Category Archives: San Miguel

Copan Ruinas, Honduras.

Standard

13 Şubat 2014, Perşembe.

DSC03634

DSC03641

DSC03644

DSC03654

Honduras’ın simgesi macaw’lar.

DSC03655

DSC03656

DSC03667

DSC03668

DSC03674

Ağaç kökleri o kadar kuvvetli ki kalıntılara bana mısın dememiş.

DSC03676

DSC03678

DSC03689

DSC03694

Rehberimiz Virgilo.

DSC03703

DSC03704

DSC03711

DSC03715

DSC03725

DSC03726

DSC03732

Hala ağaçların ve toprakların altında saklı kalıntılar mevcut.

DSC03737

Virgilo bize hiyeroglifleri öğretirken. Burada “11. Kral Duman Yılan – Ruler Number 11 Smoke Snake” yazıyor.

DSC03740

DSC03749

Top oyununun oynandığı saha.

DSC03750

DSC03755

Mayalılar kaplumbağayı andıran bu taşta insan kurban ediyorlarmış.

DSC03768

Daha önce hiç kakao meyvesi görmüş müydünüz?

DSC03774

DSC03794

DSC03779

Maya kalıntıları bölgesinde bulunan müzeden.

DSC03801

DSC03802

Bu şehirde sokak köpeklerinden çok başı boş sokaklarda koşuşturan atlar gördük desem?

DSC03622

DSC03623

DSC03624

DSC03626

DSC03628

DSC03629

DSC03804

Copan Ruinas’tan manzaralar.

DSC03803

DSC03808

Merkez Park.

Bir önceki gece sözleştiğimiz üzere saatler 09:00’u gösterdiğinde otelin önünde buluşuyoruz. Malgo ve ben önde, Avi ve Ralph arkada şehre adını veren Maya kalıntılarının yolunu tutuyoruz. Bir noktaya kadar benim haritamı takip etsek de, Malgo telefonunda farklı bir bölgeyi gösterince şehrin kuzeyine doğru gitmeye karar veriyoruz. Şehir son derece küçük olsa da bol bol yokuştan oluşuyor. Bir yokuş biterken, bir diğeri başlıyor. Yanlış yolda olduğumuzu anlamak için aradan yirmi dakika kadar geçmesi gerekiyor. Şehrin sınırlarına geldiğimizde Google Maps uygulamasında iki tane farklı kalıntı bölgesi gösterildiğini ve bunun yanlış olduğunu fark ediyoruz. Bir yandan kendi halimize gülerken, bir yandan da “Eğer kaybolmasaydık şehrin bu bölgelerini hiçbir zaman göremeyecektik.” deyip kendimizi avutmaya koyuluyoruz.

Sonunda doğru yola çıktığımızda yol kenarında yer alan heykelleri takip ede ede kalıntıların bulunduğu bölgeye varıyoruz. Biraz da dört kişi olmanın avantajından yararlanıp bize bölgeyi gezdirecek bir rehber kiralamaya karar veriyoruz. Virgilo ile de bu şekilde tanışıyoruz. Ucunda kuş tüyü bulunan asası, oldukça güzel İngilizce konuşan bölgenin yerlisi Virgilo eşliğinde muazzam kalıntıları gezmeye başlıyoruz. Daha bölgeye girmemizle ülkenin simgesi niteliğinde olan Amerikan papağanı olarak bilinen Macaw’larla karşılaşıyoruz. Bu kuşlar o kadar güzel, o kadar canlı renklere sahipler ki. Mayalara göre bu kuşların mavi rengi gökyüzünü, sarı rengi güneşi, kırmızı rengi kanı, yeşil rengi ise doğayı simgeliyor. Bir süre kuşları inceledikten sonra da Copan Ruinas’taki üç saatlik maceramız başlıyor. Virgilo bu süre boyunca bize bütün bölgeyi gezdiriyor, kalıntıların anlamlarını ve tarihlerini açıklıyor. Hatta Maya hiyerogliflerini okumanın ipuçlarını bile veriyor. Tur sonunda oldukça tatmin olmuş bir şekilde dışarı çıkıyoruz. Kalıntıların hemen karşısında yer alan yerel restoranlardan birine oturup karnımızı doyuruyoruz. Sonrasında Avi ve Malgo şehre geri dönerken, ben ve Ralph bölgede bulunan müzeyi ve “Museum of Sculpture” isimli heykel müzesini ziyaret ediyoruz.

Tekrardan şehir merkezine döndüğümüzde daha önceden gözümüze kestirdiğimiz taze meyve suyu satan minik dükkana girip öğrencilerin arasına karışıyoruz. Sonrasında da ben gün batımında fotoğraf çekmek üzere sokaklara yönelirken, Ralph de hostele doğru ilerliyor. Sokaklarda bir süre dolanıp fotoğraf çektikten sonra şehrin en iyi tatlılarını ve kahvesini yaptığını öğrendiğim Cafe Welchez’e gidip biraz da burada vakit geçiriyorum. Her şey son deree leziz. Hostele doğru yola koyulduğumda ise yine Malgo’nun sesini duyuyorum. Onlar da gün batımını izlemek üzere Twisted Tanya’s isimli mekanın balkonuna kurulmuşler ve üstelik “happy hour”dan yararlanıp içkilerini söylemişler. Ben de onlara uyup çilekli daiquiri’lerimi ısmarlıyorum. Tabii ki bir yerine, iki tane geliyor. İtiraf etmem gerekir ki bu daiquri’ler şu ana kadar tattığım en güzel kokteyller arasında baş sırayı çekiyor.

Hava karardıktan sonra hostellere geri dönüp gece ilerleyene bir saatte son bir şeyler içmek üzere dışarı çıkma konusunda anlaşıyoruz. Güzel bir duş, biraz sakinlik derken vakit akıp gidiyor. Ralph da bu sırada hostelden çıktığı için bir türlü denk düşemiyoruz. Saat sekiz gibi tekrardan dışarı çıkıyoruz. Ara sokaklardan birinde denk geldiğimiz barın fazla heyecanlı Faslı / Honduraslı sahibi sayesinde kendimizi bir anda iki Alman’ın yanına oturmuş “happy hour”dan içkileri söylerken buluyoruz. Benim mojito’lar yine ikişer ikişer geliyor. Uzunca bir süre muhabbet ettikten sonra Malgo ve Avi, ertesi gün erkenden kalkacağımız için otele dönüyorlar. Ben de Tim ve Nils’le bir süre muhabbet edip hostelin yolunu tutuyorum.

Hostele döndüğümde Tim’den gelen mesaj bir saate tekrar dışarı çıkacaklarını, tanıştıkları bir çiftin yeni bir bar açtığını, kendilerine katılıp katılmayacağımı soruyor. Bir süre bocalasam da çantamı hazırlayıp duşumu aldıktan sonra bu iki deli Alman’a katılmaya karar veriyorum. Buluştuğumuzda bir süre yeni açılan barı bulmaya uğraşıyoruz; fakat nafile. Sonunda yol sorduğumuz yerel bir bardakilerin bizi içeri davet etmesi ile gecenin rengi tamamen değişiyor. El altından işletilen bu barda herkes çat pat İspanyolcası ile konuşmaya uğraşırken son derece beklenmedik; ama oldukça keyifli saatler geçiriyoruz. Bar kapanana kadar etrafımızı saran 4-5 tuktuk sürücüsü ile aynı masada oturup hikayelerini dinliyoruz. Saat gece yarısı olduğunda barın kapanma vakti geliyor. Çaça’nın başını çektiği tuktuk sürücüleri ekibi bizi bir başka yere davet ediyorlar. Biz en başta biraz çekinsek de sonunda ısrarlara dayanamıyoruz. Gecenin son mekanı ise şehir merkezinden birazcık uzakta olan Uno isimli benzinlik oluyor. Yereller belirli bir saatten sonra barlar kapandığı için bir şeyler içmeye benzin istasyonuna geldiklerini anlatıyorlar. İki saat kadar benzin istasyonunun dışında  kahkahalarla gülüyoruz. Alman çocuklar sürekli olarak beni kollayıp iyi olup olmadığımı teyit ediyorlar, bu yüzden de oldukça güvende hissediyorum.

Saatler ikiye doğru gelirken, herkes evdeki karılarını ve sevgililer gününü düşünmeye başlamışken dönüş vaktinin geldiğini anlıyoruz. Çaça, benzinliğe gidip Snickers çikolatalarından bir paket yaptırıyor. Bunu eşine vereceğini söylüyor. Ben gülerek eşinin yerinde olsam bunu kafasına atacağımı, en azından bir çiçek alması gerektiğini hatırlatıyorum. Gece sonunda, ekip arasındaki en gençlerden biri olan Miguel, Tim ve beni hostelime bırakıyor. Bizim hosteldeki ekip hala uyumamış. Bir süre serin ve sessiz havada yıldızların altında muhabbet ediyoruz. Sonrasında da dünyanın kim bilir neresinde tekrardan görüşmeye söz vererek ayrılıyoruz. Ben kendimi direk yatağa yatıyorum. Lakin sabah 06:30’da adalara uzanan yolculuğum başlayacak.

12 Şubat 2014, Çarşamba.

Uzun bir süreden sonra ilk defa adam gibi uyuduğumu hissetsem de saatimin alarmı çalmadan kendimi ayakta buluyorum. San Miguel’de konaklamak daha önceden öngörmediğim bir hareket olduğu için, yanımda hiç de eşya bulunmuyor. Hızlı hızlı hazırlanıp otelden çıkışımı yapıyorum. Otelin hemen karşısında bulunan otobüs istasyonuna gidip San Salvador’a kalkacak ilk otobüse atlıyorum. Otobüs yolculuğu üç saate yakın sürüyor. San Salvador otobüs istasyonuna vardığımda ise konakladığım bölgeye gidecek başka bir otobüse biniyorum.

Upuzun bir maceranın sonunda hostele vardığımda görevlilerin şaşkınlığı yüzlerinden okunuyor. Bir önceki gecenin ücretini ödeyip gelmeyince benim için oldukça endişelenmişler; aynı odada kaldığım İtalyanlar da ne yapacaklarını bilememişler. Dünyanın en tehlikeli şehirlerinden bir tanesinde başıma bir şeyler geldiğini düşünmüşler. Herhalde ben de onların yerinde olsam aynı şekilde hissederdim. Başımdan geçenleri anlattıktan sonra bir süre duruma gülüp muhabbet ediyoruz, sonrasında da yapış yapış San Salvador havasından kurtulmak için ben kendimi duşa atıyorum.

Hazırlandıktan sonra beni Honduras’daki Copan Ruinas şehrine götürecek Gekko isimli tur firmasının servisini beklemeye başlıyorum. Saatler on ikiyi gösterirken servis yerine bir taksi geliyor ve beni servisin kalkacağı benzinliğe kadar götürecğeini belirtiyor. Benzinliğe vardığımda kiminle, nasıl, nereye gideceğim konusunda bir süre topluca şaşkınlık yaşasak da yarım saatlik bekleme sonrasında her şey çözülüyor ve dört kişilik son derece rahat, klimalı, televizyonlu, hatta ve hatta kablosuz internet bağlantılı Honduras yolculuğu maceramız başlıyor. Hollandalı Ralph, evli Polonyalı Malgo ve İsrailli Avi ile çabucak kaynaşıp şoförümüze de film olarak “Django Unchained”i koydurduktan sonra keyfimiz oldukça yerine geliyor.

Honduras’ta gitmek istediğimiz Copan Ruinas şehri Guatemala sınırında bulunuyor. Bu nedenle El Salvador’dan çıkıp önce Guatemala’ya giriyoruz, sonrasında da Guatemala üzerinden Honduras’a geçiyoruz. Yol oldukça virajlı ve bol kasisli, şoförümüz de son derece hızlı gittiği için bir noktada artık benim midem bu kadar atraksiyonu kaldırmıyor. Beş saatin sonunda Copan Ruinas’a vardığımızda ise ben derin bir nefes alıyorum.

Ralph’la beraber La Iguana Azul Hostel’e yerleşiyoruz. Şans eseri Avi ve Malgo’nun da aynı yönetime bağlı, komşu otelde kaldığını öğreniyoruz. Kendimize geldikten sonra da bu sevimli ve Arnavut kaldırımlı şehri keşfe çıkıyoruz. Ralph ile sokaklarda bir süre dolanıyoruz. Bu sırada ben bol piercing ve dövmeli, punk saçlı bu Hollandalı çocuğun psikiyatrist olduğunu öğrenince şaşkınlığımı gizleyemiyorum. Meydan yakınlarında yemek yiyecek bir yerler ararken cafe’lerden birinden Malgo’nun sesini duyunca hemen yanlarına gidiyoruz. Güzel yemek ve güzel muhabbet harika Honduras havasına karışıyor. Upuzun bir gün tam da olması gerektiği gibi sona eriyor.

Perquin, El Salvador.

Standard

 

 

11 Şubat 2014, Salı.

DSC03612

 

Perquin sokaklarından.

 

IMG_0103

 

IMG_0116

DSC03613

DSC03615

IMG_0109

IMG_0114

IMG_0115

“Museo de la Revolucion Salvadorena” yani “Salvador Devrim Müzesi”.

Sabah oldukça erken otelden çıkıyorum. Saat daha 08:00’i göstermemişken ana yola kendimi atıp bir önceki günden öğrendiğim kadarıyla otobüs istasyonuna giden 29 numaralı otobüse biniyorum. Otobüs istasyonuna vardığımda ise gitmek istediğim Perquin şehrine direk otobüs olmadığını, öncesinde San Miguel isimli şehre gidip oradan değiştirme yapmam gerektiğini anlıyorum.

Bunun üzerine ilk San Miguel otobüsüne atlıyorum. Ama üç buçuk saatlik yol sonunda ben işlerin çok da istediğim gibi gitmeyeceği hissine kapılıyorum. Lakin, ben Perquin’e olan yolun üç saat sürdüğünü sanarken San Miguel’e vardığımda Perquin’e ulaşmak için en az iki saat daha gitmem gerektiğini söylüyor şoförler. Ben her şeyi bir günde halledip San Salvador’a gideceğimi düşünürken, San Miguel’den kalkan son otobüsün 16:30’da olması her şeyi zora sokuyor.

Otobüslerin sürekli dur kalkları da bana hiç yardımcı olmuyor. El Salvador şu ana kadar gördüğüm en ilginç otobüs yolculuklarına tanık olmama da sebep oluyor. Her seferinde birbiri ardına otobüse binen satıcılar, daha önce gördüğüm ülkelerin aksine oldukça fazlalar. Biri biniyor, biri iniyor. Her gelen elinde yemek kitapları, güneş gözlükleri, sakız, çikolata, kuruyemiş, dondurma, meyve, sebze ve daha sayamayacağım onlarca ilginç ürün ile satış tekniklerini sergiliyor. Sonuç olarak altı buçuk saatlik bir yolculuk sonrasında saat 13:30’u gösterirken El Salvador’un küçücük kasabası Perquin’e varıyorum. Bu ufak kasabanın bu kadar ilgi çekici olmasının nedeni, 1992’de imzalanan barış anlaşmasından önce ülkenin yaşadığı iç savaş sırasında önemli rol oynayan ve beş gerilla organizasyonu çatısında birleştiren “Frente Farabundo Marti para la Liberacion Nacional (FMNL)” yani Farabundo Marti Ulusal Özgürlük Cephesi’nin merkezi olması. Üstelik Honduras sınırında yer alan bu kasaba savaşın en sert sahnelerine de tanık olmuş. Burada bulunan gerilla kamplarında ve iç savaş müzelerinde, savaşa bizzat tanık olmuş gerillalardan birinci elden bilgi alabiliyorsunuz. Şehirde çok da görülecek bir şey olmadığı için benim de ilk işim “Museo de la Revolucion Salvadorena” yani “Salvador Devrim Müzesi”ni ziyaret etmek oluyor. Bu üç odadan oluşan müzede görevli rehber bana teker teker eşyaları, fotoğrafları ve iç savaş tarihini anlatıyor. 1979 ve 1992 yılları arasında devam etmiş El Salvador İç Savaşı temel olarak ordu yönetiminde hükümet ve FMLN altında toplanan gerilla gruplar arasında gerçekleşiyor. Savaş, 1992’de barış anlaşması imzalanınca sona eriyor; ama ülkenin tarihinde unutulmayacak da bir iz bırakıyor.

Bu müzeden çıktıktan sonra koştur koştur “El Campamento Guerillero Simulado” isimli tekrardan canlandırılmış gerilla kampına gidiyorum. Burada bir gerilla kampı nasıl olur, nasıl hissettirir net bir şekilde anlayabiliyorsunuz. Benim amacım bu müzeyi gezdikten sonra “El Mozote” isimli diğer kasabaya gidip toplu katliamın gerçekleştiği kasabayı da gezmek. Üstelik turları yine eski gerillalar düzenliyor; ama buna vaktim olmadığını fark edince Perquin merkezine gidip San Miguel’e gittiğini öğrendiğim bir pick-up’ın arkasına atlıyorum.  Pick-up’ın San Miguel yakınlarında başka bir kasabada durması ve benim otobüs değiştirmem derken San Miguel’e vardığımda saatler 18:00’i gösteriyor. Yani en başından beri çok iyimser davranmışım. Otobüs istasyonundaki görevlilerle konuştuğumda ertesi gün ilk otobüsün 05:30’da olduğunu, istersem ona binebileceğimi ya da direk başkente 50 USD’ye taksi ile gidebileceğimi söylüyorlar. Tekliflerini reddedip otobüs istasyonunun hemen karşısındaki otelden kendime tek kişilik bir oda ayarlıyorum. Bütünün günün yorgunluğu bir anda üzerime çökmüş. Soğuk su ile duş alıp kendime geliyorum. Sonrasında da San Miguel’de ne yapılır ne edilir araştırmaya koyuluyorum. Şehirde akşam saatlerinde her yer karanlığa bürünüyor, ben de şansımı şehrin tek alışveriş merkezine gidip eğer güzel film varsa sinemaya giderek değerlendirmeyi düşünüyorum.

Taksi şoförüm Miguel karısını boşayıp benimle sinemaya gelme konusunda fazlaca ısrarcı olsa da şaka yoluyla geçiştirip alışveriş merkezinde iniyorum. İlk işim yine ve yeniden kaybettiğim telefonumun şarj kablosunu yenilemek oluyor. Sonrasında filmler arasından benim için uygun bir şeyler olmadığını fark edince karnımı doyurup etrafta dolanmaya koyuluyorum. Vaktimin bol olduğunu fark edince de artık Rapunzel’i andıran saçlarımı kestirmek adına neredeyse bir senenin sonunda ilk defa bir kuaföre giriyorum. Saçlarımın yarısına da böylece güle güle diyorum. Çok geç olmadan odaya dönüp İspanyolca filmleri izleyerek uykuya dalıyorum.