Category Archives: Cebu

Oslob, Filipinler.

Standard

15 Nisan 2013, Pazartesi.

DSC06699

DSC06701

Sabah gündoğumu ile beraber yola çıkıyoruz.

DSC06716

DSC06736

Kocaman balina köpekbalıkları kendilerini besleyen teknelerin dibinden ayrılmıyor.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Julien’in objektifinden balina köpekbalıkları.

DSC06749

DSC06751

DSC06758

Loboc Nehri’ne uzanan orman yolumuz.

DSC06778

DSC06780

Loboc Nehri serin suları ile bizi selamlıyor, gün batımı ise en güzel renkleri ile geliyor.

15 Nisan 2013, Pazartesi.

Sabah alarm 04:45’te çalmaya başlıyor. Bir önceki günden güneş altında kalmaktan omuzlarım yanmış; ama dövmeyi iyi korumuşum. Dövmenin çevresinde kare şeklinde beyaz bir çerçeve oluşmuş da komik duruyor. Odadan çıkıp bizi bekleyen görevli ile otelin önünde buluşup okyanus kenarında yer alan küçükçe bir tekneye biniyoruz. Bizi neyin beklediği konusunda çok fikrimiz olmasa da balina köpekbalıkları ile yüzmek bulunmaz bir deneyim olduğundan hepimiz çok heyecanlıyız.  Üstelik eğer balina köpekbalıklarını göremezsek paramızı da iade edeceklerini belirtiyorlar, yani görme ihtimalimiz neredeyse garanti. Bindiğimiz tekne o kadar gürültülü ilerliyor ki kimse birbirini duyamıyor yol sırasında. Bense bu işi her gün yapan teknenin iki görevlisinin duyma yetilerinden şüphe duyuyorum.

Üç saatlik bir yolculuk sonrasında Cebu adası’nın güneyinde bulunan Oslob bölgesine geliyoruz. Benim kulaklarım gürültüden dolayı çınlamaktan farklı bir boyuta atlamış durumda. Oslob’a indiğimizde küçük bir minibüs bizi beş dakikalık mesafedeki brifing bölgesine götürüyor. Bize burada balinalara dokunmamamız gerektiği, onlardan dört metre uzakta durmamız gerektiği anlatılıyor. Sonrasında kıyıdaki kanolara ikili sıralar halinde oturup balinaların bulunduğu bölgeye doğru ilerliyoruz. Ortada ona yakın devasa balina, kanolardan kendilerini besleyen balıkçıların yanlarında yüzüyor. Bir süre manzarayı inceledikten sonra suya girmemize izin verilen yarım saatlik süre de başlıyor. Herkes can yeleklerini kenara fırlatıp suya atlıyor. İşin komik tarafı balinalardan istesek de dört metre uzakta duramıyoruz. Bir tanesini izlemeye çalışırken bir bakıyorum, arkamdan bir başkası fırlamış. Tam iki balinadan da uzaklaştım diyorum, tekneden bağırıyorlar “Dikkat arkanda!” diye. Bu kocaman hayvanlarla aynı sularda yüzmek, üstelik hayvanlar neredeyse 15-20 cm uzağımdayken varlıklarını hissetmek hayatımda yaşadığım en güzel deneyimlerden biri oluyor.

Yarım saatlik süreye rağmen, bize kıyak geçiyorlar da kırk beş dakika kadar balinalarla yüzmemize izin veriyorlar. Keyfim o kadar yerinde ki bu devasa hayvanlardan birine sarılabilirim. Sudan çıktığımızda herkes deneyimden son derece memnun. Bende ise yine aynı soru: Gerçekten her balinanın midesinde bir pinokyo yaşıyor mu?

Dönüş yolumuz yine üç saat sürüyor. Bize söylediklerinden neredeyse iki saat geç döndüğümüz için otellerimizin check-out saatini kaçırıyoruz ve ekstradan para ödemek zorunda kalıyoruz. Eşyalarımızı toplayıp odaları boşalttıktan sonra bir şeyler yemek ve Alona Plajı’na güle güle demek için tekrar okyanus kıyısında yerimizi alıyoruz. Son derece leziz yemekler sonrasında eşyalarımızı sırtlanıp ana yola çıkıyoruz.

Amacımız Bohol adasının iç bölgelerinde yer alan Loboc kasabasına gitmek ve nehir kenarında yer alan otellerden birinde konaklamak. Şansımıza konaklamak istediğimiz yere herhangi bir vasıta değiştirmemize gerek kalmadan tek seferde bizi götürecek bir araç çıkıyor. Dört kişi olunca fiyatları paylaşmak en büyük avantaj. Güneş artık eskisi kadar yakıcı değilken ana yolun ormana açılan girişinde bizi bırakıyorlar. Yarım saat ağaçların arasından nehre doğru yürüyoruz. Nehir kenarına vardığımızda son derece çevre dostu bir tesis bizi karşılıyor. Şansımıza odaları da mevcut. Nehre paralel olarak yerleştirilmiş tahta kulübeler, isimlerini filmlerden alıyor. Bizim odanın ismi ise “9,5 weeks”.

Odalara yerleşiyoruz; ama bütün günün koşuşturmasından saçlarım ve bedenim tuzlu, kıyafetlerimse yapış yapış. Eşyalarımızı yerleştirip nehre koşuyoruz hemen. Nehirde yüzülebiliyor. Yeşil sular bizi tüm serinliği ile selamlıyor. Gün batımını nehirden izliyoruz. Hava kararmaya, aç sivrisinekler bizi avlamaya başlamışken odalara dönüp duşlarımızı alıp akşam yemeği için tesisin ormana açılan ahşap terasına gidiyoruz. Yolda gördüğümüz ateş böcekleri ortamın büyüsünü iyice artırıyor. Son derece leziz yemekler, muhabbetle beraber geliyor. Tatlı olarak da Julien’in bahçeden getirdiği ve temizlediği Hindistan cevizini yiyoruz. Bir yandan da tesisi işleten Belçikalı çiftin macerasını dinliyoruz. Bir sonraki günün planını yapıyoruz. Uzun günümüz, güzel günümüz.

Reklamlar

Cebu, Filipinler.

Standard

13 Nisan 2013, Cumartesi.

DSC06534

DSC06536

Cebu limanında feribot biletlerimizi kısa bir bekleme sonrası alıyoruz.

DSC06549

DSC06553

Fort San Pedro, limana çok yakın bir köşede, deniz kenarında yer alıyor.

DSC06556

Şehrin göbeğinde yer alan meşhur Macellan Hacı.

DSC06562

DSC06565

St. Nino kilisesi.

DSC06567

Cebu – Tagbilaran arası sıkışık koltuklu ve klimalı feribotumuz.

DSC06568

Jeepney maceramız.

DSC06595

DSC06599

Alona Plajı’nda günbatımı.

Sabaha karşı 3-4 gibi Manila’ya varıyoruz. Isınmak için kendimizi direk otobüsten dışarıya atıyoruz. Biraz Manila istasyonunda vakit geçirdikten sonra taksi ile havaalanına geçiyoruz. Havaalanına varmamız gereken vakitte varıyoruz. Saat 6’daki Cebu’ya olan uçağımız tam da vaktinde kalkıyor. Sürekli olarak kendimize bunun yolculuğun son ayağı olduğunu, aynı günün akşamında plajda olacağımızı söyleyerek moral veriyoruz. Sabah sekizde Cebu havaalanına varıyoruz. Filipinler’deki her havaalanında olduğu gibi ucuz taksi bulmanın sırrı gelen yolcu katına çıkıp oradan taksi beklemek. Taksimize atlayıp direk Cebu Limanı’na geçiyoruz. Limandan Tagbilaran, Bohol için üç saat sonrasına feribot biletlerimizi alıp bavullarımızı check-in ettirdikten sonra, Cebu şehrini keşfetmeye çıkıyoruz.

İlk durağımız Cebu Fort oluyor. Burada kapıda bizi şehir üniversitesinde turizm okuyan gönüllü rehberler karşılıyor ve kaleyi beraber geziyoruz. Bize anlattıklarına göre bu yemyeşil ve güzel kaleyi düğünler, doğumgünleri ve özel günler için kiralıyorlarmış. Ücreti de altı saatlik bir süre için 30 kişiyi kapsayacak şekilde 1000 tl’yi geçmiyor. Hava o kadar sıcak ki, hareket etmemize bile gerek yok, olduğumuz yerde şıpır şıpır damlıyoruz. Rehberlerimizin kale hakkında anlattığı hayalet hikayelerini de dinleyip teşekkür edip buradan şehrin eski merkezine ilerliyoruz.

Şehrin ana meydanı, Macellan hacı ve küçük aziz St. Nino kilisesini de gördükten sonra şehrin bütün ana noktalarını bir saatte bitirmiş oluyoruz. Biraz gölgede soluklanmak için limana geri dönüyoruz. Feribotumuz gecikmeli olarak geliyor. Feribot içerisinde yer alan koltuklar daracık ve sıkışık, Filipinli standartlarında. Ben ve Julien’in bacaklarımız yerleştirme cabasına acıyan görevliler bizi en öne alıyorlar. Bohol adasının Tagbilaran limanına olan bir buçuk saatlik yolculuk boyunca iki Filipinli kız etrafımızda şarkılar söylüyor bizimle oyunlar oynuyor. Bu ülke ve insanları o kadar güzel ki.

Öğlen güneş en tepedeyken Tagbilaran’a varıyoruz. Liman etrafında yapacak çok fazla şey olmadığı için bölgenin gözdesi Panglao adasına, Alona plajına gitmeye karar veriyoruz. Pazarın yakınlarından bu plaja jeepney adı verilen minibüsler kalkıyor. Limandan pazara olan yolu kavurucu sıcak altında yürüyoruz ve jeepneylerden bir tanesine sıkışıyoruz. Dip dipe, Filipinlilerin arasında, bavullarımız aracın tepesinde. Nereden geldiğimizi, ne yaptığımızı soruyor tam karşımda oturan Angelina. Kendisi plajda masaj yapıyormuş, eşi de plajda yer alan dalış merkezlerinden birinde çalışıyormuş. Jeepney içerisinde bizden başka pazardan adaya geri dönen teyzeler bulunuyor. Herkes güler yüzlü, herkes sıcakkanlı. Alona plajına yolculuk bir saatten biraz daha uzun sürüyor. Plaja varınca bizim otel bulma maceramız da başlıyor. 4-5 otel geziyoruz, çoğu ya dolu ya da fiyatlar çok pahalı. En sonunda yolun biraz gerisinde bize bir odayı çok iyi indirimli bir fiyatla vermeyi kabul ediyorlar.

Eşyalarımızı yerleştirip plajda yürüyüşe çıkıyoruz. Plajın beyaz kumları, resiflerle renklenmiş okyanus suları ve etrafı süsleyen palmiye ağaçları tam da bir süredir aradığım ve ihtiyaç duyduğum manzarayı bana sunuyor. Plajda yürürken şansımıza Fabrice ve Mealysse’e rastlıyoruz. Daha odadan çıkmadan onlara mesaj atmışım. Onlar da çoktan sabah uçağı ile gelip yerleşmişler bile. Ve işin komik tarafı bizim kaldığımız otelin arkasındaki otelde konaklıyorlarmış. Hava kararana kadar plajda muhabbet ediyoruz. Ben hayatımda gördüğüm sayılı güzellikteki günbatımlarından birini görüyorum. Eflatun ve pembe her tonu ile şeritler halinde gökyüzünü geçip beyaz kumlara ve renkli sulara karışıyor.

Hava karardığında odalarımıza gidip duşlarımızı alıp yemek için buluşuyoruz. Yemek için plaja atılmış masalardan bir tanesine yerleşip ızgara balıklarımızı ve biralarımızı ısmarlıyoruz. Gece yine muhabbete karışıyoruz. Güzel insanlarla, güzel biten günler ve geceler. Uzun zamandır ihtiyacım olan şeyler. Her şey tam olması gerektiği gibi hissi yine tüm gücüyle üzerimde. Yemek sonrası odalarımıza geçiyoruz. Çok uzun bir gün olmuş. Uyku o kadar güzel geliyor ki.