Category Archives: Çin

Hong Kong, Macau, Çin.

Standard

Hong Kong, Macau, Çin: Genel Bilgiler

Hindistan, Sri Lanka ve Nepal sonrasında Hong Kong’da gezinmek benim için doğrusunu söylemek gerekirse tam bir kültür şoku oldu. Finansın kalbinin attığı sonsuz gökdelenler, ister istemez kendinizi bir şekilde içinde bulduğunuz kocaman alışveriş merkezleri, tüketim çılgınlığının yaşandığı gösterişli mağazalar, kurallara uyan insanlar, her yerde kendisini gösteren düzen ve temizlik beklemediğim şekilde sağlı sollu geldi. Özellikle de son iki aydır temiz tuvalet bile görmemiş bir insan olarak, Hong Kong’daki her dakikamda kendimi ışığa kapılmış gibi hissettim. Hong Kong’da yarı Amerikalı yarı Hong Konglu arkadaşım Karen’la beraber kaldığım için, her şey görece daha kolaydı. Harita taşımak zorunda bile hissetmedim. İnsanlarla iletişim, yer yön bulma, yemek seçimi konusunda hiçbir problem yaşamadım. Bütün bunların yanı sıra, Hong Kong’da geçirdiğim zamandan çok keyif almama rağmen bir türlü Asya’da olduğum hissini alamadım.

Hong Kong sonrası Macau, deneyimlemesi ilginç bir yer oldu benim için.  Asya’nın kalbindeki bu küçük Portekiz, her köşe başını dolduran kumarhaneleri ve dolayısıyla bölgeye akın akın gelen Çinli turistleri ile meşhur.  Evlerinde kaldığım Hong Konglu ve Portekizli çocuklarla çok güzel vakit geçirdim. Bir anda yeni yıl kutlamaların ortasına Çinli aileler ile iskambil kartı ve oyunlar oynarken buldum kendimi. Keşke daha fazla kalabilseydim dedim içimden.

Çin ise bu sefer beni hayal kırıklığına uğrattı. Bu sefer diyorum; çünkü 2008’de Pekin ve Qingdao’yu ziyaret etmiştim. O zaman, muhtemelen ilk defa Uzak Doğu’da olmanın da etkisiyle gördüklerim beni büyülemişti. Bu sefer, Çin’in bana sunduklarını sevmedim. Bunda Çin’i gezmek için en kötü mevsiminde orada bulunmamın da payı var tabi. Sezon dışı gitmeme rağmen, Çin Yeni Yılı’na denk düştüğüm için her gittiğim şehirde yoğun bir Çinli turist nüfusu ile karşılaştım ve dolayısıyla daha yüksek fiyatlarla. Çin’i genel olarak çok fazla “turistleşmiş” buldum. Tamamen iç turizme yönelik atılımlara ağırlık vermiş, her şeyi ticarileştirmiş ve dolayısıyla büyüsü bozulmuş. Gri, sevimsiz ve karaktersiz şehirlerine ısınamadım bir türlü.

DSC02986

Hong Kong’un meşhur Mongkok bölgesinde.

DSC03066

Tai O balıkçı kasabasında kanallar arasında tekne turunda.

IMG_2375

Guangzhou’da ayak masajı öncesi, Karen ile beraber.

DSC03496

Lijang pirinç tarlalarında.

IMG_2592

Leshan’da Dev Buddha ile.

Ne kadar süre ayrılmalı ve ne zaman gitmeli?

Hong Kong’u hakkıyla gezmek istiyorsanız bir hafta ayırmanın yerinde olacağına inanıyorum.  Macau görece küçük, bu nedenle 2-3 gün bile fazla kaçacaktır (tabi amacanızı kumar oynamak değilse). Söz konusu olan Çin olunca, ne yapmak istediğinize bağlı olarak süre bir ay, hatta bir aydan daha fazla bile olabilir.

Hong Kong ve Macau’nun yıl boyu mevsimi çok uygun. Çin için ise bölgelerine göre uygun mevsimler değişse de en ideali eylül – kasım ve nisan – haziran dönemleri. Hong Kong ve Macau’da görece ılıman mevsim beni karşılasa da, Çin yolculuğum sırasında çok soğuk ve tatsız bir havaya denk geldim. İstisnasız gittiğim her şehirde yağmur yağdı. Geceleri soğuk yüzünden, uyumak için şekilden şekle büründüm. Güneş kolay kolay yüzünü göstermedi. Dolayısıyla, bu bütün yolculuk boyunca moduma da yansıdı.

Vize

Hong Kong ve Macau vize istemediği için girişte direk 90 gün kalış izninizi alabiliyorsunuz.

Çin vizesi ise ayrı bir problem. 2008 yılındaki başvurum sırasında Londra’daki Çin Büyükelçiliği’nden almaya çalıştığım vizeyi alamamıştım, Büyükelçilik bana vize veremeyeceğini ve Türkiye’den başvurmam gerektiğini belirtmişti. Ben de apar topar pasaportumu Türkiye’ye göndermiştim. Vize işlemleri Türkiye’de bir aya yakın sürmüş, çok da çetrefilli geçmişti. Bu nedenle, bu sefer durumu riske etmek istemediğim için Ankara’da bir vize başvuru merkezi aracılığıyla başvurumu yaptım ve dokuz gün sonunda üç ay içerisinde kullanılacak bir aylık vizemi 160 dolar karşılığında aldım. Vizeyi aldığım gün, görevli bana çok şanslı olduğumu çünkü benden sonra vize politikasının değiştiğini, artık Çin’den vize almanın daha zor olduğunu belirtti. Hong Kong’dayken ise her köşe başında 5-6 saat içinde Çin vizesi sağlayabilecek merkezler olduğunu gördüm. Bir arkadaşım (kendisi Polonyalı) vizesini bu vize merkezlerinden biri aracılığıyla çok kolay aldığını söyledi; ama bu konu Türkler için de geçerli midir emin değilim.

Rota

Nepal’e kara yoluyla geçtikten sonra Katmandu’dan Delhi aktarmalı olarak Hong Kong’a uçtum. Çin’e Hong Kong üzerinden giriş yaptım ve kuzeyden güneye bir rota izledim. Yolculuğumu Şanghay’da tamamladım. Hong Kong, Macau ve Çin’de kaldığım 28 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

map_of_china

06-09.02.2013, Hong Kong
10.02.2013, Macau
11.02.2013, Hong Kong
12.02.2013, Guangzhou, Foshan
13-17.02.2013, Guilin, Yangshou, Ping’an
18-20.02.2013, Chengdu, Leshan
21-23.02.2013, Xi’an
24.02-04.03.2013, Şanghay, Zhujiajiao

Çin’de gittiğim bütün şehirlerin son derece turistik olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle eğer tekrar gitme şansım olursa daha el değmemiş bölgelere, yani Tibet sınırı ve Rusya sınırındaki kasabalara gitmeyi isterdim. Harbin, Urumçi ve Kaşgar bölgeleri özellikle içimde kalan yerler oldu.

Ulaşım

Hong Kong’da şehir içerisinde yolculuk etmek çok kolay, Octopus ismi verilen, şehir içinde otobüslerde ve metro sisteminde kullanılabilen ulaşım kartını alıp bu karta belli bir miktar para yükleyerek yolculuğunuzu kolaylaştırabilirsiniz. Şehrin tamamını kaplayan bir metro sistemi olduğu için istediğiniz bölgelere ulaşmak da son derece çok kolay olacaktır. Hong Kong’dan Macau’ya düzenli feribot seferleri ile ulaşabilirsiniz. Macau merkezini ise yürüyerek gezmek en keyiflisi.

Söz konusu Çin olunca en büyük problem iletişim oluyor. Genelde otobüs duraklarının isimleri Şanghay ve Pekin gibi büyük şehirler dışında Latin alfabesi ile belirtilmiyor, çoğu yerde hislerinize güvenmek zorunda kalıyorsunuz. En yararlısı konakladığınız yerden gideceğiniz yerlerin Çince isimlerini alıp taksi ve otobüs şoförlerine göstermek oluyor. (Bazen bu bile işe yaramayabiliyor.) Ülke içinde çok kapsamlı bir tren ve otobüs ağı var. Fakat ben bu sefer birazcık bütçemin de dışına çıkarak görece uygun uçak biletlerinin satıldığı www.ctrip.com (veya www.elong.net) sitesinden faydalandım. Çoğu yere Çin’in bütçe havayollarını kullanarak ulaştım.

Konaklama

Hong Kong ve Macau’da arkadaşlarımın yanında kaldığım için yorum yapamayacağım; ama konaklama konusunda Çin beni çok şaşırttı. Çin’de konakladığım hiçbir hostel veya otel beni hayalkırıklığına uğratmadı; aksine beklentilerimin çok da üstünde odalar ve imkanlar sundu. Temiz, rahat, ucuz ve yabancı dostu hosteller Çin’de fazlasıyla yaygın. Bu hostellerin tek problemi olarak ısınmayı gösterebilirim. Kış mevsimi sezon dışı olduğu için, konakladığım yerlerde soğuk havaya karşı yeterli önlemler alınmamıştı.

Benim yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatları aşağıdaki gibi:

Hong Kong – Karen’ın yanında kaldım.
Macau – Piotr’un yanında kaldım.
Guangzhou – Karen’ın kuzeninde kaldım.
Starway Grand, Guilin – 228 CNY
Riverside Hostel, Guilin – 120 CNY
Trafic Inn Hostel, Chengdu – 125 CNY
Han Tang Inn, Xi’an -50 CNY
Mingtown Etour Youth Hostel, Şanghay – 55 CNY

DSC03237

Starway Grand Hotel, Guilin.

DSC03255

Riverside Hostel, Guilin.

IMG_2556

Trafic Inn Hostel, Chengdu.

Yiyecek içecek

Söz konusu yemek olunca bu bölgelerin yemeklerini iki üç çeşit ile toparlayabileceğimi çok sanmıyorum, onun yerine yediklerimizden bazılarının fotoğraflarını koymak daha mantıklı olacak diye düşünüyorum. Çeşitler bu bölgelerde inanılmaz derecede zengin. Önemli olan doğru seçimi yapmak. Buna bağlı olarak son derece leziz yemeklerle karşılaşabileceğiniz gibi, hayal kırıklığına uğramanız da mümkün. Belirtmek de fayda var, yediğim hiçbir Çin yemeği, Türkiye’de ya da Avrupa’da Çin lokantalarında yediklerime benzemiyor.

DSC02785

IMG_2283

Noodle’lar genelde sulu geliyor, yemeklerin yanında mutlaka bir tür bitki çayı ikram ediliyor.

DSC02972

Özellikle Hong Kong’un deniz ürünleri çok leziz ve taze.

DSC02980

Hong Kong ve Çin’de birçok restoran, ürünlerinin taze olduğunu gözünüze sokmak istercesine leğenler içerisinden yemek istediğiniz hayvanı seçmenize izin veriyor.

IMG_2199

IMG_2200

DSC03450

Ping’an’da yediğimiz yemek. Özellikle bamboo yerel yemekler arasında üst sırayı çekiyor.

P1030192

Guangzhou’nun her birinin içinde mutlaka pirinç bulunan ziyafetleri.

DSC03866

Chengdu “hotpot” adı verilen, içeriğini kendinizin seçtiği, masanızda kaynayan bir tencerenin bulunduğu yemek türü ile meşhur.

DSC03933

Şanghay’ın yarı kızarmış meşhur çin mantıları.

IMG_2355

Çin ev yemeği!

IMG_3160

Çinliler her türlü ürünün kurutulmuşunu yiyorlar, bunlar arasında deniz ürünleri en çok tüketilenler arasında yer alıyor.

DSC02990

Tatlılar! Her köşe başında sadece şekerli pastane ürünleri satan fırınlara rastlamak mümkün.

Reklamlar

Şanghay, Çin.

Standard

3 Mart 2013, Pazar.

Yarın Güney Kore’ye uçağım var. Bu nedenle Şanghay’daki son günümü Çin’in ucuz hizmetlerinden yararlanarak geçirmeye karar veriyorum ve Dragonfly isimli masaj salonuna gitmek için kolları sıvıyorum. Şehrin birçok alanında farklı branşları olan bu masaj salonu, daha içeri girer girmez sıcak ortamı ile sizi rahatlatmaya yetiyor. Ben bir saatlik vücut, bir saatlik de ayak masajı paketi alıyorum. İlk olarak beni küçük bir odaya alıyorlar, oda loş ışıklı ve yasemin kokuyor. Bana ortamın renklerine uygun sütlü kahve renkli pijamalar ve terlikler giydiriyorlar ve masaj seansı başlıyor.

Bir saatlik vücut masajı, kaskatı kesilmiş omuzlarıma, her şehirde daha da ağırlaşan çantamı taşımaktan bitkin sırtıma iyi geliyor. Sonrasında beni büyükçe başka bir odaya alıyorlar. Ayak masajı başlıyor. Yanımda masajları devam eden insanlardan uyuyanlar, hatta horlayanlar bile var. İki saat sonrasında pamuk şekeri kıvamında masaj salonundan çıkıp hostelin yolunu tutuyorum, eşyalarımı hazırlayıp yarının uçağına hazırlanıyorum. Güney Kore’de bana Göksu eşlik edecek, o yüzden keyfim yerinde. Uzun gün geceye karışıyor.

2 Mart 2013, Cumartesi.

Genel olarak bugün de kayda değer hiçbir şey yapmıyorum. Sadece sokakları yürüyorum. Bütün gün boyunca. Geçtiğim yolları tekrar tekrar geçiyorum. Binaları tekrar izliyorum, insanların arasına tekrar karışıyorum. Aynı adımları tekrar atıyorum. Şehrin doğusuna, batısına tekrar gidiyorum. Kısaca her şeyi tekrarlıyorum. Artık yanıma harita bile almıyorum. Şanghay, diğer gezdiğim Çin şehirlerinden çok farklı. Kolay kolay kaybolmanıza izin vermiyor. Akşama doğru hostele dönüyorum, bilgisayarımı alıp ısmarladığım yasemin çayı eşliğinde filmlerim arasında kayboluyorum.

1 Mart 2013, Cuma.

Şanghay’dan Güney Kore’ye geçiş tarihim sonradan belli olduğu için bu şehirde planladığımdan daha uzun kalmak durumdayım. En azından dinlenirim diye düşünmeme rağmen; konakladığım hostel soğukluğu nedeniyle dinlenmeme çok imkan vermiyor. Ben de sürekli dışarıda, yürüdüğüm yolları iki kere yürüyerek, mağazaları iki kere gezerek geçiriyorum zamanımı. Bugüne ise yine geç başlıyorum, hava yine kapalı ve yağmurlu. Ben de Pudong bölgesinin şehrin diğer kısımlarına göre daha gösterişli ve lüks olan alışveriş merkezlerini gezerek geçiriyorum vaktimi. Hava kararınca tekrar konakladığım bölgeye geri dönüyorum. Bu sefer uzun zamandır özlediğim bir şeyi yapmaya karar veriyorum ve Grand Theater’da gösterimde olan 2-3 İngilizce filmden muhtemelen en kötüsüne, “Stolen” isimli Nicolas Cage’in oynadığı Hollywood filmine bilet alıyorum.

Sinemaya girdiğimde duyduğum mısır kokusunu (ama Çin’de her şeyde olduğu gibi patlamış mısırlar da şekerli) ve sinemanın huzurunu özlemişim. Birkaç saatliğine de olsa sıcacık bir yerde olmak da iyi geliyor. Bir an nerede olduğumu unutuyorum; öyle ki bir hafta sonu evden Panora’ya gitmişim de, çıkışta otoparktan arabamı alıp tekrar eve dönecekmişim gibi hissediyorum. Tabi film sonrasında, Şanghay sokaklarına çıkınca soğuk hava ve insan kalabalığı üstüme üstüme gelince nerede olduğumu bir kez daha hatırlıyorum. Yavaş yavaş hostelime geri dönüyorum.

28 Şubat 2013, Perşembe.

DSC04327

DSC04437

DSC04439

The Bund Sightseeing Tunnel’de ışık şovları.

DSC04336

Pudong Bölgesi.

DSC04352

DSC04355

Şanghay Finans Merkezi’nin gözlem terasından manzaralar.

DSC04393

DSC04411

Şanghay Finans Merkezi.

DSC04445

Şanghay Sirk Dünyası’nda akrobasi gösterisi öncesi. Gösteri sırasında fotoğrafa izin verilmiyor.

Sabah uyandıktan sonra Huangpu Nehri’nin karşı kıyısında yer alan The Bund’ın öbür tarafına, yani Pudong bölgesine gitmeye karar veriyorum. Burası aynı zamanda Şanghay’ın en yeni bölgesi olarak kabul görüyor. Özellikle 1990’lardan sonra bu karşı kıyı, Çin’in ekonomik ve ticari merkezi olarak genişliyor. Nehri geçmek için “The Bund Sightseeing Tunnel”i deneyimliyorum. 5-10 dakikalık yolculuk boyunca yer aldığımız küçük kompartman, nehrin altından tünel içerisindeki ışık ve ses oyunları arasında ilerliyor.

Pudong bölgesine geçtiğimde Oriental Pearl Tower, Şanghay Borsası, Şanghay Kulesi ve Dünya Finans Merkezi ve bilimum görkemli gökdelen beni karşılıyor. İlk iş olarak Şanghay Finans Merkezi’nin ziyaretçilere açık gözlem merkezlerine çıkmaya karar veriyorum. Belli bir ücret karşılığında dilerseniz bu yüksek gökdelenin 94, 97 ve 100. Katlarından şehrin manzarasını izleyebiliyorsunuz. Ben de bir bilet alıp gökdelenin tepesine çıkıyorum. Şansıma bir önceki günün yağmuru, havanın bütün bulanıklığını da götürmüş, manzara diğer günlere kıyasla daha net gözüküyor. Buranın üç farklı katından manzaranın tadını çıkardıktan sonra hava kararmaya yakınken akşama yer ayırttığım akrobasi gösterisini izlemek üzere metroya atlayıp Şanghay Sirk Dünyası’na gidiyorum. Bu arada belirtmek de fayda var, Şanghay’ın çok iyi işleyen bir metro sistemi var. 420 kmlik ağı ile dünyanın en uzun üçüncü metrosu sahip Şanghay’da istediğiniz her bölgeye bir metro durağı kadar uzaksınız.

Şanghay Sirk Dünyası’nda “ERA – Intersection of Time“ isimli milyon dolarlık gösteriyi izlemeye gidiyorum. Her gün saat 19:00’da tekrarlanan bu gösterinin özelliği dans, akrobasi, multimedya gösterilerini birleştiriyor olması. İlk yarım saati hafif ama etkileyici numaraları izleyerek geçiriyoruz. Sonrasında sıra bir grup gencin halkalar içinden atladığı bölüme geliyor. Burada akrobatlardan bir tanesi gösteri sırasında halkaya takılıyor ve bütün dekorla beraber yere düşüyor. Hareketleri birbirine bağlı diğer akrobatlarda yere düşen akrobata takılıp düşüyorlar. Gülsem mi, üzülsem mi çok kestiremiyorum, ama sahnede birbirine girmiş dekorlar ve akrobatlar izleyenleri şaşırtıyor. Hemen toparlanıyorlar ve sonraki gösterilere sıra geliyor. Muazzam dans gösterilerini izledikten sonra, bu bir önceki düşen şaşkın akrobatları bu sefer çok yüksek kendisi etrafında dönen fare tekerine benzer bir dekorla çıkıyorlar sahneye. Bu dekor üzerinde sundukları şovda da bir iki tanesinin ayağı takılıyor da en az otuz metrelik dekordan düşecek gibi oluyorlar. Herkesin yüreği ağzına geliyor. Ben içimden “Aman çocuğum siz bir içeride oturun.” diye geçiriyorum. Gösterinin en etkileyici kısmı ise sonlarına doğru motosikletlerle yapılan şovlar oluyor. Yedi adet motosiklet çok küçük bir demir kafesin içinde birbirlerine çarpmadan son sürat hızla akrobatik şovlar sergiliyor. İki saatlik gösteri ben kalp krizi geçirmeden bitiyor da rahat bir nefes alarak hostelime geri dönüyorum.

27 Şubat 2013, Çarşamba.

DSC04301

DSC04306

DSC04310

M50 Sanat Bölgesi’nden manzaralar.

Sabahı çok ağırdan alıyorum. Kahvaltı sonrası hostelin cafe’sinde saatlerce oyalanıyorum. Artık öğlen olmaya yakınken kalkıp Şanghay’ın modern sanat anlamında kalbinin attığı, M50 olarak da bilinen 50 Moganshan Road bölgesine gitmeye karar veriyorum. Bu mahalle, Şanghay Tren İstasyonu’na çok yakın bir bölgede yer alıyor. Metrodan çıktıktan sonra yirmi dakikalık bir yürüyüş sonrasında yüzden fazla sanatçının stüdyosunun yer aldığı alana varıyorum. 2000 yılında yerel artist Xue Song’un kullanılmamakta olan endüstriyel alanları kiralaması ile bölgenin ilk adımları da atılmış oluyor. Sonrasında diğer artistler de Xue Song’u takip ediyorlar, bugün bu alan iç içe geçmiş ve halka açık farklı galerilere ve stüdyolara ev sahipliği yapıyor. Burada ShanghART, EastLink Gallery gibi galerileri ziyaret edip özellikle Qiu Sheng Xian’ın eserlerine hayran kaldıktan sonra şehir merkezine geri dönüyorum. Hava son derece soğuk olduğu için akşama kadar kapalı alışveriş merkezlerini dolanıyorum. Isındıkça sokaklara çıkıp yürüyorum; tekrar üşüyünce sıcak alışveriş merkezlerine sığınıyorum. Bir de Ankara’daki alışveriş merkezlerinden çok fazlalar diye şikayet ederdim, Uzakdoğu’nun çılgın tüketim kültürünü çok hafife almışım. Yorulana kadar sokaklarda ve alışveriş merkezlerinde dolandıktan sonra dediklerimden tek kelime anlamayan oda arkadaşlarımın bulunduğu hostelime geri dönüyorum. Bu hostelin dezavantajı, hava soğuk olduğu için tek ısıtmanın odalarda yer alan klimalar olması. Bu klimaları da sadece akşam dokuz, sabah dokuz arasında çalıştırıyorlar. Bu nedenle ben de akşam dokuzdan önce odaya gitmemek için elimden geleni yapıyorum. Dışarıda üşümeye tamam; fakat kapalı mekanda üşümek moralimi çok bozuyor.

26 Şubat 2013, Salı.

DSC04155

DSC04160

Şanghay Modern Sanat Müzesi’nden manzaralar.

DSC04220

DSC04183

Şanghay Müzesi.

DSC04246

The Bund’da gece manzarası.

DSC04278

House of Blues and Jazz’da “The Greg Luttrell Band” sahnede.

Gece aralıksız yağmurun sesine uyanıyorum, tekrar ve tekrar. Sabah uyandığımda da dışarıda fırtına kopuyor. Yağmur o kadar şiddetli ki, hostelin içerisindeki açık alanlarda yürürken bile saniyeler içerisinde sırılsıklam oluyorum. Ben de bugünü kapalı mekanları gezerek geçirmeye karar veriyorum. Şansıma gezmek istediğim müzelerin hepsi de People’s Square içerisindeki parkta yer alıyor.

İlk olarak Şanghay Modern Sanat Müzesi’ni ziyaret ediyorum. Bu küçük müzede “Existence” yani varoluş isimli bir sergi yer alıyor. Wang Weiwei’nin küratörlüğünü yaptığı Çinli yedi genç sanatçının eserlerinden oluşan iki katlı müzedeki eserler görmeye değer. Buradan çıkıp yavaş yavaş parkın diğer tarafında yer alan ücretsiz Şanghay Müzesi’ne doğru ilerlerken, çok iyi İngilizce konuşan bir grup Çinli genç beni durduruyor ve fotoğraflarını çekmemi istiyor. Ellerinde Şanghay haritaları var, buranın turisti oldukları her hallerinden belli oluyor. Biraz muhabbet ediyoruz. Bana Pekin’den geldiklerini, öğrenci olduklarını anlatıyorlar. Ben tam yanlarından ayrılacakken bana Şanghay’ın Şanzelize’si olarak anılan sokağı bilip bilmediğimi soruyorlar. Ben bilmediğimi söylüyorum (sonradan anlaşılıyor ki, öyle bir sokak aslında yok). Bana bu sokakta çok ünlü çayevleri olduğunu ve çok güzel gösteriler düzenlendiklerini, grupça oraya gideceklerini, beni çok sevdiklerini ve benim de onlara katılmamı istediklerini söylüyorlar. Bu noktada ben duruma ayıyorum; çünkü bu da Çin’deki en temel dolandırma yöntemlerinden bir tanesi. Üstelik Ella, Sri Lanka’da tanıştığım James, Xi’an da tanıştığım Marleen de bu numaranın kurbanı olduklarını bana daha önce anlatmışlardı. Bu ekip arkadaşça yaklaşarak sizi tavladıktan sonra, anlaşmalı oldukları çayevine götürüyor, sonrasında hesap o kadar astronomik bir rakam çıkıyor ki, kalabalık bir grup olduğunuz için itiraz etmeye hakkınız olmuyor. Siz paşa paşa neredeyse normal değerinin yüz katı bir hesap ödüyorsunuz. Yanınızdaki ekip ve çayevi de karlarını bölüşüyorlar.

Bu ekibin yanından ısrarlarına rağmen kaçarcasına uzaklaştıktan sonra Şanghay Müzesi’ne giriyorum. Bu müze son derece güzel organize edilmiş ve her sergi salonunun girişinde üç dilde açıklamaların yazdığı tek sayfalık broşürler yer alıyor. Galeriler arasında Çin yeşim taşı sergisi, mobilya sergisi, bronz ve tarihi heykel sergisi, kaligrafi sergisi, resim sergisi, seramik sergisi, azınlık grupları sergisi gibi farklı sergiler yer alıyor.

Şanghay Müzesi’nden çıktığımda yağmur dinmiş, hava da kararmış durumda. Ben de The Bund bölgesine yürüyerek, nehir kıyısını bir de gece gözüyle görmeye karar veriyorum. Hava soğuk olmasına rağmen saatlerce nehir kenarında oturuyorum. Amacım buradan, bölgeye çok yakın olan House of Blues and Jazz’da saat 21:00’de başlayacak canlı müziği yakalamak. Biraz oyalandıktan sonra bu sevimli bara giriyorum, yüksek taburelerden birinde yerimi alıyorum. Beyaz şarabımı, peynir tabağımı ısmarlıyorum. Canlı müzik, Amerikalı grubun gelmesi ile başlıyor. Bir buçuk saat kadar grubun çaldığı müzikler arasında kaybolduktan sonra kalkıp hostelime geri dönüyorum. Yürürken hava keskin ve kesici, ışıklar her yeri aydınlatıyor, keyfimse yerinde.

25 Şubat 2013, Pazartesi.

DSC04067

Zhujiajio’yu boydan boya geçen kanallar.

DSC04071

Bölgede yerel yemekler sokak tezgahlarını süslüyor.

DSC04090

Turistik özelliğine rağmen sık sık balıkçıları da görebiliyorsunuz.

DSC04103

DSC04132

DSC04150

Zhujiajiao kanallarından manzaralar.

Sabah uyanıp hostelin iki katlı cafe’sinde kahvaltımı yapıyorum. Her sabah olduğu gibi hostelin şişko gri kedisi, geniş kırmızı koltuklarda yamacımda. Huysuz kedi ne yaparsa yapsın, sevimliliğine karşı koyamıyorsunuz. Kahvaltı sonrasında People’s Square’in güneyinden kalkan otobüslere binip geleneksel özelliğini korumuş Zhujiajiao kasabasına gitmeye karar veriyorum. Bir saatlik bir yolculuk sonrasında tarihi kasabanın yer aldığı bölgeye varıyorum. Otobüs istasyonu, şehrin merkezinde yer alıyor. İstasyonun hemen karşısındaki Zhuxi Bahçeleri’nde kısa bir yürüyüşten sonra şehrin eski merkezine yöneliyorum.

Şehrin eski merkezi, iç içe geçmiş kanallardan ve bu kanalları süsleyen toplamda 36 taş köprüden oluşuyor. Dilerseniz teknelerle kanal turu yapabiliyorsunuz. Şehrin sokakları buram buram yerel yemek kokuyor. Birbiri ardına dizilmiş baharatçılar, Çin malı turistik hediye satıcıları ve çay dükkanlarına ek olarak, son derece sevimli küçük cafe’ler de kanal kenarlarını renklendiriyor. Bölgede çok fazla yabancı olmasa da, Çinli turistler gani gani. Dilerseniz bölgede yer alan Kezhi Bahçeleri’ni ve Yuanjin Budist Tağınağı’nı belli bir ücret ödeyerek ziyaret edebiliyorsunuz.

Kapalı havaya inat saatlerce bir aşağı, bir yukarı sokakları yürüyorum. Hava kararmaya yakın otobüs istasyonuna geri dönüp Şanghay’a bir bilet alıyorum. Kimse İngilizce konuşamadığı için herkesle el kol hareketleri ile anlaşıyorum. Şanghay’a vardığımda çoktan gece ışıkları kendisini göstermeye başlamış. Gökdelenlerin ve rengarenk tabelaların arasından ilerleyerek şehir merkezinde yürüyorum. Saatin yedi olması ile beraber Fener Festivali dolayısıyla iki saat sürecek bir havai fişek gösterisi de Şanghay gökyüzünü aydınlatıyor. Havai fişekleri izledikten sonra odama geri dönüyorum.

24 Şubat 2013, Pazar.

DSC04026

Xintiandi bölgesi.

DSC04037

French concession bölgesine uzanan sokaklar.

DSC04041

Tianzifang sokakları.

DSC04017

Gece manzarasında Nanjing Sokağı.

Uyandıktan sonra günü şehrin batısında dolanarak geçirmeye karar veriyorum ve “French Concession” olarak da bilinen bölgeye gidiyorum. Bu bölge, 1849 yılında Fransızların Şanghay’ın belli alanlarına yerleşme hakkını elde etmelerinden sonra giderek genişlemiş. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Fransızlar bölgeden çekilmişler. Şu anda bu geniş mahalleyi Şanghay’ın geri kalan bölgelerinde olduğu gibi lüks alışveriş merkezleri, restoranlar ve devasa siteler doldurmuş durumda. İşin ilginç tarafı bölgenin tarihine de uygun şekilde an itibariyle Şanghay’da yaşayan yabancıların birçoğu da yerleşmek için bu mahalleyi tercih ediyor. Sokaklarda yürürken benim gibi şaşkın şaşkın etrafı gezen yabancılara ek olarak; çocuklarını gezintiye çıkarmış, market alışverişini yapmış “yerel” yabancı ailelere de sıkça rastlıyorsunuz.

Bölgenin görülmeye değer iki ana merkezi var. Bunlardan ilki Xintiandi. Xintiandi, birbiri ardına dizilmiş son derece lüks restoran ve cafe’lerden oluşan, ortasından geçen yol dolayısıyla iki bölüme ayrılmış, sadece yayalara açık kısacık bir sokak. Sokağın sonunu devasa Xintiandi alışveriş merkezi süslüyor. Buradan yürüyerek Tianzifang bölgesine geçiyorum. Tianzifang, Xintiandi’ye göre daha renkli. Labirent gibi iç içe geçmiş, daracık sokakları, koyu tuğla duvarları ile butik mağazalara, tek oda cafe’lere, rengarenk ve çeşit çeşit restoranlara ev sahipliği yapıyor. Aynı yolları tekrar tekrar dolanıp kalabalığa karışıyorum. Mağazalara göz atıyorum. Sonrasında French Concession’ı oluşturan diğer ana caddeleri keşfe çıkıyorum. Fuxing, Huaihai, Ruijin, Shaanxi, Fumin caddelerini saatlerce yürüyorum. Bazı bazı yürürken kapalı ve küçük sitelere denk geliyorum. Kuruması için sitelerin meydanlarını geçen kablolara asılmış çamaşırlar rengarenk manzaralar sunuyor. Sonrasında hava kararmışken konakladığım bölgeye geri yürüyorum. Bir de gece gözüyle Nanjing Sokağı’nı turluyorum. Parıltılı ve süslü tabelalar, gece karanlığını aydınlatıyor. Hostelime geri dönüp her gün değişen oda arkadaşlarım arasında (geneli İngilizce bilmeyen Çinli kızlar) yerimi alıyorum.

23 Şubat 2013, Cumartesi.

DSC03937

Nanjing Sokağı’ndan manzaralar.

DSC03952

The Bund’dan Şanghay’ın finans merkezi Pudong’un gökdelenlerini izlemeye gelenler.

DSC03978

Old Village boyunca kurulmuş fenerler.

DSC04002

Old Village’da çay seremonisi.

DSC04008

Old Village’ın meşhur dumpling’leri nam-ı diğer çin mantıları.

DSC04011

DSC04013

DSC04015

Fener Festivali öncesi Old Village’ı dolduran kalabalıklar.

Sabah saat 05:45. Telefonumun alarmı en çirkin sesi ile çalıyor. Bir önceki günden ayarladığım havaalanı transferinin gelmesine on beş dakika var. Hazırlanıp kimseyi uyandırmadan hostel odasından çıkıyorum, gün yine ağarmamış. En sevmediğim sabah karanlığı, sessizlik içinde etrafı boyamış. Nasıl geçtiğini anlamadığım bir yolculuk sonrasında Şanghay’a varıyorum. Havaalanından direk metroya atlayarak ayarladığım hostelin bulunduğu, aynı zamanda şehrin kalbinin attığı People’s Square bölgesine gidiyorum. Metrodan inip kısa bir mesafe yürüyorum ve daracık bir ara sokakta yer alan hostelime ulaşıyorum. Çin’de şu ana kadar konakladığım hiçbir hostel beni hayal kırıklığına uğratmıyor. Hepsi tasarım açısından son derece modern ve tarz bir şekilde döşenmiş. Genelde konaklayacak ziyaretçilerin her ihtiyacına hitap ediyor.

Eşyalarımı yerleştirdikten sonra şehri keşfetmek adına etrafta yürümeye girişiyorum. İlk olarak People’s Square adı verilen meydanı ve yakınlarında bulunan parkı dolanıyorum. Sonrasında sadece yayalara açık olan, sağlı sollu mağazaların doldurduğu, ortasında küçük bir trenin yolcuları geniş caddenin başından sonuna taşıdığı Nanjing yolu üzerinden ilerleyerek Huangpu nehri kenarına gidiyorum. Bu bölgeye aynı zamanda “The Bund” ismi veriliyor. Nehrin karşı tarafında yer alan Pudong bölgesi, devasa gri aynalı gökdelenleri ile bu kıyıyı selamlıyor. Asya’nın finans anlamında başkentliğini bu bölge üstleniyor. Nehrin bulunduğum tarafı ise birbirinden güzel ve çeşitli mimari dönemlere ait binalara ev sahipliği yapıyor. Asya Binası, Şanghay Kulübü, Nissin Binası bunlardan sadece birkaçını oluşturuyor.

The Bund bölgesinden sonra geniş caddeler üzerinden yürüyerek “Old Village” olarak da anılan Eski Kasaba kısmına gidiyorum. Bu mahalle Şanghay’ın en eski bölgesi olarak biliniyor. Şekil itibariyle yuvarlak bir alana yayılmış, eskiden etrafını güvenlik amaçlı duvarların sardığı bu bölge iki gün sonra kutlanacak olan Fener Festivali nedeniyle tamamen kapatılmış. İçeriye ancak bilet alarak girebiliyorsunuz. Girdiğinizde ise bölgeyi kaplayan rengarenk boy boy fenerlerle karşılaşıyorsunuz. Her yeri süsleyen küçük kırmızı fenerlere ek olarak, kutlamalara özgü Çin mitolojisinden hikayeler anlatan hareketli fenerler de bahçeleri ve göletleri renklendiriyor. Yuyuan Bahçeleri yani Mutluluk Bahçeleri ve City God Tapınağı da bu bölgede yer alıyor. Her yer o kadar kalabalık ki adım atmakta bile zorlanıyorum. Ben de hem yürümekten yorulduğumdan, hem de biraz sakinliğin iyi geleceğini düşündüğümden bir tapınağın giriş katında yer alan Huxingting Çay Evi’ne kendimi atıyorum. Burası Şanghay’ın en eski ve meşhur çay evlerinden bir tanesi. Çinli bir ailenin masasında yerimi alıp yeşil çay ve yasemin çayı sipariş ediyorum. Çayları hazırlayan görevli önümde şahane bir seremoni sahnelerken çayların nasıl hazırlanması gerektiği konusunda da bana ipuçları veriyor. Bu tür çayevlerinde siz masadan kalkana kadar servis devam ediyor. Patlayana kadar çay içtikten sonra bölgede birkaç tur daha atıp hostele dönmeye karar veriyorum. Havanın kararmasının da etkisiyle Eski Kasaba iyice kalabalıklaşmış, iğne atsanız yere düşmeyecek bir hal almış; fakat buna ek olarak fenerler de tüm renklerini gözler önüne seriyor. Bir saat kadar yürüdükten sonra hostele varıyorum. Aynı odada konakladığım Çinli kızlarla biraz muhabbetten sonra güzel bir uyku beni bekliyor.

Xi’an, Çin.

Standard

22 Şubat 2013, Cuma.

DSC03870

Büyük Kaz Pagodası.

DSC03885

Büyük Kaz Pagodası önünde gerçekleşen su oyunları.

DSC03905

Xi’an’ın Büyük Camiisi.

DSC03914

DSC03918

DSC03917

Müslüman Mahallesi’nden manzaralar.

Xi’an’daki ikinci günümü şehir merkezini gezerek geçirmeye karar veriyorum. İlk olarak konakladığım yerin yakınlarından kalkan yerel otobüslerden bir tanesine binerek, hostelden aldığım bilgiler doğrultusunda sekizinci durağa kadar içimden sayarak Giant Big Goose Pagoda yani Büyük Kaz Pagoda’sını ziyarete gidiyorum. Pagodanın etrafı çok kalabalık; son 2-3 aydır gördüğüm büyüleyici tapınak ve pagodalardan sonra artık daha fazla tapınak görmenin çok da ilgimi çekmediğini fark ediyorum burada. Bu nedenle tapınağın içine bile girmeden etrafında dolanıyorum, insanları izliyorum. Bu tapınağın önünde yer alan havuzlarda Asya’nın en büyük su gösterisi düzenleniyor. Kalabalık arasında kendime bir yer açıp ben de bu kısa gösteriyi izlemeye dalıyorum.

Pagoda’yı dolandıktan sonra şehir merkezine dönüyorum. Şehrin merkezini çevreleyen devasa surlar hala İpek Yolu döneminden kalma görkemini koruyor. Şehrin göbeğinde yer alan, Müslümanların çoğunlukta olduğu, Müslüman bölgesine gidiyorum. Burası aynı zamanda şehrin yemek cenneti. Her türlü leziz Çin yemeğini çok ucuz fiyata bulabiliyorsunuz. Ben de kalabalık arasına karışıp saatlerce bir aşağı bir yukarı yürüyorum. Daracık hanlardan geçip bölgenin merkezinde yer alan Great Mosque of Xi’an yani Büyük Camii’yi ziyaret ediyorum. Bu camii daha önce gördüğüm hiçbir Müslüman yapısına benzemiyor. 742 yılında yapılmış, Çin’in en eski camilerinden biri olan bu camiinin mimarisi tamamen Çin öğeleri ile dolu; Arapça yazan birkaç yazıyı ve süslemeleri saymazsak. Buradan şehrin mimari simgeleri haline gelmiş, şehri kesen iki büyük ana cadde üzerinde tüm görkemini koruyan Bell Tower (Çan Kulesi) ve Drum Tower (Davul Kulesi) adlı iki yapıyı görmeye gidiyorum. Xi’an son derece modernleşmiş bir şehir olmasına rağmen, tarih sevenlere çok geniş bir yelpaze sunuyor.

İşin en ilginç yanlarından bir tanesi ise Xi’an’da Çinlilerin taklit yeteneğine bir kez daha hayran kalıyorum. Şehirde o kadar fazla sahte Apple dükkanı var ki, içeriye girdiğinizde satılan markaların isimlerine dikkat etmeseniz orijinalinden ayırt etmeniz mümkün olmayacak. Yollarda çalıntı telefon, sahte saat satanlar her kaldırım köşesinde sizi selamlıyor. Yürürken sahte çanta satmak için yanınıza yaklaşanları atlatmak artık yeni taktikler gerektiriyor.

Hava karardıktan sonra hostele geri dönüyorum. Keren ile biraz lafladıktan sonra, ben erkenden yatıyorum; ertesi sabah 08:00’de Çin’deki son durağım olan Şanghay’a uçak biletim var.

21 Şubat 2013, Perşembe.

DSC03797

Terracotta Savaşçıları’nın yer aldığı üç numaralı kazı alanı.

DSC03820

İki numaralı kazı alanı genelde üstü örtülü tepeciklerden oluşuyor.

DSC03860

DSC03843

_MG_3644

Bir numaralı kazı alanından manzaralar.

Sabah uyanıp hostelden aldığım yol tarifleri doğrultusunda Terracotta Savaşçıları’nı görmek için önce yerel bir otobüs ile tren istasyonuna gidiyorum. Otobüste şans eseri aynı odada kaldığım Kanadalı Marleen ile rastlaşıyorum ve günün geri kalanını beraber geçirmeye karar veriyoruz. Marleen, üniversiteden yeni mezun olmuş; tekrardan okula dönüp ikinci bir derece daha almadan önce 5-6 ay kadar Asya’yı gezmeye karar vermiş. Marleen ile tren istasyonunun otoparkından kalkan 306 numaralı otobüslere binip bir saat süren bir yolculuk sonrasında Terracotta Savaşçıları’nın olduğu bölgeye varıyoruz. 306 numaralı otobüs, savaşçıların yer aldığı komplekse gelmeden önce gezmek isteyenler için bir dönem kralların favori mekanı olan Li Dağı’nın eteklerinde yer alan Huaqing Kaplıcaları’nda ve Qin Shi Huang’ın mezarında da duruyor. Qin Shi Huang’ın mezarının tamamlanması 38 yıl sürmüş, inşası boyunca 700000 kadar işçi çalıştırılmış, sonrasında da bu işçilerin birçoğu mezarın sırlarını ifşa etmesinler diye mezarla beraber canlı canlı gömülmüş. Anlatılan bütün bu görkemine rağmen kazı çalışmaları çok tehlikeli olduğu için mezara ilişkin gün yüzüne çıkan çok fazla bir şey yok. Biz de bu iki turistik merkezi es geçiyoruz.

Terracotta Savaşçıları’nı hep ıssız bir bölgede, doğanın ortasında, el değmemiş olarak hayal eden ben, bir kez daha Çin’in turizm anlayışını hafife aldığımı anlıyorum. Her şeyden önce savaşçıların olduğu bölge şehir merkezine çok yakın. Savaşçıların keşfedilişi de çok kısa zaman öncesine dayandığı için turistler için yaratılan suni alan devasa ve yepyeni. 1974 yılında kuyu kazan çiftçilerin bulduğu savaşa hazır pozisyondaki binlerce savaşçı ise nefes kesici. Bazıları Çin’in birleştirici ilk hükümdarı Qin Shi Huang’ın bu savaşçıları yaptırması arkasındaki nedenin ölümden sonra karşılaşacağı ruhlar olduğunu söylese de, çoğu arkeolog asıl nedenin hükümdarın öldükten sonra da hükümdarlık kurma isteği olduğu konusunda hemfikir. Bu nedenle ortalama bir Çinliden daha uzun 8000 asker (işin ilginç yanı her birinin farklı bir surata sahip olması), 130 savaş arabası, 520 at ve 150 süvari at Qin Shi Huang’ın mezarının yakınlarında gömülü olarak keşfediliyor. Bütün bu orduya ek olarak gömülerde akrobatlar ve müzisyenler gibi askeri görevi olmayan heykeller de bulunuyor.

120 CNY ödeyerek girdiğimiz bölgede (öğrenciler için 60 CNY) ziyaret edilecek kazı alanları üç binada toplanmış durumda. Kitabımızın önerisine uyarak biz de en küçük olandan yani üç numaralı binadan başlıyoruz. Bu binada 72 adet savaşçı ve at yer alıyor. Bir kısmı hala gömülü olan heykellerden sadece çok azını sağlam bir şekilde görebiliyorsunuz. Buradan iki numaralı binaya geçiyoruz. Üçüncüye kıyasla çok büyük olan bu kazı alanında henüz günışığına çıkmamış gömülü binlerce savaşçıya ev sahipliği yapan tepecikleri ve parçalanmış birkaç heykeli görebiliyorsunuz. En son olarak bir numaralı kazı alanına giriyoruz ve rehberin neden sondan başlayın dediğini burada daha iyi anlıyoruz. Sıra sıra dizilmiş binlerce savaşçı tüm heybetiyle bizi karşılıyor. Marleen de, ben de sessizce dakikalarca savaşçıları izliyoruz. Farklı suratları, rütbelerine göre farklı kıyafetleri ve saç modelleri ile karşımızda duran ordu, Xi’an’a gelme nedenimi bir kez daha hatırlatıyor bana. Kazı alanının etrafında bir tur atıyoruz, heykelleri inceliyoruz. Aynı zamanda burada bir köşede restore edilmek için bekleyen savaşçıları da görebiliyorsunuz.

Kazı alanlarından sonra Terracotta Savaşçıları ile ilgili müzeyi de ziyaret edip şehir merkezine geri dönüyoruz. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişiz; çoktan öğleden sonra olmuş bile. Hostelimizin giriş katında yer alan barda biraz oyalanıp yemek yemeyi planlıyoruz. Bu sırada odamıza yeni katılmış olan İsrailli Keren de bizimle gelmeye karar veriyor. Aradığımız noodle restoranını bir türlü bulamıyoruz, meğersem restoran kapanmış. Biz de “hotpot” olarak anılan, önünüze kaynayan devasa tencerelerin yerleştirildiği, sizin de içeriğini dilediğiniz gibi seçtiğiniz bir restorana gidiyoruz. Ben önümdeki fokurdayan tenceredekilerin kaynar sıcaklıkta olduğunu sürekli unutup her seferinde dilimi yakıyorum. Saatlerce muhabbet ettikten sonra hostele geri dönüyoruz. Hostelin barında bir grup gitar çalıyor, uyumaya çıkmadan önce biz de onların arasındaki yerimizi alıyoruz.

Chengdu, Çin.

Standard

20 Şubat 2013, Çarşamba.

DSC03702

Bambular pandalara ulaşan yolları süslüyor.

DSC03712

Herkesi gülümseten yavru pandalar.

DSC03751

Kırmızı pandalar.

DSC03761

DSC03774

Bambu yiyen pandalar.

DSC03789

Chengdu Kelebek Müzesi.

Akşam Xi’an’a uçağım var. Bir önceki ülkelerden farklı olarak Çin’de her yere uçak bileti almamın aslında iki nedeni var. İlki ülke çok büyük. Bir yerden bir yere ulaşırken dilin çok büyük bir engel olduğu aşikar. Turistik olan şehirlerde bile İngilizce konuşan insanı geçtim, İngilizce tabela bulmakta bile zorlanıyorsunuz. İkincisi, Çin içerisinde havayolları arasında rekabet olduğu için genelde uçak biletleri çok makul. Tren biletine vereceğiniz ücretten biraz daha fazlasını ödeyerek kolayca uçak biletlerini alabiliyorsunuz. Kaldı ki, Çin içerisinde 2008 yılında tren ve otobüs yolculuğu yapmış bir insan olarak, bu maceralarımı hala trajikomik olarak değerlendiriyorum.

Sabah otele eşyalarımı bırakıp “Giant Panda Breeding Research Base”e yani Panda Üreme Araştırma Merkezi’ne gitmeye karar veriyorum. Chengdu’nun da bulunduğu Sichuan eyaleti, nesli tükenmekte olan ve sayıları 1500’ü geçmeyen pandaların %80’ine ev sahipliği yapıyor. Bu nedenle bu bölgede pandaların korunmasına ve üremesine ayrı bir önem atfediyorlar. Merkeze ulaşabilmek için hostelin önünde yer alan Turist Otobüs İstasyonu’ndan tramvay modelinde bir otobüse biniyorum. Şehrin içinde dolana dolana merkezin olduğu bölgeye yetmiş dakikada varıyorum, sonrasında 1-2 km’lik bir yolu yürüdükten sonra devasa açık hava merkezine geliyorum.

Yüz hektarlık bir alana kurulmuş bu dev merkeze girince farklı bölgelerde hangi panda türlerini görebileceğinizi anlatan bir harita da size veriliyor. Pandalara ek olarak 400 adet farklı ağaç türü de bu kompleks içerisinde yer alıyor. Ben gezmeye ilk olarak girişte yer alan panda müzesi ile başlıyorum. Bu müzede pandalar hakkında her şeyi kısa bir turdan sonra öğrenebiliyorsunuz; ikinci katta ise Chengdu Kelebek Müzesi yer alıyor. Her odayı yüzlerce rengarenk kelebeğin süslediği bu müze görmeye değer. Müzeleri gezdikten sonra kompleks içerisinde haritada belirtilen yerleri görmek için kolları sıvıyorum. Üç dört saat boyunca pandaların bambu yedikleri, uyudukları, kocaman cüsseleri ile incecik dallara tırmanmaya çalıştıkları, oynadıkları doğal yaşam alanlarına uygun olarak yaratılmış bahçeleri ziyaret ediyorum. Birbiri ile oynayan yavru pandalar ve ağaçlar üzerinde dolanan kırmızı pandalar özellikle ilgimi çekiyor. Şaşkın ve sakar bu hayvanlar, onları görmeye gelen bütün herkese çok mutlu bir gün yaşatıyor.

Öğleden sonra şehir merkezine tekrar dönüp hostelden eşyalarımı alıp havaalanının yolunu tutuyorum. Bir saatlik bir yolculuk sonunda gece saat 22:00 civarında Xi’an’a varıyorum. Birbirine girmiş bir kuyrukta (Çin’deki kuyrukta bekleme anlayışı nedense beni hep aynı şekilde karşılıyor) şans eseri yerimi alıp ilk kalkan havaalanı ekspresi ile şehir merkezine iniyorum. Şehir merkezi ışıl ışıl, kırmızı fenerler her ağacı süslüyor. Bütün bu parıltıya rağmen devasa sokaklar o kadar boş ki, in cin top oynuyor. Onbeş yirmi dakikalık bir yürüyüşten sonra daracık bir ara sokakta bulunan Han Tang Inn isimli hostelime geliyorum ve altı kişilik bir odada bisküvi renkli ışıkta güzel bir uykuya dalıyorum.

19 Şubat 2013, Salı.

DSC03646

DSC03654

Leshan’da yer alan Dev Buddha.

DSC03650

Leshan, nehre karşı.

DSC03638

Wuyuo Tapınağı’nda ibadet için yakılan mumlar.

DSC03673

DSC03679

DSC03675

Wuhuo Tapınağı’nın bulunduğu kompleks içerisinde fener süslemeleri, her yeri rengarenk boyuyor.

Güne erkenden başlıyorum. Amacım bölgeye çok yakın olan Leshan şehrine uğrayıp burada yer alan Dev Buddha’yı ziyaret etmek. Hostelime beş dakikalık yürüme mesafesinde bulunan Xinnanmen Otobüs İstasyonu’ndan bir otobüse atlayıp iki saatlik bir yolculuk sonrasında Leshan’a varıyorum. Leshan otobüs istasyonunun hemen önünden kalkan 13 numaralı başka bir minibüs ile bir saat daha gittikten sonra sonunda Dev Buddha’nın bulunduğu bölgeye ulaşıyorum. Dev Buddha’ya uzanan merdivenleri hızlı hızlı tırmandıktan sonra gördüğüm Buddha heykeli çok etkileyici. 1200 yaşındaki, 71 metre boyundaki bu dev heykel, uçurumun kenarındaki kayalara kazınmış durumda. Oturan Buddha, tüm görkemi ile ziyaretçileri selamlıyor. Heykeli yukarıdan izleyebileceğiniz teraslarda biraz fotoğraf çektikten sonra Çinli turistlerle içinden çıkılmaz bir hal almış, son derece uzun kuyrukta yerimi alıp heykelin ayaklarının bulunduğu bölgeye inmeye karar veriyorum. Aşağıya inmem bir buçuk saatimi alıyor, yol boyunca acaba aşağı inmeme değiyor mu çektiğim çile diye tekrar tekrar kendimi sorgulamadan edemiyorum. Çinli turistler hayatım boyunca gördüğüm en kaba insan gruplarının en üst sıralarında yer alıyorlar. Sürekli balgam atmaları, suratınıza suratınıza sigara dumanı üflemeleri, burunlarını karıştırmaları ya da her şeyi geçtim hiçbir şey yapmıyor olsalar bile dik dik bakmaları bile yetiyor. Aşağıya indiğimdeyse Buddha’nın sadece ayak parmakları 8,5 metreye uzanıyor. Bölgede biraz dolandıktan ve Wuyuo Tapınağı’nı da ziyaret ettikten sonra buraya çok yakın bir yere kurulmuş panayırı ziyaret ediyorum. Panayırın tamamı yemek ve hediyelik eşyalarla dolu tezgahlardan oluşuyor. Tezgahların her biri birbirini tekrar ediyor. Öğleden sonra geldiğim istasyona geri dönüp ilk otobüse atlayıp Chengdu’ya ulaşıyorum.

Chengdu’ya varınca şehrin görmediğim kısımlarını görmek adına tekrar yürüyüşe başlıyorum. Bu sefer şehrin batısında yer alan Wuhuo Tapınağı ve Tibet Meydanı’nı görmeye gidiyorum. Tapınağın bulunduğu alana bilet alınarak giriliyor. Bu alan kocaman ve rengarenk fenerlerle süslenmiş, adeta bir görsel şölen sunuyor. Kompleksin her köşesinde farklı bir aktivite var. Konsept itibariyle bana biraz da bir önceki gün ziyaret ettiğim ara sokakları anımsatıyor. Turistlere yönelik mağazalar, restoranlar, yemek tezgahları bütün sokakları dolduruyor. Parklardan, birbiri içine girmiş göletlerden, labirent gibi sokaklardan ilerleyerek bir iki saat bölgeyi dolanıyorum. Sonrasında Tibet Meydanı’na uğrayıp otelime geri dönüyorum. Güzel bir yemekten sonra odama çekilip kitap okumaya dalıyorum.

18 Şubat 2013, Pazartesi.

DSC03516

Tianfu Meydanı’nda yer alan Mao heykeli.

DSC03517

Chengdu’nun sonsuza uzanan binaları.

DSC03520

DSC03537

DSC03544

Wenshu Tapınağı’ndan manzaralar.

DSC03575

DSC03567

Wang Jian’ın mezarı.

DSC03589

DSC03594

DSC03600

Chengdu’nun restore edilmiş ara sokakları.

DSC03605

People’s Park meydanında dans edenler.

DSC03606

DSC03612

People’s Park’dan manzaralar.

Sabah 05:30’da uyanıyorum, amacım CAAC binasının yanından kalkan ilk havaalanı ekspresini yakalayıp Chengdu’ya olan uçağım için havaalanına ulaşmak. Havaalanı ekspresinin kalktığı yere bir taksi ile gitmeye karar veriyorum. Sokağa adımımı attığımda son derece puslu, yağmurlu ve karanlık bir Guilin sabahı beni karşılıyor. Bomboş ve geniş ana cadde üzerinde bir beş on dakika yürüdükten sonra bir taksi buluyorum ve şoföre üzerinde Çince “havaalanı ekspresi” yazan kağıdı gösteriyorum. Fiyat konusunda da 12 CNY olarak anlaşıyoruz. İyi diyorum beş dakikalık yolculuk zaten ancak bu kadar tutar; fakat on dakika kadar gittikten sonra ben şoförün beni yanlış anladığını ve CAAC yerine beni direk havaalanına götürdüğünü fark ediyorum. Üstelik, hostel aracılığıyla 90 CNY’ye ayarlayabileceğim transfer için 120 CNY’ye pazarlık bile yapmadan çoktan tamam demişim bile! Şoföre durumu anlatmaya çalışsam da değişecek bir şey olmadığını fark edince, havaalanına planladığımdan bir saat daha erken gidip uykuma kıydığım için kendime kızıyorum. Guilin’de Hong Kong ve Guangzhou’dan farklı olarak taksilerde şoförler demir kafeslerin içinde oturmuyor; diğer şehirlerde bu şekilde bir uygulamaya gidilmesinin nedeni de yaygın olan taksici soygunlarına karşı şoförleri korumak. Bu nedenle havaalanı yolu boyunca Çin pop şarkıları bana yakından eşlik ediyor. Taksinin camından yollar, binalar ve gece ışıkları akıp gidiyor. Kırkbeş dakika içinde havaalanına ulaşıyorum ve bol uyuklamalı bir yolculuk sonrası Chengdu’ya iniyorum.

Hemen havaalanının çıkış kapısının önünden kalkan havaalanı ekspresi ile yarım saatlik bir yolculuk sonrasında şehir merkezine varıyorum. Konaklayacağım Trafic Inn Hostel, şehrin ortasından geçen Jiang’an nehrinin hemen kıyısında yer alıyor. Kısa bir yürüyüşten sonra hostele ulaşıyorum ve çok ucuza ayarladığım iki kişilik odama yerleşiyorum. İşin güzel tarafı Chengdu, Guilin’e göre daha soğuk olmasına rağmen hostel odalarında klimaya ek olarak elektrikli battaniye de sağlanıyor. Bu da geceleri bastıran soğuklar için en ideal çözüm oluyor.

Eşyalarımı yerleştirdikten sonra şehir merkezinde dolanmaya karar veriyorum. Chengdu, Guilin’den sonra daha sevimli geliyor bana. Son derece modernleşmiş olmasına ve neredeyse tamamını yüksek batı tarzı binaların oluşturmasına rağmen, kendine has bir karakteri olduğunu görebiliyorsunuz. İlk iş olarak şehrin göbeğindeki Tianfu Meydanı’na gidiyorum. Bu meydanın ortasında kocaman bir Mao heykeli halkı selamlıyor. Gökdelenlerin arasından, devasa caddelerden ilerleyerek şehrin kuzeyine doğru yürüyorum. Kuzeyde yer alan Wenshu Tapınağı’nı ziyaret ediyorum. Bu tapınak, Chengdu’nun en büyük ve en iyi korunmuş Budist tapınağı olması ile ünlü. Ayrıca dünyada Zen Budizm’i için en önemli dört tapınaktan da bir tanesi. Tapınak içerisinde birkaç tur atıp genç Çinli gruplar ile fotoğraf çektirdikten sonra şehrin batısına doğru geçiyorum. Burada bir park içerisine konuşlanmış Wang Jian’ın mezarını ziyaret ediyorum. Bu mezar çok ilginç bir şekilde yerin yukarısında, yol kenarında yer alıyor ve etrafını birbirinden farklı yirmi dört adet müzik enstrümanı çalan kadın heykeli süslüyor. Buradan sonraki durağım ise bölgeye çok yakın olan, restore edilmiş geleneksel ara sokaklar (Zhai Alley, Kuan Alley) oluyor. Eski görünümüne uygun olarak yeniden yapılmış bu birbiri içine geçen ara sokakları mağazalar, şık restoranlar ve çay evleri süslüyor. Bölge, rengini duvarların koyu grisinden ve her yeri boyayan fenerlerin kırmızısından alıyor. Buradda ufak bir tur attıktan sonra hostelime geri dönmeye karar veriyorum. Yol üzerinde People’s Park’a yani Halkın Parkı’na uğramayı da ihmal etmiyorum. Bu parkın meydanlarında dans eden yaşlı çiftler ortamı şenlendiriyor ve hareketlendiriyor. Parkın ana meydanında yer alan “Monument to the Martyrs of the Railway Protection Movement” yani Demiryolu Koruma Harekâtı Şehitleri Anıtını da gördükten sonra kaybola kaybola geldiğim yere dönmeye çalışıyorum. Çin’de bir kere kaybolursanız, tam kayboluyorsunuz; çünkü şehirler ve mesafeler çok büyük. Çabam iki saat sonunda karşılığını veriyor ve tam da hava yeni kararmışken hostelime varıyorum. Güzel bir yemek ve hostelin ana salonunda gösterilen dvd keyfinden sonra odama yerleşiyorum.

Guilin, Çin.

Standard

17 Şubat 2013, Pazar.

Guilin’deki son günüm. Ertesi sabah çok erken bir saatte Chengdu’ya uçağım var, bu nedenle bu günü şehir merkezinde dolanarak, parklarda oturup insanları izleyerek geçiriyorum. Odaya dönmeden önce Li nehri kenarında yürüyorum. Hava kararmadan erkenden odama döndüğümde ise pazar gününe yakışır bir şekilde günün geri kalanı için yorganın altında filmler ve kitaplar beni bekliyor. Eşyalarımı toplayıp erkenden uykuya dalıyorum.

16 Şubat 2013, Cumartesi.

Foto 14

Foto 15

Foto 16

Huangluo Yao kasabasından manzaralar.

Foto 17

Foto 18

Uzun saçlı kadınların gösterilerinden kesitler.

Foto 19

Foto 20

Uzun saçlı kadınlar, geleneksel pembe kıyafetleri içinde el işleri satmaya çalışırken.

Foto 21

Foto 22

Foto 23

Lijang pirinç tarlaları.

Foto 24

Ping’an kasabası.

Foto 25

Ping’an kasabası yerelleri ateşte patates pişirirken.

Sabah yine erkenden uyanıyorum. Bu sefer Guilin’e asıl geliş amacım olan, “Dragon’s Backbone Terraces” olarak da anılan Longji Pirinç tarlalarını görmek için, İsveçli bir çiftle beraber hostelin ayarladığı küçük bir minibüse biniyoruz ve iki saatlik bir yolculuk sonrasında ilk olarak Huangluo Yao kasabasına varıyoruz. Bu kasaba aynı zamanda “Uzun Saçlılar Kasabası” olarak da anılıyor. Kasabanın bu kadar ünlü olmasının nedeni, burada yaşayan bütün kadınların saçlarının çok uzun olması. Kasabada yaşayan altmış kadar ailenin arasında, en uzun saçlı kadının saçı iki metreyi buluyor. Bu kasabada yaşayan kadınlar, saçlarını sadece on sekiz yaşına bastıklarında bir kere kesiyorlar. Evlenene kadar saçlarını alınlarının üzerinde topluyorlar. Saçlarını sadece evlendiklerinde ilk olarak kocalarına gösteriyorlar. Eğer olur da yanlışlıkla bekar kadınlardan birisinin saçını açık görürseniz, geleneklere göre üç sene kasabada kızın ailesi ile kalmanız gerekiyor. Kadınların topuz halindeki saçlarında üç demet saç bulunuyor: kendi saçları, dökülen saçlarını topladıkları bir demet ve on sekiz yaşında kestikleri demet. Bu kadınlar saçlarını özel bir şampuan ile yıkıyorlar, rehberimiz Alex’in dediğine göre bu şampuan çok kötü kokuyormuş; ama kadınların saçlarını görseniz pırıl pırıl parlıyor. Bu kadınları kasaba içerisinde pembe yerel kıyafetleri ile kolayca ayırt edebiliyorsunuz. Üstelik Çin hükümetinin “tek çocuk politikası” etnik azınlık oldukları için, bu gruba uygulanmıyor.

Kasabada önce küçük bir tur atıyoruz, birkaç yerel ahşap evi ziyaret ediyoruz. Sonrasında da kasabanın kadınları tarafından hazırlanan gösteriyi izlemek üzere, gösteri merkezindeki yerimizi alıyoruz. Bir saat boyunca kadınlar, yerel kıyafetleri içerisinde günlük hayatlarından sahneleri şarkılar eşliğinde bize sergiliyorlar. Bu sırada çay ve şekerleme ikram ediyorlar. İşin üzücü kısmı, bu kasabanın neredeyse bütün gizemini ve yerelliğini kaybetmiş olması. Son derece turistik bir mekan haline gelmiş kasabada, her şey turistler için yenilenmiş. Kasabanın sokaklarında yürürken, tamamen turistik bir yerde bulunduğunuzu iliğinize kadar hissediyorsunuz.

Yemek için Ping’an kasabasına geçiyoruz. Küçük bir restoranda bir masa dolusu son derece leziz Çin yemeği bize sunuluyor. Bölgeye özgü bambu arasında hazırlanan dolmalar özellikle denemeye değer. Yemek sonrasında pirinç tarlalarını görmek için Ping’an Zhuang kasabasına ilerliyoruz. Ping’an Zhuang, basamak basamak uzanan pirinç tarlalarının arasına kurulmuş küçücük bir kasaba. Buradaki pirinç tarlaları, şekil itibariyle yedi küçük tepe ve bir adet geniş tepeden oluştuğu için “yedi yıldız ve ay” adı ile anılıyor. Kasabanın daracık yolları ve merdivenlerinden yavaş yavaş yukarıya çıkarak iki adet gözlem yerinden tarlaları izliyorum. Hava yağmurlu ve pirinç sezonu olmadığı için birçok pirinç tarlasında lahana ve farklı sebzeler yetiştiriliyor. Kapalı hava ortama ayrı bir büyü katıyor. Çin’deki bütün görülmeye değer yerlerde olduğu gibi, bu kasaba da son derece turistik bir boyut kazanmış. Küçücük kasabada harıl harıl yeni oteller ve restoranlar için inşaat işleri devam ediyor. İki saat kadar pirinç tarlaları ve kasabanın daracık sokakları arasında turladıktan sonra Guilin merkezine dönmek için minibüsümüze atlıyorum. Şehir merkezine vardığımda ise odaya dönmeden önce şehir merkezinde biraz yürüyorum. Odaya döndüğümde de elektrikli ısıtıcının karşısındaki yerimi alıp kitaplarıma dalıyorum.

15 Şubat 2013, Cuma.

Foto 8

Guilin’den bizi Yangshou’ya götürecek tekneler limanda yolcularını beklerken.

Foto 9

Li nehri’nde teknelere taze meyve satan balıkçılar.

Foto 10

Foto 11

Foto 12

Li nehri manzaraları.

Foto 13

Yangshou’nun turistik ve kalabalık “Batı Sokağı”.

Sabah erkenden uyanıyorum. Bir gün önceden hostel aracılığıyla ayarladığım Guilin’den Yangshou’ya olan 83 kilometrelik Li Nehri turu için beni almaya gelen otobüste yerimi alıyorum. Otobüs yarım saatlik bir yolculuk sonrasında kalabalık Çinli turist gruplarının doldurduğu limana varıyor. Limanda biraz bekledikten sonra nehir üzerinde yer alan büyük nehir turu teknelerine biniyoruz. Üç katlı teknemizde, karşılıklı koltukların yer aldığı masalardan bir tanesine, Şanghay’da yaşayan İspanyol bir çiftin yanına oturuyorum. Bu noktadan sonra dört buçuk saat boyunca birbirinden güzel puslu manzaraları geçiyoruz. Sarı sığ örtü, beş parmak tepesi, boyanmış dokuz at tepesi yol üzerinde geçtiğimiz önemli simgeler oluyor. Öğlene doğru, leziz ve açık büfe Çin yemeklerini teknede yiyoruz. Sonrasında öğlen iki gibi Yangshou’ya varıyoruz.

Açıkçası, Yangshou beni hayal kırıklığına uğratıyor. Sakin bir balıkçı kasabası bulmayı beklerken ben, son derece turistik, limanında karabatak kuşları ile fotoğraf çektirmeniz karşılığında sizden para istemeye gelmiş balıkçıların beklediği bir kasaba ile karşılaşıyorum. Bu balıkçı karabatak kuşları bölgede çok meşhurlar. Eğitilmesi yıllar süren bu kuşların boğazlarına takılan bir kelepçe ile balıkları yutması engelleniyor ve balıkçılar da balıkları bu şekilde yakalıyorlar. Limanın hemen yakınındaki, şehrin merkezine uzanan “West Street” yani Batı Sokağı sağlı, sollu aynı ürünleri satan hediyelik eşya dükkanları, cafe’ler ve restoranlardan geçilmiyor. Kalabalık Çinli gruplardan adım atmak da çok mümkün olmuyor. Bir saat kadar bu sokak ve çevresinde dolandıktan sonra, yakınlardaki otobüs terminalinden bir otobüse biniyorum. İki saatlik bir yolculuk sonrasında Guilin’e geri dönüyorum. Her akşamüzeri olduğu gibi şehir merkezinde ve göl kenarında birkaç tur atıyorum ve hava karardıktan sonra otelime geri dönüyorum.

14 Şubat 2013, Perşembe.

Foto 5

Foto 6

Foto 7

Reed Flute Mağarası’ndan manzaralar.

Öğlene doğru kaldığım odayı boşaltıyorum. Nasıl olduysa bana daha ucuza, çok geniş ve Li Nehri manzaralı bir aile odası veren Guilin Riverside Hostel’e eşyalarımı taşıyorum. Yerleştikten sonra, hostelden aldığım bilgiler doğrultusunda, ana caddeden 3 numaralı yerel otobüse atlayıp yarım saatlik bir yolculuk sonrasında “Reed Flute” yani Kamış Flüt Mağarasına ulaşıyorum. Mağara ismini, bir zamanlar girişini kaplayan flütleri süslemek için kullanılan kamışlardan alıyor. Bu büyük ve görkemli mağara, doğallığı ile muazzam bir güzellik sunuyor; fakat ne yazık ki mağaranın her köşesini ışıklandırmak için kullanılan rengarenk spotlar ve her yeri dolduran kalabalık ve kaba Çinli turist grupları ortamın büyüsünü bozuyor. Mağaranın diskodan bozma köşelerini keşfettikten sonra, yağmurlu Guilin merkezine geri dönüyorum.

Şehir merkezinde bir şeyler yiyorum, Shan Gölü’nün etrafında bir tur atıyorum ve gün kararmaya yakınken odama doğru ilerliyorum. Oda o kadar soğuk ki, ne oturmak mümkün, ne de uyumak. Resepsiyondakiler çok yardımcı oluyorlar da, odaya koyabilmem için elektrikli bir ısıtıcı veriyorlar. Gece boyunca bu ısıtıcıyı dibimden ayırmıyorum. Bir süredir yolculuk ettiğim şehirlerde soğuk hava bütün kemiklerimi takırdatırken, yüzüme vuran sıcak, yaz mevsimini ne kadar özlediğimi hatırlatıyor. Japonya’dan sonra sıcak iklim kuşağından çıkmamaya karar veriyorum.

13 Şubat 2013, Çarşamba.

Foto 1

Guilin’in geniş caddeleri sizi adeta otoban ortasındaymışsınız gibi hissettiriyor.

Foto 2

Restoran önündeki yenmek için hazırlanmayı bekleyen canlı hayvanlar.

Foto 3

Foto 4

Shan Gölü’nde yer alan ikiz pagodalar: Güneş ve ay pagodaları.

Çok sersemlemiş ve yorgun uyanıyorum. Hava kapalı ve çok soğuk. Havanın kapalılığı bulutlardan mı, yoksa kendisini yoğun bir şekilde belli eden ve hissettiren hava kirliliğinden mi ayırt edemiyorum. Kat kat tişörtleri, uzun kolluları üzerime geçirip şehrin merkezinde bir yürüyüş yapmaya karar veriyorum. Şehir çok büyük olmasına rağmen, kaldığım Stairway Grand Otel, konumu itibari ile çok ideal. Şehrin ana caddesi olan Zhongshan Zhonglu’ya sadece beş dakika yürüme mesafesinde. Tek dezavantajım, kötü hava koşulları nedeniyle Çin’de turizm sezonu olmamasına rağmen, Çin Yeni Yılı dolayısıyla Çinlilerin tatil zamanına denk gelmiş olmam. Bu da çoğu otel ve ören yerinde normalin iki katı fiyat ödemem anlamına geliyor. Bu nedenle, iki günlük konaklamadan sonra görece daha ucuz bir otele geçmeye karar veriyorum.

Şehir turu sırasında yol kenarını süsleyen restoranları geçiyorum. Bu restoranların önlerine sıra sıra kafesler ve kırmızı leğenler dizilmiş. Küçüklü büyüklü balıklar, karidesler, yengeçler, kaplumbağalar, tavşanlar, tavuklar… aç müşteriler tarafından seçilmeyi bekliyor, adeta kurbanlık koyun misali. Ana caddeye vardığımda insanları izleyerek Shan Gölü’nün kıyısına kadar ilerliyorum. Shan Gölü, göl üzerinde yer alan aya ve güneşe adanmış ikiz pagodaları ile meşhur. Bu pagodalara karşı oturup sütlü çayımı içiyorum. Bu sırada yağmur da yavaştan etkisini göstermeye başlıyor. İp gibi ince ince yağan yağmur altında yürüyerek odama geri dönüyorum. Günü dinlenme günü ilan edip, odada bir şeyler okuyorum, dizi izliyorum. İlk ayların hızlı temposu, bünyem üzerindeki etkilerini iyiden iyiye belli ediyor da, bu mola verdiğim günler bana iyi geliyor.

Guangzhou, Çin.

Standard

12 Şubat 2013, Salı.

Foto 7

Foto 4

Zu Miao’dan yansımalar.

Foto 5

Çin satrancı ülkenin her yerinde genelde yaşlılar arasında oynanan bir oyun.

Foto 6

Zu Miao’da Kanton operasının doğuş noktasında, opera sanatçılarını izlerken.

Foto 8

Guangzhou sokakları.

Uyandıktan sonra günü biraz ağırdan alıyoruz ve öğlene doğru şehrin en güzel restoranlarından biri olan tarihi Beiyuang Cuisine’e gidiyoruz. Eski bir Çin bahçesi üzerine kurulmuş bu geniş ve çok katlı restoran, Çinli ailelerin de popüler uğrak yerlerinden bir tanesi. Ortaya çeşit çeşit farklı yemekler söylüyoruz. Ben muhtemelen hayatım boyunca yediğim en güzel Çin yemeklerini mideye indiriyorum.

Yemekten sonra şehir turu için, şehrin yerlisi olan rehberlerimizin peşine takılıyoruz. İşin ilginç yanı Guangzhou, özellikle de Afrika’dan aldığı göçlerle anılan çok büyük bir şehir. Bu yüzden şehirde birçok zenci ile karşılaşmanız mümkün. Passi ve bana sonsuz gibi gelen çok uzun bir yolculuktan sonra Foshan isimli kente varıyoruz. Öyle ki, Passi üç aktarmalı metro yolculuğumuz sonrasında “Yolculuk Pekin’e mi?” diye soruyor. Sonrasında kalabalıkları takip ederek Zu Miao kompleksine giriyoruz. İç içe geçmiş tapınaklardan ve avlulardan oluşan bu taoist tapınak kompleksi, 11. yüzyılda kurulmuş ve özellikle de Kanton operasının doğuş yeri olarak anılması ile meşhur. Wanfu sahnesinde hala ibadet amaçlı opera gösterileri sergileniyor. Biz de avludaki kalabalığa karışıp sahnedeki bol makyajlı, rengarenk kostümlü opera sanatçılarının şovuna kendimizi kaptırıyoruz. Tapınakları bir baştan bir başa gezdikten sonra şehir merkezine geri dönüyoruz. Şehir merkezinde yer alan “Temple of the Six Banyan Trees” yani Altı Banyan Ağacı Tapınağı’nı ziyaret ediyoruz. Bu tapınak, 537 yılında Hindistan’dan getirilen kutsal emanetleri saklamak için inşa edilmiş, içerisinde de çeşitli pagodalar yer alıyor. Belli bir noktadan sonra Çin’deki bütün tapınaklar birbirinin aynı olduğu için, ben farkları ayırt edemez hale geliyorum. Aynı avlular, aynı binalar, aynı heykeller, aynı pagodalar derken tapınak içerisindeki mini turumuz da sonra eriyor.

Gün batımına doğru eve geri dönüyoruz. Ben hazırlanırken, Karen ve Flora bir Çin pembe dizisi izlemeye koyuluyorlar. Eşyalarımı topladıktan sonra Guilin’e olan uçuşum için havaalanı ekspresine biniyorum. Bir saatlik bir uçuştan sonra Guilin Havaalanı’nda beni konaklayacağım otelin görevlisi karşılıyor ve son derece lüks ve ucuz otelime getiriyor. Guilin yağmurlu, uyku güzel.

11 Şubat 2013, Pazartesi.

Foto 1

Foto 2

Foto 3

Liuhuahu Parkı’ndan manzaralar.

Sabah hazırlanıp evden çıkıyoruz, Hong Kong’da günlerden sonra güneş açmış durumda. Metro ile tren istasyonuna gidip kahvaltımızı istasyonda yapıyoruz. Sonrasında da Guangzhou’ya olan trenimizi beklemeye başlıyoruz. Çin Yeni Yılı dolayısıyla karşılaşmayı beklediğimiz yerli turist kalabalığından eser yok. Gümrük işlemlerimizi hızlıca halledip konforlu trenimizde yerimizi alıyoruz. İki saatlik bir yolculuk sonrasında Guangzhou’ya varıyoruz. Bir taksiye atlayıp doğruca Karen’ın kuzeninin evine gidiyoruz. Karen’ın kuzeni ve ailesi tatili geçirmek için akrabalarının yanına Hawaii’ye gitmişler, bu nedenle evde bizi yardımcıları Flora karşılıyor.

Girdiğimiz ev, o kadar ilginç bir şekilde döşenmiş ki. Ben bir süre etrafa meraklı gözlerle bakmaktan kendimi alamıyorum. Evin içerisinde devasa bir akvaryumdan tutun da, kocaman bir şeftali ağacına; rengarenk Buddha heykellerinden tutun da, çeşit çeşit mumlara kadar her şey var. Evin balkonunda tanrılara adanmış küçük bir bölüm bile yer alıyor. Biraz muhabbet ettikten sonra Flora bize yemek hazırlamaya girişiyor. Yarım saat içerisinde masayı 5-6 farklı çeşit Çin yemeği ile donatılmış buluyoruz. Minicik kaplarda yeşil çay eşliğinde yemeğimizi yedikten sonra şehir merkezine, Liuhuahu Parkı’na gidiyoruz. Çin Yeni Yılı nedeniyle kutlamalar burada hala devam ediyor. Bütün park kırmızı fenerlerle süslenmiş durumda. Parkın etrafını çevreleyen kanallarda ve parkın ortasındaki devasa gölde rengarenk ışıklı tekneler turluyor. Parkın her yerine yayılmış farklı yemek tezgahları, çeşitli ürünleri pazarlamaya çalışan Çinli satıcılar, şarkı söyleyenler, sohbet edenler, Çin satrancı oynayanlar, çekirdek çitleyenler genel manzaramızı oluşturuyor. Etrafta biraz dolandıktan sonra topluca ayak masajına gitmeye karar veriyoruz. Karen, bunun kendileri için bir Guangzhou geleneği olduğunu söylüyor.

Akşamın 10’unda gittiğimiz masaj salonu, mekanın çok dolu olduğunu ve bir saat kadar beklememiz gerektiğini belirtiyor. Bize ayrılmış rahat odalardan bir tanesindeki geniş koltuklara yayılıp beklemeye koyuluyoruz. Ayaklarımız için kocaman sıcak su dolu tahta kovalar geldikten sonra 70 dakika sürecek masaj seansı da başlıyor. Ben lavanta aromasını seçiyorum, Karen zencefil. İşinin uzmanı görevliler önce bir omuz ve sırt masajı yapıyorlar, sonra ayaklara geçiyorlar. Ben halimden o kadar memnunum ki, etrafımdaki insanların aralıksız Çince muhabbetinden hiçbir şey anlamıyor oluşum bile rahatsız etmiyor beni. Bizim ayak masajımız bitmeye yakınken, Passi’nin sırt masajı da ateş dolu kaplarla yeni bir boyut kazanıyor. Küçük kaplardaki havayı alıp Passi’nin sırtına yapıştıran masörün seri hareketleri bizi bile şaşırtıyor. Bütün işlem sona erdikten sonra, Passi’nin bütün sırtı en az bir hafta boyunca geçmeyecek kocaman bordo halkalarla doluyor. Canının yandığını yüz ifadesinden anlayabiliyorsunuz.

Masaj sonrasında yavaş yavaş yürüyerek evin yolunu tutuyoruz. Ev sahiplerinin çocuklarının fotoğrafları ile dolu bir odadaki ranzada güzel bir uyku beni bekliyor.