Category Archives: Güney Kore

Güney Kore.

Standard

Güney Kore: Genel Bilgiler

Güney Kore, şu ana kadar ziyaret ettiğim Asya ülkeleri arasında en kolay seyahat ettiğim ülkelerden bir tanesi oldu. Bundaki etkenler çok yakın arkadaşım Göksu’nun yolculuk sırasında bana eşlik etmesi ya da Seoul’da Güney Koreli bir ailenin yanında kalmamız değildi sadece. Her şeyden önce Güney Kore, yabancılara karşı çok açık ve yardımsever. (Söylemeden geçemeyeceğim özellikle Seoul’da insanlar son derece iyi giyimli.) 2010 – 2012 yılını “Visit Korea” yani “Kore’yi ziyaret et” yılı ilan eden hükümet, yabancılara yönelik ücretsiz birçok etkinlik ve şehirler arası transfer sağlamış. Biz şansımıza üç ayla bu fırsatı kaçırdık. Ülkede her şey çok düzenli ve pratik bir şekilde işliyor. Tanıştığım herkes ilgili ve cana yakındı. Şehirler ise yürürken bile aslında her şeyin – bizim şehirlerimizin aksine – “vatandaş” için olduğunu hissettiriyor size.

Her şey çift dilde yazıldığı ve yabancılara yönelik her yerde İngilizce de yer aldığı için problem yaşamıyorsunuz. Her turistik bölgede mutlaka bir adet “Turist Bilgilendirme Ofisi” yer alıyor. Üstelik bu ofislere ek olarak turistlerin yoğun olduğu mahallelerde sokaklarda gönüllü rehberler siz yürürken bir şeye ihtiyacınız olup olmadığını soruyorlar; fakat konu ülkedeki insanlarla iletişime gelince problem işte orada başlıyor. Güney Korelilerin birçoğu İngilizce bilmiyor. Bilen kesim ise utangaçlıklarından genelde İngilizce konuşmaya çekiniyor.

Genel anlamda, Güney Kore gelişmiş şehirleri ve karmaşık kültürü ile benim uzak doğu ruhunu tam anlamıyla hissedebildiğim bir yer değildi; ama benim için bu ülkeyi güzel yapan gezdiğim ve gördüğüm yerlerden öte deneyimlediklerim oldu.

20130306_125038

Gyeongbokgung sarayında.

DSC04691

Göksu, Busan’daki Birleşmiş Milletler Anıtsal Mezarlığı’nda.

IMG_3370

Göksu ve Busan’ın permalı saçlı, tenis şapkalı teyzeleri.

IMG_3206

İlk gece, Kore Barbeküsü sırasında.

DSC04884

Gyenongju’da kraliyet mezarlarının olduğu bölgede.

Ne kadar süre ayrılmalı ve ne zaman gitmeli?

Güney Kore çok küçük bir ülke, bu nedenle kapsamlı bir gezi için on – on beş gün kadar bir süre yeterli olacaktır.

Ülkeyi ziyaret için en ideal zamanlar Nisan – Haziran ve Eylül – Ekim dönemi. Bizim ziyaretimiz sırasında hava çok soğuktu, öyle ki belli günler yürürken ellerimizi ve ayaklarımızı hissedemez hale geldik. Fakat Çin’den farklı olarak ülkedeki kapalı mekanlarda yerden ısıtma sistemi var. Çok kullanışlı bu sistem sayesinde konakladığımız yerlerde hiç üşümedik. (Kapalı mekanda üşümemeyi avantaj sayacağım hiç aklıma gelmezdi!)

Vize

Güney Kore için Türk vatandaşlarının vizeye ihtiyacı yok. Girişte direk 90 gün süreli kalış izninizi temin edebiliyorsunuz.

Rota

Biz ülke içerisindeki yolculuğumuza Seoul’dan başlayıp yolculuğumuzu Seoul’da bitirdik. Günübirlik olarak Kuzey Kore sınırındaki silahsız alanı ziyaret ettik. Birer günümüzü ülkenin ikinci en büyük şehri Busan’a ve barındırdığı tarihsel öğelerle meşhur Gyeongju’ya ayırdık. Güney Kore’de kaldığımız 8 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettik.

map_of_south-korea

04-07.03.2013, Seoul
08.03.2013, Busan
09.03.2013, Gyeongju
10-11.03.2013, Seoul

Bu bölgelere ek olarak eğer daha fazla vaktimiz olsaydı meşhur Jeju adasını da ziyaret etmeyi çok isterdim.

Ulaşım

Ülke yüzölçümü itibari ile çok küçük olduğu için bir başından bir başına en fazla 5-6 saat içerisinde gidebiliyorsunuz. Şehirler arası yolculuk söz konusu olduğunda her yere düzenli ve sık şekilde otobüs ve tren seferleri var. İstasyonlara gidip çok kolay bir şekilde biletlerinizi aynı gün için temin edebiliyorsunuz. Şehir içinde ise, özellikle büyük şehirlerde, çok kapsamlı bir metro ağı var. En fazla 2-3 hat değiştirerek her nereye gitmek istiyorsanız ulaşmanız çok kolay. Eğer belli şehirleri günübirlik gezmek istiyorsanız da her tren, otobüs ve metro istasyonunda boy boy bozuk para ile çalışan kilitli dolaplar mevcut. Bu da eşyalarınızı nereye koyacağınız derdini ortadan kaldırıyor.

Konaklama

Biz Seoul’da dört gün kadar bir arkadaşımızın ailesi ile kaldık. Sonrasında Busan’da bir, Seoul’da bir gece konakladık ve genel olarak temizlik, rahatlık açısından konakladığımız yerlerden memnun kaldık.

Yolculuk boyunca konakladığımız oteller ve fiyatları aşağıdaki gibi:

Seoul – Jeong Min’in ailesi ile kaldık.
Mirabell Motel, Busan – 45000 KRW (iki kişi konakladık)
City Hostel Korea, Seoul – 50000 KRW (iki kişi konakladık)

DSC04664

Mirabell Hotel, Busan.

Yiyecek içecek

Güney Kore’nin meşhur yemeklerinden bazılarını tatma fırsatı bulduk. Bunlardan en meşhuru şüphesiz “kimchi” yani sebze turşusu. Genelde lahanadan yapılıyor, bizim lahana turşusunun bir farklı versiyonu. Kimchi, günlük hayatın o kadar içindeki, her yemekle beraber size sunuluyor. Bazen meze olarak masanızda bulabiliyorsunuz, bazen de ana yemeğin içinde yer alıyor. İşin ilginç tarafı Koreliler fotoğraf çekilirken de “Kimchi” diyorlar. Bir diğer turşulanmış yemekleri Dongchimi. Çorba niyetine yemek öncesi yeniyor. Mideyi koruduğuna inanılıyor. Çiğ olarak yenilen yemeklere Hoe deniyor, genelde bunlar taze balık çeşitlerinden oluşuyor. Jeon ise genelde krep benzeri, içerisinde yumurta ve çeşitli sebzelerin yer aldığı (özellikle yeşil soğan) yemeklere deniyor. Bibimbap karışık pirinç ve sebzelerle hazırlanıyor ve genelde üzerine yumurta kırılıyor. Genelde yemeklerle beraber “banchan” adı verilen küçük mezeler sunuluyor. Bunlar çoğunlukla sebzelerden oluşuyor.

Kore barbeküsü, Kore’ye gittiğinizde mutlaka tatmanız gereken bir lezzet. Etler önünüzde hazırlanıyor. Biz iki deneyimimizde de dana kaburgası yedik, son derece yumuşak ve leziz bu etler, şimdiye kadar tattığım en leziz et sıralamasına en üst sıradan girdiler.

Tatlılara gelince Hangwa, buğday unundan yapılan çeşitli şekerlemelere verilen genel ad. Örneğin, yumilgwa tahıl unu ve balı kızartarak hazırlanıyor. Göksu ile bizim favorimiz olan yakgwa ise bizim şambabayı andırıyor. Buğday unu, bal ve susam yağı ile yapılıyor.

İçeceklere gelince, Kore’nin en meşhur alkollü içeceği “soju”. Bu içecek tahıl ya da tatlı patatesten yapılıyor ve yüzde yirmi alkol içeriyor. Çok keskin bir tada sahip olan bu içecek küçük shot bardaklarında servis ediliyor ve yudum yudum içiliyor. Alkolsüz içecekler konusunda da bizim favorimiz mısır çayı oldu.

IMG_3456

20130310_193340

Kore barbeküsü yanında sunulan mezelerle masayı süslüyor. Fotoğrafın en sağ köşesinde ise krebe benzeyen jeon’u görebilirsiniz.

IMG_3202

Kimchi çeşitleri ve çiğ balık (hoe).

IMG_3340

DMZ’de sundukları bibimbap.

DSC04472

Post-it’lerle süslü kahvaltımız.

IMG_3284

Sokakta satılan son derece leziz, arasında yumurta bulunan atıştırmalıklar.

DSC04662

Balık şeklinde dökme pişirme kaplarında hazırlanan kekler.

20130305_110044

Yumilgwa ve yakgwa.

Reklamlar

Seoul, Güney Kore.

Standard

10 Mart 2013, Pazar.

IMG_3451-2

Namdaemun Pazarı’ndan.

Günlerdir erken uyanıp saatlerce yürümenin getirdiği yorgunluğun ve penceresiz bir odada konaklamanın da etkisiyle, Pazar gününe geç bir başlangıç yapıyoruz. Uyandığımızda saat öğlene geliyor. İlk işimiz Myengdong bölgesine gitmek oluyor. Hava çok soğuk. Ayazdan dolayı ellerimizi ceplerimizden çıkaramıyoruz bile. Burada kahvaltımızı yapıp Göksu için para bozduruyoruz. Biraz gündüz gözüyle bölgeyi gördükten sonra Insa-dong bölgesine geçiyoruz. Buraya tekrar geliş amacımız bir önceki turumuzda gözümüze kestirdiğimiz hediyelik eşyaları almak. Göksu beğendiği seramikleri alıyor, ben bir iki mıknatıs alıyorum derken kendimizi Itaewon bölgesinde buluyoruz. Itaewon tamamen yabancılar için sonradan yaratılmış bir bölge. Müslüman nüfusun (dolayısıyla kebapçıların ve camilerin) çoğu bu bölgede bulunuyor. Çok kültürlülüğü ile ünlü bu mahallede aynı zamanda her ülkenin mutfağını tadabiliyorsunuz. Mağazalar, cafe’ler, restoranlar, dükkanlar tamamen yabancı müşterilere yönelik. Bizim buraya asıl geliş amacımız ise bir haftalık yolculuğumuz sırasında hiç kitapçı görmemiş olmamız. Benimse bir sonraki gün Japonya’ya geçmeden önce bir rehber kitaba ihtiyacım var. Buradaki yabancı dilde kitap satan kocaman kitapçıyı buluyoruz ve ben aradığım rehber kitabı alıyorum.

Artık gün batmaya yakınken tekrardan şehir merkezine dönüp şehrin en büyük pazarlarından biri olan Namdaemun Pazarı’nı ziyaret ediyoruz. Pazar günü olduğu ve hava da kararmaya başladığı için tezgahların çoğu çoktan kapanmış. Pazar sokaklarını biraz dolandıktan sonra Myengdong’a yürüyoruz. Amacımız gitmeden önce Kore barbeküsünü tekrar denemek. Yol üzerindeki restoranlardan birine giriyoruz. Garsonla anlaşmamız yaklaşık on beş dakikamızı alıyor. Ne o bizi anlıyor, ne biz onu. Sonunda yemek siparişimizi veriyoruz. Yemekler gelmeye başladığında farkına varıyoruz ki anlaşamadığımız için en az beş kişilik yemek istemişiz! Tabi ki hesap da duruma yakışırcasına geliyor. Duruma gülsek mi, üzülsek mi karar veremiyoruz. Yemek sonrası metroyla odaya dönüyoruz. Bir haftadır bu ülkede fark ettiğimiz diğer bir mevzu ise metro içerisinde kimse konuşmuyor. (ben ve Göksu hariç) Herkes akıllı telefonlarına gömülmüş ya da kitap okuyarak yolculuk ediyor. Biz sustuğumuzda etrafımızda yankılanan sessizlik bizi de şaşırtıyor. Odaya dönünce ben eşyalarımı ayıklıyorum, ertesi gün Japonya’ya uçak biletim var ve sırt çantam benimle devam etmek için fazlasıyla ağır!

Gyeongju, Güney Kore.

Standard

9 Mart 2013, Cumartesi.

DSC04798

DSC04802

DSC04808

DSC04824

Bulguksa Tapınağı’ndan manzaralar.

DSC04821

Bulguksa Tapınağı’nda yer alan küçük taştan kuleler.

DSC04778

DSC04907

Noseo-ri’deki kral mezarları.

DSC04872

Tepedeki deli tabi ki de benim.

Hafta içi hafta sonu demeden arka arkaya sürekli erken uyanıyoruz ya, Göksu “Bir de güya tatildeyim.” diyip gülüyor. Yine bir hafta sonu, yine biz erkenden yollardayız. Önce metro ile şehrin en kuzeyinde yer alan Busan Otobüs İstasyonu’na gidiyoruz. Gyeongju için biletimizi bir gün önceden ayırtmışız. 09:30’da otobüsümüz yola koyuluyor. 270000 nüfuslu bu küçük şehir, her köşesinde tarihi bir öğeyi barındırmakla meşhur. Sadece şehrin merkezinde 35 kraliyet mezarı ve 155 höyük yer alıyor. Bu sayı şehrin dışına çıktıkça dört yüz küsura kadar ulaşıyor. Ev sahipliği yaptığı bütün tarihi eserler nedeniyle, Gyeongju’ya aynı zamanda “duvarsız müze” de deniyor.

Biz bir saatlik yolculuk sonrasında öğlene doğru Gyeongju Otobüs İstasyonu’na varıyoruz. Şehri keşfe çıkmadan önce amacımız eşyalarımızı kilitli dolaplara yerleştirmek; fakat şansımıza dolaplar o kadar küçük ki. Benim sırt çantamı bu dolaplardan birine sığdırabilmek için adeta mücadele veriyoruz. İçinden eşya çıkarıyoruz, eğiyoruz büküyoruz, her türlü farlı şekilde dolaba sokmaya uğraşıyoruz derken mücadelemiz başarı ile sonuçlanıyor da biz de şehir merkezine doğru turumuza başlıyoruz.

Pazar günü olduğu için bütün bankalar kapalı, etrafta da hiç döviz bürosu yok. Biz de sırayla bankaların ATM’lerini denemeye koyuluyoruz. Güney Kore’de uluslararası bir banka kartınız varsa sadece bunu kabul eden büyük bankalar aracılığıyla para çekebiliyorsunuz. İki üç banka denedikten sonra sonunda birinde şansımız yaver gidiyor da biz de tren istasyonunun önünden kalkan otobüslerden birine atlayıp Bulguksa Tapınağı’na doğru yola çıkıyoruz. Bindiğimiz otobüste her şeyin Korece olması en başta bizi korkutuyor; fakat burada turistlere yönelik çok güzel bir uygulama olduğunu fark ediyoruz. Ne zaman turistik bir durağa gelsek, durak ismi ve bu bölgede yer alan tarihi mekanlar İngilizce olarak da anons ediliyor. Böylece bizim de acaba kaybolacak mıyız endişemiz ortadan kalkıyor. Bulguksa Tapınağı’na yarım saatlik bir otobüs yolculuğundan sonra varıyoruz. Bu tapınak UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alıyor, aynı zamanda Kore Budizmi için de büyük önem taşıyor. Ulusal hazine niteliğindeki birçok eser de bu tapınağın içerisinde bulunuyor. Bunlardan en önemlileri Dabotap ve Seokgatap isimli taş pagodalar. Bu tapınak alanındaki en ilgi çekici şeylerden bir tanesi ise tapınaklardan bir tanesinin arka bahçesinde yer alan üst üste büyükten küçüğe kulecikler halinde dizilmiş yüzlerce taş.

Bulguksa Tapınağı’nın birbirine açılan meydanlarını dolandıktan sonra tapınak önünden kalkan ayrı bir minibüse binerek virajlı dağ yollarından yukarı çıkıyoruz ve Bulguksa Tapınağı’na bağlı Seokguram Grotto’ya varıyoruz. Bulguksa Tapınağı’ndan dört kilometre uzakta, Tohamsan Dağı’nda yer alan bu inziva yeri, oturan Buddha heykeli ile meşhur. Minibüsten indikten sonra balonlar ile süslenmiş patika yolunu takip ederek orman içerisinde ilerliyoruz. Sonunda meşhur Buddha’nın yer aldığı bölüme geliyoruz. Koruma amaçlı cam bölmelerle kapatılmış Buddha’ya ucundan göz attıktan sonra şehir merkezine geri dönüyoruz. Şehrin düzenli ara sokaklarında kalabalıkları takip ederek birkaç tur attıktan sonra bir şeyler yemek için bir yere oturuyoruz. Biraz soluklanıyoruz ve akşam Seoul’a olan otobüsümüzü yakalamak için yavaş yavaş otobüs istasyonunun yolunu tutuyoruz. İstasyona doğru ilerlerken sabah da dikkatimizi çeken, şehrin göbeğinde yer alan kral mezarlarını ziyaret ediyoruz. (Tumuli in Noseo-ri) İlk gördüğümüzde bir parkta yer alan saman tepeciklerine benzeyen ve çok da anlamlandıramadığımız bu mezarlar, batan güneş eşliğinde adeta bir görsel şölen sunuyor bize. Önce Göksu, sonra ben tüm şebekliğimizle inmesi ayrı bir macera olan bu mezar tepeciklerinin üzerine çıkıyoruz. Etrafta hoplayıp zıplayıp bol bol fotoğraf çektikten sonra otobüs istasyonuna gidiyoruz. Dört beş saatlik bir yolculuk sonrasında Seoul’a varıyoruz. Buz gibi kesen bir ayaz Seoul’da bizi karşılıyor. Tüm günün verdiği yorgunlukla ayarladığımız küçük hostelimize yerleşiyoruz.

 

 

 

Busan, Güney Kore.

Standard

8 Mart 2013, Cuma.

DSC04699

DSC04711

DSC04725

DSC04738

Busan Birleşmiş Milletler Anıtsal Mezarlığı.

DSC04754

DSC04756

DSC04757

DSC04767

Jagalchi Balık Pazarı.

DSC04771

DSC04774

Busan’ın rengarenk sokakları.

Sabah içeriden gelen klasik müzik sesi eşliğinde uyanıyoruz da bir an Göksu da, ben de nerede olduğumuzu algılayamıyoruz. Jeong Min’in annesi dün aldığımız çiçeğin de motivasyonu ile sabah erkenden uyanmış, bizim için müziği son ses açmış, ziyafet niteliğinde bir kahvaltı hazırlamış, bir de üstüne bizim için yolculuk sırasında ihtiyaç duyabileceğimiz ufak tefek şeylerden birer paket hazırlamış. Kahvaltımızı edip eşyalarımızı toparlıyoruz ve saat 07:30’da evden çıkıyoruz. Jeong Min’in annesi (inatla Jeong Min’in annesi diyorum; çünkü ilk gün çok hızlı şekilde adını söyledikten ve biz anlamadıktan sonra bir daha sormaya utandık, adı da bizim için “Min anne” kaldı) bizi yol üzerindeki otobüs istasyonuna bırakıyor. Beş saat kadar süren otobüs yolculuğumuz son derece konforlu geçiyor. Otobüse biner binmez çift dilde açıklayıcı videolar ekranlarda gösteriliyor. Güney Kore, şu ana kadar gördüğüm en turist dostu ülkelerden biri olmaya aday.

Yolda bir mola yerinde duruyoruz, burada her şey o kadar sistematik ve pratik ki. Batı yemeği, Kore yemeği, atıştırmalık, çay-kahve diye bölümlere ayrılmış dükkanlar var. Öğlen saatler biri gösterdiğinde Busan’a varıyoruz. Şehrin kuzeyinde yer alan otobüs istasyonundan metro ile uzunca bir yolculuk sonrasında tren istasyonuna yakın bir bölgede yer alan otelimize yerleşiyoruz. Otel odasında şaşırtıcı olarak bize özel bir masaüstü bilgisayar ve modem de yer alıyor. Eşyalarımızı yerleştirdikten sonra şehri keşfe çıkıyoruz.

Busan, Güney Kore’nin en büyük liman kenti aynı zamanda ülkenin Seoul’dan sonraki en büyük ikinci şehri. Şehirle ilgili ilk fark ettiğimiz ayrıntı, orta yaşlı ve yaşlı teyzelerde kısa permalı saç ve tenis şapkası modası olduğu. Şehirdeki ilk durağımız Kore Şehitleri Anıtı olarak da bilinen United Nations Memorial Cemetery yani Birleşmiş Milletler Anıtsal Mezarlığı oluyor. Metro ile çok kolay şekilde ulaşılabilen bu bölgeye, bizim şaşkınlığımız yüzünden varmamız normalden fazla zaman alıyor. Girişte nereden olduğumuzu soruyorlar, Türk olduğumuzu söylüyoruz. Broşürler arasında Türkçe görmek bizi şaşırtıyor. 1955 yılında, Güney Kore Parlamentosu tarafından Birleşmiş Milletler’e, yapılan hizmetleri ve feda edilen hayatları anmak adına mezarlık olarak kullanılması için kalıcı olarak verilen bu arazi, aynı zamanda türünün tek örneği. Yani Birleşmiş Milletler tarafından kurulan dünyadaki tek mezarlık. Kore Savaşı sırasında 1950 – 1953 yılları arasında 17 ülkeden, 40896 kişi hayatını kaybetmiş; fakat bu Anıtsal Mezarlık’ta sadece 2300 kişi gömülü. Savaşta şehit olan 724 Türk askerinin 462’sinin defnedildiği Türk şehitliği de burada yer alıyor. Son derece bakımlı ve etkileyici şekilde düzenlenmiş bu mezarlıkta bir iki saat kadar dolanıyoruz. Hayatlarını kaybetmiş askerlerinin ad, soyad ve yaşlarının yazdığı küçük taşları inceliyoruz. Birçoğu o kadar genç ki. Bunlardan en genci 17 yaşındaki JP Daunt isimli asker; bu nedenle onu anmak için bir su yolu yapılmış mezarların sonuna. Anıtsal mezarlıkta, şehit düşen bütün askerlerin isimlerinin yer aldığı mermer bir duvar; ülkelere adanmış iki anıtsal salon da yer alıyor. Genel olarak yazılardan ve mezarlığın bu kadar düzenli olmasından, Güney Kore’nin minnettarlığını hissedebiliyorsunuz. Bütün yolculuk boyunca da Türk olduğumuzu söylediğimizde insanların yüzüne bir gülümseme yayılıyor, birçoğu “Savaşta siz bize yardımcı oldunuz.” diyor.

Hava kararmaya yakınken şehir merkezine geri dönüyoruz. Bir şeyler atıştırdıktan sonra Güney Kore’nin en büyük balık pazarı olan Jagalchi Balık Pazarı’nı ziyarete gidiyoruz. Bu devasa kapalı pazarın her katında farklı bir ürün satılıyor. Giriş katını sıra sıra dizilmiş taze deniz ürünleri tezgahları doldururken, ikinci katında her türlü kurutulmuş deniz ürününü bulabiliyorsunuz. Aynı zamanda dilediğiniz ürününü seçip yiyebileceğiniz küçük büfe türünde restoranlar da burada yer alıyor. Buradan sonra Seomyeon olarak da bilinen şehir merkezindeki sokaklarda yürüyoruz. Özellikle BIFF (Busan International Film Festival) Meydanı etrafındaki ara sokaklarda gece ışıkları arasında mağazaları dolanıyoruz. Yan yana sıralanmış sokak yemeği satıcılarından birkaçının sattıklarını deniyorum ben. Güney Kore’de şu ana kadar hiçbir sokak yemeği beni hayal kırıklığına uğratmıyor. Hepsi son derece leziz. Sonrasında geniş caddelerden yürüyerek tren istasyonunun bulunduğu bölgeye, otelimize geri dönüyoruz. Ertesi sabah 09:30’da Busan’dan Gyeongju’ya otobüsümüz var.

 

 

Seoul, Güney Kore.

Standard

7 Mart 2013, Perşembe.

DSC04587

Camp Bonifas’taki brifingden.

IMG_3319

JSA. Arka tarafta Kuzey Kore’ye dönük bekleyen askerleri görebiliyorsunuz.

DSC04608

Ana Konferans Salonu, Güney Koreli asker eşliğinde.

DSC04648

Dorasan Tren İstasyonu.

DSC04621

Baltalama olayının gerçekleştiği bölge ve “Geri Dönüşü Olmayan Köprü”.

Sabah 05:00’de yağmura uyanıyoruz ya içimden küfürleri saymadan edemiyorum. İki üç gecedir adam gibi uyuyamıyorum; üstüne bir de zaten oldum olası hava hala karanlıkken uyanmayı sevmiyorum. Bizimle beraber Jeong Min’in annesi de uyanıyor, bizim turumuz için çıkın hazırlamaya girişiyor. Evden çıkarken biz, içerisinde minik minik atıştırmalıkların bulunduğu bir paketi de bize veriyor. Koştur koştur ilk metro seferini yakalayıp üç aktarma sonrasında Amerikan üssünün bulunduğu bölgeye varıyoruz. Turumuzu kapsamlı bir araştırmadan sonra USO aracılığıyla ayarlıyoruz; çünkü USO’nun turu Güney – Kuzey Kore sınırında görmek istediğimiz her şeyi kapsıyor. USO, Amerikan ordusunun sosyal ve eğlence organizasyonu. Bu nedenle daha binanın içerisine girdiğinizde kendinizi Amerika’ya gelmiş gibi hissediyorsunuz. Üs içerisindeki yarım saatlik bekleme süresince bol bol Amerikan propagandasına maruz kalıyoruz, televizyonlarda Chavez’in ölüm haberleri yanlı bir şekilde yansıtılıyor. Otobüsümüz, 07:30’da üssü terk ediyor

Bir saatlik bir yolculuktan sonra ilk durağımız Güney ve Kuzey Kore arasında yer alan Camp Bonifas oluyor. Burası, DMZ dışında yer alan Amerikan – Güney Kore askerlerinin ortak üssü. Bu üs, adını 1976 yılında Kuzey Kore askerleri tarafından baltalarla öldürülen Amerikan askerinden alıyor. Bu asker iki ülke arasındaki gözlemevini kapatan ağacı baltayla kesmek istediği sırada, Kuzey Koreli askerlerin saldırısına uğruyor, bu nedenle bu bölgede yaşanan kritik olaylardan biri sayılıyor. Üs içerisinde bir konferans salonuna alınıyoruz ve Amerikalı bir asker tarafından bize Kore Savaşı ve bölgenin geçmişi hakkında kısa bir brifing veriliyor. İkinci durağımız, Joint Security Area (JSA) yani Birleşik Güvenlik Alanı oluyor. Burası, 27 Temmuz 1953 yılında imzalanan ateşkes sonucu Güney ve Kuzey Kore arasında oluşturulmuş yansız bir bölge. Bu bölgeye üssün özel otobüsleri ile geçiş yapıyoruz. Her adımımızda sıkı sıkı uyarılıyoruz. Mimiklerimizden, giydiğimiz kıyafetlere, çektiğimiz fotoğraflara kadar belli kısıtlamalar söz konusu. Bu yansız bölge, terk edilmiş Panmunjeom kasabasında yer alıyor. Biz de Kuzey ve Güney Kore arasında ateşkesin imzalandığı ve sonrasında da düzenli toplantıların yapıldığı ana konferans salonunu ziyaret ediyoruz. Resmi olarak, Kuzey Kore toprağına en yakın olabileceğimiz noktadayız. Biz konferans salonu içerisindeyken iki Güney Kore askeri de bizimle beraber Taekwondo duruşu adı verilen garip bir bekleme halinde duruyor. Ortamdaki gerginliği hissedebiliyorsunuz.

Sonrasında iki ülkenin Daesongdong ve Gijeongdong kasabalarını görebileceğimiz gözlem bölgesi olan Dora’ya gidiyoruz. Bu iki kasaba, DMZ bölgesi içerisinde 1953 ateşkesi sonrasında oluşturulmuş. Güney Kore tarafında yer alan Daesongdong’da (Özgürlük Kasabası olarak da anılıyor) iki yüz kadar Güney Koreli son derece iyi koşullarda yaşıyor. Vergi ödemedikleri için burada yaşayan çiftçilerin yıllık gelirinin 80000 USD’den fazla olduğu biliniyor; fakat burada yaşayanların bölge dışına çıkmaları konusunda belli kısıtlamalar var. Yılda sadece toplamda üç ayı buranın dışarısında geçirebiliyorlar. Üstelik her gün akşam 11’de dışarı çıkma yasakları var. Kuzey Kore’nin Gijeongdong kasabasında ise ayrı bir hikaye söz konusu. Burası Barış Kasabası olarak da anılıyor; fakat Güney Koreliler bu bölgeye Propaganda Kasabası diyor. Aslında bu kasabada kimsenin yaşamadığına inanıyorlar. Bize anlatılana göre burada her evde ışıklar aynı saatte kararıyormuş, üstelik binaların üst katlarına doğru ışıkların enerjisi azalıyormuş. Bu da ışık kaynağının tek bir merkezden geldiği savını güçlendiriyormuş. Propaganda Kasabası’nı kayda değer yapan ayrı bir husus da kasabada yer alan 160 metrelik bayrak direği. Güney Kore tarafında yer alandan daha uzun olsun diye inşa edilen bu bayrak direğinde yer alan bayrağın 300 kilo olduğu biliniyor. Dora gözlem tepesinde sıra sıra dizilmiş dürbünlerle bu kasabaları inceleyebiliyorsunuz; ama şansımıza hava o kadar sisli ki bırakın Kuzey Kore’yi iki metre ötesini bile net göremiyoruz. Bize de sadece hayal etmek ve duvarlara astıkları fotoğraflara bakıp hayal gücümüzü çalıştırmak düşüyor. Buradan “Third Inflation Tunnel” yani iki ülke arasındaki üçüncü tünele geçiyoruz. 1974’ten bu yana Kuzey ve Güney Kore arasında dört adet tünel bulunmuş, bizim ziyaret ettiğimiz bunlardan üçüncüsü. Sürpriz bir çıkarma yapabilmek için Kuzey Koreliler tarafından kazılan bu tünellerde sarı sarı dinamit işaretlerini ve tüneli kömür aramak amacıyla kazdıklarını iddia edebilsinler diye duvarlara sürülmüş kömür tozlarını görebiliyorsunuz. Tünele giriş neyse de, çıkış bizim için ayrı bir yaşam mücadelesi oluyor. Son derece dik tünel yokuşunu çıkarken Göksu da ben de her adımda “Ha gayret” diyerek kendimizi motive etmeye çalışıyoruz. Yemek molası vermeden önce son durağımız Dorasan Tren İstasyonu oluyor. Bu durak, iki Kore’nin birleşmesine yönelik umudu simgeliyor aynı zamanda.

Dorasan Tren İstasyonu sonrasında yemek yemek üzere nerede olduğunu çok da anlayamadığım bir yere götürülüyoruz. Burada geleneksel Kore yemekleri bize sunuluyor. Yemek sonrasında grup içerisinde Kuzey Kore tarafından getirilmiş biraları almak isteyen olup olmadığı soruluyor, tabi bizim eller hemen havaya. Yemek sonrasında otobüslere dağılıp USO’ya geri dönüyoruz.

Hala hava kararmadığı için şarkısı ile de meşhur Gangnam Bölgesi’ne gitmeye karar veriyoruz. Bu bölge, daha çok modern binalar ve şık mağazalarla dolu. Birkaç tur atıyoruz, birkaç mağazayı ziyaret ediyoruz; sonrasında bir yere oturup kahvelerimizi içiyoruz ve sokaktan geçenleri izlemeye koyuluyoruz. Kahveler sonrasında Göksu, Güney Koreli arkadaşı ile buluşmaya gidiyor, ben onu beklerken başka bir yere oturuyorum. Birkaç saat sonra eve dönmeye koyuluyoruz, dönüş yolunda Jeong Min’lerdeki son gecemiz olduğu için, annesine bir demet çiçek alıyoruz da çok mutlu oluyor çiçekleri görünce. Toparlanıp erkenden uyumaya koyuluyoruz.

6 Mart 2013, Çarşamba.

DSC04491

DSC04502

DSC04522

Gyeongbokgung Sarayı’ndan.

DSC04509

Saraydaki koruma değişim törenleri sırasında.

DSC04571

IMG_3277

Bukchon Hanok Kasabası’ndan.

DSC04579

Gwangjang Pazarı.

Sabah erkenden uyanıyoruz. Jeong Min’in annesini, yine bizim için kahvaltı masasını donatmış buluyoruz. Küçük notlar, post-it’ler leziz öğünlerin yanını süslüyor. Kahvaltı sonrasında ilk işimiz konakladığımız yere çok yakın olan otobüs istasyonuna (Express Bus Station) gidip Cuma gününe Busan için bir otobüs bileti almak oluyor.

Otobüs biletlerimizi aldıktan sonra şehir merkezine gidip Gyeongbokgung Sarayı’nı ziyaret ediyoruz. 1395 yılında yapılmış bu saray, Joseon Hanedanlığı tarafından Seoul’da inşa edilmiş beş saraydan ilki ve en büyüğü. Birbiri içerisine geçen avlulardan ve binalardan oluşan bu sarayı gezmemiz iki üç saatimizi alıyor. Üstelik sarayda her saat başı korumaların değişim töreni oluyor, yüksek binalar ve inşaat vinçleri manzarasında bu geleneksel değişim seremonisini izlemek son derece ilginç bir tezat oluşturuyor. Buradan sonra Changdeokgung Sarayı’nı gezmek için yola düşüyoruz. Fakat mimari olarak, Gyeongbokgung ile bir farkı olmadığı için, üstelik bu sarayı anlamlı yapan gizli bahçeyi görmek için düzenlenen turu beklemek zorunda olduğumuzdan bu sarayı es geçiyoruz. İki saray arasında yer alan tarihi evlerin bulunduğu Bukchon Hanok Kasabası’na ilerliyoruz. Bu küçük ve bohem kasaba Seoul’un geri kalanına kıyasla farklı bir hava taşıyor. İkinci el kıyafet satan butik mağazalar, el işi atölyeleri, şık cafe’ler sokakları dolduruyor. Birçoğu stüdyo ve atölye olarak kullanılmakta olan tarihi evlerin arasında tur atıp daracık sokaklarda kayboluyoruz.

Bir saat kadar bu bölgede dolandıktan sonra Insa-dong olarak bilinen trafiğe kapalı alışveriş sokağına gidiyoruz. Bu sokakta, turistik ürün adına satılan her şeyi bulmak mümkün. Birbirinin kopyası ucuz Çin malı ürünler olduğundan gereksiz pahalı fiyatlarla tezgahları süslüyor. Ellerimiz boş bu sokaktan ilerleyerek, gece pazarının yer aldığı Gwangjang Pazarı’na geçiyoruz sonrasında. Gwangjang’da birbiri ardına dizilmiş envai çeşit deniz ürünü ve farklı yiyecek, küçücük masaları doldurmuş insanlara sunuluyor. Pazar rengarenk. Kokular, görüntüler hiç alışık olmadığımız türden. Burada gördüklerimiz Göksu’ya sonunda “Sanırım Asya’ya geldiğimi şimdi anladım.” dedirtiyor.

Havanın kararmasının da etkisiyle ayaklarımız artık saatlerdir yürümekten yorgun, eve dönmeye karar veriyoruz. Ertesi gün 07:30’da başlayacak DMZ turumuz için sabah 05:00’de uyanmamız gerekecek.

5 Mart 2013, Salı.

IMG_3220

Nanta gösterisi öncesi. Fotoğraf çekmek yasaktı.

DSC04461

DSC04466

Myengdong Bölgesi.

Uyandığımızda öğlen olmuş bile; fakat Göksu da ben de bir türlü kendimize gelemiyoruz. Mutfağa geçtiğimizde son derece incelikle hazırlanmış bir kahvaltı sofrası bizi bekliyor. Jeong Min’in annesi işe gitmeden önce, bizi düşünecek kadar misafirperver. Her farklı yiyeceğin üzerine post-it’ler ile açıklamalarını yazmış; gün içerisinde yanımıza almamız için ufak tefek atıştırmalıklar hazırlamış. Üstelik bir gün öncesinde çok beğendiğimiz mısır çayını da bizim için demleyip termoslara koymuş. Güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra ilk iş nerede olduğumuzu, nasıl hareket etmemiz gerektiğini çözmeye çalışıyoruz. Her yeri, her ismi, her numarayı ezberlemeye uğraşarak siteden çıktıktan sonra metroya atlayıp Amerikan üssünün bulunduğu bölgeye gidiyoruz. Amacımız Güney ve Kuzey Kore arasındaki DMZ (Demilitarized zone) için bir tur ayarlamak. Bunu da Amerikan üssü içerisinde yer alan Koridoor Tours aracılığıyla 80 USD ödeyerek Perşembe günü için ayarlıyoruz. Sonrasında tur firmasının yer aldığı bölgeden yürüyerek şehir merkezine, popüler Myengdong’a gidiyoruz. Burada Jeong Min’in bizim için yer ayırttığı Nanta gösterisini izlemeyi planlıyoruz. Gösterinin oynayacağı Nanta tiyatrosuna sora sora ucu ucuna yetişiyoruz. Bu gösteri 1997’den beri oynanan ve üstelik Broadway’de de sahne almış çok popüler bir oyun. Gösteri boyunca beş kişilik ekip mutfak teması üzerine kurulmuş bir konu üzerinden danslarla, müziklerle, mutfak eşyaları ile çok eğlenceli bir şov sergiliyorlar. Öyle ki seyircileri de dahil ettikleri oyun sırasında bütün tiyatro kahkahalara boğuluyor. Özellikle Göksu’nun yanında oturan Malezyalı teyzenin kahkahaları bizi gösteriden daha çok eğlendiriyor.

Sonrasında Myengdong bölgesinin trafiğe kapalı ve bol ışıklı sokaklarında bir aşağı bir yukarı yürüyoruz, mağazaları dolanıyoruz. Akşam yemeğimizi de yedikten sonra yanlış metro hattı seçimi yaptığımız için çok uzun bir yolculuk sonrasında eve varıyoruz. Seoul’un metro sistemi son derece kapsamlı ve istediğiniz yere çok uzakta bile olsanız en fazla 2-3 hat değiştirerek ulaşabiliyorsunuz. İşin ilginç yanı, metronun altında olası savaş ihtimaline ve tehlikelere karşı hazırlanmış dolaplarda, gaz maskelerini de içeren önlem paketleri yer alıyor. Eve gidince gece uykusu bölük pörçük geliyor.

4 Mart 2013, Pazartesi.

Sabah uyanıyorum, kahvaltımı yapıyorum, duşumu alıyorum. Günler sonunda ilk defa odama İngilizce konuşabilen Çinli kızların düşmesini fırsat bilip bol bol muhabbet ediyorum. Öğlene doğru eşyalarımı toplayıp metro istasyonunun yolunu tutuyorum. Bir klasik: neredeyse geldiğim günden beri kapalı havası ile suratları ekşiten Şanghay’da pırıl pırıl güneş tepede. Bir saat süren metro yolculuğu sonrasında havaalanına varıyorum. Seoul’a olan yolculuğum iki saat kadar sürüyor. Son derece modern Seoul havaalanına vardığımda, Göksu’nun uçağının inmesine de on beş dakika var. Pasaport işlemlerini hallettikten sonra, havaalanını kaplayan ücretsiz kablosuz internet aracılığıyla Göksu’yla bulunduğumuz konumları teyit ediyoruz. Ben Türk Havayollarının bagaj bandının dibinde beklemeye başlıyorum. Çok uzun zamandır görmediğim Türk insanı akın akın bavullarını almaya geliyor. Gidip ilk gördüğüm Türkçe konuşana sarılmamak için kendimi zor tutuyorum, derken Göksu geliyor. Sekseninci günümü tamamladığım şu günde, en sevdiklerimden birini karşımda görmek bütün motivasyonumu yerine getiriyor. Bu sırada Güney Koreli arkadaşım Jeong Min’in babası da bizi karşılamaya geldiğini belirten bir mesaj atıyor ve biz havaalanının kapısı önünde buluşuyoruz. Göksu’nun “Şirinler Ülkesi”ne geldik derken ne kadar haklı olduğu bir kez daha kanıtlanıyor. Daha ilk dakikalarında olmamıza rağmen herkes şirinler köyünden fırlamış gibi.

Jeong Min’in babası, Hyung Geun bizi havaalanında kocaman bir gülümseme ile karşılıyor; bizim için bir restoranda rezervasyon yaptırdığını ve hep beraber oraya gideceğimizi belirtiyor. Bir saat kadar bir araba yolculuğundan sonra şehrin güneyinde yer alan Kyungbokkung isimli bir restorana giriyoruz. Jeong Min ve annesi bizi yemeği yiyeceğimiz küçük bir odacıkta bekliyor. Bu odaya girmeden önce ayakkabılarımızı çıkarıyoruz. Odaya girdiğimizde de yere çok yakın olan masalarda yerlerimizi alıyoruz. Sonrasında 2-3 saat sürecek bir yemek şöleni başlıyor. Bizim için önceden karar verilmiş; ama yediğimiz her bir yemeğin son derece leziz olduğu,  on – on beş farklı türde yemek önümüze geliyor. Kapanışı yumuşacık Kore Barbeküsü etler ile yaptıktan sonra masada artık tabak ve çanaktan boş yer bulamayınca ben “80 parça yemek takımını bizim için heba ettiler.” diyorum da gülüyoruz Göksu’yla.

Yemek sonrasında eve geçiyoruz. Çok geniş bir sitenin içerisinde yer alan bu tipik Kore evinde bize odalarımız gösteriliyor. Jeong Min tıp okulu için yurduna dönüyor, Hyung Geun işi için farklı bir bölgeye gidiyor; biz de Jeong Min’in annesi ve kız kardeşi ile evde kalıyoruz. İlk gecemizi daha çok değişime adapte olmaya çalışarak geçiriyoruz, biraz özlem giderdikten sonra erkenden uyuyoruz.