Category Archives: ABD

ABD.

Standard

ABD: Genel Bilgiler.

DSC04735

New York, Central Park’ta.
DSC04721

Mina ile New York, Central Park’ta.

DSC04804

Yapmasak olmazdı – gerçi beceremedik orası ayrı – Mina ile New York manzarasına karşı.

IMG_0105

Sharon, Kamil Amca, Mina ile New Jersey’de.

DSC05141

Mina ile Maine’de.

photo

Mina ve ben, New Jersey’de oğlanlarla.

IMG_0474

Aytuğ, Newport plajında.

IMG_1401

Egemen’le Carmel’de.

DSC06990

Egemen, Los Angeles’da Chinese Teather’ın önünde.

ABD’de geçirdiğim süre benim için adeta eve dönmek gibiydi. Sevdiklerimi, arkadaşlarımı, ailemi görmem için fırsat tanıdı. Farklı şehirlerde, farklı eyaletlerde okuyan, yaşayan, çalışan dostlarımla kısa bir süreliğine de olsa vakit geçirmek uzun zamandır tek başıma ve tanıdıklarımdan uzakta geçirilen dokuz ayın sonunda bana ilaç gibi geldi.

New Jersey’de ikinci ailem ve kız kardeşim ile beraber üç hafta sırasında Maine, Rhode Island ve Boston kaçamakları yaptım. Sonrasında da ABD’yi bir başından öbür başına geçmek için, her zaman en güvendiğim ulaşım yöntemi olan tren yoluna başvurdum. Düz hattı izlemek yerine ABD’de en merak ettiğim şehir olan New Orleans’a uğramayı ihmal etmeden.

Washington DC’nin anıtlar ve müzelerle dolu sokaklarından, dünyanın en renkli kentlerinden bir tanesi olan New Orleans’a. Elvis Presley’in memleketi Memphis’ten, Chicago’da ufacık bir mola vererek sisli Denver’a, mormonların başkenti Salt Lake City’den farklı kültürü ile çarpan San Francisco’ya. California’nın muhteşem okyanus kıyısı kasabalarından Los Angeles’a, Nevada’nın çöllerinden Las Vegas’a. Üstelik 17 senedir ikinci kez meydana gelen bütçe krizine de denk gelmenin etkisiyle görmek istediğim bütün milli parkların kapalı olduğu gerçeği ile.

Neredeyse iki aya yakın kaldığım ABD, Asya’dan sonra Orta ve Güney Amerika’ya başlamadan önce güzel bir mola oldu benim için, iyi ki de öyle oldu.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

ABD’nin elli eyaletinin ellisi de farklı kültürü ile adeta başlı başına birer ülke. Görmeyi istediğiniz eyalete bağlı olarak o eyalette geçireceğiniz süre de değişecektir

Vize

Ben on senelik ABD vizemi 2005 senesinde New York’ta katıldığım bir konferans sayesinde kolaylıkla almıştım. Bu vize ABD’de her seferinde 90 günlük kalış hakkını da sağlıyor.

ABD vizesi ile ilgili daha detaylı bilgi için:
http://turkish.turkey.usembassy.gov/gocmen_olmayan_vize.html

Rota

ABD’de kaldığım süre boyunca New Jersey, New York, Maine, Rhode Island, Massachussetts, Columbia, Louisiana, Tennessee, Illinois, Colorado, Utah, California, Nevada eyaletlerinde çeşitli şehirleri ziyaret ettim.

ABD’de kaldığım 50 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

map_of_usa

26.08-05.09.2013, Rutherford, New Jersey
29.08.2013, New York City, New York
03.09.2013, New York City, New York
05-07.09.2013, Ogunquit, Maine
08-12.09.2013, Rutherford, New Jersey
12.09.2013, New York City, New York
13-14.09.2013, Providence, Newport, Rhode Island
15-16.09.2013, Boston, Massachussetts
16-19.09.2013, Rutherford, New Jersey
19-20.09.2013, Washington DC, Columbia
21-23.09.2013, New Orleans, Louisiana
24-25.09.2013, Memphis, Tennessee
26.09.2013, Chicago, Illinois
27.09.2013, Denver, Colorado
28-29.09.2013, Salt Lake City, Utah
30.09-01.10.2013, San Francisco, California
02.10.2013, Carmel, San Luis Obispo, California
03.10.2013, Solvang, Santa Barbara, Los Angeles, California
04-05.10.2013, Las Vegas, Nevada
06-13.10.2013, San Francisco, California

Ulaşım

ABD’de ulaşım ağları oldukça gelişmiş. Herhangi bir plan ya da rezervasyon yapmamış olsanız bile bir şehirden bir diğerine kolaylıkla gidebiliyorsunuz.

Otobüsler çok rahat olmasalar da klimalı ve ücretsiz internet bağlantısı sağlıyorlar. Peter Pan (http://peterpanbus.com) ve Greyhound (http://www.greyhound.com) ABD içerisindeki en kapsamlı iki otobüs firması. Otobüs biletlerini internet üzerinden alabiliyorsunuz.

Trenle yolculuk yapmak isterseniz de Amtrak (http://www.amtrak.com/home) ABD üzerindeki birçok rotayı kapsıyor. Üstelik ABD (15, 30 ve 45’er günlük) ve California (7 günlük) genelinde geçerli tren pasoları ile kolayca ve çok daha ucuza yolculuk edebiliyorsunuz. Ben yolculuğum sırasında 15 günlük ABD tren pasosu aldım ve toplamda 439 USD ödedim. Bu paso bana ABD çapında sekiz şehirde durma hakkı verdi. Trenler son geniş vagonları, yatan koltukları, ayarı gereğinden fazla açık olan klimaları, gözlem ve restoran vagonları, temiz tuvaletleri ile son derece rahattı. Oturduğunuz koltukların yanı başında prizler bulunduğu için yolculuk sırasında elektronik eşyalarınızı şarj derdi olmadan kullanabiliyorsunuz. Ücretsiz kablosuz internet bağlantısı ise sadece kısa hatlarda bulunuyor. (New York City – Washington DC gibi)

Büyük şehirlerin birçoğunda çok gelişmiş metro hatları bulunuyor, bu sayede şehir içinde rahatlıkla yolculuk yapabiliyorsunuz.

DSC05689

Tren vagonları.

DSC06314

Trenlerde yer alan gözlem vagonu.

Konaklama

ABD’de hostel standartları şaşırtıcı bir şekilde düşük, fiyatlar da oldukça yüksek. Hosteller yerine bütçe otelleri hem daha ucuz, hem de daha rahat koşullar sağlıyor. Genelde konakladığım bütçe otellerindeki odalarda iki adet iki kişilik yatak bulunuyordu. Yani ne kadar kalabalıksanız, o kadar kardasınız.

Yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatları aşağıdaki gibi:

Downtown Washington Hostel, Washington DC – 28 USD
AAE Bourbon House Hostel, New Orleans – 21 USD
Super 8 Memphis Downtown & Graceland Area, Memphis – 36 USD
AAE 11th Avenue Hostel, Denver – 29 USD
Camelot Inn & Hostel, Salt Lake City – 26 USD
San Luis Inn & Suites, San Luis Obispo – 27 USD (iki kişi konakladık)
Hooters Casino Hotel, Las Vegas – 65 USD (iki kişi konakladık)

IMG_0606

Downtown Washington Hostel, Washington DC.

IMG_0721

AAE Bourbon House Hostel, New Orleans.

DSC06626

AAE 11th Avenue Hostel, Denver.

DSC06928

San Luis Inn & Suites, San Luis Obispo.

DSC07059

Hooters Casino Hotel, Las Vegas.

Yiyecek içecek

ABD’de her türden, her mutfaktan, her kültürden lezzetli ve doyurucu yemekler bulmak mümkün. O yüzden bir sıralama ya da gruplama yapmak mümkün değil. Yemekler konusunda ekleyebileceğim tek şey porsiyonlar hakkaten devasa. En önemlisi menülerdeki fiyatlara aldanmayın, o fiyatların üzerine ilk olarak vergi biniyor, ikinci olarak da restoranlarda bahşiş bırakmak zorundasınız. Bahşiş miktarları %15 – 20 arasında değişiyor. Afiyet olsun!

DSC04756

New York’ta Magnolia Bakery’nin muhteşem cupcake’leri.

IMG_0202

Maine’in ıstakozlu sandvici.

IMG_0491

Newport’un fudge adı verilen çikolatası.

IMG_1551

Solvang’da Danimarka usulü hamur işleri.

DSC06753

San Francisco’da yediğimiz karidesli avokado.

IMG_2129

San Francisco’da yediğimiz Super Duper hamburgerleri.

San Francisco, ABD.

Standard

13 Ekim 2013, Pazar.

Göz açıp kapayıncaya kadar bir buçuk ay geçmiş. ABD macerası da burada sona eriyor benim için. Yeni ülkem Meksika üzerinden giriş yapacağım Küba. İşin en güzel tarafı da, Küba’ya gideceğimi öğrenen çok yakın arkadaşlarım Iraz ve Onur da Türkiye’deki bayram münasebetiyle Küba’ya geliyor. Daha önce de beraber yolculuk yaptığım ve her saniyesinden son derece keyif aldığım insanlar. Bu da demek oluyor ki bizi eğlence dolu bir on gün bekliyor.

Sabah uyandıktan sonra Egemen beni San Francisco havaalanına bırakıyor. İki haftayı beraber geçirdiğim Egemen’e o kadar alışmışım ki bırakmak zor oluyor; bir umut Güney Amerika’da buluşma ümidi ile veda ediyoruz birbirimize.

San Francisco havaalanında işlemler sorunsuz halloluyor. Tek garip uygulama, ben içeri girerken güvenlik topuzum gerçek mi diye kontrol ediyor. Tabi ben bu duruma çok da anlam veremiyorum.

İlk olarak Mexico City’ye uçuyorum. Burada aktarma yapacak olsam da gümrük işlemlerimi tamamlamam gerekiyor. Ben kısıtlı zamanım olduğu için biraz endişelensem de işlemler önümdeki yüzlerce insana rağmen göz açıp kapayıncaya kadar bitiyor. ABD vizeniz varsa, Meksika’ya girişte vize almanıza gerek kalmıyor. Ülkeye giriş yaptıktan sonra bavulumu alıp gümrükten geçiyorum. Gümrükten geçerken sizden bir düğmeye basmanızı istiyorlar. Düğme, yeşil yanarsa sorunsuz geçiyorsunuz; ama kırmızı yanarsa çantalarınızı didik didik arıyorlar. Şansıma yeşil yanıyor da bavulumu transfer masasına bırakıp Cancun uçağına yetişiyorum.

Cancun’a gece yarısına doğru varıyorum. Havana’ya olan uçuşum ertesi gün 14:50’de olduğu için bu küçük havaalanında on dört saatlik bir sürem var. Havaalanında koltuk sayısı kısıtlı, koltuklar da son derece rahatsız olduğu için yolcuların geri kalanı gibi mermerin üzerine eşyalarımı yerleştirip geceyi burada geçirmeye karar veriyorum. Benim için uzun bir gecenin başlangıcı oluyor.

12 Ekim 2013, Cumartesi.

Güzel bir cumartesi gününe uyanıyoruz. Benim San Francisco’daki, hatta ABD’deki son günüm. Sabah kahvaltımızı bir Türk restoranına giderek benim uzun süredir aş erdiğim serpme kahvaltı ile yapmaya karar veriyoruz. Egemen beni şehrin öbür ucunda bulunan bir mahalleye götürüyor. Oturduğumuz Türk restoranında ilk olarak, girişte garsonların Türk olup olmadığını anlayamadığımız için İngilizce konuşuyoruz. Garsonlar da bizi yabancı sandıkları için kahvaltı sırasında demleme çay yerine antin kuntin organik bitki çayları getiriyorlar. Garsonlardan birinin yandaki kalabalık Türk masası ile Türkçe konuştuğunu, üstelik onlara demleme çay servis ettiğini görünce biz de Türkçe konuşmaya başlıyoruz. E tabi, garson hemen çayımızı halis mulis Türk çayı ile değiştiriyor. Bal, kaymak, tereyağ, peynir, zeytin, sucuk, sahanda yumurta… Türk kahvaltılarının en güzelini karşımda buluyorum.

Kahvaltı sonrasında San Francisco’ya ilk defa geldiğimde tur ile ziyaret ettiğim, San Francisco’nun turistik sembolleri haline gelmiş “Painted Ladies” isimli Viktorya mimarisi evlerine göz atıyoruz, uzaktan Golden Gate Park’a bakıyoruz ve yine kendimizi Van Ness’teki sinema salonunda buluyoruz. Bu seferki filmimiz ise “Don Juan.” Filmi çok beğeniyoruz, üstelik beraber izlediğim seyirciler de çok beğeniyor. Film bittikten sonra salondan bir alkış fırtınası kopuyor.

Sinema sonrasında eve geri dönüyoruz. Ben yarın tekrardan yola çıkacağım için çamaşırlarımı yıkıyorum, çantamı hazırlıyorum, bavulumu kapatıyorum.

Akşam yemeği içinse kapanış, tam anlamıyla Amerikan usulü bir yemekle olsun diye Mission bölgesinde bulunan Super Duper isimli hamburgercinin yolunu tutuyoruz. Hamburgerler muazzam. Cumartesi gecesi olduğu için de içeride boş masa bulmak oldukça zor.

Yemek sonrasında Egemen’in Stanford Üniversitesi’nden Türk arkadaşlarından biri olan Aslıhan’ın doğum günü için Palo Alto’ya gidiyoruz. Palo Alto’daki bu minik eve girmemle birbirinden sempatik Türk kızları ile tanışmam bir oluyor. Hülya, Esra ve Itır sayesinde o gece bol bol sohbet edip kahkahalara boğuluyoruz. Gecenin kapanışını ise bölgedeki öğrenciler arasında popüler olan; ama benim pek de sevmediğim Pinto isimli barda yapıyoruz.

11 Ekim 2013, Cuma.

Uyandığımızda hava o kadar soğuk ki, bütün öğleni ev içerisinde geçiriyoruz. Ne Egemen’in, ne de benim dışarı çıkasımız gelmiyor bir türlü. Öğlen 14:00 gibi Egemen okulun yolunu tutunca, ben de bir şeyler yemek için dışarı çıkıyorum; ama dışarı çıktığım gibi kendimi tekrardan evin içine atmam bir oluyor. Kat kat giyinsem de bir türlü San Francisco soğuğu ile baş edemiyorum. Üstelik bir süredir güzel havalara alışmış olan ben için ABD’de giderek düşen hava sıcaklıkları resmen sarsıcı bir etki yapıyor.

Akşam Egemen eve döndüğünde; Egemen, ben ve ilk geldiğimde tanıştığım Alman Halko ile beraber Egemen’in mahalle barım olarak tabir ettiği Churchill’e gidip bir şeyler içiyoruz. Biraz da cuma gecesi olmasının etkisiyle bar dolup taşıyor. Gece boyunca yorgunluk bizi teslim alana kadar güzel muhabbetle geçip gidiyor.

10 Ekim 2013, Perşembe.

DSC07353

Downtown.

DSC07354

DSC07355

Union Meydanı.

DSC07356

DSC07359

DSC07360

DSC07361

DSC07362

DSC07364

DSC07366

DSC07367

Çin Mahallesi’nden görüntüler.

DSC07368

DSC07369

DSC07371

IMG_2119

IMG_2052

North Beach manzaraları.

DSC07374

DSC07377

City Lights Kitapçısı.

DSC07378

IMG_2068

IMG_2055

IMG_2075

IMG_2082

Vesuvio Cafe’den manzaralar.

DSC07388

DSC07392

DSC07395

Caffe Trieste’den manzaralar.

DSC07396

DSC07399

İtalyan Mahallesi.

DSC07414

San Francisco’nun yokuşları.

DSC07408

DSC07407

Lombard Sokağı.

DSC07417

Alcatraz Hapishanesi.

DSC07422

Sinema çıkışı denk geldiğimiz araba galerinden bir tanesi.

IMG_2114

Eve dönüş yolu birası.

Egemen’in okula gitmesi gerekmese de evden çalışması gerekiyor. Biz de güne erkenden başlıyoruz. Egemen bir güzel kahvaltı için omletlerimizi hazırlıyor. Masayı kuruyoruz. Kahvaltı sonrasında o çalışırken, ben de bir süre tembellik ediyorum.

Öğlene doğru evden çıkıyoruz ve metroya atlayarak şehir merkezine gidiyoruz. İlk durağımız Union Meydanı oluyor. Bu meydan aynı zamanda San Francisco’nun “kalbi” olarak da adlandırılıyor ve meydanın farklı girişlerinde yer alan merdivenlerde kocaman kalp heykelleri bulunuyor. Meydanın ortasında George Dewey’in heykeli de dikkat çekiyor. Her sene noelde bu meydan, şehirdeki en büyük yılbaşı ağacına da ev sahipliği yapıyor.

Şehrin “downtown” olarak anılan bu bölümü diğer bölgelerine kıyasla oldukça farklı. Yüksek binalar, aynalı gökdelenler, kalabalık sokaklar etrafı sarmalıyor. Buradan yürüyerek Çin Mahallesi’ne doğru gidiyoruz. San Francisco, Asya’dan sonra dünyadaki en büyük Çin Mahallelerinden bir tanesini ve üstelik en eskisini barındırıyor. Bir anda şehrin cilalı havası yerini küçük Asya’ya bırakıyor. Kırmızı fenerler, küçük dükkanlar, Asya’dan ithal hediyelik eşya ürünleri, Çin mimarisi binalar sokaklara farklı bir hava katıyor. Restoranlar ve cafe’lerden Çin mantısı, ay keki ve dilek kurabiyesi kokuları yükseliyor. İşin enteresan tarafı hep Çin ile özdeşleştirdiğimiz dilek kurabiyelerinin aslında San Francisco’da bir Japon tarafından bulunmuş olması. Sokaklarda dolanıp “bubble tea” olarak anılan parçacıklı soğuk çaylarımızı yudumladıktan sonra da “North Beach” mahallesine doğru ilerliyoruz. Bu mahallenin ünlü olmasının arkasında iki neden var: Birincisi, burası aslında İtalyan mahallesi, yani yoğun bir İtalyan nüfusunu ve güzel yemekleri sınırları içerisinde barındırıyor. Sokaklar İtalyan restoranları dolduruyor. İkincisi ise 1950 ve 1960’ların ünlü beat akımının aslında bu bölgede doğmuş. Jack Kerouac, Allen Ginsberg gibi isimler hep bu mahalle ile özdeşleşiyor. Bölgede Allen Ginsberg’in “Howl and Other Poems” kitabını yayınladıktan sonra hakkında dava açılan yayımcıları ile anılan City Lights Bookstore’a giriyoruz. Beat Neslinden ün yapmış isimlerin kitplarını basmalarının yanı sıra benim favorim Paul Bowles, Charles Bukowski, Masa Tupitsyn ve daha nice isimlerin kitaplarını da yayınlamaları ile biliniyor bu ufak kitapçı. Mahallenin mihenk taşlarından bir tanesi haline gelmiş dükkanda bir süre oyalanıyoruz. ABD’deki kitapçılarda en sevdiğim özelliklerden bir tanesi de kitapevinin çalışanlarının tavsiye ettikleri kitapların üzerine el yazısı ile o kitabı neden tavsiye ettiklerini yazmaları. Böyle alacağınız kitap hakkında bir başkasının görüşlerini de okumuş oluyorsunuz.

Kitapçıdan çıktıktan sonra hemen yanı başında yer alan Vesuvio Cafe’ye gidiyoruz. 1948 yılında açılmış bu tarihi bar Jack Kerouac ve Neal Cassady gibi beat neslinin önemli birçok ismini zamanında ağırlamış. Burada kahvelerimizi yudumladıktan sonra yine aynı bölgede bulunan bir başka ikonik cafe’ye uğruyoruz: Caffe Trieste. 1956 yılında açılmış bu ufak renkli mekan zamanında yazarların, şairlerin ve sanatçıların buluşma noktası olmuş. Beat neslinin önemli isimleri hep bu cafe’de bir araya gelmişler. Üstelik Francis Ford Coppola’nın da “Baba” serisinin büyük bir bölümünü burada yazdığı biliniyor. Burada kurabiyelerimizi ve kahvelerimizi içtikten sonra tekrardan sokaklara düşüyoruz. Washington Meydanı üzerinden ABD’nin (hatta dünyanın) en garip, kıvrımlı ve çarpık sokağı olan Lombard Sokağı’na gidiyoruz. Bu sokağa ve Alcatraz Hapishanesi’nin uzaktan gözüken manzarasına tanık olmak isteyen kalabalıklar da bölgede bulunuyor.

Gün batımı sonrasında da bir süredir ününü duyduğumuz “Gravity” isimli filme gitmeye karar veriyoruz. Bir süre sokaklarda yürüyerek Van Ness Caddesi’ne kadar ilerliyoruz. Sinemadan biletlerimizi aldıktan sonra da yakınlarda bulunan ve tam olarak tipik bir Amerikan restoranı olan Mel’s Diner’da akşamk yemeğimizi yiyoruz. Filmi ben çok beğeniyorum, Egemen o kadar etkilenmiyor. Sinemadan çıktığımızda buz gibi San Francisco havası bir anda bizi çarpıyor. Eve dönmeden önce Mission bölgesindeki barlardan birinde bir şeyler içiyoruz. Hafta içi olmasına rağmen bar dolup taşıyor.

9 Ekim 2013, Çarşamba.

IMG_1942

DSC07330

Mission bölgesinde erken Cadılar Bayramı kutlamaları.

IMG_1944

Korku değil, özgürlük!

IMG_1945

IMG_1984

DSC07326

Ah bu şehrin yokuşları!

DSC07316

Meşhur Castro Teather.

DSC07334

DSC07335

DSC07337

DSC07343

DSC07344

DSC07350

DSC07351

DSC07352

IMG_2015

IMG_2025

IMG_2026

IMG_2029

Haight Bölgesi’nden.

IMG_2010

IMG_2011

Amoeba Music’in DVD bölümünden Türkiye manzaraları.

Uyanıp kahvaltımı yaptıktan sonra bu sefer mahallenin batı bölgelerini keşfetmek üzere erkenden yola çıkıyorum ve Castro Sokağı’na gidiyorum. İlk işim yerel kahve dükkanlarından bir tanesine oturup kahvaltı yapmak oluyor. San Francisco, büyüklü küçüklü çok fazla kahve dükkanına ev sahipliği yapıyor, bu rakamın 300’ü geçtiği söyleniyor. Bu yüzden birbirinden güzel konsept kahve dükkanları arasında karar vermek de çoğu zaman zor oluyor.

Castro bölgesi ABD’nin ilk eşcinsel mahallerinden bir tanesi, üstelik en büyüğü. Bu mahallede yaşayanlar eşcinsel kimlikleri ile çok gurur duyuyorlar, kimliklerini doya doya yaşayabiliyorlar. Mahallenin çoğu penceresinden, balkonundan sarkan eşcinselliğin sembolü haline gelmiş gökkuşağı bayraklarını görebiliyorsunuz. Üstelik mahallenin tam ortasında da devasa bir gökkuşağı bayrağı yer alıyor. Bölgenin en ilgi çekici yanları ise 1922’de kurulmuş ve San Francisco’daki ilk sinemalardan bir tanesi olan Castro Teather, ABD’deki eşcinsel, lezbiyen ve biseksüel ve transgender’ların tarihini anlatan GLBT Tarihi Müzesi, İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler tarafından pembe üçgenler takmak zorunda bırakılan eşcinsel tutuklulara adanmış “Pink Triangle Park”, farklı şekildeki son derece lezzetli kurabiyeleri ile ün yapmış “Hot Cookie Bakery” ve de ABD’deki ilk eşcinsel barlarından bir tanesi olan “Twin Peaks.”

Castro sokağından yürüyerek ve karşıma gelen her yokuşu bir koşu tırmanıp inerek Oak Sokağı üzerinden Golden Gate Parkı’na kadar yürüyorum. Bu sırada yol üzerinde sık sık rastladığım her biri birbirinden ilgi çekici antika, ikinci el dükkanlarını, müzik dükkanlarını da ziyaret etmeyi ihmal etmiyorum. Diğer ABD şehirlerinden kültür ve tarz olarak oldukça farklılaşan San Francisco’da ayrı alternatif bir kültür hüküm sürüyor. Bu nedenle bu şehir birçokları için ABD’nin en sevilen şehirlerinden bir tanesi olup çıkıyor.

Golden Gate Park, festival sırasında olduğu halinden oldukça farklı gözüküyor. Parkın parkularında koşan bir sürü insan, çocuklarını gezdirmeye gelenler, oyun oynayanlar, piknik yapanlar, kitap okuyanlar ya da sadece tembel tembel uyuyanlar… Parkta bir süre dolandıktan sonra da Haight Sokağı’na gidiyorum. Hippie kültürü ile bilinen bu mahalle oldukça renkli ve hareketli. Yan yana dizilmiş kocaman ikinci el mağazaları, müzik dükkanları, dövme ve piercing stüdyoları, barları, restoranları ile Haight, San Francisco’nun en ilgi çekici mahallelerinden bir tanesi. Görmek isteyenler için 1960’ların simgeleri haline gelmiş Graham Nash’in, Janis Joplin’in, Jefferson Airplane’in evleri de bu bölgede yer alıyor.

Haight üzerindeki ilk durağım Amoeba Music oluyor. 1997 yılında açılmış bu müzik dükkanı 100.000’den fazla yeni ve eski cd, plak, kaset satıyor. Ayrıca DVD’ler için de ayrı bir bölümü bulunuyor. Ben buraya girince resmen kendimi kaybediyorum ve bir saate yakın burada kalıyorum. Sürekli olarak kendimi bir şey almamam gerektiği konusunda telkin etmeye çalışıyorum ve bu konuda da şaşırtıcı bir şekilde başarılı da oluyorum. İşin ilginç yanı özellikle DVD bölümünde Türkiye başlığı altında üç DVD yer alıyor: Türk Yıldız Savaşları, Türk Şeytan ve Bir Zamanlar Anadolu’da. Bu benim yüzümü güldürmeye yetiyor da artıyor bile.  Buradan çıktıktan sonra Held Over, Wasteland gibi ikinci el dükkanlarını geziyorum. Bu dükkanlar aynı zamanda eski kıyafetleri de satın alıyorlar. Siz kıyafetlere bakarken bir grup yaşlı teyzenin de evlerinde neleri varsa poşetlere doldurup getirdiğini ve bunları satmak için sıra beklediğini görebiliyorsunuz.

Haight aynı zamanda çok fazla evsizi ve ayyaşı da sokaklarında barındırıyor. San Francisco, zaten yüksek evsiz oranı ile dikkat çekerken bunların bir çoğu da bu sokak üzerinde yoğunlaşıyor. Artık hava giderek soğumaya başlamışken yavaş yavaş eve doğru yola koyuluyorum. Ben eve girdikten on dakika sonra Egemen de eve geliyor. Köfte, humus ve salata akşam yemeği menümüzü oluşturuyor. Akşam yemeği sonrası uyuyana kadar dizi ritüeli devam ediyor.

8 Ekim 2013, Salı.

DSC07242

Cadılar Bayramı hazırlıkları bazı evlerde başlamışl bile.

IMG_1869

DSC07246

DSC07247

Southern Exposure sanat galerisinden.

DSC07258

DSC07249

DSC07263

“Carnaval” duvar resmi.

DSC07276

DSC07277

Mission Dolores parkı.

DSC07278

Bazı evlerin önünde politik mesajların yazılı olduğu pankartlar yer alıyor: “Sağlık güvencesine her zamankinden daha çok ihtiyacımız var; çünkü siz Cumhuriyetçiler bizi hasta ediyorsunuz.”

IMG_1881

DSC07243

DSC07245

DSC07264

DSC07268

DSC07272

DSC07274

DSC07281

DSC07287

Mission bölgesini süsleyen duvar resimleri.

DSC07289

DSC07292

DSC07293

DSC07294

DSC07295

DSC07297

DSC07303

DSC07304

DSC07305

DSC07306

IMG_1887

IMG_1911

Clarion Alley’deki graffitiler.

IMG_1924

Akşam birası için Churchill’in yolunu tutuyoruz.

Egemen yine sabah erkenden okula gidiyor, ben de o çıktıktan sonra çok geçe kalmadan uyanıyorum. Duş, internet, birkaç bölüm dizi derken öğlen oluyor bile. Egemen’in de onayıyla kendisinin bir süredir ihmal ettiği mutfak raflarını düzenlemeye girişiyorum. Anasının kızı değil miyim tam, her şey illa düzenli olacak. Sonrasında da kendimi dışarı atıyorum. San Francisco’nun öyle garip bir havası var ki alışmak mümkün değil. Güneşe kanıp kafayı evden çıkarınca bir anda güçlü rüzgarı ile sizi ordan oraya savurabiliyor. İşin komik tarafı sokaklarda gölgede yürürken sonbaharı, güneşte yürürken ilkbaharı yaşıyorsunuz. Güneş ve gölge noktalar arası sıcaklık farkı o derece keskin.

Valencia Sokağı üzerinden ilerliyorum bir süre. Yol üzerindeki organik butik kahve dükkanlarından bir tanesinden badem sütü ile hazırlanmış kahve ve fıstık ezmeli bisküvi alıyorum. Sonrasında da 20. Sokak üzerinden şehrin doğusuna doğru ilerliyorum. İlk durağım “Southern Exposure” isimli, 1974 yılında kurulmuş küçük ve popüler sanat galerisi oluyor. Burada “The Long Conversation” sergisine denk geliyorum. Yerel sanatçıların farklı konulardaki eserleri sergileme salonunu dolduruyorlar. Bir süre sanat galerisinde oyalandıktan sonra yine aynı bölgede bulunan ve bir duvarı boydan boya kaplayan devasa “Carnaval” duvar resmini görmeye gidiyorum. 1994 yılında üretilmiş bu muhteşem duvar resminde Latin Amerika ve Karayipler esintileri fazlasıyla hissediliyor. San Francisco’nun zaten en bilindik yanlarından bir tanesi de en olmadık yerlerde karşınıza çıkan birbirinden güzel duvar resimleri. Sadece boş duvarlarda değil, bazen komple binalarda da denk düşüyorsunuz bu rengarenk eserlere. Yol üzerinde “Dog Eared Books” kitapçısına uğramayı ihmal etmiyorum. Burası şu ana kadar gördüğüm en güzel ikinci el kitap dükkanlarından bir tanesi. Üstelik kapının önünde bir kutuda ücretsiz olarak alabileceğiniz kitaplar da bulunuyor. Bunlar arasında bir tane Paul Auster görünce hemen alıyorum. İçeriden de bir tane Kazuo İshiguro kitabı satın alıyorum. Sırtçantamda yer olmamasına rağmen, ve halihazırda zaten New York’tan aldığım iki adet kitap bulunmasına rağmen yeni kitaplara asla hayır diyemiyorum.

Bir sonraki durağım “Tartine Bakery” isimli cafe oluyor. Burayı özellikle hafta sonları kapı dışına kadar uzanan sıralarından fark edebiliyorsunuz. Şansıma hafta içi ve erken bir saat olunca çok fazla sıra beklemeden lezzetli sandviçlerinden ve meyve sularından bir adet alıp yakınlarda bulunan ve garip bir şekilde bana Seğmenler Parkı’nı andıran (Türk’ün yurtdışında gördüğü her şeyi kendi ülkesindekilere benzetmesi) Mission Dolores Parkı’na gidiyorum. Park yakınlarında dileyenler için tenis kortları da yer alıyor. Güneş altında çimenlerde benden başka kitabını okuyan, müziğini dinleyen, öğlen yemeğini almış ve parkta mola veren oldukça fazla insan bulunuyor. Ben de burada öğle yemeğimi yiyip biraz kitap okuyorum.

Parktan kalkınca da graffitileri ile meşhur Clarion Alley’e gidiyorum. Burası Valencia ve Mission Sokaklarının arasında 17. Sokağa paralel olarak yer alıyor. Sokak boydan boya duvar resimleri ile dolup taşıyor. Her biri farklı artistler tarafından yapılmış bu eserler son derece de güncel. Bir tanesi üstüne bir diğeri boyanıyor. Ben oradayken çoktan eskimiş bir resmin üzerini beyaz boya ile kaplayıp yenisini yapmalarına denk geliyorum. Yani eserler ne kadar iyiyse o kadar uzun süre duvarları şenlendiriyor.

Artık Egemen’in eve dönüş vakti yaklaşırken de evin yolunu tutuyorum. Egemen geldiğinde akşam yemeği öncesi yorgunluk birası içmek üzere Churchill isimli sevimli barın yolunu tutuyoruz. Cam kenarına oturup muhabbet eşliğinde biralarımızı yudumluyoruz.

Sonrasında da eve dönüyoruz. Akşam yemeğimiz yine Egemen’in mutfağından: domates çorbası, Antakya usulü humus ve avokadolu salata. Çorbayı ben karıştırırken Egemen fotoğraflarımı çekiyor da, “Özgür kızı domestikleştirdik.” esprileri yapıyor. Hakkaten düşününce anne yemeği yemeyeli, kendim yemek yapmayalı ne kadar uzun zaman olmuş. Bir gün daha böyle geceye karışıyor.

7 Ekim 2013, Pazartesi.

Egemen erkenden okula gidiyor; ama öyle ki ben evden çıktığını bile duymuyorum. Güne biraz geç başlıyorum ve her şeyi ağırdan alıyorum. Güzel bir kahvaltı, güzel bir duş, internet başında zaman öldürmece, evdekilerle konuşmaca derken gün yarılanıyor bile. Bir ara çıkıp yakınlardaki mahallelerde birkaç tur atıyorum, sonrasında da tekrardan eve dönüyorum. Dizi izliyorum, kitap okuyorum. Zaman nasıl geçiyor çok da anlamıyorum.

Akşama doğru Egemen geliyor, market alışverişi yapmış bile. Egemen’in yurtdışında yaşadığı sürede ortaya çıkmış “Egemen’in mutfağı” konseptini tekrardan canlandırmaya karar veriyoruz. Akşam yemeği için fırında somon ve avokadolu salata hazırlıyoruz. Yemek sonrasında da uyuyana kadar dizi bölümleri izliyoruz.

6 Ekim 2013, Pazar.

DSC07233

IMG_1781

IMG_1788

DSC07234

IMG_1795

Festival kalabalıkları.

IMG_1793

Festival sırasında üzerinde “İsa sizi seviyor.” pankartı taşıyan bir amca vardı.

IMG_1799

DSC07239

IMG_1799

Gogol Bordello sahnede.

Bir önceki günlerin hareketliliği sonrası güne tembellikle başlıyoruz. Kahvaltı, odada oyalanmaca derken öğleni buluyoruz. Öğleden sonra da evden çıkıp Golden Gate Park’da iki gündür devam etmekte olan “Hardly Strictly Bluegrass” isimli müzik festivalinin son gününü yakalamak için yola düşüyoruz. Mission bölgesinde bir süre yürüyoruz, önümüzden geçen, Golden Gate Park’a giden bütün otobüsler akın akın festivale gidecek insanları taşıyor. Festival ücretsiz olduğu ve altı farklı sahnesinde Gogol Bordello, Low, Conor Oberst, Calexico, Chris Isaak, Allah-Las gibi ünlü isimleri ağırladığı için katılım da oldukça yoğun oluyor.

Festival alanına vardığımızda parkı dolduran kalabalığın arasına karışıyoruz. Sahneler arasında biraz dolanıyoruz. Devasa park o kadar kabalık ki, görseniz bütün San Francisco parkta toplanmış sanırsınız. Her türden, her yaştan, her cinsten insanın müzik etrafında buluştuğu bu günde önce ucundan ucundan Martha Wainwright ve Buddy Miller dinliyoruz. Bu ikili biraz daha yaş ortalaması yüksek gruplara hitap ettiği için sahne önü çok kalabalık değil, biz de bu fırsattan yararlanıyoruz. Sonrasında da Trampled by Turtles dinlemek için farklı bir sahneye gidiyoruz. Kalabalık nedeniyle o kadar gerideyiz ki müziği duymak mümkün değil. Yine de çimenlerin ve güneşin tadını çıkarıyoruz. Bu arada konser alanlarının etrafında bir grup evsiz kocaman köpekleri, alkolden ve uyuşturucudan kaymış gözleri ve farklı tarzları ile kendilerini belli ediyorlar. Arada sahne önüne yakın kalabalık bölgelere köpeklerini de peşlerinden sürüklediklerini görüyorsunuz. Ben bu gruba pek anlam veremiyorum.

Güneş yavaş yavaş batarken Egemen’in arkadaşlarının yanına uğruyoruz. Bu grupla bir süre oturup muhabbet ederken, Egemen de Engin’le tavla oynuyor. Sonrasında da Gogol Bordello dinlemek üzere parkın diğer başında bulunan sahneye doğru yol alıyoruz. Arkadaş grubumuz en önlerde olduğu için ve aralarından bir tanesi sürekli turuncu bir kazak salladığı için grubu bulmak çok zor olmuyor. Ama yanlarına ulaşmak için insan yığınları arasında ilerlemek oldukça çetrefilli oluyor. Bizim ekibin yanına ulaşmamızla müziğin başlaması da aynı ana denk geliyor. Zamanlama mükemmel yani. Gün batımında, güneş sahnenin arkasında gökyüzünü turuncuya boyarken Gogol Bordello dinleyip hoplayıp zıplıyoruz, bol bol dans ediyoruz. Haftayı bitirmek için en ideal yöntem de bu oluyor işte. İki saat sonunda müzik bittiğinde bir süre sahne önünde kalıp kalabalıkların dağılmasını bekliyoruz. Sonrasında da biz de yola koyuluyoruz. Bu kadar insan varken eve dönüş yolunda otobüs bulmamız mümkün olmadığı için yakınlarda bir tur atıp gördüğümüz ufak bir Thai restoranında karnımızı doyuruyoruz, sonrasında da artık şehir normal rengine bürünmüşken evin yolunu tutuyoruz.

Las Vegas, ABD.

Standard

5 Ekim 2013, Cumartesi.

DSC07100

DSC07101

DSC07102

DSC07104

DSC07106

Downtown Las Vegas.

DSC07112

DSC07121

DSC07124

 

IMG_1823

IMG_1733

Yoldan manzaralar.

IMG_1756

IMG_1761

IMG_1762

Casa de Fruta’dan.

IMG_1824

DSC07177

DSC07186

Yolda gün batımı.

DSC07210

DSC07215

DSC07224

Stanford Üniversitesi’nden.

Uyandıktan sonra bir süre ne yapacağımıza karar veremiyoruz. Bir yandan ABD’deki bütçe krizi nedeniyle yol üzerinde görmeyi çok istediğim Death Valley, Yellow Stone ve Grand Canyon gibi milli parkları ziyaret edemiyoruz, bir yandan da San Francisco’ya uzanan dokuz saatlik yol gözümüzde büyüyor. Tekrardan Los Angeles’a dönsek mi, dönmesek mi diye düşünürken kendimizi yola çıkmış buluyoruz.

İlk olarak Las Vegas Downtown olarak bilinen Las Vegas’ta açılan ilk kumarhanenin ve küçük çapta otellerin bulunduğu şehir merkezine gidiyoruz. Cumartesi gününün çok erken bir saati olduğu için sokaklarda çok fazla insan bulunmuyor, geceleri cıvıl cıvıl olan yollarda resmen in cin top oynuyor. Bir tur kumarhaneler ve yollar arasında tur attıktan sonra da dokuz saatlik San Francisco maratonuna başlıyoruz.

Yol bir iki saat ilerle, benzinlikte mola ver, bir iki saat ilerle, benzinlikte mola ver ritüeli ile ilerliyor. Yol yine büyüleyici manzaraları ile akıp gidiyor. Etrafta insan eli ile yapılmış sadece üzerinde gittiğimiz asfalt ve elektrik telleri varken sonsuzluk hissi tam anlamıyla kendisini hissettiriyor.

San Francisco’ya bir iki saat kalmışken yol üzerinde Casa de Fruta isimli organik ürünler satan merkezde duruyoruz. Burada biraz da yaklaşan Cadılar Bayramı nedeniyle konsept bir alan bulunuyor. Çeşit çeşit kabaklar tezgahları süslüyor. Sattıkları ürünlere göre ayrılmış binalarda ev yapımı reçeller, peynirler, şekerler, çikolatalar, taze sebze ve meyveler bulunuyor. Burada bir süre oyalandıktan sonra yol üzerinde Palo Alto’ya uğruyoruz. Burası Egemen’in okulu Stanford Üniversitesi’nin bulunduğu, aynı zamanda Egemen’in de San Francisco’ya taşınmadan önce iki sene yaşadığı kendi halinde öğrenci şehri. Bir süre öğrencilerin yaşadığı evlerin ve kampüsün içerisinde dolanıyoruz. Hava çoktan karardığı için sokaklar daha sakin. Okulun merkezinde yer alan kiliseyi ve gözlem kulesini ziyaret ediyoruz. Sonrasında da yan yana restoranların, cafe’lerin, barların sıralandığı ana caddesi üzerinde bir Japon restoranında durup karnımızı doyuruyoruz.

Yemek sonrasında San Francisco’ya dönüyoruz. Eve döndüğümüzde saat neredeyse gece yarısını gösteriyor.

 4 Ekim 2013, Cuma.

IMG_1655

IMG_1694

IMG_1696

Las Vegas yolu.

IMG_1827

IMG_1708

DSC07065

DSC07067

DSC07068

DSC07071

 

IMG_1820

DSC07093

Las Vegas’tan.

IMG_1828

DSC07096

DSC07083

Kumarhaneler, kumarhaneler…

DSC07077

DSC07080

Paris Hotel’in tavanı Lafayette’nin minik bir kopyası.

DSC07083

DSC07085

DSC07088

IMG_1717

IMG_1718

Bellagio Otel’den manzaralar.

Sabah Fulya’yla beraber biz de evden çıkıyoruz. Las Vegas’a uzanan üç dört saatlik bir yolculuğumuz olduğundan erkenden yola koyulmak iyi bir fikir gibi duruyor. Bir önceki akşamın margarita’ları hala etkisini gösterirken de yola koyuluyoruz. Daha henüz yarım saat kadar ilerlemişken, yol üzerinde meşhur “Route 66″e denk geliyoruz ve bu tarihi otoban üzerinden bir 50-60 kilometre kadar ilerliyoruz. 3945 kilometrelik bu ünlü otoban, ABD’deki en bilindik rotalardan bir tanesi. 1930’larda batıya göç edenler için ana ulaşım yolu olarak kullanılan bu yol, yeni otobanların yapımı ile 1985 yılında Amerikan Otoban Sistemi’nden çıkarılmış. Günümüzde de macera severler ve ABD’yi bir başından bir başına geçmek isteyenler için bulunmaz fırsat sunuyor. ABD’ye ilk geldiğimde benzer bir rotayı takip etmek isterken, tek başına yolculuk etmenin çok da eğlenceli olmayacağını düşünmüş ve bu planı ertelemiştim. Bu nedenle kısa da olsa bu hat üzerinden bir süre ilerlemek beni oldukça heyecanlandırıyor.

Yol boyunca kurak çöllerden ve ıssız kasabalardan geçiyoruz. Öyle ki bazı şehirlerden ve bölgelerden geçerken, tek yaşam belirtisinin yoldan geçen arabalar olduğu hissine kapılıyorum. Tamamen terk edilmiş ve hayat belirtilerinden yoksun bu boş araziler yol boyu manzaramız oluyor.

Las Vegas’a olan yolumuz ise üç buçuk saat sürüyor. Gün henüz batmamışken Las Vegas’a gidip gördüğümüz en ucuz otellerden biri olan Hooters’a yerleşiyoruz. Dünyanın en yapay şehirlerinden bir tanesine de böylece merhaba demiş oluyoruz. İşin komik tarafı otele yerleşmeden önce internette otele ilişkin yorumları okurken bir Türk’ün yazdığı “Tahta kaplamalar yüzünden Karadeniz oteli havası veriyor. ” yorumu otele girince Egemen’in de, benim de kahkahalara boğulmamıza neden oluyor. Hakkaten otelde bir Karadeniz oteli havası seziyorsunuz kaplamalar nedeniyle.

Odaya yerleştikten sonra her biri ayrı bir sanat eseri olan otelleri ziyaret ediyoruz. MGM, New York New York, Bellagio ve niceleri. New York, New York otelindeyken daha önceki gelişimde de bindiğim “roller coaster”ı denemeye karar veriyoruz. Belli noktalarda 360 derece dönen bu roller coaster boyunca çığlık çığlığa çektiğim video daha sonrasında bizi oldukça eğlendiriyor.

Otelleri gezmeye ara verdiğimiz yol üzerindeki restoranlardan birine oturup karnımızı doyuruyoruz. Burada neredeyse vücutlarının her parçasını açıkta bırakan kıyafetler giyen kızlar servis yapıyorlar. Bu kızlar belli noktalarda servisi kesip restoran içerisinde yer alan tırmanma duvarında müşteriler ile yarışıyorlar. Bahşiş toplamak için sizinle fazlasıyla ilgilenen bu kızların ilgisi bazen biraz gereğinden fazla kaçabiliyor.

Yemek sonrasında otel ziyaretlerimiz devam ediyor. Burada her yere içki sokabiliyorsunuz. Biz de yakındaki süpermarketlerden bir tanesinden cava’mızı alıyoruz. Gece boyunca yorulana kadar o otel senin, bu otel benim dolanıp duruyoruz.

San Francisco – Las Vegas, California Route 1, ABD.

Standard

 

 

 

 

3 Ekim 2013, Perşembe.

 

 

 

 

 

 

 

 

DSC06936

DSC06930

DSC06932

DSC06935

DSC06938

 

California’da yer alan mini Danimarka’ya hoşgeldiniz!

DSC06939

DSC06941

 

Hediyelik eşyalar.

DSC06943

 

Kopenhag’da yer alan orijinaline gönderme niteliğinde bulunan denizkızı heykeli Solvang’ın merkezinde yer alıyor.

DSC06951

DSC06953

DSC06954

DSC06955

DSC06956

DSC06957

DSC06958

DSC06959

DSC06960

DSC06961

Santa Barbara sokaklarından.

 

DSC06962

ABD’deki berber dükkanlarının çoğu eski tarzda döşenmiş, bu da Santa Barbara’da yer alan bir berber dükkanının içi.

DSC06963

DSC06965

Santa Barbara’dan.

DSC06968

DSC06977

 

Hollywood yazısı.

DSC06978

DSC06980

 

DSC06984

DSC06985

 

DSC06995

Chinese Teather’ın girişi.

DSC07007

DSC07022

 

 

 

 

 

 

 

DSC07016

Meşhur yıldızlar bulvarı.

DSC07009

DSC07011

DSC07020

DSC07023

Hollywood sokakları.

 

DSC07027

 

Sürreal restoranın müzik sahnesi.

Sabah erkenden uyanıp otelin meşhur kahvaltısını yaptıktan sonra (meşhur dediğime bakmayın, kontinental kahvaltı diyip bize sadece kuru keki kakalıyorlar.) bir önceki gece son derece cansız olan şehir merkezine gidip bir de hafta içi gündüz gözüyle görelim istiyoruz. ABD’deki küçük şehirler birbirine fazlasıyla benziyor. Şehrin merkezinde yer alan ana cadde üzerinde toplanan barlar, restoranlar, mağazalar, dükkanlar şehirlere hareket getirirken geri kalanında çok da ilgi çekici bir yan bulunmuyor. Düzenli cadde ve sokaklara dizilmiş birbirini tekrarlayan evlerden başka. Şehir merkezinde bir tur atıyoruz, ana meydanında bulunan kiliseye göz atıyoruz, sonrasında da tekrardan arabaya atlayıp Solvang’in yolunu tutuyoruz. Bu sefer bir farkla, arabayı ben kullanıyorum. En son araba kullanmamım üzerinden neredeyse on ay geçmiş. Değişen alışkanlıklar… Şehrin bu bölgesinde manzara biraz daha değişiyor. Okyanus kenarındaki kayalıklardan öte dümdüz yollardan ilerliyoruz.

Solvang son derece ilginç bir kasaba, tamamen Danimarkla konseptli bu kasaba yol üzerindeki bir çok şehir ve kasabadan kültür, tarz ve mimari olarak ayrılıyor. Daha kasabaya girmemizle yel değirmenleri, Kuzey Avrupay’a özgü binalar, sokak ve cadde isimlerini dolduran Danca kelimeler, Danimarka ürünleri satan hediyelik eşya dükkanları ve marketler bizi karşılıyor. Her şey son derece sürreal. Kim derdi California’nın göbeğinde küçük Danimarka’yı bulacağımızı? Sokaklar arasında dolanıyoruz. Danimarka’da bir dükkana girmişsiniz hissi doğuran hediyelik eşya dükkanlarına girip ürünlere bakıyoruz. Her şey Danimarka menşeli, tek bir farkla: altılarında kocaman California yazıyor. Bir süre sokaklarda dolanıp fotoğraf çekiyoruz. Arada yön yordam sormak için girdiğimi turist bürosundaki sarışın amca hevesle bu kasabayı ve etrafındaki bölgeleri keşfetmek için günlerin yetmeyeceğini anlatıyor bize. Sadece 1 saat kadar geçirmeyi planladığımız kasabada üç gün kalmamızı öneriyor. Kıs kıs gülüp kendimizi sokaklara atıyoruz tekrardan.

Yol üzerindeki pastanalerden bir tanesine oturup kahvemizi ve Danimarka hamur işi yiyeceklerimizi söyleyip karnımızı doyuruyoruz. Sonrasında da tekrardan yola koyuluyoruz. Bu seferki durağımız Santa Barbara.

Santa Barbara’da çok sıcak bir hava ve bembeyaz binalar bizi karşılıyor. Burada manzara bir anda değişiyor ve gerçekten California havasına bürünüyor. Palmiye ağaçları sokakları dolduruyor. Sokaklarda arasında bir süre kayboluyoruz. Sonrasında da tekrardan yola koyuluyoruz. Yemek molasını ise “In-n-out“ isimli fast food zincirinde veriyoruz. ABD ve son derece leziz hamburgerleri. Günün doruk noktalarından bir tanesi oluyor.

İlk yola çıktığımızda tam olarak nereye gideceğimiz ve nereye kadar ilerleyeceğimiz konusunda pek bir fikrimiz yokken, Los Angeles’ta yaşayan ortak bir arkadaşımız olan Fulya’yı ziyaret etmeye karar veriyoruz. Ve yemek sonrasında da rotamızı Los Angeles’a çeviriyoruz.

Günbatımına doğru Los Angeles’a varıyoruz. Arabayı Hollywood yakınlarında park edip kendimizi deli dolu sokaklara atıyoruz. Meşhur Hollywood yazısı, yıldızlar bulvarı, Chinese Theater’ın ünlülerin el ve ayak izlerini kapsayan girişi, Kodak Teather derken vakit de akıp gidiyor. Sokakları sahte Marilyn Monroe’lar, Süpermen’ler, Batman’ler, Captain America’lar dolduruyor. Dans edenler, devasa yılanları ile ilgi çekmeye çalışanlar her köşe başında karşınıza çıkıyor. Bir süre hava kararana kadar bölgede oyalanıyoruz. Saatler 19:30’u gösterirken de Fulya’nın işten çıkması ile Burbank’te bulunan evine doğru yola koyuluyoruz. Fulya, Walt Disney’de çalışıyor. Biz arabayı park ettikten beş on dakika sonra o da eve varıyor. Birbirimizi görmeyeli o kadar uzun zaman olmuş ki. İlk iş eve gidip eşyalarımızı yerleştiriyoruz sonrasında da Fulya’nın evinin yakınlarında yer alan bir restorana karnımızı doyurmak için gidiyoruz.

Sürreal günümüze daha da gerçek dışı bir hava ekliyor bu restoran. Şu ana kadar gittiğim restoran barlardan hiçbirine benzemiyor. Mekanda iki adet sahne bulunuyor. Birisinde iki gitar sakin tınılar çalarken, bir diğerinde kovboy kıyafetleri giymiş kalabalık bir grup şarkılar söyleyip dans ediyor. Biz de ikinci sahne yakınlarında kendimize bir masa bulup devasa margaritalarımızı söylüyoruz. Egemen en büyük boy margaritayı söyleyince, kafasından bile daha büyük bir kadeh geliyor da biz başta olmak üzere, salondaki herkes oldukça eğleniyor. Gece boyu eğlenceli ortam, güzel muhabbet akıp gidiyor. Ankara’daki arkadaşlarımı neden yollarda çok özlediğimi bir kez daha anlıyorum ben. Çünkü bildiğim ve beni bilen insanlarla beraber olmak başka. Dünyanın neresinde bir araya gelirsek gelelim bir başka.

2 Ekim 2013, Çarşamba.

DSC06761

DSC06765

DSC06769

DSC06770 

Carmel’den.

DSC06785

DSC06790

DSC06794

DSC06802

DSC06808

DSC06818

“Point Lobos“tan.

DSC06830

DSC06838

DSC06859

 

California Route 1’den yol manzaraları.

DSC06863

DSC06865

 

Andrew Molera State Park’ta yer alan “Creamery Meadow Trail“ isimli yürüyüş rotası.

DSC06869

DSC06870

Big Sur’dan.

DSC06878

DSC06879

 

Eyalet parkının devasa ağaçları.

DSC06888

Pfeffer Plajı’ndan.

DSC06903

DSC06908

DSC06912

DSC06925 

Yol manzaraları.

Uyandıktan sonra afyonumuzun patlaması biraz vaktimizi alsa da erkenden yola koyuluyoruz. Amacımız 101 ya da “California Route 1“ olarak bilinen okyanusa paralel ilerleyen otoban üzerinden gidebildiğimiz kadar güneye inmek. İki üç gün bizi idare edecek eşyalarımızı ve kıyafetlerimizi hazırlayıp Egemen’in arabasına atlıyoruz. Bir saat kadar süren yol sonrasındaki ilk durağımız “Carmel“ isimli kasaba oluyor. Bu minik okyanus kasabası bana Maine’i anımsatıyor. Hayatın son derece yavaş işlediği, okyanus havasının sokakları doldurduğu, ufak tefek eski dükkanların ve otellerin tarihi malikanelere konuşlandığı bir kasaba burası. Biz de soluğu ilk iş olarak okyanus kenarında alıyoruz. Rüzgar o kadar kuvvetli ki, ilk etapta “Denize girebilir miyiz acaba?“ sorularımız dakikasında “En iyisi kazağımı da yanıma alayım.“ cümlelerine dönüşüyor. Okyanus kenarında, kumsalın bembeyaz ipeksi kumları üzerinde buz gibi sulara ayaklarımızı sokuyoruz. Kumsalda aileleri ile vakit geçirenler, köpeklerini yürütenler, çocukları ile oynayanlar bulunuyor. Bir süre burada dolandıktan sonra kasabanın mağazalarının yer aldığı merkezine gidip burada bir tur atıyoruz. Yol üzerinde gördüğümüz cafe’lerden bir tanesinde karnımızı doyuruyoruz. Bir marketten yolun geri kalanı için içecek ve abur cuburlarımızı depoluyoruz sonrasında da tekrardan yola koyuluyoruz.

Bir sonraki durağımız “Point Lobos“ oluyor. Buraya giriş için belli bir ücret ödemeniz gerekiyor. Bu ücret sayesinde bölgede yer alan diğer eyalet parklarına da ücretsiz girebiliyorsunuz. E şansıma ya, ABD’de 17 seneden sonra bütçe krizi nedeniyle federal hükümetin harcama yetkisi 1 Ekim itibariyle kalmadı. Bu da hükümet faaliyetlerinin kısmen durması anlamına geliyor. 2 milyon personelin yüzde 40’ı ücretsiz izne gönderilirken, milli parklar ve devlet destekli müzeler soruna çözüm bulunana kadar kapatılıyor. Bu da yolculuğumun bu ayağında sadece eyalet parklarına girmeme imkan tanıyor.

“Point Lobos“ta arabayı park ettikten sonra okyanus kenarından ilerleyen yürüyüş yolunu takip ederek gözlem noktasına kadar çıkıyoruz. Burası aynı zamanda kuş gözlemlemek için de çok ideal bir bölge, lakin küçük adacıklardan bir tanesinin üzerini sayamadığım kadar kuş işgal etmiş bulunuyor. Bol bol fotoğraf çekip kayalıklara çarpan okyanusun sesini dinliyoruz. Taşların grisi, okyanusun mavisinde kayboluyor.

Tekrar arabaya binip yol üzerinde ilerlerken muhteşem okyanus manzaralarına tanık oluyoruz.  Her yol kıvrımında karşımıza bir önceki ile yarışır derecede nefes kesici manzaralar geliyor. Dilerseniz yol üzerindeki sayısız “Vista Point“ olarak adlandırılan gözlem noktalarında durup manzarayı izleyebiliyor, bol bol fotoğraf çekebiliyorsunuz. Biz de yol üzerinde sık sık manzara molası veriyoruz.

Bir sonraki durağımız “Pfeiffer Big Sur State Park“ oluyor. Burada devasa kızılağaçları görüyoruz. Sonrasında da “Andrew Molera State Park“a gidiyoruz. Parkın okyanus kıyısındaki plajına ulaşabilmek için arabayı park ettikten sonra, toprak bir patikadan, altın renkli otlar arasından 3 kilometre kadar yürümeniz gerekiyor. Her plajda olduğu gibi bu plajda da denize girebileceğine sevinen Egemen, plajı gördüğümüzde hayal kırıklığına uğruyor. Kuvvetli rüzgar, taşlı sahil yolunu ve kıyı şeridini kaplıyor. Havanın soğuk olması bir yana, bir önceki plajların aksine burası tamamen kayalıklarla kaplı. Plajda yer alan eski bir ağaç kütüğüne oturup bir süre soluklandıktan sonra geldiğimiz yolu tekrar dönüyoruz. Yol üzerinde kiminle göz teması kurarsanız kurun, mutlaka size merhaba nasılsınız diyorlar, gülümsüyorlar. ABD’nin en güzel yanlardan bir tanesi de insanların birbirine karşı son derece nazik olması.

Biraz daha ilerledikten sonra da “Pfeiffer Plajı“nda duruyoruz. Bu plaj da bir önceki gibi bir eyalet parkının içinde yer alıyor. Arabayı park eder etmez, ufak bir yolu geçip kayalıklar arasında, kendi halinde bir koyda yer alan altın kumlu, bol dalgalı ve rüzgarlı plaja geliyoruz. Benim en sevdiğim plajlardan bir tanesi burası oluyor. Atmosferi garip bir şekilde insana huzur veriyor. Ah diyorum, bir de hava güzel olsa tadından yenmeyecek.

Artık güneşin batımına yakınken sabahtan beri bir şey yememiş olduğumuzu fark edip yolda gördüğümüz ilk restoranda durmaya karar veriyoruz. Yol kenarında ilk gördüğümüz pansiyonun önünde duruyoruz. Pansiyon muhteşem bir uçurumun kenarında yer alıyor. Pansiyonun restoranında okyanusa karşı kendimize bir masa ayarlayıp yemeklerimizi söylüyoruz. İstediğim somonlu vasabi soslu salata o kadar leziz ki, ne manzarayı bırakıp gidesim geliyor, ne de oturduğum sandalyeyi. Ama günbatımından önce yola koyulmak gerekiyor. Restoran görevlisi teyzeden ipuçlarını alıp tekrardan yollara düşüyoruz. Günbatımına yakın gözlem noktalarından birinde durup kocaman turuncu güneşin okyanus içerisinde kendisini kaybetmesini izliyoruz. Sonrasında da San Luis Obispo’ya doğru yola koyuluyoruz. Burası bölgenin öğrenci kenti olarak biliniyor.

Saat 20:00 gibi San Luis Obispo’ya varıp daha önce internetten üzerinden araştırdığımız otele gidiyoruz. Bu yol kenarınde yer alan otelimizin odası o kadar kocaman ki, Egemen’e de bana da devasa iki kişilik yatak düşüyor. Çok oyalanmadan kendimizi bu öğrenci şehrinin merkezine atıyoruz. Tek bir ana caddeden oluşan şehir merkezi çok hareketli değil, bunun en büyük nedeni de hafta içi olması bir yana şehrin büyük çoğunluğunu dolduran öğrencilerin 21 yaşından küçük olması. Yani barlar bu nedenle bomboşken, pizzacılar ve kahve dükkanları dolup taşıyor. Yol kenarındaki bir öğrenciden aldığımız ipucu doğrultusunda yerel barlardan bir tanesine gidip içkilerimizi söylüyoruz. Canlı bir müzik grubu da içkilere eşlik ediyor. Uzun bir günü yorgunluk biraları ile sonlandırmak ise en tatlısı.

San Francisco, ABD.

Standard

1 Ekim 2013, Salı. 

Egemen sabah erkenden uyanıp okulun yolunu tutuyor. O sabah 07:00’de evden çıkarken ben de uyanıyorum ve bir kere uyandıktan sonra ne kadar uğraşırsam uğraşayım bir türlü uyuyamıyorum. Bir süredir hareket halinde olduğum için, hiçbir şey yapmadan biraz vakit geçirmek cazip geliyor. Aklıma ilk yola çıktığım birkaç ay geliyor. Sürekli şehir değiştirirken ve sürekli durmadan hareket ederken, her rastlaştığım insan bir süre sonra tempomun değişeceğini ve ister istemez kendiliğimden yavaşlayacağımı söylemişti. Ben de o zaman ne demek istediklerine çok anlam verememiştim. Yollarda geçen uzun aylar sonrasında dinlenmek için bulduğum her fırsatı değerlendiriyor oluşum sonrasında tanıştığım insanların ne demek istediğini çok daha iyi anlıyorum. Daha öncesinde hiçbir şehirde o şehri görmek, gezmek, tatmak ve yaşamadık dışında bir iş yapmak istemezken, bir noktadan sonra artık biraz daha kendime dönük günler geçirmek daha çekici gelmeye başlıyor. Bütün gün de böyle misklinlike geçiyor.

Öğleden sonra Egemen okuldan döndüğünde beraber dışarı çıkıyoruz. Akşam yemeği öncesinde bölgenin popüler barlarından biri olan Zeitgeist’e gidiyoruz. Çok güzel bir arka bahçesi olan bu bar, haftaiçi iş çıkışı saati olmasının da etkisiyle kalabalıkları kendisine çekmiş şekilde bizi karşılıyor. Bara girerken kimlik gösterip 21 yaşından büyük olduğumuzu kanıtlamamız gerekiyor.

Arka bahçedeki piknik masalarını andıran tahta masalarda kendimize bir yer açıyoruz. Burada her türden, her cinsten insana rastlamak mümkün. Saatlerce sadece insanları izleyerek bile zamanın nasıl geçtiğinin farkına varmayabilirsiniz. Biz muhabbet ederken yanımızda oturan ve uzun bir süredir önündeki çizimle ilgilenen bir çocuk hangi dilde konuştuğumuzu merak ediyor. Türkçe olduğunu söylediğimizde de yanı başındaki başka bir kız hemen muhabbete atlıyor. Yarı Türk, yarı Yunanlıymış. Bir süredir ABD’de yaşıyormuş. Kız açık ara farkla tanıdığım en şaşkın insanlar listesinde en üst sıralara yerleşiyor. Yanımıza gelirken bir dolu hardalı yanlışlıkla yanımızdaki artist çocuğun son birkaç saattir uğraştığı çiziminin ve Egemen’in üzerine boşaltıyor. Sonrasında da akşamın geri kalan 3 saati boyunca aralıksız konuşuyor. Nefes almadan. Bir noktada bu sevimli kızı dinlerken yorulduğumu fark ediyorum. Kız Egemen’le atışadursun bizim de akşam yemeği vaktimiz gelince Zeitgeist’ten çıkıp Egemen’in arkadaşları ile buluşmak üzere ana caddelerden birine gidiyoruz. Amerikalı bir kız, Meksikalı bir çocuk hep beraber Hint sokak yemeği olarak adlandırdıkları restorana gidip Hint işi devasa burrito’larımızı söylüyoruz.

Yemek sonrasında da ilk olarak Amerikalı kızı evine bırakıyoruz. Kızın evinin yakınlarında devasa bir duvar resmi bulunuyor. Bu duvar resmi üzerinde saklı filler yer alıyor. Filleri bulmak için biraz vakit harcıyoruz. Egemen ve kız bunu daha önce birçok kere oynamışlar. San Francisco, özellikle binaların dış cephelerini ve ara sokakları dolduran etkileyici duvar resimleri yani mural’leri ile biliniyor. Yemek sonrasında evin yolunu tutuyoruz. Ertesi sabah okyanus kıyı şeridinden araba ile ufak çaplı bir araba yolculuğu yapmayı planladığımızdan çok oyalanmadan erkenden uyuyoruz. 

30 Eylül 2013, Pazartesi.

DSC06731

DSC06732

DSC06733

DSC06734

Tren yolculuğundan görüntüler.

DSC06745

DSC06746

DSC06747

Pier 39’un ayıbalıkları.

DSC06751

Pier 39’dan.

Trende olmaya garip bir şekilde alışıyorum. Saatler saatleri takip ederken camdan akıp giden manzaralar yine ve yeniden huzur veriyor. Şu ana kadar yolculuk ettiğim ülkeler arasında en rahat tren hatlarına sahip ülkelerden bir tanesine de ABD. Son derece rahat koltuklar, rezervasyonla girebileceğiniz üç öğün servis yapan yemekli vagon, sürekli açık geniş camları ve camlara dönük koltukları ile bol bol vakit geçirebileceğiniz gözlem vagonu, aynı vagonda yer alan cafe’si, tertemiz ve kadınlara özgü makyaj masalarının bulunduğu tuvaletleri, sürekli size yardımcı olmaya çalışan görevlileri. Üstelik biraz daha paraya kıyarsanız daha üst sınıf rahat vagonlarda yolculuk etme imkanı, buna yataklı vagonlar da dahil.

Saatler 15:30’u gösterirken trenin son durağı olan Emeryville’e varıyoruz. Buradan San Francisco’ya otobüs ile geçmemiz gerekiyor. Otobüs bağlantısını da Amtrak sağlıyor. Emeryville’de yarım saatlik sonra San Francisco’nun yolunu tutuyoruz. Otobüs beni Pier 39’da indiriyor. Daha önce San Francisco’yu ziyaret ettiğimde aklımda en net yer etmiş bölgelerden bir tanesi de bu liman. 1978 yılında açılan bu liman, tamamen turistik mağazalardan, restoranlardan ve cafe’lerden oluşuyor. Bana biraz yapay gelse de limanın en güzel yanı deniz kenarındaki rıhtımlarda yer alan ayıbalıkları. 1989 yılından beri bölgedeki rıhtımlarda boy gösteren ayıbalıklarının sayısı her geçen sene giderek artış göstermiş. Ben de bu ayıbalıklarının güneş altında miskin miskin uzanışlarını izliyorum bir süre. Sonrasında da geldiğimi yanında kalacağım, Stanford Üniversitesi’nde ekonomi doktorası yapan arkadaşım Egemen’e haber veriyorum. En son Türkiye’den ayrılmadan önce gördüğüm Egemen de beni almak üzere yolda olduğunu söylüyor.

Ben mağazaları ve rıhtımdaki diğer dükkanlar arasında bir tur atıyorum. Kırk beş dakika sonra ise Egemen geldiğini söylüyor. Alman arkadaşı Holke ile beni alıyorlar ve evin yolunu bulmaya çalışırken ufak çaplı bir macera yaşıyoruz. Eve vardığımızda ben eşyalarımı yerleştiriyorum, güzel bir duş alıyorum. Biraz evde vakit geçirdikten sonra da karnımızı doyurmak üzere dışarı çıkıyoruz. Egemen, San Francisco’nun daha önce hiç uğramadığım; ama aslında yereller için en popüler olan bölgelerinden bir tanesinde, yani Mission’da oturuyor. Sokaklarda biraz dolandıktan sonra, köşe başında yer alan istiridyeleri ile meşhur restorana yöneliyoruz. Beyaz şarabımız, enginarlı son derece lezzetli yemeğimiz ve taze istiridyelerimiz ile gece muhabbete karışıyor.

Salt Lake City, ABD.

Standard

29 Eylül 2013, Pazar.

DSC06678

Salt Lake City’nin altı şeritli yolları.

DSC06687

Şehri çevreleyen dağları geniş yolların sonunda görebiliyorsunuz.

DSC06680

Mormonluk şehirin en temel yapı taşlarından bir tanesi.

DSC06681

 

DSC06726

Mormonluğa göre aileler son derece önemli olduğu için, kökenlerini araştırmak isteyen vatandaşlar adına kurulmuş “Aile Araştırma Merkezleri” ülkenin en kapsamlı kaynaklarını ve hizmetini sunuyor.

DSC06683

DSC06684

 

DSC06689

 

Mormonların ana kilisesi: The Church of Jesus Christ of Latter-day Saints, nam-ı diğer LDS Kilisesi. Kilisenin tepesindeki altın heykelcik, Joseph Smith Jr.’a Tanrı’nın mesajlarını ileten meleği temsil ediyor.

DSC06723

LDS kilisesinin içine sadece cemiyet üyeleri girebiliyor, o da belli kuralları yerine getirdikten sonra. Bize sadece maketine bakmak kalıyor.

DSC06695

DSC06713

Mormonların ilk toplanma yerlerinden bir tanesi olan “Salt Lake Tabernacle”da devasa bir organ yer alıyor.

DSC06723

DSC06725

Mormonların günümüzdeki peygamberi: Thomas S. Monson.

DSC06729

DSC06730

 

Alışveriş merkezi manzaraları.

Konakladığım otelin çıkış politikası dışında her şey oldukça rayında işliyor.  Oteldeki odamı saat 10:00 itibari ile boşaltmam gerekiyor. Trenim ise saat 23:30’da. Bu da bana bu küçük şehirde oyalanmak için fazlasıyla vakit veriyor. Erkenden uyanıp kahvaltımı yapıyorum, duşumu alıyorum, eşyalarımı toparlıyorum. Sonrasında da otelden çıkışımı yapıyorum. Sırt çantamı otele ya da tren istasyonuna bırakmadan gün boyu yanımda taşımaya karar veriyorum. 60 litrelik çantadan, 40 litreliğe geçişin avantajlarından bir tanesi de bu işte.

Otelden çıktıktan sonra sokaklarda ilerleyerek, şehrin göbeği sayılan Temple Meydanı’na yani Tapınak Meydanı’na kadar yürümeye karar veriyorum. Bu meydan ile konakladığım bölge arasında on blok olsa da, yürümem bir saatten fazla sürüyor. Çünkü ilginç bir şekilde Salt Lake City’nin yolları oldukça geniş ve altı şeritten oluşuyor. Yollar baklava sistemi ile bölündükleri ve oldukça düzenli oldukları içinse yol yordam bulmak hiç de zor olmuyor. Üstelik şehir, merkezinde yer alan LDS Tapınağı ve Temple Meydanı etrafında genişliyor.

Temple Meydanı’na vardığımda Mormonlar için son derece kutsal sayılan LDS Tapınağı’na denk geliyorum. Mormonlar aslen dini ve kültürel bir grup, Hrıstiyanlığın bir kolu; ama belli konularda ana akım Hrıstiyanlık’tan ayrılıyorlar. İncil’e inandıkları kadar kendi kitaplarına da inanıyorlar.  Mormonluk, 1820’lerde Joseph Smith Jr. isimli bir adamın öğretileri doğrultusunda kuruluyor.  Smith “Book of Mormon” olarak da bilinen Mormonlar kitabını 24 yaşında yayınlıyor. Yayınladıktan 39 yaşında ölene kadar binlerce takipçiyi de peşinden sürüklüyor. Smith’in ölümünden sonra Mormonlar, yeni dini liderleri Brigham Young’u Utah bölgesine kadar takip ediyorlar. Bu bölge, günümüzde Mormonluk ile özdeşleşiyor.

Mormonlar için cemiyet ve din, hayatlarında çok önemli bir yer tutuyor. Aileler çok önemli. Çoğu alkol, tütün, kahve, çay ve diğer bağımlılık yapan maddeleri kullanmıyor. Genelde geniş aileler kuruyorlar ve nesiller arasındaki sıkı bağlara çok önem veriyorlar. Aileler bir kere kurulduktan sonra bu bağım ölümden sonra da devam ettiğine inanıyorlar. Her kulun Tanrı’nın ruh çocuğu olduğunu ve Tanrı’ya tekrar dönüşün sadece İsa’yı örnek alarak gerçekleşebileceğini savunuyorlar. Hristiyanlığın Joseph Smith Jr. tarafından tekrardan organize edildiğini düşünüyorlar ve rehber olarak da yaşayan peygamber ve havarilere güveniyorlar. Mormonlar arasında bu nedenle Tanrı’nın çocukları ile konuştuğu ve dualara cevap verdiği inancı yaygın. Aile, mormonlukta çok önemli bir unsur olduğu için Aile Tarihi Kütüphanesi, Aile Araştırmaları Merkezi gibi aile odaklı kurumlar bu bölgede çok yaygın ve çok ileri düzey bir hizmet sunuyor.

Tapınak bölgesine girdiğimde ilk işim devasa bilgilendirme merkezine yönelmek oluyor. Bu bölgede biri kuzeyde, biri güneyde olmak üzere iki adet bilgilendirme merkezi yer alıyor. Burada mormonlukla ilgili biraz bilgi aldıktan sonra bölgedeki ziyaret edilebilecek tapınakları geziyorum, en sonunda da Mormonların erken dönem toplanma merkezlerinden biri olan “Salt Lake City Tabernacle”a giriyorum. Bu merkezin içerisinde devasa bir organ yer alıyor. Öğrendiğime göre ödüllü Mormon Tabernacle Korosu burada düzenli konserler veriyor. Üstelik pazar günü olmasının avantajı ile saat 14:00’de ücretsiz organ resitali düzenleniyor. Ben de resitale kadar biraz daha etrafı dolanıp yeni yeni hareketlenmeye başlayan sokaklardan birinde bulduğum açık kahve dükkanında kahve içiyorum. Pazar günü olması dolayısıyla neredeyse mağazaların ve restoranların tamamı kapalı.

Saat 13:30’u gösterdiğinde de resitalin yapılacağı merkezin yakınlarına gelip beklemeye başlıyorum. Bu sırada Taito ile tanışıyorum. Taito, Salt Lake City’de görevli kız kardeşlerden bir tanesi ve aslen Fijili. Ülkesinde ingilizce eğitimi görürken 18 aylık bir süreyle gönüllülük yapmak için buraya gelmiş. Anlattığına göre 200’e yakın kız kardeş varmış şehirde. Burada gönüllülük yapabilmeleri için kiliseye belli bir para ödemeleri gerekiyormuş. Buradaki görevleri Mormonluğu öğretmek ve anlatmakmış ve dünyanın neredeyse her yerinde aktif görev alıyorlarmış. Bana resital sonrasında kız kardeşlerin ücretsiz tapınak turuna katılmamı öneriyor. Vaktim olduğu için fikir benim aklıma yatıyor. Salt Lake City Tabernacle’da düzenlenen kırk beş dakikalık organ resitali ise son derece etkileyici. 11.623 borudan oluşan bu organın kuvvetli sesine hayran kalmamak içten bile değil.

Resital çıkışında Taito beni buluyor ve görevli iki kız kardeş ile tanıştırıyor. Amerikan Samoası’ndan gelen Sua ve Avustralyalı Tunukuaf. Benimle beraber üç Amerikalı’nın da katılımı ile tapınak meydanında ufak bir tur atıyoruz. Kızlar bize Mormonluğun tarihinden ve değerlerinden bahsediyorlar. Her ne kadar ben garip sorularımla kızların kafasını biraz karıştırsam da keyifli bir tur oluyor.

Tur sonrasında tren istasyonuna doğru yürümeye başlıyorum. Yol üzerinde gördüğüm bir alışveriş merkezindeki kitapçının içinde yer alan kahve dükkanında oturup saatlerimi burada geçiriyorum. Trenime neredeyse üç saat varken de tren istasyonunun yolunu tutuyorum. İşin komik tarafı pazar günü diye tren istasyonu da kapalı. Ben de yanında yer alan otobüs istasyonunda trenimin saati gelene kadar bekliyorum. Her ne kadar otobüs istasyonu gözüme çok tekin gözükmese de, kablosuz internet sayesinde dikkatimi istasyondaki garip tiplerden öte başka konulara yönlendirebiliyorum. Saatler 23:00’ü gösterdiğinde ise trenim istasyona yanaşıyor ve ABD’deki son tren yolculuğum olacak olan 18 saatlik San Francisco maceram başlıyor.

28 Eylül 2013, Cumartesi.

DSC06632

DSC06636

DSC06637

DSC06639

DSC06640

DSC06642

DSC06643

DSC06658

Trenden manzaralar.

Sabah erkenden odadan çıkıyorum. Hava bir önceki gün olduğu gibi kapalı ve yağmurlu. Konakladığım otelden çıkışımı yapıp 16th Street Mall’ın başına kadar yürüyorum, oradan da ücretsiz otobüslere binip tren istasyonuna en yakın durakta iniyorum. Tren istasyonuna gittiğimde çok oyalanmadan trene binmemize izin veriyorlar. Trenin kalkış saati yaklaştığında da kondüktör kötü haberi veriyor. ABD içerisinde tanık olacağım en güzel manzaralar Denver ve Salt Lake City arasında bulunuyor. Özellikle “Rocky Mountains” yüzünden birçokları bu bölgeyi trenle geçmeyi tercih ediyor. Denver ve çevresinde üç hafta önce yaşanan sel felaketi yüzünden tren hatları zarar almış. Bu nedenle tren farklı bir rota izleyerek Wyoming üzerindeki hattı takip edecekmiş. Bunun tek bir avantajı oluyor. Salt Lake City’ye planlanandan tam tamına üç saat erken varacağız.

Yol boyunca yine de büyüleyici manzaralardan geçiyoruz. Şehirler ormanlara, ormanlar kurak topraklara dönüşürken, camdan akan manzaraların tonu da yeşilden turuncuya kayıyor. Hiçliğin ortasındaki kasabalar, kimsesiz topraklar, tarlalar, mezarlıklar, karavan parkları manzara boyunca akıp gidiyor. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadığım bir yolculuk sonrasında saat 20:00’yi gösterirken “Mormonların Başkenti” olarak anılan Salt Lake City’ye varıyorum. Tren istasyonundan dışarı çıktığımda konaklayacağım otele nasıl gideceğim konusunda pek bir fikrim yok. Açıkçası kendim keşfedecek kadar da enerjim yok. Ben de ABD’ye geldiğimden beri ilk defa bir taksiye atlıyorum. Taksinin Kolombiyalı şoförü ile yol boyunca Kolombiya kültüründen söz ediyoruz. Sonunda konaklayacağım otele vardığımda da değişik bir uygulama beni bekliyor. Bu otelde resepsiyon bulunmuyor ve otele giriş, kendinizi kayıt ettirmek, odanızı bulmak ve girmek hep belirli bir sistem üzerinden işliyor.

İşlemleri hallettikten sonra karnımı doyurmak için dışarı çıkıyorum. Sokaklar son derece geniş ve sakin. Yemek sonrası odama döndüğümde de dört kişilik odada tek başıma olmanın ve rahat bir yatakta uyumanın keyfi ile erkenden uykuya dalıyorum.

Denver, ABD.

Standard

27 Eylül 2013, Cuma.

DSC06614

Denver’da kapalı ve sisli bir gökyüzü beni karşılıyor.

DSC06619

DSC06620

DSC06621

Denver’ın meşhur caddesi.

DSC06623

DSC06624

Şehirden manzaralar.

Chicago’dan Denver’a olan yolculuğum Amtrak’ın rahat trenleri ile on sekiz buçuk saat sürüyor. Denver’a buz gibi bir cuma sabahı varıyorum. Chicago’nun görece sıcak öğlen güneşinden, Denver’ın yağmurlu ve kapalı sokaklarına çıktığımda bir anda rüzgarı yiyorum. Ne kıyafetlerim, ne de ben bir anda bastıran kış koşullarına hazırlıklı değiliz. En son bu kadar soğuk havayı görmemin üzerinden aylar geçmiş… Üstelik tren, ana tren istasyonunda durmak yerine ilk başta anlayamadığım başka bir durakta duruyor. Şehirde nerede bulunduğumu anlamam biraz zamanımı alıyor dolayısıyla. Bir süre tren istasyonundan çıkmıyorum. Kat kat kıyafetlerimi üstüme geçiriyorum. İstasyonun kablosuz internet bağlantısı sayesinde evdekilerle konuşuyorum bir süre.

Sonunda kendimi motive edip dışarı çıktığımda ise saatler sabah 08:30’u gösteriyor. Ana tren istasyonunda çalışmalar devam ettiği için diğer istasyonda durduğumuzu öğreniyorum. Otelin gönderdiği yol tariflerini takip ederek otele doğru ilerliyorum. İlk olarak Denver 16th Street Mall olarak bilinen ana caddeye çıkıyorum. Burası Denver’ın en hareketli caddesi. Araç trafiğine kapalı bu caddede bir aşağı, bir yukarı gün boyu ücretsiz otobüsler yolcu taşıyorlar. Bunlardan bir tanesine binip yolun sonuna kadar ilerliyorum. Oradan otele doğru uzanan yolu da yağmur altında yirmi dakikada yürüyorum. Sonunda otele vardığımda oldukça enteresan bir resepsiyon görevlisi beni karşılıyor. Odaya ancak 14:00 gibi yerleşebileceğimi, dilersem eşyalarımı bırakabileceğimi söylüyor. Bir süre otel içerisinde oyalandıktan sonra eşyalarımı bırakıp şehir içinde dolanmaya başlıyorum. Havanın kasveti bir noktadan sonra benim de içime işliyor.

Rüzgarlı ve kapalı sokaklarda biraz da cuma sabahının erken saatleri olması dolayısıyla kimseler yok. 16th Street Mall üzeri restoranlar, marketler, cafe’ler, barlar, tiyatrolar, alışveriş merkezleri ve mağazalarla dolup taşıyor. Sokağın bir başından bir başına kadar yürüyorum. Fakat şehrin griliği çok da cazip gelmiyor. Bir noktada kahve dükkanlarından birine girip biraz ısınıyorum, karnımı doyuruyorum, bilgisayar üzerindeki işlerimi hallediyorum. Sonrasında da alışveriş merkezlerinin bir tanesinin üst katında bulunan sinemada şansımı denemeye karar veriyorum. Şansıma “Prisoners” isimli filmin bir sonraki seansına on beş dakika var. Bir bilet alıp içeri giriyorum. Sonrasındaki üç saati de sinemada geçiriyorum.

Sinema sonrasında yemek için sokaklarda biraz dolanıp otelin yolunu tutuyorum. Otel hem ayrı odaları, hem de yatakhaneleri bünyesinde barındırıyor. Bana da dört kişilik kocaman, tertemiz, kendi banyosu ve mutfağı içerisinde bulunan bir oda veriyorlar. Odada benden başka Arizona’da değişim öğrencisi olan bir Çinli kız, North Carolina’lı dansçı / araştırmacı bir kız ve Denver’lı başka bir kız yer alıyor. Akşam boyunca muhabbet ediyoruz. Kızların deneyimlerinden, yolculuklardan bahsediyoruz.

Chicago, ABD.

Standard

26 Eylül 2013, Perşembe.

DSC06563

Chicago Nehiri.

DSC06565

DSC06567

 

Chicago sokakları.

DSC06568

DSC06573

Millennium Park’ta yer alan Crown Fountain’dan.

 

DSC06586

 

 

DSC06587

Millennium Park’ta yer alan “Cloud Gate”.

DSC06592

DSC06597

 

Gökdelenler arasında yer alan organik pazar.

DSC06602

Çin kutlamaları.

DSC06603

DSC06604

DSC06605

DSC06606

Chicago’dan manzaralar.

DSC06611

Union Tren İstasyonu.

DSC06613

Tren istasyonu bekleme salonunda amişler.

Gece oldukça zorlu geçiyor. Gözlem vagonundaki koltuklara uzanıyorum uzanmasına; ama trenin içerisi buz gibi. Dışarıdaki nemli ve sıcak havanın içeri girmesine bir türlü izin vermiyorlar. Klima son gücü ile çalışıyor da, kendimi ısıtmak için şekilden şekile giriyorum.

Sabah günün aydığını yine neşe dolu herkese günaydın diyen kondüktörün sesinden anlıyorum. Chicago’ya saat 09:30 gibi varıyorum. Tren istasyonuna iner inmez ilk işim çantamı koyacak bir dolap bulmak oluyor. Çantamı yerleştirdikten sonra da kemiklerimi ısıtmak adına kendimi Chicago sokaklarına atıyorum. Chicago’yu daha önce kapsamlı şekilde ziyaret etmişliğim var, o yüzden şehirde çok durmuyorum. Dört saat mola verdikten sonra tekrardan trene atlayıp Denver’a doğru yol almayı planlıyorum. Bu dört saatlik boşluğu da tren istasyonuna çok yakın olan Millennium Park’ta geçirmeyi düşünüyorum.

Union Tren İstasyonu’ndan çıktıktan sonra şehrin kalabalık ve resmi sokaklarında yürüyerek Millennium Park’a yarım saat içinde varıyorum. Adı üstünde, Millennium Park, milenyumu kutlamak üzere inşa edilmiş; ama inşası yetişmeyince 2004 yılında dört yıl gecikmeyle açılmış. Parkta ilk olarak “Crown Fountain”a denk geliyorum. Siyah granitten yapılmış bir yansıtma havuzunun iki başında 15,2 metre uzunluğunda dikdörtgen iki kule adet kule yer alıyor. Bu kuleler ışığı emerek insan yüzü şeklindeki görüntüleri yansıtıyorlar. İzleyenler için oldukça keyifli bir manzara olmasının yanı sıra çocuklar için de bulunmaz bir oyuncak haline geliyor bu havuz. Sonrasında parkın ortasında yer alan “Cloud Gate” nam-ı diğer “The Bean” yani Fasulye’yi ziyaret ediyorum. Anish Kapoor tarafından yapılan bu devasa sanat eseri 168 adet paslanmaz çelik plakadan oluşuyor. Söylenene göre sıvı cıvadan esinlenmiş bu eser, kalabalıkları da kendisine çekiyor. Etrafında yoğun kalabalıklar kendilerinin yansımalarına bakıp eğlenirken, bir yandan da fotoğraf çekiyorlar.

Ben de bir süre burada oyalandıktan sonra farklı bir rota izleyerek tren istasyonuna geri dönüyorum. Yolda Çin konseptli kutlamalara ve gökdelenler arasında yer alan organik bir pazara denk geliyorum. İroni diye içimden geçiriyorum. Öğle yemeği molası vermeyi de ihmal etmiyorum bu arada. Tren istasyonuna vardığımda sırt çantamı alıp trenimi beklemeye koyuluyorum. Bir yandan da tren istasyonunda yaşanan heyecanın nedenini anlamaya çalışıyorum. Meğerse sahipsiz bir çanta bulmuşlar. Çantanın üstesinden gelebilmek için sayısız iri yarı polis ve polis köpekleri bir anda istasyonun bekleme salonunu dolduruyor. Günlük aksiyon dozajımızı da aldıktan sonra, bir grup amişle beraber trenime biniyorum. Amişleri kıyafetlerinden çok net ayırt edebiliyorsunuz. Normalde teknolojinin her türüne karşı bu grubun trenle işlerinin ne olduğunu çok da algılayamıyorum.

Denver’a olan yolculuğum on sekiz saat sürecek. Tren yolculuğunun geri kalan kısmını yanımda kimsenin oturmamasının verdiği rahatlıkla rahat rahat geçiriyorum. Film izliyorum, kitap okuyorum, dizi izliyorum. Bir yolculuk daha böyle akıp geçiyor.

Memphis, ABD.

Standard

25 Eylül 2013, Çarşamba.

DSC06318

DSC06320

DSC06321

DSC06335

DSC06338

Sun Studio.

DSC06342

DSC06343

DSC06347

DSC06350

DSC06351

DSC06357

Ördeklerin kırmızı halı geçişi.

DSC06378

Mississippi Nehiri.

DSC06387

DSC06394

Dr. Martin Luther King Jr.’ın öldürüldüğü Lorraine Motel.

DSC06402

DSC06403

DSC06404

DSC06405

DSC06407

DSC06408

DSC06412

DSC06419

DSC06422

Beale Sokağı’ndan manzaralar.

DSC06551

Elvis Presley’in evi: Graceland.

DSC06427

DSC06432

DSC06435

Evin salonu.

DSC06437

Elvis’in anne ve babasının yatak odası.

DSC06448

DSC06451

Evin mutfağı.

DSC06455

Ayna kaplı koridorlar.

DSC06457

Televizyon odası.

DSC06466

DSC06467

Tamamı kumaşlarla kaplı oyun odası.

DSC06474

DSC06480

Orman odası.

DSC06486

Elvis’in ofisi.

DSC06492

Evin bahçeden görünüşü.

DSC06495

DSC06498

DSC06500

DSC06501

DSC06505

DSC06515

Graceland’den manzaralar.

DSC06542

Elvis’in ve ailesinin mezarları.

DSC06557

Tren istasyonundan.

Konakladığım odayı erkenden boşaltıyorum. Saat 09:00 olduğunda bir gün önceden ayarladığım tur firması beni almaya geliyor. İlk olarak tur firmasının merkez ofisine gidip biletlerimizi alıyoruz. Sonrasında da gruplar halinde farklı otobüslere dağılıyoruz. Turun ilk bölümü Memphis şehrinin genelini içeriyor.  Otobüste yaş ortalaması 60 üzerinde, üstelik gelenlerin bir çoğu da Amerikalı. Ortalamayı bir benim düşürdüğümü düşünüp kendi kendime gülüyorum. Şansıma yan koltuğuma Hollandalı bir iktisat profesörü oturuyor. Bu amca oldukça ilginç. Austin’deki oğlunu ziyarete geldiğinden bahsediyor. Sonrasında eşi ve görümcesi ile oğlunun arabasını alıp küçük bir yol macerasına atılmışlar.

İlk durağımız meşhur “Sun Studio” oluyor. Burası Elvis Presley’in ilk single’ını kaydettiği müzik stüdyosu. 1952 yılında kurulan bu küçük ve bağımsız müzik stüdyosu Elvis Presley, Roy Orbison, Jerry Lee Lewis ve Johnny Cash gibi isimleri keşfetmekle ve onların ilk kayıtlarını yapmakla adına ün katmış. Stüdyonun girişinde kocaman bir gitar asılı bulunuyor ve önünde de kırmızı üstü açık bir araba. İçerisi meraklı turistlerle dolup taşsa da dilerseniz belli bir ücret karşılığında stüdyonun rehberli turlarına katılabiliyorsunuz.

Bir sonraki durağımız “The Peabody Hotel” oluyor.  Downtown Memphis’te yer alan bu otel ilk olarak 1869 yılında kurulmuş ve 1923 yılında kapanmış. Bizim ziyaret ettiğimiz, aynı otelin devamı olan bu mekan ise 1925 yılında kurulmuş. Otelin bu kadar ünlü olmasının en temel nedeni de lobisinde yer alan minik havuzunda yüzen dört adet ördek. 1930’larda, o dönem otelin genel müdürlüğünü yapan Frank Schutt, Arkansas’ta avlanarak geçirdiği bir hafta sonu sonrasında Memphis’e döndüğünde yanında bulunan ördekleri otelin havuzunda yüzmeleri için bırakmış. Bu gelenek de o gün bugündür devam etmiş. 1940’larda ördeklerin bakımını otelin çalışanlarından Edward Pembroke üstlenmiş. Kendisi eski bir sirk çalışanı olduğu için bu işi gayet de iyi kotarmış. Öyle ki kendisine “Duckmaster” yani “Ördek Ustası” ünvanı verilmiş.

Ördekler her gün 11:00’de çatı katında yer alan 200.000 USD’ye mal olmuş malikanelerinden çıkıp asansöre binip lobiye iniyorlar. Kırmızı halıdan geçerek de havuza giriyorlar. Sonrasında da akşam 17:00’de de tekrar aynı yol üzerinden malikanelerine geri dönüyorlar.

Genel olarak bir otelin lobisinde beş adet ördek kırmızı halıdan geçsin diye beklemek kulağa oldukça çılgın gelse de, bu sevimli hayvanları tıpış tıpış yürürken görmek son derece eğlenceli.

Sonrasında 1991 yılında inşa edilen piramit şeklindeki spor arenası “The Pyramid”in önünden geçiyoruz. Şehrin 1800’lerde kurulmuş Viktorya mimarisinin en güzel örnekleri olan mahallesine doğru ilerliyoruz. Burada 19. yüzyıl başlarındaki ekonomik büyüme ile bölgeye yerleşen zengin Memphis’liler tarafından inşa edilmiş malikaneler yer alıyor sıra sıra. Bankacı Isaac Kirtland için inşa edilmiş The Mallory-Neely House, gemi sahibi James Lee için inşa edilmiş The Harsson-Goyer-Lee House bunlardan sadece bazıları. Bu bölge Memphis’in geri kalanına göre oldukça farklı bir havaya sahip.

Bir sonraki durağımız Mississippi Nehiri kıyısında yer alan turist bürosunda bulunan Elvis Presley ve B.B. King heykelleri oluyor. Daha önce şehir merkezinde bulunan bu heykellerden herkes anı olsun diye parçaları koparmaya başlayınca bu heykeller kapalı bir ortam olan turist bürosuna taşınmış.

Sonrasında St. Jude Çocuk Araştırma Hastanesine gidiyoruz. Komedyen Danny Thomas tarafından kurulan bu hastane aynı zamanda Danny Thomas’ın mezarına da ev sahipliği yapıyor. Hastanenin ve Danny Thomas’ın hikayesini dinledikten sonra da Lorraine Motel’in yolunu tutuyoruz. Burası Dr. Martin Luther King Jr.’ın, 4 Nisan 1968 yılında öldürüldüğü yer. Bu otel şimdi Ulusal Sivil Haklar Müzesi’ne dönüştürülmüş ve 17. yüzyıldan günümüze kadar sivil hakların tarihini açıklayan bir müze olarak görev yapıyor. Dr. Martin Luther King’in öldürüldüğü balkonda beyaz bir çelenk yer alıyor. Öldürüldüğü gün garajda bulunan iki beyaz araba da, aynı yerlerini koruyorlar.

Son durağımız ise meşhur Beale Sokağı oluyor. Burası hem Memphis gece hayatının merkezi, hem de Memphis’in kalbinin attığı bölge olarak biliniyor. Gündüz gözüyle biraz sessiz ve sakin olsa da 2.9 kilometre uzunluğundaki sağlı sollu barlarla, restoranlarla, hediyelik eşya dükkanları ile çevrelenmiş bu sokak,  blues müzik tarzı için oldukça önemli bir yer tutuyor. Burada restoranlardan bir tanesinde canlı müzik eşliğinde yemeklerimizi yiyoruz. Elbette, sahnedeki müzisyen şehrin milli marşı haline gelmiş Marc Cohn’dan “Walking in Memphis”i de çalıyor bir noktada. Burada A. Schwab’s adında üst katında müzesi de bulunan aklınıza gelebilecek her türlü eski ürünü satan tarihi bir mağaza bulunuyor. Ben vaktimin çoğunu burada geçiriyorum her türlü incik cincik detayı inceleyerek. Sonrasında da bölgede yer alan Gibson gitar fabrikasına göz atıyorum.  Belirli saatlerde fabrika içerisinde rehberli turlar düzenleniyor.

Otobüsün gelme saatine yakın meydanlardan birinde bulunan sahnedeki grubu dinlemeye dalıyorum. Saatler 15:00’i gösterirken tur otobüsü bizi almaya geliyor. Durağımız Elvis Presley’in evi Graceland. Bu geniş komplekste Elvis Presley’in evine ek olarak dilerseniz Elvis’in otomobil müzesini, kişisel jetini ve Elvis’e adanmış sergileri de ziyaret edebiliyorsunuz.

Elvis’in evine girdiğimizde muhteşem bir salon bizi karşılıyor. Açık ton renklerin hakim olduğu salonda beyaz mobilyalar ince bir zevkle döşenmiş olarak yer alıyor. Salonla piyanonun yer aldığı odayı ayıran tavuskuşu motifli camekan özellikle dikkat çekiyor. Evin üst katına özel nedenlerden dolayı girmemize izin verilmiyor; ama giriş katında yer alan Elvis’in anne ve babasının yatak odasını, yemek odasını görüyoruz. En alt katta televizyon odası bulunuyor. Tavan tamamen aynalarla kaplı ve adeta sürreal bir atmosfer yaratıyor. Odada üç adet televizyon bulunuyor.

Sonrasında tamamen rengarenk kumaşlarla kaplanmış ortasında bilardo masası bulunan bir odaya denk geliyoruz. Loş ışıkları, rengarenk döşemeleri ile bu oda ev içerisinde en sevdiğim bölümlerden biri oluyor. Mutfağın yanı başında yer alan “Jungle Room” yani “Orman Odası” olarak anılan yeşil bitkiler ve yeşil kaplama halı ile çevrelenmiş, orman teması bulunan odayı ziyaret ediyoruz. Koridorlar rengarenk, her yer ışıl ışıl ayna kaplı.

Girşite verilen sesli rehberden evin özelliklerini ve Elvis’in kızı Lisa Marie’nin yorumlarını da dinleyebiliyorsunuz. Koridorlardan geçerek Elvis’in ofisinin ve poligonunun bulunduğu bölmeden, evin arka tarafına geçiyoruz. Burada bir havuz ve atların koşuşturduğu geniş bir alan yer alıyor. Bir sonraki ziyaret ettiğimiz bina Elvis’e adanmış bir müze. Burada Elvis’in kazandığı ödüller, posterler, kıyafetler, kayıtlar bulunuyor. Ev içerisinde adeta büyülenmiş gibi geziyorum ben. Zamanında babamdan kasetlerini çaktırmadan alarak dinlediğim bu adamın evinde bulunmak, hayatına tanıklık etmek ayrı bir boyuttaymışım hissi veriyor.

En sonunda Elvis’in ve ailesinin mezarlarının bulunduğu Meditasyon Bahçesi’ne çıkıyoruz. Burada bir tek erkek kardeşinin mezarı bulunmuyor, onun dışında bütün bir ailenin mezarları bir arada bulunuyor.

İçim kıpır kıpır turu tamamlıyorum. Otele bıraktıklarında ise 23:45’te olan trenime saatlerim var. Ben de bir Anıl klasiği olarak erkenden tren istasyonuna gidip orada vakit geçirmeye karar veriyorum. Tren istasyonuna gittiğimde ise ayrı bir melankoli gelip beni buruyor. Üniversitedeyken aldığım bir kitap aklıma düşüyor. Kitap açılışını gezgin ve turist arasındaki farkları anlatarak yapıyor. Her ne kadar sıfatlara çok takılmasam da, turistlerin belirli bir süre sonra evlerine döndüklerini, evlerine dönmeyi sabırsızlıkla beklerken gezdikleri yerlerin onlar için geçiş dönemi olduğunu ifade ediyor. Gezginlerin ise yıllar boyunca gezdikleri yerler arasında kendilerini kaybettiklerini belirtiyor. Cümlelerinde kaybolduğum kitabın yazarını tanıyınca daha çok sevmiştim. Hikayesini okumuştum sonrasında da. Kendi zamanında mümkün olmazken Fas’a gidip burada farklı bir hayat sürmeyi seçmiş. Üstelik sevdiğim diğer yazarları da kendisinin peşinden sürükleyerek (misal Truman Capote). Bu yazar tabi ki Paul Bowles. Yıllar sonra Bernardo Bertolucci’ye Çölde Çay’ı çektiren adam. Biraz da kitabın etkisiyle 2007’de Fas’a gitmiştim. Çöl için ifade ettiklerini kendim göreyim, deneyimleyeyim istediğimden. O koca gökyüzünün altında, ıssızlığın etrafında kaybolayım. O gün bugündür başucu kitabım olmuştu bu kitap. Sonra bugün tren istasyonuna geldiğimde aklımdan çıkmıyor kitapta yer alan cümleler bir türlü. Akşam Chicago’ya uzun sürecek bir gece trenim olduğu için özellikle bu kitap yanımda olsun çok istiyorum.

Tren istasyonunda bir süre oturduktan sonra ufak tefek karanlık bekleme salonu bana dar gelmeye başlıyor. Ben de sokaklara atıyorum kendimi. Trenimin gelmesine daha iki saat varken. İlk gördüğüm restorana giriyorum. İçeriden gelen piyano tınılarına aldanarak. Bara oturuyorum. Son derece ilgili barmen şehre yeni mi geldiğimi soruyor. Biraz muhabbet ediyoruz. Memphis’te sadece bir gün kaldığımdan bahsediyorum. Siparişim salata ve beyaz şarap oluyor. Bu gece de o tür gecelerden işte. Melankoli odamı kaplayan koyu renk bir tül gibi çünkü. Müzik bedenimde. Arka planda siyah beyaz bir savaş filmi. Duvarların koyu gri rengi. Barın meşe ve siyah deriden iskemleleri. Piyanonun birbirine vuran, birbirini kıran notaları. Garsonlardan bir tanesi gelip beni daha önce görüp görmediğini soruyor, cevabım belli. Tren saatine yakın çıkıyorum restorandan. Karşıdan karşıya geçerken tanıştığım çocuk yolculuk öncesi beraber bira içmek isteyip istemediğimi soruyor. Yorgunum ya, trende olayım istiyorum bir an önce. Teklifi reddedip istasyonun yolunu tutuyorum.

Tren yarım saat rötarlı geliyor. Cam kenarı istediğim tren görevlisi bana cam kenarı vermemek konusunda diretiyor. Huysuzluğum ve hassaslığım doruk noktasındayken sesimi çıkarasım gelmiyor. Trene bindiğimde oturduğum yere çantamı bırakıp gözlem vagonuna gidiyorum. Bütün geceyi de bu vagonda geçiriyorum.

24 Eylül 2013, Salı. 

IMG_0598

IMG_0838 

IMG_0870 

IMG_0905

Tren manzaraları.

DSC06314

Trenin seyir vagonu. Burada dilerseniz alt kattan aldığınız atıştırmalıklar ve içeceklerinizle  manzaranın tadını doya doya çıkarabiliyorsunuz.

DSC06315

Trende gün batımı.

New Orleans’a veda etme günü. Sabah hostelden çıkma süreci biraz uzun sürüyor; odadaki herkes öğlen saatleri olmasına rağmen uyuyor. Odanın arka bölümlerinde kalmış ufacık pencereden içeri girmek için mücadele veren ışık sadece kendi etrafını aydınlatıyor. Odanın öbür başında bulunan bana gelene kadar kırılıp büzülüyor. Elimdeki minik fenerle eşyalarımı toplayıp çantamı hazırlamak da beklediğimden zor oluyor. Sonunda hazırlandığımda hostelin ana odasındaki koltuklara oturup bir süre interneti kontrol ediyorum. Sonrasında da tren istasyonunun yolunu tutuyorum.

İlk gün takip ettiğim yollar üzerinden gündüz gözü ile ilerliyorum. İlk geldiğimde bana tamamen yabancı olan sokakların, tanımadığım binaların arasından bu sefer geçirdiğim birkaç günün beraberinde getirdiği tanıdıklık ile geçiyorum. Bir şehri benimseyip göz aşinalığı edinmek, sevdiğiniz yolları belirlemek bir şehirden ayrılırken en farklı duyguları da içinizde canlandırmanıza yardımcı oluyor.

Tren istasyonuna yine trenimden birkaç saat önce varıyorum. Tren saatine kadar olan vakit, kitap okumakla ve etrafımı dolduran birbirinden farklı insanları incelemekle geçiyor. Trene bindiğimde ise Elvis Presley’in memleketi olan Memphis’e uzanan sekiz saat on beş dakikalık bir yolculuk beni bekliyor.

Tren yolculuğu son derece keyifli geçiyor. Yol boyunca Mississippi Nehiri’nin etrafından geçerek muhteşem manzaralara tanık oluyorum. ABD’de yaptığım her tren yolculuğunda manzaraların birbirinden bu kadar farklı olması beni oldukça şaşırtıyor. Gün batımı yine tüm renkleri ile gökyüzünü pembeye boyayarak akıp gidiyor.

Memphis’e vardığımda saat çoktan 22:00’yi gösteriyor. Konaklamayı planladığım oteli arayarak tren istasyonuna vardığımı haber ediyorum. On dakika sonra Hintli bir teyze beni almaya geliyor. Otele olan yol on beş dakika sürüyor. Memphis’te sadece kısıtlı bir zamanım var ve görebileceğim kadar çok şey görmek istiyorum. Bu nedenle normalde çok da yapmayacağım bir şey yapıp ertesi gün için bir tur ayarlıyorum otel aracılığıyla. Konaklayacağım oda ise beklediğimden son derece geniş ve rahat. Odaya yerleşip güzel bir duş alıyorum. Sonrasında da televizyonu açıp yine ve yeniden “Law and Order “bölümleri ile karşılaşmam üzerine uyku öncesi bir süre televizyon başında oyalanıyorum.

New Orleans, ABD.

Standard

23 Eylül 2013, Pazartesi.

DSC06269

DSC06273

DSC06277

St. Louis Katedrali.

DSC06280

Cafe du Monde.

DSC06286

IMG_0808

Fransız Pazarı’ndan.

DSC06292

DSC06294

DSC06297

Tarihi ağaçların kökleri kaldırımları yıksa bile kimse ağaçları yerlerinden sökmeye yeltenmiyor.

DSC06300

St. Louis No. 1 Mezarlığı.

DSC06304

DSC06305

DSC06307

IMG_0726

IMG_0735

New Orleans’tan manzaralar.

DSC06291

IMG_0803

Tramvay yolculukları.

Günü oldukça ağırdan alıyorum. Bir süre hostelden çıkmayıp internet üzerinden işlerimi hallediyorum. Öğlene doğru kendimi dışarı attığımda ise bir önceki gün olduğu gibi sokaklar arasında kayboluyorum. Yavaş yavaş yürüyerek Lafayette Meydanı’na kadar gidiyorum. Hava önceki günlere kıyasla oldukça sıcak ve nemli. Meydana vardığımda, bölgedeki işyerlerinden öğle yemeği arasına çıkmış insanların parka geldiklerini fark ediyorum. Ben de kendime çimenler üzerinde bir yer açıp bir süredir okuduğum kitabıma gömülüyorum. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmeyip burada bir iki saat geçiriyorum.

Sonrasında tekrardan yola koyularak Canal Sokağı üzerinden French Quarter’ı çevreleyen Decatur Sokağı’na kadar gidiyorum. Mississippi Nehri’ne paralel uzanan bu sokağı her türden mağazalar dolduruyor. Ama buranın asıl ilgi çekici yanı Cafe Mundo olarak bilinen Fransız Marketi’nin başlarında yer alan tarihi cafe’si. Bu dolup taşan cafe sütlü kahvesi ve beignet ikilisi ile meşhur. Siz bahçesinde otururken kapının girişinde canlı müziğe tanık olabiliyorsunuz. Bir süre de burada soluklanıyorum. Sonrasında da Fransız Pazarı’nı ve bölgedeki mağazaları geziyorum. Esplanada Caddesi’ni kesen sokaklar, kendileri kadar tarihi eşyalara ev sahipliği yapan antika dükkanları ile dolup taşıyor. Ziyaret ettiğim her antika mağazası tıklım tıkış eşyaları ile içimdeki “Aman bir şeyler kırıp dökeceğim.” korkusunu tetikliyor.

Bütün gün boyunca sokaklar arasında dolanıyorum. Sonrasında da St. Charles tramvayına atlayıp Garden District’i kalbine kadar gidiyorum. Burada amacım St. Louis No.1 Mezarlığını gezmek, ama şansıma mezarlık kapanmış bile. Ben de etrafında bir tur atarak demir parmaklıklar arasından görebildiğim kadarını görmeye çalışıyorum. Sonrasında da da Garden Distrcit’in malikaneleri arasında dolana dolana meşhur Magazine Sokağı’na çıkıyorum. Bu sokak, birçok mağazaya, cafe’ye ve restorana ev sahipliği yapıyor.  Sokak üzerinden yürüye yürüye hostele kadar varmam akşamı buluyor. Hostele vardığımda ise güzel bir duş alıp rahatsız yatağım üzerinde film izleyerek geceyi sonlandırıyorum. Ertesi gün erkenden Memphis’e trenim olduğundan çok da geçe kalmak istemiyorum.

22 Eylül 2013, Pazar.

DSC06128

DSC06129

DSC06134

DSC06135

DSC06139

DSC06141

New Orleans verandaları.

DSC06144

DSC06145

DSC06147

DSC06148

DSC06150

Şehir içi ulaşımda tramvaylar çok yaygın.

DSC06151

Mississippi Nehiri.

DSC06156

Mississippi Nehiri kenarındaki Riverwalk bölgesi.

DSC06163

DSC06165

Cafe Beignet.

DSC06168

DSC06169

DSC06171

DSC06172

DSC06176

DSC06186

Carousel Bar’ın içinde atlı karınca bulunuyor.

DSC06189

DSC06192

DSC06194

DSC06199

Bizde köpeklerin yemeklerine çivi koyarlar, zavallı hayvanları zehirlerler. Bu ülkede dükkanlar köpek kurabiyesi ikram ediyorlar.

DSC06207

DSC06213

DSC06215

DSC06217

DSC06218

Rengarenk New Orleans.

DSC06224

DSC06191

Fal bakanlar bölgede çok yaygın.

DSC06183

DSC06185

DSC06227

DSC06230

Bourbon Sokağı manzaraları.

DSC06232

Preservation Hall önünde beklerken, elinde İncil’den ayetlerle bu amca, barların arasından geçiyordu.

DSC06252

Bourbon Sokağı.

IMG_0777

DSC06247

İstek parça tarifeleri.

DSC06258

Preservation Hall’da seans arası.

DSC06264

DSC06259

The Spotted Cat.

DSC06262

Barın tuvaletinde piyano olmasına kaç puan?

DSC06261

Tuvalet felsefeleri.

DSC06265

Frenchmen Sokağı’nda yer alan gece pazarı.

Sabah erkenden uyanıyorum. Şehri keşfetmek için dopdolu bir gün beni bekliyor. Odadan öğlen olmamışken çıkıyorum. İşin garip tarafı geniş sokaklarda tek bir insan bile yok. Bu beni biraz endişelendiriyor. Arada tek tük yanımdan arabalar geçiyor, o kadar. Ben duruma bir süre anlam veremiyorum; ama sonrasında günlerden Pazar ve saatin ise henüz erken olduğunu fark edince taşlar yerine oturuyor.

Pazar gününün sakinliğinden yararlanarak yavaş yavaş evler arasında dolaşıyorum. Rengarenk ahşap binalara, ince işlemelerine, süslemelerle dolu verandalarına ve bahçelerine hayran kalıyorum. İstisnasız neredeyse her verandayı iki adet beyaz sallanan koltuk süslüyor. Tam tipik Amerikan filmlerinde olduğu gibi. Arada minik kedilere, kocaman köpeklere rastlıyorum bu rengarenk verandalarda. Şehir buram buram tarih kokuyor ve ben her şeyi olabildiğince ağırdan almaya uğraşıyorum.

Konakladığım hostel, şehrin “Garden District” bölgesinde yer alıyor. 1832 ve 1900 yılları arasında yerleşimin başladığı bu bölge, aynı zamanda ABD’deki en iyi korunmuş tarihi güney malikanelerine de ev sahipliği yapıyor. 19. yüzyılda bölgeye yeni gelenler tarafından inşa edilen bu muhteşem malikaneler o dönemdeki New Orleans refahını yansıtıyor.

“Garden District” bölgesinden şehrin merkezine ve Canal Sokağı’na doğru ilerliyorum. Öğle saatleri ile beraber sokaklar da yavaş yavaş insanlarla dolmaya başlıyor. Özellikle de saat 10:00’da düzenlenen, şehrin gururu olan “Saints” Amerikan futbol takımının Arizona “Cardinals” ile maçının bitmesi ile, sokakları Saints tişörtleri, formaları ile dolaşan kalabalıklar doldurmaya başlıyor. Üstelik maçı Saints takımı 31 – 7 kazandığı için herkes son derece keyifli. Sokaklarda yürürken marşlar okunuyor, tezahüratlar yapılıyor. New Orleans sokaklarına resmen bir anda hayat geliyor.

Canal Sokağı’na vardığımda yol kenarındaki banklardan bir tanesine oturup bir süre gelen geçeni izliyorum. Şehrin havasını içime çekmeye çalışarak. Tekrardan yürümeye başladığımda da Mississippi Nehri kenarına doğru ilerliyorum. Sonunda 3730 kilometre uzunluğu ile meşhur nehir, tüm görkemi ile karşımda duruyor. Nehir kenarında “Riverwalk” adı verilen bir bölge bulunuyor. Burada çeşitli restoranlar, mağazalar, eğlence salonları nehir kenarını dolduruyor; fakat bu bölge 2014 yılına kadar tadilat aşamasında olduğu için ne yazık ki kapalı. Ben de nehir kenarındaki banklardan bir tanesine oturuyorum. Buradan gelip geçen feribotları izlemeye devam ediyorum. Dilerseniz ücretsiz olarak binebileceğiniz feribotlar sizi “Algiers Point” olarak bilinen bölgeye götürüyor.

Nehir kenarından “French Quarter” olarak anılan şehrin kalbinin attığı noktaya doğru yürüyorum. “Vieux Carre” olarak da bilinen bu bölge New Orleans’daki en eski mahalle olması ile ünlü. Bu mahalle ilk defa 1718 yılında Jean-Baptiste Le Moyne de Bienville tarafından kurulmuş. New Orleans, French Quarter etrafında şekillenerek doğmuş. Bölgedeki birçok bina, şehir İspanya kolonisi olduğu dönemde inşa edilmiş. Bu nedenle de İspanyol mimarisi izlerini net bir şekilde görebiliyorsunuz. Birbirine baklava dilimleri halinde kesen sokaklar ve caddelerden oluşan bu bölgede oteller, restoranlar, barlar, antika dükkanları, butikler, pastaneler, hediyelik eşya dükkanları, kuyumcular yan yana dizili adeta görsel bir şölen sunuyor. Binalar arasında saatlerce etrafa bakınarak, işlemeleri izleyerek, kapıların ve pencerelerin renkliliğine hayran kalarak yürümek mümkün.

Benim bu bölgedeki ilk durağım Monteleone Oteli’nin alt katında bulunan Carousel Piyano Bar’ı oluyor. Bu minik barın ününü o kadar duydum ki, uğramadan geçmek olmaz diye düşünüyorum. Barın içerisinde bir adet atlı karınca bulunuyor ve siz bu dekorasyonun etrafına otururken, oturduğumuz yer yavaş yavaş dönüyor.  Barda belli gecelerde canlı müzik de oluyor. Henüz öğlen saatleri olduğundan bara girip bir tanıdığa bakarmış gibi yapıp bol bol fotoğraf çekiyorum ve sonrasında da kendimi sokaklara atıyorum. Jackson Meydanı’nda bulunan parkı geziyorum. Görkemli bembeyaz St. Louis Katedrali’nin parmaklıkları önünde kurulmuş sanatçı tezgahlarını dolanıyorum. Şehrin bu bölgesinden hayat akıyor. Her barın içerisinden günün erken saatleri olmasına rağmen canlı müzik yayılıyor. Sokaklarda blues ve caz çalan gruplar, mahalleyi renklendiriyor. Fal bakanlar tezgahlarında yoldan geçenlerin ilgisini çekmeye çalışıyor. Zigzaglar çizerek sokaklarda bir aşağı bir yukarı yürüyorum saatlerce. Yorulduğumda da Cafe Beignet’in bohem ve kabalık atmosferinde kendime bir yer açıp kahve ve beignet siparişi veriyorum. Beignet, bu bölgeye özgü minik hamur işlerine verilen ad. Enerjimi tekrar topladıktan sonra da yol üzerindeki mağazaları dolanıyorum, bol bol fotoğraf çekiyorum. Öyle ki içim içime sığmıyor. Uzun süredir ilk defa bir şehirde bu kadar heyecanlanıyorum. Gördüğüm her köşe başı rengarenk, her sokak hayat dolu.

Gün batımını St. Louis Katedrali’nin arkasındaki banklarda oturarak izliyorum. New Orleans’ın en meşhur caz sahnelerinden bir tanesi olan Preservation Hall her gün 20:00, 21:00 ve 22:00’de olmak üzere üç seans halinde küçük bir izleyici grubuna açılıyor. Benim amacım da 20:00’dekine yetişebilmek. Seanslara talep çok fazla olduğu için internetten okuduğum yorumlar bir saat önceden gitmenin yararlı olacağını yazıyor; çünkü her seferinde içeri sadece 100 kişilik bir grup alıyorlar. Sokaklarda bir süre daha oyalandıktan sonra saatler 19:00’u gösterirken Preservation Hall önündeki sıraya katılıyorum. Sıranın başında benden başka Kanadalı bir çift var. Cruise gemisi ile Karayipler’i gezdikten sonra ABD’de birkaç liman şehrine uğrayıp evlerine döneceklerinden bahsediyorlar. New Orleans’a gelmişken de dünyaca ünlü bu sahnede konser izlemeden dönmek istememişler.

Bu ufak tahta kapıların önünde bir saat boyunca bekliyorum. Sıra giderek kalabalıklaşıyor ve uzuyor. Bulunduğumuz mekanın tam da karşısında chopper motor sahiplerinin takıldığı bir bar bulunuyor. Bad boy tripleri, deri ceketleri, uzun saçları oldukça yaşlı olmalarına rağmen grubun çoğunun hala kendisini genç hissettiğinin bir göstergesi oluyor. İşin sevimli tarafı da bu barın girişinde “You dance really good. Whisky. ” yazıyor. Yani: Çok güzel dans ediyorsun, imza viski. Motorcuların gürültüleri arasında bir saati geçirdikten sonra sonunda kapılar açılıyor ve bu ufacık mekana 15 USD giriş parası ödeyerek giriyoruz. İlk üç sırasında tahta iskemleler bulunuyor. Bu iskemlelerin önünde de iki sıra minder yer alıyor. Konser sırasında fotoğraf çekmek kesinlikle yasak. İnternetten okuduğuma göre bazı gruplar bunu oldukça da ciddiye alıyormuş.

Saatler 20:05’i gösterdiğinde altı kişilik grup da sahnede yerini alıyor. Grup 45 dakika boyunca adeta bir şölen sunuyor. Öyle ki benim mutluluktan gözlerim doluyor böyle bir konsere şahit olduğum için. Konserin sonlarına doğru sahne önünde yer alan şapkaya atılan paralar aynı zamanda istek parçaların çalınmasını sağlıyor. En pahalı şarkı New Orleans Amerikan Futbolu takımı Saints’ın marşı. O da 20 USD. Sağ olsun amcalardan bir tanesi bu parça için istekte bulununca bütün salon bir anda coşuyor. Her şey olması gerektiği gibi diye geçiriyorum ben içimden.

Konserden çıktığımda içim içime sığmıyor. Güzel müziğe doymamışım. French Quarter’ın en canlı sokağı sayılan Bourbon Sokağı’nda sarhoşlar arasında bir iki tur atıp soluğu Frenchmen Sokağı’nda alıyorum. Burası Bourbon Sokağı’na göre daha sakin olsa da en kaliteli müzik gruplarına ev sahipliği yapıyor. Ben de bunlardan The Spotted Cat’e giriyorum. Girerken tabi ki beni durdurup kimlik sormayı ihmal etmiyorlar. Giriş ücretsiz. Kendime bir bira alıp bar kenarındaki iskemlelerden birine oturuyorum. İçerisi dans eden, gülen, muhabbet eden bir kalabalıkla dolup taşıyor. Herkesin keyfi oldukça yerinde gözüküyor. İlk grup performansını bitirdikten sonra sahneye bir ikincisi çıkıyor. Müzik de, ortam da son derece keyifli. Gece yarısına kadar müziğin tadını çıkarıyorum.

Saatlerin gece yarısını göstermesi ile de bardan çıkıp hostelin yolunu tutuyorum. Keyfim son derece yerinde. Hani bazı büyülü geceler oluyor ya, bu gece de onlardan bir tanesi olduğu için mutluyum.

21 Eylül 2013, Cumartesi.

IMG_0717

Trenden.

Tren yolculuğu oldukça rahat geçiyor. Koltukların arası son derece geniş ve altlarından uzanan bölme sayesinde ayaklarınızı uzatabiliyorsunuz, koltuğu da oldukça geriye yatırabiliyorsunuz. Tek problem son gücüyle çalışan klima olsa da bir noktadan sonra soğuğa da alışıyorsunuz. Bindiğim bu trende vagonların sonunda iki adet tuvalet bulunuyor. Dilerseniz restoran vagonunda yemeğinizi rezervasyon yaptırarak yemeğinizi yiyip, kantininden abur cubur satın alabiliyorsunuz. Fiyatları da tren olmasına rağmen çok abartı da değil.

Yol neredeyse yirmi yedi saat sürüyor. Bu süre boyunca sonsuz mısır tarlaları, kendi halinde kasabalar, mezarlıklar, sadece karavanlardan oluşan minik yerleşim bölgeleri geçiyoruz.  Trende olmak garip bir huzur veriyor bana. Yol boyunca yanımda kimsenin oturmamasının da avantajı ile rahat rahat kitap okuyorum, bilgisayarda bir şeyler izliyorum. İşin güzel tarafı her koltuğun yanı başında elektroniklerinizi şarj edebilmeniz için de prizler bulunuyor.

Yirmi yedi saatin nasıl geçtiğini anlayamadığım bir noktada New Orleans Tren İstasyonu’na geldiğimizin anonsu yapılıyor. Tren önce biraz ileri gidiyor, sonrasında da güvenlik amacıyla geri geri istasyona yanaşıyor. İstasyona indiğimde New Orleans’ın nemli ve sıcak gecesi beni karşılıyor.  Yağmur hafif hafif atıştırıyor. Konaklayacağım yerin tarifleri doğrultusunda bir süre yağmur altında tramvay duraklarına kadar yürüyorum. Hangi tramvaya bineceğimi algılamak biraz vaktimi alsa da,  konakladığım yerin yakınlarına giden tramvaya binmeyi başarıyorum. Tramvay beni hostelimden birkaç kilometre ötede bırakıyor. Sokaklar karanlık, sessiz ve huzurlu. Evlerin arasından ilerleyerek yürüyorum. Evler o kadar sevimli ki, karanlık olmasına rağmen minik verandalarına yerleştirilmiş sallanan sandalyelerini, süslemelerini seçebiliyorsunuz. Bazı evlerin tül perdeleri arasından içlerini görebiliyorsunuz. Daha hiçbir şey görmemiş olmama rağmen New Orleans’ı çok seveceğim hissine kapılıyorum. Zaten rotamın tam zıt yönünde bulunan bu şehre gelmemin en temel nedeni de en başından beri bu şehre hissettiğim ifade edilemez sempati.

Hostele akşam saat 10’u gösterirken varıyorum. Kaldığım sekiz kişilik oda kalabalık ve odada uzun süredir kalanlar nedeniyle son derece kirli. Olabildiğince az yer kaplamaya çalışarak eşyalarımı yerleştiriyorum. Sonrasında da uyku öncesinde güzel bir duş alıyorum.