Category Archives: Endonezya

Endonezya.

Standard

Endonezya: Genel Bilgiler.

Endonezya, yolculuk konusunda beni en çok heyecanlandıran ülkelerin başında geliyordu. Tropikal cennet olarak anılan el değmemiş adaları, uçsuz bucaksız doğası, dünyanın en iyi dalış noktalarını barındıran denizleri, adalarını süsleyen yanardağları, rengarenk şehirleri, görülmeye değer tapınakları…

Ziyaret ettiğim her adasında ayrı bir yüzü ile tanıştım Endonezya’nın. Bali’de gözün görebileceği en yeşile tanık oldum, muazzam pirinç tarlaları arasında dolaştım, tüm turistliğine rağmen yerelliğini kaybetmemiş kasabalarında kayboldum, sanatçı karakterini koruyan Ubud’da derin bir nefes alıp mola verdim, dünyanın en pahalı kahvesini tattım, tapınaklarında renkleri tekrardan keşfettim. Lombok’a bağlı Gili Trawangan’da dünyanın en iyi dalış noktalarında ileri seviye dalış sertifikamı aldım, Gili Meno’da ıssız ada deneyiminin doruklarına vardım. Lombok’tan Flores’e kadar olan yolu Flores Denizi üzerinde yirmi üç yabancı ile beraber ufacık bir teknede geçirdim. Denizleri ve kimsesiz adaları aşarken, her yeni güne soluğumuzu kesen bir manzara ile başlayıp her geceyi yıldızların altında sonlandırdık. Komodo ve Rinca adalarında Komodo ejderleri ile tanışıp, kocaman köpekbalıkları arasında dalış yaptım. Java’da Ijen krateri üzerinde yer alan gölü gün daha aydınlanmamışken keşfe çıktım. Hayatımda gördüğüm en güzel ve değişik manzaraya Bromo Yanardağı’nda tanık oldum. Yogyakarta’da tapınaklar arasında yerellerin misafirperverliği ile karşılaştım. Cakarta’da alışveriş merkezlerinde modern hayat ile tekrardan tanıştım.

Bir aylık bir sürede Endonezya’nın tadı damağımda kaldı. Ülke hakkında beni hayal kırıklığına uğratan konular Asya’nın geri kalanına göre çok abartı olan fiyatları ve bir türlü mutlu etmeyen mutfağı oldu; ama yine de buraya tekrardan döneceğimin bilinci ile ülkeye veda ettim.

DSC01553

Cihan, belinde sarongu, Bali’de Fil Mağarası Tapınağı’nda.

DSC01667

Bali’de yer alan Besakih Tapınağı’nda.

DSC02034

Gili Bola adasının tepesinde.

DSC02057

Tekne ekibi olarak Komodo Milli Parkı’nda.

IMG_8609

IMG_8616

Tekne ekibi ile veda yemekleri.

IMG_8692

Cihan’la Bali’de Padong Padong plajında.

DSC02182

Bali’de Uluwatu’da yer alan tapınağın bulunduğu uçurumlarda.

DSC02291

Ijen Krateri’ne tırmanırken.

DSC02302

Ijen Krater Gölü’nde Cihan.

DSC02420

Bromo’da yanardağ manzarası ile.

DSC02723

Yogyakarta’da yeraltı camiinde.

DSC02769

Yogyakarta’da Taman Sari, Su Sarayı’nda.

DSC02846

DSC02929

Borobudur Tapınağı’nda.

DSC03033

Team Jakarta!

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

Endonezya’nın her adasında ayrı bir macera, ayrı bir yapılacak etkinlik hazır bekliyor. Her adada ayrı ayrı ilgi çekici şeyler var. Ben sadece Bali, Lombok, Flores ve Java adalarını ziyaret edebildim. Ülkede 30 gün kalmama rağmen bu süre bana yetmedi. Ülkeyi hakkıyla gezmek için en az bir ayın, hatta mümkünse iki ayın ayrılması gerektiğine inanıyorum.

Endonezya ekvatora çok yakın yer aldığı için, genelde yıl boyunca uygun hava koşullarına sahip. Ülkede iki mevsim yaşanıyor: yağışlı mevsim ve kuru mevsim. Endonezya’nın çoğu bölgesinde yağışlı mevsim Ekim ve Nisan arası döneme denk geliyor. Kuru mevsim ise Mayıs ve Eylül arasına tekabül ediyor.

Ben ülkeyi Haziran – Temmuz aylarında gezdim. Yüksek sezon ve kuru mevsim olmasına rağmen, dönem dönem sağnak yağışlara denk geldim. Yağışlar dışında ise hava genel olarak idealdi, nem ve sıcaklık bunaltıcı değildi.

Vize

Endonezya’ya giden Türk vatandaşlarının ülkeye giriş için vizeye gereksinimleri var. Ülkeye hava ya da deniz yolu ile giriyorsanız vizeyi 25 USD karşılığında kolaylıkla sınırda alabiliyorsunuz. Eğer ülkeye kara yolu ile giriş yapıyorsanız vizenizi önceden ayarlamanız gerekiyor. Aldığınız vize size 30 günlük kalış hakkı sunuyor.

Vizenizi uzatmak isterseniz, vizenizin bitmesinden en az bir hafta önce gümrük ofislerinden bir tanesine giderek vizenizi bir 30 günlük süre için daha yeniletebiliyorsunuz. Vize yenileme işlemi ile uğraşmak istemeyip yine de bir aydan fazla kalmak istiyorsanız da, vizeye önceden büyükelçilik ya da konsolosluklar aracılığıyla başvurmanız koşulu ile 60 günlük vize almanız mümkün.

Rota

Endonezya’da yolculuğuma Bali adasından başladım. Sonrasında Lombok ve Flores adalarını ziyaret edip tekrardan Bali üzerinden Java adasına geçtim.

Endonezya’da kaldığım 30 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

map_of_indonesia

26.06.2013, Kuta Bali
27.06.2013, Ubud, Bali
28.06.2013, Temen, Penelokan, Besakih, Bukit Jampul, Klungkung, Bali
28.06-03.07.2013, Ubud, Bali
04-07.07.2013, Gili Trawangan, Lombok
08.07.2013, Gili Meno, Lombok
09.07.2013, Senggigi, Lombok
10.07.2013, Labuhan Lombok, Gili Bola
11.07.2013, Gili Bola, Moyo, Satronda
12.07.2013, Gili Laba, Komodo, Red Beach, Kalong
13.07.2013, Kalong, Rinca, Kelor, Labuanbajo, Flores
14-15.07.2013, Labuanbajo, Flores
16.07.2013, Kuta, Uluwatu, Bali
17.07.2013, Gilimenok, Ketapang, Java
18.07.2013, Ijen
19.07,2013, Gunung Bromo
20-22.07.2013, Yogyakarta, Prambanan, Borobudur
23-25.07.2013, Cakarta

Eğer daha fazla zamanım olsaydı Endonezya’nın diğer belli başlı adaları olan Sumatra, Kalimantan, Sulawesi ve Irlan Jaya’ya mutlaka uğrardım.

Ulaşım

Endonezya’da ulaşım ağları karışık ve seçenekler de çok olmasına rağmen, yolunuzu kolayca bulabiliyorsunuz. Adalar arası yolculuklarda, genelde bulunduğunuz adadaki turizm firmaları aracılığıyla otobüs + feribot paketleri satılıyor. Bu standart paketler, adalar arası yolculuklar için en uygun alternatifler olarak ortaya çıkıyorlar. İlgili firma, sizi konakladığınız otelden alıp limana kadar bırakıyor, limandan da kolayca gitmek istediğiniz adaya transfer olabiliyorsunuz.

Adalar içerisinde ulaşım ne yazık ki o kadar kolay olmuyor. Taksiler çok pahalı. Adalar içerisinde belli bölgelerde turizm firmaları aracılığıyla minivan ayarlamanız mümkün oluyor; ama bu minivan saatleri de çoğu zaman esnek olmuyor. Bu yüzden adalar içerisinde yolculuk etmenin en kolay yanı motosiklet kiralamak olarak ortaya çıkıyor. Özellikle de ucuz kiralar ve benzin fiyatları nedeniyle. Bu da adalar içerisinde yoğun bir motosiklet trafiğinin oluşmasına da neden oluyor. Java adasında yer alan büyükşehirlerde (Yogyakarta’da TransJogya, Cakarta’da TransJakarta) Bali, Lombok ve Flores gibi adaların aksine yaygın bir ulaşım ağı yer alıyor. Şehrin her bölgesini kapsayan otobüsler sayesinde dilediğiniz bölgeye hızlıca, kolayca ve çok ucuza ulaşabiliyorsunuz.

Konaklama

Endonezya’da konaklama fiyatları Asya’daki ülkelerin geri kalanına göre oldukça yüksek, üstelik buna rağmen çoğu konaklamanın standartları da düşük. Yine de her gittiğiniz adada, şehirde, kasabada öyle ya da böyle bütçenize uygun konaklayacak bir yerler bulabiliyorsunuz.

Benim konakladığım oteller genelde temiz ve banyosu içerisinde bulunan otellerdi. Yüksek sezon olması nedeniyle otel seçimleri sırasında ilk defa otellerden çok sık “Kusura bakmayın, doluyuz.” yanıtı aldım. Bu da belli bir noktadan sonra ilk gördüğüm uygun fiyatlı otele yerleşme içgüdüsünü doğurdu bende. Bu nedenle bütün yolculuğum boyunca kaldığım en kötü otellere de yine Endonezya’da denk geldim.

Yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatları aşağıdaki gibi:

New Arena Hotel, Kuta, Bali – 150000 IDR (iki kişi konakladık)
Berlian Inn Kuta, Bali – 150000 IDR (iki kişi konakladık)
Savira Bungalows, Ubud, Bali – 150000 IDR
Alisa Guesthouse, Gili Trawangan, Lombok – 170000 IDR (iki kişi konakladık)
Buddha Dive Resort, Gili Trawangan, Lombok – 250000 IDR (iki kişi konakladık)
Olah Bamboo Bungalows, Gili Meno, Lombok – 130000 IDR (iki kişi konakladık)
Senggigi Hillview Homestay, Senggigi, Lombok – turizm firması aracılığıyla ücretsiz konakladık
Mutiara Hotel, Labuanbajo, Flores – 100000 IDR (iki kişi konakladık)
Puri Made II Homestay, Ketapang, Java – 130000 IDR (iki kişi konakladık)
Yoschi’s Guesthouse, Gunung Bromo, Java – satın aldığımız Bromo & Ijen turu kapsamındaydı
Sari Homestay, Yogyakarta, Java – 130000 IDR (iki kişi konakladık)
Bloem Steen Hostel, Cakarta, Java – 150000 IDR (iki kişi konakladık)

DSC01521

New Arena Hotel, Kuta, Bali.

DSC01527

DSC01822

Savira Bungalows, Ubud, Bali.

DSC01910

Buddha Dive Resort, Gili Trawangan, Lombok.

DSC02259

Puri Made II Homestay, Ketapang, Java.

DSC02337

Yoschi’s Guesthouse, Gunung Bromo, Java.

Yiyecek içecek

Açık söylemek gerekirse ziyaret ettiğim ülkeler arasında yemeklerini en beğenmediğim ülke Endonezya oldu. Her şeyden önce bu ülkede yemek fiyatları oldukça pahalı. Üstelik söz konusu olan sadece yerel yemekler de değil; menülerde batı tarzı yemeklere de yer verilmesini fırsat bilerek, ne zaman batı tarzı bir yemek söylesek hayal kırıklığına uğradık.

Yemeklerde en sık rastlayacağınız ürün, Asya’nın geri kalanında da olduğu gibi pirinç ve noodle. Tavuk ve balık, en çok tercih edilen ana yemekler olarak ortaya çıkıyor. Yemekleri belirleyici tatlar yemeklere katılan biber, soya sosu, hindistan cevizi, hurma şekeri ve limon otundan oluşuyor.

“Ayam goreng” adı verilen kızarmış tavuk ülkenin her bölgesinde bulunuyor. “Nasi goreng” olarak bilinen kızarmış pilav ve “Nasi campur” olarak anılan karışık pilav yemeklerle beraber servis ediliyor. “Satay” adı verilen çöp şişler genelde tavuk ve et olmak üzere iki türlü geliyor ve fıstık sosu ile hazırlanıyor. Özellikle Java bölgesinde noodle, tofu, soya filizi, soya ve fıstık sosundan oluşan “Ketoprak” ve hindistan cevzi sütü ile pişirilen pirinç ile sunulan et, tofu ve sebzelerden oluşan “Nasi uduk” yaygın olarak tüketiliyor. Bali bölgesinde “babi gulig” adı verilen doldurulmuş domuz ve “Bebek betutu” olarak bilinen doldurulmuş ördek çoğu restoranda satılıyor.

Tatlılar çoğunlukla yoğunlaştırılmış süt ve hindistan cevizi sütü ile hazırlanıyor, içerlerinde pirinç ve fasulye parçaları da yer alıyor.

IMG_8309

Nasi uduk.

IMG_8878

Ayam goreng.

IMG_8145

Ayam Bettuyu.

DSC01905

Satay olarak bilinen çöp şişler fıstık sosu ile hazırlanıyor ve pirinç ile yeniliyor.

IMG_8430

DSC01911

Akşam pazarlarında çeşit çeşit şişe ve balıklara denk gelmek mümkün.

IMG_8310

IMG_8312

Sütlü tatlılar.

IMG_8232

DSC01928

Bütün Endonezya boyunca en sevdiğim yiyecek: yılan derisi meyvesi. Meyve kabuğundan dolayı bu ismi alıyor. Yani “Snake skin”. Yerel adı “Salak” olarak bilinen bu meyvenin son derece leziz bir tadı var.

Cakarta, Endonezya.

Standard

25 Temmuz 2013, Perşembe.

DSC03020

DSC03021

DSC03024

Şehrin tarihi bölgesi, Hollanda sömürgesi döneminin izlerini taşıyor.

DSC03031

Tavuk Pazarı Köprüsü.

DSC03032

DSC03036

DSC03037

DSC03038

DSC03039

DSC03040

Cakarta’nın tarihi yüzü.

Sabah erkenden uyanıp eşyalarımı toparlıyorum. Odadan çıkışımı yapıyorum. Sırt çantamı otele bırakarak şehrin görmeyi son istediğim bölgesi olan Kelapa ve Kota bölgesine doğru yol alıyorum. TransJakarta otobüsleri ile buraya kolayca varılabiliyor.

Bölgeye varınca Taman Fatahillah diye anılan, şehrin tarihi merkezi olarak bilinen ve Hollanda sömürgesi döneminden kalma binaların bulunduğu meydanı ziyaret ediyorum. Bu bölgede sömürge döneminin önemli binaları ve bu binalara yerleşmiş çeşitli sanat ve tarih müzeleri yer alıyor. Bölgeden biraz daha deniz kenarına doğru yürüyüp yine Hollanda döneminden kalma, Kali Besar kanalının üzerinde bulunan açılır kapanır “Tavuk Pazarı Köprüsü”nü görüyorum. Şehrin deniz kenarına doğru olan bölgeleri, konakladığım modern yüzünden oldukça farklı. Bu bölge tarihi öğeleri barındırırken, şehrin yoksul yüzüne de tanık olmama yardımcı oluyor. Nehir kenarında biraz yürüdükten sonra buram buram yükselen lağam kokusuna daha fazla dayanamacağımı fark edip otele geri dönmeye karar veriyorum.

Otele geldiğimde otelin sahibinin beni kendi aracı ile havaalanına bırakma teklifini kabul ediyorum. Aynı günün akşamına Malezya’nın Sabah bölgesindeki Kota Kinabalu şehrine uçağım var. Havaalanına yine ve yeniden oldukça erken gelsem de modern, klimalı ve ücretsiz bağlantısız internet ile çevrili havaalanında vakit geçirmek kolay oluyor.

Saat 19:00 olduğunda uçağa biniyorum. Kota Kinabalu’ya olan yolculuğum iki saat kırk dakika sürüyor.  Gece yarısına doğru Kota Kinabalu havaalanına varıyorum. Havaalanında tanıştığım Portekiz çiftle sohbet muhabbet derken gümrük işlemlerini halledip beraber bir taksi paylaşmaya karar veriyoruz. Kadın Lizbon’da resim öğretmenliği yaptığından, adam da ressam olduğundan bahsediyor. Yaz tatillerini değerlendirmek üzere bölgeye gelmişler. Onların daha önceden ayarladıkları bir otel olduğu için ve ucuz konaklamaların hepsi aynı bölgede yer aldığından beraber taksiyle Australian Place olarak anılan bölgeye gidiyoruz biniyoruz. Burada birkaç yere oda sorma girişiminde bulunup saatin geç olması nedeniyle çoğunun kapısının kapalı olduğunu görünce ben de Portekiz çiftle aynı yere konukevine giriyorum. Şansıma ellerinde güzel bir de odaları var.

Odaya eşyaları bıraktıktan sonra biraz şehri gece gözüyle görmek, biraz da temiz hava almak adına kendimi direk dışarı atıyorum. Gerçekten de daha önce burayı ziyaret eden Türklerden duyduğum gibi, şehirde direk İzmir havası var. Sokakları, binaları, deniz kenarı izmir’i andırıyor. Deniz kenarına kadar yürüyüp odaya geri dönüyorum.

Saat o kadar geç olmuş ki, bütün yorgunluğuma rağmen sıcak duş olduğunu duyunca duş almadan uyumamaya karar veriyorum. En son sıcak duşumun üzerinden bir ay geçmiş, Endonezya’dayken sıcak duş tamamen lüks haline gelmişken sıcak su bir anda bütün kaslarımı gevşetiyor. Sonrasında da neredeyse yolculuğum boyunca yattığım en rahat yatakta güzel bir uykuya dalıyorum.

24 Temmuz 2013, Çarşamba.

DSC02947

DSC02949

DSC02953

DSC02955

DSC02957

DSC02959

 

DSC02969

Ulusal Müze’den görüntüler.

DSC02965

DSC02981

Özgürlük Meydanı’nda yer alan Ulusal Anıt.

DSC02985

DSC03006

İstiklal Camiisi.

DSC03009

DSC03016

Şehir merkezinde camiilere ek olarak çeşitli kilise ve katedraller de bulunuyor.

DSC03019

X isimli alışveriş merkezi içerisinde yer alan son derece rahat ve gösterişli sinema salonu.

Öğlene doğru uyanıyorum. O kadar uzun zaman olmuş ki bu kadar deliksiz uyumayalı. Kendime geldikten sonra şehrin ilgi çekici yanlarını görmek üzere kendimi dışarı atıyorum. Yine TransJakarta otobüslerinden bir tanesine binerek (burada hatlara kategori deniyor) Ulusal Müze’nin önünde iniyorum.

Müze iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm, muazzam ve sevimli bir bahçenin etrafına yan yana dizilmiş sergi odalarının bir araya getirdiği tek bir katken; ikinci bölüm diğer bir binanın içerisinde bulunan dört kattan meydana geliyor. Bu müzeyi baştan sona gezmem iki saatimi alıyor. Müze boyunca sergilenenler sayesinde Endonezya’nın farklı adalarındaki insanları, kültürleri, gelenekleri hakkında her türlü detaya sahip olabiliyorsunuz. Takılarından kıyafetlerine, müzik aletlerinden kullandıkları mobilyalara kadar.

Ulusal Müze’den çıktıktan sonra uzaktan kendisini gösteren National Monument yani Ulusal Anıt’ın bulunduğu parka gitmeye karar veriyorum. Merdaka Meydanı’nın yani Özgürlük Meydanı’nın ortasında yer alan bu 132 metrelik anıt şehrin birçok bölgesinden kendisini belli ediyor. Anıttan sonra Parlamento binası, İstiklal Camisi ve Katedrali ziyaret ediyorum. Hava sıcak ve oldukça nemli. Dönüş yolunda otobüse binmek yerine, başladığım noktanın yakın olduğunu fark edip yürümeye karar veriyorum. Zaten her seferinde beni bitiren bu her yeri yürünebilir olarak görme alışkanlığım oluyor. Şehri yürüyerek görmek her zaman o şehri tanımak için en iyi yöntem olsa da sıcak, nemli, kalabalık ve gürültülü Cakarta sokaklarında otelime dönmem bir buçuk saatimi alıyor. Odaya kendimi attığımda ise biraz klimanın altında es vermem gerektiğini fark ediyorum.

Akşama doğru tekrardan dışarı çıkıyorum. Karnımı yakınlardaki bir alışveriş merkezinin alt katında bulunan süpermarketten aldığım taze meyve ve sebze ile doyuruyorum. Sonrasında da bir önceki gün gördüğüm ve sinemasına göz koyduğum X alışveriş merkezine gidiyorum. “Upside down” isimli filme bir bilet alıyorum. Sinema salonu son derece modern ve gösterişli. Salondan içeri girdiğimde hayatım boyunca karşılaştığım en geniş ve rahat sinema koltukları beni karşılıyor. Film sırasında yine nerede olduğumu, ne yaptığımı unutuyorum da, film bittikten sonra yeryüzüne, alışveriş merkezine ve Cakarta’ya inmem uzun sürüyor. Yine bir önceki günün kalabalığı arasında odama geri dönüyorum.

23 Temmuz 2013, Salı.

DSC02938

Cakarta’nın modern yüzünün gündüzü.

DSC02941

DSC02944

Gecesi.

Sabah 08:00’e karşı otobüsümüz Cakarta trafiğine giriyor. Şehirde farklı otobüs terminalleri bulunuyor. Ben hangisine gideceğimizden tam olarak emin olamıyorum. Saat 09:00 civarında bir terminalin girişinde yer alan bir benzinlikte otobüsümüz durup geri kalan yolu taksi ile gitmemiz gerektiğini belirtiyor. Biraz sesimizi yükseltip orada inmeyeceğimizi net bir şekilde belirtince (zaten benim biletimin üzerinde geldiğimiz istasyondan bile farklı bir terminal ismi yazıyor) bizi otobüs terminalinin içerisine kadar bırakmayı kabul ediyorlar.

Terminalde indiğimde ilk işim buradan kalkan Yogyakarta’dakine benzer bir sistemi olan TransJakarta otobüs istasyonunu bulmak oluyor. Görevlilerle konuştuktan sonra ucuz konaklamaların bulunduğu JL Jaksa bölgesine gidebilmek için üç aktarma yapmam gerektiğini öğreniyorum. Sadece 3500 IDR ödeyerek bir saatten biraz fazla bir sürede Jaksa sokağının bulunduğu bölgeye varıyorum. TransJakarta otobüsleri çok kalabalık, trafik de içinden çıkılmaz olmasına rağmen otobüslerin klimalı olması yolculuğu çekilebilir kılıyor.

Jaksa bölgesine geldiğimde yan yana dizilmiş alışveriş merkezleri, geniş ana caddeler, modern binalar, aynalı gökdelenler şehir merkezini dolduruyor. Yol üzerinde gördüğüm bir Starbucks’a oturup neredeyse iki ayın ilk kahvesini içiyorum. İlk yudumun nasıl iyi geldiğini belirtmeme gerek yok. Burada biraz soluklandıktan sonra da Jaksa yoluna doğru yürüyüp adam gibi konaklayacak bir yerler aramaya koyuluyorum. Normalde ziyaret ettiğim şehirlerde ucuz konaklamaların yer aldığı bölgelerde yan yana oteller ve konukevleri görmeye alışmış ben, görece boş bir sokak ile karşılaşınca hayal kırıklığına uğruyorum. Birkaç oteli kontrol edip kötü odalar ve yüksek fiyatlar ile karşılaşınca da rehber kitapta önerilen ucuz konukevlerinden bir tanesinin yolunu tutuyorum. Klimalı odaları olduğunu duyunca da hemen bir oda ayarlıyorum kendime.

Odaya yerleşip önce bir süre dinlenip enerji topluyorum. Odadan çıktığımda ise çoktan öğleden sonra olmuş bile! Bölgede yapacak çok fazla bir şey olmadığını fark edince ana cadde üzerindeki alışveriş merkezlerini gezmeye ve Endonezya’nın modern yüzünü görmeye karar veriyorum. Jaksa yolundan ana caddeye kadar olan uzun yolu, yan yana dizilmiş, sabah orada olmayan kaldırım üstü yemek tezgahları ve mobil restoranlar dolduruyor. Endonezya yemeği beni şu ana kadar hep hayal kırıklığına uğrattığı için tezgahlar da çok ilgimi çekmiyor. Ana cadde üzerinde X ve Plaza Indonesia gibi alışveriş merkezlerini geziyorum. Genelde bölgedeki alışveriş merkezleri birbirlerine bağlı bulunuyor ve bir alışveriş merkezinden bir diğerine kolayca geçebiliyorsunuz. Burada bir süredir özlediğim tüketim kültürü, modern mağazalar ve klimalı koridorlar arasında kayboluyorum. Hava artık kararmışken alışveriş merkezlerinin olduğu bölgeden dışarı çıkıyorum.

Alışveriş merkezlerinin bulunduğu meydanda da ayrı bir kalabalık bulunuyor. Meydanı dolduran küçük tezgahlarda çay, kahve ve atıştırmalıklar satılıyor. Kaldırım kenarlarına oturmuş insanlar alışveriş merkezlerinin gölgesinde farklı bir tadın keyfini çıkarıyor. Ben de ılık akşam rüzgarı yüzümü okşarken odaya geri dönüyorum.

Odaya girmemle kaşınmaya başlamam da bir oluyor. İçten içe odada tahta kurusu olduğunu düşünsem de yapacak çok fazla bir şeyim yok. Huzursuz bir uyku beni bekliyor.

Yogyakarta, Endonezya.

Standard

22 Temmuz 2013, Pazartesi.

Sabah otelden çıkış saatime yakın uyanıyorum. Bugün amacım Cakarta’ya gidecek bir gece otobüsü bulmak; ama onun öncesinde bir önceki gün ara sokaklarda dolanırken gördüğüm sanat müzesine uğramayı istiyorum. Günün sıcağı altında yavaş yavaş sokaklar arasında yürüyorum. Yogyakarta’nın sevimli bir havası var. İnsanı boğmayan; ama karmaşık. Göze ve buruna hitap eden; ama basit.

Sanat müzesine geldiğimde müzenin kapalı olduğunu fark ediyorum, ben de geri dönmeden önce etrafında bir tur atıyorum. Beyaz binayı rengarenk demir plakalarla kapladıkları için ilk etapta dikkatimi çeken bu müzede, bu sergi sona ermiş olacak ki yavaş yavaş plakaları çıkaran bir ekibe denk geliyorum. Müze sonrasında otele uğrayıp eşyalarımı almadan önce yol üzerinde birkaç yere otobüs bileti fiyatlarını soruyorum. Her yer farklı bir fiyat veriyor. Ben de 190000 IDR’ye görece ucuz, ufak bir firmadan biletimi alıyorum ve sonrasında da otele gidip sırt çantamı toparlıyorum.

TransJogya ile şehrin güneyinde bulunan otobüs istasyonuna gitmem neredeyse bir buçuk saatimi alıyor. Bu bölgeye gidecek otobüs seyrek ve dolu geldiğinden, büyük sırt çantamla bir sonraki boş olan otobüsleri beklemem gerektiğini söylüyor görevliler. Sonunda otobüs istasyonuna vardığımda saat çoktan üç olmuş bile. Otobüsün dörtte kalkması gerekiyor. Biletimi yan yana dizili ofislerden bir tanesinde teyit ettirip (bu arada en pahalı bileti benim aldığım ortaya çıkıyor, ofisteki kadın gözümün önünde bir bileti 170000 IDR’ye satıyor) beklemeye koyuluyorum. Saat 16:00 olduğunda bir görevli beni otobüsün yanına götürüyor; ama otobüs neredeyse boş ve kalkacak gibi gözükmüyor. İlk etapta otobüsün saat 17:00’de kalkacağı söyleniyor. Beklemeye koyuluyorum ben de. Aradan bir saat geçiyor, bir buçuk saat geçiyor otobüs kalkacak gibi gözükmüyor. Sonrasında benimle beraber bekleyen bir yerel kadınla konuştuğumda kadın otobüsün dolmasını beklediğimizi o yüzden henüz gidemeyeceğimizi söylüyor. Şoförle biraz konuşmadan sonra otobüsün kesin olarak 18:00’de kalkacağını öğreniyorum. Bekliyorum, yapacak başka bir alternatifim yok.

Sonunda saat 18:00’i gösterdiğinde otobüsteki yerimi alıyorum. Otobüste toplasanız 5-6 yolcu bulunuyor. Benimle beraber son anda bir başka yabancı daha otobüse biniyor. Fazlasıyla şaşkına benzeyen bu kız sonradan öğrendiğime göre Ukraynalı; ama Almanya’da yaşıyor. Konuştuğumuz bir aya yakındır Yogyakarta’da olduğunu, burada kendisine staj ayarlamaya çalıştığını; ama başarılı olamadığını, vize konularını çözmek için Cakarta’ya gittiğini, benim 190000 IDR verdiğim bilete 100000 IDR ödediğini öğreniyorum. Biraz daha muhabbet edince kızın bir ayda sadece 100 Euro’ya yakın para harcadığını, yerellerden arkadaşlar yaptığını, konaklamaya ve ulaşıma para vermediğini, genelde tanıştı yerli erkeklerle flört ederek istediklerini aldığını anlıyorum ki; bu benim hiç hoşuma gitmiyor. Daha önce de benzer şekilde yolculuk yapan birkaç kadına denk geldiğim için bu hareketleri ucuzca buluyorum. Kız sonrasında oruç tuttuğundan bahsediyor bana, Müslüman olup olmadığını sorduğumda “Hayır değilim, sadece fırsattan istifade ediyorum.” diyor. Söz konusu olan fırsatın ne olduğunu çözemesem de kızı kendi haline bırakmaya karar veriyorum.

Yolculuk buz gibi klimaya rağmen son derece rahat geçiyor. Otobüs boş olduğu için rahatça uyuyabiliyorum.

21 Temmuz 2013, Pazar.

DSC02696

DSC02699

DSC02704

Kraton isimli sarayın küçük bir bölümü ziyaretçilere açık.

DSC02705

Saray içerisindeki müzede anlamlandıramadığım bir şekilde musluk da yer alıyor.

DSC02693

DSC02711

DSC02713

DSC02717

Yogyakarta sokakları.

DSC02730

DSC02731

DSC02737

DSC02788

DSC02796

DSC02809

Yer altı camii mimarisi ve ışık oyunları ile ilgi çekiyor.

DSC02744

DSC02754

DSC02760

Taman Sari isimli Su Sarayı’ndan manzaralar.

DSC02767

Kral ve cariyesine ayrılmış özel havuz.

DSC02772

Kral ve cariyesinin yatak odası.

DSC02775

Su Sarayı’nın giriş kapılarından bir tanesi.

DSC02777

Agus bana gölge kuklalarını gösterirken.

DSC02778

Rengarenk yerel pazarlar.

DSC02811

DSC02812

DSC02815

DSC02837

DSC02841

DSC02843

DSC02848

DSC02849

DSC02854

DSC02862

Tapınağın kabartmaları gerçekçilikleri ile büyülüyor.

DSC02864

DSC02867

DSC02874

DSC02876

DSC02880

DSC02898

DSC02902

DSC02904

DSC02909

DSC02922

DSC02930

Borobudur’dan görüntüler.

DSC02927

Günbatımı tüm renkleri ile yeşillikler üzerine yayılıyor.

DSC02933

Borobudur dönüşü fena yağmura yakalanıyorum.

Gece çok uyuyamıyorum, sabah da gereğinden erken uyanıyorum. Bir önceki gün turist bilgilendirme merkezinde çalışan amcanın sarayla ilgili yorumlarını dikkate alarak erkenden yola koyuluyorum. Otelden çıktıktan sonra Maliboro Yolu üzerinden ilerliyorum. Pazar gününün çok erken bir saati olması nedeniyle birçok tezgah yeni yeni açılıyor. Gündüzleri ve akşamları kalabalık ile çalkalanan bu pasajlarda, in cin top oynuyor.

Yavaş yavaş haritayı takip ederek sarayın olduğu yolda ilerliyorum. Yol üzerinde bulunan Pasar Beringharjo isimli pazara uğramayı ihmal etmiyorum. Bu büyük pazar bugünlerde sadece tekstil ürünlerine yoğunlaşmış durumda. Basık, dar ve kabalık koridorları üst üste yığılmış rengarenk kumaşlar, her renkten ve desenden batik boyamalar dolduruyor. Ara sokaklarda yürüyerek farklı bir yol çiziyorum kendime. Kraton olarak bilinen saraya kadar olan yolu yürüyorum. Saraya giden yolda Endonezya Bankası’nın önünden geçerken yol kenarlarında, ellerinde deste halinde yepyeni banknotlar bulunan insanlar oturuyor. Ne yaptıklarını çok da anlayamıyorum.

Saray binasının küçük bir kısmı halka açılmış. Halka açık kısmında da tabiri caizse görülmeye değer hiçbir şey yok. Saray içerisinde sadece mermer kaplamalı avlular, içerisinde geleneksel kıyafetler giymiş mankenlerin bulunduğu cam ekanlar, duvarlarda sayılı siyah beyaz fotoğrafın bulunduğu bir müze yer alıyor. Yine de okul turu ile gelmiş rengarenk başörtülü ufak kız çocuklarının arasında sarayı çabucak dolanıyorum. Normalde her gün farklı gösterilerin yer aldığı sarayda bu gösterilere ramazan dolayısıyla ara verildiğini öğreniyorum.

Saray sonrasındaki durağım yakınlarda yer alan Taman Sari olarak bilinen Su Sarayı oluyor. Su Sarayı’na doğru yürürken, yerellerden bir tanesi yanıma yaklaşıyor da muhabbet etmeye başlıyoruz. Adı Agus. Temizlik görevlisiymiş. Türk olduğumu duyunca çok ilgileniyor. Rehber olmadığını; ama istersem bana etrafı gezdirebileceğini, üstelik para da istemediğini söylüyor. Biz de beraber dolanmaya başlıyoruz. Agus, ramazandan 4-5 ay önce Türkiye’den bölgeye kilolarca kırmızı et gönderildiğinden, neredeyse kendi mahallelerindeki her fakir ailenin başına 5 kilo et düştüğünden ve çok minnettar olduklarından bahsediyor bana. Anlattığına göre Türk hükümeti, Endonezya hükümetine göndermiş. Endonezya hükümeti de dağıtımı yapmış.

Agus ilk olarak beni yer altı camii olarak bilinen bir binaya götürüyor. Yogyakarta’nın bu bölümü geri kalanından o kadar farklı ki. Rengarenk labirent gibi daracık sokakları birbirine açılıyor. Farklı renklerdeki kuş kafesleri ve duvar resimleri binaları süslüyor. Yer altı camiine loş koridorları geçerek varıyoruz. Vardığımızda da Portekizli bir mimar tarafından yapılmış bir bina ile karşılaşıyoruz. Yuvarlak bir yapısı olan bu binanın koridorları camdan gelen cılız sarı ışıkla büyülü bir havaya dönüşüyor. Camiinin ortasındaki merdivenler üst kata çıkmanıza izin veriyor. Kemerler merdivenlerin olduğu bölmeyi ve koridorları birleştirirken, ışık oyunları etrafı süslüyor. Agus bana imamın durduğu ve ezanı okuduğu bölümü de gösteriyor. Gerçekten de burada konuşmaya başladığınızda sesinizin yankısı o kadar kuvvetli ki. Yer altı camiinden çıkıp bölgenin altında yer alan tüneller aracılığıyla Su Sarayı’na gidiyoruz.

Agus’un anlattığına göre Kral’ın sıcak havalarda kendisini serinletmek için kullandığı bir saray bu. Girişte yer alan yüksek balkonundan kadınları izleyebiliyor. Burada yer alan minicik kapıları görünce, Agus Kral’ın buradan eğilerek geçmek zorunda kalan kadınların kalçalarını görebilmek için bu kapıları alçak yaptırdığını söylüyor. Girişteki izleme terasından havuzlara kadar olan bölgede sürekli müzik çalındığını kadınların da bu müzik eşliğinde dans ettiğini anlatıyor Agus. Saray içerisinde üç adet havuz bulunuyor. Yan yana bulunan iki havuz çocuklar ve kadınlar için. Kral, buradaki balkonlara çıkarak kadınları izliyor. Agus’un anlattığına göre Kral’ın balkondan attığı çiçeği hangi kadın kaparsa özel havuzda Kral’la vakit geçirme fırsatı yakalıyor. Sonrasında özel havuzun bulunduğu bölmeye gidiyoruz. Görece daha küçük olan bu havuz Kral ve cariyesi için ayrılmış durumda. Havuza bir binanın içerisinden geçilerek giriliyor. Bina içerisinde havuz sonrasında Kral ve cariyesi için ayrılmış bir yatak odası da yer alıyor. Burada yer alan kocaman ahşap yatak da hala sergileniyor.

Su Sarayı’ndan çıktıktan sonra Agus’la bölgedeki yerel kuklacıları ve batik ustalarını geziyoruz. Agus bana işlemeler hakkında bilgi veriyor sonrasında da beni anayola kadar bırakıyor ve Agus’la vedalaşıyoruz. Agus gittikten sonra ben tekrardan yer altı camiine dönüyorum. Camii içerisindeki ışık o kadar hoşuma gidiyor ki biraz daha fazla vakit geçirip fotoğraf çekmek istiyorum. Fotoğraflarımı çektikten sonra bölgede yer alan rengarenk yerel pazarın içerisine dalıyorum. Teyzeler bana karşı son derece ilgili. Çat pat konuşmaya anlaşmaya çabalıyoruz.

Pazar sonrasında tekrardan ana yola kadar yürüyorum. Güne erken başladığım için henüz öğlen bile olmamış. Amacım buradan Borobudur’a gitmek. Transjogya otobüsleri ile kuzeyde yer alan otobüs terminaline kadar gidiyorum. Buradan da Borobudur’a giden ilk yerel otobüse atlıyorum. Tek başıma yolculuk yaptığımı gören yerellerin endişeyle beni koruma içgüdüleri zaman zaman hoşuma gidiyor. Otobüs durağında tanıştığım ve muhabbet ettiğim amca ben otobüse binerken dikkatli olmam konusunda sıkı sıkıya tembihliyor beni. Otobüslerde ayakta durduğumu gören genç çocuklar mutlaka bana yer veriyor.

Borobudur’a olan yol bir saatten biraz daha fazla sürüyor. Vardığımda bir önceki gün olduğu gibi tapınaklardan uzağım. Ara yollardan iki kilometre kadar tapınağa doğru yürüyorum. Girişte 190000 IDR’lik giriş ücretini ödüyorum, belime yerel baskılı sarong’umu bağlıyorum ve heyecanla tapınak alanına giriyorum. Tapınağa doğru uzanan yolda video gösterim merkezi dikkatimi çekiyor. Kapıdaki görevlilere filmin kaçta olduğunu soruyorum, izlemek istememe o kadar şaşırıyorlar ki hemen beni içeri alıp bana özel, klimalı odada gösterimi yapıyorlar. Anladığım kadarıyla çok yaygın değil bu filmi izleme talebi ziyaretçiler arasında. 20 dakika kadar süren belgesel film boyunca tapınağın ismi, tarihi, anlamı, mimarisi ve restorasyon çabaları hakkında fazlasıyla bilgileniyorum.

Sonrasında da yoğun kalabalıklar arasında tapınak bölgesine gidiyorum. Devasa ve etkileyici tapınak bir anda karşıma çıkıyor. Yogyakarta’nın 42 kilometre uzağında bulunan bu tapınak, dünyadaki en önemli Budist tapınaklardan bir tanesi sayılıyor. Altı kare taban üzerine inşa edilmiş, üç adet yuvarlak kattan oluşan tapınağın milattan önce dokuzuncu yüzyıl civarında inşa edildiği tahmin ediliyor. Budizmin bölgedeki etkisini yitimesi ile tapınak sonrasında terk ediliyor ve 1006 yılındaki bir patlama sonrasındaki volkanik kül ile kaplanıyor. Tapınağın tekrardan keşfedilmesi ise 1814 yılını buluyor. Tapınağın duvarlarında 1500’e yakın duvar işlemesi paneller yer alıyor.

Son dönemde çok fazla Budist tapınağı görmeme rağmen bazıları farklılıkları ile büyülemeye yetiyor da artıyor bile. Bu tapınak da onlardan bir tanesi. Tapınağın tepesine kadar olan her katı turluyorum. Teker teker tapınak duvarlarında yer alan kabartmalara göz atıyorum. Kabartmalarda yer alan güzel kadın figürleri ve hayvan figürleri özellikle çok hoşuma gidiyor. Kendi çapımda, kendimi de dahil edip fotoğraf çekme çabalarına girişiyorum. Tapınağın en alt katından en üst katına kadar her katı saat yönünde dolanmak iki saat sürüyor, belgesel filminden öğrendiğime göre toplamda 4 kilometre.

Tapınağın en üst katına çıktığımda, duvar kabartmalarının yerini stupalar alıyor. Burada günbatımını izliyorum. Benimle beraber tapınağın en üst katında kalabalıkça bir Endonezyalı polis grubu bulunuyor. Polis grubu ve benimle fotoğraf çektirmek isteyen yerellerle bol bol fotoğraf çekiliyorum. Sonrasında da hafif yağmur atıştırmaya başlamışken çıkışın yolunu tutuyorum. Tapınak kompleksi oldukça geniş. Dilerseniz içerisinde yer alan tepeye çıkıp manzarayı izleyebilir, fillerin bulunduğu bölmede fillere binebilir ve içerisinde yer alan iki adet müzeyi de ziyaret edebilirsiniz.

Tapınak bölgesinden çıkıp hediyelik eşya satıcılarının bulunduğu çıkış bölümüne geldiğimde de yağmur kuvvetini artırıyor. Ben kapalı tahta tezgahlardan bir tanesine kıvrılıyorum. Son dönemde o kadar çok yağmur yemişim ki sabırsızlığımdan, bir süre yağmurun dinmesini beklemek mantıklı gözüküyor. Yarım saat kadar beklememe rağmen yağmurun etkisini azaltmayacağını anlayınca da çantama sarılıp kendimi dışarı atıyorum. Önümde iki kilometrelik yol uzuyor da uzuyor. Yerlerde oluşmuş göletlerin üzerinden atlaya atlaya geldiğim istasyona ulaşıyorum. İstasyona vardığımda sürekli ağaçların altından yürüdüğüm için şaşırtıcı bir şekilde çok ıslak değilim. Dönüş yolu sanki daha kısa sürüyor gibi geliyor. Yol boyunca akıp giden pirinç tarlalarına ek olarak kalabalık ve karışık kasabalar görüyorum.

Tekrardan Yogyakarta’daki otobüs terminaline geldiğimde şehir merkezine gidecek TransJogya otobüsüne biniyorum ve Malioboro yolunda iniyorum. İlk işim bir önceki gün yıkamaya verdiğim çamaşırlarımı almak. Ama şöyle bir problem var çamaşırhanenin nerede olduğu konusunda en ufak bir fikrim bile yok. Beni götüren adamı labirent sokaklarda takip ettiğim için hayal meyal rotayı gözümde canlandırabiliyorum. İlk tahminimi yapıp girdiğimizi düşündüğüm sokaktan ilerledikten sonra genişçe bir meydana çıkınca aradığım yerin burası olmadığına ikna oluyorum ve tekrardan ana caddeye dönüp elimdeki kağıt üzerindeki adresi 3-4 kişiye gösteriyorum. Şaşırtıcı bir şekilde doğru yerden geldiğimi ve oradaki meydandan ilk ara sokağa gitmem gerektiğini söylüyorlar. Dediklerini yapıyorum, çamaşırhaneyi buluyorum. Eşyalarımı alıyorum ve otele bırakıyorum.

Sonrasında ayaklarım artık tüm günün koşturmacasından su toplamış olmasına rağmen kendimi tekrardan dışarıya atıyorum. Elimdeki harita üzerinden otobüs duraklarını takip ederek gitmek istediğim bölgeye ulaşacak olan otobüsü bulmaya çalışıyorum. Amacım bir önceki gün iki kere önünden geçtiğim alışveriş merkezlerinin ve sinemanın bulunduğu alana gitmek. Ama şansıma neredeyse bir saat yürümeme rağmen doğru durağı bir türlü bulamıyorum. Sonunda doğru durağı bulduğumda da tüm günün açlığı ile durağın karşısında yer alan biftek restoranında soluğu alıyorum. Yemekler sürpriz şekilde ucuz; muhtemelen bu nedenle mekan oldukça kalabalık. Kendime bir yer bulup bifteğimi sipariş ediyorum. Yediğim yemek bir süredir kırmızı et aşeren bünyeme o kadar iyi geliyor ki, muhtemelen tüm Endonezya boyunca yediğim en ucuz ve lezzetli yemek oluyor.

Yemek sonrasında otobüse atlayarak şehrin öbür başına kadar gidiyorum. Doğru rotayı takip etmediğimi fark edince inip başka bir otobüse biniyorum. Böylece Yogyakarta boyunca gece otobüs turu yapmış oluyorum. Neredeyse planladığımdan iki buçuk saat sonra gitmek istediğim bölgenin önünden geçiyorum; ama saat fazlasıyla geç olmuş. O nedenle durmadan şehir merkezine geri dönüyorum ve artık harcayacak enerjim yokken odaya geri dönüyorum.

20 Temmuz 2013, Cumartesi.

DSC02543

Batik nasıl yapılır, anlatılırken.

DSC02552

DSC02557

Batik işlemeleri.

DSC02546

DSC02547

DSC02558

DSC02559

Yogyakarta sokakları.

DSC02544

DSC02564

Ana cadde batik mağazaları ile dolup taşıyor.

DSC02565

Transjogya durağında Prambanan otobüsünü beklerken.

DSC02664

DSC02574

DSC02596

DSC02609

DSC02648

DSC02653

DSC02657

Prambanan Tapınakları’ndan manzaralar.

DSC02658

Shiva Tapınağı’na girmek için sıra bekleyen insanlar.

DSC02680

Kompleks içinde yer alan Sewu Tapınağı.

DSC02684

Motosikletler şehirde ana ulaşım aracı olarak kullanılıyor.

DSC02685

DSC02687

Yogyakarta’da bol bol alışveriş merkezi bulunuyor.

Sabah erken bir saatte bir süredir beraber yolculuk yaptığım Cihan’la vedalaşıyoruz. Neredeyse toplamda iki ayımı geçirdiğim Cihan, yolculuğum boyunca bana bulunmaz bir yol arkadaşı oluyor. Bu yüzden alışkanlıkları bırakmak ne kadar zorsa, bir süredir yediğim içtiğim ayrı gitmeyen Cihan’ı bırakmak da benim için zor oluyor.

Ben sabah erkenden uyansam da bir süredir birikmiş işleri halletmek adına odada öğlene kadar oyalanıyorum. Yolculuğun bir sonraki aşamaları için bir şeyler okuyorum, günlükleri tamamlamaya çalışıyorum. Bir ara dışarı çıkıp şehri gündüz gözüyle görmek ve yiyecek bir şeyler almak için ana cadde üzerinde birkaç tur atıyorum. O sırada sıra sıra dizi batik dükkanlarına, atölyelerine, hediyelik eşya mağazalarına denk geliyorum. Dip dibe sıralanmış uzayan giden bu mağazalar zinciri bir an için ilgimi çekiyor ve mağazalardan birkaçına girip ürünleri inceliyorum. Uzun zamandır hediyelik eşya kontenjanından boş çıkan ben, bir mağazada uzun zamandır görüp beğendiğim maskeleri ve kaseleri görünce daha fazla alışverişten kendimi uzak tutamayacağımı fark ediyorum. Elimde poşetler odaya geri döndüğümde biraz soluklanıp duş alıyorum.

Tekrardan odadan çıkışım öğleni buluyor. İlk işim bir süredir aksattığım çamaşırları yıkatmak için çamaşırhane bulmak oluyor. Endonezya’da daha önce ziyaret ettiğim yerlerde fiyatlar çok abartı olduğu sürekli ertelediğim çamaşır yıkama, artık giyecek temiz kıyafetim kalmayınca bir zorunluluğa dönüşüyor. Şaşkın şaşkın elimde torbalarla gezerken bir adam yanıma geliyor. Onun yardımıyla ara sokaklardan bir tanesinde bir yere çamaşırları bırakıyoruz. Sonrasında da bana Ubudlu olduğunu, Yogyakarta’da batik öğretmenliği yaptığını, istersem öğrencilerini izleyebileceğimi ve batiğin nasıl yapıldığını öğrenebileceğimi belirtiyor. Gün için hiçbir planım olmadığından peşine takılıyorum. Batik galerilerinden bir tanesine beraber giriyoruz, beni yönlendirdiği başka bir amca bana batik nasıl yapılır, nasıl işlenir teker teker anlatıyor. En ilgimi çeken yanı ise daha önce bilmediğim, kumaşın belirli kısımlarında desenleri korumak adına parafin ve balmumu kullanıp sonrasında bu kumaşı kaynar suda yıkayarak tekrardan eski haline getirmeleri oluyor. Burada biraz oyalandıktan sonra tekrardan ana caddeye çıkıyorum.

Ana cadde üzerinde gördüğüm turist bilgilendirme merkezine gidip bir harita alıyorum, şehir içinde ve dışında gezilecek yerleri öğreniyorum, sonrasında Cakarta’ya nasıl geçebilirim onu soruşturuyorum. Tam şehirdeki planlarımı oturtmuş ilerlerken köşe başında başka bir amca yakalıyor beni elimdeki haritayı görünce. O da turizm bilgilendirme merkezinde çalıştığını söylüyor. Üstelik orada görevli kızların bana bir şeyler söylemeyi unuttuğundan o kadar emin ki. Benimle harita üzerinden tekrar geçiyor. Gezmek istediğim tapınaklar hakkında ipuçları veriyor. Hangi gün nereye gitmem gerektiği konusunda plan yapmamda yardımcı oluyor. Şehirdeki en büyük batik okullarından birisinin de çok yakında olduğunu ve kapanmadan gidip göz atmam gerektiğini vurguluyor. Kendisine teşekkür edip batik okuluna doğru yola koyuluyorum.

Bu sırada yolda başka bir yerel ile muhabbete başlıyorum. Bu şehirde iki dakika birisi yanınıza sokulmadan ilerlemeniz mümkün değil; ama benim de şikayetim yok. Tanıştığım bu adam klinikte çalıştığını ve temizliğe yardımcı olduğunu anlatıyor. Bebeklerin temizliği ile ilgileniyormuş. Ramazan boyunca yarım gün çalıştıklarını söylüyor, işten çıkmış eve gidiyormuş. Gitmek istediğim yeri duyunca eviyle aynı sokakta olduğunu belirtiyor ve bana bu atölyeye kadar eşlik ediyor.

Atölye gerçekten büyük. Çeşitli hocaların ve öğrencilerin her çeşitten ve boyuttan batik eserlerine ev sahipliği yapıyor. Üstelik fiyatlar sabah ziyaret ettiğim dükkanın neredeyse onda biri kadar. Burada batik işleyen iki kadının yanına sokuluyorum. Balmumu ile kumaş üzerinde desenleri belirlemelerini izliyorum yavaş yavaş. Batiğe artık bir süreliğine doymuşken de karnımı doyurmak üzere kaldığım konukevine yakın bir restorana gidiyorum. Yemek sırasında önümüzdeki iki günün planını yapıyorum ve sonrasında da şehirde görmek istediğim tapınaklardan bir tanesi olan Prambanan Tapınağı’na gitmek için Malioboro isimli sokağın üzerindeki otobüs duraklarına doğru yürüyorum. Bu şehirde yerel otobüs sistemi çok ilginç. TransJogya adı verilen bu sistem için yol kenarlarında yol seviyesinden epey yüksekte küçük taş binalar yer alıyor. Buraya girerken görevliye gideceğiniz yeri söyleyip kart alıyorsunuz. Sonrasında kartı okutup içeri giriyorsunuz. Otobüs bu platforma yaklaşıyor. İnenler buradan inerken, siz de buradan biniyorsunuz. Üstelik bu otobüs hattının şehrin her bölgesine giden farklı hatları da mevcut olduğu için şehir içi ulaşım oldukça kolay.

Prambanan şehirden 14 kilometre uzakta yer alıyor ve 1A numaralı otobüs ile sadece 3000 IDR ödeyerek bir saate yakın bir sürede buraya ulaşabiliyorsunuz. Otobüs yolculuğu rahat geçiyor. Bir saat sonunda Prambanan’da inince ilk işim yol kenarına kurulmuş pazardan meyve sebze almak oluyor. Bu sıralar sadece taze yiyecek aş eriyorum resmen. Sonrasında da tapınakların olduğu bölgeye olan 1 kilometrelik yolu yürümeye girişiyorum. Yol kenarında tarif sorduğum polis kulübesindeki polislerden bir tanesi beni motosikletiyle tapınağın girişine bırakmayı teklif ediyor. Neden olmasın diyorum. Diğer polislerin gülüşmelerinin arasında motosiklete atlayıp tapınağın girişine kadar gidiyorum.

Prambanan, Java’daki en büyük Hindu tapınağı kompleksi olarak biliniyor. İçerisinde elli adet tapınak alanını barındırıyor. Her ne kadar tapınakların birçoğu 2006 depremi ile ciddi anlamda zarar görse de, ziyaretçilere hala açık. Restorasyon çalışmalarının tamamlanmasının yıllar süreceği söyleniyor. Girişte 171000 IDR ödemek ah dedirtse de (öğrenciler bunun sadece yarısını ödüyor) içeri girer girmez yanıma yaklaşan iki tane stajyer rehber kız öğrenci keyfimi yerine getirmeye yetiyor. Çat pat İngilizceleri ile bana tapınaklara işlenmiş Hindu masallarını, tapınakların hikayelerini anlatıyorlar. İkisinin de okullarını bitirmelerine bir sene varmış. Stajlarını burada yapıyorlarmış ve haftada altı gün sabah 8’den akşam 4’e kadar çalışıyorlarmış. Üstelik bir de oruç tutuyorlarmış. Çok yorucu olduğundan bahsediyorlar bana yaptıklarının. Borneo’ya yakın olan okullarının dili Fransızca olduğu için İngilizceyi ikinci dil olarak alıyorlarmış. Bu yüzden çok iyi konuşamadıkları için özür diliyorlar benden mahcup mahcup.

Tapınaklar 1906 ve 2006 yıllarındaki depremlerden ve ihmalkarlıktan oldukça yıpranmış olsa da yine de etkileyici. Kızlar üçüncü depremin de 3006’da olacağına inandıklarını söylüyorlar. Restorasyon çalışmaları hala devam ediyor. Özellikle Shiva Tapınağı’na girmek için uzun bir kuyruk beklemek zorunda kalıyoruz. Çünkü tapınağa giriş 50 kişi ile kısıtlı ve girerken herkesin bir adet kask takması gerekiyor. Kızlarla zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorum bile. Günbatımına doğru kızlar yanımdan ayrılıyorlar, ben de tapınak bölgesi içerisinde yer alan diğer üç tapınağı ziyarete koyuluyorum.

Prambanan’dan çıktığımda hava çoktan kararmış bile. Tekrardan otobüs istasyonunun yolunu tutuyorum. Otobüs istasyonuna vardığımda Soco ile muhabbete başlıyoruz. Soco, Bali ve Java arasında kamyon şoförlüğü yaptığından bahsediyor. Bugün tatil günüymüş. Biraz Türkiye’den, biraz Endonezya’dan konuşuyoruz çat pat İngilizcesine rağmen.

Tekrardan şehir merkezine vardığımda sokaklarda birer tur atıyorum, sonrasında da sabah gördüğüm büyük alışveriş merkezinin içine giriyorum. Asya’daki her alışveriş merkezinde olduğu gibi burası da tüketim çılgınlığı ile dolup taşıyor. Üstelik tam da alışveriş festivali dönemi. Alışveriş merkezinin üst katında yer alan yemek bölümünde karnımı doyurup tekrardan sokaklara atıyorum kendimi. Yogyakarta cıvıl cıvıl; her sokak son derece hareketli ve canlı. Sokaklar akın akın insan kaynıyor. Sanki herkes dışarıda. Her köşeden ayrı bir müzik, ayrı bir koku, ayrı bir renk geliyor. Bir süredir o kadar özlediğim bir havası var ki bu şehrin içimden odaya dönmek gelmiyor. Üstelik tek başıma sokaklarda kaybolmayı da özlemişim.

Yine de eşyalarımı bırakmak için kısa bir süreliğine odaya dönüyorum. Sonrasında tekrardan sokaklara çıkıyorum. Ara sokaklarda geç saate kadar yürüyorum. Döndüğümde ise güzel ve soğuk bir duş alıp uykuya dalıyorum.

Bromo, Endonezya.

Standard

19 Temmuz 2013, Cuma.

DSC02342

Bromo üzerinde gündoğumu.

DSC02375

Yanardağlar günün ilk ışıkları ile kendilerini belli etmeye başladılar.

DSC02376

DSC02410

Yoğun bir kalabalıkla günün ilk ışıklarında Bromo’yu görmek için bekliyoruz.

DSC02381

DSC02391

Gördüğümüz manzara nefes kesici.

DSC02414

Bromo’nun tepesine rengarenk jiplerle çıkılıyor.

DSC02439

DSC02442

İzleme Terası’ndan yanardağların manzarasını doya doya içimize çektikten sonra, Bromo Krateri’ne çıkmak üzere yanardağın etrafındaki “siyah çöl” olarak bilinen bölgeye geçiyoruz.

DSC02447

DSC02450

DSC02451

IMG_8833

Dileyenler siyah çölde at kiralayarak kraterin tepesine kadar bırakılıyorlar.

DSC02456

Siyah çölde yer alan Budist Tapınağı.

DSC02459

DSC02460

DSC02463

DSC02466

DSC02473

DSC02474

Bromo Krateri’ne uzanan merdivenler.

DSC02485

DSC02503

DSC02508

Hala aktif olan yanardağ kraterinin tepesinden.

DSC02518

DSC02525

DSC02527

DSC02528

DSC02534

DSC02535

Bromo manzaraları.

DSC02536

DSC02537

DSC02539

Konakladığımız bölgenin yemyeşil tarlaları.

Saatin alarmı 03:15’i gösteriyor, bir beş dakika daha uyumak için can atıyor olsam da gezme ve görme aşkına uyanmam lazım. Kendimi zar zor yataktan dışarı atıyorum. Elimi yüzümü yıkıyorum. Bir önceki gece, soğuğa karşı yirmi kat halinde hazırladığım kıyafetlerimi üst üste giyiyorum.

Otelin restoranına girdiğimizde herkesin uyanmış olduğunu görmek komik bir manzara oluşturuyor. Herhalde dünyada bütün sakinleri 03:30’da uyanan tek otel burası diye içimden geçiriyorum. Otelde konaklayan ve gündoğumu turu ile Bromo Yanardağı’na çıkacak herkes için kahvaltılar küçük kutular içerisinde veriliyor. Kutunun içerisinden küçük bir adet su, iki dilim ekmek, reçel ve yağ ile iki adet minik muz çıkıyor.

Tur için bizi almaya gelecek jip şoförü saat dörde doğru geliyor ve altı kişi koyu yeşil jipimize doluşup Bromo Yanardağı’nın yolunu tutuyoruz. Gecenin karanlığında bol kıvrımlı ve virajlı yollardan yarı uyuklayan halde ilerliyoruz. Yarım saat kadar yol aldıktan sonra ilk durak noktamız olan Bromo Krateri’ne ek olarak bölgedeki diğer kraterleri de birbiri ardına bulutlar arasından görebileceğimiz izleme terasında duruyoruz. Burada görmeyi amaçladığımız görüntü Java adası ile ilgili neredeyse her kartpostalda yer alıyor.

İzleme terasının otoparkına geldiğimizde yoğun bir insan ve jip kalabalığı ile karşılaşıyoruz. Terasa olan kısa mesafeyi tırmandıktan sonra güneşin kraterler üzerinde doğmasını bekliyoruz. Teras o kadar kalabalık ki manzaradan bir gıdım alabilmek için akın akın insan denizinde kendinize yol açmanız gerekiyor. Gün yavaş yavaş kızıllığı ile kendisini belli ederken kraterler de ince bulutların arasından gözükmeye başlıyor. Karşılaştığımız manzara son derece nefes kesici. Hayatım boyunca gördüğüm hiçbir şeye benzemiyor. Sonunda ön sıradan kendimize minicik bir alan yaratmanın sevinci ile uzunca bir süre manzarayı izleyip fotoğraf çekiyoruz.

Bir saate yakın izleme terasında oyalandıktan sonra gün doğumu ile jipimizin olduğu otoparka geri dönüyoruz. Bizle beraber terasa gelmiş herkesin de aynı saatte jiplerine geri dönüyor oluşu, öğlen saatlerinde manzarayı kalabalık olmadan izleyebilmenin mümkün olup olmadığını sordurtuyor bana içten içe. Tekrardan otoparka döndüğümüzde jip kalabalığından aracımızı tanımak mümkün değil. Üstelik bulunduğumuz gruptaki herkes plakayı farklı hatırlıyor. Ben sonunda uzaktan bizim şoförün parlak mor olan beresini hatırlıyorum da hemen yamacına gidiyoruz.

İzleme terasından sonraki durağımız tepeden gördüğümüz krater alanı oluyor. Kraterin etrafını çevreleyen siyah kum çölüne girip aracı park ettikten sonra kratere çıkmak için iki saatimiz var. Bölgede ziyaretçileri getiren jiplerin yanı sıra, kraterin tepesine çıkmak için atlar hazır bekliyor. Biz yürümeyi tercih ediyoruz. Önce düzlük alanı geçiyoruz, sonra da yavaş yavaş kraterin tepesine kadar tırmanıyoruz. Son bölümde tepeye çıkmak isteyenleri için merdivenler yer alıyor. Mervidenleri de çıktıktan sonra kraterin ağzını görebiliyorsunuz. Fazlasıyla heyecanlandırıcı ve korkutucu bu aktif yanardağın ağzından dumanlar çıkıyor yoğun bir şekilde. Kraterin çevresini sadece belli bir bölgeye kadar korkuluk ile çevreledikleri için biraz daha yürüdüğünüzde tamamen savunmasız kalıyorsunuz. Yumuşak topraklarda en ufak bir ayak kayması sizi kraterin en dibine kadar taşıyabilir. Ben biraz ilerledikten sonra titreyen bacaklarıma çok güvenemiyorum; ama Cihan kraterin dibini daha da yüksekten gören tepeye kadar çıkıyor.

Adrenalin yükselten krater ziyaretimizden sonra tekrardan jipimizin olduğu bölgeye dönüyoruz. Saat henüz sabah sekiz. Otelimize doğru yola koyuluyoruz. Otele vardığımızda bizi aynı gün içerisinde Yogyakarta’ya götürecek olan aracın bir buçuk saat sonra geleceğini öğreniyoruz. Odaya gidip eşyalarımızı toparlıyoruz, sonrasında da kırk beş dakika kestirme molası veriyoruz.

Uyandığımda vücudumun her parçasının ayrı ayrı sızladığını hissedebiliyorum. O kadar saçma hissediyorum ki, sorunun nerede olduğunu ifade etmek güç. Uykusuzum, halsizim, açım, yorgunum. Yogyakarta’ya olan otobüs yolculuğumuz on bir saate yakın süreceği için yola çıkmadan otelin restoranında bir şeyler yemeye karar veriyoruz. Ama saat o kadar erken ki, sadece kahvaltı sunuluyor. Birer omlet sipariş edip bizi alacak aracı beklemeye koyuluyoruz.

Sonunda sıkışık bir minibüs geliyor. Ben bir an korkuyorum on bir saati bu araçla gideceğiz diye. Görevli bu minibüsle sadece gelirken araç değiştirdiğimiz turizm acentasına kadar gideceğimizi oradan da başka bir araca geçeceğimi söyleyince derin bir oh çekiyorum. Bir saat kadar yılan gibi s’ler çizerek ilerliyoruz. Yolun dolambaçları gündüz gözüyle kendisini daha da belli ediyor.

Bir saat sonunda turizm acentesine geldiğimizde, bizi Yogyakarta’ya götürecek aracın bir saati olduğunu öğreniyoruz. Biz de yol boyunca bizi idare edecek meyve ve abur cubur almak üzere market arayışına girişiyoruz. Meyvelerimizi ve içeceklerimizi depoladıktan sonra yavaş yavaş geldiğimiz yere yürürken aracın geldiğini söylüyorlar bize. Bizi bekleyen minibüs son derece geniş, rahat ve klimalı. Koltuklar sonuna kadar yatabiliyor. Bu sayede on bir saatlik yolun nasıl geçtiğini anlayamıyoruz. Yolda birkaç kere market, manav, tuvalet, benzin ve yemek molası veriyoruz. Zaten son iki günün yarattığı sersemlik yüzünden biraz durulmaya da ihtiyacımız var.

Yogyakarta’ya uzun bir yolculuktan sonra gece 10 civarında varıyoruz. Şoförümüz herkesi istediği bölgelere bırakıyor. Bizi de ucuz konaklamaların bulunduğu Sosrowijayan bölgesinde diğer Çek çiftle beraber indiriyor. Otel arama telaşı bu noktada başlıyor. Sıra sıra gezdiğimiz birçok otel dolu olduğunu söylüyor. Sonunda ara sokaklardan birinde artık aramaktan yorulmuşken bir yer buluyoruz. Soğuk bir duştan sonra ertesi gün hava aydınlıkken uyanacağımızın bilinci ile güzel bir uykuya yatıyoruz.

Ijen, Endonezya.

Standard

18 Temmuz 2013, Perşembe.

DSC02265

Ijen kraterine ulaşabilmek için bir buçuk saatlik bir yolu tırmanmak gerekiyor. Tırmanan grupları jipler otoparkta bekliyor.

DSC02268

Yemyeşil orman arasında yürüyüş başlıyor.

DSC02271

Yol boyunca kraterin tepesinde yer alan sülfür madeninde çalışan işçilerin taşıdığı sülfür sepetlerine denk geliyor.

DSC02272

Ijen sülfür madeni işçileri günde iki kere sülfür madenine çıkıp 100 kiloya yakın sülfürü sırtlarında taşıyarak aşağı indiriyorlar.

DSC02273

DSC02275

DSC02277

DSC02280

DSC02293

DSC02294

Ijen kraterine olan yol çok zorlu olsa da manzaralar büyüleyici.

DSC02295

DSC02298

DSC02305

DSC02315

DSC02318

Sülfür madeni kraterin köşe başında yer alıyor ve sarı dumanları ile kendini belli ediyor.

DSC02320

DSC02323

DSC02333

DSC02335

IMG_8752

IMG_8772

Ijen kraterinin tepesinden manzaralar.

Gece saat 03:30’da telefonumun alarmı ile uyanıyorum. Cihan’ı uyandırıyorum. Cihan, kendi saatini kontrol ediyor, onun Ipad’i saat 02:30’u gösteriyor. Bali ve Java adası arasında bir saat fark olduğunu biliyoruz. Bir gün önceden de bu konuda sıkı sıkı uyarılmışız; ama son kontrol ettiğimizde benim telefonumun saati doğruyken şimdi neden bir saat öncesini gösterdiğini algılayamıyoruz. İnternet üzerinden saatin kaç olduğunu bulmaya çalışıyoruz. Çabamız sonuç vermeyince, Cihan dışarı çıkıp otelin görevlilerinden birini uyandırıyor ve saati öğreniyor. Saat 02:30! Yani bir saatlik daha uyku hakkımız var.

Bir saat sonra, bu sefer doğru alarmla uyanıyoruz. Cihan bir şeyler yemeye gidiyor, ben çantamı hazırlıyorum. Saat 04:00 olduğunda da ana yol üzerinde bulunan caminin önünde, turizm firması görevlisi bizi kendi aracı ile alıyor ve İjen’e doğru yola çıkacak diğer çift ile buluşacağımız otelin önüne bırakıyor. Buradan bir jip ile Ijen’e kadar olan bir buçuk iki saate yakın yolu gidiyoruz. Yollar o kadar bozuk ki uyku sersemi olmamıza rağmen, uyuyabilmek mümkün değil. Gün yavaş yavaş ağarırken Ijen platosuna varıyoruz. Burada araçları park ettikten sonra üç saatimiz olduğu söyleniyor bize. Krater gölünün bulunduğu tepeye yaklaşık üç dört kilometrelik bir tırmanışımız var.

Yavaş yavaş orman arasından ilerlemeye başlıyoruz. Etrafımızı yemyeşil çevreleyen bitki örtüsü arkasında saklanan kraterler ve volkanik dağlar uzaktan çok güzel bir manzara oluşturuyor. Yirmi dakika kadar yürüdükten sonra yol giderek dikleşiyor. Bu noktadan sonra tepeye kadar olan bir buçuk saatlik tırmanış beni oldukça zorluyor. Zaten son bir haftadır perişan olmuş bünyem ilk bulduğu noktada çökmeye müsaitken bu zorlayıcı tırmanış da üstüne tuz biber oluyor. İşin daha da üzücü tarafı Ijen kraterinin tepesinde bir sülfür madeni bulunuyor ve burada çalışan madenciler yoğun ve zorlu çalışma koşulları ile ünlü. Her gün 300’e yakın madenci omuzlarında 50-100 kilo arasında değişen ağırlıkta sülfürü taşıyarak bu tepeden bir aşağı bir yukarı inip çıkıyorlar. Kilosu sadece 710 IDR (yani bir Amerikan dolarından bile daha az) olan sülfür için. Günde iki kere çıkıp iniyorlar. Buna rağmen madenciler son derece güler yüzlü. Yanlarından her geçen yabancıya selam veriyorlar, muhabbet ediyorlar. Bazılarının ağzında sigarası, son derece rahat. Bazıları ise oruç tuttuğunu söylüyor. Buna rağmen çatır çatır yanımdan yükleri ile rahatlıkla geçerken, benim terden kıpkırmızı olmuş suratım daha da kızarıyor.

İki saat sonunda tepeye vardığımızda buz gibi bir krater gölü bizi karşılıyor. Hava bir anda on – on beş derece kadar düşüyor. Açık gök mavisi krater gölü, etrafını çevreleyen rengarenk kayalıkları ve gölün yamacında yer alan sülfür madeninden çıkan dumanları ile etkileyici bir görüntü oluşturuyor. Yirmi dakika kadar burada kalıyoruz. Benim soğuktan ellerim karıncalanmaya başlıyor artık. Bizden başka etrafta o kadar fazla ziyaretçi var ki. Üstelik ziyaretçilerin büyük bir çoğunluğu da ya Fransız ya da Rus.

Dönüş yolu tırmanışa göre çok daha kolay olur. İniş parkuru dizleri zorlasa da çıkışımızdan daha kısa bir sürede inişi tamamlıyoruz. Jip şoförümüzü buluyoruz ve geldiğimiz Ketapang kasabasına doğru tekrar yola koyuluyoruz. Bir buçuk saat sonunda başladığımız noktadayız. Henüz öğlen bile olmamış. Burada tekrardan turizm firması görevlisinin aracına biniyoruz ve yol üzerinde bulunan bir benzin istasyonuna kadar gidiyoruz. Benzin istasyonunda yolculuk edeceğimiz minibüs bizi bekliyor. Tek sorun bizimle beraber gelecek diğer çift piyasada yok. Bir buçuk saat benzin istasyonunda diğer çiftin İjen’den dönmesini bekliyoruz.  Sonunda geldiklerinde minibüs’te geniş koltuklarda yerlerimizi alıyoruz ve Bromo’ya olan beş saatlik yolculuğumuz da böylece başlıyor.

Beş saatin sonunda akşamüzeri Bromo yakınlarında bir turizm ofisinde duruyoruz. Yolculuk görece rahat geçmiş, çok sıcak olması dışında bütün yolu uyuklayarak rahat rahat gelmişiz. Turizm ofisinde araç değiştiriceğimizi söylüyorlar. Yarım saat kadar da burada bekliyoruz, sonrasında daha eski, üstünde “Casanova” yazan ve son derece kendinden emin genç bir şoförü bulunan diğer bir araca geçiyoruz. Konaklayacağımız otele olan yol ise bir saatten biraz daha fazla sürüyor. Yol son derece virajlı. Her köşe başında bir öncekinden daha keskin bir viraj bizi bekliyor. Önkoltuğun demir kenarlarını tutmaktan ellerim kızarıyor.

Konaklayacağımız otele geldiğimizde ise keyfim yerinde. Buranın en azından karnımızı doyurabileceğimiz güzel bir restoranı var. Sevimli, küçük bir ahşap oda veriyorlar bize. Gece 03:30’da Bromo Yanardağı’nı görmek için yola çıkacağımızı belirtiyorlar. Biz de odaya gidip eşyalarımız yerleştirdikten sonra akşam yemeği için restoranın yolunu tutuyoruz. Bromo ile sabah yola çıktığımız Ketapang arasında en az on derece sıcaklık farkı olduğundan kalın kalın giyiniyoruz. Akşam yemeğimiz ise hayal kırıklığına uğratmıyor. Yemek sonrasında restoranda biraz daha oturup interneti kontrol ediyoruz. Biz kalkmaya yakınken gitar eşliğinde şarkılar söylemeye başlayan amcayı kendi halinde bırakıp erkenden uyumak için odaya dönüyoruz.

Ketapang, Endonezya.

Standard

17 Temmuz 2013, Çarşamba.

DSC02248

DSC02250

Denpasar’dan bizi adanın kuzeybatısında yer alan Gilimanuk’a götürecek bir otobüs buluyoruz.

DSC02253

DSC02255

DSC02256

Bali adası Gilimanuk’tan bindiğimiz Java adası Ketapang’a giden arabalı feribot.

DSC02260

DSC02261

DSC02262

DSC02264

IMG_8739

Ketapang sokakları.

Bir önceki gece Amerika uçak biletini halletme telaşı ile oldukça geç uyuyorum. Buna rağmen sabah alarmım henüz çalmadan kendiliğimden uyanıyorum. Bugün için amacımız bizi Bali adasının en kuzeybatısında yer alan Gilimanuk’a götürecek bir otobüse atlamak ve doğruca Java adasının yolunu tutmak. Popüler Kuta plajından Gilimanuk’a direk araç bulmak mümkün olmadığı için Denpasar’da bulunan Ubung otobüs istasyonuna gitmeye karar veriyoruz. İnternetten aldığımız bilgilere göre buradan Gilimanuk’a direk giden yerel otobüsler bulunuyor.

Otelde doyurucu kahvaltımızı yaptıktan sonra eşyalarımızı topluyoruz ve Kuta’nın keşmekeş ara sokaklarına çıkıyoruz. Bu bölge biraz da buraya yıl ardına yıl düzenli gelen ve çok fazla para bırakan Avustralyalı gençler nedeniyle tamamen turistik bir hal almış. Zaten fazlasıyla rahatsız edici olan Endonezyalı satıcılar burada sinirinizi bozmak için resmen ekstradan çaba sarf ediyorlar. Ana sokağa çıktığımızda bizi sırt çantaları ile gören bir grup taksi şoförü üzerimize atlayıp gideceğimiz yeri soruyor. Derdimizi anlattığımızda aklımızda olan fiyatın üç katını söylüyorlar. Bir Bali klasiği. Biz de yürümeye devam edip yol üzerinden başka bir araç çeviriyoruz ve taksi şoförü ile bizi Ubung otobüs istasyonuna 70000 IDR’ye götürmesi konusunda anlaşıyoruz.

Otobüs istasyonunun da havaalanı gibi yakın olduğunu düşünen ben, yol neredeyse bir saate yakın sürdüğünde acaba yanlış yere mi gidiyoruz endişesine kapılıyorum. Birkaç kere teyit ettikten sonra öğreniyoruz ki doğru yoldayız. Korkunç Bali trafiği, sıkışık sokakları, dur kalkları derken zaten son günlerde hassas olan midem yine alt üst oluyor.

Sonunda istasyona vardığımızda yerel otobüslerden bir tanesinin on beş dakika içerisinde kalkacağını, üstelik bilet fiyatının da sadece 40000 IDR olduğunu öğreniyoruz. Otobüs içerisine çantalarımızı yerleştirip beklemeye koyuluyoruz. Otobüs bize söylenenden erken kalksa da, dolana kadar her köşe başında durduğu için ve tabiri caizse yoldan yolcu çevirmeye çalıştığı için normal bir tempoya kavuşmamız en az bir saati alıyor.

Ben yanımda kimsenin oturmamasının da rahatlığı ile iki saate yakın aralıksız uyuyorum. Gözlerimi açtığımda adanın batı kıyısından denize paralel şekilde ilerliyoruz. Basamak basamak pirinç tarlaları, tarlalarda çalışan işçiler, tarla başlarına kurulmuş derme çatma çadırlar, gündelik hayatın telaşında yereller akıp gidiyor minik otobüsümüzün camından. Gördüklerimiz turistik Bali’den son derece farklı. Bir ara otobüse kalabalıkça bir öğrenci grubu alıyoruz. Üniformaları üzerinde okuldan yeni çıkmış bu ufaklıklar çocukluğun getirdiği şapşallıkla birbirleri ile uğraşıyorlar. Bir yandan da yan gözlerle otobüsteki tek yabancı olan bizi kesiyorlar.

Java adasına gidecek olan feribotumuzun kalkacağı Gilimenok isimli kasabaya varmamız dört saatimizi alıyor. Otobüs istasyonu, feribot iskelesinin hemen yanı başında bulunduğu için oyalanmadan doğruca feribotların yolunu tutuyoruz. Burada iki tür feribot olduğunu, birisinin yarım saat diğerinin bir saatte Java kıyısına vardığını söylüyorlar bize. Biz yarım saatte varanı kaçırdığımız için bir saatte varana biniyoruz. Feribotun içerisi son derece rahat. Tek problem feribot içerisine yerleştirilmiş kocaman ses sistemi ile Endonezya pop şarkıları ana salonda yankılanıyor. Bir noktada yankılanma o kadar kuvvetli ki müziğin temposunu bütün damalarımda hissedebiliyorum. Cihan gidip müziğin sesini kıstırıyor.

Karşı kıyı çok yakın gözükse de koca dalgalarla boğuşan feribotun Java’ya varması bir saati buluyor. Dalgalar o kadar etkili ki, feribotu sağa sola beşik gibi sallıyor. Hatta kocaman bir dalga feribotun arkasında yer alan büfenin sularının sağa sola saçılmasına neden oluyor.

Java’nın Ketapang kasabasına vardığımızda, feribottan iner inmez bir görevli yanımıza yaklaşıp turist bilgilendirme merkezine yönlendiriyor bizi. Java’da öncelikli olarak görmek istediğimiz iki yer var. Birisi İjen (tepesinde krater gölünün bulunduğu bir dağ), diğeri ise Bromo (hala aktif bir yanardağ). Bu iki yeri de görmek amaçlı paket turlar satılıyor; fakat turların fiyatları ve içerikleri birbirinden son derece farklı. Daha önce bölgeye gelen arkadaşlarımın ödedikleri fiyatlardan ve internet araştırmalarımızdan kafamızda belirli bir bütçemiz var.

Turist bilgilendirme merkezindeki görevliye bu bütçeden bahsedince bize astronomik fiyatlar söylemek yerine her şeyin dahil olduğu (konaklamalar, Ijen ve Bromo’ya giriş ücretleri, Bromo’ya çıkacak jipin ücreti) bir paketi 625000 IDR olarak bize sunuyor. Ücret son derece makul ve aklımıza yatıyor; fakat yine de ikinci bir fiyat almadan kolları sıvamamak adına ana yola çıkıp bulduğumuz iki üç turizm firmasından fiyat almaya çalışıyoruz. Fiyatlar kişi başı bir milyondan başlayınca, turizm bilgilendirme ofisi aracılığıyla paket turu satın alacağımız da kesinleşiyor.

Ofise geri dönmeden önce yol üzerinde gördüğümüz konaklama tabelasını takip ederek sevimli bir ev içerisinde yer alan bir odayı, gece konaklamak üzere ayarlıyoruz. Bizi ağırlayan aile son derece ilgili ve odamızın yer aldığı küçük bina eski usül mobilyaları, halıları ile aylardan sonra ilk defa ev hissini veriyor. Eşyalarımızı odaya bırakıp turizm bilgilendirme ofisinin yolunu tutuyoruz. Paket turlarımızı buradan satın alıyoruz. Görevli bize en uygun fiyatı verdiğini söylüyor. Artık ne kadar doğru bilemesem de bizim de içimize siniyor. Ertesi sabah 04:00’te otelimizden alınacağımızı belirtiyorlar. Yani yine bizim için erken başlayacak birkaç gün olacak.

İşlerimizi hallettikten sonra ana yola çıkarak karnımızı doyuracak restoran aramaya girişiyoruz. İlk girdiğimiz mekanda menüde yer alan ürünlerin yüzde doksanı mevcut değil. Görevli bize her söylediğimiz yiyecekten sonra “empty” yani “boş” diyor. Biz de yol üzerinde gördüğümüz diğer restorana gidiyoruz. Bu restoran tamamen Endonezya yemekleri ile dolu menüsü ile gözümüzü korkutuyor. Bir önceki deneyimlerimizden Endonezya yemekleri ile aramızın bozuk olması, menüyü gördükten sonra restorandan çıkmamıza sebep oluyor. Başka gidecek yer olmaması da cabası. Biz de yol üzerinde gördüğümüz tezgahlardan biraz meyve alıyoruz, marketten de biraz abur cubur depoluyoruz ve erkenden odamızın yolunu tutuyoruz.

Odaya döndükten sonra da akşam boyunca kitap okuyup müzik dinleyip ertesi günün yolculuğuna hazırlanıyoruz. Java ve Bali arasındaki bir saatlik zaman farkı da etkili oluyor erken uyuma kararımızda. Ben arada günlüklerimi tamamlamaya çalışıyorum. Fakat üzülerek fark ediyorum ki, bir süredir yolculuklar bedenimi yormaya başlamış. Gün içerisinde üç farklı araç değiştirmemiz yorgunluğumuzun ana nedeni olsa da en kısa süren yolculuklar bile erkenden yorgunluk bayraklarını çekmeme neden oluyor artık.  Sabaha karşı otelden alınacağımız için erkenden uykuya dalıyoruz.

Bali, Endonezya.

Standard

16 Temmuz 2013, Salı.

IMG_8888

Flores – Bali arası uçaktan gözüken ufak adalardan bir tanesi.

DSC02134

Motosikletle giderken.

DSC02145

Padang Padang plajı.

DSC02155

DSC02175

DSC02196

DSC02233

DSC02240

Pura Luhur Tapınağı’nın bulunduğu Uluwatu bölgesinden manzaralar.

Sabah saatin alarmı ile uyanıyoruz. Bizi Bali’ye götürecek uçağımız saat 10:05’te olduğu ve havaalanı şehir merkezine çok da uzak olmadığı için güne biraz daha sakin ve yavaş başlıyoruz. Konukevinde kahvaltılarımızı yapıyoruz. Midem bir önceki günden biraz problemli olduğu için ben her yediğime temkinli yaklaşıyorum.

Kahvaltı sonrasında eşyalarımızı toplayıp bizi havaalanına götürecek bir araç ile anlaşmak üzere ana yola çıkıyoruz. Şehirde daha önce hiç taksi görmediğimiz için nasıl bir araçla yolculuk yapacağımız konusunda da pek bir fikrimiz yok. Yola çıkmamızla büyüklü küçüklü bütün araçların durması bir oluyor. Birkaçına fiyat soruyoruz, sonunda bir tanesi ile 20.000 IDR’ye anlaşıyoruz. Havaalanı ana yolun biraz daha dışında yer alıyor ve şehir merkezinin bulunduğu liman kıyısından havaalanına ulaşmak on beş dakikamızı alıyor.

Havaalanına geldiğimizde küçücük bir bina bizi karşılıyor. Binanın dışında bulunan cafe’den bozma sandalyelerin atıldığı alanda tekne turunda tanıştığımız Slovak Marketa ile rastlaşıyoruz. O da 09:00 uçağı ile Bali’ye uçacağını söylüyor, işlemlerini çoktan halletmiş bile. Biz de içeri girip check-in işlemlerimizi tamamlıyoruz. Bu küçük havaalanında her şey bilgisayarsız elle ayarlanıyor. Şehirden havayolu ile çıkabilmeniz için 10000 IDR havaalanı vergisini de ödemeniz gerekiyor. İşlemlerimizi hallettikten sonra uçağımızı beklemek adına dışarı çıkıyoruz. Marketa ile biraz muhabbet ediyoruz.

Biz muhabbete dalmışken Cihan ve Marketa’nın beraber dalış yaptığı İtalyan bir adam da yanımıza geliyor ve muhabbetimize dahil oluyor. Dalışlardan ve bizim başımızdan geçenlerden bahsederken, yan masadaki diğer bir İtalyan da konuşmaya katılıyor. Ben su üzerinde bizi bulamadıklarından söz edince, diğer İtalyan kendisinin de dalış okulu işlettiğini, bu uygulamanın çok yanlış olduğunu, normalde su seviyesinin ve akıntının güçlü olduğu dönemlerde dalış yapmadıklarını, akıntılar yüzünden dalışların çok tehlikeli olduğunu anlatıyor bize. Ben içten içe ucuz kurtardığım için şükrediyorum ve sonrasında ad yapmış büyük firmalar dışında ne kadar profesyonel gözükürlerse gözüksün kimse ile dalış yapmamaya karar veriyorum.

Minik uçağımız yarım saat rötarla kalkıyor. Bali’ye öğlene doğru varıyoruz. Havaalnından çıkınca daha önce deneyimlerimiz ile bizi Kuta’ya götürmesi için 50000 IDR’ye bir taksi ile anlaşıyoruz. Kuta’da uygun bir otel ayarlıyoruz, eşyalarımızı bırakıyoruz, biraz soluklanıyoruz. Sonrasında da karnımızı doyurmak üzere ana cadde üzerine çıkıyoruz. Bir yandan da Ijen ve Bromo için tur fiyatlarını öğrenmeye çalışıyoruz; fakat hiçbir turizm firması yardımcı olmuyor. Dalga geçer gibi bizi oyalayıp, “Adamım çok pahalı ya!” diyip gönderiyorlar bizi. Fark ediyorum ki Kuta’nın samimiyetsizliğini hiç özlememişim.

Yol üzerindeki restoranlardan bir tanesinde karnımızı doyurduktan sonra ben kötü hissetmeye başlıyorum. Baş dönmesi ve karın ağrısı tüm etkisiyle geliyor. Fakat günü otel odasına kapanarak da geçirmek istemediğim için odaya dönüp beni idare edecek ilaçları aldıktan sonra adanın güneyine gitmek için kendimi zorluyorum. Konakladığımız otel aracılığıyla yarım günlük bir motosiklet kiralıyoruz ve Uluwatu’nun yolunu tutuyoruz. Uluwatu, Kuta’nın merkezinden sadece otuz kilometre uzakta olsa da bölgeye ulaşmamız bir saatten fazla sürüyor. Bali trafiği çıldırtan derecede sıkışık ve karışık.

Uluwatu bölgesine vardığımızda ilk olarak “Eat, Love and Pray” yani “Ye, Sev, Dua Et” filminin geçtiği Padong Padong plajını ziyaret ediyoruz. Tepeden görülebilen yeşillikler ve kayalıklar arasına sıkışmış bu sevimli plaj, büyük dalgaları nedeniyle de sörf tutkunlarının uğrak noktası oluyor. Biz gün batımını Uluwatu Pura Luhur Tapınağın’da yapmak istediğimiz için plaja inmeden yolumuza devam ediyoruz. Bali’deki her bölgenin birbirinden çok farklı bir havası var. Ubud, Uluwatu, Kuta, Denpasar hep farklı kitlelere hitap ediyorlar. Bu adayı çekici yapan özelliklerinden bir tanesi de bu.

Adanın en güneyine vardığımızda belimize cart mor renkli kuşaklarımızı bağlayıp maymunlar tarafından işgal edilmiş tapınak alanına giriyoruz. Ben soğuk soğuk terler döktüğüm için yola devam edebilmek için belli aralıklarla oturup derin derin nefes almaya ihtiyaç duyuyorum. Karşımızda duran tapınak ise muazzam. Yüksek kayalıkların yamacına kurulmuş tapınak binası büyüleyici manzaralar sunuyor. Yüksek gri kayalıkları yalayan kuvvetli dalgalar, bölgenin yeşilliği ile birleşiyor. Tapınak alanından biraz daha içeriye girince tamamen kayalıklarla çevrili yeşil çimenler beni oldukça heyecanlandırıyor. Bir saate yakın burada vakit geçiriyoruz. Fotoğraf çekiyoruz, kayalıklardan dalgaları dinleyip manzarayı izliyoruz. Öyle bir atmosferi var ki buranın direk filmlerde ana karakterlerin intihar etmek için kendilerini kayalıklardan aşağı bıraktıkları mekanları andırıyor. Gün batana kadar kayalıklar etrafında oyalanıyoruz.

Hava karardığında da tekrar motosikletimize atlayıp Kuta’nın yolunu tutuyoruz. Arada karnımızı doyurmak için yolda bir mola veriyoruz. Kuta’ya döndüğümüzde benim tek istediğim düz bir zeminde uzanmak. Son bir haftadır bünyemi oldukça zorlamışım.

Akşam boyunca odada kalıyorum. Bir yandan internetteki işlerimi halletmeye çalışırken, bir yandan da önümüzdeki ay sonunda yolculuk edeceğim Amerika biletini kesinleştirmeye uğraşıyorum. Amerika yolculuğu uzun ve pahalı bir yolculuk olacak benim için; çünkü ilk durağım New York. Şans eseri son anda sadece tek bir aktarma yapacağım ve 30 saatten az süren bir yolculuk kombinasyonu bulunca hemen bilete saldırıyorum. Bileti aldığımı düşünürken siteden gelen uyarı e-postası gecenin ilerleyen saatlerine kadar işlemlerle uğraşmama neden oluyor. Artık saat 2-3 gibiyken yorgun düşmüş; ama işlerimi halletmenin rahatlığı ile uykuya dalıyorum.

Flores, Endonezya.

Standard

15 Temmuz 2013, Pazartesi.
IMG_8621

IMG_8622

IMG_8624

IMG_8625

IMG_8626

IMG_8633

IMG_8635

IMG_8636

IMG_8638

Labuanbajo sokaklarından manzaralar.

Bir önceki günün verdiği yorgunluk ve mide bulantısı ile sabah normal bir saatte uyansam da, kendimi toparlayabilmem öğleden sonrayı buluyor. Her ayağa kalkma çabamda baş dönmesi ile tekrar yatağa yığılıyorum. Böyle hasta hissettiğim günlerde, yanımda tek istediğim insan her seferinde annem oluyor. Arada Cihan elinde salatalık ve elma ile geliyor. Benim en sevdiğim mide bulantısı yiyecekleri. İki gündür ağzıma ilk defa birer lokma bir şeylerin girmesi gözümü biraz açmama yardımcı oluyor.

Öğlene doğru sonunda oda içerisinde durulamaz bir sıcaklığa kavuştuğunda ve ben de terden sırılsıklam uyandığımda kendimi daha iyi hissettiğimi fark ediyorum. Güzel bir soğuk duş da toparlamama yardımcı oluyor. Duş sonrası odada hazırlanırken Cihan geliyor. O da tüm günü dışarıda tek bir sokaktan oluşan Labuanbajo’yu dolanarak geçirmiş. Beraber kendimizi dışarı atıyoruz. İlk işimiz bir internet cafe’ye uğramak oluyor. Şehrin genelinde kablosuz internet bağlantıları restoranlarda ve cafe’lerde bulunsa da internet cafe’lerde işleri halletmek hep daha kısa vakit alıyor. Ben internet cafe’de banka işlerimi halletmeye çalışıyorum, bir yandan da Ağustos’ta gideceğim Amerika için uygun uçak biletlerini inceliyorum. Bir buçuk saate yakın burada oyalandıktan sonra şehrin ana sokağı üzerinden yürüyoruz biraz. Limandan sonraki ilk 200 metreyi geçtikten sonra, şehrin rengi de değişiyor. Turistik öğelek giderek yerini yerelliğe bırakıyor. Yerellerin tezgahlarda tatlılar, şekerli içecekler ve kızartmalar sattığı masalar her köşe başını dolduruyor. Denize uzanan ara sokakları ve merdivenleri oyun oynayan çocuklar sarıyor. Şehrin yapay pazarlama öğelerinin yerini rengarenk Endonezya hayatı alıyor.

Bir süre yollarda yürüdükten sonra yol üzerinde gördüğümüz Flores Spa isimli masaj salonuna girip uygun bir masaj seçiyoruz. Masaj salonu o kadar dolu ki bize ancak bir buçuk saat sonrasına randevu verebiliyorlar. Biz de tütsü kokulu klimalı salondan istemeye istemeye ayrılıyoruz. Masaj öncesi vaktimizi şehirdeki en popüler mekanlardan birine gidip meyve salatası ısmarlayarak ve internette dolanarak geçiriyoruz. Bir buçuk saat sonunda tekrardan masaj salonunun önündeyiz. Bu sefer tekneden arkadaşlarımızla rastlaşıyoruz. İki saate yakın içeride kaldıklarından ve masajdan son derece memnun ayrıldıklarından bahsediyorlar. İçeri girdiğimizde bizi salonun arka tarafında bulunan odalara alıyorlar. Bir saat süren geleneksel masaj özellikle kaslara yönelik uygulanıyor. Ben masajı kuvvetli istediğim için masaj yapan ablanın güçlü elleri bir saat sonunda vücudumda ezilmemiş kas bırakmıyor. Sonuç ise son derece rahatlatıcı. Bir süredir her türlü yüzeyde uyumuş ve perişan olmuş bedenime çok iyi geliyor. Masaj sonrasında salonun içerisinde duş alıp (Endonezya’daki ilk sıcak su deneyimimiz) ikram edilen limonlu zencefilli çayları içiyoruz ve akşam yemeği için tekne grubu ile buluşmak üzere yine The Lounge’a gidiyoruz.

Bu mekan Labuanbajo’da herkesin ikinci durağı olmuş durumda. Yine bizden başka teknedeki diğer insanlar da akşam yemeğini yemek üzere buraya gelmişler. Gece canlı müzik, güzel muhabbet eşliğinde akıp gidiyor. Canlı müzik sonrasında herkesle vedalaşıp ayrılıyoruz. Yarın sabahtan Bali’ye uzanan bir yolumuz var.

14 Temmuz 2013, Pazar.

Sabah 06:45’e kurduğumuz alarmla uyanıyoruz. Uzun bir süreden sonra, sabit duran bir yatakta yatmanın tadı damağımda kalıyor yataktan kalkarken. Kahvaltıları yapıp 07:30’da buluşmak üzere dalış okulunun önüne gidiyoruz. Kanadalılar çoktan gelmiş bile. Burada yeni kurulmuş olan dalış okulunun sahipleri bize daha önceden aldıkları donut’lardan ikram ediyorlar. Herkese de birer şişe su veriyorlar. Sonrasında çok da oyalanmadan iki grup halinde bizi dalış noktalarına götürecek botların bulunduğu limana doğru yürüyoruz.

Başlangıç seviyesinde olan ekibin şansına büyük, geniş ve rahat gözüken bir bot onları bekliyor. İleri seviye ekibi ise Gili Trawangan’da kullandığımız, küçük, motoru daha güçlü, iki tarafında bambu raftların bulunduğu bir bot bekliyor. Bota girdiğimizde ekipmanları bizim için çoktan hazırlanmış buluyoruz.

İlk dalış noktası olan Tatawa Besar’a ulaşmamız iki saate yakın sürüyor. Botumuz hızlı olmasına rağmen gidilen mesafeler o kadar uzun ki, git git bir türlü bitmiyor. Bir önceki gün büyük teknemizle tıngır mıngır geçtiğimiz adacıkların arasından, bu sefer de dalış yapmak için son sürat ilerliyoruz. Sonunda dalış noktasına geldiğimizde hazırlanıp eşyalarımızı kuşanıyoruz ve iki grup halinde suya atlıyoruz. Benim suya dalışım çok problemli oluyor. Daha önce yaptığım dalışlardan farklı bir kıyafet giymem, farklı ağırlıklar kullanmam su içerisinde batmamı zorlaştırıyor. Herkes daldıktan sonra bir beş dakika kadar suyun dibine dalmakla uğraşıyorum. Dalış hocası gelip ekstra ağırlıkları bana verse de suyun altına girdiğimde de dengemi bir türlü ayarlamıyorum. Bu da bende büyük paniğe yol açıyor. Daldığımız nokta ise muazzam. Suyun dibine girer girmez kocaman köpekbalıkları, boyum kadar rengarenk balıklar, kaplumbağalar görüyoruz. Su altı çeşitliliği son derece etkileyici. Yokuş şeklinde uzanan resifler şu ana kadar daldığım yerler arasında en canlı renkleri de beraberinde sunuyor. Akıntı ise kuvvetli. Bir saate yakın su altında kalıyoruz. Sonlara doğru dengemi sağlamış olsam da, en baştaki sıkıntıların paniği dalış boyunca bende bitmeyen bir huzursuzluğa yol açıyor.

İkinci dalış noktası olan Batu Bolong’a ulaşmamız ise on beş dakika sürüyor. Suyun ortasında yer alan genişçe bir kayanın etrafında dalacağımızı, kayanın altının duvar şeklinde dibe kadar inen son derece canlı resiflerle dolu olduğunu söylüyor bize dalış hocası. Bir süre kaya etrafındaki botların seyrekleşmesini bekliyoruz. Fakat dalgalar o kadar kuvvetli ki, bir süredir şaşırtıcı şekilde deniz üzerinde kendini belli etmeyen mide bulantım alttan altta huzursuzluğunu da hissettiriyor. On beş dakika bekledikten sonra tekrar suya daldığımızda hem adrenalinin etkisiyle, hem de gördüklerimin büyüsü ile rahatsızlıktan eser kalmıyor. Daldığımız yer açık ara farkla şu ana kadar gördüğüm en güzel dalış noktası. Tepeden bakıldığında kuru bir kaya gibi gözüken bu taşın etrafını bu kadar canlılığın doldurmuş olmasını aklım hayalim almıyor. Kocaman balık sürüleri, benden daha da büyük balıklar, çeşit çeşit mürekkep balıkları, köpek balıkları etrafımı sarmalıyor. Taşıdığım kilolar konusunda yine biraz problem yaşasam da ilk dalışa kıyasla çok daha rahatım. Su altında akıntı son derece kuvvetli olduğu için kayanın etrafında zigzaglar çizerek yüzüyoruz ve elli dakika kadar suyun altında kalıyoruz. Su yüzeyine çıktığımızda herkes dalış noktasından son derece etkilenmiş.

Üçüncü dalış noktasına olan yolumuz biraz daha uzun sürüyor. Manta Point olarak bilinen bu mekana geldiğimizde sığ sularda yemek molası veriyoruz. Küçücük botumuzda durmak mümkün değil, benim bırakın yemek yemeyi ayakta duracak takatim kalmıyor bir noktadan sonra. Herkes karnını doyurur ve dinlenirken ben kendimi sulara atıyorum. Fakat ne yazık ki su yüzeyindeki dalgalar da mideme iyi gelmiyor ve hayatımda ilk defa su içerisindeyken kusuyorum. Kusmak biraz midemi rahatlasa da tekneye çıkmamla tekrar rahatsızlık hissetmem devam ediyor. Öyle ki, bir noktada bu işkenceyi kendime neden çektirdiğimi sorup duruyorum. O anda tek istediğim sallanmayan bir düzlemde uzanıp gözlerimi kapatmak. Yarım saatlik işkence gibi geçen bir molanın sonrasında hazırlanıp dalacağımız alana gidiyoruz. İlk grup suya atlıyor; ama o da ne, akıntıyı yanlış hesaplamışlar. Grubu tekrar bota almak ve onları tekrar hazırlamak biraz vaktimizi alıyor. Ben bu sırada oksijen tüpü sırtımda, paletler ayağımda kusmamak için kendimi zor tutuyorum. Dalışımıza kısa bir süre kala artık kendimi botun kenarına itip yine kusuyorum. Herkes şaşkın. Hocaya su altında daha iyi olduğumu söylüyorum ve beş dakika sonra tekrar su altındayız. Dalış yaptığımız bu son nokta kuvvetli akıntıları ve su altında bolca görülen vatozları ile meşhur. Üç dalış arasında akıntıya rağmen en rahat ve kontrollü olduğum dalış bu oluyor. Akıntı kuvvetli olsa da istediğim gibi yön verebiliyorum kendime, görmek istediklerim için ölü resiflere tutunup inceleme vakti buluyorum, akıntının beni sürüklemesine izin vermiyorum, hava kullanımım da yine son derece iyi. Bu arada bizim gruba başlangıç seviye olmasına rağmen çeşitli numaralarla dahil olan Kanadalı Peter, resifleri parçalama ve su üzerinde eller kollar bir yana çırpınma konusunda ayrı bir vaka olduğu için sonlara doğru dalış hocası onu diğer gruba yönlendiriyor. Biz diğer gruba nazaran su altında daha fazla vakit geçirip vatoz arayışlarımızı sürdürüyoruz; ama nafile.

Bir saat sonunda su yüzeyine çıktığımızda ise ayrı bir sürpriz bizi bekliyor. Bir kilometre kadar sürüklendiğimiz için botun bulunduğu bölgeden de oldukça uzağız. Açtığımız kırmızı uyarı balonunu uzakta bekleyen botumuz bir türlü göremiyor. Bir saat boyunca çığlıklar atıyoruz, bağırıyoruz, ıslık çalıyoruz; ama bot bizi fark etmiyor. Su üzerinde sürekli akıntı ve kocaman dalgalarla mücadele ediyoruz. Ben bir noktada sonumuzun “Açık Deniz” isimli filmdeki gibi olacağından korkuyorum. O an denizin ortasında kalsak ve bot bizi bulamasa yapabilecek hiçbir şeyimiz yok. Üstelik ben güçten son derece düşmüşüm. Sürekli bir mide bulantım var, gün boyu mideme hiçbir şey girmemiş ve daha fazla ayak çırpacak enerjim yok. Su üzerinde kusma maceram burada da devam ediyor. Bir yandan da içimden acaba bölgede insan yiyen büyük balıklar benim izimi bulur mu diye paranoyaya kapılıyorum. Ama tabi bölgede insan yiyen büyük balık yok. Hayal gücü sen nelere kadirsin!

Herkesin surat ifadesindeki dehşeti görebiliyorsunuz. Bizimle beraber olan dalış hocası kendi kendine İtalyanca bir şeyler söylemeye başlayınca işin ciddiyeti daha da ortaya çıkıyor. B planımız olmadığı ise ortada. Sonunda bizim gruptan iki kişi akıntıya karşı epey bir mesafe yüzerek bota kendilerini belli ediyorlar da, önce onları sonra bizi, sonra da en uzakta bulunan bizden önce su yüzeyine çıkmış grubu bot sırasıyla toparlıyor.

Bota çıktığımızda ise ben perişan haldeyim. Geri dönüş yolu iki saat sürüyor ve bu iki saat boyunca ben kendimi düz bir zemine atıp gözlerimi kapatıyorum, belli aralıklarla kusmam ise devam ediyor. Bir süre dalmama kararım ise baki. Yolda bir ara küçük bir adanın yanında duruyoruz. Bu adada sadece 8-9 bungalov, bir adet restoran ve küçük bir liman bulunuyor. Tabiri caizse tam anlamıyla ıssız, cennet adası. Bu adanın açıklarında bir beş dakika mola verince koşuya çıkmış ya da kumsal yakınlarında yüzen batılılar dikkatimi çekiyor. Bir noktada mutlaka bu adayı da ziyaret etmem gerektiğini not alıp baygınlığıma devam ediyorum.

Sonunda limana güneşin batımı ile varıyoruz. Benim de dinlenme sonrası gözüm biraz açılmış. Limanda bizi dalış merkezinden bir görevli karşılıyor. Bizim küçük maceramızdan haberdar olduğunu, çok üzüldüğünü ve biraz olsun bizi mutlu etmek adına bira ve kek aldığını anlatıyor. Dalış merkezine gittiğimizde bir yandan dalış defterlerimizi doldururken bir yandan da başımızdan geçen talihsizliklerden bahsediyoruz. Herkes için fazlasıyla yorucu bir gün olmuş. Biz dalış merkezinde oyalanırken, diğer bottakiler de geliyor. Biraz da onların dalışlarından konuştuktan sonra otelimizin yolunu tutuyoruz.

Klimalı odadan vantilatörlü odamıza taşınıyoruz. Ben duş bile almadan kendimi yatağa atıyorum. Akşam yemeğinde tekne ekibi ile buluşulacak olsa da kendimde o gücü bulamıyorum ve tüm gün boyunca kendisini göstermiş ve giderek artmış mide bulantısı ve baş dönmesi ile uyumaya çalışıyorum. Ama ne mümkün! Sürekli sallanıyormuşum hissini üzerimden atamıyorum ve epey zorlu bir geceye başlıyorum.

Lombok – Flores, Endonezya.

Standard

13 Temmuz 2013, Cumartesi.

DSC02096

Sabak kahvaltımız: kızarmış muz, papaya ve karpuz.

DSC02098

Tekne miçolarımızdan bir tanesi manzaranın tadını çıkarıyor. Teknede toplamda dört miço ve bir kaptan bulunuyor.

DSC02100

Rinca Adası’nda yer alan milli parka doğru ilerlerken.

DSC02101

Parkın girişinde ejderler tarafından zarar görmüş veya öldürülmüş insanların listesi asılı bulunuyor.

DSC02102

Parkta gördüğümüz ilk ve tek ejder.

DSC02104

DSC02107

DSC02109

Rinca Adası’ndan manzaralar.

DSC02122

DSC02126

Çıkışa doğru mutfak yakınlarında gördüğümüz ejderler.

IMG_8605

IMG_8643

Kelor Adası açıkları.

Teknedeki hayata giderek alışıyorum. Bu sefer tekne çalışanlarının “Haydi kahvaltı hazır” sesleri olmadan erkenden kendiliğimden uyanıyorum. Teknenin bir kısmı çoktan uyanmış, arasından geçtiğimiz muhteşem adaların ve tepeciklerin manzarasını izliyorlar güverteden. Ben de onlar arasındaki yerimi alıyorum. Saatin yediyi göstermesi ile beraber kahvaltı da hazır: taze meyve ve kızartılmış muz. Son derece basit olmasına rağmen, leziz.

Kahvaltı sonrasında biraz muhabbet, biraz miskinlik derken günün ilk durağı olan Rinca Adası’na varıyoruz. Bir önceki gün Komodo Adası’nda olduğu gibi milli parkın girişinde görevliler tarafından kısaca bilgilendiriliyoruz. Ada etrafını gezebileceğiniz çeşitli rotalar olmasına rağmen, biz topluca bir buçuk saat süren orta rotayı seçiyoruz. Bir buçuk saatlik yürüyüş boyunca dağları, tepeleri, ormanları geçiyoruz. Ama şansımıza etrafta tek bir adet bile ejder yok. Üstelik adada ejderler dışında barınan bufalolardan, geyiklerden, maymunlardan da eser yok. Bol bol hayvanların ayak izlerine ve dışkılarına rastlasak da yürüyüş boyunca kendisini gösteren tek bir hayvan bile bulamıyoruz. Adada 2400’e yakın Komodo ejderi yaşasa da bir tanesini bile göremiyoruz resmen.

Bir noktada grupta bir hareketlenme oluyor, sonradan öğreniyoruz ki İngiliz çocuklar bir yılanla burun buruna gelmişler. Üstelik engerek yılanı! Bu yılan kobradan bile daha zehirliymiş. Rehberlerimiz hemen işe el koyuyor da tehlike ortadan kalkıyor. Sonrasında ejderlerin yumurtladığı bir alanda bize hayvanlar hakkında daha detaylı bilgi veriyorlar. Yürüyüş bittikten sonra girişte bulunan restoranın ve kulübelerin olduğu bölgeye varıyoruz. Daha önceki gün olduğu gibi ejderleri yine burada bizi beklerken buluyoruz. Rehber ejderlerin mutfağa yakın bölgelerde beklediğini, özellikle yemek kokusuna geldiklerini anlatıyor. Çiftleşme döneminde olduklarından ve bölgedeki dişi ejderler için rekabet bol olduğundan karşımızda duran iki kocaman ejderden bir tanesinin kolunun kırık olduğunu öğreniyoruz. Üstelik hayvanların kolları bir kere kırıldı mı iyileşmiyormuş. Rehberimizin verdiği bilgiye göre ejderlerin çiftleşmesi dört saate yakın sürüyormuş ve penisleri iki bölümden oluşuyormuş. Erkek ejder çok yorulduğunda ikincisini kullanıyormuş. Yürüyüş sonrasında restoranda soluklanmak herkese iyi geliyor.

Tekrardan teknemize döndüğümüzde öğle yemeğimizi burada yiyioruz ve yolculuğumuzun bir sonraki durağı olan Kelor Adası’na doğru yola çıkıyoruz. Tekneyle iki saatlik bir yolculuk sonrasında Kelor Adası’na varıyoruz. Saman rengi değişik şekillerdeki tepeciklerle ve dağlarla çevrili, kristal berrağı suları ve bembeyaz kumları ile bu alan şimdiye kadar yüzdüğüm en güzel yerlerden bir tanesi. Biraz su yüzeyinde oyalandıktan sonra maske ve şnorkellerden bir tanesini alıyorum ve biraz daha açıklara gidiyorum. Su altında su yılanı, kirpi balığı, palyaço balığı ve çotra balığı görünce keyiften dört köşe olmuş şekilde kıyıya kadar geri yüzüyorum. Cihan’a gördüklerimi anlatınca o da benimle beraber geliyor ve tekrar suyun altını keşfetmek üzere şnorkellerimize sarılıyoruz. Bir saate yakın balık kovalıyoruz. Özellikle de bir anemonun içerisinde yer alan palyaço balıklarını fotoğraflamak için epey vakit harcıyoruz. Her seferinde su bizi yüzeyine fırlatmayı başarıyor.

İki saat kadar adanın etrafında yüzdükten sonra tekrardan tekneye dönüyoruz. Tekne bizi son durağımız olan Flores’e Labuanbajo kasabasına öğleden sonra getiriyor. İstersek o geceyi de teknede geçirebileceğimizi söylüyorlar. Biz ertesi gün dalış yapmayı planlayan kalabalık bir ekip olara dalış okulları ile konuşmak üzere ana caddenin yolunu tutuyoruz. Dalış okullarından fiyatlar ve dalış noktaları konusunda bilgi alıyoruz. Bir tanesinin ileri seviye ve başlangıç olarak iki grup halinde bizi farklı yerlere götürebileceği sözü üzerine dalış merkezimizi belirliyoruz. Burada gideceğimiz dalış noktalarını kendimiz seçiyoruz. Gerekli evrakları dolduruyor ve ertesi gün yapacağımız dalışlar için kıyafet, maske ve palet ölçülerimizi belirliyoruz. Sonrasında da dalış okulundan çıkıp aynı gece konaklayacağımız otel arayışına girişiyoruz.

On kişiye yakın bir grup halinde dolandığımız için hızlı hareket etmemiz de çok mümkün olmuyor ve ilginç bir şekilde bölgede yer alan hangi otele, hangi konukevine oda sorarsak soralım “dolu” cevabı ile karşılaşıyoruz. Üstelik bir noktada yağmur o kadar kuvvetli yağmaya başlıyor ki, sırılsıklam olmamak elde değil. Bizim otel arayışımız yine de yağmura rağmen devam ediyor. Sonunda yol üzerindeki otellerden birinde görece uygun bir fiyata, üç adet oda buluyoruz. Tek sorun yağmur altında eşyalarımızı iskelede yer alan tekneden odalara taşımak. Etkisini giderek artıran yağmura inat tekneye gidip çantalarımızı hazırlıyoruz, çantalarımızın su geçirmez korumalarını örtüp, çıplak ayak sokaklarda koşmaya başlıyoruz. Sonunda otele vardığımızda herkes sırılsıklam. Akşam tekne ekibi ile saat 18:00’de buluşmaya söz vermiş olsak da herkesin yemek öncesinde iyi bir duşa ihtiyacı var.

Duş sonrasında kırk dakika rötarla İtalyan restoranına varıyoruz, ama ekibin çoğu çoktan yemeklerini yiyip mekan değiştirmiş bile. Restoranda sadece İspanyol kızlar bekliyor. Hep beraber yemeklerimizi söyleyip karnımızı doyuruyoruz. Abartı fiyatlarına rağmen gelen yemek porsiyonları bizi hayal kırıklığına uğratıyor. Yemek sonrasında herkesin bulunduğu “The Lounge” isimli, bölgede tekelini kurmuş diğer mekana geçiyoruz. Teknedeki herkes bu mekanda. Yirmi dört kişi için arka arkaya dizili masalara sandalye yetiştiremiyorlar. Gece boyunca muhabbet devam ediyor, deneyimler paylaşılıyor, iletişim bilgileri alınıyor. Arada Luisa sahneye çıkıp gitarı eline alıyor ve çok beğendiğim kendi şarkılarından bir demet söylüyor. Üstelik açılışı da gecenin anısına Eagle Eye Cherry’den “Save Tonight” ile yapıyor. Gece yarısına doğru canlı müzik bittiğinde biz de çok oyalanmadan hesapları ödeyip ekiple vedalaşıp otelimize geri dönüyoruz. Yarın uzun bir gün bizi bekliyor.

12 Temmuz 2013, Cuma.

DSC02001

DSC02003

DSC02009

DSC02015

Büyüleyici Gili Bola Adası.

DSC02051

Komodo Ulusal Parkı.

DSC02055

DSC02060

DSC02071

Komodo ejderleri hantal gibi gözükseler de saatte 30 kilometre hızda koşabiliyorlar.

IMG_8555

IMG_8577

IMG_8578

Gecenin rengi karanlık sulara karışıyor.

Sabah yine teknedeki görevlinin “Good morning guys! Breakfast is ready.” sesiyle uyanıyoruz. Dün gecenin yolculuğu herkes için son derece korkutucu geçmiş, herkes erkenden kendini yataklara atmış. Gece teknemizi zıplatan dalgalar, fırtına yüzünden camdan gelen su damlaları ve yağmur sesi nedeniyle bölük pörçük de olsa on dört saate yakın uyuyorum ben. Gece boyunca, her gözümü açışımda ya da kafamı düz yerden kaldırdığımda mide bulantısı tüm etkisi ile kendisini gösteriyor. Teknemiz fırtına ile boğuşurken hepimizi perişan ediyor. Lombok ve Flores arasındaki bu tür tekne yolculukları, özellikle de güvenlik konusundaki eksiklikleri ile meşhur olduğu için geceyi çıkarıp çıkaramayacağımız konusunda yükselen endişeler de ağır basıyor üstelik. Öyle ki gece belli bir noktada tuvalete gitmek için uyandığımda yoğun sarsıntılar yüzünden kafamı tuvaletin tavanına çarpıyorum, sabit durmak mümkün değil. Cihan sabah “Denizin şakası olmaz, yirmi dört cengaver genci yere serdi direk.” dediğinde de son derece haklı.

Sakin sulardaki kahvaltımız herkese iyi geliyor. Akşam yemeğini yememiş / yiyememiş biz ise direk kahvaltılara gömülüyoruz. Günün ilk durağı Gili Laba Adası oluyor. Turkuaz renkte suları uzaktan güzel gözükse de her suya gireni çarpan denizanaları vücudumuzda kırmızı izlerini bırakıyorlar. Sahile çıktığımızda uzaktan görünen tepeye tırmanışımız başlıyor. Elde fotoğraf makinesi, üzerimde bikini ve pareo, ayaklarımda artık tabanları erimeye yüz tutmuş parmak arası terlikler ideal tırmanış kıyafetleri olarak adlandırılamıyor tabi. Durum böyle olunca da tepeye çıkmam uzun sürüyor. Sonunda tırmanışı bitirip kendimizi yukarıda bulduğumuzda ise manzara muazzam. Birbiri arasına girmiş koyları dolduran turkuaz rengi sular, derinliklerine bağlı olarak mavinin her tonunu gözler önüne seriyor. Adada bizden başka insan izi yok. Bu durum adaya ilk ve tek gelenin biz olduğunu hissettiriyor. Tepedeki manzaraya karşı bir süre oturuyoruz, rüzgarın çalılar arasından vücudumuzu okşamasına izin veriyoruz. Doya doya gördüklerimizi içimize çekiyoruz. Dönüş yolu tırmanışa göre biraz daha kolay oluyor.

Terden sırılsıklam kendimizi denize attığımızda aklımda hiçbir şey yok. Suyun vücudumu serinletmesine izin veriyorum. O anda dünyadaki hiçbir şey umurumda değil. Hayat bu anda, sadece burada. Bir sonraki durağımız olan “Red Beach” olarak anılan kırmızı plaja gitmek için teknedeki yerimizi alıyoruz. Son anda Luisa fark ediyor, Risto ortalıkta yok. Uzaktan seçilebilen ufak silueti kayalıkların arasından yolunu bulmaya çalışıyor. Gelince öğreniyoruz, tekne görevlilerinin “Tepeceğin öbür tarafından inmeyin, geldiğiniz yoldan dönün.” sözlerini tam olarak anlamamış olacak ki tepenin öbür tarafına inmiş. Son anda Luisa onu fark etmese, bu ıssız adada tek başına kalacaktı az kalsın. Tek başına yolculuk etmenin bazen bu tür sorunları olabiliyor! Eksikliğinizi kolay kolay fark edemiyorlar.

İki saatlik bir yolculuktan sonra Red Beach’e demirliyoruz. Akıntı kuvvetli olsa da suyun içerisinde olmak güzel. Huzur veriyor. Yine hiçbir insan izinin bulunmadığı bu adanın kumsalına “pink beach” ya da “red beach” deniyor. Yani pembe kumsal ya da kırmızı kumsal. Bu kumsal adını beyaz kumlarına karışan kırmızı mercan parçalarından alıyor. Gerçekten de biraz yüzme ve şnorkelleme sonrası kıyıya vardığımızda fark ediyoruz bu kumsalın pembemsi tonunu. Burada bir süre kumlarla oynuyoruz, yolculuk planlarından bahsediyoruz. Öyle ki benim ve Cihan’ın Japonya hakkındaki yorumları hem Risto’yu, hem de Urs’u Japonya’ya gitme konusunda ikna etmeye yetmiş gözüküyor.

Bölgede iki saate yakın kaldıktan sonra günün son durağı olan Komodo Milli Parkı’na, Komodo Adası’na gidiyoruz. Bu adada Komodo ejderlerini görmeyi amaçlıyoruz. Adaya girmeden önce öğlen yemeklerimizi yiyoruz, tekne görevlileri herkesten 50.000 tutarındaki fotoğraf makinesi ücretini alıyorlar. Biz makinemizi kullanamayacağımızı söyleyip bu ücreti ödemesek de makinemizi gizlice yanımızda götürerek fotoğraf çekebiliyoruz. Daha önce Murat bu bölgedeki sinekler yüzünden dengue hummasına yakalandığından, önlemi elden bırakmayıp bütün vücuduma tekrar tekrar sinek ilacı sıkıyorum ben. Adaya girdiğimizde bize ejderler hakkında bilgi veriliyor. Şu anda ejderlerin çiftleşme döneminde olduğunu söylüyorlar. 50 yaşına kadar yaşayabilen bu hayvanlar, üç metreye kadar da büyüyebiliyorlar. Son derece hantal görünüşlerine rağmen, saatte 15-20 km arası koşabildiklerini duyunca çok şaşırıyorum. Adaya ilk girişte yerleşim bölgeleri arasında yer alan birkaç ejderi görüyoruz. Orta uzunluktaki yürüyüş parkurunu seçip milli parkta dolanmaya başlıyoruz. Şansımıza bir buçuk saatlik yol boyunca üç tane kocaman ejder görüyoruz. Rehberler bize ejderlerin yemek kokusuna geldiklerini, hatta bu nedenle yerel balıkçılardan bir tanesini, üzerindeki balık kokusunu yüzünden midesine kadar yediklerini anlatıyorlar. Zaten grubumuzun başında, sonunda ve ortasında ellerinde uçları y şeklinde sopalarla rehberler bizi herhangi bir saldırından korumak için hazır bekliyorlar.

Ada turu sonrasında mola vermek için girişte yer alan restoranda oturuyoruz. Üç günün sonunda ilk defa temiz ve sabit duran bir tuvaleti kullanmanın verdiği komfor paha biçilmez! Restoranın bulunduğu bölgede 4-5 tane ejder dolanıyor. Restorandaki vaktimiz de yine muhabbetle geçiyor. Biraz soluklandıktan sonra teknemize geri dönüyoruz.

Teknenin gece yolculuk planı olmadığı için adalardan birinin yakınlarında demir atıyoruz ve bütün geceyi de burada geçiyoruz. Arada küçük sandallarla mıknatıs satmak isteyen yereller yaklaşıyor teknemize. Tekne güvertesinde, güney yarım kürenin tamamen farklı yıldız takımlarının altında, bütün yıldızlar son derece net bir şekilde tepemizdeyken muhabbetin tadına doyulmuyor. Luisa gitarını çıkarıyor, kendi bestelediği şarkılardan ve popüler şarkılardan bir demet söylüyor. Etrafımızda flying fox adı verilen devasa yarasalar uçuşuyor. Gece gökyüzüne ve etrafımızı sarmalayan dingin sulara karışıyor. Her şey yine olması gerektiği gibi.

11 Temmuz 2013, Perşembe.

DSC01945

DSC01949

Moyo Adası’ndan manzaralar.

DSC01953

Moyo Adası’nda yer alan şelale.

DSC01959

Teknenin en keyifli tarafı bir grup çok güzel insanla aralıksız devam eden muhabbetler oluyor.

DSC01961

DSC01962

DSC01966

Satonda Adası’nda göle doğru ilerlerken.

DSC01974

Satonda Adası’nda yer alan tuzlu göl.

DSC01993

DSC02000

Satonda Adası’nın berrak suları.

Sabah tekne görevlisinin “Good morning guys” nidaları ile uyanıyoruz. Kafamı yana çevirdiğimde ufak pencereden muhteşem ada manzaraları beni karşılıyor. Bu tekne yolculuğunun en güzel tarafı bu. Etrafımızı görsel zenginliği ifade edilemeyecek kadar büyüleyici olan manzaralar çevreliyor. Kahvaltı içinse muzlu krepler çoktan hazırlanmış ve teknenin ortasında yer alan tepsilerde midemize inmeyi bekliyorlar. Sırayla kreplerimizi ve taze meyvelerimizi tabaklara doldurup bulduğumuz boş yerlere oturuyoruz ve karnımızı doyuruyoruz.

İlk durağımız Dompu açıklarındaki Moyo Adası oluyor. Burada fotoğraf makineleri ve kuru kalmasını istediğimiz diğer eşyalarımız minik sandalımıza yükleniyor, biz de yüzerek kıyıya çıkıyoruz. Kıyıya çıktığımızda kuru kalan eşyalarımızı bize ulaştırıyorlar ve adanın merkezinde bulunan şelaleye kadar orman arasında yürüyoruz. Yığılmış ağaç kütüklerinin, nehirlerin arasından geçiyoruz. Şelaleye vardığımızda herkes bir süredir ilk defa taze su bulmanın heyecanı ile şampuanları çıkarıyor. Öyle ki Kanadalı Peter şelalenin suyu altında tıraş bile oluyor. Şelalenin kuvvetli aktığı bölgede kendiliğinden kayaların birleşmesi ile oluşmuş, jakuziyi andıran küçük havuzcukta oturuyoruz bir süre. Suyun sıcaklığı beklediğimden daha yüksek olsa da vücuduma iyi geliyor, kendimi daha canlanmış hissediyorum. Bir saat kadar şelalede oyalandıktan sonra teknenin yolunu tutuyoruz tekrardan.

Günün bir sonraki durağı Satonda Adası. Bu adada yer alan tuzlu gölü görmek için yola koyuluyoruz. Açık ve berrak sularda bir süre yüzdükten sonra göle uzanan tepeyi geçiyoruz. Karşılaştığımız göl yansımaları ile puan toplasa da kirli suyuna kimse girmek istemiyor. İngiliz çocuklardan bir tanesi kısa bir süreliğine dalıyor da sonrasında hemencecik kendisini dışarı atıyor. Gölde çok fazla oyalanmadan tekrardan teknemizin demirlediği berrak sulara atıyoruz kendimizi. İki günü teknede geçirip denizle çevrili olduktan sonra sonunda suyun içerisinde biraz vakit geçirmek herkese oldukça iyi geliyor.

Tekrar teknelere çıktığımızda ise bir süre grupla güvertede muhabbet ediyoruz. Fakat sonrasında yakalandığımız fırtına mideleri zorlamaya başlıyor ve hava kararmadan herkes kendisini yataklara atıyor. Bir ara akşam yemeği için uyanıyoruz, yemekten bir lokma almamla midemin yardım sinyalleri vermesi bir oluyor. Ben de tabağımı koyup tekrardan yatağa dönüyorumi. Bu noktadan sonra 16 saat boyunca aralıksız olarak yolculuk yapıyoruz. Erkenden uyumaya çabalıyorum; çünkü başka şansım yok. Eğer bu korkunç dalgaların arasında uyumazsam, sağ çıkmama ihtimal yok. Tekne gece boyunca bizi sağa sola, aşağı yukarı itekleyip duruyor. Öyle ki yattığım yerde zıplayıp duruyorum. Bu gecenin bir an önce bitmesi için içten içe dua ederek uykuya dalıyorum.

10 Temmuz 2013, Çarşamba.

DSC01948

Dört gün, dört gecemizin geçeceği teknemiz.

DSC01960

Teknenin ana bölmesi.

DSC02094

Teknenin üst katında yer alan ufak uyku bölümünde yan yana yataklar yer alıyor.

Odamız son derece basık, küçük ve havasız. Bir önceki gece erkenden yataklara girdiğimiz için de çok geç olmadan uyanıyoruz. Ben önümüzdeki dört günü teknede geçireceğimiz için yerel telefon hattı arayışlarına girişiyorum. Evdeki durumlardan olabildiğince çok haberim olsun istiyorum. Birkaç yerde hat olmasına rağmen, benim telefonuma uygun sim kart bulunmadığını öğreniyorum. 3-4 dükkan gezdikten sonra riski alıp normal boyuttaki sim kartı kendim kesmeyi denemeye karar veriyorum. Sonuç, son derece başarılı. Kartın telefonumda çalıştığını görünce gidip beni Endonezya yolculuğumun sonuna kadar idare edecek telefon kredisini de yüklüyorum. Sadece 120000 IDR’ye telefon hattı ve sınırsız internet benim oluyor. İnternetin kalitesinden şüphelerim olsa da özellikle bu dönemde uzunca bir süre evden habersiz kalmak istemiyorum.

Bizi 10:30’da alacağı söylenen araç 11:00’e doğru geliyor ve bir önceki gün epeyce vakit geçirdiğimiz turizm firmasına bizi bırakıyor. Burada da bir on dakika kadar bekledikten sonra daracık koltukları bulunan, küçücük ve sıkışık bir otobüs bir sonraki durağımıza bizi götürmek üzere bizi alıyor. Otobüste bizden başka yirmiden fazla yabancı bulunuyor. Kısa bir yolculuktan sonra mola veriyoruz. Burada araca yüklenecek yiyecekleri alıyoruz. Bulduğumuz süpermarketten de içecek ve abur cubur takviyesi yapıyoruz. Tekne görevlileri tarafından günün ilk öğle yemeği olan sandviçleri de mola sırasında mideye indiriyoruz. Teknede beraber yolculuk yapacağımız grupla tanışma faslı da burada başlıyor. Bir saatimizi burada geçirdikten sonra tekrar otobüsteki yerlerimizi alıyoruz.

Yolda sakin sakin ilerlerken bir yerde yanlış U dönüşü yapmaya çalışan bir şoförün azizliğine uğruyoruz da, ufak çapta bir kaza atlatıyoruz. Bu kadar süredir katil şoförlerle geçen yolculuk maceralarım sonrasında, ilk defa gerçekten düzgün kullanan bir şoförle kaza yapmış olmamız benim için oldukça şaşırtıcı oluyor. Bir süre de burada oyalandıktan sonra Lombok adasının doğu tarafında bulunan ve teknemizin demirlediği Labuhan Lombok limanına varıyoruz.

Tekneye binmeden önce tam olarak ne hayal ediyordum bilmiyorum; ama karşılaştığım manzara son derece farklı geliyor. Beyaz, küçük, çok da güvenilir durmayan bu teknenin yirmi küsür kişiyi nasıl taşıyacağı konusunda içimde garip duygular beliriyor. İçeri girince bize öğlen yemeği veriyorlar. Pilav, kızartma ve bir parça tavuk eti. Herkes çantalarını teknenin alt kısmında bulunan boş alana yerleştiriyor. Sonrasında da teknenin üst kısmında yer alan kapalı ve yan yana yirmi yer yatağının bulunduğu bölmede yatacağı yerleri seçiyor. Biz de cam kenarında güzelce bir yere yerleşiyoruz. Uzaktan daha kötü görünse de, dört günümüzü geçireceğimiz bu tekne içeri girince kendisini sevdiriyor.

Tekne ile ilk durağımız Gili Bola adası oluyor. Uzunca bir yolculuk, ekiple tanışma ve yolculuk anılarını paylaşma ile hızlıca geçiyor. Biz gece boyunca Alman müzikal sektöründe çalışmış Urs ve üniversite sınavına hazırlanmak için Çin’e gelmiş sınav sonrasında da Asya’yı gezen Finli Risto ile muhabbet ediyoruz. Onların da rotaları aşağı yukarı benimkine benziyor, bu nedenle paylaşacak, anlatacak ve dinleyecek de çok şey oluyor. Akşama doğru Sumbawa açıklarında yer alan Gili Bola’da demirliyoruz. Akşam yemeği, geniş tepsilerde Endonezya yemeği, pilav ve meyve halinde ortaya konuluyor. Herkes tabaklarını sırayla bu tepsilerden dolduruyor. Yemek sonrasında Cihan da dahil birkaç kişi kendisini denize atıyor. Bizse bu sürede dört günümüzü geçireceğimiz bir grup insanı tanımaya çalışıyoruz.

Artık yavaş yavaş uyku vakti geldiğinde herkes yatakların bulunduğu bölmedeki yerlerini alıyor. Deniz sakin, çok fazla sallamıyor. Tıngır mıngır sallantı ise bir beşikteyiz hissi doğuruyor. Uyku da bu nedenle usul usul geliyor.

Lombok, Endonezya.

Standard

9 Temmuz 2013, Salı.

IMG_8487

Gili Meno’dan bindiğimiz botumuz.

Sabah erkenden uyanıyoruz. Hiçliğin ortasında bulunan bungalovumuzun ufak ahşap verandasında kahvaltımızı yapıyoruz. Her gittiğimiz yerde Endonezya kahvaltıları aynı: muzlu krep ve çay / kahve. Kahvaltı sonrasında çantalarımızı sırtlanıp ev sahiplerimize veda edip limanın yolunu tutuyoruz. Beklediğimiz halk feribotu saat 08:00’de geliyor. Biz Gili Meno’dan Senggigi’ye kadar paket bilet aldığımız için önce Bangsal limanına gideceğiz, oradan da otobüslerle Senggigi’ye transfer edileceğiz. Adalarda genelde liman bulunmadığı için kıyıda bizi bekleyen minik tekneye yine kumlar ve dalgalar üzerinden hoplayıp zıplayıp biniyoruz. Kayıkta yok yok. Su varilleri, sayısız bavul, alışveriş poşetleri… Kocaman bir dolap bile bizimle yolculuk ediyor. Yol bir saatten kısa sürüyor ve sonunda Bangsal’a vardığımızda bir anda etrafımızı biletimizi isteyen sayısız insan sarıyor.

Ben en başta bu görevlileri otobüs görevlileri sansam da sonradan anlıyorum, bizi beş dakika yürüme mesafesinde bulunan otobüs durağına kadar götürmek isteyen at arabası şoförleri olduğunu. Bir süre yürüdükten sonra Cihan birisi ile çok cüzi bir miktara anlaşıyor da, kocaman sırt çantaları ile dört kişi yaşlı bir atın sürüklediği arabaya biniyoruz.

Otobüsün kalkacağı alana gelince de bu sefer satıcılar etrafımızı sarıyor. Çirkin kolyeleri, bilezikleri satmak için resmen birbirleriyle yarışıyorlar. Üstelik tek bir hayır’dan da anlamıyorlar. Bu belli bir noktadan sonra, çok rahatsız edici olabiliyor. Bir süre de bu alanda bekledikten sonra sonunda küçük bir araca biniyoruz ve Senggigi’ye kadar bir buçuk saat gidiyoruz.

Senggigi’ye vardığımızda yine bir turizm ofisinin önünde bırakılıyoruz. Cihan içeriden turlar ve biletler hakkında bilgi aldıktan sonra, bir sonraki gün için gerçekleştirmeyi planladığımız Komodo turunun burada da adalardaki ile aynı fiyat olduğunu öğreniyoruz. Üstelik bize ücretsiz konaklama ve transfer ayarlayabilecelerini söylüyorlar. Biz de bura ile anlaşmaya karar veriyoruz.

Dört gün dört gece sürecek Lombok  – Flores turunu ve Flores’ten Bali’ye dönüş biletimizi firma aracılığıyla alıyoruz. Sonrasında görevliler bizi kalacağımız otele götürüyorlar. Bir uyarıyla: otel iki caminin arasında yer alıyor! Biz Türk olduğumuzu ve ezan sesine alışık olduğumuzu belirtiyoruz.

Odaya girdiğimizde minik basık oda bizi bir saatte yıldırmayı başarıyor da internete girme çabalarımızı bir kenara bırakıp yol üzerindeki restoranlardan birisine atıyoruz kendimizi. Güzel yemeklerle karnımızı doyurup epeyce bir süre burada oyalanıyoruz. Yemek sonrasında Cihan hala restoranda vakit geçirirken ben şehrin sokaklarında birkaç tur atıp otele dönüyorum. Odada kaldığım süre boyunca kitap okuyorum.

Hava karardığında akşam yemeği için tekrardan dışarı çıkıyoruz. Gittiğimiz restoranda yemeklerin gelmesi saatler sürüyor. Cihan sipariş ettiği makarna yerine pişmemiş hamuru karşısında bulunca yemeği direk geri gönderiyor zaten. Yemekler son derece gecikmeli geliyor, biz de karnımızı doyurunca çok oyalanmadan odanın yolunu tutuyoruz.

Odaya döndüğümüzde camiler konusunda neden uyarıldığımız ise daha net anlaşılıyor. Normalde kısa süren ezan okumaları burada saatler sürüyor, üstelik sadece imam değil, belli noktalarda çocuklar da dualar okuyor. Gece boyunca vaazlar devam ediyor. Odanın dört bir yanını saran seslere inat uyku çabalarına girişiyoruz. Bu gece de böyle bol gürültülü, bol horozlu, bol dualı sona eriyor.