Category Archives: Lago de Atitlan

Lago de Atitlan, Guatemala.

Standard

26 Aralık 2013, Perşembe.

IMG_7296

Göl kenarından manzaralar.

DSC02496

Çatımıza yansıyan gün batımı.

Gün başından sonuna kadar tembellikle geçiyor. Ertesi gün Antigua’ya gitmek üzere kendimize bir servis ayarlıyoruz. O cafe senin, bu cafe benim diyerek geçen koca bir gün, tembelliğin verdiği rahatlık, yerel kahve dükkanlarında tadına bakılan muazzam kahveler, gezilen hediyelik eşya mağazaları derken hava kararıyor.

Akşamın en güzel ve hatırlanası olayı ise topluca katıldığımız “Pub Quiz” yani bar bilgi yarışması oluyor. Soruların birçoğu Kuzey Amerika ve Kanada ağırlıklı olsa da kendimden beklenmeyen bir performans gösteriyorum. Buna rağmen, yirmi adet grubun arasında “Por que no?” isimli grubumuz yine de finallere kalamıyor. Yarışmadan sonra bulunduğumuz mekanın bahçesinde yer alan ateşin etrafında bir süre oturup muhabbet ediyoruz. Son bir hafta içerisinde üç günlük yürüyüş ve takibinde göldeki vaktimiz bize o kadar güzel insanlar tanıtmış durumda. Dünyanın bir başka yerinde, bir başka zaman görüşmek üzere vedalaşıp hostelimizin yolunu tutuyoruz.

25 Aralık 2013, Çarşamba.

DSC02492

San Pedro la Laguna’nın kilisesi.

DSC02485

Binalardan birinde su borusunun yanına saklanmış amblemler.

DSC02469

 

DSC02470

DSC02475

 

DSC02484

 

San Pedro la Laguna’nın rengarenk mezarlığından manzaralar.

 

DSC02482

DSC02473

DSC02471

Mezarlıklarda ölülerin değişik fotoğrafları yer alıyor.

Noel günü. Her yerde bir sakinlik var, mağazaların birçoğu kapalı. Güne tembel bir modda başlıyoruz. Göle bakan terasta kahvaltımızı yapıyoruz, bir süre uyuşuk uyuşuk kitap okuyoruz. Sonrasında ise biraz farklı bir hava solumak adına sokaklarda dolaşmaya karar veriyoruz. Ben, Ian, Sebastian, Chris ve Kylie sokaklarda kendimizi kaybediyoruz. Bir noktada nasıl denk düştüğümüzü çok anlamasak da şehrin mezarlığına denk düşüyoruz. Guatemala mezarlıklarının hep farklı bir havası var. Rengarenk. Capcanlı. Bir süre burada dolanıp mezarları süsleyen photoshop’lu fotoğraflara göz atıyoruz. Sonrasında da kendimizi turistik olmayan arka sokaklarda buluyoruz.

İki saatin sonunda tekrardan şehrin merkezine döndüğümüzde, bir cafe’nin önünden geçerken Kanadalı Charles ve Josi bize sesleniyor. Bir süre onların yanında oturup bir şeyler içiyoruz. Sonrasında da hostelin yolunu tutuyoruz. Bir süre dinlendikten sonra öğle yemeği yemek üzere Ian ve ben göl kenarındaki restoranlardan birine gidiyoruz. Bir süre sonra Avustralyalı bir kız da bize katılıyor. Bir süre muhabbet ettikten sonra ben Chris ve Kylie ile buluşmak üzere hostele geri dönüyorum.

Sonrasında hep beraber grubun geri kalanının olduğu bir başka hostelin barına geçiyoruz. Son derece güzel tasarlanmış bu hostelde saatlerce oturup oyunlar oynuyoruz, öyle ki zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varmıyoruz. Akşam yemeklerimizi de burada yiyoruz. Yaklaşık beş saat boyunca burada kalıyoruz. Gece son derece keyifli. Uzun zamandır gülmediğim kadar gülüyorum ben. Gecenin kapanışını ise yine ve yeniden Sublime’da yapıyoruz.

24 Aralık 2013, Salı.

IMG_7106

Kahvaltı yaptığımız mekanda türkçe bir referansa denk gelince…

IMG_7095

 

DSC02425

 

DSC02435

IMG_7096

 

San Pedro la Laguna duvarları rengarenk.

 

IMG_7099

DSC02422

DSC02423

 

San Pedro la Laguna pazarından manzaralar.

 

DSC02430

 

Göl kenarından.

 

DSC02434

Panajachel oldukça turistik.

DSC02436

 

 

Noel dolayısıyla mağazaları ve dükkanları bu şekilde dekore ediyorlar.

DSC02440

DSC02444

 

Yaşlı bir çift Atitlan Gölü kenarında kutsal saydıkları yanardağa ibadetlerini gerçekleştiriyorlar.

IMG_7140

IMG_7204

 

Dönüş yolunda.

DSC02464

 

Atitlan Gölü’nün güzelim köpekleri.

DSC02466

Noeli gölde kutlamak mı? Neden olmasın?

Uzun bir aradan sonra rahat bir yatakta yatmanın anlamını ve önemini tekrardan anlıyorum. Ama ne iştir ki, o kadar yorgunluğa ve perişanlığa rağmen adeta bir memur edasında sabahın köründe uyanıyorum. Sadece ben de değil, Chris ve Kylie de aynı durumda. Sabah uyanır uyanmaz herkesin tepkisi de ne yazık ki aynı oluyor: “Biz neden bu saatte uyandık?” Odada çok da oyalanmadan karnımızı doyurmak üzere yakınlarda yer alan minik bir cafe’nin yolunu tutuyoruz. Bu cafe’de duvarlara yazılmış referanslar arasında türkçe bir şeyler bulmak beni oldukça şaşırtıyor. Kahvaltı ise son derece lezzetli. Kahvaltı sonrasında ilk işimiz konakladığımız oteli değiştirmek oluyor. Ben kaldığımız yerden son derece memnun olsam da, bizimkiler biraz daha hareketli ve karakterli bir yer arayışındalar. Biz de göl kenarına kurulmuş parti hostellerinden bir tanesine üç günlüğüne transfer oluyoruz.

Günü ilk etapta sokaklarda biraz dolanarak geçiriyoruz. Deniz kenarından şehrin eteklerine doğru uzanan devasa yokuşu çıkıp oldukça kaotik bir pazara denk geliyoruz. Yol ortasına kurulmuş bu kalabalık pazarda ne ararsanız var. Bir süre pazarın sokakları arasında dolanıyoruz, sonrasında şehir meydanı sayılabilecek bir bölgede yer alan kiliseyi ve kasaba merkezini ziyaret ediyoruz.

Kasabadaki para çekme girişimlerimiz başarılı olmayınca da göl etrafındaki en turistik bölgelerden bir tanesi olan Panajachel’in yolunu tutuyoruz. Panajachel’e gitmek için iskeleden minik turkuaz renginde bir bota biniyoruz. Ben fotoğraf çekerim merakı ile en ön sıraya oturuyorum. Botun dolması yarım saate yakın sürüyor. Sonrasında da hiç de beklemediğim türde bir macera bizi bekliyor. Bot yavaş yavaş yola çıktığında botun tepesinden sarkan bir genç botun önündeki plastik örtüyü kendisine uzatmamı söylüyor. Ben ne için istediğini en başta anlamasam da, sonrasında üstümüzü örtmemiz konusunda bizi uyardığını anlıyorum. Daha botta ilk dakikalarımızı doldurmamışken bir anda sular altında kalıyoruz. Sağdan soldan gelen yoğun su saldırısını bize verdikleri poşet bile korumuyor. Yanımdaki Guatemalalı çocuk ile halimize gülsek mi, ağlasak mı karar veremiyoruz. Bütün yol boyunca arka sıradakilere su gitmesin diye poşeti sabitlemeye uğraşıyoruz. Bir yandan da poşet delik olduğu için yine olan bize oluyor. Yaklaşık kırk beş dakikalık yolculuktan sonra karaya tekrar adım attığımda üstümde kuru tek bir nokta bile yok; fakat işin güzel tarafı güneş tam tepede ve kurumam da zor olmuyor.

Bir süre sokaklarda yürüdükten sonra sonunda denk geldiğimiz süpermarketin içindeki ATM’den para çekebiliyoruz. Şehrin farklı kısımlarında 5B isimli bankamatikten bulunsa da yabancı kartların hiçbiri bu bankamatikte işe yaramıyor. O yüzden farklı bir banka bulmanız gerekiyor. Üstelik noel arifesinde olduğumuz için şehrin genelindeki birçok mekan kapalı. Bir süre turistik sokaklarda gezip hediyelik eşya dükkanlarını ve tezgahlarını gezdikten sonra minik kahve dükkanlarından bir tanesine oturup dilim pastalarımız yanında kahvelerimizi yudumluyoruz. Sonrasında da şans eseri takip ettiğimiz yol bizi ana iskeleden başka bir iskeleye çıkıyor. Burada fazla turist yok, üstelik  göl kenarında yaşlıca bir çift karşılarında bulunan görkemli yanardağa ibadette bulunuyor. Ben bir süre sessizce bir kenarda yer alıp bu ritüeli izliyorum. O kadar yalın, o kadar içten ki.

Sonrasında bize San Perdo la Laguna’ya gidip gitmek istemediğimizi söyleyen bir amcanın sözüne kanıp iskele kenarında yer alan bottaki yerimizi alıyoruz; ama amcanın söylediğinin aksine botumuz on beş dakikada değil, elli dakika içerisinde yola koyuluyor. Geliş yolculuğunun aksine, dönüş yolculuğu oldukça sakin ve olaysız geçiyor. San Pedro la Laguna’ya vardığımızda ise yürüyüş ekibi ile akşam yemeği için buluşmaya sözleşmiş durumdayız; fakat kasaba o kadar küçük ki tekrar tekrar birbirimize rastlayıp duruyoruz sokaklarda.

Akşam yemeği öncesinde birkaç yudum bir şeyler içtikten sonra, meşhur Buddha isimli mekana gidiyoruz. Kanadalı çift bizim için üst katta uzunca bir masaya rezervasyon yaptırmış bile. Noel yemeğini kalabalıkça bir grup oldukça keyifli bir şekilde geçiriyoruz. Alman Sebastian, İngiliz Martin ve Ian, Kanadalı Charles, Josi ve Stephanie, Hollandalı Britt ve Alman Sebastian harika bir grup oluşturuyoruz. Geçen sene Hindistan’da Udaipur’da bir hostelin terasında kalabalık bir grupla ile geçirdiğim noel aklıma geliyor benim.

Yemek sonrasında bizim hostelin göl kenarındaki terasına gidiyoruz. Herkese ücretsiz tekila dağıtılıyor. Muhabbet, oyunlar derken gece yarısı ile beraber göl kenarını dolduran kasabalardan teker teker havaifişekler yükselmeye başlıyor. Görkemli ışık şöleni bir türlü bitmek bitmiyor. Gecenin ilerleyen saatlerinde bizim ekibin deli bir kısmı kendisini gölün sularına atıyor. Bir gece daha karanlığa karışıyor.

Quetzaltenango – Lago de Atitlan, Guatemala.

Standard

23 Aralık 2013, Pazartesi.

DSC02317

Kısa bir yürüyüşten sonra gün doğumunu izleyeceğimiz tepeye ulaşıyoruz.

DSC02339

DSC02350

DSC02352

DSC02360

Gün batımı tüm renkleri ile nefes kesiyor.

DSC02362

DSC02363

DSC02368

Günün son parkuru çıktığımız tepeden iniş şeklinde gerçekleşiyor.

DSC02378

Bu tepeye yerli suratını andırdığı için “Indian Nose” yani “Yerli Burnu” adı veriliyor.

DSC02379

DSC02383

DSC02384

San Marcos la Laguna’ya doğru ilerliyoruz.

IMG_7045

DSC02392

DSC02393

DSC02394

DSC02395

DSC02401

Vardığımız kahve kooperatifinde işçiler çalışırken biz de yürüyüşün yorgunluğunu leziz kahveler ile atıyoruz.

DSC02413

DSC02410

DSC02411

DSC02412

DSC02414

Bölge renkli tekstil ürünleri ile dikkat çekiyor, özellikle doğal yöntemlerle elde edilen renkli iplikler yaygın olarak tekstil ürünlerinde kullanılıyor.

IMG_7066

IMG_7075

Göl kenarından manzaralar.

IMG_7084

Gün batımını Sublime’de yapıyoruz.

IMG_7093

Konakladığımız hostelde tuvaletlerde klozet oturağı olmadığı için kapının arkasına yazılan yazı beni gülümsetmeye yetiyor: “Klozet oturağı nerede, yo?”

Sabah daha havada aydınlanma belirtisi bile yokken uyanıyoruz. İşte işin en zor kısımları bu dakikalar. Sert yerde uyumanın ve önceki günün yürüşlerinin etkilerini vücudumdaki her parçada ayrı ayrı hissediyorum. Ana yola çıkıp bir süre karanlık içerisinde ilerliyoruz. Benzinliğe vardığımızda da iki polis bize eşlik etmek için hazır bekliyor. Bölge görece tehlikeli olduğu için turist polisleri yürüyüşe çıkanların güvenliğinden emin olmak istiyorlar; tabii küçük bir bahşiş karşılığında.

Bir buçuk saat kadar çok da zor olmayan, dik eğimli bir tepeyi çıkıyoruz. Havada hala aydınlanma belirtileri yok. Sonunda gün doğumu izleyeceğimiz noktaya vardığımızda ise herkesin nefesi kesiliyor. İki buçuk gündür ulaşmaya çalıştığımız göl tüm görkemi ile alacakaranlıkta önümüzde serili bekliyor. Uyku tulumlarımızı ve matlarımızı çıkarıp kendimize yerlerimizi ayarlıyoruz. Rehberler bu noktada bize sıcak çikolata servisi yapıyorlar. Gün teker teker açılan tonları ile kendisini belli etmeye başladığında ise bütün zorluklara değdiğini anlıyorum ben. Karşımda duran manzara o kadar güzel ki, gözlerim doluyor. Burada hava iyice aydınlanana kadar iki üç saat kadar oyalanıyoruz, kahvaltılarımızı yapıyoruz, sonunda da yürüyüşümüzün bitiş noktası olan kasabaya doğru oldukça zorlu bir iniş parkuru başlıyor.

Bu parkur sırasında etrafımızı çevreleyen manzaralarda kendimizi kaybediyoruz. Sürekli olarak denk geldiğimiz kahve tarlaları ise cabası. Öğlene doğru varmak istediğimiz kasabaya ulaşıyoruz. Molamızı da yerel kahve üretimi yapan bir kooperatifde yapıyoruz. Önümüzde serili olan geniş alanda kahve çekirdeklerini yıkanırken ve ayıklanırken izlerken, ısmarladığımız kahvelerin tadına doyum olmuyor. Yol kenarındaki teyzeden aldığımız kabak tatlıları ise işin artısı oluyor. Sohbet muhabbet bir yana benim içim içime sığmıyor, sonunda yürüyüşü tamamlamışız çünkü.

Moladan sonra bir on beş dakika daha yürüyüp yemeğimizi yiyeceğimiz ufak binaya geliyoruz. Burada çantalarımızı boşaltıp ödünç aldığımız eşyalarımızı veriyoruz, yerel yemekleri mideye indiriyoruz ve üç günü beraber geçirdiğimiz ekibe veda edip göl etrafında bir süre konaklayacağmız San Pedro la Laguna’ya doğru yola koyuluyoruz.

Göl etrafındaki en turistik kasabalardan biri olan San Perdo la Laguna’ya geldiğimizde ilk işimiz güzel bir hostel bulmak oluyor. Chris, Kylie ve ben ucundan azıcık da olsa gölü gören bir oda kiralayıp kendimizi üç günün kirini üzerinden atmak üzere duşlara atıyoruz. Duştan çıktıktan sonra ben tam anlamıyla üstümden bir fil kalkmış gibi hissediyorum.

Duş sonrasında yürüyüş sırasında tanıştığımız ve San Pedro la Laguna’da konaklayacak olan diğer ekibe de haber verip göl kenarında yeni kurulmuş ve 26 yaşında ABD’li bir çocuk tarafından işletine Sublime isimli bara yemek öncesi içkiler için gidiyor. Göl kenarında yakılmış ateş etrafında son derece keyifli muhabbet ediyoruz. Güzel insanlar, güzel ortam, güzel hava bir anda üç günün yorgunluğunu da alıp götürüyor. Sonrasında yemek için yakınlardaki bir barda mola versek de gecenin kapanışını yine bu Sublime isimli barda yapıyoruz. Bazı geceler hep hatırlanmak için var ya, onlardan bir tanesi işte.

22 Aralık 2013, Pazar.

DSC02295

IMG_6890

IMG_6927

IMG_6933

Mısır tarlalarının arasından geçiyoruz.

IMG_6894

Denk geldiğimiz kasabalarda ufaklıklar bizi karşılıyor.

IMG_6950

IMG_6952

IMG_6956

IMG_6961

IMG_6963

IMG_6972

IMG_6964

Yürüyüşten manzaralar.

IMG_6967

IMG_6969

IMG_6973

Ölüm Tarlası’ndan manzaralar.

IMG_6975

IMG_6980

Günün en keyifli dakikaları. Bütünün günün yürüyüşü sonrasında ateş etrafında muhabbet!

Sabah 06:00’da uyanıyoruz. Gece herkes için oldukça zor geçiyor. Sert yerlerde yatmaya yolculuk boyunca alışmış olsam da, on saatlik yürüyüş sonrasında ister istemez güzel bir sıcak duş ve yumuşak bir yatak aradığım ilk şeyler oluyor. Sabah uyanıp hızlı hızlı çantalarımızı hazırlıyoruz. Sonrasında da kasabanın sayılı restoranlarından biri olan minicik bir odaya giriyoruz. Burada bize kahvaltı servisi yapılıyor: Tortilla ekmeği, fasulye, yumurta ve oldukça bol şekerli bir kahve. Kahvaltı sonrasında hazırlanmamız için biraz vakit veriliyor. Sonrasında da tekrardan yola koyuluyoruz.

Ben içten içe bugünün bir öncekinden daha kolay olacağına inansam da, hayallerimin boşa çıktığını yol sırasında öğreniyorum. İkinci günün yürüyüşü de yaklaşık dokuz saat kadar sürüyor. Sürekli olarak kendimi motive etmeye çalışıyorum. Bacaklarım bir önceki günün yorgunluğunu belli noktalarda taşıyamaz hale geliyor, kalbim bütün pompaladığı kanı ortalığa saçacakmış gibi hissettiriyor, sırtımdaki yük giderek daha da ağırlaşıyor ve ben tekrar tekrar bu işkenceyi kendime neden yaptığımı soruyorum. Yürüyüşün ilk kısmında yemyeşil tepelerde uçsuz bucaksız uzanan mısır tarlaları arasından geçiyoruz. Bu sırada rehberlerden bir tanesi fenalaşıyor ve geri dönüyor. Böyleye yürüyüşün ilk kaybını veriyoruz. 2-3 saatlik daha yürüyüşe devam ettikten sonra minik bir kasabaya varıyoruz. Burada mola verdiğimiz markette herkes dondurmalara saldırıyor. Herhalde iki günün en lezzetli tadı bu dondurmalar oluyor herkes için. Burada ikinci kaybımızı da veriyoruz. Gruptaki Guatemalalı Desree’nin dizleri artık baskıyı kaldıramayınca rehberlerden biri ile bir sonraki durağımıza araç yardımı ile gitmek üzere yanımızdan ayrılıyor.

Biraz daha ilerleyip kocaman bir tepeyi aştıktan sonra “Record Hill” yani “Rekor Tepesi” adı verilen bölgeye geliyoruz. Burası oldukça dik ve zigzag bir patikadan zirveye çıkacağımız bir tepe. Anlatılana göre herkes burada kendi rekorunu kırmaya çalışıyor. Rekorun Guatemalalı bir adamda olduğu ve kendisinin tepeyi 9 dakikada çıktığı söyleniyor. Tahmin edilebileği gibi benim tepeyi çıkmam 25 dakika civarında sürüyor. Tepeye sonunda kan ter içinde ulaştığımda ise bizimle beraber yürüyen iki on yaşında kafadarın tepeyi on dakika çıktıklarını öğreniyorum. Ben tepeyi çıktıktan sonra her şeyin rahatlayacağını sansam da, tepe sonrasında iki üç saat kadar daha dağ bayır tırmanmaya devam ediyoruz. Sonunda görece düz bir alan geldiğimizde ise öğle yemeği molası veriyoruz. Molada ben on dakika kadar gözlerimi kapıyorum, gözlerimi açtığımda ise mola bitmiş bile.

Sonrasında iniş parkuru başlıyor ve sekiz kere geçeceğimiz nehrin kıvrımlarına ulaştığımızda sandaletlerimizi giyiyoruz. Benim için bütün yürüyüşün en keyifli dakikaları bu yollar oluyor. Bütün yol boyunca puslu bir hava eşliğinde tarlaları, ayçiçeklerini, rengarenk kuşları geçiyoruz. Günün en son parkurunu ise “Ölüm Vadisi” adı verilen sisler altındaki bir mısır tarlası arasından tırmanarak yapıyoruz. Öyle ki ben etrafa ağzım açık bakmaktan sona kalıyorum yine. Arkadan gelen Brandon topluyor beni sonrasında.

Ana yola çıktığımızda ise sisler arasından konaklayacağımız eve kadar bir yarım saat daha yürüyoruz. Vardığımız bu ufak kasaba tamamen sisler altında kalmış. Burada bir aile bize evlerini açıyor ve ev içerisinde bulunan geniş odada konaklamamıza izin veriyor. Üstelik eve girdiğimizde bizi taze sıkılmış meyve suları ile karşılıyorlar. Akşam yemeğini uzun zaman sonra yediğim en lezzetli tavukları mideye indirerek yapıyorum. Herkes halinden son derece memnun. Uyumadan önce kapanışı evin bahçesinde yakılan ateşin etrafında marşmelovları ateşte pişirerek ve muhabbet ederek yapıyoruz. Her şey tam da olması gerektiği gibi. Ertesi gün 04:30’te yola çıkacağımız için çok da oyalanmadan yatakların yolunu tutuyoruz.

21 Aralık 2013, Cumartesi.

IMG_6732

Üç günlük yürüyüşümüz başlasın!

IMG_6733

IMG_6737

IMG_6741

IMG_6753

Alaska adı verilen düzlüğe vardığımızda ortam bir anda değişiyor.

DSC02235

DSC02242

IMG_6793

Yol boyunca nefes kesen manzaralara tanık oluyoruz.

IMG_6801

IMG_6799

DSC02250

DSC02253

DSC02254

Bulut Ormanı’nda bir anda etrafımızı sis kaplıyor.

IMG_6817

IMG_6819

IMG_6828

DSC02262

DSC02264

IMG_6831

IMG_6838

IMG_6848

IMG_6846

Geceyi geçireceğimiz Belediye Binası.

IMG_6849

IMG_6850

Kasabada minik bir meydan dışında başka hiçbir şey yok.

IMG_6864

IMG_6855

IMG_6859

Şehrin kilisesinde çocuklar tarafından İsa’ya yazılmış mektuplar duvarları süslüyor.DSC02266

DSC02294

Bizim için hazırlanan minik gösteriden manzaralar.

Sabah soğuk ve kapalı bir cumartesi gününe saat 06:00’da uyanıyorum. Kylie ve Chris, beni kapımın önünde bekliyor ve beraber Quetzaltrekkers’ın ofisine doğru ilerliyoruz. Önümüzde bizi bekleyen tam tamına üç günlük bir yürüyüş var. Quetzaltrekkers ofisine vardığımızda ise hep beraber kahvaltı yapıp beraber yürüyürüşü yapacağımız ekiple tanışıyoruz. Benim adam akıllı ilk uzun yürüyüşüm olacağı için oldukça heyecanlıyım, bir yandan da ne ile karşılaşacağımı bilmiyorum. Üstelik son bir senedir bol bol şehir içlerinde yürüsem de spor namına hiçbir hareket yapmamışım. Bu nedenle kondisyonumdan da şüphe duyuyorum.

Kahvaltıdan sonra hazırlanıp yavaş yavaş yola koyuluyoruz. Yürüyüşe yarım saat uzaklıktaki bir kasabadan başlayacağımız için ilk etapta pazar sabahının ilk saatlerinde şehir yavaş yavaş uyanırken sırt çantalarımız ile kalabalık bir grup olarak otobüs istasyonuna kadar yürüyoruz. Herkes bize bakıyor normal olarak. Otobüs istasyonuna vardığımızda ise meşhur tavuk otobüslerden bir tanesine sırt çantalarımızı yükleyip yola koyuluyoruz.

Saatler 08:00’i gösterdiğinde ise on saat süren yürüyüş maceramız başlıyor. Bu on saat boyunca yarım saat, kırk dakika kadar yürüyüp mola veriyoruz düzenli aralıklarla. Yol çok da kolay olmayan bir parkuru takip ediyor. En başlarda hafif eğimli bir alanı geçsek de, bir iki saat sonunda kayalıklar arasından tırmanış başlıyor. Bu etap aynı zamanda üç günlük yolculuğun en zorlu kısmını oluşturuyor. Üstelik sırtımızda taşıdığımız yaklaşık on kiloluk sırt çantaları, uyku tulumları ve matlar da duruma çok yardımcı olmuyor. Bir noktada rengimin mor olduğuna eminin. Kalbim o kadar hızlı atıyor ki belli noktalarda, sanki patlayacakmış gibi hissediyorum.

Zorlu parkur sonrasında Alaska adı verilen düzlüğe geliyoruz. Bir anda renk ve atmosfer değişiyor. Buradan sonra minik kasabaların arasından geçiyoruz. Denk düştüğümüz çocukların çığlık çığlığa kahkahaları arasında. Kasabanın içinden geçtikten sonra bu sefer “Cloud Forest” yani “Bulut Ormanı” adı verilen bölgeye geliyoruz. Burada tamamen sisler altında kalmış bir tepe bizi karşılıyor. Tepeyi çıkışta ve inişte birbirinden oldukça farklı iki atmosfer ile karşılaşıyor. İlk bölge tamamen tarım ürünleri ile doluyken, iniş parkurunda yüksek ağaçların arasından geçiyoruz. Ortam o kadar mistik ki, bir bulutun içine hapsolmuşuz hissinden kurtulamıyorum ben.

Sonrasında yemek molası veriyoruz. Yemek molasında bizimle beraber gelen dört rehber kolları sıvayıp hemen yemekleri hazırlıyorlar. Son derece basit yemekler olsa da herkesin karnını doyurmaya yetiyor da artıyor bile. Sebze, pilav ve guacamole. Görecece uzunca bir öğlen yemeği molasıdan sonra bu sefer yokuş aşağı olan parkurumuz başlıyor. Bu son tepeyi de indikten sonra geceyi geçireceğimiz kasabanın bulunduğu alana varıyoruz. Tabii ki yürüyüşün zorluğu burada bitmiyor. Dik eğimli bir yol üzerinden iki saat kadar gün batımında ilerliyoruz. Sonunda konaklayacağımız alana geldiğimizde ise ben derin bir oh çekiyorum içimden.

Gece için kalmayı planladığımız yer minik bir kasabanın boş olan Belediye Binası içerisinde yer alan genişçe salon. Şehirde etrafında iki dükkan bulunan geniş bir meydan, Belediye Binası ve kiliseden başka hiçbir şey yok. Öyle ki, korku filmi çekmeye kalkışsanız çekilir. Sokakta insan bile yok. Belediye Binası’na girince herkes yerini belirleyip matlarını ve uyku tulumlarını seriyor. Kylie ile ben minik kasabayı keşfe çıkıyoruz. Meydanı ve kiliseyi ziyaret ediyoruz. Döndüğümüzde ise rehberlerin yemek hazırlıkları devam ediyor. Yemeğimizi yedikten sonra kasabadaki bir evde bizim için küçük bir yerel gösteri hazırlandığını söylüyorlar. Herkes son derece halsiz olsa da merakla bu evin yolunu tutuyoruz. Sokaklarda elektrik olmadığı için herkes fenerler ve cep telefonları ile yolu aydınlatmaya çalışıyor. Eve vardığımızda ise kostümleri ile yerel bir efsaneyi müzikler ve danslar eşliğinde bize sunmak için hazır bekleyen on kişilik bir grupla karşılaşıyoruz. Günü kapatmak için son derece keyifli bir yöntem oluyor bu minik gösteri.

On saat boyunca yürümek, yürüyüş sırasında bize eşlik eden yirmi küsür kişi ile teker teker tanışmak, sohbet etmek… Benim için gereğinden uzun bir gün oluyor. Gösteri sonrasında erkenden uyku tulumum içerisindeki yerimi alıyorum. Ertesi gün 06:00’da uyanacağımızın bilinci ile erkenden uyuyorum.