Category Archives: Hindistan

Hindistan.

Standard

Hindistan: Genel Bilgiler

Uzun yolculuğumun ilk ülkesi Hindistan hakkında tam olarak ne yazılır bilemiyorum. Daha önce de belirttiğim gibi kim ne derse desin, insanın gelip kendi gözleri ile görmeden, kendi duyuları ile deneyimlemeden anlayamayacağı ve anlatamayacağı bir ülke. Sizi daha ilk başında çarpan, yoran, zorlayan, enerjinizi tüketen; ama buna rağmen her köşeyi döndüğünüzde size sunduğu beklentilerinizin üzerindeki güzellikleri ile dengeyi bir yerde yakalamayı başaran bir ülke.

Hindistan’da yolculuk yapmak çok zor ve yorucu, özellikle de tek başınıza yolculuk yapıyorsanız (hele bir de beyaz bir kadınsanız); ama bir o kadar da öğretici. İnsanlar hakkında, durumlar hakkında, koşullar hakkında, en önemlisi kendiniz hakkında çok çabuk öğrenmenizi gerektiren bir ülke. Sunduğu kültürel çeşitlilikle sizi beslerken, karşınıza çıkardığı bitmek tükenmek bilmeyen zorluklarla sizi sınayan, bir yandan da güçlendiren bir ülke.

Bütün yolculuğum boyunca burada öğrendiğim bir şey varsa “Neden?”ya da “Nasıl?” diye sormamak gerektiği. Burası Hindistan! Her an, her yerde, her şey olabilir. Hiç beklemediğiniz manzaralarla ya da mantık akışlarıyla karşılaşabilirsiniz. Belli durumlara anlam veremeyebilirsiniz. Size hiç anlam ifade etmeyen ve neden o ortamda olduğunuzu sorgulatan konumlarda bulunabilirsiniz. Burayı güzel yapan taraflarından bir tanesi de bu özelliği zaten, sizi sürekli şaşırtabilmesi.

Günün sonunda muhtemelen bu ülkenin çoğu kişide uyandırdığı his ise aynı: tam bir aşk nefret ilişkisi. Ne kendisini tam olarak sevdirebiliyor, ne de nefret ettirebiliyor.

DSC00619

Jaipur’da Amber Kalesi’nde.

DSC00628

Jodhpur sokaklarında.

IMG_0682

Jodhpur’da sevgili Lalita ile.

DSC00784

Bombay, Elephanta Adası’nda.

IMG_1238

Varkala’da tren beklerken.

DSC01143

Madurai’nin meşhur tapınağında.

DSC01762

Chennai’de.

Ne kadar süre ayrılmalı ve ne zaman gitmeli?

Hindistan çok büyük bir ülke. Aylarınızı ayırsanız da görülmesi gereken her yeri göremeyebilirsiniz. Ben toplamda 35 gün kaldım. Birazcık hızlı yolculuk yaptığım için bu 35 gün içerisine hem ülkenin kuzeyinde, hem de güneyinde birçok şehri sığdırabildim. Hala eksik olan birçok bölgem olsa da en azından beni tatmin edecek kadar yeri görebildim.

Ülkenin her bölgesi için mevsim açısından uygun dönemler değişiklik gösterebiliyor. Aralık – Ocak ayı için kuzey bölgeleri ideal sıcaklıktaydı; ancak gündüz ve gece arasındaki sıcaklık farkı çok yüksek olduğu için çoğu akşam soğuktan titreyerek uyandım. Gece yolculukları da bu anlamda çok zorlayıcı oldu; fakat güneye indikçe hava sıcaklıkları otuz dereceyi geçmeye başladı ve tropikal iklimin getirdiği sıcak hava ve nem çoğu şehirde bunaltıcı derecelere ulaştı.

Vize

Hindistan, diğer ülke vatandaşlarına vize verirken zorluk çıkarsa da Türklerin vize alması çok kolay. Ben Ankara’daki Hindistan Büyükelçiliği’ne ilgili evrakları sabahtan götürüp 43 dolar vize ücreti karşılığında teslim ettim ve öğleden sonra gidip üç aylık çok girişli vizemi teslim aldım.

Hindistan’ın vize politikaları birçok kez değişmiş durumda. Örneğin, 2012 sonuna kadar ülkeden bir kere çıkış yaptığınızda çok girişli vizeniz olsa bile tekrardan girebilmeniz için aradan iki ay geçmesini beklemeniz gerekiyordu; (belli durumlarda bu kuralın esnetilebildiğini duydum) fakat bu kural 2012 sonlarında kaldırıldı ve ben ülkeden giriş çıkışlarda bir problem yaşamadım. Sri Lanka’ya giderken çıkış yaptığım Hindistan’a on gün sonra tekrar aynı vize ile girişimi yapabildim.

Rota

Hindistan’a gelmeden önce özellikle Hindistan’dan ne beklediğinizi belirlemenizde fayda var; lakin Hindistan’ın size istediğiniz macerayı sunma ihtimali çok yüksek. Tarih kokan şehirlerden tutun da, çöl maceralarına kadar; plaj sefası ve partilerden tutun da, dağ tepelerinde çay tarlalarını gezmeye kadar; yoga ve meditasyon okullarından tutun da her türlü ruhsal ve dinsel beslenmeye kadar çok geniş bir yelpaze söz konusu. Ben 35 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

india_political

14-15.12.2012, Yeni Delhi
16-17.12.2012, Amritsar
18.12.2012, Fatehpur Sikri
19.12.2012, Agra
20-22.12.2012, Jaipur
23.12.12.2012, Jodhpur
24-26.12.2012, Udaipur
27-29.12.2012, Bombay
30.12.2012 – 02.01.2013, Goa (Panaji, Old Goa, Madgaon, Palolem Kumsalı)
03.01.2013, Alleppey, Kollam
04-05.01.2013, Varkala
06-07.01.2013, Cochin
08.01.2013, Madurai

18-20.01.2013, Chennai
21-22.01.2013, Khajuraho
23-25.01.2013, Varanasi
26.01.2013, Gorakhpur, Sunauli

Bu bölgelere ek olarak içimde birazcık “Ah keşke gitmiş olsaydım” diyebileceğim yerler arasında ülkenin güneybatısında yer alan sahil kasabası Gokarna, tarihi kalıntılar ve manzaraları nedeniyle çok tercih edilen Hampi;  kuzeydoğuda yer alan karmaşa şehri Kolkata ve çay tarlaları ile meşhur Darjeeling; kuzeyde yer alan yoga okulları ve ashram’ları ile meşhur Riskisesh ve son olarak kuzeybatıda yer alan muazzam manzaralara sahip Kashmir bölgesi yer alıyor.

Ulaşım

Ülke içerisinde yolculuk etmek epey zor. Bir yerden bir yere giderken çok uzun mesafeleri saatler süren otobüs ve tren yolculuklarında geçirmeniz gerekebiliyor.

Tren ağı çok gelişmiş olup her yeri birbirine rahatlıkla bağlasa da, sizin tren bileti bulmanız o kadar rahat olamayabiliyor. Tren bileti almanın iki yolu var. Birincisi tren istasyonları. Genelde tren istasyonlarının kalabalığına ve karmaşasına karışmak ve bu karmaşayı göze alıp da istasyona gittiğinizde oradaki görevlilere derdinizi anlatmaya çalışmak benim gözümde çok büyüdüğü için ben bu yöntemi tercih etmedim. Tercihimi ikinci yöntemden, yani internet üzerinden biletleri almaktan yana kullandım. Hint demiryollarının bu konuda çok gelişmiş ve kullanımı kolay bir sitesi var: www.irctc.co.in. Siteden bilet alabilmek için üyelik şart. Üyelik işlemi sırasında size mobil onaylama kodu göndermek için bir adet Hint cep telefonu numarası isteniyor; ama bu aşamayı site yönetimine e-posta gönderip mobil onaylama kodunu bir gün içerisinde yazılı olarak alıp es geçebilirsiniz. Siteye üye olduktan sonra gitmek istediğiniz şehirler arasındaki tren alternatiflerini farklı sınıf ve fiyat seçenekleri ile görmeniz mümkün. İnternetten biletlerinizi alabilmenizin bir başka koşulu da garip bir şekilde Hindistan dışından bilet alacaksanız American Express kart kullanmanız. Bu koşulu da sağlıyorsanız, biletlerinizi 20 RS hizmet bedeli ödeyerek e-bilet şeklinde kolayca alabilirsiniz.

Tren biletlerinin en büyük sorunu çok çabuk tükeniyor olmaları. Eğer gideceğiniz rota belliyse bir iki hafta öncesinden biletlerinizi almakta fayda var. Bazen tükenmiş gibi gözüken biletler, istasyonlarda ekstra ücret karşılığında gişelerden ya da istasyon yöneticileri ile görüştükten sonra yoktan var olabiliyorlar. Eğer bu da olmadı diyelim, yolculuğunuzu gerçekleştirmeyi planladığınız günün bir gün öncesinde satışa sunulan “tatkal” yani acil durum biletlerini de erken davranırsanız normal biletlerden biraz daha pahalıya alabilirsiniz. Bilet alma konusundaki bir başka alternatif ise bekleme listelerine adınızı yazdırmanız. Trenin kalkmasına 3-4 saat kala netleşen listelerde şans eseri bilet bulmanız mümkün; ama bunun da tabi garantisi yok.

Eğer olur da bilet bulursanız tren yolculuklarının farklı sınıfları mevcut. Ben 2A ve Sleeper kategorisi ile yolculuk ettim. 2A kısa yolculuklarda klimalı ve geniş koltuklu vagonlarda yolculuk imkanı sunarken, uzun yolculuklarda son derece rahat yataklı vagonlarda yolculuk imkanı sunuyor. Sleeper kategorisinde ise durum biraz daha farklı. Eğer gündüz yolculuğu ve kısa süreli ise 3-4 kişilik sleeper kategorisi yataklarına beşer onar sıkışıp oturarak yolculuk yapıyorsunuz, bulduğunuz yere oturuyorsunuz. Eğer uzun süreli gece yolculuğu ise ve şansınıza rezerve yatağınız varsa üç sıra alt alta dizilmiş ranzalarda yolculuk yapıyorsunuz. 2A’nın aksine bu yolculuklarda yastık, battaniye, çarşaf size verilmiyor.

Trenlere bir diğer alternatif ise otobüsler. Bol bol korno sesleri, çılgın sollamalar, tehlikeli araç kullanımı ve son ses Hint müziği sizi rahatsız etmiyorsa doğru yerdesiniz. Eğer eski püskü yerel otobüsleri tercih etmediyseniz, şehirler arasında yolculuk etmenize imkan sağlayan birçok özel firma var. Çoğu aynı kalite standardını korusa da firmaların otobüsleri farklılık gösterebiliyor. Bu yüzden otobüsleriniz seçerken Volvo ve Mercedes marka otobüsleri tercih etmenizi tavsiye ediyorum. Otobüsler arasında da farklı seçenekler mevcut. Normal koltuklu, yarı yataklı ve yataklı otobüsler var. Yataklı otobüslerde dikkat edilmesi gereken iki kişilik bölmelerden yer ayırtmamanız, yoksa yanınızda hiç tanımadığınız birisi ile uyumak durumunda kalabilirsiniz. Biletleri şehirlerin birçok yerine yayılmış turizm firmalarından alabileceğiniz gibi internet üzerinden www.redbus.in sitesinden de alabilirsiniz. Bu site birçok firma ve sefer detayına yer veriyor.

Konaklama

Hindistan’da konaklamalar çok ucuz ve ayıracağınız bütçeye göre size çok fazla alternatif sunuyor. Ben genelde 200-1500 Hint Rupee’si arasında değişen (genelde bu eğrinin ucuz tarafında kalan) konukevlerinde konakladım. Neredeyse her konakladığım oda için iki kişilik ücret vermek zorunda kaldım. Oteller çok temel ihtiyaçları karşılayacak şekilde düzenlenmiş. Hijyen açısından birçok oda kirli yastık kılıfı ve çarşaflarla sınıfta kalıyor. Eğer Hindistan’da konaklayacaksanız soğuk su ile duş almaya, gecenin bir saatinde, sabahın bir köründe her türlü gürültü ile uyandırılmaya alışsanız iyi edersiniz.

Benim yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatları aşağıdaki gibi:

Hindustan Guest House, Yeni Delhi – 400 RS
Grand Hotel, Amritsar – 1477 RS
Tourist Rest House, Agra -720 RS
Hotel Arya Niwas, Jaipur – 1128 RS
Shiwam Guesthouse, Jodhpur – 350 RS
Hotel Minerwa, Udaipur – 600 RS
Salvation Army Hostel, Bombay – 250 RS
Tony Cottage Rooms and Huts, Palolem Beach, Goa – 500 RS
Dream Nest Heritage House, Alleppey – 500 RS
Lima Residency, Varkala – 600 RS (iki kişi konakladık)
Sea View Hotel, Ernakulam – 360 RS
Hotel Masa, Chennai – 660 RS
Hotel Zen, Khajuraho – 400 RS
Mirisha Guesthouse, Varanasi – 500 RS & 200 RS

IMG_0182

Hindustan Guesthouse, Yeni Delhi. (nam-ı diğer bir daha ölsem de kalmam)

IMG_0325

Grand Hotel, Amritsar. (konakladığım en pahalı otel)

IMG_0628

Shivam Guesthouse, Jodhpur.

IMG_0835

Salvation Army Hostel, Bombay.

IMG_1759

Masa Hotel, Chennai.

Yiyecek içecek

Hindistan yemekleri sonsuz bir seçeneği de beraberinde getiriyor. Her şehrin, her bölgenin, her etnik grubun ve dinin yemekleri farklılık gösterirken, bu da size farklı alternatifler sağlıyor. Yemekler arasındaki en temel ayrım vejetaryen yemekler ya da vejetaryen olmayan yemekler. Güneyde genelde vejetaryen ağırlıklı yemekler yer alırken, kuzey ve orta Hindistan’da Mughal geleneğinden çeşitli et yemekleri, Punjab bölgesinde de “tandoori” adı verilen özel bir fırında pişirilen yemekler ağırlık gösteriyor. Bol baharat ve rengarenk sunum yemeklerin en temel özelliğini oluşturuyor. Öyle ki Türkiye’den baharatlara alışık olan ben bile, her baharatlı yemekten sonra burnumun akmasına engel olamadım. Buna rağmen herkesin dediğinin aksine yemeklerden dolayı herhangi bir rahatsızlık yaşamadım ya da midemi bozmadım.

Pirinç yemeklerin çoğunda kullanılıyor, özellikle de güney bölgelerde. Haşlanmış, çeşitli baharat ve aromalarla zenginleştirilmiş pilav türleri birçok ana yemekle beraber sunuluyor. (Örneğin, pilau veya biryani) Kuzeyde ise yemeğinizin yanında çeşitli ekmekler sunuluyor. Bizdeki pidelerin küçük boyları olan roti ya da chapati en sık rastlanılanlar. Hamur balonlarına benzeyen puri ya da farklı versiyonu kachori de çoğu zaman ana yemeklerin yanında getiriliyor. Tandoori’de hazırlanan naan ekmekleri de lezzetli bir alternatif oluşturuyor. Deniz ürünleri özellikle güneyde, Kerala bölgesinde çok yaygın ve çok lezzetli. Köri ile hazırlanan balıklar, masala tarzında hazırlanan karides ve kalamarlar farklı damak tatlarına hitap ediyor. Dhal, Hindistan’da en çok rastlayacağınız yemek türlerinden bir tanesi. Yani köri ile hazırlanmış mercimek. Farklı çeşitlerde onlarca dhal türünü yolculuğunuz boyunca tatma imkanınız olacaktır. Çeşitli turşular, hint turşuları ve turplar yemeklerle beraber genelde ikram ediliyor.

Ülke çapında çok tercih edilen Thali, geleneksel olarak demir tepsilerde farklı bölmelerde 4-5 farklı yemek çeşidinin yanında pilav ile sunuluyor. Dosa adı verilen, genelde güney bölgelerde rastlanan geniş krepler, vejetaryen restoranlarda yer alıyor. Masala dosa istediğinizde ise bu kreplerin içine baharatlı patates koyuyorlar. İdli adı verilen pirinçten yapılan süngerimsi kekler de çok sık rastlayacağınız yemek türleri arasında yer alıyor.

Hindistan’da sokak yiyeceklerinin zenginliğine şaşırabilirsiniz. Her köşe başında haşlanmış, kızarmış ya da taze yemekleri hazırlayan küçük tezgahlar farklı tatlara ev sahipliği yapıyor. Bunlar arasında en yaygın olanı samosa adı verilen bohça şeklinde, içinde baharatlı haşlanmış patatesin bulunduğu kızartmalar ve kızartılmış sebzelerden oluşan bjaija’lar.

Taze sebze ve meyveler çok lezzetli. Her ne kadar Kabir bu kadar kalabalık bir nüfusu beslemek için yetiştirilen meyvelerde çok fazla kimyasal kullandığını söylese de, her yerde bulabileceğiniz meyveleri tatmanızı öneriyorum.

Tatlı olarak mithai adı verilen şekerlemeler çok meşhur. (Örneğin, barfi, halwa, ladoos) Özellikle de Bombay bu konuda en iyi şekerlemeleri yapan şehir olarak anılıyor. Çeşitli meyve ve yemişler ile hazırlanan, bizdeki lokum ve helvaya benzeyen; ama tadına baktığınızda anında bütün beyninize kadar sizi ele geçiren çok lezzetli bu küçük tadımlıklar, çoğu zaman gümüş bir kaplama ile size sunuluyor. Buna ek olarak bizdeki pudingi andıran kheer ya da pasayam gibi tatlılar yemeklerden sonra tercih ediliyor. Kulfi ise ülkenin birçok yerinde satılan, yoğun kremalı dondurmalara deniyor.

İçecekler ise taze meyve sularından tutun da, soda limona kadar birçok lezzette geliyor. Masala chai adı verilen yol kenarlarında hazırlanan tatlı, baharatlı ve sütlü çay ile lassi adı verilen yoğurttan hazırlanan (kimi zaman meyveli, şekerli ya da tuzlu) içecekler ise bütün yolculuk boyunca benim en favorilerim oluyor. Yerel, popüler ve her yerde bulabileceğiniz birası ise Kingfisher.

IMG_0475

Hint kahvaltısı, bol baharatlısından. Balon şeklindeki ekmekler puri ile beraber.

IMG_0672

IMG_1182

“Turist” kahvaltısı.

IMG_0450

Hint yemeklerinin en güzellerinden bir tanesi: Thali.

IMG_1911

IMG_0506

Masala tavuk çeşitleri.

DSC01747

Masala dosa, muz kabuğu üzerinde servis ediliyor.

IMG_1151

Çakma muz kabuğunda servisler, yemekler genelde sağ el ile yeniyor.

DSC00652

Jodhpur’da ev yemeği keyfi.

DSC01768

Hint şekerlemeleri.

_MG_2800

Jaipur’un meşhur lassi’si, tek kullanımlık toprak kaplarda servis ediliyor.

DSC02048

Varanasi’nin meşhur lassi’si daha çok bir tatlıyı andırıyor.

DSC02072

Masala chai hazırlanırken.

Varanasi, Hindistan.

Standard

26 Ocak 2013, Cumartesi.

DSC02158

Dip ile Hindistan sınırından çıkmak üzereyken.

DSC02163

Nepal sınırına hoşgeldiniz.

Hindistan bana giderayak son kazığını atmasa olur muydu? Hint otobüslerinde genelde otobüse biniş saatinden daha erken bir saatte firmanın ofisine gidip otobüse bineceğinizi bildirmeniz gerekiyor. Benim otobüsüm 08:30’da olmasına rağmen, bildirim saati 07:00. Ben sabah 06:30’da ofisin önünde yerimi alıyorum. Tabi ki firma kapı duvar. Tozlu sokakta iki saat kadar çantamın üzerinde acaba yanlış yere mi geldim endişesi ile oturuyorum. 08:00’e doğru bisikleti ile gelen bir amca tıngır mıngır kepenkleri açıyor. Tüm işgüzarlığı ile gerekli bilgileri (!) veriyor. Toplamda altı kişi olduğumuzu (sonradan dört kişi olduğumuz anlaşılıyor) ve bu nedenle bizim için ayrı bir otobüs kaldıramayacaklarını; ama istasyondaki diğer otobüslere entegre edeceklerini söylüyorlar. Ben bu durumdan biraz huylanıyorum; ama durumun aslı astarı nedir görmeden de ses çıkarmak istemiyorum. Bilete dahil olan kahvaltıdan da zaten eser yok. En sonunda yarım saat rötarla başka bir amca, ben ve üç kişiyi peşine takıp bizi otobüs istasyonuna götürüyor. Bizi oradaki yerel otobüslerden birine bindirecekmiş, sınırda biz kendi işlemlerimizi hallettikten sonra, kalacağımız oteldeki görevli bizimle ilgilenecekmiş. Ben tenekeden bozma ve sıkışık otobüste yolculuk etmek için bu kadar para vermediğimi ve paramı geri istediğimi söylüyorum. Mevzu aslında paradan öte, lüks otobüs vaatlerinin aksine hiçbir şey yapmamalarına rağmen bu adamların cebine param girsin istememem. İstasyondan turun ofisine olan bütün yolu geri yürüyorum. Yarım saat kadar bekledikten sonra paramı geri alıyorum. Sonrasında tekrar otobüs istasyonuna gidiyorum, aynı otobüse bu sefer kendim bilet alıyorum. Nepal sınırındaki Sunuali şehrine ulaşabilmemin tek yolu önce Gorakhpur’a gitmem ve oradan ikinci bir otobüsle Sunuali’ye geçmem. Burada ilk hatamı yapıyorum, Gorakhpur’a trenle geçmek sadece 5:30 saat sürecekken, ben otobüsü tercih ettiğimden rahatsız yol 8 saat sürüyor.

Hava kararmaya yakın Gorakhpur’a geliyorum, oradan otobüslerin kalktığı yere rickshaw’la geçip Sunuali otobüsüne atlıyorum. Yanıma Dip oturuyor. Benim tek başıma yolculuk yapıyor olmamı, özellikle de bu kadar garip bir bölgede ne işimin olduğunu anlamlandıramıyor. Kendisi Nepalli; ama Hint ordusunda çalışıyor. Tatil olduğu için ailesinin yanına dönüyor. Bu noktadan sonra tam bir saat boyunca bana yolculuğumda neler yapmam gerektiği konusunda bilgi veriyor. Benim için fazlasıyla endişelendiği aşikar. Çok üşüdüğümü görünce çıkarıp kendi eldivenlerini vermeyi teklif ediyor. Kuzeye gittikçe havanın sıcaklığı daha da düşüyor. Teneke otobüsümüzün her yeri bozuk yoldan ve rüzgardan gümbür gümbür birbirine çarpıyor. Adeta içine birkaç çivi atılmış bir teneke kutuyu andırıyor. Yol o kadar tehlikeli ki, ben genç yaşımda kalp krizi geçirmek istemediğimden biraz uyumaya çalışıyorum. Arka fonda gösterilen Bollywood filmi ve ağzında tütün çiğneyerek çok rahatsız edici bir ses tonuyla konuşmaya çalışan Hint erkeklerinin sesleri buna engel oluyor tabi. Tam uyku ve uyanıklık arasındayken otobüs korku filmi seti gibi bir yerde duruyor. Her yer tozlu ve sisli. Işıksız ve puslu. Dip surat ifademi görünce bana sınıra kadar eşlik edeceğini, endişelenmemi söylüyor. Upuzun bir yolda ilerliyoruz. Her yer karanlık, köpekler havlıyor. Arada insan siluetleri sisin ve toz yumağının arasında yükselen araba farları ile kendilerini belli ediyor. Yol kenarlarında ateş yakmış insanlar bizi izliyor. Biz elimizi kolumuzu sallaya sallaya birkaç yüz metre yürüdükten sonra Hint sınırını geçiyoruz, Nepal sınırından çıkmadan ben giriş – çıkış damgalarını soruyorum. Meğersem Hint göçmenlik bürosu sınırdan çok önceymiş. Dip ile tekrar geri dönüyoruz ve önünden geçtiğimiz; ama karanlıktan dolayı fark etmediğimiz büroya giriyoruz. İçeride kimleri görelim: sabah otobüs firmasında beraber beklediğim gençler. Onlar da benim gibi çetrefilli ve bol beklemeli bir yolculuk sonrası ancak gelebilmişler. Hindistan çıkış, Nepal vizesi alış ve Nepal’e giriş işlemlerini hep beraber yapıyoruz. Sonrasında Belçikalı Isabelle ile ben Sunauli’nin Nepal tarafındaki otellerden birinde en azından gün aydınlanana kadar bir oda tutmaya karar veriyoruz. Geceliği 400 RS’ye New Cottage Lodge’dan bir oda ayarlıyoruz. Ben ertesi sabah 07:30 için Katmandu otobüs biletimi de bu otel aracılığıyla ayırt ediyorum. Katmandu’da Güney Koreli arkadaşım Jeong Min ile buluşacağımdan olabildiğince erken gitmemde fayda var. Sınırın Nepal tarafında koyu mavi buz gibi bir odada bölük pörçük bir uyku beni bekliyor.

25 Ocak 2013, Cuma.

DSC01959

DSC02104

 

DSC01952

_MG_3356

DSC02084

_MG_3326

_MG_3350

 

DSC02101

 

DSC02095

 

DSC02081

 

DSC02141

DSC02138

 

DSC02118

 

DSC02108

_MG_3358

_MG_3373

_MG_3392

_MG_3419

DSC01957

Ganj Nehri kıyısından manzaralar.

Sabah görece geniş olan odamı, otel içerisinde daha ucuz tek kişilik bir oda ile değiştiriyorum. Yeni odamın geceliği sadece 200 RS. Yani 4 dolar. Bunu söyledikten sonra fazla detay vermeme gerek var mı bilmiyorum; ama küflü duvarları ve kibrit kutusunu geçmeyen boyutu ile bu odada sadece sabahın erken saatindeki otobüsüme kadar kısacık bir uyku çekmeyi planlıyorum. Bu nedenle birazcık tasarruf etmek çok da zor gözükmüyor gözüme. İşin garip tarafı, bu kadar zamandır yolda olmama rağmen hala nerede tasarruf edip nerede etmemem gerektiğini öğrenememiş olmam. Yoksa bir yemeğe 1000 RS verirken, odalarda 100 RS’yi fazla görüyor olmak başka hangi mantıkla açıklanır bilemiyorum. Odanın ne boyutu, ne de hijyeni dert oluyor; en büyük problemim ön tarafa baktığı için sürekli maymunlar tarafından işgal edilen balkonumdan gelen sesler. Burada maymunlar epey saldırgan olabiliyorlar. Eğer pencerenizi ya da balkon kapınızı açık bırakırsanız, odaya döndüğünüzde bir maymunla rastlaşmanız ya da oda içerisindeki eşyalarınızı eksilmiş bulmanız ihtimaller dahilinde.

Yeni odama taşındıktan sonra güzel bir kahvaltı yapıp Ganj Nehri kenarına gidiyorum. Yavaş yavaş, salına salına en güneyde yer alan Assi Ghat’a kadar yürüyorum. Arada sırada merdivenlerin gölgesinde oturup insanları izliyorum. Neredeyse günümün tamamı bu şekilde geçiyor. Tekneleri ile Ganj Nehri üzerinde tur satmaya çalışanlar, dilenciler, fotoğraflarını çekin de karşılığında sizden para isteyebilsinler diye peşinizden ayrılmayan küçük çocuklar bir yana; kendi halinde nehirde yıkananlar, çamaşırlarını yıkayanlar, yıkanan çamaşırları kurusun diye merdivenlere serenler, tıraş olanlar, meditasyon ve yoga yapanlar, dua okuyanlar ya sadece benim gibi çevresindeki binlerce rengi ve hareketi sindirmeye çalışanlar…

Dasaswamedh Ghat’da ise farklı bir ritüele denk geliyorum. Müzikler eşliğinde kalabalıkça bir grup merdivenin başından itibaren Ganj nehrine doğru ilerliyor. Ortalarına aldıkları yaşlı teyze her iki üç adımda bir kendini yere atıyor, bunu takiben birisi önüne nehirden doldurduğu su ile bir çizgi çekiyor. Teyze ayağa kalkıyor, bir metre daha yürüyor sonra kendisini yine yere atıyor. Çevresindeki kalabalık grup da teyzeye destek oluyorlar. Bu tören nehre kadar, teyze kendisini orada suya bırakana kadar devam ediyor.

Şans eseri eski şehir olarak anılan kuzey bölgesine doğru geri yürürken, Meekyeong ile rastlaşıyorum. Akşam 19:30’da Blue Lassi’de buluşmak üzere sözleşiyoruz. Güzel olan kısmı 3-4 kere pratik yaptıktan sonra kendi bölgemden tapınak bölgesine kaybolmadan gidebilmeyi öğrenmiş olmam. Blue Lassi de zaten tapınakların olduğu sokak üzerinde yer alıyor. Günde iki kere uğradığım bu küçücük mekan benim kalbimi çoktan kazanmış durumda. Bütün şehri baştan başa son kez turladıktan sonra Meekyeong’la burada buluşuyoruz, kapanana kadar da muhabbet ediyoruz. Sonrasında ben odama dönüyorum, nasıl olsa ertesi gün sabah erkenden Nepal’e doğru uzanan bir otobüsüm var. Odaya doğru yürürken hem Hindistan’da, hem de şu ana kadar gördüğüm en etkileyici şehirlerden birinde son gecem olması dolayısıyla buruk hissediyorum. Ganj’ın öyle bir etkisi var ki, etrafındaki her şeyi büyülü bir hale dönüştürüyor. Soruyorum kendime acaba bir nehrin bu kadar günahı, bu kadar ölüyü, bu kadar sırrı kaldırabilmesinin imkanı var mı?

24 Ocak 2013, Perşembe.

DSC02052

DSC02047

 

 

DSC02054

DSC02056

Varanasi’nin sokakları.

DSC02063

Lassi hazırlanırken.

Uyandığımda öğlen olmuş bile! Odanın karanlığından ve yorgunluktan güneşin doğduğunun farkına varamıyorum. Sonrasında kendimi yine Varanasi labirentlerinde buluyorum. Yürüyeceğim mesafe on metre bile olsa, sürekli kaybolup aynı yere çıkmayı başardığım için saatler alıyor. Bir de kendi çapımda yürürken “Gördüğün bu dükkanı hatırla!” diyorum yol işareti olarak; yemin ederim yirmi metre sonra aynı dükkan karşıma tekrar çıkıyor. Aynı yazılarla. Dükkanın içinde de aynı amca oturuyor! Nasıl oluyor da her yer birbirine bu kadar benziyor, nasıl oluyor da her sokak kendini bu kadar tekrar edebiliyor çok anlayamasam da içten içe kaybolmak çok hoşuma gidiyor. Her kayboluşun bir kendini buluşu oluyor çünkü. Güzel bir kahvaltı sonrasında ilk iş olarak kendime Nepal’e bir otobüs bileti ayarlıyorum. Ertesi güne bilet kalmadığı için cumartesi sabahı 08:30’da kalkacak, Nepal sınırında bir gün konaklamalı olacak şekilde Paul Travels’den biletimi 1000 RS karşılığında alıyorum. Sonrasında kendime yün bir battaniye / şal alıyorum; çünkü kuzeye gittikçe gece ve gündüz arasındaki sıcaklık farkı 20 dereceleri buluyor ve ben bu duruma çok alışık olmadığım için geceleri üşüyerek uyanıyorum.

Şehrin neredeyse her yerinde büyüklü küçüklü tapınaklar yer alıyor; ama bunların en ünlüsü çevresindeki askerlerden de kolayca ayırt edilebilen Vishwanath Tapınağı. Bu tapınak özellikle kubbesinde yer alan 800 kilo altın kaplama ile meşhur olmuş durumda. Biraz da bununla bağlantılı olarak tapınağın bulunduğu bölgeye girerken yanınızda pasaport ve paranızdan başka hiçbir şeye izin verilmiyor. Eşyalarınızı tapınak etrafındaki dükkanların dolaplarına kilitlemek durumunda kalıyorsunuz. Tapınağın yer aldığı sıkışık sokaklara yoğun güvenlik kontrolünden geçip girdiğinizde de Hindu olmadığınız için tapınağın içerisine girmenize izin verilmiyor. Uzaktan tapınağın parıldayan kubbesini ve ibadet eden Hinduları izleyebiliyorsunuz.

Günümün geri kalanı Varanasi labirentlerinde bir aşağı bir yukarı, hop aynı yer, bir yukarı bir aşağı, hop aynı yer mantığı ile geçiyor. Ganj Nehri kıyısında insanları izlemek, Varanasi sokaklarında ölü bedenleri taşıyan insan kalabalığına denk düşmek, yolu kapayan öküzleri bir Hintli gelsin de çeksin diye beklemek, sessiz sedasız arkadan gelip bir anda kornayı çalan motosikletlilere alışmaya çalışmak, sürekli muhabbet etmeye çalışan Hint erkekleri ile kovalamaca oynamak, bir anda dükkanlarından fırlayıp ayağınıza doğru çiğnedikleri tütünleri tüküren satıcıların atışlarının hedefi olmamak günlük maceralarımı oluşturuyor. Hava kararınca bu sefer ilk şoku atlatmış şekilde Manikarnika Ghat’da ölü yakma törenlerini tekrar izliyorum. Yanan ölü bedenlerden daha tatsız olan, Hintli bir erkeğin gelip açık açık sözleriyle beni taciz etmesi oluyor. Çok fazla ortalıkta dolanmak istemediğimden otelime geri dönüyorum.

23 Ocak 2013, Çarşamba.

DSC01964

Büyülü Ganj Nehri.

DSC02000

DSC02033

Her gece Ganj Nehri kenarında düzenlenen “ganga aarti” töreninden manzaralar.

DSC02028

Nehre sunulmak üzere hazırlanan çiçekler ve mumlar.

DSC02039

Gece ve pus ghat’lara yansırken.

DSC02042

Manikarnika Ghat’da ölü bedenler yakılırken.

Bir önceki gün otel lobisinde muhabbet ettiğim Güney Korelilerin bahsettiği, Güney Kore’de 450 km’yi iki saatte giden trenlerine inat, bizim tren 450 km’yi 14 saatte tamamlıyor. Varanasi’ye vardığımızda ben ve kompartıman arkadaşım Güney Koreli Meekyeong bir adet cycle rickshaw’a atlayıp kişi başı 20 RS’ye şehrin eski bölgesine gidiyoruz. Şu ana kadar Hindistan’da gördüğüm en kötü trafiklerden bir tanesi Varanasi’nin kirli sokaklarını işgal ediyor. Eski şehre varınca ayrılıyoruz ve otel arama maratonu başlıyor.

3-4 otele baktıktan, komisyoncuları ve yol göstericileri başımdan salmak için kıran kırana mücadele verdikten sonra, ölülerin yakıldığı Manikarnika Ghat’a çok yakın olan Mirisha Guesthouse’da temiz bir oda ayarlıyorum kendime. Eşyaları bıraktıktan sonra da Varanasi’nin sokaklarında buluyorum kendimi. Gördüğüm şehir beni o kadar heyecanlandırıyor ki, kısacık sürede Hindistan’da gezdiğim ve gördüğüm en favori şehrim olmayı başarıyor. Daracık rengarenk sokakların size sunacakları, bekleyeceğinizin ve hayal edebileceğinizin çok daha ötesinde. Birbiri içine geçen labirentleri andıran ve ne kadar uğraşırsanız uğraşın yol bulmanızın imkansız olduğu; ama eninde sonunda aynı yerlere çıkacağınız kalabalık sokaklar; satıcılarla, muhabbet edenlerle, masala çay satıcılarının tezgahları ile, motosikletlilerle, köpeklerle, keçilerle, yolları bazen tıkayan inek ve öküzlerle dolu. Bu daracık sokaklarda kaybola kaybola bir iki saat dolanıyorum, sonunda Ganj Nehri’nin kıyısına inip birbiri ardına sıralanan ghat’ları teker teker yürüyerek geçiyorum. Ganj Nehri’ne inen basamaklara “ghat” deniyor ve büyüklü küçüklü her ghat’da farklı bir atraksiyon var. Bu ghat’lar arasında sadece iki tanesinde ölülerin yakımı aktif olarak devam ediyor. Bunlardan bir tanesi benim konakladığım yerin yanındaki Manikarnika Ghat, bir diğeri de daha güneyde yer alan Harishchandra Ghat. Özellikle Manikarnika Ghat, bir Hindu’nun vücudunun yakılabileceği en kutsal yer olarak kabul ediliyor. Bu nedenle çoğu Hindu, Hinduizm’in yedi kutsal şehrinden biri olan Varanasi’ye ölmeye ve yakılmaya geliyor; çünkü burada ölmek aynı zamanda ölüm ve doğum döngüsünden çıkmak anlamına geliyor. Bölge yoğun bir is ve birbiri ardına dizilmiş odunlar ile çok kolay ayırt edilebiliyor. Nehir kenarına dizilmiş ölü vücutlar, Ganj Nehri’nde yıkanmadan sonra yakılmak üzere turuncu, pembe ve sarı parlak kumaşlara sarılı halde bekletiliyorlar.

Ganj büyülü gibi duruyor. Hafif bir isin kapladığı nehir, botlara, balıkçılara, evlenenlere, yıkananlara, çamaşırlarını yıkayanlara, ibadet edenlere, yoga yapanlara, nehre ikramlarını sunanlara kadar birçok insana büyüsünü sunuyor. Ghat’lar arasında yürüdükten sonra tekrar labirent sokaklara dalıp bir şeyler yemek üzere ünlü Brown Bread Bakery’ye gidiyorum. Bu restoran, “Learn for Life” isimli bir derneğe ait. Buradan kazanılan paralar, bu derneğe bağış olarak aktarılıp sosyal projelerde harcandığı için ayrıca daha da bir anlamlı. Daha sonraki durağım ise Hindistan’daki en iyi lassi’yi yaptığı söylenen Blue Lassi oluyor. Burası ününün hakkını da veriyor. Küçücük ve masmavi bu kutucuk yabancı turistlerle, duvarları da turistlerin referansları ile kaynıyor. İstediğim elmalı lassi, Jaipur’dakine benzer şekilde tek kullanımlık toprak kaplar içinde sunuluyor. Farklı olarak burada yoğurtlu bu içeceğin içine meyve parçaları da karıştırılıyor. Bu küçük mekanda, sokağa bakan tahta sıralarda otururken, her on dakikada bir kapının önünden rengarenk parlak kumaşlara sarılmış ölü bedenler, bir grup tarafından dualar eşliğinde bambu sopalar üzerinde Ganj Nehri’ne doğru taşınıyor. Hayatın içerisinde ölümün bu kadar yer alıyor olması ve bunun bu kadar doğal bir şekilde karşılanıyor olması bende şaşkınlık uyandırıyor.

Mutlu ve mesut, karnım doymuş bir şekilde Ganj Nehri’ne, Dasaswamedh Ghat’de düzenlenecek ve saat 19:00’da başlayacak “ganga aarti” gösterisini izlemek için dönüyorum. Bu tören her gün aynı saatte dans, müzik ve ateş gösterileri ile tekrarlanıyor. Yarım saat kadar süren danslar ve çeşitli ritüel hareketler sonrasında, grubu izleyen halk, dualar eşliğinde nehre ikramları olan çiçeklerini bırakıyorlar. Ganj Nehri’ni dolduran müzik, bir ağızdan okunan dualar, rengarenk çiçekler ve kumaşlar sonrasında her şeyin daha karanlık olduğu Manikarnika Ghat’a ilerliyorum. Yanı başında konaklamama rağmen ölü yakma törenleri ile ilk defa karşı karşıya geliyorum. Karanlığa rağmen, yoğun ve tatsız bir is her tarafı sarmalıyor. Merdivenlere ve nehir kenarına dizilmiş ölü bedenler yakılmayı bekliyor. Sürekli odunlar taşınıyor ateşleri güçlendirmek için. Ateşlerin arasında çeşitli vücut parçalarını seçebiliyorsunuz. Benim için ifade edemeyeceğim kadar garip bir etkisi oluyor bu manzaranın. Merakıma rağmen, rahatsız edici; kutsallığına rağmen, moral bozucu. Anlamlandıramadığım bir şekilde kötü hissederek odama geri dönüyorum. Günler sonunda sessiz ve kesintisiz bir uykuyu rahat bir yatakta yatacak olmak bile beni neşelendirmeye yetmiyor.

Khajuraho, Hindistan.

Standard

22 Ocak 2013, Salı.

 

DSC01880

DSC01862

DSC01822

_MG_3189

_MG_3195

_MG_3268

_MG_3170

_MG_3282

Tapınak işlemelerinden detaylar.

DSC01880

IMG_3143

DSC01924

Batı tapınakları bölgesinden manzaralar.

IMG_1907

Hint erkeklerinin erotik işlemelerle imtihanı.

DSC01840

DSC01811

Khajuraho “old village” yani eski kasabadan kesitler.

DSC01845

Halkın umumi tuvaleti: Hindistan, küçük tapınaklara karşı.

IMG_1873

Ganimetlerimin postalanmaya hazırlanmasını beklerken, terzi iş başında.

Sabah gecenin tüm uykusuzluğuna rağmen 07:00’de, uykumu alamamış ve yorgun uyanıyorum. Amacım ilk olarak şehir merkezine yakın otobüs istasyonuna gidip buradaki tren bileti gişesinden Varanasi için bilet alternatiflerini soruşturmak; sonrasında da istasyonun hemen karşısındaki postaneden Hindistan ve Sri Lanka ganimetlerimi eve göndermek.

Otelden dışarı adımımı attığımda dün gece iki cümle kurduğum herkes sokakta pusuya yatmış beni bekliyor gibi davranıyor. Şehrin küçük olmasının en kötü tarafı başınızdan kimseyi savamayışınız. Bir kişiye görünmeden kaçtım diye sevinirken, öbür köşeden diğer bir kişi sırıtarak karşınıza çıkabiliyor. Motosikletle gezme teklifleri yenileniyor, ben artık yalan söyleme konusunda yeni teknikler geliştirmeye başlıyorum, derken otobüs istasyonuna varıyorum. Öğrendiğime göre Khajuraho’dan Varanasi’ye otobüs yok; tek alternatifim tren. Bundelkhand Express’i de haftanın sadece üç günü var: Salı, Cuma ve Pazar. Cuma gününe kadar bu şehirde bekleme fikri tüylerimi diken diken ettiğinden hemen aynı gece için bilet arayışlarına girişiyorum. Tren bileti gişesindeki amcam, sadece bana özel “sleeper” sınıfında (sleeper sınıfı şu ana kadar yolculuk yapmadığım bir sınıf, 72 kişilik vagonlarda, alt alta dizilmiş üçerli ranzalardan oluşuyor) yer bulabileceğini söylüyor ve buluyor da. Tabi ki Hindistan’daki her şey gibi bu da karşılıksız değil. “Ben seni mutlu ettim, şimdi sen de beni mutlu et.” diyor amcam. Bilet ücretinden daha yüksek bir miktarı rüşveti de içerecek şekilde verip tren biletimi alıyorum. Buradan sonra postaneye gidiyorum, postane kapalı. Ben de önce otele dönüp odayı boşaltıyorum. Şehrin güneyine ve doğusuna yayılmış tapınakları daha rahat gezebilmek için otel aracılığıyla bir bisiklet kiralıyorum. Eski ve paslanmaya yüz tutmuş, sert ve rahatsız selesi ile bordo bisikletimle birkaç denemeden sonra düz yola çıkmayı başarıyorum. Trafiğin akış yönüne alışmaya çalışarak yola koyuluyorum.

Postane bu sırada açılmış. İçerideki görevliler bana çok yardımcı oluyorlar. Benim parça pinçik alakasız hediyelik eşyalarımı paketleyebilmem ve Hint posta standartlarına getirebilmem için öncesinde bir terzi bulmam gerekiyor. Jaipur’da bu paketleme işini postanenin içinde görevli terziler yapıyordu, daha küçük postaneler bu durumlarda, Khajuraho’da olduğu gibi, sizi yerel terzilere yönlendiriyorlar. Postaneden bir görevli benimle beraber otobüs istasyonunun yakınlarındaki terzinin küçük dükkanına eşlik ediyor; fakat terzi henüz dükkanı açmamış. Biz de kenardaki çay yapan başka bir amcanın yanına oturuyoruz. O sırada terzi aranıyor, on beş dakikaya gelme sözü alınıyor. Benim de yapacak bir işim yok, Bollywood filmi izleyen güruha katılıyorum. Filmde kadın adamı öptüğünde bir anda ortam değişiyor, yeşillik bir alana ışınlanıp kadınlar ve erkekler gruplar halinde dans ederek şarkılar söylemeye başlıyorlar. Benim ilgili izleyişim, çevremdekilerin de hoşuna gidiyor ki herkes filmle ilgili yorumlarını anlatıyor bana.

Terzi geldiğinde paketleme için hummalı bir süreç de başlıyor. En başta eşyalarımı güzelce bir çantaya yerleştiriyoruz, çantayı bir kutuya aktarıyoruz. Sonrasında terzi küçük küçük beyaz kumaş parçalarını birbirine ekleyerek bu kutuyu kaplayacak bir kumaş zarf dikiyor. Yarım saat sonra kutum gönderilmeye hazır. Posta ofisine dönüp resmi işlemleri hallettikten sonra ben de batıda yer alan tapınakların yolunu tutuyorum.

Khajuraho’nun tapınakları şehrin üç bölümüne yayılmış durumda: doğu, güney ve batı. Doğu ve güneydeki tapınakları ücretsiz olarak ziyaret edebiliyorsunuz; fakat batı bölgesi, tapınakların en yoğun bir arada yer aldığı bölge olduğu için, tapınaklar da çok iyi bir şekilde korunmuş olarak burada sergilendiği için girerken 250 RS ödemeniz gerekiyor. Doğu bölgesinde üç adet tapınak yer alıyor, bunlar aynı zamanda Jain Tapınakları olarak da anılıyor. İşlemeleri ile Hindu tapınaklarının en güzel örnekleri sayılıyor bu şehirdeki tapınaklar. İşin ilginç tarafı ben bu tapınakları gezerken, kırk günün sonunda ilk defa başka Türkler ile rastlaşıyorum, İstanbullu bir karı koca. İki haftalığına Hindistan’a gelmişler. Biraz muhabbetten sonra ben bisikletime atlayıp güneydeki tapınakları gezmek için ilerliyorum. Bu sırada köylerin ve boydan boya uzanan çiçek tarlalarının arasından bisikletle geçiyorum. Köylerdeki evlerin Jodhpur’u andıran mavi boyalı duvarları ve rengarenk manzaraları adeta görsel şölen sunuyor. Her rastlaştığım çocuk ise “Hello, rupee” diye arkamdan bağırıyor. Nasıl olsa yabancı olmak demek, Hintlilerin gözünde çoğu zaman para anlamına geliyor. Güneş etkisini biraz azalttıktan sonra da batı tapınaklarına geçyorum. Bir sesli rehber alıp tapınakların içerisinde kendimi kaybediyorum.

Khajuraho’da yer alan bu tapınakların bu kadar ünlü olmalarında muazzam mimari yapılarından ve heykelcilik düzeylerinden öte, işlemelerde seks sahnelerinin yer almasının da çok büyük bir payı var. Bu kutsal tapınaklarda, bu seks sahnelerinin neden işlendiği konusu ise hala tartışmalı. Bazıları bunun kötülüklerden korunmak için olduğunu söylerken, bazıları da bu sahnelerin daha derin ve ruhani anlamlar taşıdığına, nirvanayı temsil ettiğine inanıyor. Bu sahneler bütün tapınaklarda mimari kesişim noktalarına işlenmiş durumda, bu yüzden metafiziki bir anlamı olduğuna da inanılıyor. Çeşitli elastik pozisyonların sergilendiği grup seks sahnelerinden tutun da, birbirleri ile flörtleşen sevgililere kadar neler yok ki. Sadece seks içerikli işlemeler de değil, kutsal peri kızlarının bin bir güzellikteki sahneleri de bu işlemelerde yer alıyor. İç çamaşırlarını giyerken, aynalara bakarken, top atarken, kollarında seks sonrası tırnak izlerini sergilerken, ayaklarındaki dikenleri çıkarırken, çeşitli müzik enstrümanlarını çalarken… Tapınak işlemecilerinin espritüel yanları da arada sırada kendisini gösteriyor. Örneğin, Lakshman Tapınağı’nda alt sıralarda yan yana dizilmiş filler yer alıyor, bu fillerin hepsi size dönük bakıyorlar; fakat tapınağın iç köşelerine doğru bu fillerden biri sola dönmüş hemen yanında sevişen çifti izliyor şekilde resmedilmiş. Gün batmaya yakınken tapınaklar bölgesinden çıkıyorum, manzarası ile meşhur Blue Sky Cafe’nin sonradan eklemeli ağaç katına oturup gün batımında tapınakların renginin değişmesini izliyorum.

Sonrasında otele dönüp tren saatime kadar otelde beklemeye karar veriyorum. O sırada oteldeki Güney Korelilerle muhabbete başlıyoruz. O kadar kalabalıklar ki. Her gelenle biraz muhabbetten sonra 11’deki trenim için istasyonun yolunu tutuyorum. Tren istasyonunun bekleme salonunda çekik gözlü olmayan bir ben varım. Trenimiz bir saat rötarla geliyor. Bindiğimiz trenin elektrikleri kesik, heyecanlı bir yer bulma macerasından sonra fark ediyoruz ki bütün vagon sadece turistlere ayrılmış. Bu turistlerin yüzde doksanını da Güney Koreliler oluşturuyor. Güney Koreliler yolculuk işinde de uzmanlar, son derece profesyonel ve kolay taşınabilen yolculuk eşyası adına ne varsa, hepsi onlarda. Küçücük çantalarından kocaman uyku tulumları çıkıyor, sarılıp uyuyorlar. Ben de o arada artık çantamdan beni sıcak tutabilecek ne varsa bulup kendimi sarıp sarmalıyorum. Bölük pörçük bir uyku da beraberinde geliyor.

21 Ocak 2013, Pazartesi.

Havaalanının içerisinde uyumanın avantajlarından biri: ilk defa bir uçağı kaçırma korkusu olmadan uyanıyorum, uyandıktan on dakika sonra biniş kartlarım da elimde. Chennai’den Khajuraho’ya uçuşum aktarmalarla dolu, ilk duraksa Delhi. İki buçuk saatlik konforlu bir yolculuktan sonra Delhi’ye varıyorum ve üç saat sonraki uçuşumu beklemeye koyuluyorum. Delhi havaalanı son derece modern ve benim Hindistan’da görmediğim bütün turistler şık kıyafetleri ile burada toplanmış durumdalar. İnsanları gördükçe bir ayı geçkin süreden sonra ilk defa birbirleri ile hiç alakası olmayan ütüsüz ve eski kıyafetlerimi sorguluyorum.

Delhi’den bineceğim Khajuraho uçuşunun iki yerde durması bekleniyor. Durmaktan neyin kast edildiğini çok da algılayamıyorum ben en başta. Uçağım iki saat rötarla kalkıyor. İlk olarak Agra’da durup yolcu indirip yeni yolcuları aldıktan sonra ben de durumu anlıyorum. Sonraki durağımız ise Varanasi oluyor. Aynı uygulama burada da kendisini gösteriyor. Dolmuş misali, uçakla şehirlere uğrayıp yolcu indirip alıyoruz. Son durağımız Khajuraho’ya vardığımızda ben artık sonsuz inip kalkmalardan yorgun, bacaklarım hareketsizlikten uyuşmuş, kulaklarım basınçtan şaşkın; havaalanından şehre gitmenin bir yolunu araştırıyorum. Hava kararmış olduğu için, havaalanı da şehir merkezinden epeyce uzakta olduğu için, kapıda bekleyen polis görevlisi çok alternatifim olmadığını ve taksi ile 200 RS ödeyerek şehre gidebileceğimi söylüyor. Sonradan fark ediyorum ki havaalanı bölgesinden dışarıya doğru biraz yürüdüğünüzde burada alternatifleriniz daha çok artıyor. Ben taksi şoförlerinden birisiyle anlaşıyorum, eğer taksiye havaalanının dışından binersem sabit ücretin yarısını, yani 100 RS’yi ödeyebileceğimi söylüyor, kabul ediyorum. Khajuraho’nun tek ve kısacık bir sokaktan oluşan küçücük şehir merkezine geldiğimde de yoğun bir erkek ilgisiyle karşılaşıyoru. Zaten ortalıkta tek bir adet bile kadın yok. Artık kendi kendime yabani olmama kararı almış olan ben, kimseyi terslemeden biraz da beni getiren şoförün yardımıyla, Zen Otel’de geceliği 400 RS ‘ye konaklamayı kabul ediyorum. Üstüne çirkeflik yapıp wi-fi kullanımını da bedavaya getiriyorum.

Odaya eşyalarımı bıraktıktan sonra bir şeyler yemeye çıkıyorum. Yolda iki üç kişi muhabbet etmeye çalışıyor, her muhabbet ettiğim insan sonraki gün motosikleti ile şehrin doğu ve güneyinde yer alan tapınaklarını gezdirmeyi öneriyor. Konuşmaya çalışan erkeklerin tavırları Hindistan’ın diğer bölgelerinden görmediğim kadar rahatsız edici. Bu yüzden yemekten sonra, Lassi Corner’da muzlu lassi’mi içip erkenden otele çekiliyorum. Bir süredir adam gibi bir uyku uyuyamamış olan ben, otel odasına girdiğimde bangır bangır gelen gürültülü müziğin kaynağını anlayamıyorum. Çıkıp baktığımda da yüksek duvarların arkasında bir yerlerde bir şeylerin kutlandığı anlaşılıyor. Kötü batı disko müziği ve araya karışan Hint ezgileri eşliğinde müzik son ses gece 03:00’e kadar sürüyor. Sonraki gün öğrendiğime göre bir düğün kutlamasıymış. Uykusuz gece sabaha karışıyor.

Chennai, Hindistan.

Standard

20 Ocak 2013, Pazar.

IMG_1852

Havaalanın yatak ve duş hizmeti.

Otelin 24 saat politikası gereği, bir önceki gün 08:30’da giriş yaptığım otel odasını 08:30’da boşaltmam gerekiyor. Şehrin neredeyse birçoğunu yürüyerek gezmiş olan ben, bugünü es verme günü ilan edip direk tren istasyonuna gidiyorum. Tren istasyonundaki bekleme salonunda 4-5 saat kitap okuduktan, Hint müziği kliplerini ve tartışma programlarını izledikten, insanlarla muhabbet ettikten sonra havaalanına gitmek için yerel trene biniyorum. Trende yanına düştüğüm bir teyze benimle sohbet etmeye çalışıyor. Açık olan saçlarımı bir lastikle topluyor, karşılığında şişe suyumdan içiyor (burada çok yaygın bir durum, insanlarla iki kelime edin suyunuzu içmek için işaret ediyorlar, ağızlarını değdirmeden suyunuzu içiyorlar).

Havaalanına uçağımdan o kadar erken bir vakitte geliyorum ki, normal olarak kapıdaki sıkı kontrol sırasında beni içeri almıyorlar. Ben de havaalanı yöneticisi ile görüşmeye gidiyorum. Bana istersem havaalanında “bed and bath” yani “yatak ve duş” hizmetinden yararlanabileceğimi söylüyor. Önümde 15 saate yakın olan ben, 400 RS ödeyerek bu hizmeti kullanmayı kabul ediyorum. Havaalanın içerisinde kadınlara ve erkeklere ayrı olarak hazırlanmış bu geniş alanda, sıralanmış temiz yataklar ve iç tarafta da temiz duşlar yer alıyor. Benim de işime geliyor açıkçası. Güzel bir yemekten sonra, sabaha karşı olan uçuşumu beklerken bütün gün burada dinleniyorum.

19 Ocak 2013, Cumartesi.

DSC01730

DSC01726

DSC01753

Chennai’de metro çalışmaları ve yargıtay binası.

IMG_1775

IMG_1791

Trenden manzaralar.

Günü ağırdan alıyorum. Geç uyanıp odadan geç çıkıyorum. Sonrasında trene atlayıp Chennai Fort olarak bilinen bölgeye gidiyorum. Haritada aslında kısa gözüken, uzun uzun mesafeleri saatlerce yürüdükten sonra Georgetown bölgesinin sokaklarındaki dağınık ve kalabalık pazarlara dalıyorum, ardından Chennai’nin yargıtayını ziyaret etmeye karar veriyorum. Uzaktan yavruağzı rengi ve mimarisi ile dikkat çeken adli bölgeye giriyorum. Cumartesi olduğu için ziyaretçilere izin olduğunu söylüyorlar. İçeri girebilmem için bir güvenlik görevlisinin bana eşlik etmesi gerekiyor; ama benim yanında bulunduğum iki kadın görevli arasında bir tartışma çıkıyor ben beklerken. Daha genç görevli anlamadığım bir konuda azar işittikten sonra, sinirlenerek gidiyor. Yirmi dakika sonra ağlayarak geri geliyor. Bu sürede ben ne olup bittiğini anlamadan şaşkın şaşkın etrafa bakınıyorum. Sonunda yoldan geçen başka bir kadın görevli beni gezdirmeye razı oluyor. Sırayla adli binaların içerilerine giriyoruz. Aktif durumdaki aile mahkemesinde görülmekte olan bir davaya göz atıyoruz. Bombay’da olduğu gibi burada da koridorlar ve mahkeme salonları sıra sıra yerlere ve masalara dizilmiş mat renkli saman kağıtlarla dolu. En sonunda 1892 yılında yapılan yargıtay binasına ilerliyoruz. Bu bina Escher eserlerinden fırlamış gibi birbiri içine geçen merdivenler ve koridorlardan oluşuyor. Tatil olması nedeniyle boş koridorlarda ilerliyoruz. Görevli bana hafta içi buraların çok kalabalık olduğunu, yürünmeyecek hale geldiğini anlatıyor çat pat İngilizcesi ile. Küçük turdan sonra ben Chennai kalesine gitmek için adli bölgeden çıkıyorum.

Kale denince daha önceki Hint şehirlerinde gördüğüm gibi bir yapı bekleyen ben, kalenin aslında hala aktif şekilde kullanılmakta olan bir askeri bölge olduğunun farkına daracık yollarda üzerime üzerime gelen askeri araçları ve her yerdeki uyarı tabelalarını görünce varıyorum. Etrafında bir tur attıktan sonra, içerisinde yer alan müzeyi gezmekten vazgeçip Marina kumsalının olduğu bölgeye yürüyorum. Bütün Chennai maceram da sürekli yürüyerek geçiyor aslında. Öğleden sonra artık sıcaktan, nemden ve yürümekten yorulmuşken otelimin olduğu bölgeye geri dönüyorum. Güzel bir yemekten sonra erkenden odama çekilip soğuk duş sonrası kitabıma dalıyorum.

18 Ocak 2013, Cuma.

DSC01720

Otelimin bulunduğu Egmore bölgesi.

DSC01724

IMG_1767

DSC01742

Chennai sokaklarından.

DSC01732

Anna Salai Caddesi üzerinde yürürken.

DSC01750

Hint kınası.

Sri Lanka için uçak biletimi ucuz Spicejet havayolundan alırken gidiş dönüş almanın çok avantajlı olduğunu fark etmiştim, bu nedenle biletimi Madurai’den gidiş ve Madurai’ye dönüş olarak almıştım. Fakat dönüşte direk uçuş bulunmadığı için havayolu bana Chennai üzerinden bir aktarma sunmuştu. Bütün Sri Lanka yolculuğum boyunca da ben içten içe uçuşumu bölmenin çok iyi bir fikir olduğunu düşünüyorum. Yoksa Madurai’den tekrar kuzeye gidebilmek için arkası kesilmeyen otobüsler ve trenler beni bekleyecek. Şansıma havaalanına gittiğimde bunun mümkün olduğunu ve biletimin sadece Chennai’ye kadar olan kısmına check-in yapabildiğimi öğreniyorum. Hindistan’a tekrar dönme amacım, kuzeyde yr alan görmediğim Khajuraho ve Varanasi şehirlerini görüp Varanasi üzerinden Nepal’e karayolu ile geçmek. Bu nedenle çok da vakit kaybetmek istemiyorum.

Chennai’ye sabaha karşı 04:30 sularında varıyoruz. Bavullar gecikmeli olarak geliyor, ben eşyalarımı alıp en azından hava aydınlanana kadar havaalanında biraz uyumayı amaçlıyorum. Fakat havaalanın varış terminalinde bekleyecek ve uyuyacak yer yok. Sri Lanka’da ve Hindistan’da gördüğüm bir uygulama ise havaalanlarına girişlerin çok sıkı kontrol edildiği. Yani bileti olmayan havaalanından içeri giremiyor. Eğer bir tanıdığınızı yolcu edecekseniz ise bunun için ayrıca para ödeyerek bir giriş bileti almanız gerekiyor. Colombo’daki ücret 300 RS idi mesela. Chennai’de ben de uyanıklık yapıp Madurai uçak biletimi gösteriyorum, böylece içeri girip iki saat kadar uyuyorum. Bu arada hava aydınlanıyor, günün ilk sinek ısırıkları vücudumdaki yerlerini alıyorlar. Ben de şehir merkezine gidip bir otel bulmaya karar veriyorum; fakat havaalanındaki görevli beni havaalanından dışarı çıkarmıyor. Uçak biletini kullanmayacağımı söylüyorum, o da gidip havayolundan bir görevliye durumu anlatmam gerektiğini, ancak o şekilde çıkabileceğimi belirtiyor. Ben derdimi gidip anlatıyorum, görevli neden bileti kullanmaktan vazgeçtiğimi çok anlamıyor, Kenan Işık misali bana iki üç kere son kararım olup olmadığını soruyor. Sonunda havaalanından çıkabiliyorum. Havaalanı terminallerine çok yakın bir mesafede Tirusulam tren istasyonu var. Buradan 6 Hint Rupee’si karşılığında tren biletimi alıp şehrin göbeğine, Egmore istasyonuna yarım saatten kısa bir sürede geliyorum. Egmore istasyonunun etrafı otel kaynıyor. Ben de her katı farklı renk olan, görece düzgün ve ucuz odaları ile meşhur Masa Otel’de kendime bir oda tutuyorum. Tek kişilik oda kalmadığı için yine ve yeniden iki kişilik ücret yani 660 RS ödemeye razı oluyorum.

Biraz uyuduktan sonra şehri keşfe çıkıyorum. Hindistan’ın dördüncü en büyük kenti olan Chennai’de tarih adına çok bir kalıntı yok; büyük şehir olmanın getirdiği geniş sokaklar,  yüksek ve karaktersiz binalar, gürültü, trafik, kirlilik her yerde. Hindistan’a geldiğim kendisini o kadar belli ediyor ki. Arada bir internet cafe’ye girip pazartesi için Chennai’den Khajuraho’ya uçak biletimi alıyorum. (Bileti almamış olsam 50 saatlik bir tren ve otobüs yolculuğu zinciri beni bekleyecekti, şimdi de 3 adet aktarma beni bekliyor). Sonrasında da hava kararana kadar şehri bir baştan başa yürüyorum Anna Salai caddesi üzerinden. Ziyaret etmeyi denediğim müzeler Cuma günleri kapalı olduğu için yürümek en güzel alternatif. Bütün cadde üzerinde metro çalışmaları devam ediyor. İnsanlar yabancılara alışık olacaklar ki, kimse rahatsız edici şekilde bakmıyor. Çocuklarla fotoğraf çektiriyorum, rastladığım insanlar nereden geldiğimi soruyor, yanından geçtiklerim el sallıyor. Ben de artık Hindistan’ı olduğu gibi kabul etmişim zaten, garip bir huzur oluşuyor içimde.

Akşam yemeğimi Murugan Idly Shop’ta muz yaprakları üzerine yerleştirdikleri son derece lezzetli vejetaryen öğünlerle ve krep hamuruna benzer ama daha kalın bir şekilde hazırlanan patatesli dosa ile tamamlıyorum. Sonrasında tren istasyonuna doğru yürürken, Hint kınası yapanları sıra sıra dizilmiş şekilde görüyorum. Ne zamandır içimde kalan Hint kınası merakı canlanıyor. Birisi ile anlaşıp sol el ve koluma boydan boya ince ince işlenen Hint kınasını yaptırıyorum. Daha yirmilerine gelmemiş çocuk kınayı on dakikadan kısa bir sürede o kadar seri ve ince işçilikle tamamlıyor ki hayret ediyorum. Kına bozulmadan kalabalık Chennai sokaklarında tren istasyonuna ulaşmak ise ayrı bir macera oluyor benim için. Sonrasında kaçak olarak bindiğim trende kadınlar vagonunun sakinliği ve güvenliğinde Egmore’a gelip otelime ilerliyorum.

Madurai, Hindistan.

Standard

8 Ocak 2013, Salı.

DSC01102

DSC01099

DSC01161

DSC01102

Meenakshi Amman Tapınağı’nın muazzam işlemeleri.

 

DSC01127

DSC01137

DSC01149

DSC01132

Hindu olmayanlar belirli bir ücret karşılığında sadece tapınağın belirli kısımlarını gezebiliyorlar.

Sabah 6’da Madurai’ye varıyoruz. Varışımız o kadar ani oluyor ki henüz kimse vardığımızı anlayamamış, neredeyiz diye birbirine soruyor. Şehir capcanlı olmasına rağmen, hava hala karanlık. Gün henüz ağarmamışken bir yerlere varmak beni huzursuz ediyor. Sarah’nın aynı gece Pondicherry’ye otobüs bileti var, bileti aldığı firmayı bulup bavullarımızı oraya bırakıyoruz. Biraz orada güneşin kendisini göstermesini bekledikten sonra şehir merkezine inip güzel bir hindu kahvaltısı yaptıktan sonra meşhur Meenakshi Amman Tapınağı’na giriyoruz. Güney Hindistan’ın en önemli tapınaklarından biri sayılan bu tapınak, Hindistan’ın en eski şehirlerinden biri olan Madurai’nin (2500 senelik) merkezinde çok geniş bir alanı kaplıyor. Şehir merkezinden uzaktayken bile tapınağın rengarenk heykel işlemeleri ile dolu kulelerini görebiliyorsunuz. En büyüğü güneydeki 52 metrelik kule olmak üzere toplamda 14 kule tapınağı, Hindu mitolojisinden tanrı, şeytan, hayvan ve kahraman figürleri ile çevreliyor. Günde yaklaşık 15000 ziyaretçi aldığı tahmin edilen tapınağın belli kısımlarına giremiyorsunuz; ama gördüğümüz kadarı bile bizi tatmin etmeye yetiyor. Her yerde ibadet eden Hindular, rengarenk duvar ve tavan süslemeleri, heykeller var. İyi ki diyorum, bu şehri atlamamışım. Bir süre daha tapınakta dolandıktan sonra Sarah’yla vedalaşıp bavulumu almaya gidiyorum. Havaalanı şehir merkezinden sadece on kilometre uzakta; ama kaç saat süreceğini kestiremediğim için önceden gitmekte fayda olduğunu düşünüyorum. Colombo, Sri Lanka’ya olan uçağım saat 12:45’te. Yerel bir otobüse atlayıp havaalanına yakın bir yerde iniyorum, yolun geri kalanı içinse bir rickshaw kiralıyorum.

Havaalanı geniş ve modern. Değişik bir prosedürleri var, bizde tıkır tıkır işleyen sistemin aksine her adımınızdan önce size anons yapmalarını beklemek zorundasınız. Check-in için anons, sonra pasaport kontrolü için anons, sonra güvenlik kontrolü için anons, sonra uçağın bekleme salonuna gitmek için anons…  Ben gümrük kontrolünden sonra Hindistan’a bir sonraki girişimde bir problem olmayacağını teyit ediyorum. Vize prosedürleri daha yeni değiştiği için kapıda kalma ihtimali canımı sıkıyor doğrusu. Bir problem olmayacağını söylüyorlar.

Bu arada Kanadalı Sam ile tanışıyorum, her bekleme süresinde birbirimize denk düşüp muhabbet ediyoruz. O da Hindistan’da iki aydan sonra, Sri Lanka’ya dinlenmek ve sörf yapmak için gidiyormuş. Uçağımız çok küçük ve pırpırlı. Colombo uçuşu sadece 50 dakika sürüyor. İndiğimizde ben canım Murat’ın iki hafta önce aynı havaalanına benim için bıraktığı rehber kitabı almaya uğraşıyorum. İlgili kişi olmasa da, şansıma kitap masanın üzerinde duruyor. Onu aldıktan sonra kapıda vize başvurumu yapıyorum. Daha doğrusu sadece tek sayfalık bir form dolduruyorum ve 35 dolar ödüyorum (geçen seneden bu yana fiyatlar artmış, dilerseniz başvurunuzu internet üzerinden de yapabiliyorsunuz). Sonra şehir merkezine gitmek için yola koyuluyoruz Sam ile. Havaalanının dışından direk otobüsler kalkıyor. Colombo havaalanı aslında Colombo’da değil; ama Colombo’ya 30 km uzakta olan Katunayake’de. Ve tahmin edeceğiniz üzere bu Katunayake ve Colombo arasındaki bu 30 km’lik yol, iki saat sürüyor. Sam, Colombo’da durmadan direk güneye Hikkaduwa’ya gitmeyi istiyor; ben de aynı şekilde Colombo’da vakit geçirmeden gideceğim en kuzey şehre yani Anuradhapura’ya gitmek istiyorum. Her şey tıkır tıkır işliyor. Klimalı otobüsümüz bizi şehir merkezinde bırakıyor. Ben Anuradhapura’ya gidecek ilk otobüse atlıyorum. Tabi nereden bilebilirim, 200 km’lik yolu yedi saatte gideceğimizi. Yol o kadar sancılı ki. İki buçuk kişilik koltukta üç kişi oturduğumuza mı, sürekli ani frenlerle öne fırladığıma mı, yoksa on santimetre beni zıplatan çukurlara mı şaşırayım bilemiyorum. Muhtemelen günün son otobüsüne bindiğim için otobüs balık istifi gibi. En başta, yok şuna kolum değmesin, buna bacağım çarpmasın derken, üçüncü duraktan sonra kaç kişi ile nasıl temas halindeydim sayamıyorum. Yolun yarısından sonra bir de fırtına çıkıyor, birçok yol yağmurdan kapanmış. Belli yerlerde de yol çalışmaları var. Yolum uzadıkça uzuyor.

Sonuç olarak gece yarısına doğru elli kere rehbere baksam da ismini ezberleyemediğim Anuradhapura’ya geliyorum. Bir rickshaw’cı ile anlaşıp rehberde belirtilen otellere gidiyorum sırayla. Çok fazla otel alternatifi yok, üstelik olanlar da çok pahalı. Benim gitmek istediklerimin hepsi dolmuş. Son şansım diyerek gittiğim yerde bir odalarının boş olduğunu öğreniyorum ve hemen yerleşmeye karar veriyorum. Oda çok eski ve nemli. Üstelik banyonun kapısını açar açmaz güzel bir duş almayı beklerken, kocaman bir hamamböceği beni karşılıyor. Bu sefer resepsiyondaki aslan amcam da yok. Ben de panik odası taktiği uygulamaya karar veriyorum. Banyonun ışığını açık bırakıp kapının deliklerine tuvalet kağıdı sıkıştırıp hamamböceğini banyoya kilitliyorum. Ya da kendimi odaya kilitliyorum. Sonra da taş gibi yatakta bölük pörçük bir uykuya gözlerimi kapatıyorum.

Kochi, Hindistan.

Standard

7 Ocak 2013, Pazartesi.

DSC01030

DSC01036

Mattancherry sokakları.

DSC01049

DSC01046

DSC01051

Fort Cochin’de balıkçılar.

DSC01058

DSC01062

DSC01084

DSC01078

Kochi Bienal’inden.

Sabah ilk iş Kochi ana karası olan Ernakulam’dan Mattancherry’ye 3,5 RS ödeyerek bir feribot bileti alıyorum. Yarım saat süren bir yolculuk sonrasında Mattancherry’ye varıyorum. Amacım meşhur Mattancherry Sarayı’nı (nam-ı diğer Hollanda Sarayı) görmek. Diğer Hint şehirlerinde gördüğüm tarzda bir saray bekleyen ben, sarayın önünden üçüncü kez geçişimde aslında aradığım yerin orası olduğunu anlayabiliyorum. Bu saray 1555 yılında Hollandalılar tarafından Kochi Raja’sına armağan edilmiş, muhtemelen ticaret ayrıcalıkları alabilmek için. Bu alçakgönüllü yapının en güzel tarafı duvarlarında çok iyi korunmuş “mural”ların yani duvar resimlerinin bulunması. Çeşitli Hint mitolojisi öğelerinden sahneler barındıran bu duvar resimlerini, kesik elektriklere rağmen incelemeye çalışıyoruz. Vantilatörler de çalışmadığı için içerisi o kadar sıcak ki, birazdan Oz Büyücüsü’ndeki cadı gibi eriyeceğim hissine kapılıyorum.

Saraydan çıktıktan sonra Yahudi mahallesine doğru yol alıyorum. Bir zamanlar baharat ticaretinin merkezi olan bu bölgede, baharatçıların yerini şu anda turistlere yönelik antika dükkanları almış. Döneme damgasını vuran daracık sokaklar ve rengarenk binalara ek olarak çok iyi şekilde korunmuş Pardesi Sinagog’u da yabancıların ziyaretine açık durumda. Bu küçük sinagogun en ilgi çekici yanlarından biri ise döşemelerini Çin’den getirilmiş mavi beyaz seramiklerin oluşturması.

Mattancherry sokaklarında biraz dolanıp fotoğraf çektikten sonra, tekrar bir feribota atlayıp diğer taraftaki Fort Kochi’ye gidiyorum. Önce Fort Kochi deniz kenarındaki balıkçıları ziyaret edip teknelerden topladıkları balıkları yerleştirmelerini izliyorum, sonrasında Kerala kanal turu sırasında da gördüğüm Çin usulü balık ağlarına göz atıyorum. Fort Kochi’nde şansıma Hindistan’ın ilk sanat bienali olan Kochi-Muziris Bienal’i düzenleniyor. 50 RS ödeyerek biletimi alıyorum. Bienal şehrin çeşitli bölgelerine yayılmış durumda. Beş tane ana merkezi var. Ana merkezlere ek olarak bir o kadar da şehrin sokaklarında ve binaların dış cephelerinde sanat eserleri yer alıyor. Aynı zamanda belli cafe’ler, restoranlar ve sanat galerileri de bienale ait bazı eserlere ev sahipliği yapıyor. Zaman kısıtlamasından dolayı ben bu merkezlerden sadece Aspinwall Hall ve Moidu’s Heritage’ı ziyaret edebiliyorum. Terk edilmiş ve kullanılmayan binaları birer sanat merkezi haline getirmeleri fikri çok hoşuma gidiyor. Aspinwall Hall’da İnsan Kaynakları Gelişiminden sorumlu Devlet Bakanı Dr. Shashi Tharoor’un “Küreselleşme ve İnsan Hayali” konuşmasını da dinleme fırsatı buluyorum. Bakanın konuşması hem benim üstüne çalıştığım konu hakkında olduğu için, hem de Hindistan’a ilişkin öğeleri genel dinamiklerle birleştirdiği için ilgimi çekiyor. Biraz daha etrafta dolanıp bir şeyler yedikten sonra şehrin merkezine, Ernakalum’a geri dönüyorum. Otelin şansıma 24 saat süre ile odayı tutma politikası var. Yani akşam 7’ye kadar odadan çıkmak zorunda değilim, bu da Madurai’ye olan otobüsümden iki buçuk saat önceye düşüyor. Mükemmel zamanlama! Madurai’ye gidiş amacım, Sri Lanka’ya gidecek olan uçağımın bu şehirden kalkıyor olması. Üstelik vakit yaratabilirsem eğer güney Hindistan’ın en önemli ve görkemli tapınaklarından birini de görme şansım var.

Otelden çıkıyorum, yolun kenarındaki rickshaw’cılara doğru ilerlerken bir de ne göreyim,  Manoj orada! Bir süredir bende alışkanlık haline gelmiş olan otobüs garlarına, tren istasyonlarına ve havaalanlarına erken gitme alışkanlığı yüzünden ben erkenden gitmeye karar verdiğimi söylüyorum. Manoj beni motosikleti ile bırakmayı öneriyor. Motosikletinin arkasına benim sırt çantasını bağlıyoruz, ben de Manoj’un arkasına oturuyorum. Otobüsün kalkacağı yere gidip otobüsten, saatinden ve yerimden emin olduktan sonra sırt çantamı bırakıp şehri biraz daha gezmeye karar veriyoruz. Manoj motosiklette, ben arkasında şehrin çok da karışık olmayan trafiğinde ilerliyoruz. Uzun zamandır motosiklet arkasında yolculuk yapmamış ben, bunun tadını çıkarıyorum. Manoj bana Portekizlilerden kalma birkaç okul binasını, kiliseyi ve katedrali gösteriyor. Hatta bunlardan bir tanesi Gemi Katedrali diye anılan, son derece modern ve üçgen biçiminde bir katedral. Daha önce papalardan bir tanesi burayı ziyaret etmiş. Şehirdeki mini bir turdan sonra otobüsün durağına yakın bir yerde bir şeyler yemeye karar veriyoruz. Otobüs saati geldiğinde, Manoj benim sağ salim bindiğimden emin olup ayrılıyor. Ben de yanımda oturan Belçikalı Sarah ile biraz muhabbet ettikten sonra uykuya dalıyorum.

6 Ocak 2013, Pazar.

DSC01008

Cochin sokakları.

Öğlene kadar bir sonraki günlerin planlarını az çok yaptıktan sonra, Tom ile Sri Lanka’da tekrar görüşmek üzere vedalaşıyoruz. Ben tren garına gidiyorum ve Kochi’ye gidecek ilk trene “sleeper” sınıfından biletimi alıyorum. Tam kitap okumaya dalmışken, dün gecenin kahramanları da tren garında boy gösteriyorlar. İngilizler; yani Joe, Rosie ve Ruby. Üstelik yanlarında Kerala Blues grubundan Alok ve Rizwan da var. Onlar da yol üzerindeki, benim daha iki gün önce geldiğim Alleppey şehrine gideceklermiş. Hep beraber treni beklerken muhabbet ediyoruz. Tren geldiğinde de rezervasyonsuz sınıftan olduğumuz için kocaman çantalarımızla yer bulup sıkışmaya çalışıyoruz. Bulduğumuz küçük kompartımanlardan bir tanesinde Hintli ailelerin arasına yer açıp oturuyoruz. Yol uzun, muhabbet keyifli. Bir noktada sessizlik olunca Ruby pembe ukulelesini çıkarıp Beirut’tan bir şeyler çalmaya başlıyor da ah diyorum içimden. Biraz müzik, biraz tren tıkırtısı, biraz Hintli satıcıların bağrışları, işte Hindistan yollarının hikayesi. Ekibi yarı yolda uğurladıktan sonra benim iki saatlik yolum daha var.

Rahatsız ve sıkışık bir iki saat sonrasında Kochi’ye varıyorum. Rickshaw kiralama, otel bulma ve yerleşme faslından sonra şehri biraz da akşam karanlığında göreyim diye yola koyuluyorum. Yılbaşı süsleri hala rengarenk etrafı aydınlatıyor. Ben şaşkın her yeri, her kokuyu, her taşı sindirmeye çalışıyorum. Bu sırada yanıma birisi geliyor da konuşmaya başlıyoruz: sevgili ve samimi Manoj. Daha sonra gecenin sonuna kadar benim Kochi’deki yerel rehberim oluyor kendisi. Bana tapınakları gezdiriyor, binaların ve şehrin hikayesini anlatıyor. Bilmediğim şekilde tapınaklardaki saat yönünde ilerleme ritüelinden bahsediyor.  Tapınak içerisinde siyah kıyafetlerle gezen ailelerin yakında 170 km uzaklıktaki bir tapınağa (son altı km’lik yolu çıplak ayakla tırmanıyorlarmış) ibadet için gideceklerinden ve 41 + 7 gün boyunca belirli bir oruç düzenini takip edeceklerinden bahsediyor. Buradaki aileler de yola çıkmadan önce yanlarında Tanrılara sunmak için götürecekleri temiz Hindistan cevizi ve baharatlardan oluşan çıkınlarını hazırlatıyorlar. Manoj’la Broadway ve Market sokaklarını Pazar gecesi toparlanmaları sırasında geziyoruz. Artık benim pilim bitmeye yakın Manoj beni bir çatı katı restoranına götürüyor da biraları içince enerjim yerine geliyor; ama o kadar çok sivrisinek var ki! Çok fazla dayanamayıp sonunda pes ediyorum ben. Gece sonunda otelime yakın olmamıza rağmen yolları karıştırınca Manoj benimle dalga geçiyor şaşkın diye. Diyorum, her zamanki halim.

Odaya geri döndüğümde, banyoda beni kocaman bir hamamböceği karşılıyor. Antenlerinden Ankara’ya yol olur, o derece. Bilen bilir, hayattaki en büyük fobimdir kendileri. Öyle ki Hindistan’a ilk geldiğim gün yanımda koca bir şişe Raid haşere ilacı da taşımıştım da, Delhi’deki o korkunç odamdan bile böcek çıkmayınca bir sonraki şehre götürme ihtiyacı duymamıştım.  Resepsiyondaki aslan amcamı çağırıyorum hemen. Tek hamlede ustalıkla hamamböceği arkadaşı imha edip yanında götürüyor, ben de uzun bir uykuya başlamadan önce rahat bir nefes alıyorum.

Varkala, Hindistan.

Standard

5 Ocak 2013, Cumartesi.

DSC00982

DSC00979

 

Varkala plajları.

DSC00990

 

Open-mic gecesi.

Güzel bir uykudan sonra, gündüz gözü ile Varkala’yı geziyoruz. Varkala, şehir merkezi dışında hiç gördüğüm diğer Hindistan şehirlerine benzemiyor. Sonsuz bir kumsalı, kayalık tepesine yerleşmiş okyanusu gören cafe’leri ,restoranları ve otelleri var. Yazlık mekan havası ile adeta yunan adalarını andırıyor. Sağlı sollu her tarafa yayılmış Tibet el sanatları ve hediyelik eşya dükkanları, yoga ve ayurveda merkezleri sayıca bol. Plajdaki kalabalık Goa sahillerinden sonra daha insani geliyor. Özellikle de plaj ortasında ibadet ritüellerine sahne olacağınız ana plaj olan Papanasham plajı yerine yolun sonundaki siyah plajı tercih ederseniz. Dalgaların büyüklüğü uzaktan bile seçilebiliyor, bu yüzden birçok rehber Varkala’da yüzmek konusunda ziyaretçileri uyarıyor.

Tom’la bir restorana oturup okyanusa karşı kahvaltımızı yapıyoruz. Kahvaltı porsiyonları büyük, doyurucu ve lezzetli. Sonrasında o okyanusa doğru yol alıyor, bense ilk bulduğum internet cafe’ye kendimi atıp Sri Lanka için gidiş dönüş uçak biletimi 6500 RS kadar bir ücret ödeyerek alıyorum. Benim daha önce araştırdığım uçak biletlerine kıyasla o kadar ucuz ki, keyfim yerine geliyor.

Varkala kayalıkları boyunca yürüyüp ortamı kolaçan ettikten sonra, yerel otobüsle şehir merkezine iniyorum. Hem para çekiyorum, hem- de insan kalabalığına tekrar alışmaya çalışıyorum. Plaja tekrar döndüğümde gün batımına daha 2-3 saatim var. Ben de eşyalarımı bir kenara bırakıp okyanusa atlıyorum. Güneş okyanus üzerinden kaybolana kadar da sudan çıkmıyorum. Dalgalar uzaktan göründüğünden çok daha kuvvetli ve etkili. Artık yüzüyor muyum, dayak mı yiyorum belli değil; ama keyfim yerinde.

Hava kararınca odaya dönüp duşumu alıyorum. Tom’la akşam yemeği için dışarı çıkıyoruz. Gördüğü barlardan bir tanesinde “open microphone” gecesi, yani açık mikrofon gecesi varmış. Oraya gitmeyi öneriyor. Kabul ediyorum. Öyle ki akşam saatlerinde girdiğimiz Chill Out Lounge’dan gün ağarmaya yakın ayrılıyoruz. Öncelikle yemek efsane; tandoori tavuklar ve Hindistan cevizi ile yapılmış Kerala bölgesine özgü yemekler midemizi şenlendiriyor. Sonrasında başlayan müzik ortamı ise hepimizin neşesini yerine getiriyor. Sırayla insanlar çıkıp şarkılar söyleyip gitar çalıyorlar. Her şey o kadar olması gerektiği gibi ki. Size renklerden mi bahsedeyim ya da çalınan şarkıların seçimlerinden mi bilemiyorum. Mesela siz hiç Hintçe blues dinlemiş miydiniz? Her sahneye çıkana eşlik eden grubumuz: Kerala Blues. Tom, Jack Johnson’dan bir şeyler çalıyor ve söylüyor. Berlin’den geldiğini sonradan öğrendiğimiz Christian ortamı dakikasında renklendiriyor. İngilizler ise Bob Dylan’dan giriyor. Rus bir amca bütün barı fazlasıyla şaşırtsa da, Sovyet dönemi Rus ezgilerinden çıkıyor. Gecenin şarkısı ise yaşlı bir İngiliz amcanın söylediği “They tried to make me go to ashram, but i said no no no!” oluyor. Ne bir eksik, ne bir fazla. Her şey gerçekten olması gerektiği gibi.

Geceyarısından sonra biz küçük bir ekip barın arkasındaki çimenliklere geçip ateş yakıyoruz. Sayımız az; ama müziğimiz kaliteli. Saatin nasıl geçtiğini fark etmiyorum bile. Artık Tom’un parmak uçları gitar çalmaktan yanmaya başlamışken, Christan ortadan kaybolmuşken,  moda sektöründe olduğunu anladığımız Fransız Jill amca, alkolün de etkisiyle on saniyede bir Tom’a ne kadar yetenekli olduğunu hatırlatırken biz de otele dönme vaktinin geldiğini anlıyoruz. Odaya dönerken düşündüğüm tek şey, hayatımda geçirdiğim en güzel gecelerden bir tanesini yaşamış olduğum.

Alleppey, Hindistan.

Standard

4 Ocak 2013, Cuma.

DSC00868

DSC00874

DSC00908

 

DSC00911

DSC00926

DSC00931

DSC00945

DSC00901

DSC00957

 

DSC00964

 

DSC00951

 

Kanal turundan manzaralar.

Erkenden odamı boşaltıyorum, bana verdikleri geniş evde benden başka kimse yok. Ben de odanın ücretini anahtarla beraber masanın üzerindeki küçük vazoya bırakıyorum. Gün boyu sürecek ve beni 80 km uzaklıktaki Kollam’a kanallar aracılığıyla götürecek feribot turu için istasyona gidiyorum. Rengarenk feribotta yerimi alıyorum. Teker teker aynı turu yapmak için eşyalarını toplamış yabancılar da feribotun üst katını doldurmaya başlıyorlar. Saat 10:30 olduğunda biz de artık yola koyuluyoruz. Tam tamına yedi buçuk saat boyunca kah genişleyen, kah daralan kanallarda insanların yakalayabildiğimiz günlük hayatlarına şahit oluyoruz. Çamaşır yıkayanlar, balık tutanlar, suda yüzen çocuklar… Yolculuğun bir noktasında yüzlerce minik ördeğe denk geliyoruz da, herkes fotoğraf çekmek için feribotun ön tarafına doğru geliyor. O sırada biz de Tom ile tanışıyoruz. Kendisi Avustralyalı bir makine mühendisi. Okulu yeni bitirmiş ve çalışmaya başlamadan önce uzunca bir süre yolculuk yapmaya karar vermiş. Beş aydır yoldaymış, aşağı yukarı aynı rotayı takip edeceğimizi fark edince bunun üzerinden biraz muhabbet ediyoruz. Birisi yemek, birisi çay için olmak üzere iki mola veriyoruz. Biz de o sırada Tom’la ülkelerden, yollardan, yolculuk yapmaktan, müzikten bahsediyoruz. Tom şu ana kadar gezdiği ülkelerde başına gelenleri anlatıyor. Zorlukları ve kolaylıkları ile. O sırada feribotumuz ağır aksak ilerliyor. Yol üzerinde gördüğümüz çin usulü balık ağları hepimizi şaşırtıyor. Göz açıp kapayıncaya kadar seksen kilometre de geçmiş oluyor.

Kollam’a vardığımızda, Tom’la bizim planımız direk Varkala’ya geçmek ve orada konaklamak. Fark ediyoruz ki bunu tek düşünen biz değiliz; feribottaki yabancıların yarısı da aynı şeyi planlamış. Hep beraber otobüs durağından bineceğimiz otobüsü öğrenip yola koyuluyoruz. Kollam içerisinde mini bir turdan sonra, bir saat kadar eski bir otobüsle ilerleyip başka bir otobüse biniyoruz. Bu sırada sayımız dörde düşmüş durumda. Ben, Tom ve İsviçreli bir çift. Onlar da dört aylık izin alıp Nepal ve Hindistan’ı gezmeye karar vermişler. Hep beraber Hindistan anılarımızı paylaşıp gülüyoruz otobüsün gürültüsünde. Varkala’ya vardığımızda dağılıp otel bulmaya çalışıyoruz. Tom ve ben bölgeye göre ucuz bir otel bulup oraya yerleşiyoruz. Otelimiz kayalıklardan okyanusa bakıyor. Hava o kadar sıcak ki, akşamın bir saati olmasına rağmen nemden ve esintisizlikten on dakikalık yürüme sonrasında sırılsıklam kalıyoruz. Duşları uyumadan önceye bırakıp otel ararken gördüğümüz, üç katlı çok güzel şekilde ışıklandırılmış, okyanusa karşı olan restorana gitmeye karar veriyoruz. Tom bir balık istiyor, bense karides masala. Yemekler bir buçuk saat rötarla gelse de, bizi tatmin etmeye yetiyor. Kapanışı da “hello to the queen” isimli efsane tatlı ile yapıyoruz. Gece güzel, sinekler bol, sineklerin gözdesi ben ise huzursuz. Biralarımızı yudumlayıp odaya geri dönüyoruz. Benim ertesi gün yapmam gereken ilk iş Tom’dan da aldığım ipuçları sayesinde Madurai’den Kolombo’ya, yani Sri Lanka’ya bir uçak bileti ayarlamak. En ucuz uçaklar buradan kalkıyormuş çünkü. Güzel bir uyku beni bekliyor.

3 Ocak 2013, Perşembe.

DSC00853

Trenden manzaralar.

DSC00856

Alleppey sokakları.

DSC00860

Indian Coffee House.

Trenim öğleden sonra Alleppey’e varıyor. Her tren yolculuğunda olduğu gibi, bu yolculuğa da anlamlar katıyorum ben. Müzik dinlerken şehirler, kasabalar, insanlar birbirlerine karışıyor. Huzurum ve keyfim yerine geliyor. Arada çay, kuruyemiş, meyve, yemek ve cips satanların sesleri duyuluyor. Yol uzun, yol güzel.

Alleppey’e vardığımda klimali tren vagonundan inişimle sıcak havanın yüzüme çarpması bir oluyor. Önceden ödemeli (yani önceden ne kadar para ödeyeceğiniz oradaki görevlilerce belirleniyor, bu şekilde dolandırılma ihtimaliniz de ortadan kalkıyor) bir rickshaw’a binip ayarladığım otele gidiyorum. Rickshaw yolu bilmediği için beni çok alakasız bir yerde bırakıyor, ben de araçla geldiğim yol kadar bir yolu yürüyorum. Ayarladığım otel (nam-ı diğer Dream Nest) yeni bir villanın içerisindeki odalardan oluşuyor. Bana da geniş, rahat ve temiz bir oda veriyorlar. Hem de sadece 500 RS. Yani Goa’da kaldığım gecekondu ile aynı fiyata! Güzel tarafı odanın içerisinde kum ve çeşitli hayvanlar da yok.

Odaya yerleştikten sonra şehir merkezine yürümek için dışarı çıkıyorum. Alleppey (diğer adı Alappuzha) beni çok güzel karşılıyor. Yabancısınız diye size dik dik bakanlar yok, herkes samimice selam veriyor. Her soru sorduğum insan bana yardımcı olmaya çalışıyor. Küçük çocuklar el sallıyorlar. Ben ilk iş olarak şehrin küçük ve düzenlice ayrılmış merkezinde yer alan iki tapınağı geziyorum. Tapınaklardan bir tanesi küçük ama rengarenk heykelleri ile etrafı renklendiriyor. Tapınağın girişindeki kemerde üç maymun heykeli var üstelik. Diğer tapınak ise çok geniş bir alana yayılmış ve ortadaki ana ibadet odasından başka küçük küçük kulübelerden oluşuyor.

Tapınaklardan sonra meşhur Indian Coffee House şubelerinden bir tanesine gidiyorum. Bu restoranların özelliği 1940larda Kahve Kurulu tarafından başlatılmış olmaları. Amaçları ise o dönemden bu yana hem çalışanlarına daha iyi koşullar sunmak, hem de kahve kullanımı yaygınlaştırmak. Bu küçük ve eski restoranda Hindistan genelinde yediğim en ucuz (ama ne yazık ki en kötü) yemeği yiyorum. Garsonlar giydikleri eski usul giysiler ve kafalarına taktıkları garip şapkalar ile ayırt ediliyorlar. Buradan çıkıp kanal kenarından botları, kanoları ve tekneleri inceleyerek uzun bir yürüyüş yapıyorum. Nasıl olsa buraya geliş amacım yarın gerçekleştireceğim “backwaters” turu. Yani Alleppey ve Kollam arasında 7-8 saat sürecek olan kanal turu. Otele geç dönüyorum, çünkü şehirde yürümek iyi geliyor bana. Dönerken de yarın için biletimi alıyorum. 10:30’da başlayacak tur için 300 RS ödüyorum botların kalktığı yerdeki istasyon yöneticisine. Odaya gelip güzel bir duşun ardından uyku alemine merhaba diyorum.

Goa, Hindistan.

Standard

2 Ocak 2013, Salı.

DSC00821

DSC00817

DSC00816

DSC00814

Palolem plajından manzaralar.

Uykusuz ve uzun bir gece. Bölük pörçük uykudan uyanıyorum. Dışarıdaki banyoya giderken ev sahiplerinin beyaz köpeği ile karşı karşıya geliyorum. Huzursuzluğumu sezmiş olacak ki bana saldırmaya iki adım kadar uzakta. Ev sahibi köpeği sakinleştiriyor. Ben elimi yüzümü yıkayıp kendime geliyorum. Gidip yandaki restoranda klasik kahvaltımı yapıyorum: peynirli omlet ve muzlu lassi. Sahilde oturuyorum biraz. Kum ve okyanus ayaklarımda. Güneş yakıcı. Su serin. Biraz kitap okuyup akşam 11’deki trenim için istasyona erkenden gitmeye karar veriyorum; çünkü yoldayken en sevdiğim şeylerden bir tanesidir istasyonlarda beklemek.

İstasyon Madgaon şehir merkezinden biraz uzakta ve ne yazık ki istasyonda bavul bırakmak için bir yer de bulunmuyor. Bu da her Çarşamba Anjuna Plajı’nda düzenlenen bit pazarına gidemeyeceğim anlamına geliyor. İstasyonun kadınlar için olan bekleme salonuna saat beş gibi, yani trenimden tam altı saat önce gidiyorum. Sevdiğim renkler ve kokular tüm dalgaları ile burada. Rengarenk sarilerine sarınmış, burunlarında hızmaları, ellerinde ayaklarında yüzükleri, kulaklarında küpeleri ve toplanmış saçları ile Hint kadınları. Beni yalnız başıma gören herkes yanıma gelip sohbet etmeye çalışıyor. Bu sırada Heena ve Chandi (kendisinin facebook takma adı Changdi barby imiş) ile tanışıyorum. 20 ve 18 yaşlarında iki genç kız. Makine mühendisliği okuyorlar. Ellerinde Hindistan’ın en çok satan aşk romanı. Heena ile biraz muhabbet ettikten sonra bana bir bilezik hediye ediyor anı olarak. Hintli kadınlardan hediye olarak aldığım bileziklerle Ankara’ya döndüğümde bir bijuteri açarım herhalde bu gidişle.

Tam biraz sakinledim kitabıma döneyim derken Hintli bir çocuk geliyor yanıma, sormayın dostlarım kadınlar bekleme salonunda bu adamın ne işi olduğunu. Hadi diyorum Anıl yabanilik yapma, güzel güzel konuş. Adı Robin. İsmini babasının hayran olduğu ünlü bir Hint kriket oyuncusundan almış. Kendisi Bombay’da bilgisayar mühendisi olarak çalışıyormuş ve Bombaylı gençlerin birçoğu gibi o da yılbaşını kutlamak için Goa plajlarını ve partilerini tercih etmiş. Yine ismim üzerine bir muhabbet başlıyor: Anıl Kangal. Kimse bu ismin bir Türk ismi olduğuna inanmıyor, Hintlilerin çoğu da uydurduğumu düşünüyorlar. Çünkü Anil çok yaygın bir erkek ismi Hindistan’da. (Can’ın yıllar önce bana anlattığı ünlü iktisatçı Anil Kumar’dan tutun da, ünlü Bollywood oyuncusu Anil Kapoor’a kadar) Daha da komiği Kangal da Hintçe de iflas etmiş anlamına geliyor. Yani bu iki ad bir araya geldiğinde bulunmaz dalga malzemesi de tüm sevenlerime çıkmış oluyor. Biraz muhabbetten sonra Robin yanımdan ayrılıyor, ben biraz kitap okuyorum, biraz yeni gelen turistlerle sohbet ediyorum. Sonunda yorgun argın trenim ağır ağır geliyor. Bütün maviliği üzerinde. Bir o başa, bir bu başa yürüyorum vagonumu bulmak için. Bulduğumda ise benim bölmemde dört tane adam oturuyor. Beni görünce ışık görmüş tavşan gibi bana bakıyorlar. Sonradan anlaşılıyor ki bunlar rezervasyonsuz trene binenler. Vagonun sonundaki bölmede olduğum için sadece iki yatak, yani iki kişilik yer var. O yüzden ben de dört kişiyi bir yatakta otururken görünce şaşırıyorum. Bana yardımcı oluyorlar, eşyalarımı yerleştiriyorum ve üst yataktaki yerimi alıyorum. Arada bakıyorum aşağıdakilerin sayısı zamanla azalıyor. En sonunda yere gazete sermiş üzerinde yatan bir amca, alt yatakta yatan başka bir amca ve ben kalıyoruz. Zaten onlar da sabah erkenden önceki duraklarda iniyorlar.

1 Ocak 2013, Salı.

Yeni yılın ilk günü. Ağırdan alınacak günlerden bir tanesi daha. Son üç haftadır o kadar hızlı tempoya alışmış bünyem için, yavaş günler duvara toslama etkisi yapıyor biraz. Hala büyükşehir çocuğuyum ne de olsa. Yola devam ettiğim sürece yorgunluğumu hissetmiyorum; ama durduğumda yorgunluk bütün arkadaşları ile beraber merhaba diyor bana.

Tabi ki tahmin edilen oluyor ve tren bileti için bekleme listesinden çıkamıyorum; fakat bütün günü en azından kendime vakit ayırarak, okyanusa karşı kitap okuyarak geçiriyorum.  Bazen ben istemesem bile zorunlu dinlenme günleri yaratıyor yolun kendisi. Bunları bu şekilde kabul edip bu şekilde üzerine gitmek gerekiyor.

Akşam olunca internet cafe’nin birisinden Ankara’ya geri dönüş yapıyorum. Yeni yılın ilk gününde hayat yine küçük oyunlarını sunuyor ya bana. Aynen yola çıkarayak yaptığı gibi. Şu ana kadar yapmam dediğim ne varsa yapmak zorunda kaldığım için. Büyük laf etmem dediğim ne varsa ettiğim için. Sen misin diyor bir şeylere tutunmaya çalışan, sen misin hayatında her şeyi siyahına beyazına oturtan. Al bakalım bu da benden sana gelsin, zamanla öğreneceksin.

Odaya yürürken sahilden gelen müzik sesleri duyuyorum, bakmak için gittiğimde kalabalıkça bir grup bir şeyler çalıp söylüyor. Gecenin en güzel ilacı yine kendisi oluyor ya, işte bu anlarda anlaşılıyor. Yanlarında müziği dinlerken yıldızlar tepemizde hiç olmadığı kadar berrak. Müzik sesleri dalga seslerine, bir gece daha denize karışıyor.

31 Aralık 2012, Pazartesi.

Yılın son günü. Hani ben çok severim ya anlam yüklemeyi başlangıçlara ve bitişlere. Bugün için de plaj sefasından başka bir şey yapayım diyorum ve Goa’nın merkezi olan Panaji ve eski merkezi olan Old Goa’yı (nam-ı diğer eski Goa) ziyaret etmeye karar veriyorum. Sabah erkenden Madgaon’a gidecek bir otobüse biniyorum, oradan da Panaji’ye gidecek bir otobüse biniyorum, oradan da Eski Goa’ya gidecek bir otobüse biniyorum. Yani sizin anlayacağınız bütün günüm yollarda otobüs maratonları ile geçiyor. Cam kenarında rüzgar tenimi okşarken yerellerin günlük hayatlarına dahil olmuş gibi hissediyorum. Saatlerce akıp giden kasabaları ve hayatları izliyorum. Sonunda Eski Goa’ya vardığımda ise aradan beş saat geçmiş oluyor. Bu küçük kasaba, 15. ve 18. yüzyıllar arasında Portekiz sömürgesi etkisi ile bölgenin başkentliğini yapmış. Portekizlilerin izleri bütün şehir planlamasında kendisini gösteriyor. Aslında genel olarak Goa’da bu havayı sezebiliyorsunuz. Portekiz mimarisinin etkilerine ek olarak, birçok binanın, dükkanın, barın ismi Portekizce kelimelerden oluşuyor ve Hıristiyan nüfus da çok fazla. Binalar kırmızı toprağa tezat oluşturacak canlı renkleri ile sizi selamlıyor. Canlı morlar, pembeler, yeşiller bölgedeki bütün kasabaları renklendiriyor.

Eski Goa’da da sıra sıra dizilmiş, Murat’ın betimlemesiyle “salaş” kiliseler ve katedraller var. Bunlardan Sé de Santa Catarina Katedrali Asya’nın en büyük katedrali olma özelliğini koruyor. Bu küçük kasaba bir arkeoloji müzesi ve Hıristiyan Sanatı Müzesine de ev sahipliği yapıyor. Kavurucu sıcak altında bölgeyi gezdikten sonra önce Panaji’ye geçiyorum otobüsle. Biraz bu yeni başkenti dolanıyorum, sonrasında da Madgaon’a geçiyorum. Madgaon pazarı sonsuz insan kalabalığı ve satıcıları ile yorucu; ama hükümet bahçelerinin düzeni de bir o kadar dinlendirici.

Palolem’e akşama doğru varıyorum. İlk işim bir internet cafe bulup bir sonraki gün için “acil durum kotasından” tren bileti ayırtmak; fakat bunca zamandır benim yeni fark ettiğim bir uygulama var. Tren biletleri 24 saat öncesinden değil de, tren yolculuğunun gerçekleşeceği günün 24 saat öncesinde satışa çıkıyor. Yani bir sonraki akşam 19:20 için ayırtmak istediğim tren aslında bir gün öncesinin sabahında satışa çıkmış bile! Kerala bölgesine gitmeyi istiyorum, bu yüzden Alleppey’e bir bilet bakınıyorum. Tek tren var ve ne yazık ki bütün biletler satılmış bile! Acil durum listesinin bekleme sırasına ikinci sıradan adımı yazdırıyorum. Bu sefer çok umutlu değilim. Ne olur ne olmaz, garanti olsun diye, bir de bir sonraki gece için yine acil durum kotasından tren biletimi kesin şekilde alıyorum. 16 saatlik bir başka yolculuğu otobüslerde geçirmeye enerjim ve mecalim yok bu sefer.

Sonrasında yılı sonlandırmak için kumsalda uzun bir yürüyüşe çıkıyorum. Kıyıdan iyice çekilmiş deniz suları ayaklarımı yalıyor. Bütün kumsalı karaya çekilmiş tekneler, sağa sola oturmuş insan kalabalığı ve yol kenarındaki barların masaları doldurmuş durumda. Her yerde sonsuz bir müzik kirliliği (ve ne hikmetse her iki bardan birinde gangnam style çalıyor!) ve akın akın insan var. Canım babam arıyor yeni yıl için. İki senedir yanlarından çok uzakta kutluyorum yılbaşlarını. Geçen sene de Sydney’de bir plajdaydım yeni yıla girerken. Yeni yılın bana hediyesi bol yolculuk olmuştu da, bu sene de aynısını bekliyorum yolculuk tanrılarından. Saatler 12’yi gösterdiğinde havai fişek gösterileri ve birbirine (ve hatta bana da!) sarılmaya çalışan Hintliler arasında yeni yıla başlıyorum. Kenardan kıyıdan bu karmaşayı izledikten sonra sevgili kulübeme çekiliyorum.

30 Aralık 2012, Pazar.

Coğrafi olarak büyük ülkelerde yolculuk ederken, bir yerden bir yere gitmenin çok uzun sürmesinden şikayet etmemek gerekiyor; ama Hindistan’da izin verirseniz bütün şikayetlerimi yüksek sesle sıralamak istiyorum. Tamamen plansız hareket ettiğim için her seferinde tren ayarlamalarını kaçırıyorum ve daha fazla opsiyon sunan otobüsler son şansım olarak ortaya çıkıyor. Bunlar arasında sürekli yolculuk yaptığım yataklı otobüsler teoride çok pratik ve rahat; fakat bu ne yazık ki size daha fazla sarsıntı olarak geri dönüyor. Özellikle de şoförler Hindistan’dakiler gibi heyecan ve adrenalin tutkunuysa gece yarım saatte bir uyanıp hala yaşayıp yaşamadığınızı kontrol etmek istiyorsunuz. Bombay’dan Goa’ya on altı saatlik yolculuk da onlardan biri oldu benim için. Bol ve keskin virajlı yollarda ilerlerken düşmemek için kendimi o kadar kasıyorum ki, sürekli sırtıma çarpan demir çubuğun etkileri bir gün sonra ortaya çıkıyor.

Öğlene doğru Goa’da ilk durağımız olan Mapusa’ya varıyoruz. Otobüs Mapusa’dan sonra, güneye doğru Panaji ve Madgaon duraklarına ilerliyor sırasıyla. Hava çok sıcak ve nemi gözeneklerinizde hissedebiliyorsunuz. Madgaon’a vardıktan sonra gitmek istediğim güney plajına yani Palolem’e ulaşabilmek için 50 km’lik bir yolum daha var. Bindiğim yerel otobüste şans eseri kendime kıyıda köşede bir yer buluyorum. Sürekli yolcu alan otobüs her durakta daha da kalabalıklaşıyor. Yol iki saatten biraz daha uzun sürüyor. Hindistan’a özgü olduğunu varsaydığım kısa mesafeleri, sonsuz saatlerde gitme problemi kendisini bir kez daha gösteriyor.

Palolem plajına varınca konaklamak için bir yerler bakınıyorum; ama her yer yılbaşı ve yüksek sezon etkisi ile fiyatlarını ikiye üçe katlamış. Dört beş yer gezdikten sonra, tenimi kavuran güneşe daha fazla dayanamayıp ilk ziyaret ettiğim, sahilin dibindeki kulübelerden birinde geceliği 500 RS’ye konaklamayı kabul ediyorum. Bu kulübenin banyosu dışarıda; gecekondudan bozma yapının kapısı da kapanmıyor, kapansa bile on cm’lik bir boşluk dışarıya merhaba diyor. Siz uyurken, yalnız olmadığınızı hissedebiliyorsunuz. Bunun da kanıtı zaten bir gecelik uyku sonrasında her yerime sıktığım sineksavar spreylere rağmen sonsuz sinek ısırığı (buna göz kapağım da dahil!). Tek ve en büyük avantajı ise sahilde olmasının da etkisiyle uyurken dalga seslerini size kadar getirmesi.

Üstümü değiştirip biraz kendime geldikten sonra sonsuz beyaz kumsala iniyorum. Okyanus kıyısı, deniz kokusu, yumuşacık kumlar. Sahilde biraz yürüyorum. Hindistan’da her yerde olduğu gibi, burada da profil biraz ilginç. Kumsalda sizden başka neredeyse tamamını Hintli erkeklerin oluşturduğu gruplar var. Bunlar komünal halde gezip, komünal halde eğleniyorlar. Hele mayoyla olmaya görün, plajın yıldızı olmaya adaysınız demek oluyor gözlerinde. Bu gruplara ek olarak kendi korunmuş bölgelerinde diğer turistlerle beraber güneşlenen batılı turistler kızarmaya hazır beyaz tenleri ile dikkat çekiyor.  Son olarak da ailecek denizin tadını çıkarmaya gelmiş yereller var. Balıkçılar, köpekler, öküzler ve çeşitli kuşlar da plajın diğer sakinleri.

Kendimi okyanusun ferahlatan sularına bıraktıktan sonra sahilde biraz oturuyorum, sonrasında biraz daha kumsalın tadını çıkarıp kaldığım yerde soğuk duşumu alıyorum. Gün batımını izlemek için sahile oturuyorum. Güneş deniz mavisine karışırken bir gece daha bitiyor. İnternet bulma çabalarım çok sonuç vermeyince odaya erkenden dönüp biraz kitap okuyup kendimi uykunun ellerine bırakıyorum.

Bombay, Hindistan.

Standard

29 Aralık 2012, Cumartesi.

DSC00790

DSC00794

DSC00767

Elephanta adasından manzaralar.

Sabah kahvaltısından sonra akşamüzeri için Goa’ya gidecek otobüs biletimi ayırtıyorum. Çok fazla beklemek istemediğim için bu sefer ayarladığım otobüs yataklı olmasına rağmen diğer bindiklerime göre daha eski. Bileti kesinleştirdikten sonra dünden yapamadıklarımı yapmak için kolları sıvıyorum. Kabir’in buluşma teklifini nazikçe reddedip, India Gateway’den bir feribota atlayıp Elephanta Adası’na gidiyorum.

Yol bir saat kadar sürüyor. Elephanta adası UNESCO tarafından koruma altına alınan mağaraları ile meşhur. Mağaralara kadar olan uzun yol, sağlı sollu hediyelik eşya satıcıları ile dolu. MS 450 – 720 yılları arasında yapılmış bu mağaralara girmeden önce bir maymun tarafından tartaklanıyorum! Doğru duydunuz! Elin maymunu gelip beni resmen tartaklıyor. Elimdeki paraları cüzdanıma koymaya çalışırken ben yanıma kadar gelip oturan maymun, bir umutla yiyecek bir şeylerim vardır diye bir elime, bir gözlerime bakıyor. Ben elimi gösteriyorum.  Bu süreç bir iki üç dakika böyle devam ettikten sonra sıkılan maymun eliyle bana vurup gidiyor. Çevrede bizim fotoğrafımızı çeken Asyalı turistler kadar ben de duruma şaşkın, gülüyorum.

5-6 tane mağaradan oluşan bu bölgeyi en meşhur kılan üç başlı Shiva heykeli. Shiva’nın bu üç başı aynı zamanda da üç özelliğini temsil ediyor: yok eden, yaratan ve koruyan. Mağaralar arasında dolanıp taş işlemeleri inceledikten sonra biraz adadaki göller arasında dolaşıp dönüş feribotuna biniyorum.

Şehre geldikten sonra daha önce bir kere deneyip başarılı olamadığım Dharavi gecekondu mahallesini görmek için yerel trenlerin yolunu tutuyorum. Churchgate tren istasyonuna doğru giderken, farklı bir şey yapıp bu sefer şehrin seslerini dinlemek yerine kulaklıklarımı takıyorum. Şehrin bütün havası bir anda değişiyor. Sağlı sollu sizi içeri çekmeye çalışan “Hello madame”cılardan ve üzerinize atlayan dilencilerden geriye sadece Hauschka albümleri kalıyor. Diyorum, ben bunu daha önce neden düşünemedim? Trenlerde bu sefer sadece kadınlara ayrılmış vagonları kullanıyorum. Bu vagonlar hep daha az kalabalık oluyor ve hemcinslerim garip bir şekilde aralarındaki yabancıyı kolluyorlar.  Kırk dakikalık bir yolculuk sonrasında ilgili durağa gelip biraz yürümeden sonra dünyanın en meşhur (Slumdog Millionaire ve Danny Boyle sağolsun) ve en büyük gecekondu mahallelerinden Dharavi’ye geliyorum. Bombay nüfusunun yaklaşık bir milyonluk bir kısmı burada yaşıyor.

Sonrasında yine hostele dönüyorum ve otobüs saatimi beklemeye başlıyorum. 18:45’teki otobüs yolculuğum tam tamına 16 saat sürecek. Düşündükçe tüylerim diken diken oluyor.

28 Aralık 2012, Cuma

Sabah erkenden uyanıp hostelin bilgisayar odasında Goa için biletlere bakıyorum. Otobüslerde yer olmasına rağmen, otobüs seçeneklerini es geçip akşam 10’daki trenlerden birine bekleme listesinden adımı yazdırıyorum.  Bir önceki günün bitmek bilmeyen yürüme maratonun izleri ve çoğu yeri zaten gördüm hissi ile ağırdan almaya karar veriyorum her şeyi gün içerisinde. Kötü çalışan kablosuz internet bulabildiğim cafe’lere gidip kahveler içiyorum, dondurmalar yiyorum. On beş gündür beslenme düzenim ve hareket etme tempom çok fazla değiştiği için hızlıca kilo verdiğimi fark ediyorum.  Bu bir anlamda iyi olurken, bir anlamda da kötü tabi. Daha önümde yollar uzun, ben de gidip ilk gördüğüm yerden kendime bir (hatta iki) çikolata alıyorum. On beş gündür ilk defa! Bünyeye fazla gelen seratonin sonra bütün gece etkisini fazladan sırıtma şeklinde gösteriyor.

Yerel trenlerden birine binip şehrin öbür başına kadar gidip geri dönüyorum. İnsanları izliyorum, dinliyorum. Trenlerde oyun kartı oynayanları, saçını tarayanları, uyuyanları, telefonla konuşanları, bir şeyler satmaya çalışanları, kitap okuyanları… Bu yolun en çok sevdiğim özelliği bir yere yetişme derdi olmadan, sadece orada olmak istediğiniz için anları yaşayabilmeniz herhalde.

Akşamüzeri şans eseri kahve içmek için oturduğum yerlerden birinde Diego ve Conny ile tekrar rastlaşıyorum, şehirler turistler için genelde küçük oluyorlar ya. Gece otobüsüne bilet aldıklarını ve tatillerinin sonuna kadar kalmayı planladıkları güney Goa’ya gideceklerini söylüyorlar. Orada buluşmak üzere sözleşiyoruz. Nasıl olsa, ben de yılbaşının karmaşasını Goa’nın kuzeyinde batılı particilerle geçirmektense, Goa’nın güneyinde deniz ve güneşin sakinliğinde geçirmeyi tercih ediyorum.

Hostele dönüp biletimi kontrol ediyorum, bu sefer bir önceki bekleme listesi deneyimim kadar şanslı değilim. Ne yazık ki bilet yok. Kabir’in de dediği gibi batılı olsun olmasın, çok fazla insan yeni yılı kutlamak için Goa’ya geçmeyi tercih ediyor. Bombay’da ister istemez bir gün daha kalıyorum.

27 Aralık 2012, Perşembe.

DSC00700

Gateway of India.

DSC00701

DSC00721

DSC00730

 

DSC00749

 

 

 

Trenlerden manzaralar.

DSC00737

 

DSC00733

 

DSC00735

Dhobi Ghat.

 

DSC00808

DSC00744

 

Bombay’da queen’s necklace olarak anılan bölge.

Sabah erkenden Bombay’a varıyoruz. Alman çiftle beraber aynı bölgeye yani şehrin güneyindeki meşhur Colaba bölgesine gideceğimiz için beraber bir taksiye atlayıp 150 RS’lik ücreti paylaşıyoruz. Ben şaşkınlıkla uyduruk Nokia telefonumu otobüste unutuyorum. Bir Anıl klasiği! Otobüsler ve taksilerde telefon unutmak! Neyse ateşim vardı, ona vermek lazım. Hindistan hattımın ilk açıldığı günde telefonu kaybetmiş olmak biraz canımı sıkıyor; çünkü burada eğer bir hat alırsanız açılması haftalar sürebiliyor. Özellikle de yabancılar için çetrefilli bir onay işlemi gerekiyor. Bölgeden bölgeye, şehirden şehire uygulamalar değişebiliyor. Benim şansıma, ben kartımı Udaipur’dan aldığım için, aktivasyon süreci sadece bir gün sürmüştü.

Colaba’ya vardıktan sonra direk Salvation Army’nin hostelden bozma yurduna giriyorum: Geceliği 250 RS ve bu ücrete sabah kahvaltısı da dahil. Kahvaltı sırasında Avustralyalı Tom ve İtalyan Federico ile tanışıyorum. Onlar da bu öğlen Gokarna’ya geçeceklermiş. Bir süredir Hindistan’dalarmış. Saati fark etmeden muhabbete dalıyoruz. Ben öğleden sonra bana şehri gösterecek olan Bombaylı Kabir ile buluşacağım; uykumu da aldığım için biraz ağırdan alıyorum her şeyi.

Daha sonra Colaba bölgesi için rehber kitabın önerdiği yürüyüş turunu yapmaya karar veriyorum. “Gateway of India” isimli devasa kemerden başlayan turu takip ederek geniş meydanlarda ilerliyorum. Yol üzerinde Ulusal Modern Sanat Müzesi, David Sessoon Kütüphanesi, Yeni Hindistan Sigorta Binası, St. Thomas Katedrali, Bombay Üniversitesi, Mahkeme Binası ve kriket sahaları ilgi çekici unsurlar oluyor. Özellikle kriket sahalarını görünce, geçen sene bu zamanlar Sydney’de Luis’le beraber beş gün süren Hindistan – Avustralya kriket maçını izlediğim aklıma geliyor.

Saat 15:00 gibi Kabir’le Taj Mahal Palace’ın altındaki Starbucks’ta buluşmaya karar veriyoruz. Çok Avrupai! Bombay’da diğer Hindistan şehirlerinde göremeyeceğiniz Amerika ve Avrupa yemek zincirlerini bulmak mümkün. Kabir, arkadaşı Azhari ile beraber geliyor. Bu iki adam da avukat, uluslararası bir avukatlık bürosunda çalışıyorlar. Muhabbete başlıyoruz. Gece yarısına kadar da bu muhabbet hiç bitmiyor. Bana kendi kültürlerini, ilişkilerini, hayatlarını, yaşam tarzlarını, kısaca Hindistan hakkında kolay kolay öğrenemeyeceğim her şeyi anlatıyorlar. Buna kadın-erkek ilişkilerinden tutun, aile ilişkileri, iş hayatı, toplumsal normlar… her şey ama her şey dahil. Aklı çalışan, objektif, kendi kültürlerine karşın son derece eleştirel, ama bir o kadar da sahiplenici bu iki adam ile beraber arada sadece mekanları değiştiriyoruz. Starbucks’tan kalkıp UNESCO tarafından koruma altına alınan meşhur Chhatrapati Shivaji Terminus yani Victoria Terminus’u ziyaret ediyoruz. Azhari’nin anlattığına göre bu görkemli tren binasına ilişkin bir efsane varmış. Melbourne’daki tren istasyonu yerine bu binayı yapmayı hedeflerlerken, mimari planları karıştırmışlar. Ama tabi doğruluğu tartışılırmış. Kendi meslekleri ve benim “eski” mesleğimle bağlantılı olarak yoldaki mahkeme binasına giriyoruz. Bana duruşma salonlarını gösteriyorlar. Şu anda tatilde olduğu için mahkeme, sadece belirli davalar devam ediyormuş. Her yer binlerce kağıt dolu ve kalabalık da çok az. İçerisi son derece kasvetli ve karanlık. Ütüsüz, üzerine iki beden büyük gelen eski takım elbiseleri içerisinde beyaz önlüklü avukatları çok kolay seçebiliyorsunuz. Kabir’in anlattığına göre, Hindistan’da bir konuda dava açarsanız o davayı unutmanız gerekirmiş, çünkü en iyi ve hızlı ihtimalle beş sene içerisinde sonuca ulaşırmış. Mahkeme binasından sonraki durağımız eski ve tarihi çarşılar oluyor. Her türlü eşyayı en ucuz fiyata bulabileceğiniz bu sıra sıra dizilmiş tekstil, baharat, plastik çarşıları kalabalığı ile sizi yormaya yetebiliyor. Biz daracık sokaklarda kendimizi kaybettikten sonra, daha farklı bir fikir çıkıyor. Hadi Dhobi Ghat’ı görelim! Dhobi Ghat şehrin biraz daha kuzeyinde ve 140 yaşında bir çamaşır yıkama tesisi. Buraya yerel trenlerle ulaşılabiliyor. Yarı otomatik birkaç makineyi saymazsak tamamen insan gücü ile çalışıyor ve her gün binlerce kıyafetin yıkanmasına ön ayak oluyor. Son derece sistematik ve hatasız şekilde işleyen bu oluşum, birçok prestijli üniversitenin araştırma kitaplarına da girmeyi başarmış. Köprü üzerinden insan ve çamaşır kalabalığını izliyoruz. Buradan birbiri arkasına sıralanmış sokak lambaları yüzünden “queen’s necklace” yani kraliçenin kolyesi olarak da anılan Güney Bombay körfezine geçiyoruz. Burada güzel bir İtalyan restoranında karnımızı doyurduktan sonra sahil kenarında oturup bizimkilerin “kış” olarak adlandırdığı sıcak esintiye kendimizi bırakıyoruz. Son durağımız ise benim konakladığım yere yakın bir yerel bar oluyor. 15 gün sonunda ilk biramı, meşhur Kingfisher’ı içiyorum. Gün artık sona ererken, hostelime doğru yöneliyorum. Ertesi gün yapılacaklar az da olsa, Goa’ya tren ya da otobüs biletlerinin alınması gerekiyor.