Category Archives: Agra

Agra, Hindistan.

Standard

19 Aralık 2012, Çarşamba.

DSC00419

DSC00427

_MG_2632

_MG_2606

DSC00496

_MG_2638

Tüm görkemi ile Taj Mahal.

_MG_2593

Taj Mahal’in girişi.

IMG_2707

IMG_2712

Baby Taj Mahal.

DSC00483

DSC00440

IMG_2719

IMG_2692

Detaylar.

İnanmazsınız ama sabah 05:30’da uyanıp 06:00’da yola çıkıyorum Sadu ile beraber. Daha hava aydınlanmamış. Sadu bana yolda masala çayı ısmarlıyor. Burada yollarda çay yapıp satan amcalar var, onlar için bu iş ayrı bir ritüel. Baharatları, sütü, çayı karıştırıp enfes bir karışımı önünüze sunuyorlar. Tadı sütlü chai’a benziyor. Acıyan boğazıma da çok iyi geliyor. Sadu beni Taj Mahal’in batı kapısına bırakıyor, en erken açılan kapı buymuş. Benden başka turistler olduğunu görünce derin bir oh çekiyorum. Bilet gişesi 06.30’da açılıyor. Bilet parası tam tamına 750 RS, hintlilerin 32,5 katı! Biletle beraber bir adet galoş ve bir şişe su da armağan ediyorlar. Daha sonra giriş kapısında sıraya giriyoruz. Kapı 07:00’de açılıyor, ilk kontrolde benim çantadaki tripodlara uyarı geliyor da, çıkıp onları eşya odasına bırakıp geri dönüyorum. Gün artık hafiften aydınlanmış, her gün binlerce insanın ziyaret ettiği Taj Mahal en sakin hallerinden birinde. Manzarayı sindire sindire içeri giriyorum, klasik turist fotoğraflarımı çekiyorum. Birisinden de benim fotoğrafımı çekmesini istiyorum elindeki makineye güvenip. Tabiki fotoğrafta ne netlik bende, ne de fotoğraf düz. Taj Mahal, bilindiği gibi Şah Cihan’ın en sevdiği eşi Mümtaz Mahal ölünce onun anısı için 1632’de inşa edilmeye başlanıyor. 1640’da da tamamlanıyor. Bu enfes yapı 2002’de restorasyon çalışmasından geçiyor. Özellikle de rengi hava kirliliğinden etkilenmiş binanın dış cephesi için eski bir hint güzellik formülü kullanılıyor: multani mitti.

Taj Mahal’den sonraki durağım Agra Fort oluyor.  Agra Fort, Yamuna Nehri’nin kıyısına kurulmuş görkemi ile duruyor. Bugün bile hala askeri amaçlarla kullanıldığı için belli bölgelere giriş yasak, Fort kendi içerisinde labirent labirent ayrılıyor. Odalar odalara bağlanıyor. Burayı da gezdikten sonra şehrin göbeğinde bir Hint kahvaltısı yapıyorum, sonra da Sadu beni birkaç mağazaya götürüyor (hep aynı taktik arkadaş ya). Sonra otele girip biraz daha dinleniyorum. Öğleden sonra Sadu’nun kardeşi Shabbu beni Itimad-ud Daulah, yani Baby Taj Mahal olarak da anılan yapıyı gezdirmek üzere otelden alıyor. Bu yapı da Mizra Ghiyas Beg’i anmak için yapılmış. Baştan sona mermer olması ve çiçek motifleri ile Taj Mahal’i anımsatıyor. Burada biraz oyalandıktan sonra Mehtab Bagh’e gidiyoruz. Yamuna nehrinin arka kıyısında kalan bu parktan Taj Mahal üzerine batan güneşi izliyoruz. Shabbu’nun anlattığına göre buraya da Taj Mahal’in negatif bir kopyası olacak siyah bir Taj Mahal yapılması planlanıyormuş, hatta bahçe düzenlemesi de buna göre yapılmış. Fakat Şah Cihan oğlu tarafından Agra Fort’a hapsedilince yarım kalmış. Bu hikayeyi doğrulayacak bir bilgi yokmuş. Güneş Taj Mahal’i pembeye boyarken biz de biraz muhabbet ediyoruz. Sonrasında bir bahçede masala çaylarımızı içip otele geri dönüyoruz. Otelin interneti yapılmış, ben de biraz yarın için planlamalara bakmaya karar veriyorum. İki gün üst üste bir şehirde kalmanın bile lüks olduğu anlar olabiliyor bazen.

18 Aralık 2012, Salı.

DSC00293

 

DSC00294

DSC00298

IMG_2568

DSC00304

_MG_2582

DSC00323

DSC00318

DSC00317

DSC00364

 

DSC00466

_MG_2651

IMG_2569

DSC00289

Fatehpur Sikri manzaraları.

Yine bölük pörçük bir uykudan sonra, sabah 08:30’da Agra’ya varıyorum. Ben hatta biraz heyecan yapıp bir önceki istasyonda inmeye kalkıyorum da, sorduğum adam uyarıyor ve trene geri bindiriyor beni. Bir önceki gün Amritsar’da trene binmeden önce Agra’da kalacağım otelin “dontworrychickencurry” olan e-posta adresine ücretsiz transfer sağlayıp sağlayamayacaklarını sormuştum;  fakat cevap alma imkanım olmadan trene binmiştim. Agra istasyonundan çıkarken transfer konusunda pek umudum yoktu; ama sevgili Sadu’yu elinde “Anıl Kanal” yazan ve ters tuttuğu bir kağıt ile beklerken görüyorum. Üstümden yük kalkıyor resmen. Otele gelip rahat ve konforlu odama yerleşiyorum, biraz kendime geldikten sonra hedefim Agra’ya 40 km olan Fatehpur Sikri isimli, Mughal imparatorluğuna 1571 – 1585 yıllarında başkentlik yapmış şehri ziyaret etmek. Otelden 3 km uzakta olan Idgah Otobüs Durağı’na doğru yürüyorum. Bu şehre gitmenin en kolay yolu yerel otobüsler. Yolda yanımda binlerce rickshaw yavaşlıyor, beni götürmeyi teklif ediyorlar. Bunlar bir noktadan sonra o kadar sinir bozucu olabiliyor ki, sabrınızı denediklerini hissediyorsunuz. Merakla bekliyorum, acaba hangisine patlayacağım diye.

Fatehpur Sikri’ye 40 km olan mesafeyi nasıl 75 dakikada geliyoruz, ne siz sorun ne ben cevaplayayım. Zaten bindiğimiz otobüs nasıl patlamadan çalıştı da ilerledi onu da çok mantığım algılayamadı. Gidiş bileti sadece 34 RS. Otobüste benimle beraber çok fazla turist var. Vardıktan sonra yavaş bir yokuştan tarihi alanın olduğu bölgeye doğru çıkmaya başlıyoruz. Yoldaki bütün küçük çocuklar ya çikolata ya da “okul kalemi” istiyorlar, bende ne yazık ki ikisi de yok. Tarihi mekanlara 100 metre yakında olan bütün mağazalar kapatılmış bu bölgede. İlerlerken yanıma yine gencinden bir Hintli çocuk geliyor.  Kısa kısa cevaplarla çocuğu uzaklaştırmaya çalışıyorum. Türk olduğumu duyunca “Merhaba” diyor, başlıyor Türkiye hakkında bildiklerini sıralamaya. Bu Hindistan’da çok nadir rastladığım bir durum. Genelde Türkiye dediğimde herkes bana boş gözlerle bakıyor. Ali, aslen burada doğmuş, din eğitimi alıyormuş; tek amacı turistlerle muhabbet etmekmiş (güya). 20 dilde konuşabildiğini; fakat yazamadığını ve okuyamadığını öğreniyorum sonralarda. İspanyolca konuşmaya başlıyoruz biraz, benden geçer not alıyor. Teker teker ilk girdiğimiz yapı olan Jama Camisi’nin içindeki türbeleri geziyoruz. Ali bana gizli detayları gösteriyor. Aynen bizim Mardin’deki çocuklar gibi nereden fotoğraf çeksek güzel çıkar, onları bile biliyor. En sonunda kafama bir kep geçirip türbelerde tavuskuşu kuyruğu tüyleri ile beni kutsuyor. Bu bana şans getirirmiş. Orada başka ilginç bir karakter olan, kınalı saçlı bir amca ile tanışıyorum. En büyük hobisi fotoğraf çekmekmiş. Benim makinelerimi görünce gidip kendi makinelerini getiriyor, bana bütün doğa fotoğraflarını gösteriyor ve beni beraber fotoğraf çekimi için Fatehpur Sikri’de kalma konusunda ikna etmeye çalışıyor. Nazikçe reddedip Ali ile mekandan uzaklaşıyorum. İlginç bir şekilde caminin geniş kapılarında yuva yapmış arı kovanları var, şu ana kadar gördüğüm en büyükleri ve sayıca da çok fazlalar. Buna rağmen çok fazla arı yok etrafta uçan. Camiyi kuzey güney, doğu batı gezdikten sonra hemen yanı başında yer alan sarayları gezmek istiyorum. Ali, önce kendi evine gidip bana çay ikram etmeyi öneriyor, hem annesi kına da yaparmış. İşin rengi anlaşıldı diyorum içimden, ben önce saraylara gidiyorum, çıkınca beni bekleyeceğini söylüyor. Ben çıkışta farklı kapıdan kaçıp Ali’yi ekiyorum. Bunu da bir gururla buraya yazıyorum işte.

Saraylar bölgesi için 260 RS ödüyorum, yine bir turist klasiği. Bu bölgenin ilginç tarafı, İmparator Ekber tarafından üç karısı için, üç saray yapılmış olması. Dinlere karşı hoşgörülülüğü ile bilinen Ekber;  Hindu, Müslüman ve Hıristiyan karıları için üç farklı harika yaratmış. Bu üç sarayda da birbirleri ile iç içe geçen dini öğeler kullanılmış. Dilerseniz sarayları gezmek için bilet gişesinden 150 RS’ye görevlendirilmiş rehber de kiralayabiliyorsunuz, ben elimde Lonely Planet’ım olduğu için bu alternatifi es geçiyorum. Bir saat kadar bu kırmızı sarayları gezdikten, işlemelere ve detaylara hayran olduktan sonra yine dönüş için aynı otobüse biniyorum. Bir ara otobüsün yanından yüzlerce öküz koşarak geçiyor. Arada develer ile yolculuk yapan insanlar görüyorum. Bu şehir tam bir açık hayvanat bahçesi gibi. Yaban domuzları, keçiler, eşekler, inekler, atlar, buffalolar, maymunlar ve son olarak da develer!

Kitapta önerilen güzel restoranlardan birine gidip Güney Hindistan yemeklerini tatmak için yerimi alıyorum. Thali adı verilen yuvarlak bir tepside, bölmelere ayrılmış farklı tadların olduğu bir tabak geliyor. Beraberinde ayrana benzeyen, tuzlu lassi içiyorum. Çapraz masamdaki Amerikalı grup Hindistan’a açsalar tutacak zincirleri tartışıyorlar. Aralarından birisi Starbucks ve Dunkin Donuts da ısrarcı olduğunu tekrar tekrar vurguluyor.  Ben sessizce hesabımı ödeyip kalkıyorum ve otelin yolunu tutuyorum. Hava erken kararıyor, yollarda çok fazla ışık yok, üstünüze üstünüze gelen motorların çoğunun da farı çalışmıyor. O yüzden geceleri otellerde geçirmek en mantıklısı diyorum kendime; ama ne yazık ki otelin sabah çalışan interneti bozulmuş. Ben de bu satırları yazıp uyumaya karar veriyorum, yarın sabah gün doğuşunu izlemek üzere Tac Mahal’e gideceğiz sabah 6’da Sadu ile beraber.

Reklamlar

Chhatisgarh Express, Amritsar – Agra, Hindistan.

Standard

17 Aralık 2012, Pazartesi.

_MG_2526

IMG_2547

Tren komşularım.
Bir önceki gece aldığım duştan sonra, uyku da temiz geliyor beraberinde. Sabah 12’de odayı boşaltacağım için ağırdan alıyorum her şeyi. Biletimin durumu henüz belli olmamış. Yani hala trenin kalkış saatinden önce açtıkları “takal” kontenjanında, 2A sınıfı için bekleme listesindeyim. Listeler kesinleştikten sonra trende bineceğiniz vagonu öğrenebiliyorsunuz. Üstelik kalkıştan önce bu listeler bineceğiniz vagona asılıyor. Eğer vagondaki listede adınız yoksa trene binemiyorsunuz. Tek güvendiğim şey, bekleme listesinde birinci sırada oluşum; ama işi riske etmemek için bir sonraki gün için de bir tren bileti alıyorum. İnternetten alınıp iptal edilebildiği için herhangi bir zararım olmuyor nasıl olsa. Amritsar’da fazladan bir gün daha kalmayı riske etmek istemiyorum.

Odayı boşaltma vaktim geldiğinde hala bilet durumu belli olmamış, ben de yine ücretsiz servislerle eski şehre iniyorum. Amacım bu sefer Jallianwala Bagh’ı ziyaret etmek. 1919 yılında Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesi sırasında barışçı bir protesto için bir araya gelen 5000’den fazla Hintliden 1500 kadarı burada İngilizler tarafından katliama uğratılmış. Daha sonra bağışlarla satın alınan bu açık arazi bağımsızlık mücadelesinde ölen masum insanları anmak için bir parka dönüştürülmüş. Ateşten kaçmak için alanda bulunan kuyuya atlayan 120 civarında insanın da bu kuyuda can verdiği biliniyor. Park içerisinde kurşun izlerinin bulunduğu duvarlar, sonsuz temsili bir ateş, şehitler kuyusu ve bir de şehitler sergisi yer alıyor. Bu alanı gezdikten sonra tekrardan otele dönmek için ücretsiz servise biniyorum. Bu sefer o kadar şanslı değilim, oturacak yer yok. Yol da bitmiyor zaten. Her seferinde olduğu gibi dönüşte yine ilahiler okunuyor. Tren istasyonunda bileti oradaki bankolardan (aslında bir tane banko var, o da neden var çok anlamadım ya) kontrol ediyorum ve güzel haber, bana yer çıkmış! Otele gidip yemek yiyorum, Agra için otel ayarlıyorum, eşyalarımı alıyorum ve istasyonun yolunu tutuyorum.

Mavi trenim yine yaşlı yaşlı beni bekliyor. 16 saat sürecek bir yolculuk için. Açık kompartman sistemi işliyor trende. Aynı Trans-sibirya trenlerinde olduğu gibi yolculara iki adet örtü, bir tane havlu veriyorlar. Akşam yemekleri de ücretin içerisine dahil. Dörtlü ve ikili yatak bölmelerini mavi perdeler kapatıyor. Yolu üç Hintli ile beraber paylaşıyorum. İşin güzel tarafı, ilk günlerdeki korkum ve tedirginliğim gitmiş durumda.