Category Archives: El Salvador

Copan Ruinas, Honduras.

Standard

13 Şubat 2014, Perşembe.

DSC03634

DSC03641

DSC03644

DSC03654

Honduras’ın simgesi macaw’lar.

DSC03655

DSC03656

DSC03667

DSC03668

DSC03674

Ağaç kökleri o kadar kuvvetli ki kalıntılara bana mısın dememiş.

DSC03676

DSC03678

DSC03689

DSC03694

Rehberimiz Virgilo.

DSC03703

DSC03704

DSC03711

DSC03715

DSC03725

DSC03726

DSC03732

Hala ağaçların ve toprakların altında saklı kalıntılar mevcut.

DSC03737

Virgilo bize hiyeroglifleri öğretirken. Burada “11. Kral Duman Yılan – Ruler Number 11 Smoke Snake” yazıyor.

DSC03740

DSC03749

Top oyununun oynandığı saha.

DSC03750

DSC03755

Mayalılar kaplumbağayı andıran bu taşta insan kurban ediyorlarmış.

DSC03768

Daha önce hiç kakao meyvesi görmüş müydünüz?

DSC03774

DSC03794

DSC03779

Maya kalıntıları bölgesinde bulunan müzeden.

DSC03801

DSC03802

Bu şehirde sokak köpeklerinden çok başı boş sokaklarda koşuşturan atlar gördük desem?

DSC03622

DSC03623

DSC03624

DSC03626

DSC03628

DSC03629

DSC03804

Copan Ruinas’tan manzaralar.

DSC03803

DSC03808

Merkez Park.

Bir önceki gece sözleştiğimiz üzere saatler 09:00’u gösterdiğinde otelin önünde buluşuyoruz. Malgo ve ben önde, Avi ve Ralph arkada şehre adını veren Maya kalıntılarının yolunu tutuyoruz. Bir noktaya kadar benim haritamı takip etsek de, Malgo telefonunda farklı bir bölgeyi gösterince şehrin kuzeyine doğru gitmeye karar veriyoruz. Şehir son derece küçük olsa da bol bol yokuştan oluşuyor. Bir yokuş biterken, bir diğeri başlıyor. Yanlış yolda olduğumuzu anlamak için aradan yirmi dakika kadar geçmesi gerekiyor. Şehrin sınırlarına geldiğimizde Google Maps uygulamasında iki tane farklı kalıntı bölgesi gösterildiğini ve bunun yanlış olduğunu fark ediyoruz. Bir yandan kendi halimize gülerken, bir yandan da “Eğer kaybolmasaydık şehrin bu bölgelerini hiçbir zaman göremeyecektik.” deyip kendimizi avutmaya koyuluyoruz.

Sonunda doğru yola çıktığımızda yol kenarında yer alan heykelleri takip ede ede kalıntıların bulunduğu bölgeye varıyoruz. Biraz da dört kişi olmanın avantajından yararlanıp bize bölgeyi gezdirecek bir rehber kiralamaya karar veriyoruz. Virgilo ile de bu şekilde tanışıyoruz. Ucunda kuş tüyü bulunan asası, oldukça güzel İngilizce konuşan bölgenin yerlisi Virgilo eşliğinde muazzam kalıntıları gezmeye başlıyoruz. Daha bölgeye girmemizle ülkenin simgesi niteliğinde olan Amerikan papağanı olarak bilinen Macaw’larla karşılaşıyoruz. Bu kuşlar o kadar güzel, o kadar canlı renklere sahipler ki. Mayalara göre bu kuşların mavi rengi gökyüzünü, sarı rengi güneşi, kırmızı rengi kanı, yeşil rengi ise doğayı simgeliyor. Bir süre kuşları inceledikten sonra da Copan Ruinas’taki üç saatlik maceramız başlıyor. Virgilo bu süre boyunca bize bütün bölgeyi gezdiriyor, kalıntıların anlamlarını ve tarihlerini açıklıyor. Hatta Maya hiyerogliflerini okumanın ipuçlarını bile veriyor. Tur sonunda oldukça tatmin olmuş bir şekilde dışarı çıkıyoruz. Kalıntıların hemen karşısında yer alan yerel restoranlardan birine oturup karnımızı doyuruyoruz. Sonrasında Avi ve Malgo şehre geri dönerken, ben ve Ralph bölgede bulunan müzeyi ve “Museum of Sculpture” isimli heykel müzesini ziyaret ediyoruz.

Tekrardan şehir merkezine döndüğümüzde daha önceden gözümüze kestirdiğimiz taze meyve suyu satan minik dükkana girip öğrencilerin arasına karışıyoruz. Sonrasında da ben gün batımında fotoğraf çekmek üzere sokaklara yönelirken, Ralph de hostele doğru ilerliyor. Sokaklarda bir süre dolanıp fotoğraf çektikten sonra şehrin en iyi tatlılarını ve kahvesini yaptığını öğrendiğim Cafe Welchez’e gidip biraz da burada vakit geçiriyorum. Her şey son deree leziz. Hostele doğru yola koyulduğumda ise yine Malgo’nun sesini duyuyorum. Onlar da gün batımını izlemek üzere Twisted Tanya’s isimli mekanın balkonuna kurulmuşler ve üstelik “happy hour”dan yararlanıp içkilerini söylemişler. Ben de onlara uyup çilekli daiquiri’lerimi ısmarlıyorum. Tabii ki bir yerine, iki tane geliyor. İtiraf etmem gerekir ki bu daiquri’ler şu ana kadar tattığım en güzel kokteyller arasında baş sırayı çekiyor.

Hava karardıktan sonra hostellere geri dönüp gece ilerleyene bir saatte son bir şeyler içmek üzere dışarı çıkma konusunda anlaşıyoruz. Güzel bir duş, biraz sakinlik derken vakit akıp gidiyor. Ralph da bu sırada hostelden çıktığı için bir türlü denk düşemiyoruz. Saat sekiz gibi tekrardan dışarı çıkıyoruz. Ara sokaklardan birinde denk geldiğimiz barın fazla heyecanlı Faslı / Honduraslı sahibi sayesinde kendimizi bir anda iki Alman’ın yanına oturmuş “happy hour”dan içkileri söylerken buluyoruz. Benim mojito’lar yine ikişer ikişer geliyor. Uzunca bir süre muhabbet ettikten sonra Malgo ve Avi, ertesi gün erkenden kalkacağımız için otele dönüyorlar. Ben de Tim ve Nils’le bir süre muhabbet edip hostelin yolunu tutuyorum.

Hostele döndüğümde Tim’den gelen mesaj bir saate tekrar dışarı çıkacaklarını, tanıştıkları bir çiftin yeni bir bar açtığını, kendilerine katılıp katılmayacağımı soruyor. Bir süre bocalasam da çantamı hazırlayıp duşumu aldıktan sonra bu iki deli Alman’a katılmaya karar veriyorum. Buluştuğumuzda bir süre yeni açılan barı bulmaya uğraşıyoruz; fakat nafile. Sonunda yol sorduğumuz yerel bir bardakilerin bizi içeri davet etmesi ile gecenin rengi tamamen değişiyor. El altından işletilen bu barda herkes çat pat İspanyolcası ile konuşmaya uğraşırken son derece beklenmedik; ama oldukça keyifli saatler geçiriyoruz. Bar kapanana kadar etrafımızı saran 4-5 tuktuk sürücüsü ile aynı masada oturup hikayelerini dinliyoruz. Saat gece yarısı olduğunda barın kapanma vakti geliyor. Çaça’nın başını çektiği tuktuk sürücüleri ekibi bizi bir başka yere davet ediyorlar. Biz en başta biraz çekinsek de sonunda ısrarlara dayanamıyoruz. Gecenin son mekanı ise şehir merkezinden birazcık uzakta olan Uno isimli benzinlik oluyor. Yereller belirli bir saatten sonra barlar kapandığı için bir şeyler içmeye benzin istasyonuna geldiklerini anlatıyorlar. İki saat kadar benzin istasyonunun dışında  kahkahalarla gülüyoruz. Alman çocuklar sürekli olarak beni kollayıp iyi olup olmadığımı teyit ediyorlar, bu yüzden de oldukça güvende hissediyorum.

Saatler ikiye doğru gelirken, herkes evdeki karılarını ve sevgililer gününü düşünmeye başlamışken dönüş vaktinin geldiğini anlıyoruz. Çaça, benzinliğe gidip Snickers çikolatalarından bir paket yaptırıyor. Bunu eşine vereceğini söylüyor. Ben gülerek eşinin yerinde olsam bunu kafasına atacağımı, en azından bir çiçek alması gerektiğini hatırlatıyorum. Gece sonunda, ekip arasındaki en gençlerden biri olan Miguel, Tim ve beni hostelime bırakıyor. Bizim hosteldeki ekip hala uyumamış. Bir süre serin ve sessiz havada yıldızların altında muhabbet ediyoruz. Sonrasında da dünyanın kim bilir neresinde tekrardan görüşmeye söz vererek ayrılıyoruz. Ben kendimi direk yatağa yatıyorum. Lakin sabah 06:30’da adalara uzanan yolculuğum başlayacak.

12 Şubat 2014, Çarşamba.

Uzun bir süreden sonra ilk defa adam gibi uyuduğumu hissetsem de saatimin alarmı çalmadan kendimi ayakta buluyorum. San Miguel’de konaklamak daha önceden öngörmediğim bir hareket olduğu için, yanımda hiç de eşya bulunmuyor. Hızlı hızlı hazırlanıp otelden çıkışımı yapıyorum. Otelin hemen karşısında bulunan otobüs istasyonuna gidip San Salvador’a kalkacak ilk otobüse atlıyorum. Otobüs yolculuğu üç saate yakın sürüyor. San Salvador otobüs istasyonuna vardığımda ise konakladığım bölgeye gidecek başka bir otobüse biniyorum.

Upuzun bir maceranın sonunda hostele vardığımda görevlilerin şaşkınlığı yüzlerinden okunuyor. Bir önceki gecenin ücretini ödeyip gelmeyince benim için oldukça endişelenmişler; aynı odada kaldığım İtalyanlar da ne yapacaklarını bilememişler. Dünyanın en tehlikeli şehirlerinden bir tanesinde başıma bir şeyler geldiğini düşünmüşler. Herhalde ben de onların yerinde olsam aynı şekilde hissederdim. Başımdan geçenleri anlattıktan sonra bir süre duruma gülüp muhabbet ediyoruz, sonrasında da yapış yapış San Salvador havasından kurtulmak için ben kendimi duşa atıyorum.

Hazırlandıktan sonra beni Honduras’daki Copan Ruinas şehrine götürecek Gekko isimli tur firmasının servisini beklemeye başlıyorum. Saatler on ikiyi gösterirken servis yerine bir taksi geliyor ve beni servisin kalkacağı benzinliğe kadar götürecğeini belirtiyor. Benzinliğe vardığımda kiminle, nasıl, nereye gideceğim konusunda bir süre topluca şaşkınlık yaşasak da yarım saatlik bekleme sonrasında her şey çözülüyor ve dört kişilik son derece rahat, klimalı, televizyonlu, hatta ve hatta kablosuz internet bağlantılı Honduras yolculuğu maceramız başlıyor. Hollandalı Ralph, evli Polonyalı Malgo ve İsrailli Avi ile çabucak kaynaşıp şoförümüze de film olarak “Django Unchained”i koydurduktan sonra keyfimiz oldukça yerine geliyor.

Honduras’ta gitmek istediğimiz Copan Ruinas şehri Guatemala sınırında bulunuyor. Bu nedenle El Salvador’dan çıkıp önce Guatemala’ya giriyoruz, sonrasında da Guatemala üzerinden Honduras’a geçiyoruz. Yol oldukça virajlı ve bol kasisli, şoförümüz de son derece hızlı gittiği için bir noktada artık benim midem bu kadar atraksiyonu kaldırmıyor. Beş saatin sonunda Copan Ruinas’a vardığımızda ise ben derin bir nefes alıyorum.

Ralph’la beraber La Iguana Azul Hostel’e yerleşiyoruz. Şans eseri Avi ve Malgo’nun da aynı yönetime bağlı, komşu otelde kaldığını öğreniyoruz. Kendimize geldikten sonra da bu sevimli ve Arnavut kaldırımlı şehri keşfe çıkıyoruz. Ralph ile sokaklarda bir süre dolanıyoruz. Bu sırada ben bol piercing ve dövmeli, punk saçlı bu Hollandalı çocuğun psikiyatrist olduğunu öğrenince şaşkınlığımı gizleyemiyorum. Meydan yakınlarında yemek yiyecek bir yerler ararken cafe’lerden birinden Malgo’nun sesini duyunca hemen yanlarına gidiyoruz. Güzel yemek ve güzel muhabbet harika Honduras havasına karışıyor. Upuzun bir gün tam da olması gerektiği gibi sona eriyor.

Reklamlar

El Salvador.

Standard

El Salvador: Genel Bilgiler.

El Salvador’a yolculuk etmeden önce ülkenin ne kadar tehlikeli olduğu konusunda tekrar tekrar uyarıldım. Ülkeye olan yolculuğumu sadece Pasifik Okyanusu kıyısındaki şehirlerle sınırlamamı, bu bölgenin yabancılar için daha güvenilir olduğunu söyleyenleri birazcık ihmal edip ilk durağım olarak ülkenin başkenti San Salvador’u seçtim. İyiki de böyle yapmışım. Bu rengarenk ve kaotik başkent beni oldukça şaşkınlığa uğrattı. Kalabalık çarşıları ve huzurlu mezarlıklarını tek bir duvarın ayırdığı şehir merkezinden, daha modern alışveriş merkezlerine kadar her köşede başka bir yönünü keşfettim. Siyah kumsalları ile meşhur Libertad ve El Tunco’ya olan günübirlik yolculuğum ülkenin huzurlu Pasifik sahillerini tanımama yardımcı olurken, gününün yarısını yollarda geçirdiğim “güya” günübirlik Perquin ziyaretim ülkenin iç savaşla yorulmuş yakın tarihini daha iyi tanımama yardımcı oldu. Sonuç olarak El Salvador’daki vaktim bana yetmedi.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

El Salvador oldukça küçük bir ülke, gezilecek yerleri de görece sınırlı. Benim ülkede kısıtlı vaktim olduğu için normalde daha uzun vakit ayrılabilecek yerlerini kısacık sürelerde gezmeye çalıştım, bu da eninde sonunda bana yetmedi. Ülkeyi hakkıyla gezebilmek adına en az 10 gün ayrılması gerektiğine inanıyorum.

Bölgedeki birçok ülkeye benzer şekilde El Salvador’da da iki mevsim hakim: Kasım ve Nisan arasında etkili olan kuru mevsim ile Mayıs ve Ekim arasında etkili olan yağışlı mevsim. Yağışlı mevsimde de yağışların çoğu akşam saatlerinde gerçekleştiği için ülke genel olarak iki mevsimde de ziyarete uygun. Yine de ülkeyi ziyaret etmek için en ideal dönem biraz da turist kalabalıklarını engellemek adına dönem kuru mevsimin en başı ya da sonu.

Vize

El Salvador’a yolculuk eden Türk vatandaşlarının vizeye ihtiyaçları yok. Ülkeye girişte 90 günlük kalış hakkına sahip olabiliyorsunuz. Fakat bu bölgede CA-4 bölgesi uygulaması geçerli. Yani eğer El Salvador’dan sonra Nikaragua, Honduras ve Guatemala’yı ziyaret edeceksiniz, bu dört ülke arasındaki anlaşmaya göre bu ülkelerin tamamında sadece 90 gün kalabiliyorsunuz. Bu bölgede daha uzun süre kalmayı düşünüyorsanız, kalış sürenizi uzattırmanız gerekiyor.

Rota

El Salvador’daki yolculuğum sırasında başkent San Salvador’u merkez alarak diğer şehirlere yolculuk yaptım.

El Salvador’da kaldığım 5 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

map_of_el-salvador

8-9.2.2014, San Salvador
10.2.2014, Libertad, El Tunco
11.2.2014, San Miguel, Perquin
12.2.2014, San Salvador.

Ulaşım

El Salvador’da şehir içi ve şehirler arası ulaşımda en çok rastlayacağınız otobüsler, eski Amerikan okul otobüslerinin modifiye edilmesi ile ortaya çıkmış “Chicken Bus” yani “Tavuk Otobüs”ler. Bu ismi almalarının nedeni de otobüslerde bol bol hayvan taşıyor oluşları. Son derece ucuz olan bu otobüslerin tehlikeli oldukları söylense de ben herhangi bir problem yaşamadım.

Şehirler arası ulaşımda birçok şehir küçük olduğu için kolayca yürümeniz mümkün. Şehir içinde (özellikle San Salvador’da) minibüsler ve otobüsler karışık gibi gözükse de genelde her birinin önünde nereye gittikleri yazıyor, bu sayede istediğiniz bölgeye kolayca ulaşabiliyorsunuz. Üstelik yolculukların fiyatları da otobüsler 0.20, minibüslerde ise 0.25 USD.

Konaklama

El Salvador’da konaklama ücretleri oldukça düşük. Birçok şehirde düşük bütçeli konukevleri ve otelleri bulmak mümkün.

Yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatlar aşağıdaki gibi:

Ximena’s Guest House, San Salvador – 9 USD
King Palace Hotel, San Miguel – 25 USD

IMG_9812

 

Ximena’s Guest House, San Salvador.

IMG_0121

 

King Palace Hotel, San Miguel.

Yiyecek içecek

El Salvador yemeklerinde bölgedeki diğer ülkelerden etkileşim fazlasıyla gözleniyor. Yereller genelde kahvaltıda yumurta, fasulye, pirinç, kızarmış muz, peynir ve tortilla ekmeği tüketiyorlar. Sokaklarda farklı içerikleri bulunan “pupusa” ismi verilen hamur işlerine oldukça yaygın olarak rastlanıyor. Pupusalar peynirli, fasulyeli ve etli olabiliyor. Servis edilirken genelde üzerine salsa, lahana ve sebze konuluyor. “Licuado” adı verilen ve süt ya da su ile karıştırılarak hazırlanan meyve sularını sadece 0.50 USD’ye kolayca bulabiliyorsunuz. “Horchata” isimli pirinç sütü ve tarçınla hazırlanan su bazlı tatlı içecek genelde hafif bir tatlı niyetine tüketiliyor.

DSC03422

 

Pupusa’lar.

Perquin, El Salvador.

Standard

 

 

11 Şubat 2014, Salı.

DSC03612

 

Perquin sokaklarından.

 

IMG_0103

 

IMG_0116

DSC03613

DSC03615

IMG_0109

IMG_0114

IMG_0115

“Museo de la Revolucion Salvadorena” yani “Salvador Devrim Müzesi”.

Sabah oldukça erken otelden çıkıyorum. Saat daha 08:00’i göstermemişken ana yola kendimi atıp bir önceki günden öğrendiğim kadarıyla otobüs istasyonuna giden 29 numaralı otobüse biniyorum. Otobüs istasyonuna vardığımda ise gitmek istediğim Perquin şehrine direk otobüs olmadığını, öncesinde San Miguel isimli şehre gidip oradan değiştirme yapmam gerektiğini anlıyorum.

Bunun üzerine ilk San Miguel otobüsüne atlıyorum. Ama üç buçuk saatlik yol sonunda ben işlerin çok da istediğim gibi gitmeyeceği hissine kapılıyorum. Lakin, ben Perquin’e olan yolun üç saat sürdüğünü sanarken San Miguel’e vardığımda Perquin’e ulaşmak için en az iki saat daha gitmem gerektiğini söylüyor şoförler. Ben her şeyi bir günde halledip San Salvador’a gideceğimi düşünürken, San Miguel’den kalkan son otobüsün 16:30’da olması her şeyi zora sokuyor.

Otobüslerin sürekli dur kalkları da bana hiç yardımcı olmuyor. El Salvador şu ana kadar gördüğüm en ilginç otobüs yolculuklarına tanık olmama da sebep oluyor. Her seferinde birbiri ardına otobüse binen satıcılar, daha önce gördüğüm ülkelerin aksine oldukça fazlalar. Biri biniyor, biri iniyor. Her gelen elinde yemek kitapları, güneş gözlükleri, sakız, çikolata, kuruyemiş, dondurma, meyve, sebze ve daha sayamayacağım onlarca ilginç ürün ile satış tekniklerini sergiliyor. Sonuç olarak altı buçuk saatlik bir yolculuk sonrasında saat 13:30’u gösterirken El Salvador’un küçücük kasabası Perquin’e varıyorum. Bu ufak kasabanın bu kadar ilgi çekici olmasının nedeni, 1992’de imzalanan barış anlaşmasından önce ülkenin yaşadığı iç savaş sırasında önemli rol oynayan ve beş gerilla organizasyonu çatısında birleştiren “Frente Farabundo Marti para la Liberacion Nacional (FMNL)” yani Farabundo Marti Ulusal Özgürlük Cephesi’nin merkezi olması. Üstelik Honduras sınırında yer alan bu kasaba savaşın en sert sahnelerine de tanık olmuş. Burada bulunan gerilla kamplarında ve iç savaş müzelerinde, savaşa bizzat tanık olmuş gerillalardan birinci elden bilgi alabiliyorsunuz. Şehirde çok da görülecek bir şey olmadığı için benim de ilk işim “Museo de la Revolucion Salvadorena” yani “Salvador Devrim Müzesi”ni ziyaret etmek oluyor. Bu üç odadan oluşan müzede görevli rehber bana teker teker eşyaları, fotoğrafları ve iç savaş tarihini anlatıyor. 1979 ve 1992 yılları arasında devam etmiş El Salvador İç Savaşı temel olarak ordu yönetiminde hükümet ve FMLN altında toplanan gerilla gruplar arasında gerçekleşiyor. Savaş, 1992’de barış anlaşması imzalanınca sona eriyor; ama ülkenin tarihinde unutulmayacak da bir iz bırakıyor.

Bu müzeden çıktıktan sonra koştur koştur “El Campamento Guerillero Simulado” isimli tekrardan canlandırılmış gerilla kampına gidiyorum. Burada bir gerilla kampı nasıl olur, nasıl hissettirir net bir şekilde anlayabiliyorsunuz. Benim amacım bu müzeyi gezdikten sonra “El Mozote” isimli diğer kasabaya gidip toplu katliamın gerçekleştiği kasabayı da gezmek. Üstelik turları yine eski gerillalar düzenliyor; ama buna vaktim olmadığını fark edince Perquin merkezine gidip San Miguel’e gittiğini öğrendiğim bir pick-up’ın arkasına atlıyorum.  Pick-up’ın San Miguel yakınlarında başka bir kasabada durması ve benim otobüs değiştirmem derken San Miguel’e vardığımda saatler 18:00’i gösteriyor. Yani en başından beri çok iyimser davranmışım. Otobüs istasyonundaki görevlilerle konuştuğumda ertesi gün ilk otobüsün 05:30’da olduğunu, istersem ona binebileceğimi ya da direk başkente 50 USD’ye taksi ile gidebileceğimi söylüyorlar. Tekliflerini reddedip otobüs istasyonunun hemen karşısındaki otelden kendime tek kişilik bir oda ayarlıyorum. Bütünün günün yorgunluğu bir anda üzerime çökmüş. Soğuk su ile duş alıp kendime geliyorum. Sonrasında da San Miguel’de ne yapılır ne edilir araştırmaya koyuluyorum. Şehirde akşam saatlerinde her yer karanlığa bürünüyor, ben de şansımı şehrin tek alışveriş merkezine gidip eğer güzel film varsa sinemaya giderek değerlendirmeyi düşünüyorum.

Taksi şoförüm Miguel karısını boşayıp benimle sinemaya gelme konusunda fazlaca ısrarcı olsa da şaka yoluyla geçiştirip alışveriş merkezinde iniyorum. İlk işim yine ve yeniden kaybettiğim telefonumun şarj kablosunu yenilemek oluyor. Sonrasında filmler arasından benim için uygun bir şeyler olmadığını fark edince karnımı doyurup etrafta dolanmaya koyuluyorum. Vaktimin bol olduğunu fark edince de artık Rapunzel’i andıran saçlarımı kestirmek adına neredeyse bir senenin sonunda ilk defa bir kuaföre giriyorum. Saçlarımın yarısına da böylece güle güle diyorum. Çok geç olmadan odaya dönüp İspanyolca filmleri izleyerek uykuya dalıyorum.

El Tunco, El Salvador.

Standard

10 Şubat 2014, Pazartesi.

IMG_0031

El Salvador’da otobüs yolculuğu yapmak o kadar hareketli ve renkli ki.

DSC03528

DSC03532

 

Libertad’da yer alan çarşının daracık koridorları.

DSC03573

Libertad’dan.

 

DSC03534

 

DSC03543

DSC03546

 

DSC03572

Libertad sahilleri.

DSC03535

 

İskele içerisinde bir de balık pazarı yer alıyor.

DSC03537

DSC03539

DSC03540

DSC03541

DSC03559

 

İskelenin sonunda balık tutanları görebiliyorsunuz.

DSC03577

 

DSC03583

 

DSC03594

DSC03596

 

El Tunco’nun meşhur sahilleri.

DSC03587

DSC03589

Nehir, deniz ile birleşiyor.

DSC03598

San Salvador’da otobüs istasyonu etrafında kayboldum!

Sabah erkenden hostelden çıkıyorum. Bir önceki günden bildiğim otobüs durağına yönelip tarihi şehir merkezine doğru bir otobüse atlıyorum. Şehir merkezine vardığımda ise Pasifik Okyanusu kıyısında yer alan San Salvador’dan 35 kilometre uzakta bulunan balıkçı kasabası Libertad’a gidecek olan 192 numaralı otobüsün kalktığı istasyonu aramaya koyuluyorum. San Salvador’da o kadar fazla ve farklı otobüs var ki, ister istemez aradığınız otobüsü bulmanız saatlerinizi alıyor. Üstelik bu otobüslerin her biri de şehrin farklı bölgelerindeki ara sokaklara yayılmış istasyonlardan kalkıyor. Eğer istasyonlara ulaşan yolu kendiniz bulamazsanız, etraftaki yerellerden alacağınız bilgilerin birbiri ile çelişmesi ise neredeyse garanti.

Ben de şehir merkezinden 192 numaralı otobüslerin kalktığı istasyona gidene kadar her yüz metrede bir yolumu soruyorum. İstasyon beklediğimden çok daha uzakta çıkıyor. Araba tamircilerinin, lastikçilerin arasından geçiyorum. Biraz da pazartesi olmasının etkisiyle şehre farklı bir hava gelmiş. Bir de ilginç bir şekilde şehir içerisindeyken o kadar çok laf ve ıslık yiyorum ki. San Salvador bu anlamda diğer Orta Amerika şehirleri arasında başı çekiyor.

Libertad’a olan yolculuğum bir saat kadar sürüyor. Vardığımda ise merkezi oldukça kalabalık, sıcak ve nemli ufak bir şehir beni karşılıyor. Otobüs istasyonu Libertad çarşısının hemen dibinde yer aldığı için ilk işim çarşıyı gezmek oluyor. Orta Amerika’nın geri kalanında olan kapalı çarşılar gibi rengarenk, kapalı ve basık bu çarşıda birbiri ardına sıralanmış daracık koridorlarda hediyelik eşyalar, kıyafetler, meyveler ve sebzeler birbirini takip ediyor.

Şehrin sokaklarında bir süre dolandıktan sonra okyanus kıyısına çıkıyorum. Siyah renkli incecik kum bütün kumsalı çevreliyor. Dalgalar son derece güçlü gözüküyor. Kıyıda dalgalarla boğuşup yüzmeye çalışan birkaç kişi dışarısında çok insan yok. Kumsalın tam da ortasında bulunan iskeleye çıktığımda ise devasa bir balık pazarı ile karşılaşıyorum. Bir yandan da içten içe “Plaj gününde bile çarşı pazar bulmayı başardın ya.” deyip kendi kendime gülüyorum. Balık pazarında bir süre çeşitli balıklara göz attıktan sonra iskelenin sonunda yan yana dizilmiş kayıklar arasından balık tutmaya çalışan ellerinde misinaları ve ağları ile bir şeyler yakalamayı uman insanları izliyorum.

Güneş tam tepede, hava o kadar sıcak ki, her adımımın adeta yere yapışıyormuş gibi hissettiriyor. Libertad’ın havasını soluduktan sonra da bölgenin en meşhur plajlarından biri olan El Tunco’ya gitmek için tavuk otobüslerde birine atlıyorum. El Tunco’ya ulaşmak yarım saatimi alıyor. Otobüsün beni indirdiği yerden sonra bir on dakika kadar da yürümem gerekiyor. El Tunco, turistlere yönelik tipik bir plaj kasabası. Yan yana dizilmiş hosteller ve düşük bütçe otelleri, restoranlar, cafe’ler bir yana bölgede bol bol sörf tahtası kiralayan mağazalar ve sörf dersi veren dükkanlar bulunuyor. Ana sokağın okyanusa ulaştığı yerde aynı zamanda bir nehir de okyanusa dökülüyor. Manzaralar büyüleyici. Uzun, geniş ve siyah kumdan plaj etrafında denize girenler, sörf tahtası ile mücadele edenler, güneşlenenler   bulunuyor.

Okyanus kenarında bir süre yürüyorum, ayaklarımın serin su ile buluşmasına izin veriyorum. Her şey olması gerektiği gibi; ama buna rağmen sahil kenarı kasabalarında tek başıma olmayı sevmiyorum. Bir süre okyanus kenarında yürüdükten sonra nehir kenarındaki cafe’lerden birine oturup karnımı doyuruyorum. Bir süre güneşin kavuruculuğundan kurtulduktan sonra tekrardan okyanus kenarında bir süre dolanıyorum. Gün batımını okyanus kenarında izleyip izlememe konusunda bir süre kararsız kaldıktan sonra kısıtlı zamanım olduğunu fark edip San Salvador’a dönmeye karar veriyorum.

San Salvador’a döndüğümde ise hala vaktim olduğunu düşünüp bir sonraki gün için gitmek istediğim Perquin’e acaba geceden gidebilir miyim diye şansımı denemeye karar veriyorum. Perquin, San Salvador’dan epeyce uzakta bulunuyor ve benim de bu şehri gezebilmek için sadece bir günüm var. Yine sora kaybola şans eseri otobüs istasyonuna giden otobüse atlıyorum. Yanlış durakta indiğim için otobüs istasyonuna varmam kolay olmuyor. İn cin olmayan sokaklarda tek yabancı olarak yönümü bulmaya uğraşırken bir yandan da o bölgede ne işim olduğunu sorgulayıp duruyorum. Sonunda istasyona vardığımda ise son otobüsü yarım saat farkla kaçırdığımı öğreniyorum. Ertesi gün için otobüs saatlerini öğrendikten sonra da hostelime geri dönüyorum.

Hostele döndüğümde odaya yeni gelmiş İtalyan bir çift bulunuyor. Onlarla muhabbet edip yolculuk planları hakkında konuşuyoruz. Erken başlayan gün, erkenden de sona eriyor.

 

San Salvador, El Salvador.

Standard

 

 

 

9 Şubat 2014, Pazar. 

DSC03330

DSC03331

San Salvador’un “El Centro” olarak bilinen tarihi merkezi oldukça karışık.

 

DSC03337

 

Plaza Libertad.

DSC03340

DSC03357

DSC03360

DSC03372

DSC03374

 

Iglesia El Rosario, şu ana kadar gördüğüm en güzel kiliselerden bir tanesi.

DSC03376

DSC03377

DSC03378

 

Mercado Excuartel.

DSC03379

 

Mercado Excuartel isimli kapalı çarşının yakınlarında bulunan bu garibim heykelin burnuna bardak takmışlar.

DSC03380

DSC03382

“Catedral Metropolitana de San Salvador” şehrin tam göbeğinde yer alıyor.

DSC03390

DSC03393

DSC03394

DSC03400

DSC03403

Katedral’den.

DSC03384

DSC03387

Devlet Tiyatrosu.

DSC03412

DSC03415

 

Palacio Nacional

DSC03417

 

Milli Kütüphane.

DSC03423

DSC03429

 

Iglesia El Calvario.

DSC03430

DSC03435

 

DSC03454

“Mercado Central” yani Merkez Çarşı.

DSC03440

DSC03443

DSC03446

DSC03447

DSC03449

DSC03450

“Cementerio de Los Ilustres” isimli mezarlık şehrin göbeğinde yer alıyor.

DSC03456

DSC03457

 

Parque Cuscatlan.

DSC03462

 

Monumento Divino Salvador del Mundo.

DSC03463

DSC03465

DSC03477

DSC03478

DSC03483

 

“Museo de Arte de el Salvador – MARTE” isimli sanat müzesinden.

DSC03491

DSC03494

 

“Museo Nacional de Antropologia David J Guzman” isimli arkeoloji müzesinden.

 

DSC03490

 

Anlamadığım bir şekilde arkeoloji müzesinde dansöz gösterisi vardı.

DSC03510

DSC03511

DSC03512

DSC03514

“Palacio Nacional”in içerisinden.

IMG_9968

 

Plaza Civica’da UNICEF yararına dans gösterisi var, arkada ise Catedral Metropolitana de San Salvador.

IMG_9972

 

San Salvador’un heykelleri.

Sabah erkenden uyanıyorum, hostelde çalışanlardan aldığım bilgiler doğrultusunda şehrin konakladığım bölgesinden “El Centro” olarak bilinen tarihi merkezine otobüsler olduğunu öğreniyorum. Ana caddeye kadar yürüyüp oradan 30 numaralı otobüse biniyorum. Teneke gibi titreyen paslanmış otobüsümüz şehrin karmaşık arka sokaklarında zigzaglar çizerek on beş dakika içerisinde bizi şehir merkezine götürüyor. Şehir merkezi, pazar günü olmasına rağmen oldukça hareketli. Normalde Orta Amerika ülkelerinde pazar günleri sakin tempo ile geçer. Üstelik San Salvador’da da birçok dükkan ve iş yeri kapalı olmasına rağmen, sokak kenarlarına kurulmuş tezgahlar hareketliliğin kaynağını oluşturuyor. Yol kenarındaki tezgahlarda her türlü ürünün satıldığını fark edebiliyorsunuz. Sevgililer Günü için hazırlanmış güllü, kalpli, çiçekli hediyeler, okul malzemeleri, kıyafetler, ayakkabılar, meyveler, sebzeler… Bu karmaşık ve birbirinden alakasız tezgahlarda ne ararsanız var.

Şehir merkezinin karmaşası arasında yürüyüp “Iglesia El Rosario” isimli kilise gidiyorum. Bu kilise yapı itibari ile şu ana kadar gördüğüm hiçbir kiliseye benzemiyor. İçeri girdiğimde ise gördüğüm manzara karşısında dilim tutuluyor. Yuvarlak kubbemsi yapısı adete hangarı andıran bu yapının içerisinde rengarenk camları barındırıyor. İçerisi ise ışık oyunları ile rengarenk bir ortam sunuyor. Orta Amerika bağımsızlığının babası olarak bilinen Padre Delgado’nun mezarı da bu kilise içerisinde bulunuyor. Bu kilise 1971 yılında sanatçı ve mimar Rubén Martinez tarafından inşa edilmiş. Bir süre kilise içerisinde dolanıp bol bol fotoğraf çekiyorum. Bir yandan da herkesin çok tehlikeli olduğu için es geçtiği bu başkente geldiğim için içten içe şanslı hissediyorum.

Bir sonraki durağım hemen yakınlarda bulunan “Catedral Metropolitana de San Salvador” isimli katedral oluyor. Bu beyaz ve etkileyici katedralin orijinali 1956 yılında yanmış. Günümüzdeki katedral ise bir dolu renovasyon çalışması sonrasında 1999’da tamamlanmış. Başpiskopos Oscar Romero’nun mezarı da katedralin alt katında bulunuyor. Oscar Romero’nun 1980 yılında suikasta uğraması El Salvador’u iç savaşa sürüklemiş. Üstelik kendisinin mezarı 1993 yılında Papa John Paul II tarafından da ziyaret edilmiş.

Katedral’den çıktıktan sonra bölgedeki önemli binaları ziyaret ediyorum. Sarı Devlet Tiyatro binası kapalı olsa da girişinde hazır bekleyen satıcıları ile renk kazanıyor. Bu bina 1917 yılında yapılmış ve 50 sene boyunca sinema salonu olarak kullanılmış. Katedralin hemen karşısında bulunan Plaza Barrios’un bir ucunda bulunan Milli Kütüphane ise kütüphaneden çok Kızılay’da yer alan bir iş hanını andırıyor bana. Yine aynı meydanda bulunan Palacio Nacional, 1986’daki deprem öncesinde hükümet binası olarak kullanılıyormuş.

Bir süre ilerledikten sonra gotik mimarisi ile dikkat çeken “Iglesia El Calvorio”ya denk geliyorum. Bu kilise merkez çarşının tam yanı başında yer alıyor. Kiliseyi gezdikten sonra Orta Amerika’da gördüğüm en büyük merkez çarşılardan biri olan bölgede kendimi kaybediyorum. Hava sıcak, sokaklarda iğne atsanız düşecek kadar bile yer yok, insanlar akın akın pazar alışverişlerini yapmaya gelmişler. İşin garip tarafı ise bana kalırsa bölgede alışverişe gelenlerden çok daha fazla satıcı bulunuyor. Çocuklar, yaşlılar, kadınlar her biri ekmek parası kazanmak uğruna kavurucu güneş altında birkaç parça birbirinden alakasız eşya satmak için mücadele veriyorlar. Yolda geçen biri yanıma yaklaşıp diş fırçası ve macunu alıp almak istemediğimi soruyor, bir başkası elindeki kitapları gösteriyor, bir diğeri ise bir demet muzu önüme uzatıyor.

Merkez çarşının hemen arkasında ise şehrin en büyük mezarlıklarından bir tanesi bulunuyor: Cementerio de Los Ilustres. Tam kapanma saatine denk düşsem de isminin Julio olduğunu öğrendiğim güvenlik görevlisi on beş dakika kadar içeride dolanmama izin veriyor. Duvarların hemen arkasında yer alan şehrin karmaşası bir anda beyaz ağırlıklı bu mezarlıkta ortadan kayboluyor. Bir süre mezar taşlarına ve çeşitli heykellere baka baka mezarlık koridorları arasında dolanıyorum. Sonrasında da sokakların kaosuna kendimi tekrardan atıyorum. San Salvador’un daha ilk saatlerinde beni yoran sadece yoğunluğu olmuyor. Daha önce hiçbir şehirde bu kadar laf yediğimi hatırlamıyorum. Herkes arkamdan ya fısıldıyor, ya ıslık çalıyor ya da bir sokak hayvanına seslenir gibi “pişi pişi” gibi sesler çıkarıyor.

Mezarlıktan çıktıktan sonra “Parque Cuscatan”a kadar tekrardan geldiğim noktaya beni götürecek bir otobüs bulurum amacıyla yürüyorum. Tozlar içerisindeki bu parka vardığımda da genç kızların futbol oynadığına şahit oluyorum. Bir süre onları izliyorum. Sonrasında da gitmek istediğim yeri tarif edip otobüs bulmaya çalışıyorum. Sonuç çıkmayınca da konakladığım bölgeye doğru yürümeye başlıyorum. Zaten beni her seferinde bitiren, her yere yürüyebilirim anlayışım oluyor. Kavurucu sıcakta yaklaşık kırk beş dakikalık bir maratondan sonra sabah 30 numaralı otobüse bindiğim durağa varıyorum. Bu sefer de 30B numaralı otobüsü alıp şehrin daha modern bölgesi olan “Zona Rosa”ya doğru yola koyuluyorum. Otobüsten indiğimde daha önce şehir merkezinde kiliseleri gezerken denk geldiğim, bölgede gördüğüm tek yabancıya tekrar rastlıyorum. O da beni fark etmiş, Tayvanlı Amerikalı Ben ile de böyle tanışıyoruz ve müzeleri beraber gezmeye karar veriyoruz. İlk durağımız “Museo de Arte de el Salvador – MARTE” isimli sanat müzesi oluyor. Güzel ve modern bir bina içerisinde yer alan bu sanat koleksiyonu güzel bir derleme sunuyor. Sonrasında muhabbet ede ede “Museo Nacional de Antropologia David J Guzman” isimli arkeoloji müzesine doğru yola koyuluyoruz. Ben daha önce bu müzeyi gezdiği için ben gezip çıkana kadar müze önündeki cafe ortamı sunan alanda beni bekliyor. Şansımıza pazar günü olduğu için bütün müzeler ücretsiz üstelik. Hakkaten de Ben’in dediği gibi müzeyi gezmem yarım saatten daha kısa sürüyor. Beni en çok şaşırtan ise müzenin bahçesinde denk geldiğim Mezdeke melodileri ile göbek dansı gösterisi oluyor. Ben dansözlerin, San Salvador’da bir arkeoloji müzesinde ne amaçla bulunduklarını çok da anlamlandıramıyorum.

Müzeden çıktıktan sonra müze önünde atıştırmalıklar satan teyzelerden bir şeyler alıp bir süre oturuyoruz. Sonrasında Ben şehir merkezindeki Palacio Nacional’e gideceğini, binanın 17:00’ye kadar ziyarete açık olduğunu söylüyor. Binanın içine girmeyi ben de ihmal ettiğim için beraber gitmeye karar veriyoruz. Yerel otobüslerden bir tanesine atlayıp hükümet binasının önünde iniyoruz. Hükümet binası muazzam mimarisi ile dikkat çekiyor. Birbiri içine giren odalar oldukça yıpranmış olsa da geçmişin izlerini taşıyor. Odalar arasında dolanırken, bir oda içerisinde bir teyzenin dans ettiğini fark ediyoruz. Ben aradan göz atayım derken teyze kolumdan tuttuğu gibi beni yanına alıyor. İki üç şarkı boyunca da gitmeme izin vermiyor. Beraber salsa yapıyoruz. Etraftakiler de meraklı gözlerle bizi izliyor. Durum biraz bizdeki düğünlerde kız kıza dans eden çocukları hatırlattığı için ben kahkahalarımı kontrol edemiyorum.

Hükümet binasından çıktıktan sonra Ben ile aynı bölgeye gideceğimiz için otobüs arama maceramız başlıyor. Tam tamına yedi kişiye yol soruyoruz, yedisi de farklı bir yönü işaret ediyor. Sonunda hasbel kader otobüsümüze denk düşüyoruz da sağ salim üniversite bölgesine varıyoruz. Ben ile vedalaşıp hava kararmaya yakınken ben hostelime varıyorum. Bütün gece odadakilerle muhabbet ederek geçiyor. El Salvador’un sıcağı daha ilk günden beni yıldırmaya yetiyor.

 

Rio Dulce, Guatemala.

Standard

8 Şubat 2014, Cumartesi.

IMG_9772

IMG_9786

Rio Dulce sabahı yağmurlu. Uyandığımda beni karşılayan ise yaşlanmış bu katamaran.

IMG_9783

Evin köpekleri Peanut ve Puppy.

DSC03321

DSC03323

 

Şans eseri alışveriş dönüşünde denk geldiğim Jack de fotoğrafta çıkmış.

DSC03324

DSC03325

 

Rio Dulce’den manzaralar.

DSC03326

Izabal Gölü.

IMG_9794

Guatemala’dan El Salvador’a yolculuk ettiğim otobüsüm.

Sabah uyandığımda son derece yağmurlu bir Rio Dulce sabahı beni karşılıyor. Bir önceki gece içten içe acaba bölgeyip gezip göl üzerinde Rio Dulce – Livingston arası ünlü tekne turunu yapsam mı diye düşünürken, kararsızlığımı fark eden doğa kendiliğinden cevabımı veriyor. Sabah mahmurluğunda bir süre Jack, Roger ve Emerald ile muhabbet ediyoruz. Jack bana film ve belgesel arşivinden birkaç film veriyor, ben de kendi elimde bulunanları Jack’in bilgisayarına aktarıyorum. Sonrasında da bana evlerini açan bu insanlarla vedalaşıp El Salvador’un başkenti San Salvador’a gidecek otobüsü yakalamak üzere yola koyuluyorum. Fuentes del Norte otobüs istasyonu Roger’ın evinden sadece beş dakika uzaklıkta bulunuyor. Sadece 125 Quetzal karşılığında saat 10:00’daki otobüsüme biletimi alıyorum. Otobüsü beklerken de şehrin kalabalık pazarları arasında dolaşıyorum.

Otobüs on beş dakika rötarla geliyor. San Salvador’a uzanan yol yedi buçuk saat sürüyor. Guatemala – El Salvador arasındaki sınır geçişi ise problemsiz oluyor. El Salvador’a girerken damga basmayan görevliler Guatemala’dan çıkış damgasının yeterli olacağını söylüyorlar. Yol boyunca sürekli uyuyorum. Akşam üzeri San Salvador’a vardığımda ise ilk gördüğüm taksiye atlayıp adını şans eseri internette okuduğum bir hostele beni götürmesini istiyorum. San Salvador’un gelişmiş mahallelerinden birinde arka sokaklarda bulunan bu sevimli hostelin garip uygulamaları var. Mesela konaklamanız sırasında sıcak su isterseniz odanı 9 USD, yoksa 7 USD. Kablosuz interneti kullanmak isterseniz ayrıca bir 2 USD daha ödemeniz gerekiyor. Odaya yerleştikten sonra bir süre soluklanıp kendime geliyorum. Sonrasında da karnımı doyurmak üzere dışarı çıkıyorum.

Ana cadde üzerine dizilmiş Wendy’s, Pizza Hut, Subway, Burger King gibi zincirler bulunuyor. Aynı zamanda şehrin en büyük alışveriş merkezlerinden biri olan Metrocentro’da konakladığım Avenida de Los Heroes’e yakın bulunuyor. Bir süre kalabalık sokaklarda, Orta Amerika’da ziyaret ettiğim diğer şehirlere kıyasla oldukça gelişmiş San Salvador sokaklarında dolanıp güzel bir uyku için hostelime geri dönüyorum.

7 Şubat 2014, Cuma.

DSC03301

DSC03302

 

Dangriga sokakları.

DSC03303

 

Sizce de bu evde bir terslik yok mu?

DSC03304

 

Nehrin denize birleştiği yerde bekleyen balıkçılar.

DSC03306

 

 

 

Kuğu motifi şehir çapında oldukça fazla yerde kullanılıyor.

DSC03307

DSC03312

DSC03313

Belize’nin en güneyinde yer alan Punta Gorda sokakları.

DSC03308

Punta Gorda’da deniz oldukça dalgalı.

IMG_9754

IMG_9759

 

DSC03317

DSC03320

 

Gün batımında Belize’den Guatemala’ya geçiş.

Sabah uyanıp sıcak duşlarımızı alıyoruz. Belli ülkelerde sıcak duş bulmak bile o kadar büyük lüks sayılıyor ki, ben ister istemez çocuk gibi sevinmeden edemiyorum. Bir yandan da içten içe merak ediyorum, duş almanın tekrardan zorunluluk değil de keyif olduğu zamanlara döneceğim acaba diye. Hostelimizin sahibi kahvaltı için muzlu kreplerimizi hazırlıyor. Karnımızı doyurduktan sonra da ülkenin güneyine gidecek otobüsü yakalamak üzere yola koyuluyoruz. Rehber kitapta gözüken otobüs durağına vardığımızda ise kapı duvarla karşılaşıyoruz. Yol kenarında bekleyen insanlara sorduğumuzda ise otobüsün ana otobüs istasyonundan kalktığını, burada durmadığını öğreniyoruz. 40 derece sıcakta sırtımızda çantalar gerisin geri bütün yolu geri dönüyoruz. Kan ter içinde otobüs istasyonuna vardığımızda ise otobüsün hostelde belirtilen saatinden daha geç yola çıkacağını öğreniyoruz. Derin bir oh çekiyoruz.

Otobüs on beş dakika içinde geliyor. Ama oldukça kalabalık. Zar zor kendimize kıyıdan köşeden bir yer bulup oturuyoruz. Ayça ve Ricardo bir yarım saat kadar ilerledikten sonra Maya Rezervi’nde orman ve vahşi yaşam havası almak üzere iniyorlar, bense Belize’nin en güneyine Porta Gorda’ya doğru Bob Marley şarkıları eşliğinde devam ediyorum. Bir seneden uzun süreden sonra Ayça’yı görmek beni inanılmaz mutlu ediyor. Öyle ki araya mekanlar, zamanlar, insanlar girse bile kaldığımız yerden daha bir hafta önce kahve içmek için buluşmuşuz gibi devam etmek çok da kolay kolay ifade edilebilecek bir deneyim değil benim için.

Punta Gorda’ya olan yolculuğum dört saat kadar sürüyor. Yolda yine Orta Çağ’dan fırlamış gibi gözüken Amiş yolcuları alıp indiriyoruz. Punta Gorda’ya vardığımda ise son derece sevimli minicik bir balıkçı kasabası ile karşılaşıyorum. Bir süre sokaklarda yürüdükten sonra denk geldiğim “Cotton Tree Chocolate” isimli çikolata dükkanında mola verip leziz çikolatalardan satın alıyorum. Sonrasında da 16:30’da kalkan son feribotu yakalamak üzere iskeleye doğru ilerliyorum. İskeledeki görevliler bir binanın alt katında bekleyen iri yarı bir adamı işaret edip kaptanın o olduğunu, bileti kendisinden almam gerektiğini söylüyorlar. Biletimi alıyorum, Belize’den çıkış ücreti olan 37,5 Belize doları vergiyi ödeyip gümrük işlemlerini hallediyorum. Sonrasında da benimle aynı feribota binecek olan Fransız Marie ile beklemeye koyuluyorum.

“Feribot” beklerken ben minik bir balıkçı teknesi bizi karşılıyor. İskelede bizden başka bekleyen yaşlı iki ABD’li amca ile tanışıyoruz. Bu ikili ile bir süre muhabbet ettikten sonra Rio Dulce’ye gideceklerini öğreniyoruz, bizim de aynı şehre ulaşmayı amaçladığımızı öğrenince arabalarında yer olduğunu, dilersek bizi de götürebileceklerini söylüyorlar. Nazik teklifi kabul edip, Guatemala tarafındaki Puerto Barrios’dan Rio Dulce şehrine gidecek son otobüsü nasıl yakalarız endişelerini de rafa kaldırıyoruz. Tekne yolculuğumuz bir saatten biraz daha uzun sürüyor. Dalgalar o kadar kuvvetli ki, belli noktalarda teknenin bir metre kadar suyun üzerinde zıpladığını fark edebiliyorsunuz. Bir saat sonunda tekne devrilmeden Guatemala’ya vardığımızda ben bir süre şaşkınlığımı saklayamıyorum.

Puerto Barrios’a vardığımızda pasaport işlemlerini halletmek üzere iskeleden biraz uzakta bulunan bir binaya gitmemiz gerekiyor. Roger’ın arabasına atlayıp işlemleri tamamlıyoruz. Sonrasında da yol üzerinde Roger’ın işle ilgili kısa bir görüşmesi için mola verip Rio Dulce’ye doğru yola çıkıyoruz. Roger ve Emerald, yılın belirli dönemlerinde Guatemala’da, belirli dönemlerinde Belize’de, belirli dönemlerinde ise ABD’de yaşadıklarından bahsediyorlar. Özellikle Guatemala’da yaşanabilir mahalleler kurmak üzere gönüllü çalışmalar yaptıklarını anlatıyorlar. Marie ise Fransız ve daha önce benim gibi Avrupa Konseyi’nde bir süre çalışmış. Sonrasında da işinden istifa edip Tayland’a taşınmış. O zamandan bu yana dalış hocalığı yapıyormuş. Guatemala’ya gelmesinden asıl neden de Tayland’da tanıştığı İspanyol erkek arkadaşı ile buluşmakmış.

Rio Dulce’ye olan yolumuz bir saatten biraz daha uzun sürüyor. Şehre vardığımızda ise Roger konuk odası olduğunu dilersek orada kalabileceğimizi söylüyor. Marie, erkek arkadaşı ile buluşacağı için teklifi reddediyor, bense bir gece konaklayacağım için kabul ediyorum. Marie’yi yakınlardaki bir bara bıraktıktan sonra biz de evin yolunu tutuyoruz. Vardığımız yere ise ev demek biraz zor. Orta Amerika’nın en uzun köprüsünün tam altında, Izabal Gölü kenarında bulunan bu depoyu andıran alanda birbirinden farklı bölmeler bulunuyor. Genel ortam daha çok bir garajı andırıyor. Roger depoda bulunan karavanda yaşıyor, bana ise garaj içerisinde şişme yatağın bulunduğu minik bir odayı veriyor. Eve girdiğimize evin kocaman; ama oldukça dost canlısı iki köpeği Peanut ve Puppy direk üzerimize atlıyorlar. Boyutlarının çok da farkında olmadıkları için köpeklerle oyun oynayayım derken bol bol tırnak ve pati yiyorum. Sonrasında da göl kenarında demir atmış olan oldukça yaşlı katamarana giriyoruz. Burada ev işleri konusunda Roger’a yardımcı olan İngiliz Jack’i film izlerken buluyoruz. Bir süre muhabbet ettikten sonra göl kenarındaki tahta masalara oturuyoruz. Bu sırada sipariş ettiğimiz pizzamız geliyor. Karnımızı doyururken ben Roger ve Emerald’a yolculuklarımdan bahsediyorum. Emerald’da gençken bölgede çok fazla seyahat ettiğini bisikletle birkaç kere kıtayı geçtiğini anlatıyor. Uyumadan önce ise Roger bana atıştırmalık oreo’ları veriyor. Emerald’da patlamış mısır kızartıyor benim için.

Harika bir gece sona ererken ben bir kez daha “yabancıların nezaketi” kavramını düşünüp mutlu oluyorum.