Category Archives: Guatemala

Guatemala.

Standard

Guatemala: Genel Bilgiler.

Guatemala’nın gezdiğim bütün yerler arasında hep apayrı bir konumu olacak sanırım. Ben Guatemala’yı o kadar çok sevdim ki, bir türlü ayrılamadım. Daha ilk ziyaret ettiğim şehirde iki gün kalırım derken, bir bakmışım zaman geçmiş ve ben dokuz hafta boyunca ismini bile zor ezberlediğim Quetzaltenango’da yaşamışım. Daha gitmeden önce birçok kez uyarıldığım, tehlikeleri konusunda tekrar tekrar hatırladıldığım bu ülke insanları, yemekleri, kültürü, atmosferi, enerjisi ile beni ilk dakikalarında çarpmış ve şaşkına döndürmüş. Ülkede geçirdiğim neredeyse iki buçuk ay sonunda ayrılmak o kadar zor olmuş benim için ki, ülkeden çıkarken bir gün tekrar ziyaret edeceğimden emin, gözyaşlarımı tutamamışım.

IMG_5581

San Martin Chile Verde’de çocuklarla gönüllülük yaparken.

DSC02009

Kylie, San Andres Xecul’da.

DSC02062

Kylie, Quetzaltenango tepelerinde.

DSC02027

İspanyolca hocam Kary’nin doğum günü.

1482819_588713527881062_1545003681_n

Okuldan.

1497648_588725141213234_62265793_n

1555362_604354669650281_2071291089_n

IMG_5499

Okulun meşhur perşembe günü öğle yemekleri.

DSC02116

Virgen de Guadalupe kutlamaları sırasında Diarmuid, Ian, Pilar ve Daniela ile. (Ortalığın savaş alanı gibi gözüktüğüne bakmayın, Guatemala’da kutlamalar bu şekilde.)

IMG_7017

Quetzaltenango – Lago de Atitlan yürüyüşünden.

DSC02486

Kylie, Martin, Brit, Charles ve Josi San Pedro de Atitlan’da.

1606980_10151912298226304_284039437_n

San Pedro de Atitlan’da.

IMG_7528

Sebastian ile.

DSC02903

DSC02910

DSC02909

Veda partimden.

IMG_9037

Tikal’de.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

Guatemala küçük bir ülke olsa da gezilecek, görülecek yerleri oldukça fazla. Ben ülkeye batıdaki Meksika sınırından girip gezip görmek istediğim her yeri tamamladıktan sonra ülkenin kuzeyinden Belize’ye geçiş yaptım. Ülkede muhteşem Maya tapınaklarından ve kalıntılarından, son derece el değmemiş minicik yerel kökenli şehirlere, karışık pazarlardan, büyüleyici doğa rezervlerine, koloniyel şehirlerden küçük balıkçı kasabalarına kadar her şey bulunuyor. Ülkeyi hakkıyla gezebilmek adına en az 3-4 hafta ayrılması gerektiğine inanıyorum.

Genel olarak Guatemala bütün sene boyunca ziyaret edilmeye uygun olsa da Aralık – Şubat döneminde yüksek bölgelerde hava oldukça soğuk olabiliyor. Özellikle sabahları ve geceleri. Mart ve Nisan ülkedeki en kuru ve sıcak aylara denk geliyor. Mayıs ve Haziran’da ise ülke çağında yağmurlu sezon başlıyor.

Vize

Guatemala’ya yolculuk eden Türk vatandaşlarının vizeye ihtiyaçları yok. Ülkeye girişte 90 günlük kalış hakkına sahip olabiliyorsunuz. Fakat bu bölgede CA-4 bölgesi uygulaması geçerli. Yani eğer Guatemala’dan sonra Nikaragua, Honduras ve El Salvador’u ziyaret edeceksiniz, bu dört ülke arasındaki anlaşmaya göre bu ülkelerin tamamında sadece 90 gün kalabiliyorsunuz. Bu bölgede daha uzun süre kalmayı düşünüyorsanız, kalış sürenizi uzattırmanız gerekiyor.

Rota

Guatemala’daki yolculuğuma ülkenin batısından başlayıp kuzeyine doğru devam ettim.

Guatemala’da kaldığım 73 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

map_of_guatemala

21.11-21.12.2013, Quetzaltenango
26.11.2013, Salcaja
30.11.2013, San Martin Chile Verde
3.12.2013, San Andres Xecul
14.12.2013, Chichicastenango
21-23.12.2013, Quetzaltenango – San Marco de Atitlan trek
23-26.12.2013, San Marcos de Atitlan, San Pedro de Atitlan
24.12.2013, Panajachel
27-29.12.2013, Antigua
29.12.2013-16.1.2014, Quetzaltenango
3.1.2014, Chajabal
7.1.2014, Zunil
26-27.1.2014, Guatemala City
28-29.1.2014, Coban, Lanquin, Semuc Champey
30-31.1.2014, Flores, Santa Elena
31.1.2014, Tikal
7.2.2014, Puerto Barrios
8.2.2014, Rio Dulce

Ulaşım

Guatemala’da şehir içi ve şehirler arası ulaşımda en çok rastlayacağınız otobüsler, eski Amerikan okul otobüslerinin modifiye edilmesi ile ortaya çıkmış “Chicken Bus” yani “Tavuk Otobüs”ler. Bu ismi almalarının nedeni de otobüslerde bol bol hayvan taşıyor oluşları. Bu otobüsler yabancılar arasında tavuk otobüsleri olarak anılsa da, yereller arasındaki ismi “Camionetas”. Son derece ucuz olan bu otobüslerin tehlikeli oldukları söylense de ben herhangi bir problem yaşamadım. Genelde kalabalıktan dolayı üst üste yolculuk yapmak zorunda kalıp, birbirleri ile sürekli yarışan şoförler nedeniyle kalbiniz ağzınızda yolculuk etmek durumunda olsanız da ben tavuk otobüslerin son derece keyifli olduğunu düşünüyorum.

Şehirler arası yolculuklarda tercih edilebilecek bir başka araç ise yine ABD’den ihraç edilmiş eski yolcu otobüsleri. Bunlara Guatemala’da “pullman” adı veriliyor. Linea Dorada, ADB, Fuente del Norte, Alamo ve Galgos gibi firmalar bu anlamda büyük şehirler arasında düzenli seferler gerçekleştiriyor. Biletlerinizi ve oturacağınız koltukları bu şekilde önceden garantiye alabiliyorsunuz. Üstelik pullman’ler tavuk otobüslere kıyasla çok daha hızlı seyahet etmenizi sağlıyorlar.

Eğer daha güvenli ve daha hızlı bir şehirden bir şehire geçmek isterseniz de neredeyse her şehirde “shuttle” otobüsler yabancılara yönelik hızlı hizmet sağlıyorlar. Bunları bulunduğunuz şehirlerdeki turizm firmaları aracılığıyla ayarlayabiliyorsunuz.

Şehirler içi ulaşımda birçok şehir küçük olduğu için kolayca yürümeniz mümkün. Şehir içindeki minibüsler genelde 1.25 GTQ yani neredeyse 0.35 TL’ye sizi gitmek istediğiniz yerlere götürüyorlar. Taksi ücretleri ise oldukça düşük. Eğer başkent Guatemala City’de yolculuk edecekseniz sisteme kayıtlı beyaz taksileri kullanmanız tavsiye ediliyor.

Konaklama

Guatemala’da konaklama ücretleri oldukça düşük olmasına rağmen standartlar son derece yüksek. Neredeyse bütün şehirlerde son derece rahat ve ince düşünülmüş hostelleri ve düşük bütçeli otelleri bulmanız mümkün. Hostellerdeki tek problem duşlarla ilgili. Sıcak su elde etmek için çoğu yerde elektrikli duş başlıkları kullanılıyor. Bu başlıklarda da genelde herkesin istisnasız bir elektrik çarpma hikayesi oluyor. Örneğin benim konakladığım okul yurdunda ise eğer düzenli aralıklarla duş başlığını kapatıp açmazsanız bütün binanın elektriği gidiyor, yani sigorta atıyordu.

Yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatlar aşağıdaki gibi:

The Black Cat Hostel, Quetzaltenango – 60 GTQ
Casa Elena, San Pedro de Atitlan – 90 GTQ (üç kişi konakladık)
Hostel Fe, San Pedro de Atitlan – 150 GTQ (dört kişi konakladık)
Hostal Onvisa, Antigua – 150 GTQ (dört kişi konakladık)
Theater International Hostal, Guatemala City – 50 GTQ
Zephyr Lodge, Lanquin – 60 GTQ
Hostel Los Amigos, Flores – 50 GTQ

IMG_5338

The Black Cat Hostel, Quetzaltenango.

IMG_5440

El Quetzal Spanish School Dormitory, Quetzaltenango.

IMG_8743

Theater International Hostal, Guatemala City.

IMG_8876

Hostel Los Amigos, Flores.

IMG_5981

Elektrikli duş başlıkları.

Yiyecek içecek

Guatemala yemeklerinde bölgedeki diğer ülkelerden etkileşim fazlasıyla gözlense de yerel Guatemala mutfağında mısır, biber ve fasulye ağırlıklı Maya etkisi ağır basıyor.

Yemeklerde genelde renkli ve fasulyeli pilav, “plantain” adı verilen yeşil ve büyük muzların kızartması, “frijole” adı verilen fasulye ezmesi, tortilla ekmeği (bazen beyaz, bazen sarı, bazense siyah mısır kullanıldığı için siyah) ve “tamales” adı verilen hamur ve ekmek arası bir kıvamda olan yiyeceklere çok sık rastlanıyor. Son derece leziz avokadolar “guacamole” de başta olmak üzere birçok yemekte karşınıza çıkıyor. Ülkenin tamamında tavuk kızartması satan zincirler bulunuyor.

“Tres Leches” adı verilen sütlü pastalar ve “flan” adı verilen krem karameli andıran tatlılar ülkenin en meşhur tatlıları olarak biliniyor.

Mayalar tarafından keşfedilmiş kakao ve yaygın olarak üretilen/tüketilen kahve Guatemala’nın mutlaka tadılması gerekilen ürünlerini.

IMG_6888

Yerel Guatemala usulü kahvaltı. Pilav, ıspanak, fasulye ve tortilla ekmeği.

IMG_5328

Modernleştirilmiş Guatemala usulü kahvaltı. Sebzeli omlet ve “frijole” adı verilen fasulye ezmesi ile.

DSC02517

Yemekler genelde muz kızartması, guacamole ve fasulye ezmesi ile servis ediliyor.

IMG_5422

“Pupusa” adı verilen bu hamur işlerinde genelde peynir ya da et kullanılıyor. Dilerseniz salsa ve salata ile servis ediliyor.

IMG_5335

Olmazsa olmaz nachos.

IMG_5992

IMG_6220

IMG_6721

IMG_7085

DSC02165

Meksika etkileşimli yemekler taco’lar, burrito’lar, quesadilla’lar Guatemala’da da kolayca bulunabiliyor.

DSC02597

DSC02598

Yerel Guatemala tatlı ve şekerlemeleri.

DSC02394

Olmazsa olmaz leziz Guatemala kahvesi!

IMG_6163

IMG_5747

Ülke çapında en sık içilen içeceklerden bir tanesi de çikolata.

IMG_6373

IMG_5423

Atol adı verilen biraz da olsun sütlacı andıran pirinçli bu içeceğin vanilyalısı ve kakaolusu bulunuyor.

Reklamlar

Rio Dulce, Guatemala.

Standard

8 Şubat 2014, Cumartesi.

IMG_9772

IMG_9786

Rio Dulce sabahı yağmurlu. Uyandığımda beni karşılayan ise yaşlanmış bu katamaran.

IMG_9783

Evin köpekleri Peanut ve Puppy.

DSC03321

DSC03323

 

Şans eseri alışveriş dönüşünde denk geldiğim Jack de fotoğrafta çıkmış.

DSC03324

DSC03325

 

Rio Dulce’den manzaralar.

DSC03326

Izabal Gölü.

IMG_9794

Guatemala’dan El Salvador’a yolculuk ettiğim otobüsüm.

Sabah uyandığımda son derece yağmurlu bir Rio Dulce sabahı beni karşılıyor. Bir önceki gece içten içe acaba bölgeyip gezip göl üzerinde Rio Dulce – Livingston arası ünlü tekne turunu yapsam mı diye düşünürken, kararsızlığımı fark eden doğa kendiliğinden cevabımı veriyor. Sabah mahmurluğunda bir süre Jack, Roger ve Emerald ile muhabbet ediyoruz. Jack bana film ve belgesel arşivinden birkaç film veriyor, ben de kendi elimde bulunanları Jack’in bilgisayarına aktarıyorum. Sonrasında da bana evlerini açan bu insanlarla vedalaşıp El Salvador’un başkenti San Salvador’a gidecek otobüsü yakalamak üzere yola koyuluyorum. Fuentes del Norte otobüs istasyonu Roger’ın evinden sadece beş dakika uzaklıkta bulunuyor. Sadece 125 Quetzal karşılığında saat 10:00’daki otobüsüme biletimi alıyorum. Otobüsü beklerken de şehrin kalabalık pazarları arasında dolaşıyorum.

Otobüs on beş dakika rötarla geliyor. San Salvador’a uzanan yol yedi buçuk saat sürüyor. Guatemala – El Salvador arasındaki sınır geçişi ise problemsiz oluyor. El Salvador’a girerken damga basmayan görevliler Guatemala’dan çıkış damgasının yeterli olacağını söylüyorlar. Yol boyunca sürekli uyuyorum. Akşam üzeri San Salvador’a vardığımda ise ilk gördüğüm taksiye atlayıp adını şans eseri internette okuduğum bir hostele beni götürmesini istiyorum. San Salvador’un gelişmiş mahallelerinden birinde arka sokaklarda bulunan bu sevimli hostelin garip uygulamaları var. Mesela konaklamanız sırasında sıcak su isterseniz odanı 9 USD, yoksa 7 USD. Kablosuz interneti kullanmak isterseniz ayrıca bir 2 USD daha ödemeniz gerekiyor. Odaya yerleştikten sonra bir süre soluklanıp kendime geliyorum. Sonrasında da karnımı doyurmak üzere dışarı çıkıyorum.

Ana cadde üzerine dizilmiş Wendy’s, Pizza Hut, Subway, Burger King gibi zincirler bulunuyor. Aynı zamanda şehrin en büyük alışveriş merkezlerinden biri olan Metrocentro’da konakladığım Avenida de Los Heroes’e yakın bulunuyor. Bir süre kalabalık sokaklarda, Orta Amerika’da ziyaret ettiğim diğer şehirlere kıyasla oldukça gelişmiş San Salvador sokaklarında dolanıp güzel bir uyku için hostelime geri dönüyorum.

7 Şubat 2014, Cuma.

DSC03301

DSC03302

 

Dangriga sokakları.

DSC03303

 

Sizce de bu evde bir terslik yok mu?

DSC03304

 

Nehrin denize birleştiği yerde bekleyen balıkçılar.

DSC03306

 

 

 

Kuğu motifi şehir çapında oldukça fazla yerde kullanılıyor.

DSC03307

DSC03312

DSC03313

Belize’nin en güneyinde yer alan Punta Gorda sokakları.

DSC03308

Punta Gorda’da deniz oldukça dalgalı.

IMG_9754

IMG_9759

 

DSC03317

DSC03320

 

Gün batımında Belize’den Guatemala’ya geçiş.

Sabah uyanıp sıcak duşlarımızı alıyoruz. Belli ülkelerde sıcak duş bulmak bile o kadar büyük lüks sayılıyor ki, ben ister istemez çocuk gibi sevinmeden edemiyorum. Bir yandan da içten içe merak ediyorum, duş almanın tekrardan zorunluluk değil de keyif olduğu zamanlara döneceğim acaba diye. Hostelimizin sahibi kahvaltı için muzlu kreplerimizi hazırlıyor. Karnımızı doyurduktan sonra da ülkenin güneyine gidecek otobüsü yakalamak üzere yola koyuluyoruz. Rehber kitapta gözüken otobüs durağına vardığımızda ise kapı duvarla karşılaşıyoruz. Yol kenarında bekleyen insanlara sorduğumuzda ise otobüsün ana otobüs istasyonundan kalktığını, burada durmadığını öğreniyoruz. 40 derece sıcakta sırtımızda çantalar gerisin geri bütün yolu geri dönüyoruz. Kan ter içinde otobüs istasyonuna vardığımızda ise otobüsün hostelde belirtilen saatinden daha geç yola çıkacağını öğreniyoruz. Derin bir oh çekiyoruz.

Otobüs on beş dakika içinde geliyor. Ama oldukça kalabalık. Zar zor kendimize kıyıdan köşeden bir yer bulup oturuyoruz. Ayça ve Ricardo bir yarım saat kadar ilerledikten sonra Maya Rezervi’nde orman ve vahşi yaşam havası almak üzere iniyorlar, bense Belize’nin en güneyine Porta Gorda’ya doğru Bob Marley şarkıları eşliğinde devam ediyorum. Bir seneden uzun süreden sonra Ayça’yı görmek beni inanılmaz mutlu ediyor. Öyle ki araya mekanlar, zamanlar, insanlar girse bile kaldığımız yerden daha bir hafta önce kahve içmek için buluşmuşuz gibi devam etmek çok da kolay kolay ifade edilebilecek bir deneyim değil benim için.

Punta Gorda’ya olan yolculuğum dört saat kadar sürüyor. Yolda yine Orta Çağ’dan fırlamış gibi gözüken Amiş yolcuları alıp indiriyoruz. Punta Gorda’ya vardığımda ise son derece sevimli minicik bir balıkçı kasabası ile karşılaşıyorum. Bir süre sokaklarda yürüdükten sonra denk geldiğim “Cotton Tree Chocolate” isimli çikolata dükkanında mola verip leziz çikolatalardan satın alıyorum. Sonrasında da 16:30’da kalkan son feribotu yakalamak üzere iskeleye doğru ilerliyorum. İskeledeki görevliler bir binanın alt katında bekleyen iri yarı bir adamı işaret edip kaptanın o olduğunu, bileti kendisinden almam gerektiğini söylüyorlar. Biletimi alıyorum, Belize’den çıkış ücreti olan 37,5 Belize doları vergiyi ödeyip gümrük işlemlerini hallediyorum. Sonrasında da benimle aynı feribota binecek olan Fransız Marie ile beklemeye koyuluyorum.

“Feribot” beklerken ben minik bir balıkçı teknesi bizi karşılıyor. İskelede bizden başka bekleyen yaşlı iki ABD’li amca ile tanışıyoruz. Bu ikili ile bir süre muhabbet ettikten sonra Rio Dulce’ye gideceklerini öğreniyoruz, bizim de aynı şehre ulaşmayı amaçladığımızı öğrenince arabalarında yer olduğunu, dilersek bizi de götürebileceklerini söylüyorlar. Nazik teklifi kabul edip, Guatemala tarafındaki Puerto Barrios’dan Rio Dulce şehrine gidecek son otobüsü nasıl yakalarız endişelerini de rafa kaldırıyoruz. Tekne yolculuğumuz bir saatten biraz daha uzun sürüyor. Dalgalar o kadar kuvvetli ki, belli noktalarda teknenin bir metre kadar suyun üzerinde zıpladığını fark edebiliyorsunuz. Bir saat sonunda tekne devrilmeden Guatemala’ya vardığımızda ben bir süre şaşkınlığımı saklayamıyorum.

Puerto Barrios’a vardığımızda pasaport işlemlerini halletmek üzere iskeleden biraz uzakta bulunan bir binaya gitmemiz gerekiyor. Roger’ın arabasına atlayıp işlemleri tamamlıyoruz. Sonrasında da yol üzerinde Roger’ın işle ilgili kısa bir görüşmesi için mola verip Rio Dulce’ye doğru yola çıkıyoruz. Roger ve Emerald, yılın belirli dönemlerinde Guatemala’da, belirli dönemlerinde Belize’de, belirli dönemlerinde ise ABD’de yaşadıklarından bahsediyorlar. Özellikle Guatemala’da yaşanabilir mahalleler kurmak üzere gönüllü çalışmalar yaptıklarını anlatıyorlar. Marie ise Fransız ve daha önce benim gibi Avrupa Konseyi’nde bir süre çalışmış. Sonrasında da işinden istifa edip Tayland’a taşınmış. O zamandan bu yana dalış hocalığı yapıyormuş. Guatemala’ya gelmesinden asıl neden de Tayland’da tanıştığı İspanyol erkek arkadaşı ile buluşmakmış.

Rio Dulce’ye olan yolumuz bir saatten biraz daha uzun sürüyor. Şehre vardığımızda ise Roger konuk odası olduğunu dilersek orada kalabileceğimizi söylüyor. Marie, erkek arkadaşı ile buluşacağı için teklifi reddediyor, bense bir gece konaklayacağım için kabul ediyorum. Marie’yi yakınlardaki bir bara bıraktıktan sonra biz de evin yolunu tutuyoruz. Vardığımız yere ise ev demek biraz zor. Orta Amerika’nın en uzun köprüsünün tam altında, Izabal Gölü kenarında bulunan bu depoyu andıran alanda birbirinden farklı bölmeler bulunuyor. Genel ortam daha çok bir garajı andırıyor. Roger depoda bulunan karavanda yaşıyor, bana ise garaj içerisinde şişme yatağın bulunduğu minik bir odayı veriyor. Eve girdiğimize evin kocaman; ama oldukça dost canlısı iki köpeği Peanut ve Puppy direk üzerimize atlıyorlar. Boyutlarının çok da farkında olmadıkları için köpeklerle oyun oynayayım derken bol bol tırnak ve pati yiyorum. Sonrasında da göl kenarında demir atmış olan oldukça yaşlı katamarana giriyoruz. Burada ev işleri konusunda Roger’a yardımcı olan İngiliz Jack’i film izlerken buluyoruz. Bir süre muhabbet ettikten sonra göl kenarındaki tahta masalara oturuyoruz. Bu sırada sipariş ettiğimiz pizzamız geliyor. Karnımızı doyururken ben Roger ve Emerald’a yolculuklarımdan bahsediyorum. Emerald’da gençken bölgede çok fazla seyahat ettiğini bisikletle birkaç kere kıtayı geçtiğini anlatıyor. Uyumadan önce ise Roger bana atıştırmalık oreo’ları veriyor. Emerald’da patlamış mısır kızartıyor benim için.

Harika bir gece sona ererken ben bir kez daha “yabancıların nezaketi” kavramını düşünüp mutlu oluyorum.

Tikal, Guatemala.

Standard

31 Ocak 2014, Cuma.

DSC03010

DSC03011

 

IMG_8901

IMG_8902

IMG_8886

Flores Adası’ndan manzaralar.

IMG_8885

Hostelimizin nazar boncuğu.

DSC03015

DSC03014

DSC03012

IMG_8888

 

IMG_8910

 

 

Peten Gölü’nden.

DSC03019

DSC03023

DSC03026

DSC03027

 

IMG_8917

IMG_8982

DSC03032

DSC03036

 

Tikal’de hala gün yüzüne çıkmayı bekleyen piramitler bulunuyor.

DSC03038

DSC03044

 

Bölgede tarantulalar çok yaygın.

DSC03047

DSC03064

DSC03065

DSC03076

DSC03077

DSC03085

DSC03089

DSC03093

DSC03099

DSC03113

DSC03119

DSC03121

DSC03133

DSC03140

DSC03153

Tikal’den manzaralar.

Sabah uyanıp kahvaltımı yaptıktan sonra bölgeyi keşfe çıkıyorum. Flores Adası’nın Arnavut kaldırımı daracık sokaklarında birkaç tur atıp renkli evlerine göz atıyorum. Sonrasında da adayı ana karaya bağlayan yolu takip ederek uçsuz bucaksız göl manzarası eşliğinde Santa Elena’ya varıyorum. Santa Elena küçük, tipik; ama gelişmiş bir Guatemala kasabası olarak karşıma çıkıyor. Şehrin hemen girişinde, neredeyse bütün yabancıların uğrak noktası olan alışveriş merkezi Mundo Maya International Mall bulunuyor. Bu alışveriş merkezinin içerisinde her şeyi bulabileceğiniz devasa bir süpermarketin yanı sıra ufak da bir sinema yer alıyor. İhtiyaçlarımı süpermarketten tamamladıktan sonra Flores Adası’na tekrar dönüyorum. Güzel bir duştan sonra Tikal’i keşfetmeye hazırım. Konakladığımız hostel aracılığıyla her gün Tikal’e beş farklı saatte turlar düzenleniyor. Gün doğumu ve gün batımı turları ise en ilgi çekenler oluyor. Tur görevlisinin son birkaç gündür sabahları yoğun sis olduğunu söylemesi üzerine gün batımı turuna karar vermiş olan ben saat 12.30’u gösterdiğinde ekibin geri kalanı ile beraber yola koyuluyorum.

1979 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine alınmış Tikal, Kolomb öncesi dönemin en büyük ve güçlü Maya krallıklarından bir tanesi olarak biliniyor. Guatemala’nın kuzeyinde yer alan yağmur ormanları ile kaplı El Peten bölgesinde bulunan bu antik kent, muazzam manzaraları ile Maya kalıntıları arasında ayrı bir yere sahip. Tikal’in bulunduğu yağmur ormanlarına gitmek bir buçuk saat kadar sürüyor. Milli parka vardığımızda rehberimizin bizi karşılayıp günün %80’inin ormanlarda yürüyüş şeklinde geçeceğini anlatıyor. Böylece dört saatlik Tikal maceramız da başlıyor. Bütün tur boyunca muazzam yağmur ormanları arasında dolanıyoruz. Büyüleyici arkeolojik kalıntılara ek olarak, birçok farklı türde ağaç ve hayvan görüyoruz. Gün batımını tam olarak hayal ettiğim gibi manzaralara karşı yapamasak da güneş yavaş yavaş gri yapıları pembeye boyarken herkesin keyfi oldukça yerinde. Dönüş yolunda biraz da yorgunluğun etkisi ile kimseden herhangi bir ses çıkmıyor. Hostele döndüğümüzde ise herkes ertesi günün yolculuğu için çanta ve bavul hazırlığına girişiyor. Benim de ertesi sabah 05:30’da Belize City’ye otobüsüm olduğu için ben de erkenden uyuyorum.

30 Ocak 2014, Perşembe.

Sabah erkenden kuş seslerine ve tertemiz orman havasına uyanıyorum. Gece geç saatlere kadar eğlenmeye eğilimli bir hostelde konaklıyor olsam da, herkes sabah ya farklı aktivite turlarına katılmak için ya da farklı şehirlere yolculuk etmek için erkenden uyanıyor. Kahvaltı sonrasında hazırlanıp saat 08:00’i gösterdiğinde de “Flores” diye bağıran ekibi takip ederek minibüsteki yerimi alıyorum. Bundan sonraki tam tamına dokuz saat benim için oldukça sancılı geçiyor. Minibüs son derece ufak ve biz de oldukça kalabalığız. Tabiri caizse kucak kucağa oturuyoruz. Normalde yollarda hep uyuyan ben, bir türlü rahat pozisyon bulamadığım için yolun tamamında kıpırtısız şekilde camdan akıp giden manzaraları izlemek durumunda kalıyorum. Birkaç kere mola veriyoruz, sayısız albüm bitiriyorum, sağ bacağım uyuşunca sol bacağıma, sol bacağım uyuşunca da sağ bacağıma ağırlığımı verip akşam üzeri gün batımına yakın Peten Gölü üzerinde minicik bir adada yer alan Flores’e varıyorum.

Daha önceden Zephyr Lodge aracılığıyla yerimi ayırttığım Los Amigos Hostel’e vardığımda ise son derece rahat ve güzel bir atmosferle karşılaşıyorum. Eşyalarımı yerleştirdikten sonra ilk olarak adanın etrafında küçük bir tur atıyorum. Sonrasında da hostelin hamaklarından birine kendimi atıp gece boyunca burada kalıyorum. Ara ara Güney Afrikalı Andrew ve Avustralyalı Adem ile konuşuyorum. Bir gece daha loş ışıklar arasında karanlığa kaybolurken ertesi gün için Tikal harabelerine bir tur ayarlayıp erkenden uyuyorum.

Semuc Champey, Guatemala.

Standard

 

 

29 Ocak 2014, Çarşamba.

IMG_8795

 

Köprüden atlamalar.

IMG_8790

IMG_8781

Rio Cahabon’da salıncak keyfi.

DSC02967

DSC02970

DSC02976

IMG_8817

DSC02991

DSC02995

DSC02999

DSC03002

IMG_8784

IMG_8843

 

Semuc Champey’den manzaralar.

DSC03007

 

Parkın etrafında maymunlar dolanıyor.

Gece o kadar güzel uyuyorum ki, bunu ifade etmeye sözlerim yetmez. Yatağım rahat, yastığım rahat, hava soğuk değil. Guatemala’ya geldiğimden beri neredeyse ilk adam gibi uykularımdan biri oluyor. Sabah 08:00 gibi uyanıp bütün gün sürecek ve benüm Lanquin’e gelişimin asıl sebebi olan Semuc Champey’i görmek adına hazırlıklara koyuluyorum. Bu sırada Nergiz Hanım’ı da Antigua’ya gitmek üzere hazırlanıyorken buluyorum. Gider ayak beraber fotoğraf çektiriyoruz, Nergiz Hanım da elime arkadaşlarının kendisine getirdiği zeytin ezmesini tutuşturuyor özlemişimdir diye. İşte ben hep bu küçük detaylar yüzünden ülkemi çok özlüyorum. Bir zeytin ezmesi değil mesele, bu düşüncelilik işte.

Saat 08:30’u biraz geçe ben ve benimle beraber olan 5-6 kişilik grup bir pick-up’ın arkasına doluşuyoruz ve Semuc Champey’e olan yol sadece 11 kilometre olmasına rağmen son derece bozuk yollardan hoplaya zıplaya bir saate yakın gidiyoruz. Sonunda Semuc Champey’e vardığımızda ben derin bir oh çekiyorum. Bölgedeki ilk durağımız Kan’Ba Mağaraları oluyor. Mağaralara girmeden önce bütün eşyalarımızı görevlilere bırakıyoruz, bu nedenle mağaralardan herhangi bir fotoğrafım yok; ama inanın bana olmasını çok isterdim. Tek sıra halinde kalabalık bir grup her birimizin eline mumlar veriliyor. İçeri girerken rehber sırayla herkesin suratına yarasa dışkısı ile şekiller çiziyor. Bunun Tanrılara yönelik bir gelenek olduğunu eklemeyi de ihmal etmiyor. Adam kıs kıs gülerken, aramızda en çok eğlenenin kendisi olduğu hissi ise baki. Mağaraya girmemizle kendimizi belimize kadar suyun içinde bulmamız bir oluyor. Başımızdaki rehber mağaranın 11 kilometre boyunca uzandığını, bizim sadece 700 metre kadar içeriye gireceğimizi belirtiyor. Mağara maceramızın bundan sonraki iki saatlik kısmında yüze yüze mağarayı geçiyoruz, mağara içerisinde yer alan şelalelerden tırmanıyoruz, kayalardan hoplayıp zıplıyoruz. Su oldukça sıcak, bu yüzden üşümüyoruz da. Rehberimizin keçi gibi tırmandığı yerlerden bizim geçmemiz saatler alsa da son derece keyifli vakit geçiriyoruz. Böylelikle Kan’ba Mağaraları, benim şu ana kadar ziyaret ettiğim en keyifli mağaralar listesinde ilk sıraları alıyor. Mağaralardan çıktıktan sonra hemen yakınlarda bulunan Rio Cahabon üzerinde de su oyunları başlıyor. İlk olarak sırayla nehir kenarındaki salıncaktan nehrin sularına kendimizi bırakıyoruz. Sonrasında da nehrin üzerinde bulunan sekiz metre yükselikteki köprüden sırayla suya atlıyoruz.

Günlük adrenalinimizi aldıktan sonra bir süre yemek molası veriyoruz. Yol kenarına seyyar restoranda hızlı hızlı bizim içim yemekler hazırlanıyor. Bir süre muhabbet ediyoruz, dinleniyoruz, sonra da Semuc Champey için tekrardan yola koyuluyoruz. Semuc Champey’in bulunduğu milli parka geldiğimizde ise havuzların tadını çıkarmadan önce gözlem noktasına gitmek üzere yarım saat kadar merdivenlerden tırmanıyoruz. Tepeye çıktığımızda ise manzara büyüleyici. İki yemyeşil dağın arasına sıkışmış çeşitli mağara sistemleri arasından geçerek havuzlar oluşturan bu muazzam turkuaz sular çok ilgi görüyor. Manzaranın tadına vardıktan sonra havuzların olduğu bölgeye inip kendimizi kristal sulara atıyoruz. Bizimle beraber olan rehber Pepe, bizi birbirine bağlanan havuzlardan geçiriyor, şelalelerden tırmandırıyor, yosunların oluşturduğu kaydıraklardan kaydırıyor. En etkileyicisi ise şelalelerden bir tanesinin oluşturduğu aşıklar mağarası olarak da bilinen gizli bölme. Burada sadece nefes alabileceğiniz kadar daracık bir alan bulunuyor. Bütün günün hoplamaları ve zıplamaları bir yana ben bu havuzlarda üç kere kayıp düşüyorum. Ertesi güne oluşacak morartılarım bir yana, kafa göz yarmadan da günü bitiriyorum. Gün batımına yakın geldiğimiz gibi pick-up’ın arkasına atlıyoruz. Bitmeyecek gibi gözüken bir yoldan sonra akşam yemeğine doğru hostele varıyoruz. Güzel bir duş, güzel bir yemek derken ben günün kapanışını da 1960’lardan güzel bir film ile yapıyorum: Sult.

28 Ocak 2014, Salı.

IMG_8756

 

Otobüsten yol manzaraları.

IMG_8762

 

Coban sokakları.

IMG_8769

 

Zephyr Lodge’dan Lanquin manzarası.

Saatimin alarmını 04:30’a kuruyorum; ama uyuduğum süre boyunca toplamda sadece 3-4 saatim olsa da yarım saatte bir uyanıyorum. Bunda benim odada kalan teyzenin fena horlaması çok etkili oluyor. Öyle ki saatin alarmını duymam diye kulak tıkaçlarımı bile takamıyorum. Sonunda artık saatin alarmı çıkmadan kalkıp hazırlanmaya karar veriyorum. Hostelin görevlisi teyzeyi çoktan uyanmış beni beklerken buluyorum. Eşyalarımı hızlı hızlı yüklenip gecenin karanlığına çıkıyorum. Bir yandan da konakladığım bölge biraz tehlikeli olduğu için içten içe korkuyorum ve adımlarımı hızlandırıyorum. Otobüs istasyonu sadece beş dakika mesafede olduğu için de içten içe seviniyorum.

Otobüs istasyonuna vardığımda biletimi alıyorum ve eski püskü otobüsüme biniyorum. Şansıma otobüs genel olarak boş ve yanımda kimse oturmuyor. Ben yine bir Anıl klasiği, Guatemala City’de gözlerimi kapatıyorum, açtığımda Coban’dayız ve saat 09:30. Coban, günümün ilk durağı. Burada şehir merkezinin birazcık dışında herkesle beraber inip merkeze varana kadar yürüyorum. Coban’da görülmeye değer; tek başınıza gezmenin tehlikeli olduğu büyükçene bir park (Parque Nacional Las Victorias) ve Finca Santa Margarita isimli bir kahve fabrikası yer alıyor. Ben de şansımı otobüse binmeden önce Finca Santa Margarita’dan yana kullanmak istiyorum. Sırtımda çantalarım yaklaşık bir yarım saat kadar yürüp devasa bir yokuş indikten sonra sonunda fabrikayı buluyorum. Fakat görevlilerden öğrendiğime göre Eylül ayından itibaren fabrikaya olan gezileri sonlandırmışlar, ne gezmemin, ne de orada kahve içmemin imkanı var. Ben de gerisin geri ana yola yeniden çıkıp ilk gördüğüm cafe’ye kendimi atıyorum, sonrasında da çantamı atıyorum. Hava bireden ısınmış, nem kendisini hissettirir bir düzeye gelmiş. Sıcak sütümü istiyorum. Yola çıkacak derecede enerjimi topladığımda da bir taksiye atlayıp beni Lanquin otobüslerinin kalktığı istasyona götürmesini rica ediyorum.

Minicik ve kalabalık bir minibüste kendime zor da olsa bir yer bulmayı başarıyorum. Coban’dan Lanquin’e olan yolculuğum iki saate yakın sürüyor. Yeşilliklerin ortasındaki bu minik kasabada birkaç tane hostel yer alıyor. Ben Sebastian’ın tavsiyesi üzerine Zephyr Lodge’a gidip yerleşiyorum. Hosteli genel olarak çok kendisi içine kapalı (otobüsler, turlar, yemekler, her şey ama her şey kendi sistemleri üzerinden ayarlanıyor, yerellere herhangi bir para gitmiyor) bulsam da manzaraları görülmeye değer. Bir süre kitap okuyorum, biraz dinleniyorum, tertemiz orman havasını bol bol içime çekiyorum. Sonrasında bara indiğimde bir süre oradakilerle muhabbet ediyorum. Çalışanlar hostelde benden başka bir Türk’ün daha olduğunu. Kendisinin yaşına rağmen oldukça çılgın olduğunu ve herkese kendisini çok sevdirdiğini anlatıyorlar bana. Ben de ister istemez meraklanıyorum. Sonrasında da kendisi geldiğinde görevlilerden biri gelip bana kendisini işaret ediyor. Ben de direk yanına gidiyorum ve Nergiz Hanım’la da işte böyle tanışıyoruz. (http://nergizyolda.blogspot.com) Nergiz Hanım da üç aydır Orta Amerika yollarında olduğundan bahsediyor. Bir süredir kimseyle yüzyüze Türkçe konuşmamış olan ben cümleleri toparlamakta biraz zorlansam da son derece mutluyum. Gecenin ilerleyen saatlerinde Nergiz Hanım’ın odasının verandasında rom eşliğinde yıldızlar altında saatlerce, ben artık yorgunluktan pes edinceye kadar muhabbet ediyoruz. Ben uzun zamandan sonra memleketimden birileri ile buralarda karşılaşmanın sevinci ile mutlu mesut odama dönüyorum.

Guatemala City, Guatemala.

Standard

27 Ocak 2014, Pazartesi.

IMG_8589

IMG_8593

IMG_8603

IMG_8605

IMG_8611

IMG_8630

IMG_8639

IMG_8644

IMG_8648

 

Casa MIMA.

DSC02934

Guatemala sokakları.

DSC02950

DSC02940

 

Centro Cultural Metropolitano.

IMG_8667

 

Marx’ın meşhur sözü Guatemala sokaklarında: Din kitlelerin afyonudur.

DSC02951

DSC02952

DSC02953

DSC02955

Mercado Central’dan.

DSC02956

IMG_8677

IMG_8679

IMG_8681

IMG_8682

IMG_8684

IMG_8700

IMG_8704

 

Museo Ixchel del Traje Indigena.

IMG_8710

IMG_8713

IMG_8715

IMG_8718

 

Museo Popol Vuh’dan.

DSC02957

IMG_8728

Oakland Mall’dan, Guatemala’nın modern yüzü.

Sabah erkenden uyanıyorum. Bir gün öncesinin odayı dolduran sinekleri beni perişan etmeye yetmiş de artmış bile. İlk olarak ertesi gün gitmeyi planladığım Coban için otobüs biletlerini sorgulamaya girişiyorum. Şansıma otobüs firmalarının ofisleri de hep bulunduğum bölge etrafında yer alıyor. Sırayla birkaç firmanın ofisine gidip ertesi gün için otobüs alternatiflerini öğreniyorum. Bana uyan tek otobüs firması konakladığım yerden bir blok ötede bulunan Monja Blanca oluyor. Görevli ertesi sabah saat 04:00 ve 05:00’te otobüsleri olduğunu, yolun 5 saat sürdüğünü söylüyor. Ben saatleri duyduğumda derin bir ah çekiyorum içten içe. Görevli bileti sabahtan alabileceğimi söylediğinde de planımı buna göre yapıp otobüs istasyonundan çıkıyorum.

İlk durağım tam da konakladığım hostelin karşısında yer alan Casa MIMA isimli muazzam malikane oluyor. 19. yüzyılın sonlarından kalma bu tarihi malikanenin koleksiyoncu sahipleri evi o kadar güzel döşemişler ki eve girmenizle kendinizi bir anda o dönem içerisinde bulmanız bir oluyor. Evin salonu, yatak odaları, çocuk odaları, hizmetçi odası, yemek salonu, banyosu, mutfağı arasında odaları dolduran her bir detaya hayran kalarak yavaş yavaş dolanıyorum. Özellikle de çocuk odasındaki oyuncaklar ve devasa bebek evi ilgimi çekiyor.

Evde bir süre vakit geçirdikten sonra 7A Avenida üzerinden ilerliyorum. Bir önceki günün aksine yeni başlayan hafta ile mağazalar, ofisler de açık ve tabiri caizse şehre ayrı bir canlılık gelmiş. Yol üzerinde denk geldiğim “Centro Cultural Metropolitano”ya uğrayıp açık olan resim sergisini ziyaret ediyorum. Sonrasında da şehrin kalbinin attığı “Mercado Central”a doğru yola koyuluyorum. Merkez pazar yer altında saklı gibi gözükse de içine girince renk bombardımanı birden bire beni karşılıyor. Bir bölümünde hediyelik eşyalar, diğer bölümünde baharatlar ve kasap ürünleri, bir başka bölümünde meyve ve sebzeler bulunan bu devasa pazarda zigzaglar çizerek dolanıyorum. Dönüş yolunda farklı bir rota izleyip şehrin rengarenk sokaklarını geçiyorum.

Tekrardan konakladığım bölgeye vardığımda ise bir taksiye atlayıp Zona 10’e gitmesini rica ediyorum. Burası şehrin biraz daha modern olan bölümü ve burada bulunan üniversite bölgesinde şehrin en güzel müzelerinden iki tanesi yer alıyor:  Museo Ixchel del Traje Indigena (Yerel Tekstil Müzesi) ve Museo Popol Vuh. Taksi yolculuğu boyunca, şoföre İspanyolca yeteneklerimi sergilemeyi de ihmal etmiyorum. Müzelerin bulunduğu alan geldiğimde ilk olarak Yerel Tekstil Müzesi’ni ziyaret ediyorum. Müze son derece kapsamlı ve detaylı olarak Guatemala’nın tekstil geleneklerine ışık tutuyor. Yerel kıyafetleri, işlenişlerini, kullanılışlarını, farklı bölgelerin farklı giyim kuşam adetlerini oldukça bilgilendirici şekilde açıklıyor. Aynı binanın içerisinde Museo Popol Vuh da yer alıyor. Bu müzede de Guatemala’nın geleneksel çömleklerine, tahta işlemelerine, gümüş yapımı eşyalarına yer veriliyor. Beni çok tatmin eden bir müze olmasa da bir süre burada oyalanıp binadan çıkıyorum.

Bulunduğum bölgenin yakınlarında şehrin en büyük alışveriş merkezlerinden bir tanesi olan “Oakland Mall” bulunduğundan ve daha önce Diarmuid’den şehrin sinemalarının ününü çok duyduğumdan şansımı burada değerlendirmeye karar veriyorum. Alışveriş merkezine girmemle, neredeyse şu ana kadar gezdiğim üçüncü dünya ülkelerinde rastladığım benzer problem ile karşılaşıyorum: ülkenin geri kalanına kıyasla apayrı bir dünya beni karşılıyor. Ülkenin neredeyse %60’ının bir senelik maaşından pahalı olan kıyafetler burada Guatemala’nın üst kesiminin beğenisine sunuluyor. Alışveriş merkezinde çok oyalanmıyorum, ilgimi çeken herhangi bir film de bulamıyorum. Çıkıp Zona Viva olarak da bilinen şehrin modern yüzünü gezmeye başlıyorum. Lüks arabalar, lüks oteller, lüks restoran ve cafe’ler, butik mağazalar birbiri ardına sıralanıyor buralarda. Hiç de Guatemala’daymışım hissi vermiyor sokaklar. Hava kararana kadar oyalandıktan sonra tekrardan kaldığım bölgeye dönüyorum. Güzel bir restoranda taco’larla karnımı doyurduktan sonra hostele dönüp ertesi sabah 05:00’deki otobüs için erkenden uyumaya karar veriyorum. Bu sırada odaya yaşlıca bir Fransız kadın da yerleşiyor. Yaklaşık olarak son bir buçuk gündür yollarda olduğundan bahsediyor. Bir süre onunla muhabbet ediyoruz, ben kendime güzel bir film açıyorum.

26 Ocak 2014, Pazar.

DSC02912

 

DSC02964

DSC02913

 

Iglesia de San Francisco.

DSC02915

DSC02918

DSC02919

 

Şehirde yerel kimliği vurgulayan graffitiler oldukça yaygın.

IMG_8562

Garibim hayvanlar.

DSC02922

DSC02924

 

Parque Central.

DSC02958

DSC02929

DSC02930

Guatemala City sokakları.

IMG_8671

 

Obruğun 2010’daki hali.

Fotoğraf: National Geographic’ten.
(http://news.nationalgeographic.com/news/2010/06/photogalleries/100601-sinkhole-in-guatemala-2010-pictures-world)

IMG_8566

 

Obruğun bugünkü hali.

DSC02933

 

DSC02965

IMG_8569

 

Guatemala City sokaklarında herkes birkaç Quetzal kazanma derdinde.

Dokuz haftamı geçirdiğim ve garip bir şekilde umduğumdan çok daha fazla bağlandığım Quetzaltenango’da son saatlerim hüzünlü geçiyor. Rahat rahat uyuyayım ve yolculuk için enerji toplayayım diye Guatemala City’ye aldığım otobüs bileti öğlen 12:45’te olmasına rağmen ben yine erkenden uyanıyorum. Eşyalarımı hazırlayıp bütün dünyamı tekrardan 40 litrelik sırt çantama sığdırıyorum. Ne eksik, ne fazla. Öğlene doğru odadan çıkıyorum. Pilar’la, Peter’la ve Linda’yla vedalaşıyorum. Bu süre boyunca aynı evi paylaştığım bu üç güzel insan beni bunca zamandır en iyi şekilde koruyup kollamışlar.

Her gün geçtiğim yollardan son bir kez daha geçerken ağlamaya o kadar yakınım ki, yine sulugözlülük yapmamak adına dilimi ısırıyorum. Bir yandan da Ankara’dan ayrılırken bile bu şekilde hissetmemiş olmam garip geliyor. Parkı geçip minibüslerin beklediği köşeden ufacık bir minibüse biniyorum kocaman çantamla. Hemen yereller bana yer açıyorlar daha rahat oturabileyim diye. Mercado de Democracia’nın yakınlarına geldiğimizde ise minibüsten inip geri kalan yolu yürüyorum. Otobüs oldukça eski olsa da 4-5 saatlik yolun sorunsuz geçeceğini garantiler şekilde rahat gözüküyor. Yol boyunca yanıma kimse oturmuyor, ben de bütün yol boyunca rahatça uyuyorum. Gözlerimi kapıyorum Quetzaltenango’dayım, gözlerimi açıyorum Guatemala City’ye varmışım bile.

Otobüs terminaline vardığımda, Pilar’ın tavsiyeleri üzerine otobüs durağının hemen yanı başında yer alan beyaz taksilerden bir tanesine biniyorum. Bu taksiler kayıtlı taksiler oldukları için oldukça güvenliler. Taksi şoförü ile benim gelişmekte olan İspanyolca yeteneklerim üzerinden sohbet ede ede hostelimin bulunduğu Zona 1’e yani şehrin tarihi kalbine ulaşıyorum. Hostelde beni yaşlıca bir teyze karşılıyor ve odamı gösteriyor. Odada benimle beraber İngiliz bir kız daha kalıyor. Ve işin komik tarafı dünya bana bir kez daha ne kadar küçük olduğunu kanıtlıyor. Ben bu kızı daha önce nerede gördüm diye kara kara düşünürken, Antigua’dan Quetzaltenango’ya giden otobüse beraber bindiğimiz aklıma geliyor.

Eşyalarımı yerleştirip kendime geldikten sonra da Guatemala City’nin sokaklarına kendimi atıyorum. İlk durağım “6A Avenida” olarak da bilinen Paseo de la Sexta oluyor. Bu trafiğe kapalı sokak oldukça canlı. Akın akın insanlara ek olarak ortalıkta kemer, balon, kuruyemiş, cd ve şeker satanlar dolanıyor. Sokak kenarında doğradıkları taze meyveleri ya da evde hazırladıkları ev yapımı dondurma ve atıştırmalıkları ile yoldan geçenlerin ilgisini çekmeye çalışan sokak satıcıları, rengarenk yerel kıyafetleri ile kaldırım kenarlarında bekliyor. Guatemala City’nin, Guatemala’nın gerisine kıyasla farklı bir havası var. Yerellikle modernlik arasına sıkışmış bir kültür sizi burada karşılayan. Rengarenk yerel tekstil kıyafetleri ile modern kıyafetler giyenler kol kola dolanıyor. Sokakta sayısız dilenci kadın ve çocuk birkaç kuruş para alabilmek için her gelen geçenden medet umuyor. Kalabalık insan çemberleri ortasında dans edenler, palyaço kostümü ile gösteriler yapanlar, gitarları ile şarkı söyleyenler sokağın ritmini artırıyor.  Yol üzerinde yer alan mağazalar, restoranlar, cafe’ler, alışveriş merkezleri akın akın insan kalabalığı ile dolup taşıyor.

Yol üzerinden ilerleyip Parque Central’a varıyorum. Bu geniş meydanda rengarenk şemsiyelerin altında yemek tezgahlarından yükselen dumanlar ortama puslu bir hava katıyor. Meydanın ortasında yer alan havuzun etrafında oturan yereller günlük hayatlarına devam ediyorlar. Meydanı çevreleyen hükümet sarayı gibi devlet binalarına ek olarak şehrin görkemli katedrali “Catedral de Guatemala” da burada bulunuyor. Bir süre meydanda oyalandıktan sonra hafif hafif gün batmaya başlamışken şehre ilişkin en merak ettiğim bölgeyi gezmek için yürümeye başlıyorum. Rengarenk yüksek olmayan binalar, düzenli olmasına rağmen tüm zıtlıkları içinde barındıran sokaklar arasından geçiyorum ve sonunda aradığım bölgeye ulaşıyorum.

2010 yılında Guatemala City’nin şehir merkezine yakın mahallelerinden birinde açılan “sinkhole” olarak da bilinen devasa obruğun 18 metre genişliğinde, 100 metre derinliğinde olduğu biliniyor. Şehrin ortasında birden bire mükemmel bir yuvarlağı oluşturacak şekilde açılan ve sokağı da içine alan bu obruğu dört sene önceki gibi bulmayı bekleyen ben, obruğun bulunduğu bölgeye vardığımda yuvarlaklar çizmeye başlıyorum; ama obruktan eser yok. Yolda rastladığım insanlara derdimi anlatmaya çalışıyorum. Sonunda genç bir kız deliğin çoktan kapatıldığını, şu anda deliğin bulunduğu yerde (tam olarak durduğumuz yeri gösteriyor) bir adet otopark olduğunu belirtiyor.

Bense biraz hayalkırıklığına uğramış; ama duruma şaşırmamış bir şekilde gerisin gerisi hava kararmışken Guatemala sokaklarında hostelime doğru yürümeye başlıyorum. Şehrin oldukça tehlikeli olduğunu duyduğumdan da adımlarımı olabildiğince hızlandırıp ana sokaklardan sapmamaya uğraşıyorum. Şehrin tekrardan canlı bölgesine geldiğimde ise yol üzerinde restoranlardan birinde karnımı doyuruyorum. Sonrasında da hala gösterilerine devam eden insanlara göz atıp hostelime geri dönüyorum.

Quetzaltenango, Guatemala.

Standard

25 Ocak 2014, Cumartesi.

IMG_8541

 

Quetzaltenango’da her köşe başında bir avukat bulmak mümkün.

Bir önceki gece 04:00’te yatağa girince son İspanyolca dersim olan 09:00’daki ders için uyanmak ve derse gitmek de oldukça sancılı oluyor benim için. Kary ile Cafe Baviera’da buluşuyoruz; ama benim başım derse sadece iki saat dayanabiliyor. Sonrasında örneklere çok girmeden, temel konuları anlatmasını isteyip dersi erken bitirmek için izin istiyorum. Saat 12:00’ye doğru ders bittiğinde ise dokuz haftadır benim kahrımı çeken bu deli dolu 21 yaşındaki kız ile vedalaşıyoruz. Kısacık sürede kendisini bana çok sevdirmiş olduğu için ayrılmak da çok zor oluyor benim için.

Odaya döndüğümde ise kendimi direk yatağa atıyorum. Hava kararmaya yakınken gözlerimi açtığımda ise dünyam tekrardan normale dönmüş durumda.

Bir şeyler atıştırmak için dışarı çıkıyorum. Güzel bir kahve, güzel bir yemek. Fakat akşamki Xelawho futbol maçına gitmek çok cazip gelmiyor. Ben de son gecemi odamda kalan işleri tamamlayarak oldukça sakin geçiriyorum. Derken gecenin ilerleyen saatlerinde bizimkilerin gelip kapımı çalıp Anıl diye basbas bağırdıklarını ertesi gün Pilar’dan öğreniyorum.

24 Ocak 2014, Cuma.

IMG_8461

IMG_8524

Bugün okulda bizi ziyaret eden ufaklık. Adı Nacho ve kendisi bizim Copito’nun yavrusu.

IMG_8479

IMG_8480

 

Yemekler hazır!

IMG_8484

 

Pull & Beer’da.

 

 

IMG_8506

 

Bizimkiler bar çıkışında yerellerle muhabbeti kuruyor.

IMG_8538

 

Bar çıkışı atıştırmalıkları: Tacos!

Gün benin için oldukça stresli başlıyor; çünkü ders çıkışı dört – beş saat içerisinde tam tamına yirmi kişilik yemek hazırlamam gerekiyor. Üstelik evde bana yardım edecek kimse de yok. Herkesin ders saatleri birbirinden farklı olduğu için yemekleri tek başıma hazırlamam gerekiyor.

Ders 15:00’te bittikten sonra sırasıyla süpermarketin ve pazarın yolunu tutuyorum. Eksik malzemeleri tamamlayıp pazardan da  tam olarak yirmi tane tavuk bacağı satın alıyorum. Kan ter içinde eve dönüp odaya bile girmeden mutfağa dalıyorum. İlk olarak annemin havuçlu yoğurtlu salatasını yapıyorum. Sonrasında da yapmayı planladığım muhallebi için kolları sıvıyorum; fakat internet üzerinden bulduğum tarif beni hayalkırıklığına uğratıyor ve yarım saat boyunca kıvamı suyu andıran muhallebiyi normale döndürmek için çaba harcıyorum. Muhallebi normale dönmüyor, ben iyice stres oluyorum, iki litre süt de ziyan oluyor. Sonrasında sırasıyla bol malzemeli salatımı, fırında kremalı patatesimi ve fırında tavuklarımı hazırlıyorum. Fırınımız o kadar küçük ki, bir yandan bunların hepsini nasıl zamanında pişireceğimi düşünürken bir yandan da guacamole yapmak üzere tam tamına 22 adet avokadoyu soymaya girişiyorum. İşte tam bu noktada Peter geliyor. Direk eşyalarını bırakıp guacamole konusunda yardımıma koşuyor. Biz guacamole’ları hazırlarken Pilar’da geliyor. Guacamole ve frijole konusunda onlar bana yardım ederlerken ben de eksik gedik kalan işleri tamamlamaya bakıyorum, ortalığı temizliyorum ve insanların gelmesine yarım saat kala kendimi duşa atıyorum.

Saatler 19:30’u gösterdiğinde de yavaş yavaş ilk konuklarımız gelmeye başlıyor. Ben çoktan tavukları fırına koymuşum bile. Bizim fırının yeterli olmayacağını anlayan Glenda’nın eşi Danielle bir koşu okuldan diğer fırını getirmeye gidiyor. Bir saat içinde neredeyse konukların hepsi gelmiş, içkiler hazır, masalar hazır, tek eksiğimiz fırındaki tavuklar.

Saat 20:30 gibi tavuklar ve patateslerin de masadaki yerlerini bulması ile ben herkese teşekkür konuşmamı yapıyorum. Quetzaltenango’da geçirdiğim dokuz hafta benim için o kadar ayrı bir yere sahip olmuş ki, gözlerim doluyor şehirden ayrılmayı düşündükçe sürekli. Sonrasında da geç saatlere kadar harika bir gece geçiriyoruz. Yemekler konusunda sürekli olarak övgüler alıyorum. Gidip gelip herkes sırasıyla üçüncü, dördüncü tabağında olduğunu söyleyip duruyor. Ben de içten içe seviniyorum emeklerim karşılık verdi diye. Şehirde tanıdığım herkes yanımda.

Gecenin geç saatlerine doğru evden çıkıp hep beraber Pull & Beer’a doğru ilerliyoruz. Nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde sürekli elimdeki içki bardağı doluyor. Ben çaktırmadan masanın üzerine koyuyorum, yeni gelen birisi bir başka bardak veriyor. Çaktırmadan onu da kenara koyuyorum, bir tane daha… Pull & Beer 01:30’da kapanıyor. Biz de bu saatten sonra açık olan tek mekan “Gay Bar”a doğru ilerliyoruz. Ama bizimle beraber olan Martin ve Gerard o kadar sarhoş ki, yerellerle bağırıyorlar, sokaklarda şarkılar söylüyorlar. Gay Bar yakınlarına vardığımızda ise etrafını yine polislerin sardığını görüyoruz. Burada eğer bar sahipleri tarafından polislere para ödenmezse, bara girişiniz de mümkün olmuyor. Biz de odalara dönmeye karar veriyoruz.

Kylie’yi evine bıraktıktan sonra Peter, Pilar ve ben güzelim Quetzaltenango sokaklarında ilerleyerek evimize dönüyoruz. Gece sakin, gökyüzü tertemiz, bütün yıldızlar ise tüm görkemleri ile kendilerini belli ediyorlar.

23 Ocak 2014, Perşembe.

IMG_8478

Pazar yakınlarında.

IMG_8527

IMG_8516

Evimin bulunduğu sokak.

Cuma günü bizim evde benim vedam adına büyük bir parti vermeye karar veriyoruz. Bir süredir yemek konusunda sadece kendime çalışan ben, gelecek herkese yemek yapmaya söz veriyorum. Böylece benim için stresli planlama günleri de başlamış oluyor.

Dersten sonra her perşembe günü olduğu gibi hep beraber yemek yiyoruz. Bugünün farkı ise benim diplomam yemek sonrasındaki konuşmalardan sonra bana teslim ediliyor. Sırasıyla okulun müdürü Glenda, Kary ve ben konuşma bile yapıyoruz.

Yemek sonrasında ben bir önceki günden planladığım menüm üzerinde çalışmak üzere kolları sıvıyorum. Süpermarkete gidip bulamadığım malzemeler yerine hangi yerel malzemeleri kullanabileceğimi anlamaya çalışıyorum. Sonrasında da pazara gidip meyve, sebze ve baharat alışverişimi yapıyorum.

Odaya döndüğümde tarifleri tekrar gözden geçirip ertesi gün için Pilar ve Peter ile iş bölümü yapıyoruz. Sonrasında da ben Ian ile akşam yemeği yemek üzere Akdeniz Restoranı’nın yolunu tutuyorum. Daha önce ilk haftamda Wolf ile geldiğim bu mekan, benim kalbimi çoktan menüsünde yer alan Türk öğeleri ile kazanmış durumda. Ismarladığım “Türk Karidesleri” ise beni ülkemde deniz kenarı bir restorana götürmeye yetiyor da artıyor bile. Harika bir gece, Ian’ın birbirinden ilginç hikayeleri ile daha da renkleniyor. Böyle gecelerde zamanın nasıl geçtiğini algılayamıyorum bile. Artık restoran kapanmaya yakınken odaların yolunu tutuyoruz.

22 Ocak 2014, Çarşamba.

IMG_8360

IMG_8361

 

Gülümse, seni hiç unutmayacağım!

IMG_8518

Şimdiden özledim!

IMG_8383

Toplu salsa dersinden.

Bizim ekip okul çıkışında topluca bizim ilk hafta ziyaret ettiğimiz Salcaja kasabasına gidiyor, Orta Amerika’nın ilk kilisesini görmek üzere. Bense bu turu pas geçip şehrimizin güzide ikinci el kıyaet mağazası Mega Paca’nın yolunu tutuyorum. Bir hafta sonra yola çıkacağım ve o kadar az kıyafetim kalmış ki gittiğim yerlerde bıraka bıraka. Mega Paca’dan beni bir süre daha idare edecek birkaç parça eşya alıp odanın yolunu tutuyorum. Odaya döndüğümde eşyalarımı bırakıp kendimi tekrardan sokağa atıyorum.

Kylie ile kahve içmek için sözleşmişiz ve parka geldiğimde Kylie’yi beni beklerken buluyorum. Beraber North & South isimli kitabevinin üst katında yer alan minik cafe’nin yolunu tutuyoruz. Cafe minik olabilir; fakat cappucino’ları devasa. Kylie ile görüşmeyeli neredeyse iki hafta olmuş. Bu iki hafta içerisinde, bu küçücük şehirde ikimizin de hayatında o kadar çok şey değişmiş ki. Kylie, okulu bıraktıktan sonra bir süre evde planlarına yoğunlaşmış sonrasında da şehre yakın barınaklardan bir tanesinde gönüllülük yapmaya başlamış. İspanyolca için de dil değişimi adı verilen, yerellerin de İngilizcelerini pratik yapmalarına imkan sağlayan sisteme girişmiş. Bir süre muhabbet ettikten sonra beraber bana otobüs bileti almak üzere Democracia’nın yolunu tutuyoruz. Buradaki Alamo isimli otobüs firmasından pazar öğlen için Guatemala City’ye gidecek otobüste yerimi ayırtıyorum. Böylece tekrardan yola atılmak için ilk ciddi adımımı da atmış oluyorum. İşin garip tarafı ise bileti aldıktan sonra içimi bir heyecan sarıyor. Sanki daha önce hiç yola çıkmamışım, hiç yolculuk yapmamışım gibi hissetmeye başlıyorum. Bu duygunun kelimelerle tarifi mümkün değil.

Akşam ise evde yemeğimi yedikten sonra La Paranda isimli diskodaki ücretsiz salsa kursu için Andy ile buluşmaya gidiyorum. Mekanı bulmam bir on beş dakikamı alıyor. Mekana girdiğimde ise beklediğimin aksine bir dans stüdyosu ile değil de gece kulübü ile karşılaşıyorum. Andy de, ben de şaşkın dersin olup olmadığından emin olamıyoruz. Dokuzda dedikleri ders ona doğru başlıyor. Rengarenk spotlarla donatılmış kare şeklindeki dans pistinin ön sırasına beş tane dans hocası diziliyor. Geri kalan herkes de arkasına. Onlar önde, biz arkada hareketli öğrenene kadar dört tur atıyoruz. Ama o kadar keyifli ki, benim için çoktan özel salsa derslerinden daha eğlenceli bir hal almaya yetiyor da artıyor bile.

Dans adımlarını öğrendikten sonra herkes pistte kalıp dans etmeye devam ediyor. Bir yandan biz oturup muhabbet ederken, bir yandan da önümüzde tabiri caizse su gibi dans eden insan güruhunu izliyoruz. İşte tam bu noktada, yerel çocuklardan biri gelip beni dansa kaldırma gafletinde bulunuyor. Kendisine dansta çok kötü olduğumu belirtsem de hiç sorun olmadığını, beraber yavaştan alabileceğimizi söylüyor. İleri seviye dans eğitimi başlayana kadar şarkılarda beraber dans ediyoruz. Ben de böylelikle ilk defa yerel şarkılar eşliğinde bir stüdyoda değil de, gerçekten canlı olan bir mekanda salsa yapabilme zevkine varıyorum. İleri seviye dans adımları biraz daha zor olsa da Andy ile bu adımları öğrenmek için de mekanda kalıyoruz. Kimsenin birbirini taktığı yok, herkes gülüyor, herkes birbirinin ayağına basıyor; sonuç olarak bizim için oldukça eğlenceli bir gece oluyor.

21 Ocak 2014, Salı.

IMG_8137

Şehrin rengarenk duvarları.

Dersim öğleden sonra 15:00’te bitiyor. Bizim gençlerin akşama futbol maçlarına davetli olsam da odaya gidip ortalığı temizlemek, eşyaları ayıklamak, iki ay sonunda sırt çantamı tekrar hazırlamaya koyulmak daha cazip geliyor. Güzel bir yemek hazırlıyorum, güzel bir film izliyorum. Bir gün daha sona eriyor.

20 Ocak 2014, Pazartesi.

IMG_8255

Ben de bu yazıları kim yazıyor diyorum. Sokağımızdaki yeni lastikçi dükkanından.

IMG_8397

 

Quetzaltenango sokaklarından.

Yeni haftayla beraber derslerim tekrardan altı saate çıkıyor; çünkü bu şehri İspanyolca dil bilgisini tamamlamadan terk etmek istemiyorum. Dokuz hafta sonunda da tekrardan yola çıkmaya fazlasıyla hazırım. Yeni hafta için Kary ile kendimize oldukça yoğun bir program yapıyoruz.

Pazartesi gününün altı saatlik programı beni daha ilk günden yere sermeye yetiyor da artıyor bile. Ders sonrasını ise bir yandan bir sonraki haftanın planlarını yapmaya çalışarak oldukça sakin geçiriyorum.

Quetzaltenango, Guatemala.

Standard

 

 

 

 

 

 

 

19 Ocak 2014, Pazar.

IMG_8134

Bizim sokağın başlangıcı.

IMG_8269

Quetzaltenango’nun “Kırmızı Fener Sokağı”, üstelik benim evime de sadece üç apartman uzakta.

Tam da olması gerektiği gibi bir pazar. Bütün gün yatakta film izleyip kitap okuyup uyuklamakla geçiyor. Ev rahatlığını hatırlatan günler ve geceler.

18 Ocak 2014, Cumartesi.

IMG_8274

Cafe Baviera’nın duvarlarından.

IMG_8286

Pull & Beer.

Bir sonraki hafta artık İspanyolca dil bilgisini tamamen bitirmek istediğimden Kary ile konuştuktan sonra cumartesi gününe de ders koyuyoruz. Bu benim için oldukça sancılı oluyor. Cumartesi ve pazar günlerini en azından yatakta oyalana oyalana geçirmeye bayılan ben erkenden kalkıp Cafe Baviera’nın yolunu tutuyorum. Cumartesi olmasının avantajı dersi okulda değil de, benim sevdiğim bir cafe’de yapma hakkına sahip olmamız.

Ders sonrasında odaya dönüp bir süre dinleniyorum, sonrasında da akşam bizim ekiple buluşmak üzere parkın yolunu tutuyoruz. İlk durağımız Cafe El Cuartito oluyor. Burada keyifli canlı müzik eşliğinde sürekli genişleyen masamız ve birbiri ardına gelen koca sürahi dolusu Cubana Mojito’larımız ile saatler geçiriyoruz. Sonrasında artık canlı müzik bittiğinde King & Queen’e gidip burada Gerard’ın birbirinden komik sarhoşluk hikayelerini dinliyoruz. Bir noktada gülmekten ağlama aşamasına geldiğimize yemin edebilirim. Sonrasında da gecenin kapanışını yapmak üzere Pull & Beer’a gidiyoruz. Gece boyunca dans ediyoruz. David ile beraber salsadan farklı olarak David & Anıl dansını uyduruyoruz mesela. Artık saatler 01:30’a yaklaşırken barın kapanması ile evlerin yolunu tutuyoruz.

17 Ocak 2014, Cuma.

IMG_8249

Şaşkın Kopito bugün çıplak!

IMG_8268

Şehir merkezindeki modern dans gösterisinden.

Ders çıkışında salsa kursu için hep beraber parkta buluşuyoruz. Andy, Gerard ve Tamara derse yeni başlarken biz de Ian’la eşleşip biraz daha ileri seviye olan hareketleri denemeye kalkışıyoruz. Dans hocası Ericka bizi kendi halimize bıraktığından doğruluğundan çok da emin olmadığımız komik hareketler yapıyoruz. Ama bir saatlik ders güle eğlene geçiyor. Sonrasında da dans kursu sırasında tanıştığımız ABD’li hemşire Angela’nın da bize katılması ile akşam yemeği için daha önce Kylie’nin ev arkadaşının veda yemeğini düzenlediği Thai restoranına gidiyoruz. Yemekler geç gelse de o kadar lezzetli ki kimse şikayet etmiyor. Yemek sonrasında parkta düzenlenen modern dans gösterilerine denk gelip bir süre bu gösterileri izliyoruz. Gösteriler batılı bir grup tarafından organize ediliyor.

Yemek sonrasında herkesin seçimi sakin bir gece geçirmekten yana olduğu için güzel bir film izlemek adına Blue Angel’a gidiyoruz. Uzun süredir film izlemediğinden yakınan David, filmi seçiyor. Patlamış mısır, kepekli kurabiyeler ve sıcak çikolata ise tamamlayıcı unsurlar olarak yardımımıza koşuyor. Keyifli bir gece sonrasında herkes halinden memnun odaların yolunu tutuyoruz.

16 Ocak 2014, Perşembe.

IMG_8216

Okulumuzun şaşkın köpeği Kopito.

Her perşembe olduğu gibi öğlen arasında hep beraber yapılan yemekleri uzun yemek masamız etrafında yiyoruz. Bu hafta benim için tembel teneke haftası olarak da kayda geçiyor. Ders çıkışında doğrudan odanın yolunu tutuyorum. Akşam yemeği hazırlayıp kapanışı güzel bir kitap okuyarak yapıyorum.

15 Ocak 2014, Çarşamba.

DSC02865

DSC02866

 

Siyah İsa kutlamalarında bozuk para oyununa takılıyoruz bir süre.

DSC02874

DSC02869

 

DSC02885

DSC02877

 

DSC02871

 

Kutlamalardan manzaralar.

DSC02889

DSC02870

 

Kasabanın merkez kilisesi Siyah İsa heykeline ev sahipliği yapıyor.

DSC02890

Langırt turnuvası zamanı!

DSC02892

Elle çalışan dönme dolap.

IMG_8181

 

IMG_8192

DSC02893

DSC02894

 

Yakınlardaki kasabalardan gelen Guatemalalı kovboylar yerelleri at gezintisine çıkarmak için hazırlar.

Ders çıkışında hep beraber Chiquilaja isimli minik kasabadaki “Siyah İsa” kutlamaları için yola koyuluyoruz. ABD’li Andy ve Tamara, İrlandalı David ve Gerard gruba yeni katılan isimler. Julio önde, biz arkada muhabbet ede ede otobüs istasyonunun yolunu tutuyoruz.

Tavuk otobüslerle yarım saatlik bir yolculuk sonrasında da Chiquilaja’ya varıyoruz. Bu minik kasaba Katoliklerce her sene 15 Ocak’ta kutlanan, “Cristo Negro” yani Siyah İsa şenliklerine ev sahipliği yapıyor. Bu kutlamaların baş kahramanı ise kasabadaki ana kilisede yer alan siyah İsa heykeli oluyor. Şenliklerin düzenlendiği ana meydana, yemek ve ahşap mobilya satan tezgahların arasından geçerek ilerliyoruz. Yol üzerinde denk geldiğimiz oyun bölgesinde ise bir süre yüzüklere para atma oyununda şansımızı denemeye karar veriyoruz. Sonuç olarak bütün bozuk paraları kaptırıyoruz. Meydana vardığımızda ise canlı müzik eşliğinde dans eden komik maskeli bir grupla karşılaşıyoruz. Kızılderili kostümlerini andıran kıyafetlerini tamamlayan beyaz tenli maskeler oldukça korkunç gözüküyor.

Meydandaki dansları bir süre izledikten sonra önünde kuyruk kuyruk insanların beklediği kilise giriyoruz. Burada girişte bağış yapmamız için bize beyaz zarflar veriliyor. İçeri girdiğimizde ise kapının önünde sıranın aslında sadece Siyah İsa heykeline dokunabilmek için olduğunu fark ediyoruz. Bir süre burada kalıp ibadet ritüellerini izliyoruz. İnsanlar mumlar yakıyor, dualar okuyor, dilekler tutuyorlar. Bir yandan da Siyah İsa’ya dokunup onu öpmek için birbirleri ile yarışıyorlar. Kiliseden çıktıktan sonra bir süre daha dans gösterilerini izliyoruz ve yavaş yavaş geri dönüş yoluna koyuluyoruz.

Tekrardan oyun bölgesinin yanından geçerken de kendimizi bir anda langırt turnuvası yaparken buluyoruz. Biz langırta konsantre olmuş çığlıklar atarken neredeyse bütün yereller de meraklı gözlerle bizi izliyor. Bense bu oyun bölgesinde ilk defa el ile çalışan dönme dolap görüyorum.

Kalabalık arasından sıyrıldıktan sonra otobüslere dönmeden önce yerellerin beş dakikalık at gezintisi yapmak için kovboy kılıklı amcalara 3 Quetzal ödediği alana gidiyoruz. Burada boy boy atları ile kovboy şapkalı ve çizmeli Guatemalalıar yerelleri at gezintisine çıkarmak için bekliyor. Bizden hiç kimse ata binmeye heveslenmeyince bir süre insanları izleyip geri dönüyoruz.

14 Ocak 2014, Salı.

 

IMG_8324

Bake Shop.

Okul sonrasında şehrin “Bake Shop” isimli meşhur pastanesine gitmek üzere yürümeye başlıyorum. Bana kalırsa bu pastane şehrin en ilginç mekanlarından biri. İlginç diyorum; çünkü burası ABD’li amişler tarafından işletiliyor. Nereden nereye yani. Haftanın sadece iki günü – salı ve perşembe – açık. Burada satılan ürünler sadece yabancılar arasında değil; fakat yereller arasında da oldukça popüler. Ben de düzenli olarak ev yapımı yoğurt stoğumu buradan yapıyorum. Pastaneye akşam üzeri uğramış olmanın etkisi ile ürünlerin neredeyse çoğunu tükenmiş buluyorum; ama şansıma yoğurtlar yerlerinde duruyorlar. İki adet yoğurt alıp Democracia Meydanı’ndan da sebzeleri yüklenip eve geri dönüyorum. Kendime güzel bir akşam yemeği hazırlayıp sakin bir salı gecesine merhaba diyorum.

13 Ocak 2014, Pazartesi.

IMG_8043

Daniela ve Kopito.

Okul bugün o kadar kalabalık ki, sanki yeni yılla beraber İspanyolca öğrenmek isteyenlerin sayısı da katlanmış. Benden başka on tane öğrenci daha var ve bunların altısı yeni. Beş saatlik ders sonrasında bir süre muhabbet ediyoruz. Sonrasında da ben bir sonraki haftaların planını yapmak üzere kendimi şehrin güzide cafe’lerinden bir tanesine atıyorum. Saatlerce burada kaldıktan sonra odaya dönüp gecenin kapanışını güzel bir yemek ve filmle yapıyorum.