Category Archives: New Jersey

New Jersey, ABD.

Standard

18 Eylül 2013, Çarşamba.

DSC05685  

DSC05688

 

Çim hokeyi maçından.

Sabah uyandıktan sonra kahvaltı, televizyon karşısı tembellikleri, bitmek bilmeyen arka arkaya gösterilen “Law and Order” bölümleri derken günün nasıl geçip gittiğinin farkına bile varamıyorum. Bir yanımda Max, bir yanımda Junior, Kamil Amca ve Sharon çalışırken evde tek başıma vakit öldürüyorum. Ara ara da yukarı kata çıkıp eşyalarım tamam mı, yarın çıkacağım yolculuk için herhangi bir şeye ihtiyacım var mı onu kontrol ediyorum.

Akşamüzeri Sharon eve dönüyor. Bölgedeki popüler İtalyan restoranında ikimiz için rezervasyon yaptırdığını söylüyor. Sonrasında da Sharon’ın bir arkadaşının kızının Montclair Üniversitesi’ndeki “Field Hockey” yani çim hokeyi oyununu izlemeyi planlıyoruz. İtalyan restoranına gittiğimizde restoranın Türk garsonu bizi karşılıyor. Sharon, benim dünya turu yaptığımdan bahsedince kısaca bunun hakkında konuşuyoruz. Sharon’la yemek oldukça keyifli geçiyor. Yemek boyunca leziz İtalyan yemekleri eşliğinde muhabbet ediyoruz. Yemek sonrasında da Montclair Üniversitesi’nin yolunu tutuyoruz.

Sahaya vardığımızda oyuna oldukça geç kalmışız. İlk iki çeyrek bitmiş, son çeyrek de başlamak üzere. Ben içten içe seviniyorum, oyun her ne kadar ilgimi çekse de hava o kadar soğuk ki. Şehir bir anda yaz günlerinden, sonbaharın sert ayazlarına geçmiş. Son çeyrek boyunca tezahürat yapan anne babalar eşliğinde iki takımı izliyoruz. Sharon’ın arkadaşının kızının takımı açık ara farkla oyunu kazanıyor. Ben de anne babaların çocukları uğruna katlandığı işkenceleri düşünüyorum bir yandan. Sharon’ın arkadaşları bu oyunu kızları oynamaya başlayana kadar daha önce hiç duymadıklarını anlatıyorlar; ama görülen o ki şu anda da en sıkı takipçisi olmuşlar, gözlerini oyundan ayırmıyorlar bile konuşurken.

Oyun sonrasında sahaya geçip kızları tebrik ediyoruz, ayak üstü biraz muhabbet ediyoruz, sonrasında da eve dönüyoruz. Eve döndüğümüzde “St. Elmo’s Fire” var televizyonda, en sevdiğim. Uyumadan önce filmi izliyorum, ilk defa üniversiteyken izlediğimde hissettiklerimi hatırlayıp kendi çapımda nostalji yapıyorum. Film sonrasında da kendimi direk yatağa atıyorum, yarın benim için oldukça uzun bir gün olacak.

17 Eylül 2013, Salı.

IMG_0561

 

Bizim kartopları.

Kahvaltı sonrasında yolculuğumun bir sonraki bölümüne karar vermek üzere kolları sıvıyorum. İlk etapta planladığım gibi ABD’yi bir baştan bir başa araba ile geçme planlarım, hem tek başıma olmanın, hem de aracı New York’ta alıp San Francisco’da bırakmanın tek yön maliyetinin çok abartı olmasının etkisiyle bir başka bahara kalıyor. Önümdeki ikinci ve en mantıklı alternatif ise ülkeyi tren ile geçmek. Ülkede, Amtrak adı verilen çok gelişmiş bir tren sistemi işliyor. Her gün neredeyse 300 treni ile ülkenin her yerinde yolculuk yapabileceğiniz Amtrak trenleri saatte 240 kilometreye kadar da hızlanabiliyorlar.

Üstelik internette yaptığım araştırmalar sonucunda Amtrak’ın tren pasoları olduğunu öğreniyorum. Benim yolumu sonlandırmak istediğim şehir güney kıyısındaki San Francisco. Düşünüyorum, iki haftalık paso bu tür bir yolculuk için gayet uygun gözüküyor. İşin güzel tarafı, bu paso yol üzerinde sekiz şehirde durma hakkı da veriyor. Normalde bir uçak biletine vereceğim ücreti, tren pasosuna vererek çok daha keyifli bir yolculuk çıkaracağıma inanıyorum kendime. New York’tan San Francisco’ya ulaşmak için de farklı alternatif rotalar bulunuyor. Ben en sonunda hep görmek istediğim New Orleans’a uğrayıp oradan Memphis, Chicago, Denver, Salt Lake City üzerinde durarak San Francisco’ya varacağım tahmini bir plan yapıyorum. Sonrasında da tren biletlerini bir an önce almak için evden Sharon’la beraber çıkıyorum. Kamil Amca, Sharon’ı bıraktıktan sonra beni de Penn İstasyonu’na bırakıyor.

Penn İstasyonu’nda gişelerden bir tanesine gidip derdimi anlatmaya çalışıyorum. Kadın benimle çok ilgilenmek istemediği için bana rezervasyon numarasını veriyor ve işimi telefonla halletmem gerektiğini söylüyor. Ben de tren istasyonunun hengamesinde bana verilen numarayı arıyorum. Telefonun karşısındaki kadın beni sabırla dinleyip sekiz yolculuğumu da teker teker onaylayıp rezervasyonlarımı yapıyor. Sonrasında tekrardan gişelere gidip 439 USD karşılığında tren pasosunu ve tren pasosu ile de bütün tren biletlerini alıyorum.

İstasyondan çıktıktan sonra yürüyerek Port Authority Otobüs İstasyonu’na gidiyorum ve buradan New Jersey’e gidecek olan 190 numaralı otobüse biniyorum. Kamil Amca beni otobüs durağından alıyor. Eve döndüğümde her şeyi halletmiş olmanın rahatlığı var üzerimde. Sonrasında Sharon da eve dönüyor. Akşam yemeği için Kamil Amca’nın hazırladığı son derece leziz ev yapımı pizzaları yiyoruz. Yemek sonrasında Sharon’la verandada uzunca muhabbet ediyoruz ve akşamı absürt realite programlarını izleyerek geçiriyoruz. Bu ülkede aklınıza gelebilecek her konuda bir realite programı var ya, anlamak anlamlandırmak mümkün değil.

 

 

 

Reklamlar

New Jersey, ABD.

Standard

11 Eylül 2013, Çarşamba.

IMG_0110 

Bizimkiler Kamil Amca’yı gözlüyor.

Bugün Max ve Junior’ın tıraş günü. Bir süredir kar yumağı gibi gezen bu ikili artık tüyleri nedeniyle gözlerinin önünü bile göremezken, tıraş olma vakitlerinin geldiğini belli ediyorlar. Sabah uyandığımda çoktan tıraş olacakları yere bırakılmışlar. Öğleden önce Kamil Amca ikiliyi almaya gidiyor da geldiklerinde tüylerinin birçoğu gitmiş olan bu şaşkınları minicikleşmiş buluyoruz.

Kahvaltı sonrasında yine bir süre spor yapıyorum. Biraz terlemek, biraz hareket etmek iyi geliyor bana bu aralar. Neredeyse üç haftadır tembelliğe alışmış vücudumu, bir hafta içinde yine çok yoğun bir tempo bekliyor. Bu nedenle şimdiden kendimi alıştırmaya çalışıyorum. Ter dökmek, bireysel sporlara daha düşkün olan ben için de bir nevi meditasyon yöntemi oluyor. Myanmar’da sakinlik ve huzurla bulamadığım meditasyonu koşturmacalarda bulmam da benim çelişkilerimden bir tanesi sanırım. Ortam sessizken değil de, her şey etrafımda dönerken aklımdan geçen sesleri susturabilmek yani.

Spor sonrası Sharon’ı Manhattan’a bırakmak için evden çıkıyoruz. Şehrin kalabalığı ve trafiğine girip çıkıyoruz. Sharon’ı bıraktıktan sonra Kamil Amca, Türk marketlerinin bulunduğu ve ağırlıklı olarak Türklerin yaşadığı bölgeye götürüyor beni. Buradaki Türk marketlerine uğrayıp beyaz peynir, pide ekmeği gibi son üç haftadır mutfağımızdan eksik olmayan öğeleri almak istiyoruz.

İşin garip tarafı New Jersey’in bu bölümü diğer kısımlarına göre oldukça farklı. Sokak ve kaldırım kenarlarında çöp birikintileri var, evler dökülüyor. İlk gittiğimiz Türk marketinde beyaz peynir bulamayınca İstanbul isimli ikinci markete gidiyoruz. Bu markette ise yok yok. Türkiye’den getirilen her türlü yiyecek ve içecek rafları süslüyor. Eti cicibebe, falım sakızlar, sarıkız sodalar… Üstelik Türk markalı temizlik ve güzellik ürünleri bile satışta. Ben bir süredir aş erdiğim berrak pancar turşusunu görünce hemen saldırıyorum kavanoza. Sonrasında ihtiyaçları alıp eve dönüyoruz.

Yine günün yarısından çoğu yollarda geçiyor. Sharon geldiğinde de yemek, muhabbet, televizyon ile gün sona eriyor.

10 Eylül 2013, Salı.

Günlerin burada belli bir düzene girmesini seviyorum. Sabah uyanıp kahvaltı yaptıktan sonra Kamil Amca, Sharon’ı Manhattan’a bırakırken ben de evin alt katında spor yapıyorum bir süre. Uzun süredir hareketsizlikten hamlamış vücuduma biraz hareket iyi geliyor.

Sonrası gün boyu televizyon ve bilgisayar başı tembellikleri ile geçiyor. En özlediklerimden yani. Akşam yine hep beraber yemeği hazırlayıp akşam yemeği etrafında sohbet ediyoruz. Son dönemlerde hava inanılmaz sıcak ve nemli olduğu için veranda sezonuna bir süre ara veriyoruz. Bir gün daha, tüm sakinliği ile sona eriyor.

9 Eylül 2013, Pazartesi.

Bugün Mina’nın dönüş günü. İki hafta nasıl ve ne ara bu kadar çabuk geçti anlamak, anlamlandırmak mümkün değil. Sabah uyanıyoruz. Meşhur veranda kahvaltımızı yapıyoruz, sonrasında uzunca bir süre muhabbet ediyoruz. Kahvaltı sonrasında Mina’nın eşyalarını topluyoruz. Ben bir süredir taşıdığım 60 litrelik büyük sırt çantamı ve diğer eşyalarımı Mina’ya veriyorum. Her şeyi hazır hale getirdiğimizde de aile ile skype görüşmeleri seansına geçiyoruz.

Mina’nın uçağı akşam üzeri olmasına rağmen, evden çok geç çıkmak istemiyoruz trafiği de hesaba katarak. Biraz oyalandıktan sonra da yavaştan yola koyuluyoruz.  Havaalanı yolu bir buçuk saat sürüyor. Havaalanına vardığımızda arabayı park ediyoruz, Mina’nın check-in işlemlerini hallediyoruz. İşlemler sonrasında bavulu ayrı bir yere bırakmak gerekiyor. Bavulu bırakıyoruz, Mina bu sırada asla bitmeyecek gibi gözüken ve neredeyse havaalanının yarısını bir baştan bir başa geçen uzun güvenlik sırasına giriyor. Biz de onunla beraber. Mina sırada ilerleyip güvenlikten geçene kadar neredeyse bir saat geçiyor. Sonrasında da veda zamanı geliyor. Dokuz aydır ilk defa gördüğüm ve ev hissine beni en yakın hissettiren kardeşime veda etmek benim için zor oluyor.

Mina’yı uğurladıktan sonra Kamil Amca da, ben de buruk eve dönüyoruz. Eve döndüğümüzde çoktan akşamüzeri olmuş bile. Bu sırada Sharon da eve gelmiş bile. Hep beraber akşam yemeğini hazırlıyoruz. Akşam yemeği, televizyon karşısı tembellikleri derken bir gün daha bitiyor.

New Jersey, ABD.

Standard

5 Eylül 2013, Perşembe.

DSC05100

Bisiklete bindiğimiz yollar.

Gün yine tüm tembelliği ile başlıyor. Kahvaltı, veranda oturmaları, televizyon derken zaman geçiyor. Öğlen miskinliğini biraz attığımızda ise Mina ile bisiklet sürmeye karar veriyoruz. Kamil Amca ve Sharon’ın bisikletlerini alıp sokaklara çıkıyoruz. Güneş tam tepede olmamasına rağmen hava sıcak ve yakıcı. Bisikletler de oldukça yüksek seleye sahipler. Mesela ben kaldırım kenarından binmezsem ya da kaldırım kenarında durmazsam düşmeyi garantiliyorum. Yol kenarlarını süsleyen her biri farklı tarzda evleri dolanarak bir saate yakın geçiriyoruz.

Bizim saatimizle saat 17:00’de, TRT Radyo-1’de yayınlanan Gecenin İçinden programına konuk olacağım için son derece heyecanlıyım, o yüzden çok da geç kalmadan eve gitmek istiyorum. Çünkü radyo programından daha önceden arayıp teyit edeceklerini bildirmişler.

Eve vardığımda ise heyecanım doruk noktasında. Ne diyeceğim, ne cevaplayacağım çok kestiremiyorum. Telefon bağlantısı yapacakları için de biraz zorlu olacağını tahmin ediyorum. Sonunda 16:30 gibi beni arıyorlar. Ben hem radyo programını dinlemek, hem de kendimi hazırlamak için üst kata çıkıyorum. Radyo programı da 17:00 gibi başlıyor. 10 dakika boyunca programa konuk oluyorum. İşin komik tarafı daha önce iki kere TRT Radyolarına çıkmış olmama rağmen (üstelik stüdyolarında) hala şu heyecanı üzerimden atamamış olmam. İlk seferinde fotoğraf sergimiz hakkında söyleşi yapmıştık, ikincisinde ise yine yolculuklarım hakkında konuşmuştum.

Radyo programı biter bitmez babam arıyor. İlk tepkisi “Neee dokuz ay mı?? ” oluyor. Radyo programı sırasında muhtemelen bir dokuz ay daha devam edeceğimi söylediğim için. Babam da böyledir benim işte. Yolculuğuma bir ay kala spor üyeliğimi dondurmak için spor salonuna gitmiştik, o zaman 1,5 -2 sene kadar yola çıkmayı planladığımı söylemiştim, babam bana bakıp “Ne yani 3-4 ay sürmeyecek mi?” demişti. Hindistan’da ilk zorlandığımda ise en kısa sürede döneceğime dair umutlarını korumuştu. Şimdi ise yolda olmaya alışınca ne yollar bitiyor, ne ülkeler.

Program sonrasında Sharon eve geliyor. Akşam yemeği olarak İtalyan restoranından sipariş veriyoruz. Son derece leziz yemeklerle bir gün bir güne daha karışıyor. Yemek sonrasında Mina ve ben Let’s Dance oynuyoruz biraz. Uyku öncesi en sevdiğim aktivitelerden biri haline gelmiş bile.

Ertesi gün Maine’e doğru yola çıkacağımız için de erkenden uyuyoruz.

New Jersey, ABD.

Standard

3 Eylül 2013, Salı.

DSC05067

DSC05058

DSC05075

 

Monksville bölgesinde yemek yediğimiz restoranın yanındaki ufak marina.

DSC05078

DSC05098

Monksville Barajı’nda gün batımı.

Sabah kahvaltısından sonra Sharon işe gidiyor, Mina ve Kamil Amca ise işlerini halletmek üzere dışarı çıkıyorlar. Bense ev sakinliğini yaşamak üzere evde kalmaya karar veriyorum. Herkes gittikten sonra bunca gündür devam eden tembelliğime inat bir süre spor yapmaya karar veriyorum. Evin alt katında spor yapmak için çeşitli spor aletleri bulunuyor, yani daha fazla tembellik için çok da bahanem kalmıyor. Günün geri kalanında ise ev tembelliği devam ediyor.

Akşamüzerine doğru herkes eve geldiğinde Monksville Rezervuarının olduğu bölgeye gitmeye karar veriyoruz. Bize bir buçuk saat mesafede olan bu bölgeye, Kamil Amcaları ilk defa ziyaret ettiğimizde de gelmiştik. Sevimli bir gölün etrafında yer alan ufak bir marina, yanı başına kurulmuş konukevleri ve restoranlar bölgenin ana dokusunu oluşturuyor. Göl kenarındaki klasik restoranımıza gidip lezzetli deniz ürünleri ile karnımızı doyuruyoruz. Kişi başına gelen porsiyonlar yine çekirdek aileyi doyuracak boyutta. Manhattan’dan sadece kilometreler uzakta şehir hayatından bu kadar uzak, el değmemiş bir doğa görmek nefes kesici. Gölün etrafında büyüklü küçüklü kasabalar ve malikaneler yer alıyor.

Dönüş yolunda manzarayı izleye izleye eve dönerken, aynı bölgede yaşayan, Kamil Amca’nın aile dostlarına uğramaya karar veriyoruz. Bu çiftin anne babası da Türkiye’den geldikleri için uğrayıp bir merhaba demek istiyor Kamil Amca. Üstelik büyükannenin Kamil Amca için yaptığı aşure de cabası. Evde tadilat devam ettiği için çok kalmadan, ucundan mücver ve aşureleri tadarak yola koyuluyoruz.

Eve döndüğümüze ise gece bizim için burada bitmiyor. Evde Nintendo WII oyun konsolu bulunduğundan karaoke yapalım diyoruz ve “American Idol” temalı şarkı yarışması ile gece boyunca Kamil Amca’yı da uyutmuyoruz. Ben bet sesimle nasıl yüksek puan alıyorum kimse anlamıyor. Enerjimizi bu oyunla atamayınca üstüne bir de dans yarışması olan “Let’s Dance”i oynuyoruz. Gece gece bizim için de spora dönüşüyor bir noktadan sonra bu oyun. Artık enerjimiz tükendiğinde de yataklara dönüyoruz.

2 Eylül 2013 Pazartesi.

IMG_0024

Artık kullanılmayan eşyaların satışa çıkarıldığı satışlardan bir tanesi.

New Jersey sabahları olarak da adlandırabileceğim, sakin, huzurlu, telaşsız sabahlardan bir tanesi daha. Ev işleri, internet işleri (facebook sayfasını oluşturmak oldukça uzun vaktimi alıyor) derken sonunda kendimizi dışarı atmaya karar veriyoruz. Bugünün amacı bir Amerika klasiği: alışveriş. Yani, Mina ve evdekilerin siparişleri. Aileden biri Amerika’ya gelir de bavulu boş döner mi?

Alışveriş merkezine doğru giderken bulunduğumuz mahalledeki birkaç tane “yard sale” ya da “garage sale” olarak bilinen satışlara denk geliyoruz. Bu satışlar Amerika çapında oldukça yaygın. Evlerinde kullanmadıkları eşyaları olanlar, bu eşyaları bahçelerine ya da garajlarına çıkararak çok cüzi miktarlara satışa sunuyorlar. Genelde bu tür satışlar bahar temizliklerinden sonra düzenleniyor. Biz de birkaçında duruyoruz; ama satılanlar çok da ilgimizi çekmiyor.

Eve biraz uzakta yer alan outlet alışveriş merkezlerinden bir tanesine gidiyoruz. Asya’dayken dışarının sıcak fırtınasından kurtulmanın tek yolu olan klimalı alışveriş merkezleri, Amerika’da kendilerinden nefret ettirmeyi çok iyi beceriyorlar. Alışveriş merkezi, biraz da tatil ve tatilin beraberinde getirdiği indirimler nedeniyle tıklım tıkış. Birkaç mağazayı dolanıyoruz, bir şeyler alıyoruz ve bir bakıyoruz gün yine çoktan yarılanmış bile. Eve dönmeden önce ev alışverişini de aradan çıkarmayı ihmal etmiyoruz.

Eve vardığımızda akşam yemeği için sipariş edilenler belli: sushi! Japonya’dan sonra hiç sushi yememiş olmanın özlemi ile verandanın huzurunda karnımızı doyuruyoruz. Akşam yine aynı tempoyla ve ritüellerle geçiyor.

1 Eylül 2013, Pazar.

DSC04809 

DSC04810 

DSC04836

Weehawken’dan Manhattan manzarası.

Sabah kahvaltı sonrasında uzun zamandır ertelediğim Facebook’ta yolculuğumla ilgili bir sayfa açma işine koyuluyorum. Günlüğümü açtığım altıncı aya kadar, günlüğümde hala bir “hakkımda” kısmı olmadığı düşünülürse, dokuzuncu ayda böyle bir sayfa açıyor olmak benim açımdan çok garipsenmemeli. Hazır yolculuğa bir süre mola vermişken, internetim son sürat hızla çalışırken, (eklemek lazım, Amerika’da 4G bulunuyor) ve yeni bilgisayarım, eski bilgisayarımın aksine her çalıştırdığımda beni sinirlendirmek yerine mutlu ediyorken sayfamı hazırlıyorum, ismi ise: Yolculuk Notları.

Sayfa ile uğraşmak, biriken bütün yolculuğun fotoğraflarını yüklemeye çalışmak bütün günümü alıyor.

Akşama doğru yemek sonrasında, daha önceki gelişlerimde de olduğu gibi Weehawken bölgesine Manhattan’ın gece manzarasını izlemek üzere gidiyoruz. Weehawken, Hudson Nehri’nin tam karşı yakasında yer aldığı için Manhattan’ın ışıklı gökdelenlerle dolu en güzel manzaralarını buradan seyretmek mümkün. Bir saat kadar bölgede oyalanıp fotoğraf çekiyoruz. Akşam rüzgarı yüzümüzü es geçerken sokaklarda dolanıyoruz. Sonrasında da çok geç olmadan eve dönüyoruz.

31 Ağustos 2013, Cumartesi.

Uyandığımızda hava kapalı. Hani bazı günler olur ya, gerçekten çok bir şeyler yapasınız gelmez. Dışarısı gridir, güneş saklanmıştır, hava rüzgarlıdır, evin dışında sizi çeken çok da bir şey yoktur. Bildiğiniz, güvende olduğunuz yerde kalmak istersiniz. Tembelliğiniz size galip gelsin istersiniz.

Yolda olmanın dezavantajlarından biri, bu tür “çok bir şey yapasınız gelmez” günlerinin size kolay kolay uygulanamıyor olmasıdır. Sürekli hareket halinde olma temposu ve konakladığınız yerlerde garipsenmeme adına çoğu zaman kendinizi dışarı atmak için zorlarsınız. Dışarıda isterse fırtına olsun. Üstelik yoğun tempo nedeniyle en çok ihtiyaç duyduğunuz da işte tam olarak bu hiçlik günleriyken.

Ama bugün değil. Bugünü gerçekten hiçbir şey yapmayarak geçiriyorum. Bilgisayar başında, televizyon başında, evde aileyle skype aracılığıyla konuşarak… Ev ortamının verdiği rahatlığı o kadar özlemişim ki.

30 Ağustos 2013, Cuma.

Sabah uyandığımızda bir önceki gün olduğu gibi Doruk yine erkenden gelmiş. Hep beraber kahvaltı hazırlama geleneğimiz devam ediyor. Türk beyaz peyniri, kaşar peynirini andıran farklı peynirler, domates, salatalık, zeytin, közlenmiş biber, her türlü organik reçel, fıstık ezmesi, badem ezmesi, taze meyveler, çeşit çeşit çaylar. Türk marketinden alınmış pide bile var! Amerika için hep aynı şeyi söylemişimdir bu ülkede yok, yok. Her türlü insan, her türlü şehir, her türlü yemek, her türlü eğlence var. Her türlü, her şey var!

Kahvaltı sonrasında verandada oturup saatlerce muhabbet ediyoruz. Bugün için hiçbir planımız yok, bu da günü oldukça yavaştan almamıza neden oluyor. Sonunda masayı toparlayıp evden çıkmaya hazır hale geldiğimizde, yolculuğumun geri kalanında ihtiyaç duyduğum eşyaları almak üzere alışverişe çıkma konusunda anlaşıyoruz.

İlk durağımız bir adet elektronik mağazası oluyor. Burada, Mina ve evdekiler için birkaç şey bakıyoruz. Sonrasında da spor mağazalarının yolunu tutuyoruz. Ben sonunda yolculuğumun ikinci bölümünde beni idare edecek 40 litrelik bir sırt çantası buluyorum. Bu da benim için, dokuz aydır taşıdığım 60 litrelik sırt çantasına veda anlamına geliyor.

İlk yola çıktığımda yaklaşık 18 kiloyu taşıyan bu pembe – gri sevimli çanta (sevimli dediğime bakmayın, yolculuğumun neredeyse her bölümünde benden bol bol küfür yedi kendisi), yolculuğun sonuna doğru yüküm 7-8 kiloya düştüğünde bana fazla gelmeye başlamıştı. Bu da yolda öğrenilen derslerden bir tanesi. Fazla eşyaya gerek yok! İlk yola çıktığınızda biraz da heyecanla her şeyden fazla fazla alıyorsunuz. Sürekli “Ya ihtiyaç duyarsam? ” diyorsunuz. Ama fark etmiyorsunuz ki, aslında ne kadar az gelişmiş olursa olsun bütün ülkelerde ihtiyaçlarınızı satın alabileceğiniz yerler mutlaka var. En basitinden ben yola çıktığımda yanımda 24 aylık kontak lens taşımaya kalkmıştım. Sonra fark ettim ki neredeyse her orta karar şehirde mutlaka bir adet optikçi ya da lens satan yer var.

Şansıma üstelik alışveriş yaptığımız gün, Labor’s Day olarak bilinen tatil nedeniyle her mağazada indirimler bulunuyor. Bu sayede çantayı tam tamına yarı fiyatına alıyorum. Amerika’da mesafeler uzun olduğundan dolayı git-gel’ler ile bütün gün yine araba içerisinde geçiyor.

Akşama doğru eve döndüğümüzde evde biraz oyalanıyoruz, sonrasında da Doruk’un babası Akın ile Meksika restoranında buluşmak üzere yola çıkıyoruz. Gittiğimiz bu sevimli restoran Amerika’daki ilk restoran deneyimlerimizden birisi olduğu için gelen kocaman porsiyonlara alışmak biraz zaman alıyor. Yemek sohbet muhabbet ilerliyor. Yemek sonrasında evlere dönmek üzere dağılıyoruz. Biz dönüş yolunda büyük süpermarketlerden bir tanesine uğramayı ihmal etmiyoruz, böylece yolculuk boyunca ihtiyaç duyabileceğim her türlü ıvır zıvır da aradan çıkmış oluyor.

New Jersey, ABD.

Standard

28 Ağustos 2013, Çarşamba.

DSC05403

Evin arka bahçesinde yer alan, en sevdiğim yerlerinden biri olan verandası.

Sabah uyandığımızda Kamil Amca’nın uzaktan akrabası, bu sene üniversite sınavına girmiş Doruk da bizi bekliyor. Sabah yine aynı ritüelle başlıyor: kahvaltı hazırlama, verandada kahvaltı, kahvaltı sonrası tembellik. Günün geri kalanındaki amacı ise yine bir önceki ile aynı: bozuk telefonu tamir ettirmek. Kahvaltı sonrasında hazırlanıp alışveriş merkezinin yolunu tutuyoruz. Gülmeden ve muhabbet etmeden geçen bir dakikamız bile yok.

Bu sefer randevumuz olmasına rağmen görevlilerin bizimle ilgilenmesi oldukça uzun sürüyor. Sonunda birisi bizimle ilgilendiğinde de derdimizi tekrardan anlatıyoruz. Telefona yeni yazılım yükleyeceklerini söylüyorlar. Bu işlem sadece beş dakika sürüyor. Görevli telefonu evde tekrardan denemem gerektiğini, eğer aynı sorunlar devam ederse (internete bağlanmama vs.) ertesi gün tekrardan gelmemi söylüyor. Yazılımı yenilenmiş telefonumu aldıktan sonra alışveriş merkezinde biraz oyalanıyoruz.

Eve vardığımızda ise akşam olmak üzere. Üstelik telefon hala çalışmıyor. Bu da ertesi gün yine ve yeniden bize aynı alışveriş merkezinin yolunun gözüktüğü anlamına geliyor. Burada günler hiçbir şey yapmadan nasıl bu kadar çabuk geçiyor anlamak mümkün değil. Akşam yemeğinden sonra Doruk’u bırakmak üzere yola çıkıyoruz. Doruk’un babası, Rutherford’a bir saat uzak mesafede yaşıyor. Yol bu nedenle pek bitmek bilmiyor. Doruk’u bıraktıktan sonra hep beraber daha önceki gelişlerimizde de mutlaka uğradığımız yerel dondurmacımızdan dondurmalarımızı alıp biraz da orada oyalanıyoruz. Gün yine tüm tembelliği ile verandada sona eriyor.

27 Ağustos 2013, Salı.

DSC05404

DSC05405

Max ve Junior. Sabit yakalamak mümkün değil kendilerini.

Sonunda bir yerde kısalı süreli de olsa yerleşik hayata geçmenin getirdiği rahatlıkla bir anda dünya turu yaptığım gerçeğini aklımdaki raflardan en uzağına yerleştiriyorum ve anında tembel tatilci moduna bürünüyorum. Sabah uyandığımda kız kardeşimi yanımda görmek, uzun zamanır tanıdığım insanlarla kahvaltı keyfi yapmak, yetişecek bir yerim ve işim olmadan evin tadını çıkarmak bende apayrı bir duygu uyandırıyor. Sabah kahvaltıyı hazırlıyoruz, verandanın huzurunda yavaş yavaş kahvaltımızı yapıyoruz, masayı topluyoruz. Aralıksız türkçe konuşmayı o kadar özlemişim ki, konuşmak ve dinlemek bana iyi geliyor.

Günün amacı ise aldığımdan beri (yani neredeyse bütün yolculuğum boyunca) sorun çıkaran cep telefonumu tamire götürmek. Hazırlandıktan sonra hep beraber yarım saat uzaklıkta bulunan bir alışveriş merkezine gidiyoruz. Alışveriş merkezi içerisinde yer alan devasa Apple mağazasından bir saat sonrası için destek randevusu alıp biraz alışveriş merkezi içerisinde dolanıyoruz. Randevu saatimiz geldiğinde ise tekrardan mağazanın yolunu tutuyoruz. Görevliye telefondan kaynaklı problemlerimi anlatıyorum. Durumun makinenin kendisinden kaynaklanmadığını anlamak için yeni yazılım yüklemeyi öneriyor. Fakat bütün yolculuğuma ilişkin bilgilerim telefonda yer aldığı için, yazılım işlemine başlamadan önce benim bilgileri yedeklemem gerekiyor. Bunu da alışveriş merkezinde yapmam mümkün olmadığından bir sonraki güne tekrardan yeni bir randevu alıp eve doğru yola koyuluyoruz. Eve dönmeden önce yol üzerinde organik ürünler satan bir süpermarketten ev için alışveriş yapıyoruz.

Eve döndüğümüzde yine daha önceki günlerde olduğu gibi hep beraber yemeği hazırlıyoruz. Muhabbet ile bütün öğlen ve akşam geçiyor. Ben bir yandan telefonumdaki 10000’e yakın fotoğrafı ve diğer bilgileri yedekliyorum. Hep beraber televizyon kanalları arasında dolandıktan sonra ise tembel günümüzü sonlandırıyoruz.

26 Ağustos 2013, Pazartesi.

DSC05100

Kamil Amca’ların bulunduğu mahallenin huzurlu sokakları.

Sabah uyanıyoruz. Evin arka bahçesinde yer alan geniş verandasında kahvaltımızı yapıyoruz. Üstelik Kamil Amca benim için taze domates, beyaz peynir, Türk simiti, zeytin bile almış. Türk kahvaltılarının yerini hala hiçbir şey tutamıyor benim için. Kahvaltı sırasında biraz muhabbet ettikten sonra Kamil Amca, Sharon’ı işe bırakmak için Manhattan’ın yolunu tutuyor. Manhattan’a Rutherford’dan gitmek sadece on beş dakika sürüyor. Bu yüzden Manhattan’da çalışmasına rağmen, şehrin karmaşasından kaçmak, daha sessiz sakin ve güvenli mahallelerde, daha geniş evlerde oturmak isteyenler için bu bölge uygun bir alternatif sunuyor.

Kamil Amca, Manhattan’a gittiğinde ben de Malezya’dan aldığım yeni bilgisayarın kurulumunu yapıyorum. Bir süredir beni perişan etmiş eski bilgisayarımdaki bilgileri yenisine aktarıyorum. Fotoğrafları, evrakları, müzikleri aktarmam oldukça vaktimi alıyor.

Gün içerisinde kız kardeşim Mina da Türkye’den geleceği için onu almak üzere 18:00 civarında JFK Havalimanı’nda bulunmamız gerekiyor. Evden 16:00’da çıkacağımız için o vakte kadar ev içerisinde oyalanıyorum. Hiçbir şey yapmadan, sadece televizyon kanallarını değiştirmeyi, seçebileceğim yemekler yemeyi, internet bağlantım konusunda endişelenmemeyi, tanıdık yüzler görmeyi oldukça özlemişim.

Mina’yı almak için JFK’e gitmek ise trafik nedeniyle bir saatten biraz daha fazla sürüyor. Havalimanı’na vardığımızda ise Mina’nın uçağının inmesine hala yirmi dakika var. Biz de biraz havalimanında dolanıyoruz, sohbet ediyoruz, oyalanıyoruz. Uçak indiğinde de kapıdaki yerimizi alıyoruz. Bu sefer ben, dünün aksine camekanın öbür tarafında bekleyen grubun arasındayım. Uçağın inmesine rağmen, Mina’nın gümrük işlemlerini tamamlaması bir buçuk saati buluyor. Biz de bu bir buçuk saat boyunca her kapıdan çıkanı Mina’ya benzeterek kendi çapımızda heyecanlar yaşıyoruz. Mina sonunda geldiğinde ise sekiz buçuk aydır ilk defa birbirimizi görmenin sevinci var.

Eve dönüş yolunda sürekli muhabbet ediyoruz. Eve vardığımızda da Mina’nın eşyalarını yerleştiriyoruz. Ankara’dan benim için gelmiş tanıdık birkaç parça eşya benim yüzümün gülmesine yetiyor da artıyor bile. Annem ve babamın Kamil Amca’lar için gönderdikleri kuruyemiş ve benzeri Türk yiyecekleri ise Mina’nın bavulunun yarısını kaplıyor.

Akşam boyunca, hep beraber yemekleri hazırlarken ve yemek sırasında, Mina’nın okulundan, stajından, yolculuklarından, evdeki ve Ankara’daki durumlardan, benim yaşadıklarımdan konuşuyoruz.

Saat daha çok geç olmamışken, Mina’nın da benim de pilim yavaş yavaş bitiyor. Erkenden odaya çekiliyoruz.

25 Ağustos 2013, Pazar.

Kuala Lumpur’dan Tokyo’ya yolculuğum yedi saat sürüyor. Yol boyu uyku tutmuyor beni. Kısıtlı film listesinden daha önce izlemediğim bir filmi seçip uyku aralarında onu izliyorum. Tokyo’ya, Tokyo saati ile sabah 07:00 gibi varıyorum. Tam tamına beş ay önce ilk kez adımımı attığım Tokyo’nun Narita Havalimanı, güleryüzlü ve çekingen Japonları ile ülkeye olan sevgimi bir kez daha kabartıyor. Havalimanında birkaç tur atıp Totoro oyuncakları satan hediyelik eşya dükkanlarına göz atıyorum. Sadece Totoro’nun kendisi bile bu ülkeyi sevmeye yeterli bir sebep benim için. Kamil Amca ve Sharon’a hediye olarak Japon tatlılarından aldıktan sonra uçuşumun gerçekleşeceği kapının önüne gidip bir iki saat kadar orada uyukluyorum.

Tokyo’dan New York’a olan yolculuğum ise 13 saat sürüyor. Film listesi bir önceki uçuşumla aynı olduğu için ben de bu sefer şansımı Japon romantik komedi filmleri ile denemeye karar veriyorum. Sonuç ise hiç de fena değil.

New York’un JFK Havalimanı’na vardığımda, New York saati ile akşam üzeri olmuş. Pasaport işlemleri son derece sorunsuz ve hızlı ilerliyor. Kırk dakika içinde bütün işlemleri tamamlayıp kapıya doğru yöneliyorum. Kapıdan çıktığımda da Kamil Amca’nın kocaman gülümsemesi ile karşılaşıyorum. Kamil Amca ve Sharon, New Jersey’e bağlı Rutherford’da oturuyorlar. Benim için ikinci aile gibi olan aile dostlarımızı daha önce de burada birkaç kere ziyaret etmişliğim var. O yüzden sekiz buçuk ay sonunda bu eve girmek bana tekrardan tanıdık aile duygularını hissettiriyor. İçeri girer girmez evin Maltese türü şaşkın köpekleri Max ve Junior’ın klasik havlamaları ve zıplamaları ile karşılaşıyorum. Odama eşyalarımı yerleştiriyorum. Beni bekleyen kocaman ve son derece rahat yatak, tertemiz nevresimler, ev hissini iliklerime kadar hissettiren bu ortam, bana derin bir nefes aldırıyor.

Biraz soluklandıktan sonra Kamil Amca ve Sharon için aldığım hediyeleri veriyorum. Akşam yemeğini hazırlıyoruz hep beraber. Yemek sırasında yolculuklarımdan, gittiğim ülkelerden bahsediyoruz. Benim gözlerim artık kapanmaya başlamışken ben izin isteyip çok uzun zamandır yattığım en güzel uykuya uzanıyorum.