bu bölgede Erika, Kaja, Aesees ve Yuhiro ile buluşacağım. Metro istasyonundan çıkınca Hachiko heykeline denk geliyorum. Tokyo Üniversitesi’nde bir profesör olan sahibini her gün Shibuya tren istasyonunda bekleyen Hachiko, bu geleneğini profesörün ölümünden sonra da her gün tekrarladığı için “sadık köpek” olarak anılıyor. Bu nedenle tren istasyonunun hemen çıkışında bu köpeğin bir heykeli bulunuyor. Ben buluşma saatinden daha erken bir saatte bölgeye geldiğim için vaktimi değerlendirip bölgeyi meşhur yapan öğeleri geziyorum. Bunlar arasında Shibuya 109 isimli daha çok gençlere yönelik olan alışveriş merkezi ve bölgenin göbeğinde yer alan yaya geçidi yer alıyor. Dünyanın en kalabalık ve karmaşık yaya geçitlerinden biri olan Shibuya yaya geçidini en iyi bölgedeki Starbucks’tan görebiliyorsunuz. Ben de kahvemi alıp manzarayı izlemek için yukarıya çıkıyorum; fakat buraya gelenler yukarıda çok fazla vakit geçirmesin diye sadece küçük boy kahve satılıyor. Üstelik manzarayı görebileceğiniz bu bölgeden fotoğraf çekmek de yasak. Nedenini çok anlayamasam da bir Starbucks çalışanı tarafından uyarılıyorum.

Buluşma saatimiz gelince Erika ve Kaja’yı Hachiko heykelinin yanında buluyorum. Aesees ve Yuhiro da sonrasında bize katılıyor. Öncesinde bir şeyler atıştırmak için Shibuya’da yer alan sushi restoranlarından birine gidiyoruz. Taze sushi siparişlerinizi takiben değişik sesler çıkaran sushi bandı kayarak tabaklarınızı önünüze getiriyor. Yemek sırasında Japonya’da birbirimizi görmediğimiz zamanda neler yaptığımızdan bahsediyoruz. Yemek sonrasında bölgenin ışıklarla dolu sokaklarını ve mağazalarını geziyoruz ve en sonunda yürüyerek Harajuku bölgesine gitmeye karar veriyoruz. Yolda kiraz ağaçları altında oturmuş onlarca takım elbiseli Japonun akşam pikniği yaptığını görüyoruz. Kiraz ağaçlarının açma döneminde bu piknikler çok yaygın ve “hanami” olarak anılıyorlar. Harajuku’ya vardığımızda asıl amacımız bölgedeki fotoğraf kabinlerinde toplu fotoğraf çektirmek. Kaja ve Erika, purikura adı verilen bu fotoğraf kabinlerini gezdikleri her yerde kullanmışlar. Buradaki bütün fotoğraf kabinleri Japonlara yönelik, özellikle de Japon genç kızlara. Gözlerinizi olduğundan daha büyük, teninizi olduğundan daha beyaz gösteren bu kabinler genç kızların da popüler uğrak noktası haline gelmiş. Biz de bu kabinlerden birinde yerimizi alıp pozlarımızı verip fotoğrafları komik öğelerle süslüyoruz.

Harajuku bölgesinde biraz daha dolandıktan sonra Aesees ve Yuhiro’nun son günü olduğu ve Japon körisi yemek istedikleri için tekrar Shibuya bölgesine dönüyoruz. Buradaki köri restoranlarından birine oturup baharat derecesine göre körilerimizi sipariş ediyoruz. Ben baharatlara alışık ve dayanıklı olduğumu düşünerek dört numarayı seçiyorum. Yine de yemek sonrasında buram buram yanmamı engelleyemiyorum. Gün artık geceye karışırken birbirimize veda edip gardırobuma geri dönüyorum.

Bu arada dövme macerama da Ron ile devam etme kararı alıyorum. Ron, kafamda olana yakın tasarımını (her dövme yaptığı kişiye ayrı bir tasarım yapıyor) hazırlayıp bana göndereceğini söylüyor. Dövme günü olarak da ayın beşini belirliyoruz.

28 Mart 2013, Perşembe.

DSC05837

Ghibli Müzesi içerisinde fotoğraf çekmek yasak, o yüzden sadece müzenin terasında yer alan bu karakterin fotoğrafını çekebiliyorum.

IMG_4645

IMG_4679

Inokashira Parkı’nda kiraz ağaçları.

Bugün sonunda bir süredir sabırsızlıkla beklediğim Ghibli Müzesi’ni ziyaret edeceğim. Hayao Miyazaki’nin ilk izlediğim animesinden bu yana yıllar geçmiş; ama bu adamın ve stüdyosunun bende uyandırdığı çocuksu heyecan bir türlü sönmemiş. Üstelik müze hakkında izlediğim belgesel de heyecanımı iyice artırmış. Bu kadar süreden sonra Tokyo’ya tekrardan gelme nedenim de bu müze. Müzeye giriş randevum saat 16:00’da olduğu için günü çok yavaştan alıyorum. Sabah geç bir saatte hostelden çıkıyorum; hostelimin bulunduğu Asakusa bölgesinin kalabalık ara sokakları arasına dalıyorum. Aynı sokakları ikinci, üçüncü kez gezmek hep farklı duygular uyandırıyor bende. Bölgenin rengi kırmızı yine. Bu sefer daha çok bulunduğum mekanı görmek ve keşfetmek adına değil de, insanların burada bulundukları için ne tepki verdiklerini anlamak için bulunuyormuşum gibi hissediyorum.

Öğlene kadar bu ara sokaklarda dolanıp sonrasında müzenin bulunduğu Mitaka bölgesine gitmek için yerel trende yerimi alıyorum. Müze Tokyo merkezinin dışında, batıdaki mahallelerden bir tanesinde yer alıyor. En başta neden bu kadar uzağa kurulduğunu anlayamıyorum. Tren istasyonundan çıkıp istasyondan müzeye kadar olan yolu yürürken ben de emin oluyorum, buranın bu müze için en ideal konum olduğuna. Nehir kenarına dizilmiş kiraz ağaçlarının eşlik ettiği, huzurlu, sakin ve tam da Ghibli animasyonlarında yer alanlar gibi küçük bir kasaba burası aslında. Müzeye normalden bir saat erken geliyorum, kapıda beni içerisinde kocaman bir Totoro’nun beklediği gişe karşılıyor. Yol kenarına oturmuş ailelerin yanına çömelip saatin dördü göstermesini bekliyorum.

İçeri girerken filmlerden kesilmiş bir sahneyi bilet olarak veriyorlar; bana yanlışlıkla karıştırıp ilkokul çocukları için olan biletlerden birini verince içerideki sinemaya girince sorun çıkıyor da hemen biletimi yeniliyorlar. Giriş katını gezerken o kadar mutluyum ki yerimde duramıyorum. Girişte animasyonların nasıl işlediği ve tarihi hakkında bilgi veren küçük bir oda yer alıyor. Animasyon karakterlerinin doldurduğu örneklerle animasyonların nasıl işlediği anlatılıyor. Buradan aynı katta yer alan Satürn Sineması’ndaki kısa animasyonu izlemek için sıraya giriyorum. On beş dakikalık bu animasyon sırasında arkada tıkır tıkır çalışan makinistin ve filmin akış sesini duyabiliyorsunuz. Animasyon Japonca olmasına rağmen çok rahat anlaşılabiliyor. “Koro’s Big Walk” isimli bu kısa animasyon bittiğinde herkes resmen gözü yaşlı ayrılıyor sinema salonundan.

Müzenin ilk katında animasyon stüdyosunun içeriği hikaye kartlarıyla, çizimlerle, referans kitapları ile canlandırılıyor. Burada stüdyo ortamının havasını dolu dolu alabiliyorsunuz. İçilen sigaralardan, duvarları dolduran suluboya ve kurşunkalem çizimlere, kullanılan boya ve kalemlere kadar her yer ayrı bir detayla patlıyor. Teker teker duvarlardaki çizimleri izleyerek geçiyorum odaları. Renkler, görseller, detaylar o kadar zengin ki, bazı odalardan çıkmak istemiyorum. Müzede iki saate kadar yakın kalıyorum. Gezdiğim en samimi müze olma unvanını hakkıyla kazanıyor bu küçük müze. Miyazaki “Müzeye her girenin daha zenginleşmiş çıkmasını isterim.” derken aslında bunu kast ediyor.

Dönüş yolunda müzenin hemen yanı başında yer alan Inokashira Parkı’na gidiyorum. Bu parkta kiraz ağaçları çoktan tüm görkemlerini göstermişler bile. Parkın her köşesini toz pembeye boyan kiraz ağaçlarının yaprakları esen rüzgarla savruluyor. Burada oturup bir şeyler atıştırıyorum. Gün boyu telaştan bir şeyler yemeyi ihmal etmişim.

Sonrasında hostelime gitmeden önce yol üzerindeki cafe’lerden birine oturup kablosuz internet ve pahalı kahvenin tadını çıkarıyorum saatlerce. Hava çoktan kararmış bile. Uyuduğum “gardıroba” dönüşü olabildiğince geciktiriyorum.

Kyoto, Japonya.

Standard

27 Mart 2013, Çarşamba.

DSC05717

Gion’un meşhur turistik sokakları.

DSC05719

DSC05721

Kiyomizudera Tapınağı’ndan manzaralar.

DSC05756

Tapınak içerisinde yer alan adaklar.

DSC05774

Trafik güvenliğiniz için 500 yen ödemeye var mısınız?

DSC05780

DSC05791

Kiraz ağaçları ahşap binalara karşı çok güzel bir manzara oluşturuyor.

DSC05795

Küçük geyşa turistler.

DSC05801

Turistik sokaklar.

DSC05805

Büyük geyşa turistler.

DSC05813

Tapınaklarda yer alan dilek ve adakların sınırı yok.

DSC05822

DSC05823

Kamo nehri şehri ikiye ayırıyor.

DSC05828

DSC05832

Niksji Pazarı’ndan manzaralar.

Sabah hostelden çıkışımı yapıyorum ve istasyona gidip eşyalarımı paralı dolaplardan bir tanesine bırakıyorum. Amacım günün tamamını Gion’da yani şehrin en turistik bölgesinde geçirmek. Burası restore edilmiş sokaklarla, çeşit çeşit tapınaklarla, turist atraksiyonları ile dolu. Aynı zamanda şehrin en önemli birkaç tapınağına da ev sahipliği yapıyor.

Gion bölgesine giden yolda ilk olarak Sanjusangendo Tapınağı’nda duruyorum. Bu tapınak 1001 tane bin kollu Kannon heykeli ile meşhur. Kannon merhamet tanrıçası olarak biliniyor. Rehber kitaplarda çok vurgulanmamasına rağmen güzel olduğunu duyduğum için ziyaret etmeyi tercih ettiğim bu tapınağa girerken ödediğim 1000 yen bana çok abartı geliyor da şikayet ediyorum kendi çapımda. Fakat heykellerin bulunduğu tapınağın ana salonuna girdiğimde nefesim kesiliyor. Son derece ince bir şekilde işlenmiş 1001 adet Kannon, merkezde yer alan devasa heykelin etrafını süslüyor sağlı sollu olarak. Bu heykellere ek olarak 28 tane koruyucu tanrı heykeli de sergilemeler arasında yer alıyor. Heykelleri sindire sindire inceliyorum, birçoğu 13. yüzyıldan kalma bu eserler son derece iyi korunmuş durumda.

Sanjusangendo Tapınağı’ndan çıktıktan sonra tapınakların yer aldığı genişçe caddelerden geçerek Higashiyama bölgesinde yürüyorum. Gion bölgesinin kalbinin attığı Ninenzaka ve Sannenzaka sokaklarının taşlı ve kalabalık yollarından tırmanarak tepede yer alan Kiyomizudera Tapınağı’nı ziyaret ediyorum. Bu tapınak Gion bölgesini kuşbakışı görüyor. Mimari açıdan çok güzel olan bu tapınağın bazı garip ve ticari uygulamalarını ise aklım hayalim almıyor. Örneğin tanrılara adanmış bir bölgede belli ücretler karşılığında son derece ticari bir şekilde adak adayabiliyorsunuz. Burada en az on tane farklı tanrı ve en az yüz tane farklı para harcama yolu var. Dilerseniz dualarınızı su içerisinde eriyebilen kağıtlara yazıp kuyuya atabiliyorsunuz ya da çeşit çeşit ve her konuda bir adağın yer aldığı tahta duaları satın alabiliyorsunuz. Tapınakta mimari öğeleri incelemekten öte, insanların bu adaklara verdikleri tepkileri incelemek daha çok hoşuma gidiyor. Tapınakta uzunca vakit geçirdikten sonra çıkıp ara sokaklarda dolanıyorum.

Buralarda sokaklarda geyşa makyaj ve kıyafetlerinde turistler dolanıyor. İlk gördüğümde gerçek bir geyşa gördüm diye çok heyecanlanan ben durum kendisini her köşe başında tekrar edince bunun aslında bir turistik aktivite olduğunu anlıyorum. Bu bölge bana fazla kalabalık, turistik ve yapay geliyor, bu nedenle çok da hoşuma gitmiyor. Arada bir Türk tur grubuna denk geliyorum da muhabbetlerine kulak kabartmaktan kendimi alamıyorum.

Gion bölgesinin ara sokakları arasından çeşitli tapınaklara gire çıka ilerledikten sonra Nikjsi Pazarı’ına gidiyorum. Daracık üstü kapalı upuzun bir sokak boyunca uzanan bu meşhur pazarda her türlü yiyeceği bulmanız mümkün. Sokağın üstünü kaplayan kırmızı, yeşil, sarı camlar buranın rengarenkliğine ayrı bir hava katıyor.

Sokağı bir baştan bir başa yürüyüp satılan ürünlere göz attıktan sonra artık hava kararmışken tren istasyonuna dönüyorum. Tokyo’ya bir tren bileti alıyorum. Yolculuk 3,5 saat sürüyor. Tokyo yine puslu havası ile beni karşılıyor. Asakusa bölgesinde yer alan hostelime doğru ilerliyorum. Kaldığım en korkunç hostel odası ile karşı karşıyayım. Tokyo’nun meşhur kapsül otellerine benzer bir şekilde hazırlanmış hostelde küçük gardırop gibi bölmelerde konaklıyorsunuz. Durumu en başta çok algılayamasam da dört gecemin burada geçecek olduğu gerçeği tüylerimi diken diken ediyor.

26 Mart 2013, Salı.

DSC05676

Rokuonji Tapınağı’nın altın köşkü.

DSC05693

Tapınak bahçelerini süsleyen kiraz ağaçları.

DSC05705

Ryoanji Tapınağı’nın meşhur zen bahçesi.

DSC05707

Zen bahçesinin küçük bir modeli.

Kyoto Tren İstasyonu’na yakın bir yerde konaklamanın en büyük avantajı dilediğiniz her yere çok kolay bir şekilde ulaşabilmeniz. Sabah kahvaltı sonrasında tren istasyonunun arkasında yer alan otobüs durağından şehrin kuzey bölgesinde yer alan Rokuonji Tapınağı’na gidecek bir otobüse biniyorum. Bu tapınak özellikle “Golden Pavilion” olarak bilinen altın köşkü ile ünlü. Hafta içi olmasına rağmen tapınak bölgesi son derece kalabalık. Tapınak alanına girince sizi genişçe bir yapay göl karşılıyor; göl kenarına iliştirilmiş üç katlı altın köşk ise tüm görkemi ile kendisini sergiliyor. Köşkün içerisine giremiyorsunuz; ama duvarlara asılmış fotoğraflardan içerisinin muazzam olduğunu anlayabiliyorsunuz. Altın köşkün her katı farklı bir tarzda inşa edilmiş. İlk katı Heian döneminin asilzade konutları şeklinde, ikinci katı samuray savaşçılarının konutları şeklinde, üçüncü katı ise zen tapınağı stilinde tasarlanmış. Altın kaplama, köşkün ikinci ve üçüncü katlarına uygulanmış. Köşkün çatısında Çin mitolojisinden gelen Ho-o isimli kuş yer alıyor. Tapınağın ilk katında Yoshimitsu Ashikaga ve Sakyamuni Tathagata’nın heykelleri, ikinci katında mağara içerisinde oturan Kanon ve Shitenno heykelleri bulunuyor. En üst katta ise Sakyamuni’nin külleri saklanıyor. Bu köşk 1950 yılında yanmış; fakat 1955 yılında tekrardan inşa edilmiş ve 1987 yılında altın kaplama köşkün etrafına tekrardan uygulanmış.

Rokuonji Tapınağı’ndan çıkıp aynı cadde üzerinde yer alan büyüklü küçüklü tapınakları ziyaret ediyorum. Özellikle tapınaklardan bir tanesinde çok yoğun bir kalabalık var, içeri girince bu kalabalığın nedenini anlıyorum. Tapınak içerisinde yer alana kiraz ağaçlarının yani sakura’ların tamamı açmış. Japonya’da kiraz ağacı sezonunun ruhu adeta büyülü bir hava sunuyor. Çocuklar “sakura, sakura” diye bağırıyor, kiraz ağaçlarının toz pembe yaprakları rüzgarın etkisiyle üzerinize düşerken. Her kiraz ağacı bölgesinden geçerken siz, mutlaka birilerinin bu konuda konuştuğunu duyabiliyorsunuz. Sakura sadece mevsim değişimini simgelemiyor; ama aynı zamanda son derece sembolik anlamlar da içeriyor. Özellikle kiraz ağaçlarının güzelliği ve kısa sürede yapraklarını dökmeleri, ölümlülüğün de bir simgesi olarak anılıyor. Tapınak içerisinde aynı zamanda zihinsel engellilerin bulunduğu bir grup da yer alıyor. Bakıcıları tarafından kiraz ağaçlarını izlemek için getirilmiş grubun mutluluklarını yüzlerinden okuyabiliyorsunuz.

Bir sonraki durağım ise zen bahçesi ile meşhur Ryoanji Tapınağı oluyor. Daha doğrusu, bu tapınağa gitmeye uğraşırken arada yine kayboluyorum. Japonya’da bunu sürekli ve sürekli tekrar etmeyi nasıl başarıyorum bilmiyorum; ama kaybolmak bu şehirleri daha güzel yapıyor benim için. Şehirlerin hiç görmediğim bilmediğim yüzlerini bana sunuyor. Sonunda şans eseri çıkmaz sokaklardan ana caddeye ulaşıyorum ve Ryoanji Tapınağı’nı buluyorum. Bu tapınak bir aristokrat villası olarak inşa edilmiş; 1450 yılında da Zen tapınağına çevrilmiş. Tapınağı dünyaca ünlü kılan ise beyaz çakıl taşları üzerine beş grup halinde düzenlenmiş on beş kayadan oluşan bahçesi. Bu bahçe kuru peyzaj şeklinde tasarlanmış ve Zen Satori’nin ruhsal aydınlanmasının bir sembolü olarak anılıyor. Bahçeyi çevreleyen ahşap merdivenlere oturup inceleyebiliyorsunuz.

Şehrin kuzeyindeki tapınakları gezmeyi bitirdikten sonra şehir merkezine iniyorum ve Kamo nehri kıyısında yer alan Ponto-cho bölgesini geziyorum. Bu bölge eski geyşa bölgesi olarak da anılıyor ve hala günümüzde popüler geyşa danslarının sergilendiği tiyatrolara ev sahipliği yapıyor.

Güneşin batmasıyla hava o kadar soğumuş ki, bir noktadan sonra yürümek bile çok zor bir hal alıyor. Nefesim havanın soğuğunda buğuya dönüşüyor. Ben de hostele dönmeden önce Japonya’daki son onsen yani Japon banyosu deneyimini yaşamak üzere Kumara Onsen’ine gitmeye karar veriyorum. Bu onsen orman içerisinde açık havada yer alıyor, (dilerseniz kapalı tesisi de mevcut) bu nedenle tercih sebebim oluyor. Bu bölgeye farklı bir tren hattı kullanarak ulaşıyorsunuz. Tren içerisinde cama paralel olarak yerleştirilmiş koltuklardan yerel Kyoto’yu ve orman manzarasını doyasıya izleyebiliyorsunuz. Yolculuk yarım saatten biraz daha fazla sürse de kesinlikle geçirilen her dakika değiyor. Tren istasyonundan çıkınca, onsen’in ücretsiz servisleri sizi tesise götürmek için hazır bekliyor. Yürümek isterseniz de on beş dakika içerisinde tesisin bulunduğu bölgeye varabiliyorsunuz. Giriş için 1000 yen ödedikten sonra açık hava onsen’inin bulunduğu alana giriyorum. Soyunma odaları küçücük bir doğal sülfür banyosunun yer aldığı bahçeye açılıyor. Bir önceki deneyimim kadar çok etkilenmesem de anın tadını çıkarıyorum. Buz gibi havada kaynar su elime, ayaklarıma, vücuduma iyi geliyor. Bir saat kadar burada vakit geçiriyorum. Gecenin maviden siyaha geçişini ormanda kuşlar arasında dinledikten sonra yıkanıyorum. Hava o kadar soğumuş ki, yanaklarım kıpkırmızı oluyor çıkar çıkmaz. Geldiğim yoldan manzaranın huzurunda yavaştan hostelimin yolunu tutuyorum.

25 Mart 2013, Pazartesi.

DSC05529

Fushimi Inari Tapınağı’nın girişi.

DSC05534

DSC05537

DSC05560

DSC05539

Tapınakta yer alan adaklar.

DSC05550

DSC05557

DSC05601

DSC05610

Fushimi Inari’nin sonsuz turuncu kapıları.

DSC05622

DSC05630

Tenryu-ji Tapınağı’nın bahçesi.

DSC05660

Bambu ormanının büyülü atmosferi.

Sabah hostelden çıktıktan sonraki ilk işim Japonya’da en çok merak ettiğim tapınak olan turuncu torii’leri ile yani tapınak kapıları ile meşhur Fushimi Inari Tapınağı’na doğru yola koyulmak oluyor. Hala şehirlerin geceleri ve gündüzleri bana iki ayrı dünyaymış gibi geliyor da, bir gece önce dolandığım sokakları tanıyamayıp gitmem gereken yönün tam zıttına yürümeye başlıyorum. Hiç olmazsa durumu erkenden fark edip doğru yolu buluyorum ve kısa sürede tren istasyonuna varıyorum. Tren istasyonundan da JR Nara hattına atlayıp Inari isimli durakta iniyorum.

Kısa bir yürüyüşten sonra meşhur tapınağa varıyorum. Japonya’da 32000’den fazla tapınak (neredeyse bütün Shinto tapınaklarının üçte biri) Inari’ye adanmış durumda. Fushimi Inari de bu tapınakların başını çekiyor. Inari, Japonya’da bolluk, bereket, pirinç ve tarım tanrısı olarak da biliniyor. Yeryüzündeki bütün başarıları temsilen Inari’ye tapılıyor. Fushimi Inari Tapınağı, özellikle de tapınak etrafında yer alan tilki şeklindeki heykelleri ile adından söz ettiriyor. Kitsune adı verilen bu mesaj taşıyan tilkiler genelde bulundukları yerlerde dişi ve erkek olmak üzere çiftler halinde yer alıyorlar. Bu heykellerin ağızlarında ya da pençelerinde sembolik ürünler bulunuyor, anahtar ve pirinç gibi.

Girişteki tapınak binalarına göz attıktan sonra, meşhur turuncu kapıların başladığı bölgeye gidiyorum. Görsel olarak renkler o kadar canlı ve zengin ki ben bir süre bu kapıların oluşturduğu çift tünelden çıkamıyorum. Bir aşağı bir yukarı yürüyüp fotoğraf çekiyorum. Kalabalıklar bu sırada akın akın gelmeye devam ediyor. Girişteki turuncu kapılarının yer aldığı bölgeden ilerledikten sonra başka bir meydana çıkılıyor, buradan da dört kilometrelik bir yürüyüş yolu ile Inariyama tepesine tırmanılabiliniyor. Turuncu kapıların arasından geçmek bir oyun gibi geliyor bana, sanki dört yaşındayım. Tepeye doğru çıkılan yolda sürekli mola verme yerleri var, dilerseniz buralarda bir şeyler yiyip içebiliyorsunuz. Bu mola yerlerinde tepe noktasına ve bir sonraki mola yerine ne kadar kaldığını gösteren tabelalar yer alıyor.

Ben turuncunun her tonunu barındıran kapıları aşarak tepeye varıyorum. Tepe noktasından tapınağı kuşbakışı görmeyi beklerken ağaçlar arasında turuncu kapılardan ve tapınağın koruyucu tilkilerden oluşan başka bir ibadet yeri ile karşılaşıyorum. Bu yürüyüş yolunu öyle bir yapmışlar ki, dönüşte aynı yolu takip etmeden başladığınız yere inebiliyorsunuz. Orman arasındaki turuncu kapıları takip etme işi benim çok hoşuma gidiyor da zamanı fark etmiyorum, tapınağa girdiğimden beri 2-3 saat geçmiş bile. Tapınaktan çıkıp bölgeyi gezip tekrar tren istasyonuna dönüyorum.

Tren istasyonundan şehrin kuzey batısına giden bir trene atlıyorum. Amacım bu bölgedeki tapınakları ve bambu ormanını görmek. Açıkçası bambu ormanını görmek daha çok ilgimi çekiyor, tapınaklara kıyasla. Hava yine yağmurlu, arada ısınmak ve yağmur damlaları hızını artırdığında ıslanmaktan kurtulmak için hediyelik eşya dükkanlarını kendime mesken seçiyorum. Yağmur biraz etkisini azalttığında ben de UNESCO kültür mirası sayılan Tenryu-ji Tapınağı’nın yolunu tutuyorum. Orijinal olarak 1255 yılında Arashiyama Dağı manzarası olan bir saray olarak inşa edilmiş bu tapınak, 1339 yılında Zen Tapınağı’na çevrilmiş. Tapınak sayısız kere yangınlarla boğuşmak zorunda kalsa da bahçesi kurtulmuş ve tekrar tekrar yenilenmiş. Yine de 14. yüzyıl ruhunu ve özelliğini hiç kaybetmemiş. Bu geniş bahçede zen felsefesine uygun şekilde küçük bir gölet, gruplar halinde kayalar, taş köprüler ve kaya adacıkları yer alıyor. Bahçedeki kiraz ağaçları tüm görkemlerini sergiliyor. Bu tapınak bahçesinin hemen arka çıkışından bambu ormanına girebiliyorsunuz. Giriş anı nefes kesici. Masallardan fırlamış bir orman karşınızda duruyor. Sağlı sollu sizi kucaklayan bambular arasından ilerliyorsunuz. Bambuların kıvrımları ile oluşturduğu bu tünelde kendinizi kaybetmemek işten değil.

Bambu ormanından sonraki durağım bölgedeki diğer büyüklü küçüklü tapınaklar oluyor. Bu tapınaklardan özellikle Nonomiya Jinja Tapınağı dikkatimi çekiyor. Güneş ve ateş tanrılarına adanmış bu küçük tapınak, geçmişte kraliyet prenseslerinin kendilerini arındırmaları için sığındıkları bir tapınak olarak biliniyor. Tapınakları ziyaret ettikten sonra bölgenin turistik sokağında birkaç tur atıp karnımı doyuruyorum ve geldiğim tren istasyonuna yürümeye karar veriyorum.

Yaklaşık yarım saat kadar yürüyüp tren istasyonunu bulamayınca, gitmeyi planladığım durağı geçtiğimi varsayıp bir sonraki istasyona yürümeye uğraşıyorum. Uğraşıyorum diyorum; çünkü tahmin edebileceğiniz gibi yine kayboluyorum. Kaybolduğum bu bölge Japonya’da şu ana kadar gördüğüm yerleşim yerlerinden son derece farklı. Bin bir detayları ile sizi büyüleyen evlerin süslediği daracık sokaklarda evlerin bahçelerine, duvarlarına göz atmaktan gideceğim yolu normalin üç katı sürede aşabiliyorum. Sonunda şans eseri tren yolu hattını takip ederek varmayı planladığım istasyondan üç durak önceye yürüyerek gelmeyi başarıyorum. Şehir merkezine döndüğümde hava kararmış bile. Konakladığım bölgeye yakın bir yerlerde bir şeyler atıştırıp hostelime geri dönüyorum.

Kobe, Japonya.

Standard

24 Mart 2013, Pazar.

DSC05470

Kobe sokaklarında eylem var!

IMG_4339

Kobe tren istasyonundan Sannomiya’ya uzanan yoldan manzaralar.

IMG_4341

Kat kat binalar.

DSC05481

DSC05483

Çin Mahallesi’nden (Nankinmanchi) manzalar.

IMG_4347

Kobe Limanı’nından.

DSC05498

Kobe limanı, deprem hatıra anıtı.

DSC05503

Kobe Kulesi.

IMG_4350

Kobe Limanı’ndan bit pazarı manzaraları.

IMG_4335

DSC05506

Adamların rögar kapakları bile güzel arkadaş!

IMG_4337

Şehir duvarlarından.

DSC05525

Yol kenarlarını bile pembe tavşanların süslediği bir ülkeden ne kötülük beklersiniz ki?

IMG_4366

Metro yolculuğu ruh halleri.

DSC05509

Akashi Kaikyo Köprüsü.

IMG_4356

Köprü yakınlarından.

DSC05524

Kobe Projesi, Nagata İstasyonu.

Sabah uyanınca içimden “Adaletin bu mu hava?” diyorum; yine yağmur bekliyor beni dışarıda. Evden çıkarken Crystal ile birbirimize kocaman sarılıyoruz. Ben ayrılırken eminim, birbirimizi tekrar göreceğimize. Tren istasyonunun yolunu tutuyorum yavaştan. Akşamına Kyoto’da konaklayacak olsam da amacım yol üzerindeki Kobe’ye uğrayıp günü burada geçirmek. Kısacık bir yolculuktan sonra Kobe’ye varıyorum. Soluğu istasyon içerisinde yer alan turizm bürosunda alıyorum. Haritaları ve bilgileri stokladıktan sonra çantamı bırakmak için kilitli dolap aramaya koyuluyorum. O da ne? Bütün dolaplar dolu. İstasyonun üç çeşitli bölgesinde yer alan dolapların hiçbirinde uygun olan dolap yok. İstasyona bağlı olan metro istasyonunda şansımı denemeye karar veriyorum; yerin üç kat altına indikten sonra görüyorum ki burada da sadece küçük boyutlu dolaplar kalmış. Yoğun uğraşlar sonunda devasa çantamı en küçük boy dolaba sıkıştırmayı başarıyorum ve doğruca dışarı çıkıyorum.

Zamanında Asya’nın en büyük liman kenti olma özelliğini korumuş bu şehir bir Pazar günü olmasına rağmen kendisini sevdiriyor. Mağazaların çoğu kapalı; bir iş günü akın akın şehri dolduracak kalabalıklardan da eser yok. Tren istasyonundan şehrin göbeğinde yer alan Sannomiya bölgesine doğru yürüyorum. Eskiden yabancıların yaşadığı Kitana mahallesinde yer alan binaların arasından geçiyorum. Şehrin göbeğinde yer alan Çin Mahallesi’ne (Nankinmanchi) doğru ilerlerken bir eylem yolumu kesiyor. Ben daha önce hiç böyle bir eylem görmemişim. Tek sıra halinde, yolun kenarından anonslar ve polisler eşliğinde ilerleyen yüzlerce eylemci bulunuyor. Her şey son derece düzenli.

Buradan Çin Mahallesi’ni ziyaret ediyorum, üç dört sokak arasına sıkışmış bu mahalle daha bir iki ay önce bulunduğum Çin’i hiç aratmıyor gerçekten. Tek farkı burası son derece temiz, ama yine o kötü tofu kokusu yok mu! Sonrasında Motomachi alışveriş sokağına ilerliyorum. Japonya’daki çoğu alışveriş sokağı gibi üstü kapalı bu uzun sokak çeşit çeşit mağazalarla dolu. Çok vakit kaybetmeden bir sonraki durağım Harborland ve Kobe limanı bölgesi oluyor. Meriken Park’ı liman kenarında tüm görkemi ile duruyor. Deniz kokusu ise buram buram. En özlediğimden. Limanda aynı zamanda 1995 yılında bölgede gerçekleşen 7.3 büyüklüğündeki Büyük Hanshin Depremi’ni anmak için bir anıt yer alıyor. Liman kenarındaki bit pazarındaki satıcılar yavaş yavaş ürünlerini araçlarının arkasına yerleştirmeye ve toparlanmaya başlamışlar bile.

Sokaklar arasında dolana dolana ilk gördüğüm metro istasyonundan bir trene atlayıp şehrin batı sınırında yer alan Akashi Kaikyo Köprüsü’nü görmeye gidiyorum. Kurashi’kideyken Gürdal bahsetmişti bu köprüden: “Boğaziçi Köprüsü’nün aynısı, ama daha uzunu.” Hakkaten de karşımda Boğaziçi Köprüsü’nün aynısı duruyor. Tek farkla bu köprünün uzunluğu 1991 metre.

Kobe’deki son durağım ise Nagata tren istasyonu oluyor. Bu istasyonda Kobe Projesi kapsamında bir sembol haline gelmiş Tetsujin heykelini görüyorum. Tetsujin heykeli, Büyük Hanshin Depremi sonrasında yeniden yapılanmanın simgesi haline gelmiş.

Hava kararmaya yakınken tren istasyonuna tekrar dönüyorum, çantamı dolaptan alıyorum ve Kyoto’ya giden ilk trene bir bilet alıyorum. Kyoto’ya yolculuğum iki saat kadar sürüyor. Kyoto’nun devasa tren istasyonunda kendimi kaybetmeden konakladığım J-Hoppers isimli hostelin yolunu tutuyorum. Bu hostel şimdiye kadar konakladığım en güzel hostellerden biri. Güzel bir uyku beraberinde geliyor.

Kurashiki, Japonya.

Standard

23 Mart 2013, Cumartesi.

DSC05428

DSC05425

Kurashiki Bikan tarihi bölgesinin ara sokaklarından.

IMG_4287

Bikan bölgesinde yer alan Ohara Sanat Müzesi sadece eserleri ile değil; ama bahçesi ile de büyülüyor.

IMG_4281

Bikan tarihi bölgesinin ara sokakları.

IMG_4297

Kurashiki çiçek köşesi özellikle de kısa bir mola vermek isteyenlere rahat bir ortam sunuyor.

DSC05433

Okayam Tren İstasyonu önünde yer alan “Momotaro” yani “Şeftali Çocuk” heykeli.

IMG_4304

Okayama Kalesi’nin yamacında bulunan nehirde kuğu şeklindeki deniz bisikletleri çok yaygın.

DSC05443

Rengi nedeniyle “Karga Kale” olarak da anılan Okoyama Kalesi.

DSC05437

Okoyama’dan detaylar.

DSC05451

Kurashiki’nin gece manzarası.

Gece o kadar güzel uyuyorum ki, sabah uyandığımda hiç yerimi yadırgamıyorum. Crystal kendisine filtre kahve, bana da yeşil çay hazırlıyor. Japonya’daki yeşil çayların çoğu toz halinde ve daha kıvamı yoğun, bu yüzden benim çok hoşuma gidiyor. Sonrasında hazırlanıyoruz ve evden çıkıyoruz. Crystal ile Kurashiki’ye gelme nedenim olan ünlü Bikan Tarihi Bölgesi’ne gidiyoruz. Ara sokakları biraz dolandıktan sonra Crystal bana bir sürprizi olduğunu söylüyor ve meydanın en işlek sokaklarından birinde yer alan bir Türk mağazasına götürüyor beni. Buraya girer girmez zaten direk Türkçe muhabbet de beraberinde geliyor. Bir buçuk senedir Japonya’da yaşayan Gürdal, “Ya İspanya’ya gidecektim, ya Japonya’ya; çünkü iki dili konuşmak ve telaffuz etmek Türkler için çok kolay, ben de kendimi Japonya’da buldum.” diyor. Bundan önce bir süre Tokyo’da yaşadığını; ama partilere daldığı için bir türlü bütçeyi tutturamadığını o nedenle Kurashiki’ye geldiğini anlatıyor. Gürdal bana ve Crystal’a Türk çayı ikram ediyor. İnce belli bardakta. Ah ne özlemişim. Bölgede yoğun bir Türk komunitesi olduğundan bahsediyor. Patronu buradaki dükkanı yıllar önce açmış, iyi de iş yapıyormuş. Hemen soruyor bundan sonraki gideceğim şehirde konaklayacak yerim olup olmadığını, işte ben bizim milletimizi bu yüzden seviyorum. Bu kadar zaman sonrasında Türklerle yüzyüze iletişim kurarken biraz takıldığımı fark ediyorum, kelimeler ağzımın içinde büyüdükçe büyüyorlar da istediğim gibi çıkmıyorlar. Burada bir yarım saat kadar oturup memleket özlemimi giderdikten sonra çıkıyoruz. Gürdal, bana telefon numarasını veriyor da herhangi bir şeye ihtiyacım olursa aramamı sıkı sıkı tembihliyor. Crystal, beni meşhur Ohara Müzesi’ne bırakıyor ve tren istasyonun oraya Japonca çalışmak için dönüyor. İki saate tekrar buluşmak için sözleşiyoruz.

Bikan tarihsel bölgesinde çok çeşitli müzeler var; ama Ohara Sanat Müzesi bunlar arasında sıyrılıyor. 1930 yılında kurulan bu müze Japonya’da batı sanatının sergilendiği en eski müze. Kurashiki’de yaşayan iş adamı Ohara Magosaburo tarafından sanatına çok saygı duyduğu Kojima Torajiro isimli ressamı anmak üzere bu müze açılıyor. Müze içerisinde Gauguin’den Monet’e, Matisse’den  Renoir’ya çok ünlü ressamların eserleri bulunuyor. Bunlar arasında en ilgi göreni ise şüphesiz El Greco’nun “Annunciation” isimli eseri oluyor.

Müze çeşitli bölümlerden oluşuyor, ahşap işlemeciliği, seramik bölümü vs. gibi. Müzeyi gezdikten sonra Bikan bölgesinin iç içe geçen kanallarını ve ara sokaklarını dolanmaya çıkıyorum. Yan yana dizilmiş hediyelik eşya dükkanları ve yerel tatların tadımlık olarak sunulduğu şekerlemeciler günümü şenlendiriyor. Özellikle sokalardan birinde yer alan kedi mağazası çok ilgimi çekiyor. Mağazaya girdiğinizde içeride kediler tarafından söylenmiş şarkılar çalıyor. Nasıl demeyin, ben de ilk şoku bu şarkıları duyunca yaşıyorum. Sonrasında bu genişçe mağazanın raflarına göz gezdirince kedilere ilişkin her türlü eşyanın burada satıldığını fark ediyorum. Oyuncaklardan, kırtasiyelik eşyalara, süs eşyalarından kedi desenli ürünlere içinde “kedi” barındıran her şey ama her şey burada.

Buradan çıkıp Ivy Square yani Sarmaşık Meydanı’na ilerliyorum. Burası ismini etrafı tamamen sarmaşıklarla kaplı kırmızı tuğla binadan alıyor. Bu bina günümüzde otel olarak kullanılıyor. Bu bölgede dikkatimi çeken ise bir müzik kutusu dükkanı oluyor. Müzik kutularına ek olarak çiçek dürbünleri de satan bu dükkana girince bir an için zamanı unutuyorum.

Bölgede yer alan müze olarak sergilenen tarihi evleri (Inoue Evi, Kusudo Evi, Ohara Evi, Ohashi Evi) ve müzeleri es geçip Crystal ile buluşmak üzere tren istasyonuna geri dönüyorum. Crystal ile beraber Kurashiki’ye çok yakın olakn Okayama ilayetinin başkenti Okoyama şehrini görmeye karar veriyoruz. On dakikalık bir tren yolculuğundan sonra Okoyama’ya varıyoruz. Bu şehir sadece şeftalileri ile değil; ama aynı zamanda Edo dönemine dayanan Şeftali Çocuk Momotaro isimli masalı ile de çok meşhur. Tren istasyonundan şehre adımınızı attığınızda Momotaro’nun heykeli sizi karşılıyor ve şehirde her yerde Momotaro’ya göndermeleri bulabiliyorsunuz.

Hikayeye göre, bu bölgede yaşlı bir çift yaşıyormuş. Bu çiftin bir türlü çocukları olmamış. Bir gün yaşlı kadın nehir etrafında dolanırken kocaman bir şeftali bulmuş ve bu şeftaliyi eve getirmiş. Kocası ile bu şeftaliyi açmaya uğraşırlarken içerisinden bir çocuk çıkmış. Bu çocuk cennetten kendilerinin oğlu olmak için gönderildiğini söylemiş, yaşlı çift çocuğa Momotaro adını koymuş. (Momo – şeftali, taro – ailedeki en büyük erkek çocuğu anlamına geliyor.) Yıllar gelmiş geçmiş, zaman içerisinde Momotaro bölgeye yakın bir adanın hikayesini duymuş. Bu ada Japon mitolojisinde oni adı verilen şeytanlarla doluymuş. Momotaro bu adayı şeytanlardan temizlemeyi kafasına koymuş ve yola koyulmuş. Yolda Momotaro’ya bir maymun, bir köpek ve bir de sülün eşlik ediyor. Sonuç olarak Momotaro bu adayı şeytanlardan kurtarıyor ve kahraman oluyor.

Tren istasyonundan Okoyama Kalesi’nin olduğu bölgeye doğru yürüyoruz. Bu kale aslen 1945 yılında yıkılmış, sonrasında 1966 yılında orijinaline sadık kalınarak tekrar inşa edilmiş. Dış kaplamaları siyah olduğu için bu kaleye aynı zamanda “Karga Kale” de deniyor. Kaleyi ve etrafını süsleyen nehir manzarasını doyasıya izledikten sonra istasyon bölgesine dönüp bir cafe’ye oturuyoruz. Ben Crystal’a yolculuklarımdan fotoğraflar gösteriyorum, yaşadığım deneyimleri anlatıyorum da, o da bana Japonya’ya gelme macerasından bahsediyor. Biraz muhabbet ettikten sonra Crystal’ın erkek arkadaşı Kazuki’nin de bize katılacağını öğreniyorum. On beş dakika kadar sonra istasyon dışından Kazuki bizi arabası ile alıyor. Bazı insanlara kanınız hemen kaynar ya, hem Crystal hem de Kazuki benim üzerimde böyle bir etki bırakıyorlar.

Hep beraber şehrin endüstriyel bölgesine gitmeye karar veriyoruz. Uzun bir yolculuk ve akşam trafiğinden sonra hava kararmışken bu bölgeye varıyoruz. Bu bölge şehrin endüstriyel fabrikalarını tepeden görüyor, o yüzden çok etkileyici bir manzaraya sahip. Zaten bölgeyi tek ziyaret edenler de biz değiliz. Tepede toplanmış küçük çapta bir kalabalık da var. Buz gibi gece ayazına rağmen manzarayı doyasıya izledikten sonra hep beraber yemek yemeye karar veriyoruz. Benim daha önce “izakaya” deneyimi edinmediğimi duyan Kazuki ve Crystal beni bir izakaya’ya götürmeye karar veriyorlar. Ama cumartesi akşamı olduğu için her yer dolu. Böylece bizim restoran maratonumuz başlıyor. Uygun bir yer bulana kadar tam altı restorana girip çıkıyoruz; hepsi en az yarım saat beklememiz gerektiğini söylüyor. Sonunda Kurashiki’nin merkezinde yer alan bir restorana sıkışıyoruz. Burada çalışanlar Kazuki’nin okul arkadaşları oldukları için bizi de çok güzel ağırlıyorlar. Biralar müesseseden. Gece sonunda herkesin keyfi oldukça yerinde. Geç saatlere kadar muhabbet ve kahkahalar birbirini kovalıyor. Sonrasında Kazuki, beni ve Crystal’ı eve bırakıyor.

Biraz film izlemeye karar veriyoruz. Göksu’dan Güney Kore’de depoladığım vizyon filmlerinden Lincoln’u açıyoruz; ama filmin daha ilk yarım saatinde ikimizin de gözler kaymaya başlıyor da filmi kapatıp yavaştan yataklara yollanıyoruz.

Izumo, Japonya.

Standard

22 Mart 2013, Cuma.

DSC05373

Izumo Tapınağı’na uzanan yol.

DSC05376

Kutsal Izumo Tapınağı.

DSC05385

Altmış tonluk shimenawa.

DSC05380

DSC05395

Tapınakta yer alan dilekler. Evlilik tanrısına birçok gönderme var.

DSC05400

IMG_4253

Tapınak’tan manzaralar.

IMG_4259

Izumo detayları.

Sabah evden çok erken bir saatte Hanako ile beraber çıkıyoruz. Hanako yolculuğum sırasında öğlen yemem için bir kutu unagi yani yılan balığı hediye ediyor bana. İşe geçmeden önce beni tren istasyonuna bırakıyor, tren istasyonunda vedalaşıyoruz. Ben Izumo için ilk gelen trene bir bilet alıyorum.  Bir saat kadar süren tren yolculuğu sonrasında Izumo’ya varıyorum. Eşyalarımı tren istasyonundaki paralı dolaplara bırakıp Izumo Taisha Shrine’a gitmek için tren istasyonunun girişinde yer alan otobüs durağında beklemeye koyuluyorum.

Otobüs durağındaki Japonca yazılardan otobüs saatlerini anlamaya çalışırken tonton bir amca geliyor yanıma. El hareketleri ile nereye gitmek istediğimi soruyor. Ben de elimdeki broşürden gitmek istediğim tapınağın fotoğraflarını gösteriyorum. Gülümsüyor. Çantasından saman yapraklı eski bir defter çıkarıp nereden nereye nasıl gideceğimi, ne kadar süreceğini en basit şekliyle yazıyor. Çat pat arada İngilizce bir şeyler söylüyor. Ben de bildiğim sayılı Japonca cümle ile kendimi anlatmaya çalışıyorum: “Toruko jin” yani “Türküm”. Doğru otobüse bindiğimden emin olana kadar da yanımdan ayrılmıyor. Yabancıların nezaketi diye bir kavram en çok Japonya’da etkisini gösteriyor.

Izumo Tapınağı, yani Izumo Taisha Shrine, Japon mitolojisi için en önemli tapınaklardan biri sayılıyor. Japonya’daki en eski Shinto Tapınağı olan bu tapınak, her sene ay takviminin onuncu ayında Japon Tanrılarının yıllık buluşmasına ev sahipliği yapıyor. Shinto evlilik tanrısına adanmış bu tapınakta evlilik için hazırlanmış birçok dileği de görebiliyorsunuz. Ek olarak bu tapınak Japonya’daki en büyük “shimenawa”ya da ev sahipliği yapıyor. Shinto dininde dini arınma için kullanılan pirinç hasırından örülmüş iplere bu ad veriliyor ve Izumo Tapınağı’ndaki shimenawa’nın ağırlığı altmış ton olarak biliniyor.

Tapınağın etrafını süsleyen bahçeleri ve göletleri de ziyaret ettikten sonra tapınağın girişinden tren istasyonuna uzanan alışveriş sokağını yürüyorum. Sonrasında da tren istasyonundan Kurashiki için bir tren bileti alıyorum. Kurashiki’ye olan yolculuğum iki saat kadar sürüyor. Bu şehirde yine couchsurfing aracılığıyla iletişime geçtiğim Crystal’ın evinde konaklayacağım. Crystal, gün içerisinde çalıştığı için verdiği ev adresine altı gibi gelmemi söylüyor. Ben Kurashiki’ye biraz erken vardığım için oyalanıp çevreye göz atıyorum biraz. İstasyonun hemen arkasında yer alan Hans Christian Andersen’e adanmış ufak çapta bir saat kulesi var. Bu saat, saatin beşi göstermesi ile on dakika kadar sürecek Andersen masallarından bölümler anlatan gösterisine başlıyor.

Saat altı olduğunda Crystal’ın evine doğru ilerlemeye başlıyorum. İndiğim tren istasyonundan sonra evine kadar olan yolu yürümek baya vaktimi alıyor; bu sırada benim için bir Japonya klasiği haline gelmiş yağmur yine etkisini gösteriyor. Crystal’ın evine vardığımda, Crystal bana daha önce bahsettiği toplantıya gitmek için hazırlanıyor. Biraz ayak üstü muhabbet ediyoruz. Crystal evden ayrılıyor, ben güzel bir duş alıp alttan ısıtmalı sehpanın battaniyeleri içine girip internette dolanmaya başlıyorum. Bir iki saat sonra Crystal eve geri geliyor. Dominik Cumhuriyeti kökenli Amerikalı Crystal, Japonya’ya Stanford Üniversitesi’nin İngilizce ögretme programı ile gelmiş. Çok iyi japonca konuşabiliyor. Bir seneye yakındır Kurashiki’deymiş. Son derece cana yakın bu kızla gec saatlere kadar muhabbet ediyoruz, sonrasında ben günlerdir uyuduğum en iyi uykuyu uyuyorum.