Category Archives: Flores

Flores, Endonezya.

Standard

15 Temmuz 2013, Pazartesi.
IMG_8621

IMG_8622

IMG_8624

IMG_8625

IMG_8626

IMG_8633

IMG_8635

IMG_8636

IMG_8638

Labuanbajo sokaklarından manzaralar.

Bir önceki günün verdiği yorgunluk ve mide bulantısı ile sabah normal bir saatte uyansam da, kendimi toparlayabilmem öğleden sonrayı buluyor. Her ayağa kalkma çabamda baş dönmesi ile tekrar yatağa yığılıyorum. Böyle hasta hissettiğim günlerde, yanımda tek istediğim insan her seferinde annem oluyor. Arada Cihan elinde salatalık ve elma ile geliyor. Benim en sevdiğim mide bulantısı yiyecekleri. İki gündür ağzıma ilk defa birer lokma bir şeylerin girmesi gözümü biraz açmama yardımcı oluyor.

Öğlene doğru sonunda oda içerisinde durulamaz bir sıcaklığa kavuştuğunda ve ben de terden sırılsıklam uyandığımda kendimi daha iyi hissettiğimi fark ediyorum. Güzel bir soğuk duş da toparlamama yardımcı oluyor. Duş sonrası odada hazırlanırken Cihan geliyor. O da tüm günü dışarıda tek bir sokaktan oluşan Labuanbajo’yu dolanarak geçirmiş. Beraber kendimizi dışarı atıyoruz. İlk işimiz bir internet cafe’ye uğramak oluyor. Şehrin genelinde kablosuz internet bağlantıları restoranlarda ve cafe’lerde bulunsa da internet cafe’lerde işleri halletmek hep daha kısa vakit alıyor. Ben internet cafe’de banka işlerimi halletmeye çalışıyorum, bir yandan da Ağustos’ta gideceğim Amerika için uygun uçak biletlerini inceliyorum. Bir buçuk saate yakın burada oyalandıktan sonra şehrin ana sokağı üzerinden yürüyoruz biraz. Limandan sonraki ilk 200 metreyi geçtikten sonra, şehrin rengi de değişiyor. Turistik öğelek giderek yerini yerelliğe bırakıyor. Yerellerin tezgahlarda tatlılar, şekerli içecekler ve kızartmalar sattığı masalar her köşe başını dolduruyor. Denize uzanan ara sokakları ve merdivenleri oyun oynayan çocuklar sarıyor. Şehrin yapay pazarlama öğelerinin yerini rengarenk Endonezya hayatı alıyor.

Bir süre yollarda yürüdükten sonra yol üzerinde gördüğümüz Flores Spa isimli masaj salonuna girip uygun bir masaj seçiyoruz. Masaj salonu o kadar dolu ki bize ancak bir buçuk saat sonrasına randevu verebiliyorlar. Biz de tütsü kokulu klimalı salondan istemeye istemeye ayrılıyoruz. Masaj öncesi vaktimizi şehirdeki en popüler mekanlardan birine gidip meyve salatası ısmarlayarak ve internette dolanarak geçiriyoruz. Bir buçuk saat sonunda tekrardan masaj salonunun önündeyiz. Bu sefer tekneden arkadaşlarımızla rastlaşıyoruz. İki saate yakın içeride kaldıklarından ve masajdan son derece memnun ayrıldıklarından bahsediyorlar. İçeri girdiğimizde bizi salonun arka tarafında bulunan odalara alıyorlar. Bir saat süren geleneksel masaj özellikle kaslara yönelik uygulanıyor. Ben masajı kuvvetli istediğim için masaj yapan ablanın güçlü elleri bir saat sonunda vücudumda ezilmemiş kas bırakmıyor. Sonuç ise son derece rahatlatıcı. Bir süredir her türlü yüzeyde uyumuş ve perişan olmuş bedenime çok iyi geliyor. Masaj sonrasında salonun içerisinde duş alıp (Endonezya’daki ilk sıcak su deneyimimiz) ikram edilen limonlu zencefilli çayları içiyoruz ve akşam yemeği için tekne grubu ile buluşmak üzere yine The Lounge’a gidiyoruz.

Bu mekan Labuanbajo’da herkesin ikinci durağı olmuş durumda. Yine bizden başka teknedeki diğer insanlar da akşam yemeğini yemek üzere buraya gelmişler. Gece canlı müzik, güzel muhabbet eşliğinde akıp gidiyor. Canlı müzik sonrasında herkesle vedalaşıp ayrılıyoruz. Yarın sabahtan Bali’ye uzanan bir yolumuz var.

14 Temmuz 2013, Pazar.

Sabah 06:45’e kurduğumuz alarmla uyanıyoruz. Uzun bir süreden sonra, sabit duran bir yatakta yatmanın tadı damağımda kalıyor yataktan kalkarken. Kahvaltıları yapıp 07:30’da buluşmak üzere dalış okulunun önüne gidiyoruz. Kanadalılar çoktan gelmiş bile. Burada yeni kurulmuş olan dalış okulunun sahipleri bize daha önceden aldıkları donut’lardan ikram ediyorlar. Herkese de birer şişe su veriyorlar. Sonrasında çok da oyalanmadan iki grup halinde bizi dalış noktalarına götürecek botların bulunduğu limana doğru yürüyoruz.

Başlangıç seviyesinde olan ekibin şansına büyük, geniş ve rahat gözüken bir bot onları bekliyor. İleri seviye ekibi ise Gili Trawangan’da kullandığımız, küçük, motoru daha güçlü, iki tarafında bambu raftların bulunduğu bir bot bekliyor. Bota girdiğimizde ekipmanları bizim için çoktan hazırlanmış buluyoruz.

İlk dalış noktası olan Tatawa Besar’a ulaşmamız iki saate yakın sürüyor. Botumuz hızlı olmasına rağmen gidilen mesafeler o kadar uzun ki, git git bir türlü bitmiyor. Bir önceki gün büyük teknemizle tıngır mıngır geçtiğimiz adacıkların arasından, bu sefer de dalış yapmak için son sürat ilerliyoruz. Sonunda dalış noktasına geldiğimizde hazırlanıp eşyalarımızı kuşanıyoruz ve iki grup halinde suya atlıyoruz. Benim suya dalışım çok problemli oluyor. Daha önce yaptığım dalışlardan farklı bir kıyafet giymem, farklı ağırlıklar kullanmam su içerisinde batmamı zorlaştırıyor. Herkes daldıktan sonra bir beş dakika kadar suyun dibine dalmakla uğraşıyorum. Dalış hocası gelip ekstra ağırlıkları bana verse de suyun altına girdiğimde de dengemi bir türlü ayarlamıyorum. Bu da bende büyük paniğe yol açıyor. Daldığımız nokta ise muazzam. Suyun dibine girer girmez kocaman köpekbalıkları, boyum kadar rengarenk balıklar, kaplumbağalar görüyoruz. Su altı çeşitliliği son derece etkileyici. Yokuş şeklinde uzanan resifler şu ana kadar daldığım yerler arasında en canlı renkleri de beraberinde sunuyor. Akıntı ise kuvvetli. Bir saate yakın su altında kalıyoruz. Sonlara doğru dengemi sağlamış olsam da, en baştaki sıkıntıların paniği dalış boyunca bende bitmeyen bir huzursuzluğa yol açıyor.

İkinci dalış noktası olan Batu Bolong’a ulaşmamız ise on beş dakika sürüyor. Suyun ortasında yer alan genişçe bir kayanın etrafında dalacağımızı, kayanın altının duvar şeklinde dibe kadar inen son derece canlı resiflerle dolu olduğunu söylüyor bize dalış hocası. Bir süre kaya etrafındaki botların seyrekleşmesini bekliyoruz. Fakat dalgalar o kadar kuvvetli ki, bir süredir şaşırtıcı şekilde deniz üzerinde kendini belli etmeyen mide bulantım alttan altta huzursuzluğunu da hissettiriyor. On beş dakika bekledikten sonra tekrar suya daldığımızda hem adrenalinin etkisiyle, hem de gördüklerimin büyüsü ile rahatsızlıktan eser kalmıyor. Daldığımız yer açık ara farkla şu ana kadar gördüğüm en güzel dalış noktası. Tepeden bakıldığında kuru bir kaya gibi gözüken bu taşın etrafını bu kadar canlılığın doldurmuş olmasını aklım hayalim almıyor. Kocaman balık sürüleri, benden daha da büyük balıklar, çeşit çeşit mürekkep balıkları, köpek balıkları etrafımı sarmalıyor. Taşıdığım kilolar konusunda yine biraz problem yaşasam da ilk dalışa kıyasla çok daha rahatım. Su altında akıntı son derece kuvvetli olduğu için kayanın etrafında zigzaglar çizerek yüzüyoruz ve elli dakika kadar suyun altında kalıyoruz. Su yüzeyine çıktığımızda herkes dalış noktasından son derece etkilenmiş.

Üçüncü dalış noktasına olan yolumuz biraz daha uzun sürüyor. Manta Point olarak bilinen bu mekana geldiğimizde sığ sularda yemek molası veriyoruz. Küçücük botumuzda durmak mümkün değil, benim bırakın yemek yemeyi ayakta duracak takatim kalmıyor bir noktadan sonra. Herkes karnını doyurur ve dinlenirken ben kendimi sulara atıyorum. Fakat ne yazık ki su yüzeyindeki dalgalar da mideme iyi gelmiyor ve hayatımda ilk defa su içerisindeyken kusuyorum. Kusmak biraz midemi rahatlasa da tekneye çıkmamla tekrar rahatsızlık hissetmem devam ediyor. Öyle ki, bir noktada bu işkenceyi kendime neden çektirdiğimi sorup duruyorum. O anda tek istediğim sallanmayan bir düzlemde uzanıp gözlerimi kapatmak. Yarım saatlik işkence gibi geçen bir molanın sonrasında hazırlanıp dalacağımız alana gidiyoruz. İlk grup suya atlıyor; ama o da ne, akıntıyı yanlış hesaplamışlar. Grubu tekrar bota almak ve onları tekrar hazırlamak biraz vaktimizi alıyor. Ben bu sırada oksijen tüpü sırtımda, paletler ayağımda kusmamak için kendimi zor tutuyorum. Dalışımıza kısa bir süre kala artık kendimi botun kenarına itip yine kusuyorum. Herkes şaşkın. Hocaya su altında daha iyi olduğumu söylüyorum ve beş dakika sonra tekrar su altındayız. Dalış yaptığımız bu son nokta kuvvetli akıntıları ve su altında bolca görülen vatozları ile meşhur. Üç dalış arasında akıntıya rağmen en rahat ve kontrollü olduğum dalış bu oluyor. Akıntı kuvvetli olsa da istediğim gibi yön verebiliyorum kendime, görmek istediklerim için ölü resiflere tutunup inceleme vakti buluyorum, akıntının beni sürüklemesine izin vermiyorum, hava kullanımım da yine son derece iyi. Bu arada bizim gruba başlangıç seviye olmasına rağmen çeşitli numaralarla dahil olan Kanadalı Peter, resifleri parçalama ve su üzerinde eller kollar bir yana çırpınma konusunda ayrı bir vaka olduğu için sonlara doğru dalış hocası onu diğer gruba yönlendiriyor. Biz diğer gruba nazaran su altında daha fazla vakit geçirip vatoz arayışlarımızı sürdürüyoruz; ama nafile.

Bir saat sonunda su yüzeyine çıktığımızda ise ayrı bir sürpriz bizi bekliyor. Bir kilometre kadar sürüklendiğimiz için botun bulunduğu bölgeden de oldukça uzağız. Açtığımız kırmızı uyarı balonunu uzakta bekleyen botumuz bir türlü göremiyor. Bir saat boyunca çığlıklar atıyoruz, bağırıyoruz, ıslık çalıyoruz; ama bot bizi fark etmiyor. Su üzerinde sürekli akıntı ve kocaman dalgalarla mücadele ediyoruz. Ben bir noktada sonumuzun “Açık Deniz” isimli filmdeki gibi olacağından korkuyorum. O an denizin ortasında kalsak ve bot bizi bulamasa yapabilecek hiçbir şeyimiz yok. Üstelik ben güçten son derece düşmüşüm. Sürekli bir mide bulantım var, gün boyu mideme hiçbir şey girmemiş ve daha fazla ayak çırpacak enerjim yok. Su üzerinde kusma maceram burada da devam ediyor. Bir yandan da içimden acaba bölgede insan yiyen büyük balıklar benim izimi bulur mu diye paranoyaya kapılıyorum. Ama tabi bölgede insan yiyen büyük balık yok. Hayal gücü sen nelere kadirsin!

Herkesin surat ifadesindeki dehşeti görebiliyorsunuz. Bizimle beraber olan dalış hocası kendi kendine İtalyanca bir şeyler söylemeye başlayınca işin ciddiyeti daha da ortaya çıkıyor. B planımız olmadığı ise ortada. Sonunda bizim gruptan iki kişi akıntıya karşı epey bir mesafe yüzerek bota kendilerini belli ediyorlar da, önce onları sonra bizi, sonra da en uzakta bulunan bizden önce su yüzeyine çıkmış grubu bot sırasıyla toparlıyor.

Bota çıktığımızda ise ben perişan haldeyim. Geri dönüş yolu iki saat sürüyor ve bu iki saat boyunca ben kendimi düz bir zemine atıp gözlerimi kapatıyorum, belli aralıklarla kusmam ise devam ediyor. Bir süre dalmama kararım ise baki. Yolda bir ara küçük bir adanın yanında duruyoruz. Bu adada sadece 8-9 bungalov, bir adet restoran ve küçük bir liman bulunuyor. Tabiri caizse tam anlamıyla ıssız, cennet adası. Bu adanın açıklarında bir beş dakika mola verince koşuya çıkmış ya da kumsal yakınlarında yüzen batılılar dikkatimi çekiyor. Bir noktada mutlaka bu adayı da ziyaret etmem gerektiğini not alıp baygınlığıma devam ediyorum.

Sonunda limana güneşin batımı ile varıyoruz. Benim de dinlenme sonrası gözüm biraz açılmış. Limanda bizi dalış merkezinden bir görevli karşılıyor. Bizim küçük maceramızdan haberdar olduğunu, çok üzüldüğünü ve biraz olsun bizi mutlu etmek adına bira ve kek aldığını anlatıyor. Dalış merkezine gittiğimizde bir yandan dalış defterlerimizi doldururken bir yandan da başımızdan geçen talihsizliklerden bahsediyoruz. Herkes için fazlasıyla yorucu bir gün olmuş. Biz dalış merkezinde oyalanırken, diğer bottakiler de geliyor. Biraz da onların dalışlarından konuştuktan sonra otelimizin yolunu tutuyoruz.

Klimalı odadan vantilatörlü odamıza taşınıyoruz. Ben duş bile almadan kendimi yatağa atıyorum. Akşam yemeğinde tekne ekibi ile buluşulacak olsa da kendimde o gücü bulamıyorum ve tüm gün boyunca kendisini göstermiş ve giderek artmış mide bulantısı ve baş dönmesi ile uyumaya çalışıyorum. Ama ne mümkün! Sürekli sallanıyormuşum hissini üzerimden atamıyorum ve epey zorlu bir geceye başlıyorum.

Reklamlar

Lombok – Flores, Endonezya.

Standard

13 Temmuz 2013, Cumartesi.

DSC02096

Sabak kahvaltımız: kızarmış muz, papaya ve karpuz.

DSC02098

Tekne miçolarımızdan bir tanesi manzaranın tadını çıkarıyor. Teknede toplamda dört miço ve bir kaptan bulunuyor.

DSC02100

Rinca Adası’nda yer alan milli parka doğru ilerlerken.

DSC02101

Parkın girişinde ejderler tarafından zarar görmüş veya öldürülmüş insanların listesi asılı bulunuyor.

DSC02102

Parkta gördüğümüz ilk ve tek ejder.

DSC02104

DSC02107

DSC02109

Rinca Adası’ndan manzaralar.

DSC02122

DSC02126

Çıkışa doğru mutfak yakınlarında gördüğümüz ejderler.

IMG_8605

IMG_8643

Kelor Adası açıkları.

Teknedeki hayata giderek alışıyorum. Bu sefer tekne çalışanlarının “Haydi kahvaltı hazır” sesleri olmadan erkenden kendiliğimden uyanıyorum. Teknenin bir kısmı çoktan uyanmış, arasından geçtiğimiz muhteşem adaların ve tepeciklerin manzarasını izliyorlar güverteden. Ben de onlar arasındaki yerimi alıyorum. Saatin yediyi göstermesi ile beraber kahvaltı da hazır: taze meyve ve kızartılmış muz. Son derece basit olmasına rağmen, leziz.

Kahvaltı sonrasında biraz muhabbet, biraz miskinlik derken günün ilk durağı olan Rinca Adası’na varıyoruz. Bir önceki gün Komodo Adası’nda olduğu gibi milli parkın girişinde görevliler tarafından kısaca bilgilendiriliyoruz. Ada etrafını gezebileceğiniz çeşitli rotalar olmasına rağmen, biz topluca bir buçuk saat süren orta rotayı seçiyoruz. Bir buçuk saatlik yürüyüş boyunca dağları, tepeleri, ormanları geçiyoruz. Ama şansımıza etrafta tek bir adet bile ejder yok. Üstelik adada ejderler dışında barınan bufalolardan, geyiklerden, maymunlardan da eser yok. Bol bol hayvanların ayak izlerine ve dışkılarına rastlasak da yürüyüş boyunca kendisini gösteren tek bir hayvan bile bulamıyoruz. Adada 2400’e yakın Komodo ejderi yaşasa da bir tanesini bile göremiyoruz resmen.

Bir noktada grupta bir hareketlenme oluyor, sonradan öğreniyoruz ki İngiliz çocuklar bir yılanla burun buruna gelmişler. Üstelik engerek yılanı! Bu yılan kobradan bile daha zehirliymiş. Rehberlerimiz hemen işe el koyuyor da tehlike ortadan kalkıyor. Sonrasında ejderlerin yumurtladığı bir alanda bize hayvanlar hakkında daha detaylı bilgi veriyorlar. Yürüyüş bittikten sonra girişte bulunan restoranın ve kulübelerin olduğu bölgeye varıyoruz. Daha önceki gün olduğu gibi ejderleri yine burada bizi beklerken buluyoruz. Rehber ejderlerin mutfağa yakın bölgelerde beklediğini, özellikle yemek kokusuna geldiklerini anlatıyor. Çiftleşme döneminde olduklarından ve bölgedeki dişi ejderler için rekabet bol olduğundan karşımızda duran iki kocaman ejderden bir tanesinin kolunun kırık olduğunu öğreniyoruz. Üstelik hayvanların kolları bir kere kırıldı mı iyileşmiyormuş. Rehberimizin verdiği bilgiye göre ejderlerin çiftleşmesi dört saate yakın sürüyormuş ve penisleri iki bölümden oluşuyormuş. Erkek ejder çok yorulduğunda ikincisini kullanıyormuş. Yürüyüş sonrasında restoranda soluklanmak herkese iyi geliyor.

Tekrardan teknemize döndüğümüzde öğle yemeğimizi burada yiyioruz ve yolculuğumuzun bir sonraki durağı olan Kelor Adası’na doğru yola çıkıyoruz. Tekneyle iki saatlik bir yolculuk sonrasında Kelor Adası’na varıyoruz. Saman rengi değişik şekillerdeki tepeciklerle ve dağlarla çevrili, kristal berrağı suları ve bembeyaz kumları ile bu alan şimdiye kadar yüzdüğüm en güzel yerlerden bir tanesi. Biraz su yüzeyinde oyalandıktan sonra maske ve şnorkellerden bir tanesini alıyorum ve biraz daha açıklara gidiyorum. Su altında su yılanı, kirpi balığı, palyaço balığı ve çotra balığı görünce keyiften dört köşe olmuş şekilde kıyıya kadar geri yüzüyorum. Cihan’a gördüklerimi anlatınca o da benimle beraber geliyor ve tekrar suyun altını keşfetmek üzere şnorkellerimize sarılıyoruz. Bir saate yakın balık kovalıyoruz. Özellikle de bir anemonun içerisinde yer alan palyaço balıklarını fotoğraflamak için epey vakit harcıyoruz. Her seferinde su bizi yüzeyine fırlatmayı başarıyor.

İki saat kadar adanın etrafında yüzdükten sonra tekrardan tekneye dönüyoruz. Tekne bizi son durağımız olan Flores’e Labuanbajo kasabasına öğleden sonra getiriyor. İstersek o geceyi de teknede geçirebileceğimizi söylüyorlar. Biz ertesi gün dalış yapmayı planlayan kalabalık bir ekip olara dalış okulları ile konuşmak üzere ana caddenin yolunu tutuyoruz. Dalış okullarından fiyatlar ve dalış noktaları konusunda bilgi alıyoruz. Bir tanesinin ileri seviye ve başlangıç olarak iki grup halinde bizi farklı yerlere götürebileceği sözü üzerine dalış merkezimizi belirliyoruz. Burada gideceğimiz dalış noktalarını kendimiz seçiyoruz. Gerekli evrakları dolduruyor ve ertesi gün yapacağımız dalışlar için kıyafet, maske ve palet ölçülerimizi belirliyoruz. Sonrasında da dalış okulundan çıkıp aynı gece konaklayacağımız otel arayışına girişiyoruz.

On kişiye yakın bir grup halinde dolandığımız için hızlı hareket etmemiz de çok mümkün olmuyor ve ilginç bir şekilde bölgede yer alan hangi otele, hangi konukevine oda sorarsak soralım “dolu” cevabı ile karşılaşıyoruz. Üstelik bir noktada yağmur o kadar kuvvetli yağmaya başlıyor ki, sırılsıklam olmamak elde değil. Bizim otel arayışımız yine de yağmura rağmen devam ediyor. Sonunda yol üzerindeki otellerden birinde görece uygun bir fiyata, üç adet oda buluyoruz. Tek sorun yağmur altında eşyalarımızı iskelede yer alan tekneden odalara taşımak. Etkisini giderek artıran yağmura inat tekneye gidip çantalarımızı hazırlıyoruz, çantalarımızın su geçirmez korumalarını örtüp, çıplak ayak sokaklarda koşmaya başlıyoruz. Sonunda otele vardığımızda herkes sırılsıklam. Akşam tekne ekibi ile saat 18:00’de buluşmaya söz vermiş olsak da herkesin yemek öncesinde iyi bir duşa ihtiyacı var.

Duş sonrasında kırk dakika rötarla İtalyan restoranına varıyoruz, ama ekibin çoğu çoktan yemeklerini yiyip mekan değiştirmiş bile. Restoranda sadece İspanyol kızlar bekliyor. Hep beraber yemeklerimizi söyleyip karnımızı doyuruyoruz. Abartı fiyatlarına rağmen gelen yemek porsiyonları bizi hayal kırıklığına uğratıyor. Yemek sonrasında herkesin bulunduğu “The Lounge” isimli, bölgede tekelini kurmuş diğer mekana geçiyoruz. Teknedeki herkes bu mekanda. Yirmi dört kişi için arka arkaya dizili masalara sandalye yetiştiremiyorlar. Gece boyunca muhabbet devam ediyor, deneyimler paylaşılıyor, iletişim bilgileri alınıyor. Arada Luisa sahneye çıkıp gitarı eline alıyor ve çok beğendiğim kendi şarkılarından bir demet söylüyor. Üstelik açılışı da gecenin anısına Eagle Eye Cherry’den “Save Tonight” ile yapıyor. Gece yarısına doğru canlı müzik bittiğinde biz de çok oyalanmadan hesapları ödeyip ekiple vedalaşıp otelimize geri dönüyoruz. Yarın uzun bir gün bizi bekliyor.

12 Temmuz 2013, Cuma.

DSC02001

DSC02003

DSC02009

DSC02015

Büyüleyici Gili Bola Adası.

DSC02051

Komodo Ulusal Parkı.

DSC02055

DSC02060

DSC02071

Komodo ejderleri hantal gibi gözükseler de saatte 30 kilometre hızda koşabiliyorlar.

IMG_8555

IMG_8577

IMG_8578

Gecenin rengi karanlık sulara karışıyor.

Sabah yine teknedeki görevlinin “Good morning guys! Breakfast is ready.” sesiyle uyanıyoruz. Dün gecenin yolculuğu herkes için son derece korkutucu geçmiş, herkes erkenden kendini yataklara atmış. Gece teknemizi zıplatan dalgalar, fırtına yüzünden camdan gelen su damlaları ve yağmur sesi nedeniyle bölük pörçük de olsa on dört saate yakın uyuyorum ben. Gece boyunca, her gözümü açışımda ya da kafamı düz yerden kaldırdığımda mide bulantısı tüm etkisi ile kendisini gösteriyor. Teknemiz fırtına ile boğuşurken hepimizi perişan ediyor. Lombok ve Flores arasındaki bu tür tekne yolculukları, özellikle de güvenlik konusundaki eksiklikleri ile meşhur olduğu için geceyi çıkarıp çıkaramayacağımız konusunda yükselen endişeler de ağır basıyor üstelik. Öyle ki gece belli bir noktada tuvalete gitmek için uyandığımda yoğun sarsıntılar yüzünden kafamı tuvaletin tavanına çarpıyorum, sabit durmak mümkün değil. Cihan sabah “Denizin şakası olmaz, yirmi dört cengaver genci yere serdi direk.” dediğinde de son derece haklı.

Sakin sulardaki kahvaltımız herkese iyi geliyor. Akşam yemeğini yememiş / yiyememiş biz ise direk kahvaltılara gömülüyoruz. Günün ilk durağı Gili Laba Adası oluyor. Turkuaz renkte suları uzaktan güzel gözükse de her suya gireni çarpan denizanaları vücudumuzda kırmızı izlerini bırakıyorlar. Sahile çıktığımızda uzaktan görünen tepeye tırmanışımız başlıyor. Elde fotoğraf makinesi, üzerimde bikini ve pareo, ayaklarımda artık tabanları erimeye yüz tutmuş parmak arası terlikler ideal tırmanış kıyafetleri olarak adlandırılamıyor tabi. Durum böyle olunca da tepeye çıkmam uzun sürüyor. Sonunda tırmanışı bitirip kendimizi yukarıda bulduğumuzda ise manzara muazzam. Birbiri arasına girmiş koyları dolduran turkuaz rengi sular, derinliklerine bağlı olarak mavinin her tonunu gözler önüne seriyor. Adada bizden başka insan izi yok. Bu durum adaya ilk ve tek gelenin biz olduğunu hissettiriyor. Tepedeki manzaraya karşı bir süre oturuyoruz, rüzgarın çalılar arasından vücudumuzu okşamasına izin veriyoruz. Doya doya gördüklerimizi içimize çekiyoruz. Dönüş yolu tırmanışa göre biraz daha kolay oluyor.

Terden sırılsıklam kendimizi denize attığımızda aklımda hiçbir şey yok. Suyun vücudumu serinletmesine izin veriyorum. O anda dünyadaki hiçbir şey umurumda değil. Hayat bu anda, sadece burada. Bir sonraki durağımız olan “Red Beach” olarak anılan kırmızı plaja gitmek için teknedeki yerimizi alıyoruz. Son anda Luisa fark ediyor, Risto ortalıkta yok. Uzaktan seçilebilen ufak silueti kayalıkların arasından yolunu bulmaya çalışıyor. Gelince öğreniyoruz, tekne görevlilerinin “Tepeceğin öbür tarafından inmeyin, geldiğiniz yoldan dönün.” sözlerini tam olarak anlamamış olacak ki tepenin öbür tarafına inmiş. Son anda Luisa onu fark etmese, bu ıssız adada tek başına kalacaktı az kalsın. Tek başına yolculuk etmenin bazen bu tür sorunları olabiliyor! Eksikliğinizi kolay kolay fark edemiyorlar.

İki saatlik bir yolculuktan sonra Red Beach’e demirliyoruz. Akıntı kuvvetli olsa da suyun içerisinde olmak güzel. Huzur veriyor. Yine hiçbir insan izinin bulunmadığı bu adanın kumsalına “pink beach” ya da “red beach” deniyor. Yani pembe kumsal ya da kırmızı kumsal. Bu kumsal adını beyaz kumlarına karışan kırmızı mercan parçalarından alıyor. Gerçekten de biraz yüzme ve şnorkelleme sonrası kıyıya vardığımızda fark ediyoruz bu kumsalın pembemsi tonunu. Burada bir süre kumlarla oynuyoruz, yolculuk planlarından bahsediyoruz. Öyle ki benim ve Cihan’ın Japonya hakkındaki yorumları hem Risto’yu, hem de Urs’u Japonya’ya gitme konusunda ikna etmeye yetmiş gözüküyor.

Bölgede iki saate yakın kaldıktan sonra günün son durağı olan Komodo Milli Parkı’na, Komodo Adası’na gidiyoruz. Bu adada Komodo ejderlerini görmeyi amaçlıyoruz. Adaya girmeden önce öğlen yemeklerimizi yiyoruz, tekne görevlileri herkesten 50.000 tutarındaki fotoğraf makinesi ücretini alıyorlar. Biz makinemizi kullanamayacağımızı söyleyip bu ücreti ödemesek de makinemizi gizlice yanımızda götürerek fotoğraf çekebiliyoruz. Daha önce Murat bu bölgedeki sinekler yüzünden dengue hummasına yakalandığından, önlemi elden bırakmayıp bütün vücuduma tekrar tekrar sinek ilacı sıkıyorum ben. Adaya girdiğimizde bize ejderler hakkında bilgi veriliyor. Şu anda ejderlerin çiftleşme döneminde olduğunu söylüyorlar. 50 yaşına kadar yaşayabilen bu hayvanlar, üç metreye kadar da büyüyebiliyorlar. Son derece hantal görünüşlerine rağmen, saatte 15-20 km arası koşabildiklerini duyunca çok şaşırıyorum. Adaya ilk girişte yerleşim bölgeleri arasında yer alan birkaç ejderi görüyoruz. Orta uzunluktaki yürüyüş parkurunu seçip milli parkta dolanmaya başlıyoruz. Şansımıza bir buçuk saatlik yol boyunca üç tane kocaman ejder görüyoruz. Rehberler bize ejderlerin yemek kokusuna geldiklerini, hatta bu nedenle yerel balıkçılardan bir tanesini, üzerindeki balık kokusunu yüzünden midesine kadar yediklerini anlatıyorlar. Zaten grubumuzun başında, sonunda ve ortasında ellerinde uçları y şeklinde sopalarla rehberler bizi herhangi bir saldırından korumak için hazır bekliyorlar.

Ada turu sonrasında mola vermek için girişte yer alan restoranda oturuyoruz. Üç günün sonunda ilk defa temiz ve sabit duran bir tuvaleti kullanmanın verdiği komfor paha biçilmez! Restoranın bulunduğu bölgede 4-5 tane ejder dolanıyor. Restorandaki vaktimiz de yine muhabbetle geçiyor. Biraz soluklandıktan sonra teknemize geri dönüyoruz.

Teknenin gece yolculuk planı olmadığı için adalardan birinin yakınlarında demir atıyoruz ve bütün geceyi de burada geçiyoruz. Arada küçük sandallarla mıknatıs satmak isteyen yereller yaklaşıyor teknemize. Tekne güvertesinde, güney yarım kürenin tamamen farklı yıldız takımlarının altında, bütün yıldızlar son derece net bir şekilde tepemizdeyken muhabbetin tadına doyulmuyor. Luisa gitarını çıkarıyor, kendi bestelediği şarkılardan ve popüler şarkılardan bir demet söylüyor. Etrafımızda flying fox adı verilen devasa yarasalar uçuşuyor. Gece gökyüzüne ve etrafımızı sarmalayan dingin sulara karışıyor. Her şey yine olması gerektiği gibi.

11 Temmuz 2013, Perşembe.

DSC01945

DSC01949

Moyo Adası’ndan manzaralar.

DSC01953

Moyo Adası’nda yer alan şelale.

DSC01959

Teknenin en keyifli tarafı bir grup çok güzel insanla aralıksız devam eden muhabbetler oluyor.

DSC01961

DSC01962

DSC01966

Satonda Adası’nda göle doğru ilerlerken.

DSC01974

Satonda Adası’nda yer alan tuzlu göl.

DSC01993

DSC02000

Satonda Adası’nın berrak suları.

Sabah tekne görevlisinin “Good morning guys” nidaları ile uyanıyoruz. Kafamı yana çevirdiğimde ufak pencereden muhteşem ada manzaraları beni karşılıyor. Bu tekne yolculuğunun en güzel tarafı bu. Etrafımızı görsel zenginliği ifade edilemeyecek kadar büyüleyici olan manzaralar çevreliyor. Kahvaltı içinse muzlu krepler çoktan hazırlanmış ve teknenin ortasında yer alan tepsilerde midemize inmeyi bekliyorlar. Sırayla kreplerimizi ve taze meyvelerimizi tabaklara doldurup bulduğumuz boş yerlere oturuyoruz ve karnımızı doyuruyoruz.

İlk durağımız Dompu açıklarındaki Moyo Adası oluyor. Burada fotoğraf makineleri ve kuru kalmasını istediğimiz diğer eşyalarımız minik sandalımıza yükleniyor, biz de yüzerek kıyıya çıkıyoruz. Kıyıya çıktığımızda kuru kalan eşyalarımızı bize ulaştırıyorlar ve adanın merkezinde bulunan şelaleye kadar orman arasında yürüyoruz. Yığılmış ağaç kütüklerinin, nehirlerin arasından geçiyoruz. Şelaleye vardığımızda herkes bir süredir ilk defa taze su bulmanın heyecanı ile şampuanları çıkarıyor. Öyle ki Kanadalı Peter şelalenin suyu altında tıraş bile oluyor. Şelalenin kuvvetli aktığı bölgede kendiliğinden kayaların birleşmesi ile oluşmuş, jakuziyi andıran küçük havuzcukta oturuyoruz bir süre. Suyun sıcaklığı beklediğimden daha yüksek olsa da vücuduma iyi geliyor, kendimi daha canlanmış hissediyorum. Bir saat kadar şelalede oyalandıktan sonra teknenin yolunu tutuyoruz tekrardan.

Günün bir sonraki durağı Satonda Adası. Bu adada yer alan tuzlu gölü görmek için yola koyuluyoruz. Açık ve berrak sularda bir süre yüzdükten sonra göle uzanan tepeyi geçiyoruz. Karşılaştığımız göl yansımaları ile puan toplasa da kirli suyuna kimse girmek istemiyor. İngiliz çocuklardan bir tanesi kısa bir süreliğine dalıyor da sonrasında hemencecik kendisini dışarı atıyor. Gölde çok fazla oyalanmadan tekrardan teknemizin demirlediği berrak sulara atıyoruz kendimizi. İki günü teknede geçirip denizle çevrili olduktan sonra sonunda suyun içerisinde biraz vakit geçirmek herkese oldukça iyi geliyor.

Tekrar teknelere çıktığımızda ise bir süre grupla güvertede muhabbet ediyoruz. Fakat sonrasında yakalandığımız fırtına mideleri zorlamaya başlıyor ve hava kararmadan herkes kendisini yataklara atıyor. Bir ara akşam yemeği için uyanıyoruz, yemekten bir lokma almamla midemin yardım sinyalleri vermesi bir oluyor. Ben de tabağımı koyup tekrardan yatağa dönüyorumi. Bu noktadan sonra 16 saat boyunca aralıksız olarak yolculuk yapıyoruz. Erkenden uyumaya çabalıyorum; çünkü başka şansım yok. Eğer bu korkunç dalgaların arasında uyumazsam, sağ çıkmama ihtimal yok. Tekne gece boyunca bizi sağa sola, aşağı yukarı itekleyip duruyor. Öyle ki yattığım yerde zıplayıp duruyorum. Bu gecenin bir an önce bitmesi için içten içe dua ederek uykuya dalıyorum.

10 Temmuz 2013, Çarşamba.

DSC01948

Dört gün, dört gecemizin geçeceği teknemiz.

DSC01960

Teknenin ana bölmesi.

DSC02094

Teknenin üst katında yer alan ufak uyku bölümünde yan yana yataklar yer alıyor.

Odamız son derece basık, küçük ve havasız. Bir önceki gece erkenden yataklara girdiğimiz için de çok geç olmadan uyanıyoruz. Ben önümüzdeki dört günü teknede geçireceğimiz için yerel telefon hattı arayışlarına girişiyorum. Evdeki durumlardan olabildiğince çok haberim olsun istiyorum. Birkaç yerde hat olmasına rağmen, benim telefonuma uygun sim kart bulunmadığını öğreniyorum. 3-4 dükkan gezdikten sonra riski alıp normal boyuttaki sim kartı kendim kesmeyi denemeye karar veriyorum. Sonuç, son derece başarılı. Kartın telefonumda çalıştığını görünce gidip beni Endonezya yolculuğumun sonuna kadar idare edecek telefon kredisini de yüklüyorum. Sadece 120000 IDR’ye telefon hattı ve sınırsız internet benim oluyor. İnternetin kalitesinden şüphelerim olsa da özellikle bu dönemde uzunca bir süre evden habersiz kalmak istemiyorum.

Bizi 10:30’da alacağı söylenen araç 11:00’e doğru geliyor ve bir önceki gün epeyce vakit geçirdiğimiz turizm firmasına bizi bırakıyor. Burada da bir on dakika kadar bekledikten sonra daracık koltukları bulunan, küçücük ve sıkışık bir otobüs bir sonraki durağımıza bizi götürmek üzere bizi alıyor. Otobüste bizden başka yirmiden fazla yabancı bulunuyor. Kısa bir yolculuktan sonra mola veriyoruz. Burada araca yüklenecek yiyecekleri alıyoruz. Bulduğumuz süpermarketten de içecek ve abur cubur takviyesi yapıyoruz. Tekne görevlileri tarafından günün ilk öğle yemeği olan sandviçleri de mola sırasında mideye indiriyoruz. Teknede beraber yolculuk yapacağımız grupla tanışma faslı da burada başlıyor. Bir saatimizi burada geçirdikten sonra tekrar otobüsteki yerlerimizi alıyoruz.

Yolda sakin sakin ilerlerken bir yerde yanlış U dönüşü yapmaya çalışan bir şoförün azizliğine uğruyoruz da, ufak çapta bir kaza atlatıyoruz. Bu kadar süredir katil şoförlerle geçen yolculuk maceralarım sonrasında, ilk defa gerçekten düzgün kullanan bir şoförle kaza yapmış olmamız benim için oldukça şaşırtıcı oluyor. Bir süre de burada oyalandıktan sonra Lombok adasının doğu tarafında bulunan ve teknemizin demirlediği Labuhan Lombok limanına varıyoruz.

Tekneye binmeden önce tam olarak ne hayal ediyordum bilmiyorum; ama karşılaştığım manzara son derece farklı geliyor. Beyaz, küçük, çok da güvenilir durmayan bu teknenin yirmi küsür kişiyi nasıl taşıyacağı konusunda içimde garip duygular beliriyor. İçeri girince bize öğlen yemeği veriyorlar. Pilav, kızartma ve bir parça tavuk eti. Herkes çantalarını teknenin alt kısmında bulunan boş alana yerleştiriyor. Sonrasında da teknenin üst kısmında yer alan kapalı ve yan yana yirmi yer yatağının bulunduğu bölmede yatacağı yerleri seçiyor. Biz de cam kenarında güzelce bir yere yerleşiyoruz. Uzaktan daha kötü görünse de, dört günümüzü geçireceğimiz bu tekne içeri girince kendisini sevdiriyor.

Tekne ile ilk durağımız Gili Bola adası oluyor. Uzunca bir yolculuk, ekiple tanışma ve yolculuk anılarını paylaşma ile hızlıca geçiyor. Biz gece boyunca Alman müzikal sektöründe çalışmış Urs ve üniversite sınavına hazırlanmak için Çin’e gelmiş sınav sonrasında da Asya’yı gezen Finli Risto ile muhabbet ediyoruz. Onların da rotaları aşağı yukarı benimkine benziyor, bu nedenle paylaşacak, anlatacak ve dinleyecek de çok şey oluyor. Akşama doğru Sumbawa açıklarında yer alan Gili Bola’da demirliyoruz. Akşam yemeği, geniş tepsilerde Endonezya yemeği, pilav ve meyve halinde ortaya konuluyor. Herkes tabaklarını sırayla bu tepsilerden dolduruyor. Yemek sonrasında Cihan da dahil birkaç kişi kendisini denize atıyor. Bizse bu sürede dört günümüzü geçireceğimiz bir grup insanı tanımaya çalışıyoruz.

Artık yavaş yavaş uyku vakti geldiğinde herkes yatakların bulunduğu bölmedeki yerlerini alıyor. Deniz sakin, çok fazla sallamıyor. Tıngır mıngır sallantı ise bir beşikteyiz hissi doğuruyor. Uyku da bu nedenle usul usul geliyor.