Category Archives: Honduras

Leon, Nikaragua.

Standard

18 Şubat 2014, Salı.

IMG_0426

 

Cerro Negro olarak bilinen Siyah Tepe anlamına gelen yanardağ.

IMG_0432

IMG_0439

 

Tırmanış yolu oldukça zorlu geçiyor.

IMG_0452

IMG_0455

IMG_0461

IMG_0465

 

Tepeden manzara büyüleyici.

IMG_0471

 

Kostümlerimiz ve kızaklarımızla kaymaya hazırız.

IMG_0474

IMG_0483

IMG_0486

Yanardağ kızağı!

DSC03867

DSC03870

 

DSC03926

Horoz dövüşünden sahneler.

DSC03888

DSC03892

DSC03896

 

DSC03947

 

DSC03900

 

Molalar sırasında sahipleri horozların kafalarını ağızlarına alıp kanlarını emiyorlar.

DSC03898

 

DSC03913

 

İzleyenler oldukça heyecanlı, bahisler büyük.

DSC03940

Horozlar tartılıyor.

 

DSC03928

DSC03929

 

 

Sırasını bekleyen horozlar.

DSC03933

Rulet zamanı.

DSC03957

Şehir merkezindeki kiliseden.

DSC03969

DSC03971

Siyah İsa heykelleri.

 

DSC03954

DSC03973

DSC03975

DSC03976

 

Kutlamalar şehir merkezinde de devam ediyor.

Sabah erkenden uyanıyorum ve bir süredir merakla beklediğim, bölgenin en enteresan aktivitelerinden biri olan “volcano boarding” yani yanardağ kızağına katılmak üzere Big Foot isimli hostelin yolunu tutuyorum. Leon’un koloniyel güzelliğinin yanı sıra ünlü olmasının nedenlerinden bir tanesi de bu yanardağ kızağı isimli ekstrem aktivite.

08:00’de hostelde buluşup devasa turuncu bir kamyonetin arka kasasına hazırlanmış koltuklardaki yerlerimiz alıyoruz ve “Cerro Negro” yani Siyah Tepe olarak bilinen 728 metre yüksekliğindeki yanardağa doğru yola koyuluyoruz. Rehberimiz ABD’li – Honduraslı Carlos önde, biz arkada bir saat kadar ilerliyoruz. Yol son derece bozuk olduğu için bol bol zıplıyoruz, üstelik sağdan soldan bir anda gelen kocaman dalların bizi kesmesini engellemek adına da algılarımızı açık tutmamız gerekiyor. Aktivite geneline 27 USD vermiş olsak da, yanardağın bulunduğu bölgeye girerken ayrıca bir 6 USD giriş ücreti ödememiz gerekiyor. Kamyonetimiz simsiyah kocaman tepenin ayağına park ettiğinde de biz de hazırlıklara başlıyoruz. Herkese içinde tulumların ve gözlüklerin bulunduğu turuncu bir bez çanta veriyorlar, bu çantaya ek olarak yaklaşık 5 kilogram ağırlığındaki tahta kızakları da tepeye kadar taşımanız gerekiyor. Eğer siz taşımak istemezseniz 5 USD karşılığında görevliler sizin yerinize tepeye kadar olan bir saatlik engebeli yolda kızağı taşıyorlar. Ben her ne kadar kuvvetli rüzgar, kaygan ve dik eğimli tepede kızağı taşıma fikrine sıcak bakmasam da, bir kişi dışında herkesin kendi kızağını taşıdığını görünce aralarındaki çıkıntı olmamak adına, kızağı sırtlanıyorum. Üstelik sonradan öğrendiğimize göre kızağını başkasına taşıtan kız da altı aylık hamile. (Bu tür bir etkinliğe neden katılıyor hiç sormayın.)

CNN’in “Thrill Seeker’s Bucket List”inde ikinci sırada yer alan bu aktiviteye başlamadan önce ellerimizde kızaklarımız kaygan siyah lava taşlarının üzerinden son derece kuvvetli rüzgar kızaklarımızı, ve dolayısıyla bizi sağa sola doğru uçurmasın diye mücadele vererek bir saat kadar tırmanıyoruz. Tepeye vardığımızda ise Carlos bize bu turu düzenleyen rehberler arasında rekor kırma yarışı olduğunu, en hızlı kayma rekorunun bir başka rehberde olduğunu söylüyor. Bu noktadan sonra herkes aşağıya kadar uzanan iki yol başında sıraya giriyor. Sırayla kayma macerası da başlıyor. Belli noktalarda kızağın hızı saatte 60-70 kilometreye kadar çıkabiliyor. Sıra bana geldiğinde çok da düşünmeden kendimi lava taşlarının üzerine bırakıyorum. Dengemi sağlayarak bir noktaya kadar harika gitsem de, bir noktada tepe taklak olup tekrardan kendime çeki düzen vermem gerekiyor. Bir saatte tırmandığımız tepeden aşağı kaymak bir dakikadan kısa sürüyor.

Herkes yanardağın ayağına ulaştığında ise bize kurabiye ve soğuk bira ikram ediyorlar. Sonrasında da turuncu kamyonetimizdeki yerimizi alıp Leon şehir merkezine geri dönüyoruz. Geri dönüş yolundayken Carlos, aynı günün akşamında yakınlardaki Quetzalguaqe şehrinde “Fiestas Patronales” adı verilen yerel azizlerin anıldığı bir kutlama olacağını, kutlamalar sırasında horoz dövüşü ve kutlamaların olacağını anlatıyor. Fikri duyan herkes akşam bu organizasyona katılmaya karar veriyor. Şehir merkezine döndüğümüzde ben hızlıca hostelime geri dönüp soğuk bir duş alıyorum. Saçımdan, kıyafetlerimden, ağzımdan, gözümden, kısacası her yerimden küçük küçük siyah taş parçaları ve kum çıkıyor. Hazırlanıp kendime geldiğimde de ekibin geri kalanı ile buluşmak üzere Carlos’un çalıştığı Big Foot Hostel’e gidiyorum. İlk etapta sadece beş kişiyken, horoz dövüşünü duyan herkesin katılması ile bir saat içinde yirmi kişiye çıkıyoruz. Gidiş için Carlos, hostelin büyük kamyonetini ayarlamak zorunda kalıyor.

Gün batımına doğru kalabalıkça bir grup kamyonete atlayıp yarım saat uzaklıktaki Quetzalguaqe’ye ulaşıyoruz. Horoz dövüşleri Nikaragua’da oldukça büyük bir sektör. Neredeyse her şehir ve kasabada pazartesi günleri düzenli olarak turnuvalar düzenleniyor; fakat Aziz kutlamaları sırasında ayrıca güne özel bir turnuva sergileniyor. Carlos’un anlattığına göre profesyonel horozlar başına iddialar 2000 USD’ye kadar çıkabiliyor. Horoz dövüşlerinin yapıldığı otopark gibi alana girerken erkeklerin belirli bir ücret ödemesi gerekiyor, kadınlardan ücret alınmıyor. İçeri girdiğimizde yüz erkeğe, bir kadın düştüğünü görünce durumun nedenini anlıyoruz. Meydana kurulmuş tahta platformalardaki kalabalıklar arasında yerlerimizi alıp meraklı gözlerle horoz dövüşlerini izlemeye girişiyoruz. İzlediğimiz 3-4 dövüş sonrasında benim aklım ve kalbim daha fazla durumu kaldırmıyor. Bu küçücük horozların birbirlerine karşı nasıl bu kadar canavarlaşıp ölüm makinesi haline geldiklerini anlamak çok da kolay olmuyor. Yüzleri şişen, gözleri ve gagaları kan içinde kalan horozları aralarda kucaklarına alıp ayaklarını diken, akan kanlarını emen sahipleri ise duruma ayrı bir boyut katıyorlar. Ellerinde paraları bahisleri takip eden gürültülü kalabalık arasından sıyrılıp otoparkın diğer bölgelerinde yer alan atraksiyonları incelemeye girişiyorum ben.

Bir köşede kafesleri içinde sıralarını bekleyen horozlar, bir başka köşede el yapımı rulet masası etrafına toplanmış erkekler, bir diğerinde horozların ağırlıklarını tartan başka bir grup derken mekandan ayrılma vaktimizin geldiğini anlıyoruz. Sonrasında hep beraber şehrin merkez parkının bulunduğu bölgeye geçiyoruz. Burada ilk olarak içinde siyah İsa heykeli bulunduran kiliseyi ziyaret ediyoruz. Orta Amerika’da bazı kiliselerde İsa’nın yerli olduğu inancı yaygın. Yani İsa’nın beyaz adamlar geldikten sonra beyazlaştırıldığına inanılıyor. Bu nedenle bazı kiliselerde hala siyah İsa heykelleri korunuyor.

Kilise sonrasında yemek tezgahları arasıdna dolanıp, yerel oyunlara katılıyoruz. Bizim ekibin bir kısmı teneke kutuları futbol topu ile devirmeye çalıştıkları bir oyuna dalıyor. Biz gruptakilerle muhabbete koyuluyoruz. Herkes meraklı gözlerle bizi izliyor. Son derece sıradışı olan gecemiz ve uzun günümüz son derece keyifli bir şekilde sonlanıyor. Dönüş yolunda gökyüzüne baktığımızda etrafı sarmalayan milyonlarca yıldız hatırlanası bir geceye daha damgasını vuruyor.

17 Şubat 2014, Pazartesi.

IMG_0498

 

IMG_0632

DSC03846

DSC03850

DSC03853

DSC03855

DSC03856

DSC03858

DSC03859

Leon’un rengarenk sokakları.

Sabah erkenden uyanıyorum, anlaştığımız üzere dün akşamki taksi şoförünü otelin kapısının önünde beni meşhur “Tica Bus” isimli otobüsün istasyonuna götürmek için hazır beklerken buluyorum. Şehrin havası geceye göre o kadar farklı ki, bir önceki gece korku filmini anımsatan insansız puslu sokaklardan eser yok. Bir anda sokaklara hayat gelmiş gibi duruyor. Hareketlilik, kalabalık, sıcak sokaklara tamamen farklı bir renk veriyor. Tica Bus, bölgedeki birçok ülke arasında en hızlı ve kaliteli servisi sunduğu için birçokları tarafından tercih ediliyor. Honduras’ın başkenti Tegucigalpa’dan Leon’a gidecek otobüs ise 09:30’da kalkıyor. Ben önceden rezervasyon yaptırmamış olsam da gittiğimde otobüste yer bulabiliyorum.

Yolculuk oldukça rahat geçiyor. Öğlen sıcağında sınıra ulaştığımızda ise otobüs görevlisi pasaportlarımızı topluyor. Giriş ve çıkış damgalarını kendisi hallediyor. Biz ise sadece çantalarımızı alıp bir odada bekleyen gümrük kontrolünden geçiriyoruz. Benim sırt çantamı gören görevli zaten direkt geçmeme izin veriyor. Çantamı açmakla uğraşmıyor bile. Otobüs yolculuğu toplamda sekiz saat sürüyor. Otobüs yol kenarındaki bir benzin istasyonunda Leon’da inecekleri bıraktığında, köşe başında bekleyen taksi şoförleri hemen şehir merkezine götürmek için üzerimize atlıyorlar. Birkaç kişi ile taksi paylaşarak gitmek istediğimiz hostelleri söylüyoruz. Benim daha önceden ismini duyduğum hosteller dolu çıkınca yine aynı sokakta bulunan sevimli bir avlusu olan başka bir hostele yerleşiyorum. Eşyalarımı yerleştirip biraz soluklandıktan sonra da bu koloniyel rengarenk şehri keşfe çıkıyorum.

Gün batımı olmasına rağmen hava oldukça sıcak. Nikaragua’nın başkent Managua’dan sonraki en büyük şehri olan Leon, zengin kültürü, mimari tarzı, tarihi katedralleri ve koloniyel evleri ile bölgenin en ilgi çekici şehirlerinden bir tanesi. Bir iki saat boyunca sokaklarda bir aşağı bir yukarı dolanıyorum. 1706 – 1740 yılları arasında inşa edilmiş ve hala merkez parkın doğusunda tüm görkemi ile yer alan Orta Amerika’nın en büyük katedralini ziyaret ediyorum.

Parkın etrafındaki restoranlardan bir tanesinde karnımı doyurduktan sonra erkenden hostele dönüp bir süre odadakilerle muhabbet ettikten sonra erkenden uykuya dalıyorum.

Reklamlar

Honduras.

Standard

Honduras: Genel Bilgiler.

Honduras, Orta Amerika’nın hatta dünyanın en tehlikeli ülkelerinden bir tanesi. Üstelik dünyadaki en yüksek cinayet oranı da bu ülkede gerçekleşiyor. Birçok gelişmiş ülke, vatandaşlarını Honduras’a yolculuk etmemeleri konusunda uyarıyor; ama bütün bunlara rağmen ülkeyi oldukça çekici kılan ve turizm açısından da popüler hale getiren bölgeleri mevcut. Bunların başını ülkenin Guatemala sınırındaki Maya kalıntıları ve Karayip Denizi’ndeki “Bay Adaları” oluşturuyor. Bay Adaları’nın bulunduğu bölge Mesoamerikan Resif Sistemi içerisinde yer alıyor. Burası Avustralya’daki Büyük Bariyer Resifi’nden sonra dünyadaki en büyük ikinci resif sistemi olarak biliniyor. Adalarda dalmak, dalış sertifikası almak hem çok ucuz, hem de oldukça keyifli. Ben de yolculuğum sırasında bu iki bölgeye yoğunlaştım ve ülkede geçirdiğim zamandan fazlasıyla zevk aldım.

DSC03671

Copan Ruinas’taki Maya kalıntılarında.

DSC03836

DSC03841

Utila Adası’nda Guatemala’da tanıştığım ve Honduras’ta tekrardan karşılaştığım arkadaşım Sebastian’la.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

Honduras oldukça küçük bir ülke, gezilecek yerleri de görece sınırlı. Ülkeyi hakkıyla gezebilmek adına bir hafta ayrılması gerektiğine inanıyorum.

Bölgedeki birçok ülkeye benzer şekilde Honduras’da da iki mevsim hakim: yağışlı ve kuru mevsim. Fakat yağışlar ülkenin farklı bölgelerini farklı dönemlerde etkiliyorlar. İç bölgelerde, özellikle batı ve güneyde yağmurlu sezon Mayıs’tan Kasım’a kadar sürüyor. Yağmurlar genelde öğle saatlerinde etkili oluyor ve bir saatten fazla sürmüyor. Kuzey kesimlerde ve Bay Adaları’nda ise yağmurlu sezon Eylül’den Aralık’a kadar etkiliyo oluyor. Ülkeyi ziyaret etmek için en ideal dönem ise Şubat ve Mart ayları.

Vize

Honduras’a yolculuk eden Türk vatandaşlarının vizeye ihtiyaçları yok. Ülkeye girişte 90 günlük kalış hakkına sahip olabiliyorsunuz. Fakat bu bölgede CA-4 bölgesi uygulaması geçerli. Yani eğer Honduras’dan sonra Nikaragua, El Salvador ve Guatemala’yı ziyaret edeceksiniz, bu dört ülke arasındaki anlaşmaya göre bu ülkelerin tamamında sadece 90 gün kalabiliyorsunuz. Bu bölgede daha uzun süre kalmayı düşünüyorsanız, kalış sürenizi uzattırmanız gerekiyor.

Rota

Honduras’daki yolculuğum sırasında Guatemala sınırındaki Maya kalıntılarının bulunduğu Copan Ruinas ve dalış için mükemmel imkanlar sunan Bay Adaları’na yolculuk yaptım.

Honduras’da kaldığım 5 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

map_of_honduras

12-13.2.2014, Copan Ruinas
14-15.2.2014, Utila, Bay Adaları
16.2.2014, La Ceiba, Tegucigalpa

Ulaşım

Honduras’da şehirler arası ulaşımda önceden rezervasyona ihtiyacınız olmuyor. Genelde belirli firmaların otobüsleri kendilerine ait otobüs istasyonlarından kalkıyor. Gideceğiniz bölgeye göre istasyona vaktinde gidip biletinizi kolayca alabiliyorsunuz. Bazı otobüsler oldukça eski olmasına rağmen yine de yolculuklar rahat geçiyor. Eğer yerel otobüsleri kullanmak istemezseniz de birçok otel ve hostel şehirler ve bölgeler arasında shuttle servisler ayarlıyor; ama bu servislerin ücretleri biraz daha pahalı oluyor.

Şehirler arası ulaşımda birçok şehir küçük olduğu için kolayca yürümeniz mümkün.

Eğer Bay Adaları’na gidecekseniz de, adalara ulaşım La Ceiba isimli küçük şehirden yapılıyor. Buradaki limandan feribotlar aracılığıyla adalara ulaşabiliyorsunuz. Feribotlar, saatleri ve fiyatları hakkındaki daha detaylı bilgilere de aşağıdaki sitelerden ulaşabilirsiniz.

http://www.utilaprincess.com
http://www.roatanferry.com/index.html

Konaklama

Honduras’da konaklama ücretleri oldukça düşük. Birçok şehirde düşük bütçeli konukevleri ve otelleri bulmak mümkün.

Yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatlar aşağıdaki gibi:

La Iguana Azul, Copan Ruinas – 160 HNL
Mango Inn, Utila – 168 HNL
Hotel de San Pedro, Tegucigalpa – 275 HNL

DSC03845

Hotel de San Pedro, Tegucigalpa.

Yiyecek içecek

Honduras yemeklerinde bölgedeki diğer ülkelerden etkileşim fazlasıyla gözleniyor. Kendilerine özgü çok fazla çeşit yemekleri olmasa da ülkede yaşayan Garifuna toplulukları hazırladıkları hindistan cevizi ekmekleri ve “casabe” adı verilen kıtır ekmekler denemeye değer. Özellikle adalarda balık, yengeç ve ıstakoz gibi deniz ürünleri denemeye değer. Ülkede, birçok Orta Amerika ülkesinde olduğu gibi kızarmış tavuk yaygın şekilde tüketiliyor.

DSC03770

DSC03837

Deniz ürünleri ve yerel yemekler.

Utila, Honduras.

Standard

 

16 Şubat 2014, Pazar.

DSC03810

Utila sokakları.

IMG_0365

IMG_0413 

 

Tuktuk camından Utila’ya veda.

Sabah yine erkenden dalışlar için hazırlanıyorum. 08:00’da başlayan dalışlarda bu sefer “Spotted Bay” ve “Laguna Beach” isimli bölgelerde dalıyoruz. Utila Adası, Mesoamerikan Resif Sistemi’nin güney ucunda yer alıyor. Mesoamerikan Resif Sistemi, Avustralya’daki Büyük Bariyer Resifi’nden sonra dünyadaki en büyük ikinci resif sistemi olarak biliniyor. Bu nedenle dalış noktaları oldukça fazla ve birbirinden farklı özellikler sunuyor. Üstelik dünyanın en ucuz dalış sertifikaları buradan alınabildiği için birçok insan da adanın yavaş temposunda kendisini kaybetmeye geliyor. Bölgede özellikle Mart ayından itibaren balina köpekbalıkları bulunduğu için birçokları da dalış noktaları arasında burayı tercih ediyor. Günün iki dalışından sonra hızlı hızlı otele dönüp duşumu alıp otelden çıkışımı yapıyorum ve La Ceiba’ya gidecek ilk feribota atlıyorum.

La Ceiba’ya vardığımda terminale dizilmiş sıra sıra taksiler, taksi dolmuş gibi çalışarak herkesi gitmek istediği yere sırayla bırakıyor. Benim amacım ise başkent Tegucigalpa’ya ulaşmak ve becerebilirsem oradan da direkt Nikaragua’ya geçmek. Taksi şoförü beni Tegucigalpa’ya otobüslerin kalktığı terminale bırakıyor. Şehirde her otobüsün ayrı bir terminali olduğu için, gideceğiniz yere göre terminalinizi de bilmeniz gerekiyor. Şansıma günün son otobüsü de 15:30’da kalkıyor. Yani ben terminale vardıktan tam tamına on beş dakika sonra. Tegucigalpa’ya olan yolculuğum oldukça rahat geçiyor. Dalışların yorgunluğu da eklenince yedi saatlik yol su gibi geçiyor. Tegucigalpa’ya vardığımda ise hava çoktan kararmış, sokaklar boş, benimse konaklayacak bir yerim yok.

Terminal önünde bekleyen taksi şoförlerinden birinden beni elimde adresi bulunan otele götürmesini rica ediyorum. Taksi şoförü taksiye benden başka iki kadın daha alıyor. En başta birisini bırakıyoruz, sonra beni bırakmak için otelin yolunu tutuyoruz. Otele vardığımızda ise kapı duvar ile karşılaşıyoruz. Otel çoktan kepenkleri kapatmış. O noktada taksi şoförü ve arabadaki kadın beni bu bölgede bırakmanın oldukça tehlikeli olduğundan bahsediyorlar ve beni güvenilir bir yere bırakmadan bırakmayacaklarını belirtiyorlar. Şans eseri aynı sokakta açık ve ucuz bir başka otele denk geliyoruz. Boş odaları olduğunu da öğrenince hemen o gece için odamı ayarlıyorum ve erkenden uykuya dalıyorum.

15 Şubat 2014, Cumartesi.

IMG_0316

Günün dalışlarından.

IMG_0329

IMG_0333

DSC03817

 

DSC03816

 

DSC03822

Gün batımından.

Sabah erkenden uyanıyorum ve saat 07:45’te dalış okulunda dalış ekibi ile buluşuyorum. Dalış malzemelerini hazırladıktan sonra 08:15 gibi botumuz 8 kişilik bir ekip halinde yola çıkıyor. İlk dalış noktamız olan “West End”e yarım saatlik bir yolculuk sonunda varıyoruz. Elli dakikalık dalışımız sırasında son derece canlı resifleri, rengarenk balıkları görüyoruz. Günün ikinci dalışı ise “Little Baight” adı verilen bölgede oluyor. Buraya dalmamızla minicik bir denizatı ile karşılaşmamız bir oluyor. Denizatları hala beni en şaşırtan canlılardan bir tanesi olduğu için ben duruma oldukça seviniyorum. Her akıntı ile sağdan sola savrulan bu ufacık hayvanı bir süre izlemeye dalıyorum. İkinci dalış sonrasında dalış okuluna geri dönüyoruz. Günün son dalışı öğlen 14:00’te olacağı için ben otele dönüp karnımı doyuruyorum. Saat 14:00’e yaklaşırken de üçüncü dalış için bottaki yerimi alıyorum. Dalışı “Rocky Point” isimli noktaya yapıyoruz. Üç dalış da beni son derece tatmin ediyor. Rengarenk capcanlı resifler olabilecek bütün renkleri sunuyor. Pembeler, morlar, kırmızılar, bordolar kayaların arasından fışkırıyor. Otele durumdan son derece tatmin olmuş şekilde dönüyorum. Üstelik planda olmasa da ertesi sabah için gündüz dalışlarına adımı yazdırıyorum.

Akşam üzeri gün batımını izlemek için Sebastian ile buluşuyoruz. Ben yine Sebastian’ı peşimden terk edilmiş iskelelerden bir tanesine sürüklüyorum. Etrafta kimseler yok. Gün tüm pembeleri ile batarken biz de doya doya manzaranın tadını çıkarıyoruz. Hava karardığında da karnımızı doyurmak üzere restoran arayışına girişelim diyoruz; ama o da ne? Meğersem bulunduğumuz iskele otoparka bağlı olduğu için otopark kapılarını kilitlemişler ve biz de dikenli tellerle kaplı bölgeden dışarı çıkamıyoruz. Sonunda binalardan bir tanesinin içinde uyuklayan görevliyi bulup kapıyı açtırıyoruz. Bütün yol boyunca Sebastian benimle dalga geçiyor sonrasında. Akşam yemeği için içinde denizin bir kısmını havuz haline getirdikleri ve kocaman balıkların bulunduğu bir restoranı seçiyoruz. Yemek sonrasında da yerel barlardan birine gidiyoruz. Bar kapana kadar muhabbet edip sonrasında da otellerin yolunu tutuyoruz.

14 Şubat 2014, Cuma.

IMG_0289

La Ceiba’ya olan otobüs yolculuğu sırasında geçtiğimiz manzaralar.

IMG_0291

 

IMG_0295

Yağmurlu Utila’ya merhaba.

DSC03811

Utila sokakları.

IMG_0345

Gece gittiğimiz bardan.

Saat 06:15’te çalan alarma uyanmak o kadar zor geliyor ki, içten içe kendime kızıyorum geç saatlere kadar dışarda vakit geçirdim diye. 06:30’da hostelden dışarı çıktığımda ise bir önceki günden ayarladığımız taksiyi hazır, Malgo ve Avi’yi de uykulu gözlerle beklerken buluyorum. Normalde gitmek istediğimiz “Bay Adaları”na ulaşmanın tek yolu La Ceiba adı verilen şehirden kalkan feribotlar ile mümkün oluyor. La Ceiba’ya da Copan Ruinas’tan direkt ulaşım yok. Öncesinde otobüslerle San Pedro Sula isimli şehre geçmeniz, oradan da otobüs değiştirmeniz gerekiyor. Biz de San Pedro Sula’ya gitmek için 06:00’da kalkan otobüsü değil de 07:00’de kalkanı tercih ediyoruz. Çünkü otel görevlilerinin dediğine göre 06:00’da kalkan otobüs her yerde duruyormuş ve San Pedro Sula’ya ulaşması saatler alıyormuş. Boş ve klimalı otobüs yolculuğu görece rahat oluyor. Üç saatten biraz daha uzun bir sürede San Pedro Sula’ya varıyoruz. Ben şehirde vakit geçirip geçirmeme konusunda kararsız kalsam da, şehir hakkında çok da ilgi çekici bir şey olmadığını öğrenince La Ceiba’ya devam etmeye karar veriyorum.

İstasyona vardığımızda onlarca otobüs firması görevlisi “La Ceiba, La Ceiba” diyerek üstümüze atlıyor. Biz de birisini takip edip on dakika sonra 10:30’da kalkacak otobüse biletlerimizi alıyoruz. La Ceiba’ya olan yolumuz da iki buçuk üç saat kadar sürüyor. Ben neredeyse yine bütün yol boyunca uyuduğum için zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum bile. La Ceiba’ya vardığımızda da feribotların kalktığı limana gidebilmek için bir taksi kiralıyoruz. Limana vardığımızda Avi ve Malgo ile vedalaşıyorum. Lakin onlar biraz daha rahat vakit geçirebilmek için balayı adası olarak da bilinen Roatan Adası’na gidiyorlar, bense daha genç güruhun tercih ettiği Utila’ya doğru yöneliyorum. Limandaki yarım saatlik beklemeden sonra bindiğim feribot ise bir saat sürüyor.

Utila’ya vardığımda liman önünde çeşitli dalış okullarını pazarlamaya çalışan görevliler, ellerinde broşürlerle en iyi fiyatları önermeye uğraşıyorlar. Ben Guatamala’da tanıştığım Alman arkadaşım Sebastian’ın Utila Dive Center’da olduğunu bildiğim için çok da oyalanmadan “Utila Dive Center”a yöneliyorum. Aşağı yukarı bütün dalış okullarının önerdiği de aynı şey üstelik. İlk gece konaklamalar ücretsiz, dalışlar da genelde 25-30 USD civarında değişiyor. Eğer dalış sertifikası alacaksanız işin rengi ve teklifler biraz değişebiliyor. Ben “Utila Dive Center”ın konaklamalarını sağladığı “Mango Inn”e gidip konaklayacağım odaya yerleşiyorum. Odada benden başka Şilili; ama ABD’de yaşayan bir kadın ve ABD’li bir çocuk daha konaklıyor. Bir süre odada kalıp muhabbet ediyoruz. Bu sırada dışarıda oldukça yoğun yağmur yağmaya başlıyor.

Yağmur biraz durur gibi olduğunda ben adayı biraz keşfetmek adına dışarı çıkıyorum. Deniz kenarına kadar yürüyüp sokaklarda bir tur attıktan sonra otele geri dönüyorum. Bu sırada Sebastian bana mesaj atmış, cevap yazdıktan on dakika sonra kapı çalınıyor ve Sebastian’ı karşımda buluyorum. Yine o hızlı konuşma tarzı ile anlatmaya başlıyor görüşmediğimiz süre boyunca neler yaptığını. Biraz otelin havuz kenarındaki şezlonglarında oturduktan sonra, oda arkadaşlarına haber verip otelin restoranına geçiyoruz. Burada Kosta Rikalı Melvin ve İspanyol Pedro da bize katılıyor. Üçü de sular seller gibi İspanyolca konuştukları için, beni de İspanyolca konuşmak durumunda bırakıyorlar. Bir noktadan sonra farkında olmadan daha iyi konuşmaya başladığımı hissediyorum.

Gece boyunca bol bol muhabbet ediyoruz. Arada değişen sadece mekanlar oluyor. Ağaç ev şeklinde yapılmış bir bar, sonrasında deniz kenarındaki bol ışıklı ve renkli başka bir bar derken muhabbet akıp gidiyor. Yavaş yavaş ada sokakları boşalmaya başladığında da otele geri dönüyoruz. Ertesi sabah beni bekleyen 08:00’deki ilk dalışım için oldukça heyecanlı yatağa giriyorum.

Copan Ruinas, Honduras.

Standard

13 Şubat 2014, Perşembe.

DSC03634

DSC03641

DSC03644

DSC03654

Honduras’ın simgesi macaw’lar.

DSC03655

DSC03656

DSC03667

DSC03668

DSC03674

Ağaç kökleri o kadar kuvvetli ki kalıntılara bana mısın dememiş.

DSC03676

DSC03678

DSC03689

DSC03694

Rehberimiz Virgilo.

DSC03703

DSC03704

DSC03711

DSC03715

DSC03725

DSC03726

DSC03732

Hala ağaçların ve toprakların altında saklı kalıntılar mevcut.

DSC03737

Virgilo bize hiyeroglifleri öğretirken. Burada “11. Kral Duman Yılan – Ruler Number 11 Smoke Snake” yazıyor.

DSC03740

DSC03749

Top oyununun oynandığı saha.

DSC03750

DSC03755

Mayalılar kaplumbağayı andıran bu taşta insan kurban ediyorlarmış.

DSC03768

Daha önce hiç kakao meyvesi görmüş müydünüz?

DSC03774

DSC03794

DSC03779

Maya kalıntıları bölgesinde bulunan müzeden.

DSC03801

DSC03802

Bu şehirde sokak köpeklerinden çok başı boş sokaklarda koşuşturan atlar gördük desem?

DSC03622

DSC03623

DSC03624

DSC03626

DSC03628

DSC03629

DSC03804

Copan Ruinas’tan manzaralar.

DSC03803

DSC03808

Merkez Park.

Bir önceki gece sözleştiğimiz üzere saatler 09:00’u gösterdiğinde otelin önünde buluşuyoruz. Malgo ve ben önde, Avi ve Ralph arkada şehre adını veren Maya kalıntılarının yolunu tutuyoruz. Bir noktaya kadar benim haritamı takip etsek de, Malgo telefonunda farklı bir bölgeyi gösterince şehrin kuzeyine doğru gitmeye karar veriyoruz. Şehir son derece küçük olsa da bol bol yokuştan oluşuyor. Bir yokuş biterken, bir diğeri başlıyor. Yanlış yolda olduğumuzu anlamak için aradan yirmi dakika kadar geçmesi gerekiyor. Şehrin sınırlarına geldiğimizde Google Maps uygulamasında iki tane farklı kalıntı bölgesi gösterildiğini ve bunun yanlış olduğunu fark ediyoruz. Bir yandan kendi halimize gülerken, bir yandan da “Eğer kaybolmasaydık şehrin bu bölgelerini hiçbir zaman göremeyecektik.” deyip kendimizi avutmaya koyuluyoruz.

Sonunda doğru yola çıktığımızda yol kenarında yer alan heykelleri takip ede ede kalıntıların bulunduğu bölgeye varıyoruz. Biraz da dört kişi olmanın avantajından yararlanıp bize bölgeyi gezdirecek bir rehber kiralamaya karar veriyoruz. Virgilo ile de bu şekilde tanışıyoruz. Ucunda kuş tüyü bulunan asası, oldukça güzel İngilizce konuşan bölgenin yerlisi Virgilo eşliğinde muazzam kalıntıları gezmeye başlıyoruz. Daha bölgeye girmemizle ülkenin simgesi niteliğinde olan Amerikan papağanı olarak bilinen Macaw’larla karşılaşıyoruz. Bu kuşlar o kadar güzel, o kadar canlı renklere sahipler ki. Mayalara göre bu kuşların mavi rengi gökyüzünü, sarı rengi güneşi, kırmızı rengi kanı, yeşil rengi ise doğayı simgeliyor. Bir süre kuşları inceledikten sonra da Copan Ruinas’taki üç saatlik maceramız başlıyor. Virgilo bu süre boyunca bize bütün bölgeyi gezdiriyor, kalıntıların anlamlarını ve tarihlerini açıklıyor. Hatta Maya hiyerogliflerini okumanın ipuçlarını bile veriyor. Tur sonunda oldukça tatmin olmuş bir şekilde dışarı çıkıyoruz. Kalıntıların hemen karşısında yer alan yerel restoranlardan birine oturup karnımızı doyuruyoruz. Sonrasında Avi ve Malgo şehre geri dönerken, ben ve Ralph bölgede bulunan müzeyi ve “Museum of Sculpture” isimli heykel müzesini ziyaret ediyoruz.

Tekrardan şehir merkezine döndüğümüzde daha önceden gözümüze kestirdiğimiz taze meyve suyu satan minik dükkana girip öğrencilerin arasına karışıyoruz. Sonrasında da ben gün batımında fotoğraf çekmek üzere sokaklara yönelirken, Ralph de hostele doğru ilerliyor. Sokaklarda bir süre dolanıp fotoğraf çektikten sonra şehrin en iyi tatlılarını ve kahvesini yaptığını öğrendiğim Cafe Welchez’e gidip biraz da burada vakit geçiriyorum. Her şey son deree leziz. Hostele doğru yola koyulduğumda ise yine Malgo’nun sesini duyuyorum. Onlar da gün batımını izlemek üzere Twisted Tanya’s isimli mekanın balkonuna kurulmuşler ve üstelik “happy hour”dan yararlanıp içkilerini söylemişler. Ben de onlara uyup çilekli daiquiri’lerimi ısmarlıyorum. Tabii ki bir yerine, iki tane geliyor. İtiraf etmem gerekir ki bu daiquri’ler şu ana kadar tattığım en güzel kokteyller arasında baş sırayı çekiyor.

Hava karardıktan sonra hostellere geri dönüp gece ilerleyene bir saatte son bir şeyler içmek üzere dışarı çıkma konusunda anlaşıyoruz. Güzel bir duş, biraz sakinlik derken vakit akıp gidiyor. Ralph da bu sırada hostelden çıktığı için bir türlü denk düşemiyoruz. Saat sekiz gibi tekrardan dışarı çıkıyoruz. Ara sokaklardan birinde denk geldiğimiz barın fazla heyecanlı Faslı / Honduraslı sahibi sayesinde kendimizi bir anda iki Alman’ın yanına oturmuş “happy hour”dan içkileri söylerken buluyoruz. Benim mojito’lar yine ikişer ikişer geliyor. Uzunca bir süre muhabbet ettikten sonra Malgo ve Avi, ertesi gün erkenden kalkacağımız için otele dönüyorlar. Ben de Tim ve Nils’le bir süre muhabbet edip hostelin yolunu tutuyorum.

Hostele döndüğümde Tim’den gelen mesaj bir saate tekrar dışarı çıkacaklarını, tanıştıkları bir çiftin yeni bir bar açtığını, kendilerine katılıp katılmayacağımı soruyor. Bir süre bocalasam da çantamı hazırlayıp duşumu aldıktan sonra bu iki deli Alman’a katılmaya karar veriyorum. Buluştuğumuzda bir süre yeni açılan barı bulmaya uğraşıyoruz; fakat nafile. Sonunda yol sorduğumuz yerel bir bardakilerin bizi içeri davet etmesi ile gecenin rengi tamamen değişiyor. El altından işletilen bu barda herkes çat pat İspanyolcası ile konuşmaya uğraşırken son derece beklenmedik; ama oldukça keyifli saatler geçiriyoruz. Bar kapanana kadar etrafımızı saran 4-5 tuktuk sürücüsü ile aynı masada oturup hikayelerini dinliyoruz. Saat gece yarısı olduğunda barın kapanma vakti geliyor. Çaça’nın başını çektiği tuktuk sürücüleri ekibi bizi bir başka yere davet ediyorlar. Biz en başta biraz çekinsek de sonunda ısrarlara dayanamıyoruz. Gecenin son mekanı ise şehir merkezinden birazcık uzakta olan Uno isimli benzinlik oluyor. Yereller belirli bir saatten sonra barlar kapandığı için bir şeyler içmeye benzin istasyonuna geldiklerini anlatıyorlar. İki saat kadar benzin istasyonunun dışında  kahkahalarla gülüyoruz. Alman çocuklar sürekli olarak beni kollayıp iyi olup olmadığımı teyit ediyorlar, bu yüzden de oldukça güvende hissediyorum.

Saatler ikiye doğru gelirken, herkes evdeki karılarını ve sevgililer gününü düşünmeye başlamışken dönüş vaktinin geldiğini anlıyoruz. Çaça, benzinliğe gidip Snickers çikolatalarından bir paket yaptırıyor. Bunu eşine vereceğini söylüyor. Ben gülerek eşinin yerinde olsam bunu kafasına atacağımı, en azından bir çiçek alması gerektiğini hatırlatıyorum. Gece sonunda, ekip arasındaki en gençlerden biri olan Miguel, Tim ve beni hostelime bırakıyor. Bizim hosteldeki ekip hala uyumamış. Bir süre serin ve sessiz havada yıldızların altında muhabbet ediyoruz. Sonrasında da dünyanın kim bilir neresinde tekrardan görüşmeye söz vererek ayrılıyoruz. Ben kendimi direk yatağa yatıyorum. Lakin sabah 06:30’da adalara uzanan yolculuğum başlayacak.

12 Şubat 2014, Çarşamba.

Uzun bir süreden sonra ilk defa adam gibi uyuduğumu hissetsem de saatimin alarmı çalmadan kendimi ayakta buluyorum. San Miguel’de konaklamak daha önceden öngörmediğim bir hareket olduğu için, yanımda hiç de eşya bulunmuyor. Hızlı hızlı hazırlanıp otelden çıkışımı yapıyorum. Otelin hemen karşısında bulunan otobüs istasyonuna gidip San Salvador’a kalkacak ilk otobüse atlıyorum. Otobüs yolculuğu üç saate yakın sürüyor. San Salvador otobüs istasyonuna vardığımda ise konakladığım bölgeye gidecek başka bir otobüse biniyorum.

Upuzun bir maceranın sonunda hostele vardığımda görevlilerin şaşkınlığı yüzlerinden okunuyor. Bir önceki gecenin ücretini ödeyip gelmeyince benim için oldukça endişelenmişler; aynı odada kaldığım İtalyanlar da ne yapacaklarını bilememişler. Dünyanın en tehlikeli şehirlerinden bir tanesinde başıma bir şeyler geldiğini düşünmüşler. Herhalde ben de onların yerinde olsam aynı şekilde hissederdim. Başımdan geçenleri anlattıktan sonra bir süre duruma gülüp muhabbet ediyoruz, sonrasında da yapış yapış San Salvador havasından kurtulmak için ben kendimi duşa atıyorum.

Hazırlandıktan sonra beni Honduras’daki Copan Ruinas şehrine götürecek Gekko isimli tur firmasının servisini beklemeye başlıyorum. Saatler on ikiyi gösterirken servis yerine bir taksi geliyor ve beni servisin kalkacağı benzinliğe kadar götürecğeini belirtiyor. Benzinliğe vardığımda kiminle, nasıl, nereye gideceğim konusunda bir süre topluca şaşkınlık yaşasak da yarım saatlik bekleme sonrasında her şey çözülüyor ve dört kişilik son derece rahat, klimalı, televizyonlu, hatta ve hatta kablosuz internet bağlantılı Honduras yolculuğu maceramız başlıyor. Hollandalı Ralph, evli Polonyalı Malgo ve İsrailli Avi ile çabucak kaynaşıp şoförümüze de film olarak “Django Unchained”i koydurduktan sonra keyfimiz oldukça yerine geliyor.

Honduras’ta gitmek istediğimiz Copan Ruinas şehri Guatemala sınırında bulunuyor. Bu nedenle El Salvador’dan çıkıp önce Guatemala’ya giriyoruz, sonrasında da Guatemala üzerinden Honduras’a geçiyoruz. Yol oldukça virajlı ve bol kasisli, şoförümüz de son derece hızlı gittiği için bir noktada artık benim midem bu kadar atraksiyonu kaldırmıyor. Beş saatin sonunda Copan Ruinas’a vardığımızda ise ben derin bir nefes alıyorum.

Ralph’la beraber La Iguana Azul Hostel’e yerleşiyoruz. Şans eseri Avi ve Malgo’nun da aynı yönetime bağlı, komşu otelde kaldığını öğreniyoruz. Kendimize geldikten sonra da bu sevimli ve Arnavut kaldırımlı şehri keşfe çıkıyoruz. Ralph ile sokaklarda bir süre dolanıyoruz. Bu sırada ben bol piercing ve dövmeli, punk saçlı bu Hollandalı çocuğun psikiyatrist olduğunu öğrenince şaşkınlığımı gizleyemiyorum. Meydan yakınlarında yemek yiyecek bir yerler ararken cafe’lerden birinden Malgo’nun sesini duyunca hemen yanlarına gidiyoruz. Güzel yemek ve güzel muhabbet harika Honduras havasına karışıyor. Upuzun bir gün tam da olması gerektiği gibi sona eriyor.