Category Archives: Pamilacan

Pamilacan, Filipinler.

Standard

19 Nisan 2013, Cuma.

Ada çocukları alarm gibi. Saat 6 olduğunda mutlaka bir tanesi pencereniz önünde bitiyor. Biz yine çocuklar sağolsun erkenden uyanıyoruz. Kahvaltımızı yapıyoruz. Adadaki son saatlerimiz. 11:30 olunca Bohol adasına geri döneceğiz. Bu nedenle Julien, Maelysse ve Fabrice denizin tadını çıkarırken ben de hamakta kitap okuyorum.

Öğlene doğru hazırlanıyoruz ve ev sahibimiz Junior’ın küçük teknesine eşyalarımızı yerleştirip yola koyuluyoruz. Bohol adasının Baklayan kasabasına varmamız yaklaşık bir saatimizi alıyor. Buradan bir jeepney’e atlayarak ICM adındaki alışveriş merkezinin yolunu tutuyoruz. Bugün Julien’in son günü, o yüzden gitmeden birkaç parça hediyelik almak istiyor. Biz de internet cafe’den gelecek günlerin uçak biletlerini almayı planlıyoruz. İlk iş alışveriş merkezinin içerisindeki süpermarketten ihtiyaçları tamamlamak oluyor, sonrasında yemek bölümünde Filipin yemeklerinin tadına bakıyoruz. Filipinler’deki alışveriş merkezleri beni hep üzüyor. Bir masada iki yaşlı beyaz amcanın yanında iki gencecik oğlan…

Benim yine en sevdiğim ube isimli meyveden yapılan mor kekler oluyor. Yemek sonrası Julien’i uğurlayıp internet cafe’nin yolunu tutuyoruz. Akşamüzeri 17:45 feribotu ile Squijor Adası’na gideceğiz. Sonraki duraklarımız olan Boracay’a ve Boracay’dan Manila’ya uçak biletlerimizi alıyoruz. Feribot saati yaklaşırken alışveriş merkezinden çıkıp bir tricycle buluyoruz. Ama o kadar küçük ki, bavullar kucağımızda, biz kucak kucağa feribot terminaline doğru ilerliyoruz. Bütün yolculuk boyunca ben gülmeden edemiyorum; çünkü biz kucağımızdaki bavullarla boğuşurken Fabrice de sürücünün arkasında motosiklette oturuyor ve oturduğu yer çok alçak olduğu için sürekli kafasını tavana çarpıyor.

Feribot terminaline varınca Squijor için biletlerimizi alıyoruz. Bavullarımızı görevlilere teslim ediyoruz. Görevliler ayak üzeri bizi kazıklamaya çalışıp 15 peso olan taşıma ücreti yerine kişi başına 150 peso almaya kalkıyorlar. Biz duruma ayıp sesimizi yükseltiyoruz da adamlar geri adım atıyorlar.

Feribot yolculuğumuz yine rötarlı başlıyor ve 3-4 saat sürüyor. Bu sefer televizyonda “Planet of Apes” var. Filipinler’de en abuk yerlerde kablosuz internet bağlantısı bulmak mümkün. Bir yandan bilgisayarımla internette dolanırken, bir yandan da filmi izliyorum.

Squijor’a vardığımızda hava çoktan kararmış ve saat geç. Bir tricycle ayarlayıp elimizdeki listeden konaklanacak yerleri araştırmaya koyuluyoruz. Yaklaşık 4-5 yere soruyoruz; ama her biri ya dolu ya da fiyatlar çok abartı. Tricycle şoförümüz adanın yüksek sezonu olduğunu söylüyor. Sonunda uygun gözüken bir otel buluyoruz. Bizimle beraber İtalyan bir adam ve Filipinli bir kadın da aynı odanın peşinde. Otel görevlileri son odaları kaldığını belirtince biz hemen atlayıp odayı kapıyoruz. Odaya benim için üçüncü bir yatak ekletiyoruz. Kayalıklar üzerine kurulmuş bu konukevinin manzarası muazzam. Gece denize karşı yakamoz eşliğinde manzaraya dalıyoruz.

18 Nisan 2013, Perşembe.

DSC07220

Her sabah bu manzaraya uyanabilirim.

DSC07221

Adanın patika yollarından bir başından bir başına ilerliyoruz.

DSC07223

DSC07227

DSC07228

DSC07229

DSC07230

DSC07238

DSC07246

Ada manzaraları.

DSC07253

Fabrice sıcaktan yorulmuş da tekne altına sığınmış.

DSC07281

DSC07287

Adanın hiperaktif çocukları.

DSC07285

Günün ganimetleri.

DSC07335

Gün batımları.

DSC07340

Adanın merkezinde yer alan mavi kilise.

DSC07344

Ada çocukları oyun oynarken.

Sabah saat altıyı gösterdiğinde oyun oynayan, şarkı söyleyen, çığlıklar atan çocukların sesleri ile uyanıyoruz. Bir önceki geceden zaten erkenden uyumuşuz, uykumuzu almışız. O yüzden gece boyunca sürekli çeşitli hayvanların sesleri ile uyandırılmak, çocukların seslerine uyanmak gram rahatsız etmiyor. Hava sıcak ve nemli. Tekrardan uykuya dalıyorum. Alarmımın çalmasına yarım saat varken bu sefer kendiliğimden uyanıyorum. Uyanıp üzerimi değiştiriyorum, bu sırada komşularımız Maelysse ve Fabrice de uyanmış. İncecik duvarlardan seslerini duyabiliyorsunuz. Konuşmak için sesimizi yükseltmeye ihtiyaç bile duymuyoruz.

Kahvaltı için masalarımıza geçiyoruz. Önümüze mango reçeli, omletler, ekmekler geliyor. Kahvaltı sonrasında adayı gezmeye karar veriyoruz. Misyoung’undan tarifleri alıp yola koyuluyoruz. Adanın ortasından ilerleyen beton yoldan, ahşap kulübeler arasından adanın öbür kıyısına kadar yürüyoruz. Toplamda yolun 2 km olduğu söyleniyor, yürümemiz yarım saatimizi alıyor. Yolda her gördüğümüz Filipinli mutlaka bizi selamlıyor, bizimle konuşuyor, gülümsüyor ya da el sallıyor. Ben daha önce beni hiç bu kadar pozitif enerji ile dolduran bir ülkede bulunduğumu hatırlamıyorum. Dönüş yolunu kumsal üzerinden yapıyoruz. Bu tropik cennette her renk, her tat, her ses gerçek dışı gibi. Mavi en mavi, beyaz en beyaz. Samimi en samimi. Taze en taze. Uçsuz bucaksız kumsallarda bizden başka kimse yok. Arada oyunlar oynayan çocuklara denk geliyoruz da muhabbete dalıyoruz.

Dönüş yolunda kayalıklara kurulmuş ahşap çardaklara rastlıyoruz. Bunlardan birisinde mola verip uçsuz bucaksız okyanus manzarasını, denizin en canlı renklerini, gökyüzünün en mavisini içimize çekiyoruz. Konukevimize döndüğümüzde öğle yemeği çoktan hazırlanmış ve bizi bekliyor. Bu arada aynı yerde konaklayan orta yaşlı Fransız çiftin bindiği teknenin de batma tehlikesi geçirdiğini ve Fransız kadının yüzme bilmediği için histeri krizine girdiğini öğreniyoruz. Adam daha soğukkanlı, ıslanmış elektronik eşyalarını kurulamaya çalışıyor. Bu çift internet üzerinden tanıştıkları Filipinli bir kız sayesinde Filipinler’e gelmeye karar vermişler. Kız çifte üç hafta boyunca rehberlik yaparken, Fransız çift de kızın masraflarını karşılıyormuş.

Bize servis edilen ev yemekleri son derece leziz, taze ve doyurucu. Herkes halinden çok memnun. Günün geri kalanını Fransız çiftin fotoğraflarına bakarak, bir sonraki adımımızı planlamaya uğraşarak, hamaklarda kitap okuyarak, uyuklayarak, denize girerek, deniz gözlüğü ile dalarak geçiriyoruz. Ben dövmem yüzünden uzun süre yüzmeyi riske etmek istemiyorum. Bu nedenle sadece vücudumun yarısını denize sokuyorum yine ve yeniden. O da güneşin etkilerinden korunmak için tişörtle. Julien her seferinde kocaman kaplumbağa gördüm, nemo gördüm, ton balığı gördüm diyerek beni kıskandırmaya çalışsa da, çektiği su altı fotoğrafları ile idare etmeye çalışıyorum. Akşam olunca yine ilkel duşlarımızı alıp giyinip yemeğe çıkıyoruz. Bu adada her şey o kadar sakin, yavaş ve huzurlu ki. Gün boyu hiçbir şey yapmamamıza rağmen zamanın nasıl geçtiğinin farkına varamıyoruz. Gün batımı yine tüm görkemi ile kendisini sergiliyor. Ben bütün gün batımını yine Türk köpeğim ile oynayarak geçiriyorum. Türk köpeğim diyorum; çünkü köpekle Türkçe konuştuğumda anladığı için bizimkiler bu adı taktılar. Akşam yemeğinde önümüze kocaman mercan yiyen rengarenk balıklar geliyor da, bu balıkların yılda bir iki kere yakalanabildiğini ve çok şanslı olduğumuzu söylüyor ev sahibimiz. Yediklerimiz yine son derece leziz. Geceyi yine kumsalda yürüyüş ile bitiriyoruz.

Loboc, Filipinler.

Standard

17 Nisan 2013, Çarşamba.

DSC06939

Çikolata tepelerinde uçarmışçasına poz veren turistler en büyük eğlencem oluyor.

DSC06925

DSC06913

DSC06967

Çikolata tepeleri. (Kahverengi kısımları özellikle yakıyorlar, çikolata ünvanını korusun amacıyla.)

DSC06962

Turuncu saçlı tombiği eve götürebilir miyim?

DSC06989

Loboc nehri üzerinde ilerlerken.

DSC07039

DSC07101

DSC07098

Pamilacan Adası’na bizi taşıyan tekneden manzaralar.

DSC07095

Dondurmacı!

DSC07105

Pamilacan Adası’ndaki kulübemizin manzarası.

DSC07109

DSC07132

Pamilacan Adası’nın sahilleri.

DSC07153

DSC07149

Her rengiyle gün batımı.

DSC07205

Gece balıkçıları.

Güne erkenden başlıyoruz. Bir önceki gün kahvaltı için pastaneden aldığımız keklere güvenip sabah 7.30’da odalarımızı boşaltıyoruz. Çantaları resepsiyona kadar olan merdivenlerden çıkarmak işkencenin sözlük anlamı gibi. Yüksek ve sert merdivenler herkesi çok zorluyor. Yukarı çıktığımızda nefes alışımızın normale dönmesi için biraz vakte ihtiyacımız oluyor. Bu sefer nehir yolunu denemek yerine, orman içerisinde geçen ana yola uzanan patika üzerinden ilerliyoruz. Hava o kadar sıcak ki. (Sanırım bunu yolculuğun sonuna kadar sürekli benden duyacaksınız; ama hava hakikaten otuz beş derece ve nemin de etkisiyle terden sırılsıklam oluyorum saniyeler içinde.) Ana yolda bir on beş dakika kadar bekledikten sonra otobüsümüz geliyor, yine bize aralarda derelerde yer açıyorlar.

Ben en arka koltukta kova içerisindeki devasa balıkları görünce ön tarafa kaçıyorum da Maelysse balıkların yanına oturmak zorunda kalıyor. “Chocolate Hills” ismi verilen çikolata tepelerine olan yolculuğumuz bir saat kadar sürüyor. Bölgeye varınca ilk gördüğümüz çimenlik alana oturup kahvaltı çıkınlarımızı çıkarıyoruz. Karnımızı doyurup güneş kremlerimizi ve sineksavarlarımızı sürünüyoruz ve tepeye doğru olan yokuşu çıkmaya başlıyoruz. Yokuşun yarısına gelmişken tepeler de kendilerini belli etmeye başlıyorlar. Tepelerin en net görüldüğü izleme terasına çıkıyoruz. Yolda su satanlar tepeye doğru çıktıkça fiyatları da artırıyorlar.

İzleme terasına çıktığımda keyfim o kadar yerinde ki sürekli kendi kendime gülüyorum. Özellikle tepede manzarayı en net görebildiğiniz yerlerden birinde anında baskı fotoğraflarınızı çektirebiliyorsunuz. Biz bu bölgeye vardığımızda süpürge üzerinde zıplayarak uçuyormuş pozu vermeye çalışan bir aile var. Gülmeden edemiyorum. En sevdiğim ise turuncu saçlı, yeşil saç bantlı tombik çocuk oluyor. Eve götürmeme izin verseler alıp evimin bir köşesine koyacağım, o derece.

Biz de klasik fotoğraflarımızı çektirip başladığımız yere geri dönüyoruz. Şansımıza kısa bir bekleyiş sonrasında otobüsümüz geliyor. Sabah geldiğimiz yerde inip orman içerisinden otelimize dönüyoruz. Kimse çantaları taşımak istemediği için merdivenler yerine nehri deneyip bir tekne çağırıyoruz. Bavullarımızı bu tekneye yükleyip otobüs durağında bizi bırakmasını istiyoruz. Teknedeki amca bizi otobüs durağında indiriyor. Buradan bizi Bakliyan bölgesine götürecek bir otobüse biniyoruz. Bu sefer daha önceki seferlerimizde olduğu kadar şanslı değiliz, otobüs çok dolu. Biz de Maelysse ile merdivenlere kıvrılıyoruz.

Bakliyan’da inince ilk işimiz Pamilacan Adası’na gidecek bir tekne aramak oluyor. Biz biraz soluklanırken Fabrice de balıkçılarla ve tekne sahipleri ile pazarlığa tutuşuyor. Bir sonraki teknenin bir saat sonra kalkacağını öğrenince okyanus kıyısında yer alan restoranlardan birine gidip bir şeyler sipariş ediyoruz. Bu arada bizim anlaştığımız tekne bize haber vermeden yola çıkıyor da, bir sonraki için yine beklemek zorunda kalıyoruz. Çarşamba günleri ada sakinleri için Pazar günü olarak geçiyor. Sabahtan ana karaya gelip alışverişlerini yapıp öğlen teknelerle geri dönüyorlar. Geri dönmek için kullandıkları teknelerden bir tanesi bizi de adaya geçirmeyi kabul ediyor. Tekne o kadar kabalık ki, bizden başka kutu kutu erzaklar da adaya taşınıyor. Ama herkes bize yer açmak için seferber oluyor. Biz de tekne kenarındaki yerlerimizi alıyoruz. Bir saat kadar ada sakinlerini bekledikten sonra yola çıkmaya hazırken bisikletli dondurmacı geliyor. Herkes dondurmalara saldırıyor. Teknedekilerden biri açıklıyor, adada dondurma yokmuş o yüzden herkes dondurmalarını Bakliyan’da yiyormuş. Çünkü adada günde sadece 5,5 saat yani 18:00 – 23:30 saatleri arası elektrik var sadece ve buzdolapları da sadece bu saatlerde çalışıyor.

Bir saat kadar bir yolculukla adaya gidiyoruz. O kadar keyifli ki halkın arasında yer almak, onların günlük hayatlarına kendi yollarımızla da olsa kıyısından köşesinden sıkışmak. Çocuklarla sürekli gülüşmek, kadınlarla sürekli birbirimizi anladığımıza dair o selamları vermek, amcalara nereden geldiğimizi anlatmak…

Adaya varınca adanın turistik bölgesi (!) sayılan kulübelerin olduğu arka tarafında iniyoruz. Mesiang yedi aylık hamile haliyle alıverişe gelmiş ve biz tekneden inerken bize göre konaklayacak yeri olduğunu söylüyor. Biz de onu takip ediyoruz. Mesiang’ın gösterdiği bambi kabinler çok ilkel koşullar sunuyor. Kabinlerde adam gibi tuvalet ve duş sistemi yok. Tuvalet sifonu için deniz suyu, duş ve yıkanma için de yağmur suyu kullanılıyor. Ama son dönemde hiç yağmur yağmadığı için Mesiang’ın eşi Junior bütün suyu Bohol adasından varillerle taşımak zorunda kalmış. Mesiang’ın dört çocuğu var. En büyüğü 18, en küçüğü ise 8 yaşında. Beşinci bebeğin de kız olacağını söylemiş doktor. Bu adada nasıl doğurduğunu soruyorum da, dördünü de evde ebe yardımı ile doğurduğunu belirtiyor; fakat ebe geçen sürede ölmüş. O nedenle son bebeği doğurmak için Bohol’a gidecekmiş.

Adada üç öğün yemek de dahil günlük konaklama 750 peso. İki gece burada kalıp soluklanmaya karar veriyoruz. Konakladığımız kulübeler okyanusu direk görüyor ve daha da güzeli okyanusla aramızda yer alan eski İspanyol kalesinin kalıntıları manzaraya ayrı bir hava katıyor. Eşyalarımızı yerleştirdikten sonra bembeyaz kumsala ve türkuaz sulara gidiyoruz. Ben dövmemi korumak amacıyla yüzmediğim için vücudumun yarısını suya sokuyorum. Sonrasında da gün batımı için sahilde pinekliyoruz. Bu arada iki tane şapşal köpek de yanımdan ayrılmıyor. Bütün günbatımı boyunca onlarla oynuyorum. Günbatımı yine tüm pembeleri, morları, lacivertleri, turuncuları ile katman katman geliyor. Ömrümün sonuna kadar bu gün batımları ile yaşayabilirim diye geçiriyorum içimden. Günbatımını izledikten sonra ilkel koşullarda duşumuzu almak için odaya dönüyoruz. Duş maceramız ayrı bir hikaye olmasına rağmen tek seferlik bir deneyim.

Duş sonrası Mesiang yemeklerin hazır olduğunu söylüyor. Deniz kenarındaki masalarımıza geçince 5-6 çeşit yemek de bizi bekliyor. Leziz yemeklerimiz yiyip gece sahilde fenerleri ile okyanusu aydınlatan balıkçıları izleyip yıldızlar altında muhabbete dalıyoruz. Sanki adada bizden başka kimse yok. Tek duyduğumuz sesler havlayan köpekler, birkaç kulübeden gelen televizyon sesleri ve böcekler.

Odaya dönünce örümcek avı yeni bir uğraş olarak karşımıza çıkıyor; ama neredeyse her tarafı açık olan bu kulübeden ben son derece memnunum.

16 Nisan 2013, Salı.

DSC06810

Loboc Nehri’nin yemekli tur tekneleri.

DSC06799

Yol üzerinde rastladığımız evler.

DSC06806

Loboc merkezine doğru ilerlerken.

DSC06814

DSC06879

Loboc şehir merkezi.

DSC06836

DSC06828

Otobüslerden manzaralar.

DSC06850

Sevimli cadı maki.

DSC06862

Tagbilaran Otobüs İstasyonu’ndaki “Hello Kitty” otobüsü.

DSC06874

Tagbilaran’dan dönüş yolunda.

DSC06892

DSC06896

DSC06883

Günbatımı.

Gece boyunca gerçekten orman içerisinde uyuduğumuz hissinden kurtulamıyoruz. Ara ara çeşitli hayvanların, daha önce hiç duymadığım kuşların sesleri ile uyanıyorum. Yine de şehir havasından uzak, doğa ile iç içe bu otel bize Filipinler’in görmediğimiz bir yüzünü sunuyor. Sabah dokuzda kapının önünde buluşuyoruz. Nehre karşı güzel bir kahvaltı sonrasında Loboc şehir merkezine inip motosiklet kiralayarak Bohol adasını gezmeye karar veriyoruz. Kaldığımız otelden Loboc şehir merkezine inmek ayrı bir dert. Ya otele uzanan ölümcül (ciddi anlamda!) merdivenleri çıkacaksınız ya da nehirden karşıya geçip nehir kıyısı boyunca yürüyeceksiniz. Bir önceki günden merdivenler herkesin gözünde o kadar büyümüş ki nehir kenarından yürümeyi tercih ediyoruz.

Kahvaltı sonrasında nehrin kenarına gidiyoruz. Hindistan cevizleriniz teknelerinden kıyıya boşaltan 9-10 yaşlarında iki çocuk karşıya geçmek isteyip istemediğimizi soruyorlar. Sonunda ikişerli ikişerli bizi nehirden karşıya geçiriyorlar. Karşı kıyıya geçtikten sonra nehre paralel şekilde şehir merkezine yürüyoruz. Yolda nehir üzerinde seyreden yemekli tur teknelerini görüyoruz. Bu teknelerin her birinde canlı müzik çalıyor. Teknelerin mola verdiği küçük limanlarda aynı renk giyinmiş Filipinliler danslar ve müzikler eşliğinde tur gruplarını karşılayıp hediyelik eşya satmaya çalışıyorlar. Biz yolda yürürken çeşitli kuşlar, köpekler, keçiler ve buffalolar görüyoruz. Derme çatma ahşap evlerin yanından geçiyoruz. Her birinde ayrı bir hayat gümbür gümbür müziklerle kendisini belli ediyor. Nehir yolu bittikten sonra pirinç tarlalarına varıyoruz. Pirinç tarlalarının sahibi bize gitmemiz gereken yolu gösteriyor. Bir beş on dakika kadar daha evlerin arasından yürüdükten sonra Loboc şehrinin merkezi sayılabilecek bir bölgeye varıyoruz. Evlerin içinden bizi görenler “Merhaba, nasılsınız?” diye soruyorlar, herkes son derece güler yüzlü ve pozitif. Bu ülkenin ve ülke insanının yaydığı enerji bana o kadar iyi geliyor ki.

Şehir merkezine çıkınca bu bölgeden kiralayabileceğimiz bir scooter olmadığını, kimsenin anlamadığı motosikletler olduğunu öğreniyoruz da, aramızdan kimse sürme riskini göze alamıyor. Biz de paşa paşa yarım saat sonra kalkacak olan otobüsümü bekliyoruz. Modifiye araç kültürü Filipinler’de hat safhada. Turuncu – sarı, en ufak ayrıntısına kadar düşünülerek elde yapılmış olduğu belli otobüsümüzün saati geldiğinde sıra sıra dizilip yola çıkıyoruz. Amacımız bölgeye özgü ve çok meşhur tarsier adı verilen “cadı maki” olarak bilinen hayvanların bulunduğu merkezi ziyaret etmek. Yol bir saat kadar sürüyor. Cadı maki merkezine geldiğimizde kapıda bilet ücretini ödeyip merkezin ana binasına geçiyoruz. Burada bizi küçücük iki çocuk karşılıyor. Burada gönüllü olarak çalışıyorlarmış. Bizi cadı makilerin bulunduğu bahçeye alıyorlar. Bu bahçede ziyaretçilerin görmesi için beş adet cadı maki bulunuyormuş; fakat iki tanesini sabahtan beri aramalarına rağmen bulamamışlar. Bu hayvanlar çok ufak oldukları için kolay kolay gözükmüyorlar. Geceleri en hareketli saatleri olduğu için, sabahları bulundukları bölgede uzun süreler boyunca dinleniyorlar. Diğer üç cadı makiyi bulmamız ve görmemiz kolay oluyor. Bu kocaman gözlü (gözleri beyinlerinden daha büyükmüş) minicik şaşkın hayvanları izlemek ilginç oluyor. İçeride on beş dakika kadar zaman geçirdikten sonra merkezin vantilatör ile serinletilen odasında cadı makiler hakkında kısa bir belgesel izliyoruz. Hava o kadar sıcak ki olduğum yerde mum gibi eriyecekmişim hissini üzerimden atamıyorum.

Merkezden çıktıktan sonra ana yola çıkıp otobüs beklemeye başlıyoruz. Yirmi dakika kadar bekledikten sonra (otostop çekme çabalarımız başarısızlıkla sonuçlanıyor) tıngır mıngır otobüsümüz geliyor da bir saatlik bir yolculuk sonrasında Tagbilaran’ın merkezine iniyoruz. Burada bizi bir alışveriş merkezinin önünde bırakıyorlar. Herkes klimalı ve yemekli alışveriş merkezinin cazibesine kapılıyor. Buradan büyük boy buzlu mangolu içeceklerimizi alıp bir sonraki günün planları ile ilgili otobüsleri araştırmak için otobüs istasyonuna gidiyoruz. Otobüs saatlerini ve sürelerini öğrendikten sonra otelimizin bulunduğu Loboc’a geri dönüyoruz. Loboc merkezinde inip geldiğimiz yoldan pirinç tarlaları arasından günbatımını yakalayıp ilerliyoruz. Kaldığımız otelin hizasına nehir kenarından yürümek bu sefer daha hızlı oluyor. Şansımıza kıyıda bekleyen bir tekne bizi kolayca karşıya geçiriyor. Tekneden inerken benim ayağım yosunlu merdivenlere takılıyor da bir bacağım boydan boya nehri boyluyor. Sonrasında odaya gidip duşlarımızı alıyoruz. Yemek için terasa çıkıyoruz ve akşam yemeği yine bizi hayal kırıklığına uğratmıyor. Akşam yemeği sırasında bir sonraki günün planlarını yaparken otelin sahibi Belçikalı kadın gitmeyi planladığımız Anda kasabasına alternatif olacak bir adadan söz ediyor. Üstelik merkez Tagbilaran’a da çok yakın. Ada hakkında biraz araştırma yaptıktan ve kitaplarda yazılanları okuduktan sonra bu adaya gitmeye karar veriyoruz. Yolculuğun en sevdiğim kısımlarından biri de bu. Planlar saniyesinde değişebiliyor. Sizi zorunlu kılan, bağlayan hiçbir şey yok.