Author Archives: anilkangal

Ekvador.

Standard

Ekvador: Genel Bilgiler.

Ekvador’u gezmeye büyüleyici Galapagos Adaları’ndan başlayınca, bir an için nereye geldiğinizi, nerede olduğunuzu, ne zamanda yaşadığınızı unutuyorsunuz. Bu gerçekdışı takımadalar farklı doğası, vahşi yaşamı ile size hiç de ummadığınız bir manzara sunuyor. Yol kenarlarında uyuklayan deniz aslanları, balık pazarları etrafında dolanan devasa kuşları, her köşe başında kendilerini belli eden rengarenk kertenkeleleri, bütün adaları üzerine kurulduğu volkanik kayaçları ve bu kayaçları süsleyen kaktüsleri ile daha önce görüp görebileceğiniz hiçbir şeye benzemiyor. Ana karaya geçtiğinizde ise Quito’nun bembeyaz tarihi merkezi, harika yemekleri, aslı ve sahtesi bulunan Barış Abi’mizin musluk deneyinden de bildiğimiz Ekvator çizgisi, şelaleleri ve adrenalin dolu sporları ile meşhur Banos şehri, Alausi ve Sibambe arasında kıvrık kıvrık uzanan ‘dünyanın en zor tren yolu’ olarak bilinen ‘Devil’s Nose’ tren yolu, tehlikeli liman kenti Guayaquil, koloniyel mimarinin en güzel örneği Cuenca ve daha sayamayacağım nice büyüleyici noktası ile Ekvador bütün beklentilerimi fazlasıyla karşılıyor.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

Ekvador, ziyaret edenlere oldukça farklı alternatifler sunan bir ülke. Eğer Galapagos Adaları’na gidecekseniz sadece adalara en az bir hafta ayırmanız gerektiğine inanıyorum. Lakin bölgede farklı özelliklerde ve güzelliklerde sayıca fazla ada bulunuyor.

Ekvador ana karasında ise ülkenin batısında denizin tadını çıkarabileceğiniz plaj şehirleri, doğusunda Amazon ormanları yer alıyor. Eğer kapsamlı olarak ana karayı gezmek istiyorsanız da en az iki hafta ayırmanın yeterli olacağını düşünüyorum.

Ekvador, ekvator çizgisini de sınırlarında bulundurduğu için yıl içerisinde ülkeyi ziyaret etmek mümkün. Genel olarak sıcaklığı etkileyen temel unsur yükseklik oluyor. Ülkede genel anlamda iki mevsim bulunuyor: yağmurlu mevsim ve kuru mevsim. Yüksek bölgeler için en uygun mevsim Haziran ve Eylül dönemine tekabül ediyor. Ülkenin doğusunu ve Amazon bölgesini kapsayan ve ‘Oriente’ olarak bilinen bölge genelde yıl boyunca yağış alıyor; fakat Ağustos ayında ve Aralık ile Mart ayları arasında yağışlar genelde görece daha az oluyor. Galapagos Adaları yıl boyunca yolculuğa uygun olsa da Temmuz ve Ekim ayları arasında denizler oldukça dalgalı olabiliyor, takımadalarda kuru mevsim Haziran ve Aralık arasına denk düşüyor. Ülkenin batı kıyılarında ise Galapagos’a benzer şekilde kuru mevsim Haziran ve Aralık ayları arasında hissediliyor.

Vize

Ekvador’a yolculuk eden Türk vatandaşlarının vizeye ihtiyaçları yok. Ülkeye girişte 90 günlük kalış hakkına sahip olabiliyorsunuz. Ülkede daha uzun süre kalmayı düşünüyorsanız, kalış sürenizi uzattırmanız gerekiyor.

Eğer Galapagos Adaları’na gitmek istiyorsanız, girişte 100 + 10 USD’lik (10 USD’si uçağa binmeden önce, 100 USD’si adalara girerken) zorunlu bir ücret bulunuyor. Bu ücreti ödemeden adalara giriş yapamıyorsunuz.

Rota

Ekvador’da kaldığım 22 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

map_of_ecuador

19.3.2014, Tulcan, Quito
20.3.2014, Santa Cruz, Galapagos
21-22.3.2014, Isabela, Galapagos
23-31.3.2014, Santa Cruz, Galapagos
29.3.2014, San Cristobal, Galapagos
31.3-4.4.2014, Quito
2.4.2014, Mitad del Mundo
4.4.2014, Otavalo
5.4.2014, Banos
6.4.2014, Riobamba, Alausi, Sibambe
7.4.2014, Guayaquil
8-9.4.2014, Cuenca
9.4.2014, Ingapirca

Ulaşım

Ekvador’da şehir içi ve şehirler arası ulaşım oldukça kolay. Gitmek istediğiniz bir şehirden, bir başkasına farklı standartlar sunan otobüs firmaları mevcut. Her şehirde, otobüs firmalarının satış ofislerinin bulunduğu tek bir otobüs istasyonu bulunuyor. İstasyonlarda dilediğiniz hizmet kalitesine göre yolculuğunuz şekillendirebiliyorsunuz. Genelde yolculukların ücretleri saat başına 1 USD olacak şekilde ücretlendiriliyor.

Şehirler içi ulaşımda genelde şehirler küçük olduğu için bir noktadan bir noktaya kolayca yürüyebiliyorsunuz. Eğer taksiye binmek isterseniz de ücretler oldukça uygun.

Galapagos Adaları’nda ise eğer adalara cruise gemisi ile gitmediyseniz ve adalar arasında yolculuk yapmak istiyorsanız hızlı deniz taksileri bulunuyor. Bu taksilerin seferleri genelde günde bir ya da iki ile kısıtlı oluyor. Taksilerin biletleri şehrin etrafına yayılmış turizm firmalarından alınabiliyor.

Konaklama

Ekvador’da konaklama ücretleri oldukça düşük olmasına rağmen standartlar son derece yüksek. Neredeyse bütün şehirlerde son derece rahat ve ince düşünülmüş hostelleri ve düşük bütçeli otelleri bulmanız mümkün.

Yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatlar aşağıdaki gibi:

Lirio y Mar, Santa Cruz, Galapagos – 15 USD
Community Hostel, Quito – 12 USD
Hotel Belen, Banos – 20 USD
Hotel Europa, Alausi – 10 USD
El Manso Boutique Hostal, Guayaquil – 15 USD
Check Inn B&B, Cuenca – 10 USD

IMG_3113

DSC06447

Lirio y Mar, Santa Cruz, Galapagos.

IMG_4593

Hotel Europa, Alausi.

IMG_4827

 

El Manso Boutique Hostal, Guayaquil.

IMG_4876

Check Inn B&B, Cuenca.

Yiyecek içecek

Ekvador’da bölgelere bağlı olarak yiyecek türleri de farklılık gösteriyor. Tipik bir Ekvador kahvaltısı ekmek, yumurta, meyva suyu ya da meyvadan oluşuyor. Genelde dağlık bölgelerde patates tercih edilirken, deniz kıyısındaki şehirlerde pirinç tüketiliyor.

“Locro de papa” isimli meşhur çorba patates, avokado ve peynir ile hazırlanıyor. Kolombiya’da olduğu gibi Ekvador’da da “ceviche” isimli balık kokteyli oldukça yaygın. “Encebollado” ismi verilen balık çorbasına kıyı bölgelerde çok rastlanıyor. Ülkenin yüksek kesimlerinde “cuy” adı verilen hamster’ın büyüğü kobaylar sıkça menülerde yer alıyor. “Hornado” ismi verilen kızarmış domuz eti ve patatesle hazırlanan yiyecekler sokaklarda satılıyor. Yeşil muzların kızartılıp püresinin hazırlanıp sonrasında tekrardan kızartılmasına “Patacones” deniyor. “Seco de chivo” keçi eti ile hazırlanıyor. “Empanada” isimli atıştırmalık kapalı hamur işleri peynir ya da tavuk çeşitleri ile tüketilebiliyor.

Ülkede son derece farklı ve leziz meyvalar bulunuyor. Üstelik fiyatları da oldukça uygun. Taze sıkılmış meyva suları ve meyva sularının süt ile karıştırılması ile hazırlanan “batido”lar genelde pazarlarda ya da meyva suyu büfelerinde çok ucuza hızlıca hazırlanıyor. “Aguardiente” olarak bilinen mayalanmış şeker kamışı yaygın bir içecek olarak sıkça tüketiliyor.

IMG_3120

Yemek öncelerinde genelde menülerde çeşitli çorbalar ikram ediliyor.

DSC06448

 

IMG_3291

Leziz balıklar.

 

DSC06858

DSC06856

Patlamış mısırlar farklı bir uygulamadan geçirilerek ıslak halde ana yemeğin yanında tüketiliyor.

DSC06859

DSC06857

Kızartılmış domuz derisi.

DSC06948

Cuy adı verilen kobaylar.

IMG_4989

Süt mısırlar kocaman ve yanlarında peynir ile satılıyor.

DSC06852

Ülkenin farklı türdeki patatesleri.

IMG_4085

DSC06610

Kızartılmış yeşil muzlar, patates cipsine kıyasla sağlıklı alternatifler sunuyor.

DSC06608

 

Ekvador’un atıştırmalık tatlıları.

 

Reklamlar

Cuenca, Ekvador.

Standard

9 Nisan 2014, Çarşamba.

DSC07222

DSC07223

DSC07227

DSC07238

DSC07242

 

İnkalar bu delikli kayayı takvim olarak kullanmışlar.

DSC07257

DSC07262

DSC07266

 

Ingapirca yakınlarında yer alan, dikkatli bakıldığında bir surat ortaya çıkan kayalar.

DSC07269

 

Ingapirca’dan görüntüler.

DSC07270

IMG_4994

IMG_4996

IMG_4997

IMG_4999

 

Panama Şapkası Müzesi’nden.

Ekvador’da bulunan en önemli İnka kalıntıları Cuenca’ya neredeyse bir saat uzaklıkta  bulunan Ingapirca isimli küçük şehirde yer alıyor. Ingapirca’ya günük turlar 30-40 USD’den başladığı için, ben tek başıma gitmeyi tercih ediyorum. Cuenca otobüs istasyonundan öğrendiğime göre Ingapirca’ya her gün saat 09:00 ve 13:00’de otobüsler kalkıyor ve bu otobüsler 13:00 ve 16:00’da Cuenca’ya geri dönüyorlar. Yolculuk iki saat sürüyor ve bilet fiyatları da tek yön 3 USD.

Sabah erkenden otelden çıkıp ilk otobüsü yakalamak üzere otobüs istasyonuna yürüyorum. 09:00 otobüsüne biniyorum ve 11:00’e doğru Ingapirca’ya varıyorum. Kalıntılara girebilmeniz için düzenli rehberli turlar ayarlanıyor. Bizi de bir on dakika beklettikten sonra diğer yabancılarla beraber ingilizce bir tura dahil ediyorlar. Tur yaklaşık bir buçuk saat sürüyor. Bu süre boyunca bölge hakkında oldukça ilginç bilgiler öğreniyoruz, rehberimiz bize her türlü detayı anlatıyor.

Ingapirca, yerel Quechua dilinde “İnka Duvarı” anlamına geliyor. Bölgede İnkalardan önce 500 yılında bölgeye yerlemiş Cañari’ler yaşadığı için iki gruba da ait mimari etkileri görebiliyorsunuz. Bütün komplekse tepeden baktığınızda ise zıplayan bir puma ile karşılaşıyorsunuz. Hem Cañarilerin, hem de İnkaların bölgeyi dini nedenlerle kullandığına inanılıyor. İnkalar bölgeye geldiklerinde, Cañari erkeklerinin Cusco’ya gitmesini isteyip kadınlarla kendileri evlenmişler. Böylece sadece bölgeyi değil, kültürü de işgal etmişler. Bölgedeki oval şekilli yapıların Cañari etkisi ile ortaya çıktığı düşünülüyor.

Dönüş yolunda 13:00 otobüsünü yakalıyoruz ve öğleden sonraya doğru Cuenca’ya varıyoruz. ABD’li Luke ve Hollandalı Judith ile beraber otobüs istasyonundan şehir merkezine doğru ilerliyoruz. Ben onlara Panama Şapkası Müzesi’ni gezeceğimi söyleyince onlar da bana katılmaya karar veriyorlar. İsminin aksine Panama Şapkaları’nın anavatanı Ekvador. Bu nedenle Cuenca’da da bu şapkaların üretildiği, sergilendiği ve yapımının anlatıldığı bir müze bulunuyor. Müzede, şapka yapımının farklı aşamaları uygulamalı olarak bize anlatılıyor. Üstelik el yapımı iyi kalite bu şapkaların fiyatlarının 25  ile 2500 USD arasında değiştiğini öğreniyoruz. Sonrasında müzenin çatı katından şehir manzarasını izledikten sonra şehrin ana meydanı etrafında bulunan meşhur dondurmacılarından birini denemeye karar veriyoruz. Dondurmalar kimseyi hayalkırıklığına uğratmıyor. Bir süre oturup muhabbet ettikten sonra da veda edip ayrılıyoruz.

Aynı akşam için benim Peru’nun Chiclayo şehrine otobüsüm bulunuyor. Super Semeria isimli firma aracılığıyla ayarladığım 20 USD’lik otobüs biletim ve 12 saat süreceğini öğrendiğim yolculuğum için otelden sırtçantamı aldıktan sonra otobüs istasyonuna doğru yola koyuluyorum.

8 Nisan 2014, Salı.

DSC07156

DSC07159

 

IMG_4881

IMG_4889

DSC07162

DSC07168

DSC07171

DSC07173

DSC07175

DSC07181

DSC07183

DSC07184

DSC07186

DSC07187

DSC07189

 

Cuenca sokakları.

DSC07192

DSC07194

DSC07197

Sokakları süsleyen duvar resimleri.

DSC07203

 

Şehri ikiye bölen Tomebamba Nehri.

DSC07213

 

Şehrin renkli meyva sebze pazarından.

Erkenden uyanıp hostelden çıkışımı yapıyorum. Bir taksiye atlayıp otobüs istasyonunun yolunu tutuyorum. Guayaquil’den Cuenca’ya düzenli otobüsler olduğu için, otobüs bulmak da zor olmuyor. 8 USD karşılığında biletimi alıyorum. Cuenca’ya yolculuk üç saat sürüyor. Cuenca otobüs istasyonu şehrin koloniyel merkezine görece yakın bir noktada bulunduğu için taksiye binmek yerine ayarladığım otele yürümeyi tercih ediyorum.

Yağmurlu Cuenca sokaklarından ilerleyerek yirmi dakika içerisinde otelime varıyorum. 10 USD’ye ayarladığım, şehrin göbeğinde yer alan Check-Inn B&B isimli bu otel oldukça rahat geliyor. Öyle ki odaya girdikten sonra bir süre odadan çıkamıyorum. Bir önceki gecenin bölük pörçük uykusunun yorgunluğunu üzerimden atmaya uğraşıyorum.

Sonunda dışarı çıktığımda ise gördüğüm en güzel koloniyel şehirlerden bir tanesi ile karşılaşıyorum. Ekvador’un en büyük üçüncü şehri olan Cuenca, 2500 metre yükseklikte bulunuyor. İspanyollar gelmeden önce (Cusco’dan sonra) İnka Uygarlığı’nın en önemli ikinci şehri sayılan Cuenca etrafında önemli İnka kalıntıları bulunuyor.

Şehrin kalbi “Parque Calderon” isimli parkta atıyor. Burada Eski ve Yeni Katedral bulunuyor. İnşasına 1557 yılında başlanmış olan Eski Katedral yani “Iglesia del Sagrario” şehirdeki en eski yapı olarak biliniyor. Yeni Katedral’in 1967 yılında açılması ile beraber, Eski Katedral de müzeye dönüştürülmüş. İsterseniz 2 USD karşılığında bu müzeyi gezebiliyorsunuz. Gök mavisi kubbeleri ile dikkat çeken Yeni Katedral ise harika bir terasa ev sahipliği yapıyor. Sadece 1 USD ödeyerek şehrin en güzel manzaralarına buradan tanık olabiliyorsunuz. Hemen yakınlarda bulunan “Mercado de las Flores” yani çiçek pazarında şehrin rengarenk ve taze çiçeklerini görebiliyorsunuz. Bu pazarın önemi, kuruluş amacında yatıyor. 20. yüzyılın başlarında kadınların çalışmasına izin verilmediği için, erkekler bu küçük pazarın kadınlar için açılmasına karar vermişler.

Şehrin her köşesinde rengarenk binalar, etkileyici yapılar, tarihi kiliseler ve ilginç müzeler  bulunuyor. Üstelik “Mirador de Turi”ye çıkarsanız da şehrin uçsuz bucaksız renklerine net bir şekilde tanık olabiliyorsunuz. Turi, yerel Quechua dilinde ikiz anlamına geliyor. Tepeden ikiz dağları görebildiğiniz için bu adı alıyor.

Ben iki üç saate yakın sokaklarda dolandıktan sonra ana meydan yakın güzel bir restorana girip karnımı doyuruyorum. Hava kararmaya yakınken de otelimin yolunu tutuyorum.

Guayaquil, Ekvador.

Standard

7 Nisan 2014, Pazartesi.

DSC07098

DSC07100

DSC07103

DSC07104

DSC07108

 

Parque Seminario ve iguanaları.

DSC07116

DSC07117

DSC07118

 

Nehir kenarının yenilenmiş yüzü: Malecon 2000.

DSC07120

 

Rengarenk Las Penas isimli mahalle.

DSC07123

 

DSC07151

DSC07131

DSC07134

DSC07135

 

Cerro Santa Ana’ya çıkışta merdivenler numaralandırılmış.

DSC07136

 

Tepede sevimli bir deniz feneri bulunuyor.

DSC07138

DSC07144

Guayaquil manzaraları.

 

Sabah son anda kararımı değiştirerek Cuenca yerine, Ekvador’un en büyük şehri Guayaquil’e gitmeye karar veriyorum. Cuenca’ya giden ilk otobüs 06:00’da olduğu için, aynı şekilde Guayaquil’e giden otobüslerin de erken kalktığını varsayıyorum. Erkenden uyanıp konakladığım otelin karşısında yer alan otobüs istasyonunun yolunu tutuyorum. İstasyona vardığımda Guayaquil otobüsünün 09:00’da olduğunu öğrenince kısa çaplı bir şaşkınlık geçiriyorum. Otelime geri dönüp bir iki saat daha uyumak için tekrardan odamın anahtarını istiyorum.

09:00 otobüsüne sadece 5 USD vererek Guayaquil’in yolunu tutuyorum. Yol dört saat sürüyor. Öğlene doğru Guayaquil’e vardığımda ise son derece sıcak ve nemli bir hava beni karşılıyor. Öyle ki Alausi’nin soğuk, kapalı ve yağmurlu havasından sonra üstümde bulunan kat kat kıyafetlerden bir an önce kurtulasım geliyor. Guayaquil otobüs istasyonu, havaalanına yakın bir bölgede şehir merkezinden uzakta bulunuyor. Şehir merkezinde ayarladığım El Manso Boutique Hostel’e gitmek için taksiye 5 USD veriyorum. Hostele geldiğimde son derece güzel bir koloniyel evin içerisinde, şık bir cafe ile karşılaşıyorum. Meğersem bu hostel, konaklama alternatiflerinden çok organik yiyecekler hazırlayan cafe’si ile meşhurmuş. Cafe’nin sonlarına doğru basık küçücük bir odada ranzaların yer aldığı, konaklayacağım oda bulunuyor. Odaya eşyalarımı koyup bir süre klima sayesinde soluklandıktan sonra da Guayaquil’i keşfetmek için dışarı çıkıyorum.

Guayaquil ne romantiktir ki adını kabile şefi Guayas ve eşi Quil’in aşkından alıyor. Şehir 1537’de kurulmuş olsa da, Quito ve Cuenca’nın aksine koloniyel güzellikten yoksunluğu ile biliniyor. Bunun en temel nedeni de şehirde 1896’da çıkmış yangının neredeyse bütün binaları yerle bir etmiş olması.

Şehri gezmeye ilk olarak karışık, kalabalık ve modern sokaklarında bir tur atarak başlıyorum. Şehir merkezinde en ilgi çekici yanlardan bir tanesi “Parque Historico Guayaquil”. Burası 19. yüzyılda bir Ekvador çiftliğinin nasıl olduğunu sergilerken, şehrin 100 yıl önce nasıl göründüğüne de ışık tutuyor.

Şehir merkezinde farklı parklar ve kiliseler yer alıyor. 1880 yılından kalma “Parque Seminario” şehrin katedralinin yanıbaşında bulunuyor. Bu park aynı zamanda “Iguana Park” olarak da biliniyor, parkta cirit atan iguanalardan dolayı.

Sonrasında da şehrin en turistik yerlerinden biri olan Malecon Simon Bolivar” ya da diğer adıyla “Malecon 2000″e yöneliyorum. Nehir kenarına kurulmuş ve Guayaquil’in değişen yüzünü yansıtan bu yürüyüş yolu vatandaşlar için adeta bir araya gelme mekanı olmuş. 3.2 kilometre boyunca uzanan yol üzerinde çeşiti gözlem kuleleri, restoranlar, heykeller, oyun parkları yer alıyor.

Malecon’un sonuna vardığınızda ise şehrin en renkli kısmına denk geliyorsunuz. “Las Penas” ismi verilen ve rengarenk binalardan oluşan bu tepecik, geçmişin suç oranı yüksek ve tehlikeli şehrini, güvenilir ve turistik hale getirmek için oluşturulmuş projelerden bir tanesi. Restore edilmiş binalar arasında ilerlerken butik otelleri, restoranları, cafe’leri, hediyelik eşya dükkanlarını bulabiliyorsunuz. “Cerro Santa Ana” tepesini çıktığınızda ise şehrin en güzel manzaraları karşınıza diziliyor. İşin komik tarafı, tepeye çıkana kadar her köşe başında bir turist polisi bulunuyor ve her seferinde ben geçerken bir sonrakine telsizler aracılığıyla geldiğimi haber veriyorlar. Tepeye çıktığımda ise muhteşem manzaralara ek olarak, bir adet mavi deniz feneri ile karşılaşıyorum. Bir süre buradaki banklarda oturup manzarayı izliyorum. Ziyaret etmek isterseniz yine bu bölgede “Museo Antropologico y de Arte Contemporaneo” yani MAAC isimli Antrepoloji ve Modern Sanatlar Müzesi yer alıyor; ama ben müzeyi es geçiyorum.

Gün batımında nehir kenarından yürüyerek şehir merkezine geri dönüyorum. Yol üzerinde denk geldiğim restoranlardan birinde karnımı doyuruyorum. Sonrasında da sıcak hava ile çok fazla mücadele edemeyeceğime karar verince hostelin yolunu tutuyorum. Hostelin DVD koleksiyonundan bir film alıp odada tek başıma olmanın tadına varıyorum.

Alausi, Ekvador.

Standard

6 Nisan 2014, Pazar.

DSC06950

Baños’ta şeker kamışından yapılan şekerlemeler çok meşhur.

DSC06952

DSC06953

 

Baños’a veda ederken.

DSC06955

 

Riobamba sokakları.

IMG_4452

IMG_4485

IMG_4530

IMG_4533

 

IMG_4548

IMG_4561

Riobamba – Alausi arasındaki yol etkileyici manzaralarla dolu.

DSC06960

DSC06961

DSC06962

DSC06965

DSC06966

DSC06969

DSC06971

DSC06972

DSC06973

DSC06975

 

Alausi pazarından.

IMG_4584

DSC06977

DSC06980

DSC06981

 

Her yerelde mutlaka göreceğiniz, tavuskuşu tüyü ile taçlandırılmış şapkalar.

DSC06982

DSC06983

DSC06988

DSC06990

 

Alausi’den görüntüler.

DSC06994

DSC06996

DSC07000

DSC07023

 

IMG_4650

IMG_4673

IMG_4682

IMG_4701

IMG_4710

IMG_4713

IMG_4773

DSC07026

DSC07042

DSC07047

DSC07057

DSC07068

DSC07069

DSC07070

Alausi ve Sibambe arasında çalışan ”Devil’s Nose” yani ”Şeytanın Burnu” treni dünyanın en tehlikeli tren yollarından bir tanesi olarak biliniyor.

Yine yağmurlu bir Baños sabahına uyanıyorum. Konakladığım otel, otobüs istasyonuna çok yakın olduğu için çıkışımı yapıp istasyonun yolunu tutuyorum. Görevlilere Riobamba’ya gitmek istediğimi belirtiyorum. İstasyonda değil de, yol kenarında bir köşede beklememi söylüyorlar. Bir on beş dakika bekledikten sonra eski püskü otobüsümüz geliyor. 2 USD ödeyip otobüsteki yerimi alıyorum. Riobamba’ya giden yol 1,5 – 2 saate yakın sürüyor. Yol boyunca kıvrık yollarda ilerliyoruz. Riobamba’ya vardığımızda otobüs, istasyona girmiyor. Görevli beni bir köşede indirirken eliyle istasyonun yönünü işaret ediyor. Ben de yakın sanıyorum. Amacım Riobamba’dan gitmek istediğim Alausi şehrine gidecek başka bir otobüse binmek.

Yürümeye koyuluyorum. Pazar günü olmasının da etkisiyle sokaklarda neredeyse kimse yok ve bütün dükkanlar kapalı. Bir blok, üç blok, beş blok, on blok derken ben bir türlü istasyonu bulamıyorum. Her sorduğum insan da ya farklı bir yönü işaret ediyor, ya da bilmediğini söylüyor. Sonunda pes edip bir taksiye atlıyorum. Taksi beni istasyonda bıraktığında, otobüs istasyonunu gerçekten de neden bulamadığımı daha iyi anlıyorum. Alausi şehrine gidecek ilk otobüse 2 USD karşılığında biletimi aldıktan sonra istasyon içerisindeki küçük büfelerden bir tanesinde karnımı doyuruyorum. Alausi’ye olan yolculuğum da bir buçuk saat sürüyor. Alausi’ye gitmek istememdeki ana sebep Ekvador’un en ünlü tren hatlarından bir tanesinin “Devil’s Nose”un yani “Şeytanın Burnu” tren hattının buradan başlaması. Daha önce bu hat Riobamba’dan başlıyormuş; fakat hattın geri kalanını kapatmışlar. Şu anda oldukça turist hale gelmiş hat sadece Alausi – Sibambe arasında yolculuk yapıp Sibambe’de kısa bir moladan sonra Alausi’ye geri dönüyor. Bütün yolculuk ise sadece iki buçuk saat kadar sürüyor. Tren Çarşambadan Pazar gününe her gün 08:00, 11:00 ve 15:00 saatlerinde seferler düzenliyor. Salı günleri ise sadece 08:00 ve 11:00’de. Detaylı bilgilere www.ecuadorbytrain.com sitesinden ulaşılabiliyor.

Alausi otobüs istasyonu şehrin hemen kalbinde bulunuyor. Şehir o kadar küçük ki, otobüs istasyonu ve tren istasyonu arasında yürümek on dakikadan fazla sürmüyor. Tren istasyonuna varınca 25 USD karşılığında tren biletimi alıyorum. Sonrasında hala iki saat vaktim varken şehri dolanmaya koyuluyorum. Biraz da Pazar günü olmasının etkisiyle şehir rengarenk. Özellikle kadınlar parlak renkli etekleri, etekleri ile uyumlu çorapları ve şalları ile harika bir manzara oluşturuyorlar. Kıyafetlerini tamamladıkları tavus kuşu tüylü şapkaları ile sokaklarda dolanırken hayran hayran onları izlemekten kendimi alamıyorum. Özellikle şehrin ana meydanında kurulmuş pazarda yakınlardaki kasabalardan gelmiş yerellere rastlıyorum. Tavuk, Gine domuzu, tavşan satanlar; çeşit peynirleri ve süt ürünlerini cam tezgahlarda pazarlayanlar, meyve ve sebze tezgahları hepsi ama hepsi şehri çabucak sevmeme neden oluyor. Alausi’den sonra gideceğim şehir Guayaquil olunca, şehrin havası da oldukça hoşuma gidince bir gece burada konaklamaya karar veriyorum ve 10 USD karşılığında otobüs istasyonunun hemen karşısındaki Hotel Europa’da tertemiz bir odayı ayarlıyorum. Sonrasında da tren saati gelene kadar sokaklarda dolanıyorum.

Saatler 15:45’i gösterdiğinde de istasyona yöneliyorum. “Nariz del Diablo” yani “Şeytanın Burnu” 1873 yılında inşasına başlanmış bir mühendislik harikası. Bu tren yolu, Ekvador’un kıyı kesimleri ile iç bölgelerini birleştirdiği için muazzam bir öneme sahip. Yerellere ek olarak tren yolunun inşası için İngiliz kolonilerinden çalışanlar getirilmiş. Tropik iklimlerde yaşayan bu insanların hastalıklara daha dayanıklı olduğu düşünülmüş. 4000 Jamaikalı, 240 Porto Rikolu, 204 Barbadosluya ek olarak 500 tutuklu tren yolu inşasında çalışmış. İnşaatı tamamlamaları koşulu ile bu insanlara özgürlük sözü verilmiş. Sadece tropik hastalıklar ve zorlu topografik koşullar nedeniyle değil; ama kaya yapıları nedeniyle de bu tren yoluna “dünyanın en zorlu tren yolu” denmiş. Normalde Guayaquil’den Quito’ya uzanan tren yolu günümüzde sadece Alausi ve Sibambe arasında işliyor. Eskiden tren vagonlarının üstünde yolculuk yapma olanağınız varken, bir kaza sonrası bunu da kaldırmışlar. Muhteşem dağ yamaçlarından ilerleyen tren zigzaglar çizerek 1000 metre kadar alçalıyor. Bu nedenle de dünyanın en dik tren inişi olarak biliniyor.

“Şeytanın Burnu” isminin farklı yorumları var. Bazıları tepeler burunu andırdığı ve oldukça zorlu olduğu için bu ismi aldığını söylerken, bazıları tren yolunun inşası sırasında işçilere şeytanın gözüktüğü konusunda ısrarcı.

Sibambe’ye kadar olan yolculuk boyunca o kadar harika manzaralara tanık oluyoruz ki bir an için bile gözlerimi kırpasım gelmiyor. Tren vagonları keskin yokuşlara bakacak şekilde ilerliyor ve muazzam And Dağları arasında bize yol açıyor. İnsan hayret ediyor, unutulmuş bu dağlara bu tren yolu nasıl inşa edildi diye. Sibambe’ye vardığımızda yerel kostümlerle bir grup bize dans gösterisi sunuyor. Gösteriyi izledikten sonra merdivenlerin yukarısında yer alan müzeyi ziyaret ediyorum, sonrasında da tren istasyonunun cafe’sinde ikram edilen atıştırmalıkları yemek üzere cafe’ye yöneliyorum. Sibambe’de verdiğimiz kırk beş dakikalık bir moladan sonra Alausi’ye geri dönüyoruz. Dönüş yolunda tren biraz daha hızlı ilerliyor.

Şehre vardığımızda sokakların yavaş yavaş boşalmaya başladığını fark ediyorum. Son bir tur daha atıp ben de hostelin yolunu tutuyorum.

Baños de Agua Santa, Ekvador.

Standard

5 Nisan 2014, Cumartesi.

DSC06885

DSC06893

DSC06896

 

Salto del Puente.

DSC06899

DSC06902

 

Manto de la Novia.

DSC06908

DSC06909

DSC06910

 

Herhalde dünyanın en korkunç çöp tenekeleri bu palyaçolar.

DSC06911

DSC06924

DSC06927

DSC06930

 

Dünyanın sonundaki salıncak!

DSC06931

DSC06933

DSC06935

DSC06937

 

Dönüş yolunda gökkuşağı.

DSC06940

DSC06941

DSC06942

DSC06945

DSC06946

DSC06947

DSC06948

 

Gine domuzları Peru’nun en meşhur yiyecekleri arasında yer alıyor.

DSC06949

Baños sokakları.

 

Bir önceki günden “El Trole” otobüslerinin hem kuzeydeki, hem de güneydeki otobüs istasyonlarına gittiğini öğrenince, sabah erkenden hostelden çıkışımı yapıyorum ve Plaza Grande yakınlarındaki El Trole istasyonuna gidiyorum. Otobüsün gelmesi için bir yirmi dakika beklemem gerekiyor. Otobüs görece boş olduğu için bütün yol boyunca rahat rahat ilerliyorum. İstasyona vardığımda ise Baños de Agua Santa, nam-ı diğer, Baños’a gidecek ilk otobüse atlıyorum. Yol iki buçuk saat sürüyor.

Baños’a vardığımda ise daha önceden rezervasyon yaptırmadığım için otel arama macerası başlıyor. Şansıma ziyaret ettiğim otellerin birçoğu ya dolu, ya da oldukça pahalı. Yaklaşık 10 tane otele fiyat sorduktan sonra sonunda pes edip “Hotel Belen” isimli yaşlıca bir teyzenin işlettiği mekanda 20 USD’ye tek kişilik odamı tutuyorum. Şehirde yapılacakları soruştururken, yarım saat sonra kalkacak bir chivateca turu olduğunu öğreniyorum. Şehirde “chivateca” adı verilen kamyonetten bozma rengarenk araçlar, genelde şelaleler olmak üzere çeşitli turlar düzenliyor. Ben de şehirdeki tek günümü en verimli şekilde geçirmenin bu turlardan bir tanesi ile olacağını düşünüp 13:30’daki tura ismimi yazdırıyorum.

Saati geldiğinde de chivateca’mıza binmek üzere ofisin yolunu tutuyorum. Ne ilginçtir ki yaklaşık yirmi kişilik turda, tek yabancı benim. O yüzden herkes bana bakıp kıkır kıkır gülüyor. Tur yaklaşık üç saat sürüyor. Bu üç saat boyunca ilk olarak Represa Agoyan isimli santrali, Salto del Puente isimli herkesin bungee jumping ya da zipline yapmayı tercih ettiği aksiyon noktasını, paralel akan iki tane şelale olduğu için aşıklar olarak anılan Manto de la Novia“yı, son olarak da meşhur şelale “Pailon del Diablo”yu ziyaret ediyoruz. Pailon del Diablo’da tanıştığım Guayaquilli Rosario, Guayaquil’de onunla kalmam konusunda ısrar ediyor. Benim yaşımda kızı olduğundan, kızının da üniversiteye gittiğinden bahsediyor.

Üç saatin sonunda beni tekrardan otelime bıraktıklarında ilk işim bir taksiye atlayıp Ekvador’da en merak ettiğim noktalardan bir tanesi olan “Dünyanın sonundaki salıncak”a gitmek için bir taksi ile anlaşıyorum. Bu meşhur salıncak, Baños’a bakan bir tepede yer alıyor. Bu tepede bir ağaç ev bulunuyor. Yakınlardaki aktif yanardağı gözlem için kullanılan bu ağaç eve bağlı olan salıncak, şehri ziyaret edenler arasında da oldukça popüler. Fakat bölgeye ulaşım sıkıntılı. Ya uzunca bir yolu 2-3 saat yürüyerek varabiliyorsunuz – ki oldukça zorlu olduğunu söylediler – ya da 20 USD ödeyerek gidiş dönüş taksi ayarlıyorsunuz. Ben de ikinci yöntemi tercih ediyorum. Yarım saat sonunda tepedeyim. Tepeden ağaç evin bulunduğu bölgeye ufak bir patika uzanıyor. Patikadan çıktığınızda ise manzara nefes kesici. Üstelik bulutlar arkasında olsa da yanardağın sesini oldukça net duyabliyorsunuz, son bir haftada özellikle hareketlendiğinden bahsediyor yereller.

Burada bir saate yakın kalıyorum. Salıncak düşündüğümden daha az korkutucu. Çünkü aslında bir uçurum kenarında gibi dursa da tepe basamaklar halinde gidiyor ve salıncağa bindiğinizde kendinizi de belinizden bağlamanız gerekiyor. Ağaç evin tepesine çıkıp yeşilin her tonunu görebileceğiniz, bulutlar arasında kalmış manzaraları izliyorumç Bir şeyler yemek içmek isterseniz de burada minik bir cafe bulunuyor.

Tekrar şehir merkezine döndüğümde ise gün batmak üzere. Bir süre sokaklarda dolanıp yan yana dizilmiş tezgahları, bazı restoranların önlerinde pişmeye bırakılmış gine domuzlarını, bölgenin ünlü şekerlemecilerinin şekerleri kapılarında sündürmelerini izliyorum. Sonrasında da zaten sağanak yağmur başlıyor. Birazcık ıslanmaktan ziyan çıkmaz desem de, beş dakika sonunda pes edip hostele dönüyorum. Güzel bir film, sıcak bir içecek. Ertesi gün yine erkenden yola koyulacağımın bilinci ile yağmur sesi arasında uykuya dalıyorum.

Quito, Ekvador.

Standard

4 Nisan 2014, Cuma. 

DSC06839

DSC06840

DSC06844

 

DSC06865

 

Otavalo’dan manzaralar.

DSC06847

 

IMG_4328

IMG_4331

DSC06849

DSC06850

 

“Mercado 24 de Mayo” oldukça büyük bir pazar ve leziz yerel yemeklere ek olarak farklı meyve sebze de burada bulunabiliyor.

DSC06851

DSC06852

 

IMG_4325

DSC06853

 

IMG_4320

DSC06857

DSC06859

DSC06861

DSC06863

 

“Mercado 24 de Mayo”dan.

DSC06875

IMG_4334

DSC06869

DSC06870

DSC06871

DSC06873

DSC06876

DSC06877

 

Otavalo’nun meşhur el işleri pazarı.

DSC06878

DSC06879

DSC06881

DSC06880

Otavalo sokakları.

Ekvador’un, hatta Güney Amerika’nın en meşhur ve en büyük pazarlarından bir tanesi Quito’nun kuzeyinde yer alan Otavalo pazarı. Normalde haftanın her günü pazar tezgahları şehirde bulunuyor; fakat pazarın en ünlü olduğu gün cumartesi günü. Çünkü cumartesi günleri, bölgeye yakın kasabalardan da yereller şehre gelip tezgahlarını açıyorlar. Ben cumartesi günü Quito’dan ayrılmak istediğim için bu meşhur pazara cuma günü gitmeye karar veriyorum.

Sabah erkenden uyanıp Western Union’ın yolunu tutuyorum. Babam sağolsun, çalınan cüzdan ve ATM kartı sorunuma hızır gibi yetişiyor. Paramı çektikten sonra da pazara gitmek üzere “El Trole” isimli otobüse biniyorum. Bu otobüs hattı Quito’nun kuzey ve güneyinde yer alan otobüs istasyonlarını birleştiriyor. Kuzeyde yer alan Carcelen Otobüs İstasyonu’na gitmek kırk dakika kadar sürüyor. Buradan da Otavalo’ya neredeyse her on – on beş dakika bir kalkan otobüslerden birine biniyorum. Otavalo Otobüs İstasyonu’na varmak iki saatimi alıyor. Fakat yol boyunca camdan süzülen görüntüleri izliyorum. Ekvador yemyeşil bir ülke olduğu için yol boyunca harika manzaralara tanık oluyorum.

Otavalo’ya vardığımda ilk olarak şehrin ana meydanına ve meydanda yer alan kilisesine gidiyorum. Şehrin oldukça sakin ve huzurlu bir havası var. Birbirini kesen sokaklarında pek bir yerellik kalmasa da, burada Quito’nun karmaşasından eser yok. Şehir içinde iki adet pazar bulunuyor. Bunlardan ilki “Mercado 24 de Mayo” olarak bilinen yiyecek pazarı. Pazarın içerisinde sıra sıra dizili tezgahlar bulunuyor. Her tezgahta birbirinden farklı yerel yemekler masaları süslüyor. Pazarı çevreleyen bölgede ise bölgeye özgü meyveler ve sebzeler satılıyor. Pembe patateslerden, adını bilmediğim farklı meyvelere, zigzaglar çizerek pazar içerisinde dolanıyorum. Tezgahların bazılarından yiyecekleri deniyorum. Sonrasında da Otavalo’yu meşhur yapan el işleri pazarına doğru yola koyuluyorum. Fakat el işleri pazarı benim için tam anlamıyla bir hayal kırıklığı oluyor. Bunun nedeni pazara cumartesi günü gelmemiş olmam mı bilemiyorum; ama bomboş, birbirini tekrarlayan ürünler satan bir pazar ile karşılaşıyorum. Tekstil ürünleri son derece kaliteli ve ucuz olsa da, benim çantamda bunları alacak yer yok. Ben de bir süre tezgahlar arasında dolanıp ilgimi çeken bir şey var mı diye bakınıyorum. Sonunda turkuaz bir küpe alıp yakınlardaki bir cafe’ye oturmaya karar veriyorum. Cafe’nin balkonundan pazarın mavi çadırları ilginç bir manzara oluşturuyor.

Kahvemi yudumladıktan sonra küçük Otavalo’nun sokaklarında bir süre dolanıp sonrasında da çok geç olmadan Quito’nun merkezine dönmeye karar veriyorum. Yol git – gel altı saate yakın sürdüğü için erkenden çıktığıma içten içe şükrediyorum. Quito’ya vardığımda hava kararmak üzere. Akşam yine aynı ritüellerle geçiyor. Güzel muhabbet ve güzel filmler.

3 Nisan 2014, Perşembe.

DSC06837

“El Teleferiqo”dan şehir manzarası.

DSC06796

DSC06800

DSC06804

DSC06808

 

Teleferikle çıktığımız “Pichincha Yanardağı”nın yanıbaşından harika manzaralar.

DSC06812

 

Tepeden devam eden yürüyüş yolu.

DSC06815

DSC06821

 

Teleferikle tepeye çıktığınızda yolu takip ederek güzel bir yürüyüş rotasına denk geliyorsunuz. Dilerseniz bölgede ata da binebiliyorsunuz.

DSC06824

DSC06828

DSC06832

Bölgeden manzaralar.

Bir gün önceden sözleştiğimiz üzere kahvaltı sonrasında Chase, Mel ve Lisa ile buluşup teleferikle şehrin en muazzam manzaralarının bulunduğu tepeye çıkmaya karar veriyoruz. Sabah 09:00 gibi hostelden çıkıp bir taksi ayarlıyoruz. On beş dakika içerisinde teleferik istasyonuna varıyoruz.

Haftaiçi olduğu için bölge çok kalabalık değil, çabucak biletlerimizi alıp teleferik sırasına giriyoruz. Dünyanın en yüksek ikinci teleferiği olduğu söylenen teleferik ile yolculuğumuz tepeye çıkana kadar tam sekiz dakika sürüyor. Pichincha Yanardağı’nın yanıbaşına tam tamına 4050 metreye çıktığımızda Quito’nun ve şehri çevreleyen yemyeşil tepelerin manzaraları ise nefes kesici. Bir süre bölgede dolanıp fotoğraf çekiyoruz, sonrasında da teleferik istasyonunun arkasından uzanan yolu takip ederek yürüyüşümüze devam ediyoruz. Burada 2-3 kilometrelik ayrı bir yürüyüş rotası bulunuyor. Yemyeşil tepeler, uçsuz bucaksız uzanan Quito yerleşimleri, bulutlar ve hafif sis ortama oldukça etkileyici bir hava katıyor. Burada aynı zamanda atlarının başında bekleyen ve örgü ören teyzeler, ata binmek isteyen misafirleri bekliyorlar.

Yaklaşık 2-3 saate yakın zamanı bu tepede geçiriyoruz. Kimsenin bölgeden ayrılası gelmiyor. Dönüş yolunda teleferik istasyonunun içerisinde bulunan cafe’lerden bir tanesinde sıcak çikolatalarımızı sipariş ediyoruz. Yollardan, yolculuklardan bahsediyoruz.

Öğlene doğru tekrardan hostelin yolunu tutuyoruz. Ben günün büyük bir kısmını hostelde geçiriyorum. Bunda bir gün önce çaldırdığım cüzdanım ve alternatif yöntem arayışlarımın da etkisi büyük oluyor.

2 Nisan 2014, Çarşamba.

IMG_4194

DSC06739

DSC06742

“Çakma” ekvator çizgisi.

DSC06745

IMG_4216

Küçültülmüş kafalar: tembelhayvan ve 12 yaşında bir kız çocuğu.

DSC06748

DSC06749

DSC06755

Yerel bir Ekvador evi.

IMG_4163

“Gerçek” ekvator çizgisinin bulunduğu “Museo Intinan”dan.

DSC06759

Ekvator çizgisinde gölgeler oldukça kısa.

IMG_4184

DSC06771

DSC06772

Yumurtayı dengede tutma çabaları.

IMG_4175

Suyun akış yönü deneyleri.

DSC06779

Ekvator çizgisi!

DSC06782

“La Basilica del Voto Nacional”.

Sabah erkenden uyanıyorum ve meşhur ekvator çizgisini ziyaret etmek üzere yola koyuluyorum. İlk olarak hostelin yakınlarında bulunan otobüs istasyonundan bizdeki Metrobüs sisteminin neredeyse aynısı olan “Metrobus” isimli otobüslere binip 0.20 USD karşılığında şehrin kuzeyinde yer alan Ofelia İstasyonu’na gidiyorum. Yol kırk beş dakikaya yakın sürüyor. Buradan “Mitad del Mundo” yazan başka bir otobüse binmem gerekiyor. Otobüs için sıraya girdiğimde normalde ön cebimde taşıdığım cüzdanımı da elime alıyorum, ki otobüse binerken ücreti ödeyebileyim. Otobüse binerken bir anda itiş kakış olunca bir anlık dikkatsizlikle ben de cüzdanımı açık fermuarlı montumun yan cebine koyuyorum. Her şey sadece 2-3 dakika içerisinde oluyor. Otobüse bindiğimde ABD’li çift Chase ve Mel’i ve İsveçli Lisa ile karşılaşıyorum.

Tam o sırada otobüs bileti ücretlerini almak üzere yanımıza görevli geliyor. Benim cüzdanım ise piyasada yok. Bütün yol boyunca sanırım çantamı bir yirmi kere falan kontrol ediyorum. Otobüse binerken kalabalıktan istifade birisi saniyeler içinde cüzdanımı da cebe indirmeyi başarıyor. Şansıma hostelden arkadaşlarıma denk geliyorum, yoksa en olmadık yerde, beş parasız kalakalacak olmanın stresini ifade etmeye kelimelerim yetmez. Cüzdanımda hiçbir zaman fazla nakit taşımadığım için sorun olmuyor; ama asıl problem o gün sabah cüzdanımın içine akşama doğru para çekerim diye koyduğum ATM kartımın gitmesi ile ortaya çıkıyor. ATM kartına ek olarak kredi kartım, dalış lisansım ve ehliyetim de cüzdanla beraber kayıplara karışıyor. Başlangıcı böyle tatsız bir olayla yapınca açık söylemek gerekirse günün geri kalanından da pek bir şey anlamıyorum. Aklım sürekli yolculuğun geri kalanında para işlerini nasıl halledeceğime gidip duruyor.

Bir saatlik bir yolculuktan sonra “Mitad del Mundo”da indiğimizde ilk olarak görkemli parka giriş yapıyoruz. Burasına aynı zamanda “çakma” ekvator çizgisi deniyor; çünkü zaman içerisinde ekvator çizgisi kaymış ve yer değiştirmiş. Sonuç olarak bu parkın yanı başına bir başka müze daha inşa etmişler. İki müze de tamamen farklı konseptler içeriyor. “Mitad del Mundo” parkı çok geniş bir alanı kaplıyor. Dilerseniz içeriye girdiğinizde, belirli bir ücret ödeyerek parkta yer alan planeteryumda kısa bir gösteriye de katılabiliyorsunuz.

Ekvator çizgisi park içerisinde sarı bir çizgi ile belirtiliyor. Sarı çizginin tam ortasında da devasa bir anıt bulunuyor. 5 USD ödeyerek bu anıtın en üst katındaki terasına çıkabiliyorsunuz. Terasa çıktığınızda bölgenin manzarası ise oldukça etkileyici. Bir süre burada vakit geçirdikten sonra anıt içerisinde yer alan her katında farklı öğelerin anlatıldığı “Etnografi Müzesi”ni geziyoruz. Bu devasa ekvator çizgisi parkında aynı zamanda birçok restoran, cafe ve hediyelik eşya dükkanı yer alıyor. Eğer pasaportunuzu yanınızda getirirseniz bir adet “dünyanın ortası” damgası da edinebiliyorsunuz. Müzeden çıktıktan sonra “gerçek” ekvator çizgisinin bulunduğu, 300 metre uzaktaki “Museo Intinan”a gidiyoruz. Giriş için 3 USD ödüyoruz ve bir süre bekledikten sonra rehberimiz eşliğinde ingilizce tura başlıyoruz. Tur boyunca Ekvador’un farklı kültürlerine ilişkin detayları öğreniyoruz. Benim için en ilgi çekici konulardan bir tanesi “tsantsa” ya da “tzantza” denilen kafa küçültme uygulaması oluyor. Amazon yağmur ormanlarının kuzeybatısında özellikle Peru ve Ekvador’da uygulanmış bu geleneğe göre genelde insan kafaları küçültülerek zafer hatırası ya da ticaret amaçlı kullanılmışlar. Bu sayede kabileler ruhun bedenden kaçmasını engellediklerini düşünmüşler. Zaman içerisinde batılılar tarafından talep artıp koleksiyoncular da bu uygulamanın peşine düşünce ölümler yaygınlaşmış ve geleneğin kötüye kullanılmaması adına uygulama durdurulmuş.

Sonrasına da sıra ekvator çizgisi deneylerine geliyor. Gölgemizin kısalığı, yumurtaları dengede tutma uğraşları, kırmızı ekvator çizgisi üzerinde düz yürüme çabaları, Barış Abi’den de hatırlayacağımız farklı yarım kürelerde suyun akış yönü deneyi derken oldukça keyifli bir saat geçiriyoruz. Bütün grup arasında Lisa ve Chase yumurtaları dengede tutmayı başarabildikleri için ayrı bir sertifika almayı da başarıyorlar.

Akşam üzerine doğru Quito’ya dönüyoruz, bu sefer gidişten farklı olarak başka bir otobüse bindiğimiz için otobüs bizi eski şehir merkezine 2 kilometre kala indiriyor, biz de geri kalan yolu yürüyoruz. Tabii bu sırada denk geldiğimi “La Basilica del Voto Nacional”u ziyaret etmeyi de ihmal etmiyoruz. Bu görkemli yapı, Paris’in Notre-Dame katedraline benzer şekilde inşa edilmiş. İnşasına 1883’te başlanmış olmasına rağmen henüz bitmemiş. Dilerseniz belirli bir ücret ödeyerek 90 metre yüksekteki gözlem noktasına da çıkabiliyorsunuz asansör ile.

Hostele döndüğümüzde ben direkt banka kartlarını iptale ve beni bir süre idare edecek parayı nasıl, ne şekilde elde ederim onu araştırmaya geçiyorum. Aile ile konuştuktan sonra yolculuğun sonuna kadar para meselesini “Western Union” aracılığıyla çözmeye karar veriyoruz. Bu sırada ben yedek American Express kartım ile biraz para çekiyorum. Tabii eski şehir merkezinde American Express geçen ATM bulmak da ayrı dert oluyor. Beni birkaç gün götürecek parayı çektikten sonra hostele dönmeden önce yerel restoranlardan birinde akşam yemeği yiyorum. Gece yine bir öncekine benzer şekilde insanlarla muhabbet ve film izleyerek geçiyor.

1 Nisan 2014, Salı.

DSC06573

Hostelin balkonundan.

DSC06574

DSC06577

DSC06579

DSC06580

DSC06582

Pazardan.

DSC06584

“Sucre Tiyatrosu”.

DSC06588

DSC06592

“Plaza Grande”de insan manzaraları.

DSC06593

Şehir merkezinde kocaman köpekleri ile gezen polisler.

DSC06700

DSC06596

DSC06598

DSC06602

DSC06605

Quito’dan manzaralar.

DSC06609

DSC06610

Ziyaret ettiğimiz büfelerden Ekvador tatlıları ve yeşil mısır cipsleri.

DSC06611

DSC06613

Eski şehirden “El Panecillo” tepesi manzarası.

DSC06622

DSC06626

Gümüş atölyesi.

DSC06627

DSC06638

Müzik aletleri atölyesi.

DSC06619

DSC06640

“La Ronda” bölgesi.

DSC06641

Şehir çapında bisiklet kiralayabileceğiniz istasyonlar bulunuyor.

DSC06644

Quito’nun beyaz kiliselerle kaplı meydanları.

DSC06654

DSC06658

“Museo de la Ciudad”.

DSC06686

Seramik şaman heykeli.

DSC06694

“Casa del Alabado”dan.

DSC06704

DSC06707

IMG_4108

IMG_4113

IMG_4116

“La Compania de Jesus”, fotoğraf çekmek yasak; ama ben tutamadım kendimi.

DSC06714

“El Panecillo”dan Quito manzarası.

DSC06716

DSC06718

DSC06720

“El Panecillo” tepesinde yer alan aluminyum Meryem Ana heykeli.

Konakladığım hostelin en güzel yanlarından bir tanesi her gün düzenli olarak 10:30’da ücretsiz şehir yürüyüş turları düzenlemesi. Hostelin 2 USD’lik devasa kahvaltısı ile karnımı doyurduktan sonra ücretsiz şehir yürüyüş turunu beklemeye başlıyorum. Saatler 10:30’u gösterdiğinde rehberimiz Ovi eşliğinde küçük bir grup halinde yola koyuluyoruz.

1534 yılında kurulmuş Ekvador’un başkenti Quito, And Dağları’nın arasında geniş bir platoda yer alıyor. Koloniyel dönemden kalmış ve oldukça iyi şekilde korunmuş yapılar, şehri Latin Amerika’nın en güzel başkentlerinden biri yapıyor. Biraz da bunun etkisiyle Quito, 1978 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine giren ilk şehir olma özelliğini taşıyor. 2850 metrede yer alan şehir, aynı zamanda dünyanın en yüksek başkentlerinden birisi olarak biliniyor. Şehir, eski şehir ve “Mariscal” olarak bilinen yeni şehir olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Bizim turumuz ise eski şehri kapsıyor.

İlk durağımız hostelin yakınlarında bulunan yerel pazar oluyor. Burası daha önce Orta Amerika ve Güney Amerika’da gördüğüm hiçbir pazara benzemiyor. O kadar düzenli, o kadar geniş ve o kadar temiz ki. Her ürün için ayrı bölümler bulunuyor. Sebzeler, meyveler, çiçekler, balıklar ve etler ayrı bölgelerde satılıyor. Üstelik pazarın her iki katında da çok ucuza yemek yiyebileceğiniz büfeler yer alıyor. Ovi, bize bölgenin yerel ürünlerini, Ekvador’a özgü yiyecekleri anlatırken bol bol ipucu vermeyi de ihmal etmiyor.

Market sonrasında dört blok uzakta bulunan eski şehrin kalbine doğru yola koyuluyoruz. “Sucre Tiyatrosu”nu ve bulunduğu sevimli meydanı dolandıktan sonra, “Plaza de la Independencia”ya doğru yürüyoruz. “Plaza Grande” olarak da bilinen bu meydan, Quito’nun kalbinin attığı yer olarak biliniyor. Meydanın etrafında Hükümet Sarayı, Katedral ve Başpiskoposun Sarayı tüm görkemleri ile duruyor. Dilerseniz Hükümet Sarayı’nı gezebiliyorsunuz. Saray içerisinde ünlü Ekvadorlu ressam Guayasamin’in duvar resmi bulunuyor. Bu duvar resminde Orellana, Amazon’u keşfederken portreleniyor.

Sonrasında 1535 yılında Quito’da ilk inşa edilmiş kilise olan “Iglesia de San Francisco”yu ziyaret ediyoruz. Bu kilisenin İnka Tapınağı üzerine inşa edildiği, bu nedenle bölgedeki diğer yapılardan daha yüksekte olduğu biliniyor. Kiliseye uzanan basamakların oldukça büyük olmasının nedeni ise, kiliseye çıkarken başınızı öne eğip sadece adımlarınıza dikkat etmeniz, yani bir nevi saygı gösterisi.

Tur boyunca Ovi bize farklı yapıları ve binaları gösteriyor; ama bazılarının içerisine girmiyoruz, sonrasında kendimiz gezmek istersek diye bilgileri önceden alıyoruz. El Panecillo tepesine bakan müzede yer alan fotoğraf sergisini gezdikten sonra “La Ronda” bölgesine gidiyoruz. Bu bölge bir zamanlar, Quito’nun kırmızı fener bölgesiymiş. Günümüzde ise şehrin en kültürel sokaklarından bir tanesi. Yan yana dizilmiş minicik binaları sayısız atölyeye de ev sahipliği yapıyor. Ovi bizi gümüş işleme ve müzik aletleri atölyelerine götürüyor. Müzik aletleri atölyesinde, eski piyanoları tamir eden bir amca ile tanışıyoruz. Amca bize, İnkaların güneş marşını çalıyor oldukça antik bir piyanoda.

Tur boyunca Ovi bize sadece tarihi binaları ve önemli yapıları anlatmakla kalmıyor; ülkenin tarihine ilişkin de birçok bilgi veriyor. Üstelik bunları öyle keyifli ve espirili bir şekilde yapıyor ki, herkes halinden oldukça memnun. Arada yerel tadları denemek adına belirli başlı büfelerde kısa molalar vermeyi de ihmal etmiyoruz. 3-4 saat sonunda turu tamamladığımızda ben gezdiğimiz noktaları tersten takip etmeye ve girmediğimiz binalara girmeye karar veriyorum. Meydanları ve kiliseleri dolaştıktan sonra ilk olarak “Museo de la Ciudad” olarak bilinen Şehir Müzesi’ne uğruyorum. Müze, harika bir avluya bakıyor.

Sonrasında da “Casa del Alabado”ya uğruyorum. Eski bir malikanenin içinde yer alan bu minik; ama etkileyici müzede Kolomb öncesi döneme ait eserler sergileniyor. Müzede bir süre dolandıktan sonra da daha önce önünden geçtiğimiz ünlü cizvit kilisesine giriyorum. “La Compania de Jesus” olarak bilinen bu kilise, Güney Amerika’nın en güzel barok kiliselerinden bir tanesi. Tamamlanması 160 yıl sürmüş. Dış yapısındaki ince işlemeler oldukça etkileyici. Kilise içerisinde güneş sembolleri yer alıyor. Bunun nedeni ise güneşin İnkalar için çok önemli olması ve cizvitlerin de eğer kilisede güneş sembollerine yer verirlerse daha çok yereli kiliseye çekecekleri düşünmesi. Kilisenin içi tamamen altın kaplama işlemelerle dolu. Ovi’nin anlattığına göre kilise içerisindeki altınlar satılsa Ekvador’un bütün borcu bitermiş. Eğer 1 Kasım’da “Ölüler Günü”nde bu kiliseyi ziyaret ederseniz, kilisenin altında yer alan yer altı mezarlarını yani “catacomb”ları da görebiliyorsunuz.

Yavaş yavaş sokaklarda dolanırken, yürüyüş turunu beraber yaptığımız ABD’li çifte ve İsveçli kıza denk geliyorum. Ana meydanın güneyinde yer alan tepede bulunan Meryem Ana heykeline gideceklerini, onlara katılıp katılmak istemediğimi soruyorlar. Beraber taksi paylaşmaya karar veriyoruz. “El Panecillo” olarak bilinen bu tepede İnkalar zamanında güneşe tapıyorlarmış. İnkalar sonrasında, İspanyollar 1812 – 1825 yılları arasında, bölgeyi kontrol etmek için tepeyi kale olarak kullanmışlar. Günümüzde ise tepede, deniz seviyesinden tam olarak 3000 metre yükseltide dünyanın en büyük aluminyum heykeli olduğu söylenen 45 metrelik Meryem Ana heykeli, tüm görkemi ile Quito’yu selamlıyor.

Ben hostele geri dönmeden önce pazara uğrayıp Ovi’nin önerdiği yemeklerden bir tanesini mideye indiriyorum. Hostelin en güzel yanlarından bir tanesi ise zengin bir DVD koleksiyonu olması. Adam gibi film izlemeyi özlemiş bana, ilaç gibi geliyor bu durum. Akşam insanlarla bir süre muhabbet ettikten sonra uyuyana kadar iki adet film izliyorum. “Seeking for a friend for the end of the world” ve “Extremely loud and incredibly close” gecemi güzelleştirmeye yetiyor da artıyor bile.

31 Mart 2014, Pazartesi.

DSC06569

IMG_4037

IMG_4039

Uçaktan Guayaquil.

Santa Cruz’dan Baltra Adası’nda bulunan havaalanına gidebilmenin iki yolu var: taksiye atlamak ya da her sabah 07:00 ve 08:30’da kalkan halk otobüslerinden bir tanesini yakalamak. Ben de ikinci yöntemi seçip sabah erkenden otelden çıkışımı yapıyorum. Uçağım öğlen 12:45’te olsa da erkenden gidip havaalanında beklemeyi tercih ediyorum. Tombik otel sahibim Manuel, ben ayrılırken beni özleyeceğini söylüyor, e artık on günün sonunda zaten aile gibi olmuşuz. Tekrar gelmeye söz veriyorum. Otelin önünden otobüs istasyonuna gitmek için 1 USD’ye taksiye biniyorum. İstasyon beş dakika mesafede bulunuyor. İstasyona vardığımda otobüsün geç kaldığını / kalacağını öğreniyorum. 09:00’a doğru otobüs geliyor ve yaklaşık kırk beş dakikalık Baltra Adası yolculuğu da başlıyor. Adanın ortasından geçen tek şerit yolda ilerlerken bu manzarayı çok özleyeceğimi biliyorum. İskeleye vardığımızda karşı kıyıya geçmek için botlardan birine atlıyorum. Baltra Adası’na varınca da ücretsiz havaalanı servislerinden birine biniyorum.

Havaalanında işlemlerimi hallettikten sonra da beklemeye koyuluyorum. Önümde yaklaşık iki saatlik bir zaman dilimi var. Bir noktada ben havaalanın yemek bölümünde kitap okurken adımın anons edildiğini duyuyorum. Durumu çok algılayamasam da tekrardan check-in bankosuna gidiyorum. Check-in bankosundan, binaların arkasında her bavulun teker teker x-ray’den geçirildiği bir bölmede çantamı görüyorum, görevliler çantanın içini kontrol etmek istediklerini söylüyorlar. Bu sırada benden önce çağrılmış insanların çantalarından poşet poşet çıkan deniz kabuklarına el konulduğunu fark ediyorum. Benim çantamda ise sadece bir adet minicik volkanik taş bulunuyor. Görevlinin bunu sormadığını, Nikaragua’dan aldığım taş heykeli yanlış yorumladığını fark ediyorum. Heykeli gösterince geçmeme izin veriyorlar. Anladığım kadarıyla burada her çanta teker teker taranıyor, adalardan herhangi bir doğal ürünün bölge dışına çıkmasını istemedikleri için.

Geliş uçağında olduğu gibi ilk olarak Guayaquil’de bir mola veriyoruz, sonrasında da Quito’ya devam ediyoruz. Zaman farkı da yolculuğa eklenince akşam üzeri Quito’ya varıyorum. İlk olarak havaalanında karnımı doyuruyorum. Sonrasında da şehir merkezine gitmek için havaalanı servisini kullanmaya karar veriyorum. 8 USD karşılığında “Aero Servicios”dan biletimi alıyorum. Yol bir saate yakın sürüyor. Otobüsler son derece rahat, üstelik hızlı kablosuz internet bağlantısı da mevcut. Yeni havaalanından kalkan bu shuttle servisler sizi şehir merkezinde bulunan Quito Havaalanına kadar götürüyor. Buraya vardığımda da görevlilerden taksi konusunda bilgi almak istediğim sırada, iki kadın “Biz sana yardımcı olalım.” ayağına benim taksime atlıyorlar. Kadınları yol üzerinde bırakıyoruz, sonrasında da benim eski şehirde yer alan hostelim “Community Hostel”in yolunu tutuyoruz. Hostel son derece güzel, ben vardığımda da bütün herkesi topluca bir masanın etrafında yemek yerken buluyorum. Kanım ortama hemen ısınıyor.

Bana konaklayacağım odayı gösteriyorlar. Yerleştikten sonra da ortak odada bilgisayar başında oyalanıyorum. Yavaş yavaş uyuklama saatlerim yaklaştığında ise odada yerel bir film gösterimi olacağını öğreniyorum. “Que tan lejos” isimli bu Ekvador filmi, Ekvador ana karasına geçtiğim gün, kültürü anlamak da çok da güzel bir başlangıç oluyor.

Galapagos Adaları, Ekvador.

Standard

30 Mart 2014, Pazar.

Galapagos Adaları’ndaki son günümü Tortuga Koyu’ndaki plajda geçirmeyi planlasam da Türkiye’deki yerel seçimler nedeniyle bütün günümü (evet abartmıyorum, tam yirmi saatimi) bilgisayar başında haberleri takip ederek geçiriyorum. Ülkeden ve insanlardan fiziksel olarak en kadar uzak olursam olayın, bir tarafım hep bağlı ve meraklı. Arada sadece yiyecek bir şeyler ve soğuk su almak üzere dışarı çıkıyorum. Uzakta olmanın avantajları mı dersiniz, dezavantajları mı… bilemiyorum.

29 Mart 2014, Cumartesi.

DSC06564

 

Meşhur Leon Dormido.

DSC06565

DSC06566

DSC06567

 

Leon Dormido turu sırasında gittiğimiz saklı plaj.

Saat 07:30’da Leon Dormido şnorkel turuna katılmak için iskeleden San Cristobal’a gidecek hızlı bota biniyorum. Bir buçuk saat sonunda iskelede indiğimizde ne yapacağım ve ne edeceğim konusunda hiçbir fikrim yok. Katılacağım şnorkel turu ile ilgili bana çok kısıtlı bilgi verilmiş ve etrafta da herhangi bir çalışan yok. Ben şaşkın şaşkın dolanırken benimle aynı tekneden inen iki Ekvadorlu çocuk da benimle aynı turda olduklarını, bir süre burada beklememiz gerektiğini söylüyorlar bana. Derin bir oh çekip yanlarına oturuyorum. Sonra İspanyolca muhabbete başlıyoruz. İkisi de Quito’da yaşıyorlar. Bir tanesi Audi bayiisinden, bir tanesi de sigorta şirketinde çalışıyor. Tatillerini geçirmek üzere Galapagos’a geldiklerinden bahsediyorlar. Bir yarım saat kadar bekledikten sonra yola koyulacağımız bot geliyor. Anladığım kadarıyla bu bot aslında bir dalış okuluna bağlı; ama şnorkelle yüzmek isteyenleri de meşhur kayaya kadar götürüyorlar. Dalış malzemelerini ve verilen brifingi görünce, keşke ben de dalabiliyor olsaydım diye içimden geçiriyorum. Fakat bana bu tür bir alternatifim olduğu tur firmasındayken söylenmiyor bile. Dalış yapmak istiyorsam, adada konaklamam gerektiğini sanıyorum ben.

Leon Dormido’nun bulunduğu yere kadar gidiyoruz, kaya o kadar görkemli ki. Parça parça uyuyan aslanı oluşturan, 150 metre yüksekliğinde bu muazzam yapıda suya girmek için yerimde duramıyorum. Şnorkel ekibinin mayolardan başka kıyafeti yok ve su buz gibi. Bol bol deniz anası tarafından çarpılıyoruz. O kadar canım yanıyor ki bir noktada, mızmızlanmayıp gördüklerime odaklanmaya çalışıyorum. Bir kere ortam harika. Kayaya çarpan akıntılar sayesinde sürekli bir metre yükselip bir metre alçalıyoruz. Köpekbalıkları, vatozlar, manta rayler, kaplumbağalar ve sayısız rengarenk balık görüyoruz. Benim en sevdiğim kutu şeklindeki balıklardan da devasa bir sürüye rastlıyoruz. İlk yüzme sonrasında bir mola veriyoruz, bu sırada dalanlar da gemiye çıkıyorlar. Kısa bir yemek arası verip sonra tekrardan suya giriyoruz. Gruptaki bazıları soğuktan ve deniz analarından rahatsız olup gemiye geri çıkıyorlar, biz buna rağmen devam ediyoruz. Kayalar arasındaki koridorlardan geçiyoruz. Bölge kesinlikle yüzdüğüm en güzel yerlerden bir tanesi. Bütün dalış boyunca ve sonrasında deniz analarının çarptığı kıpkırmızı olmuş bedenimi oğuştururken bir yandan da kendime gülüyorum.

Dönüşte yol üzerindeki ıssız bir  plajda iguanaların arasında duruyoruz. Herkes küçücük plajı keşfe çıkıyor. Bembeyaz kumlarda yürümek havanın gri tezatlığına karşı inanılmaz huzurlu geliyor. Ama bölgede çok fazla arı var, en olmadık anlarda gelip sizi sokuyorlar. Su içinde deniz anası, su dışında arı, derdiniz nedir arkadaşım derken buluyorum kendimi.

Gün batımına yakın San Cristobal’e varıp dönüş için hızlı tekneye biniyoruz. Bütün yol boyunca resmen oturur pozisyonda uyukluyorum. Öyle ki vardığımızı söylediklerinde duruma şaşırıyorum. Uzun bir gün sonunda direkt odanın yolunu tutuyorum.

28 Mart 2014, Cuma.

DSC06171

DSC06161

DSC06165

DSC06169

 

Tortuga Koyu’ndan.

Öğlene doğru Tortuga Koyu’na gidip bütün günü burada geçiriyorum. Dünyanın en güzel plajı burası. Sonsuz beyaz kumlar, girdiğinizde dünyadaki geri kalan her şeyi unuttuğunuz harika sular, gökyüzü ve denizin buluştuğu nokta. Tam olarak burası işte. Bütün günü bol bol tembellikle bu plajda geçirdikten sonra şehir merkezine döndüğümde bir sonraki gün için kendime San Cristobal adası açıklarında bulunan “Leon Dormido” yani uyuyan aslan kayası için şnorkel turu ayarlıyorum. Tur normalde 140 USD iken, ellem kellem edip turu 130 USD’ye ayarlamayı başarıyorum. Galapagos Adaları’nın en güzel dalış / şnorkler yerlerinden biri olan bu noktaya gitmek için sabırsızlanıyorum.

27 Mart 2014, Perşembe.

DSC06543

 

Gordon Rocks’ın bir parçası.

Screen Shot 2014-03-28 at 8.18.48 PM

Screen Shot 2014-03-28 at 8.21.23 PM

Screen Shot 2014-03-28 at 8.34.21 PM

Screen Shot 2014-03-28 at 8.28.11 PM

Günün dalışından görüntüler.

Bir önceki dalışa benzer şekilde 08:30’da dalış okulunda buluşup taksilerle adanın kuzeyine gidiyoruz. Arjantinli kalabalık grup yine teknede. Günün dalışı bölgenin en ünlü dalış noktalarından bir tanesi olan Gordon Rocks. Buraya zaman zaman çamaşır makinesi de deniyor. Çünkü bölge farklı akıntıların birleştiği bir noktada, bu nedenle akıntıların size ne zaman, nasıl çarpacağı hiç belli olmuyor. Aynı nedenle, deniz altı yaşamı da oldukça canlı oluyor. Günün iki dalışını da bu kayalıklarda gerçekleştiriyoruz.

Benim için ilk dalış çok da keyifli geçmiyor. Suya girerken oksijen tüpümdeki oksijenin normalden oldukça daha az olduğunu fark ediyorum. Dalışlarda oksijen tüketimim oldukça iyi olsa da dalışın ilk otuz dakikasında oksijenim tükenme sinyalleri veriyor, ben de erkenden su yüzeyine çıkıyorum. Bölgede akıntı oldukça kuvvetli ve belirli bir yön izlemiyor. Dalış sırasında siyah uçlu köpebalıkları ve Galapagos köpekbalıkları görüyoruz. Bir dolu da kaplumbağa.

İkinci dalış benim için son derece keyifli geçiyor. Kayalıkların oluşturduğu duvara paralel şekilde dalışa başlıyoruz. Salar dalmaz kayalıklara uzanmış deniz aslanları bizle ve arkamızda bıraktığımız baloncuklarla oynamak adına suya atlıyor. Duvarın yanından yavaş yavaş ilerliyoruz. Resifler oldukça canlı. Bir anda altımızdan üç adet çekiçbaş köpekbalığı geçiyor. Dolanıyoruz, köpekbalıklarını ve kaplumbağaları görüyoruz. Bir süre sonra herkesin oksijeni bitiyor. Ben ve dalış hocası sona kalıyoruz. İyiki de kalıyoruz. Tam bu noktada temizlenen kocaman bir kaplumbağa neredeyse bir metre ötemizde yüzmeye başlıyor. Onu takiben kocaman bir de çekiçbaş geliyor. Etrafımızda turlar atıyor. Bize o kadar yakın ki, ben heyecandan su içinde dans etmeye başlıyorum. Dalış hocası bana dönüyor, onun yüzündeki mutluluk ifadesi de çok net şekilde okunabiliyor.

Tekneye çıktığımızda hep beraber öğlen yemeği yiyoruz, sonrasında da Arjantinlilerle benim harika İspanyolca yeteneklerim sayesinde muhabbete giriyoruz. Bize ikram ettikleri yerel Arjantin içeceğinden, ülkelere, dalıştan, politikaya her şeyi konuşuyoruz.

Şehir merkezine dönmemiz ise normalden daha geç oluyor. Ben bir şeyler atıştırıp kasabanın merkezindeki canlı müzik konserini izliyorum bir süre. Sonrasında da otele dönüş yapıyorum. 

26 Mart 2014, Çarşamba.

DSC06491

 

Punta Estrada Plajı.

DSC06492

Las Grietas’a uzanan yollar.

DSC06496

 

Daha önce hiç bir kaktüsün içini görmüş müydünüz?

DSC06497

 

Salinas – tuz madenleri.

 

DSC06520

 

DSC06538

DSC06522

 

Las Grietas’a giderken.

DSC06529

DSC06530

Las Grietas.

Bir önceki günün dalışından sonra dizimin ağrısı dayanılmayacak bir hal alınca, bütün sabahı odada bacağıma buz kompres yaparak geçiriyorum. Fakat otelin buzdolabı o kadar eski ki, bir önceki gece dolduruğum su dolu poşetleri sabahında hala tam anlamıyla donmamış olarak buluyorum. Üstelik bunları dolaptan çıkarmamla on dakika içerisinde erimesi de bir oluyor.

Öğlene doğru odada kalmaktan sıkılınca tekrardan Las Grietas bölgesine gitmek için dışarı çıkıyorum. Bu sefer gelgitler nedeniyle su daha da yükselmiş, plajın alanı küçüldüğü gibi tuz madeninde de tuzdan çok su var. Las Grietas’a daha geç bir saatte gittiğim için kalabalık; ama işin güzel tarafı kanyon kayalıklarından suya atlamak için birbiri ile yarışan yereller de bölgede bulunuyorlar. Bir süre yerelleri izleyip onları cesaretlendirmeye uğraşıyoruz bölgedeki yabancılar olarak. Sonrasında ben Punta Estrada plajındaki duvar kenarı yerimi alıp kitabımı bitirmeye bakıyorum.

Şehir merkezine döndüğümde de The Rock isimli bara oturup akşam yemeğimi bir kadeh şarap eşliğinde yudumluyorum. Yemek sonrası dalış okuluna gidip sonraki günün dalışları için ekipmanları hazırlıyorum. Bu sırada dalış okulundaki diğer müşterilerden fiyatların tekrardan 150 USD’ye yükseldiğini öğreniyorum. İçten içe dalışları öncesinde ayarlayıp 120 USD’lik fiyatı ödediğime seviniyorum. Sonrasında da iskele kenarında bir tur atıyorum. Deniz kenarındaki parkta oynayan çocuklar, kaykay alanında değişik figürler sergilemeye çalışan gençlere tanık oluyorum. Ertesi günün dalışları için oldukça heyecanlı erkenden odaya dönüyorum.

25 Mart 2014, Salı.

DSC06478

Dalış yaptığımız Daphe kayası.

Screen Shot 2014-03-28 at 8.08.20 PM

Screen Shot 2014-03-28 at 8.08.32 PM

Screen Shot 2014-03-28 at 8.35.27 PM

Screen Shot 2014-03-28 at 8.18.12 PM

Günün dalışından manzaralar.

Dalış için 08:30’da dalış okulunun önünde buluşuyoruz. Eşyalarımızı alıp kapının önünden taksilere biniyoruz. Dalış noktaları adanın kuzey doğusunda bulunduğu için havaalanının bulunduğu Baltra Adası yakınlarından tekneye binmek daha mantıklı oluyor. Kırk beş dakika sonrasında adanın en kuzeyine vardığımızda burada bir süre ekibin tamamlanmasını bekliyoruz. Sonrasında da gelen botlarla dalış teknesindeki yerimizi alıyoruz. Dalış ekibinde Arjantinli kalabalık bir grup da bulunuyor. Bu grup on günlüğüne sadece dalış yapmaya Galapagos Adaları’na gelmişler. Her güne dalış ayarlamışlar.

İlk dalış noktamız Daphe. Dalış bölgesine giderken bizi takip eden yunus sürüsü güzel bir sürpriz oluyor her birimiz için. Dalış öncesinde brifingler veriliyor. Detaylı şekilde ne yapacağımız, nasıl bir bölgede dalacağımız anlatılıyor. Dalış için giydiğimiz kıyafetler 7 mm kalınlığında. Bunun nedeni suyun oldukça soğuk olması. Ama bu kıyafetlere girmek ve içinden çıkmak benim bütün dalışın en sevmediğim işi oluyor. Öyle ki kıyafetleri çekiştirmekten ellerim yara oluyor hep. İlk dalış oldukça keyifli geçiyor. Bir noktada binlerce balıktan oluşan bir sürüye denk geliyoruz. Ben nasıl oluyorsa aralarında buluyorum kendimi. Baktığım her yerde balık var; ama hiçbiri bana değmiyor bile. İkinci dalışı North Seymour’a yapıyoruz. Bu dalışın doruk noktası beyaz uçlu köpekbalıklarının toplandığı bölge oluyor. Burada ondan fazla köpekbalığı bulunuyor. Biz de bir kayanın arkasına saklanıp köpekbalıklarını izliyoruz. Her iki dalışta da görüş alanı oldukça kötü. Su içerisinde akıntılardan dolayı çok fazla partiküler bulunuyor, bu da görüş mesafesini kısaltıyor.

Dalışlar sonunda hep beraber yemek yiyoruz. Tekrardan Puerto Ayora’ya vardığımızda ise saat çoktan 18:00’i gösteriyor. Ben akşam yemeği için Galapagos Deli’ye uğruyorum. Yemek sonrası tatlım yine ev yapımı dondurma oluyor. Sonrasında da otele döndüğüm gibi uyuyakalmam bir oluyor.

24 Mart 2014, Pazartesi.

DSC06449

DSC06450

Punta Estrada plajı.

DSC06503

DSC06510

Tuz madeninin toz pembesi gölleri.

DSC06456

DSC06483

DSC06457

Las Grietas yolunda.

DSC06533

DSC06536

Las Grietas.

DSC06463

DSC06468

Plaj dönüşü beni bekleyen uykucu deniz aslanı.

DSC06470

DSC06471

Ninfas Gölü.

Sabah Tara’yı uyandırmak için ayağa kalktığımda onu çoktan uyanmış, kapımı çalmak üzereyken buluyorum. Tara’nın değişik bir özelliği var, söz konusu uyku olduğu zaman, uyanamıyor. Telefon, saat alarmları da işe yaramıyor. O yüzden uyandırmak için bizzat dürtmeniz gerekiyor. Bu nedenle kendisini karlımda uyanmış ve hazırlanmış görünce oldukça şaşırıyorum. Birlikte yakınlardaki küçük bir büfeye kahvaltıya gidiyoruz. Kahvaltı sonrasında da vedalaşıyoruz. Tara havaalanına gitmek üzere otobüs istasyonunun yolunu tutuyor, ben de “Las Grietas” isimli ününü çok duyduğum kanyona gitmeye karar veriyorum.

Las Grietas’a gidebilmek için iskeleden deniz taksisi ile 1 USD karşılığında karşı tarafa, yani Finch Bay tarafına geçmeniz gerekiyor. Finch Bay tarafında birkaç tane lüks otel ve restoran bulunuyor. Sonrasında da toprak yolu takip ederek on dakika ilerliyorsunuz. İlk olarak karşınıza “Punta Estrada” isimli plaj çıkıyor. Bu plaj kalabalıklardan uzak, sakin bir deniz ortamı için en ideal yerlerden bir tanesi. Plajı geçip bir beş dakika daha yürüdüğünüzde pembe beyaz gölcüklerden oluşan tuz madeni ile karşılaşıyorsunuz. Tuz madeninin etrafını bordo volkanik kayaçlar ve garip şekilli kaktüsler süslüyor. Bu noktadan sonra kahverengi kum yol üzerinden bir on beş dakika daha ilerlediğinizde karşınıza turkuaz suları ile son derece etkileyici kanyon çıkıyor. Kanyona varmak yirmibeş dakika, yarım saat kadar sürüyor. Henüz günün erken saatleri olduğu için, benden başka sadece 4-5 kişi var bölgede. Bir süre buz gibi tuzlu suyun içerisine atlayıp su içerisinde vakit geçiriyorum. Aynı zamanda soğuk suyun dizime de iyi geleceğini düşünüyorum. Dizim, kötü bir diş ağırısı gibi aşağıdan aşağıdan beni huzursuz etmeye ve canımı yakmaya devam ediyor. Kanyonda bir saat kaldıktan sonra Punta Estrada plajına gidiyorum. Duvar kenarına havlumu serip kitabımı okuyorum. On dakikada bir denize girme molası vermeyi ihmal etmiyorum. Suya girdiğimde bir sürü balığa ek olarak, kocaman vatozları da görebiliyorum.

Dönüşte deniz taksisindeki görevli benden para almıyor. Üstelik beni bıraktığı iskelede, çıkacağım rampanın tam da üzerinde tombik bir deniz aslanı uyuyor. Onu rahatsız etmemek ve uyandırmamak adına bir süre napacağımı şaşırıyorum, sonunda da hayvancağız horlamaya devam ederken yanından parmak uçlarımda geçiyorum.

Dönüşte hazır hala vaktim varken, daha önce kapalı bulduğum Ninfas Gölü’ne gitmeye karar veriyorum. Şansıma bu sefer göl açık. Bu küçücük adalarda doğanın her rengine, her güzelliğine rastlamak beni o kadar heyecanlandırıyor ki. Bir süre burada tahta yürüme yoluna oturup ayaklarımı sallandırıyorum. Etrafta uçuşan kuşları izliyorum. Bir süre sonra yanıma Galapagos Park koruma görevlisi geliyor. Muhabbete başlıyoruz. En sonunda da ağzındaki baklayı çıkarıyor. Beni bir önceki gün Playa de la Estacion’da gördüğünü, dövmemi beğendiğini söylüyor. Eğer vaktim varsa, görevi bitince beni gezdirebileceğini, yoksa da bir kahve içmek istediğini belirtiyor. Kibarca teklifini reddediyorum. Dalış okuluna gidip ertesi gün dalışı için ekipmanları ayarlıyorum. Erkenden odaya dönüp film izleyerek günü sonlandırıyorum.

23 Mart 2014, Pazar.

Sabah gözlerimizi açtığımızda Santa Cruz’a varmışız bile. Kahvaltı sonrasında herkesle vedalaşıp ana karaya bırakılıyoruz. Murat, uçağını yakalamak üzere otobüs istasyonuna gitmek üzere taksiye atlıyor. Danimarkalı Tara ve ben de otele dönüyoruz. Odalarımız çoktan hazır. İndirim istememe rağmen, Manuel bana sekiz gece için odayı gecelik 15 USD’den vermeyi öneriyor. Üstelik bir öncekine kıyasla odam daha geniş ve ana caddeyi görüyor.

Bir süre odalarda dinlendikten, son derece yavaş olan interneti kontrol ettikten sonra Tara ile dışarı çıkıyoruz. İlk durağımız kahvaltı için oturduğumuz meşhur Galapagos Deli oluyor. Bu mekanı daha önce Murat’tan duyduğum için denemek istiyorum. Hakkaten de mekanın son derece leziz ev yapımı dondurmaları var. Üstelik interneti de adadaki en hızlı internet. 2 saate yakın burada vakit geçirdikten sonra plaja gitmeye karar veriyoruz. Playa de la Estacion en yakın plaj olduğu için en mantıklı seçim gibi duruyor. 3 saate yakın güneş altına kitap okuyup denize giriyoruz.

Dönüş yolunda benim dalışlarımı ayarlamak için Nautilus Dalış Merkezi’nde duruyoruz. Adada sorduğum her yerin fiyatları 150 USD’den başlarken, Nautilis iki dalış başına 120 USD fiyat öneriyor. Ben de balıklama atlıyorum. Salı ve Perşembe günleri için kendime dalışları ayarlıyorum. İlk dalışımı Daphne ve North Seymour’a, ikincisini ise Gordon Rocks’a yapmak istiyorum. Böylece iyi olan sona kalsın ki doya doya tadına varayım diyorum. Otele döndüğümüzde soğuk duş, vantilatör önü ve dinlenme molası veriyoruz.

Akşam yemeği için tekrar buluştuğumuzda Tara beni gizli bir yere yemeğe götüreceğini söylüyor. Bir taksiye atlayıp kasabanın spor salonunun yakınlarında bulunan futbol sahalarının arkasına sıralanmış restoranlardan birine giriyoruz. Tara, buraya daha önce başkaları ile gelmiş ve yemeklerin son derece lezzetli olduğundan bahsediyor. Gerçekten de 7 USD karşılığında bir anda bütün masamızı dolmuş buluyoruz. Yediklerimizi sindirebilmemiz için dönüş yolunda yürümemiz gerekiyor. Otele gidip terasında yıldızların altında uykumuz gelene kadar sohbet ediyoruz.

22 Mart 2014, Cumartesi.

DSC06294

Isabela Adası’na doğru yola koyulduk.

DSC06301

DSC06305

Galapagos penguenleri.

DSC06310

DSC06287

Sierra Nerga yürüyüşünden.

DSC06313

DSC06315

Dünyanın en büyük ikinci krateri.

DSC06316

DSC06325

DSC06334

DSC06338

DSC06339

DSC06341

Fotoğrafımı bu kuş bombaladı!

DSC06348

Sierra Negra’dan.

DSC06354

DSC06357

DSC06364

Isabela’nın pembe filamingoları.

DSC06374

DSC06375

DSC06373

Puerto Villamil plajı.

DSC06376

Puerto Villamil’in en güzel barlarından biri: Beto’s Bar.

DSC06389

DSC06390

DSC06396

Isabela Adası’ndan.

DSC06400

DSC06402

Isabela Adası’na veda.

DSC06398

DSC06438

DSC06444

Tekneden gün batımı.

Sabah 07:00 gibi uyandığımızda teknenin motoru çoktan durmuş, yani Isabela Adası’na varmışız bile. Hep beraber kahvaltılarımızı yapıyoruz, sonrasında da ana karaya çıkmak üzere hazırlanıyoruz. Botla ana karaya geçerken adanın bize ilk sürprizleri de kendilerini göstermeye başlıyor. Suda son sürat yüzen Galapagos penguenleri!

Bize katılan bir grupla beraber iki yanı açık devasa kamyonların koltuklarına hoturup hoplayıp zıplayarak yaklaşık kırk dakika mesafedeki Sierra Negra’ya gidiyoruz. Isabela Adası’nda beşi aktif, biri sönmüş altı adet yanardağ bulunuyor. Bunlardan biri olan Sierra Negra ise tam tamına 535.000 yaşında. “Sierra Negra” siyah dağ anlaına geliyor. Dilerseniz bu yanardağın kraterine çıkabiliyorsunuz. Murat, en başta dizimi düşünerek, benim yolu çıkmamamı öneriyor. Ama ben durur muyum, yavaş yavaş arkadan arkadan da olsa yürüyüşü tamamlıyorum. Sonunda düzlüğe çıktığımızda karşılaştığımız manzara ise oldukça etkileyici. Dünyanın en büyük ikinci krateri boylu boyunca karşımızda uzanıyor. Bir süre manzarayı sindirdikten sonra bir süre daha ilerliyoruz ve harika bir manzaraya karşı mola veriyoruz. Burada bulunan kayaların üzerinde oturup yanımızda getirdiğimiz çıkınlarımızı açıyoruz ve öğle yemeklerimizi yeşil, mavi ve siyahın buluştuğu noktada yapıyoruz.

Dönüş yolu dizime çok yüklendiği için benim için biraz daha zor geçiyor. Normalde çıkışlardan çok, inişleri seven ben gruptan on dakika sonra bir saatlik iniş yolunu tamamlıyorum. Sonrasında yol üzerinde bir gölde durup pembe flamingolara tanık oluyoruz. Bu hayvanlar şu ana kadar gördüğüm en asil hayvanlar olabilirler. Bu noktadan sonra tekneye gidip dinlenmek için bir iki saatimiz var. Murat da, ben de tekneye dönmek istemiyoruz ve Isabela Adası’nın merkezi olan Puerto Villamil’de iniyoruz. Uçsuz bucaksız beyaz bir kumsalda piyasada kimsecikler yokken dolanıyoruz. Bembeyaz kumsalı renklendiren siyah kayaçlar, kayaçlar arasında saklı deniz iguanaları bulunuyor.

Biraz dolandıktan sonra buluşma noktamız olan Beto’s Bar’a demir atıyoruz. Deniz kokusu, okyanus esintisi, arkada yumuşak müzikler (Murat otel sahibinin müzikleri seçmediğini iddia ediyor). Huzur tam burada, tam bu anda. Gün batana kadar plajda kalıyoruz. Sonrasında gemiye geri dönüyoruz. Gemideki herkesin son günü olduğu için mürettebat kostümlerini giyiyor da geliyor yanımıza, bol bol fotoğfar çekiliyoruz. Akşam yemeği için güzel bir kokteyl ikram ediyorlar. Günün yorgunluğundan dolayı erkenden yataklara geçiyoruz.

21 Mart 2014, Cuma.

DSC06174

DSC06176

Puerto Ayora’nın tembel deniz aslanları.

DSC06178

DSC06180

DSC06182

Merkezden manzaralar.

DSC06185

DSC06186

DSC06195

DSC06192

Balık pazarı kocaman kuşları, hatta ve hatta deniz aslanlarını kendisine çekiyor. Hepsi payıma bir şey düşer mi derdinde.

DSC06199

DSC06260

1912’den önce doğmuş, Pinta Adası’nın son yaşayan kaplumbağası olarak bilinen Lonesome George 2012’de hayatını kaybetmiş.

DSC06201

Ada genelinde bitkileri sulamak için bu şekilde bir teknoloji kullanılıyor.

DSC06208

DSC06213

Galapagos kara iguanaları.

DSC06216

DSC06237

DSC06253

Charles Darwin Araştırma Merkezi’nde bulunan kaplumbağalar.

DSC06266

Bol kayalıklık Playa de la Estacion.

DSC06278

DSC06279

Kasabanın bembeyaz mezarlığı.

DSC06282

Puerto Ayora sokakları.

Murat’la mesajlaşmalarımız sonucunda, teknelerinin akşam üzerine doğru beni alacağını; ama kesin bir saati olmadığını öğreniyorum. Ben de günü ağırdan almaya karar veriyorum. Bir süre otelde oyalandıktan sonra eşyalarımı toparlayıp otelin görevlisi Manuel’e teslim ediyorum, yanıma beni birkaç gün idare edecek küçük bir çanta alıyorum.

İlk olarak yakınlardaki restoranlardan bir tanesine gidip kahvaltımı yapıyorum. Sonrasında da deniz kenarında buldukları kayalıklara yayılmış deniz aslanlarını izliyorum bir süre. Bu tombik ve sevimli hayvanlar, boğucu sıcakta buldukları gölge noktalara saklanmışlar ve esintinin tadını çıkarıyorlar. Sonrasında da Charles Darwin Araştırma Merkezi’ne doğru yürümeye başlıyorum. Burası merkezden on – on beş dakika uzakta yer alıyor.  Hava oldukça sıcak olduğu için birçok insan hala otel odalarında ya da klimalı mekanlarda vakit geçiriyor. Yol üzerinde balık pazarına denk geliyorum. Binlerce kocaman kuş ve bir deniz aslanı da payıma bir şey düşer mi diye bekliyor. Hayatımda gördüğüm en komik manzaralardan bir tanesi.

Araştırma merkezini ziyaret ettiğimde etrafta benden başka kimseler yok. Bu merkez 1959 yılında açılmış ve o zamandan günümüze adaları korumak adına araştırmalar gerçekleştirirken, bölgedeki eğitim projelerini de yönlendiriyor. Araştırma merkezinde sayısız ispinoz (bu kuşlar aynı zamanda, Charles Darwin’in evrim teorisinde önemli bir rol oynuyorlar), devasa kaplumbağalar, rengarenk kara iguanalarına da ev sahipliği yapıyor. Araştırma merkezinin bir bölümünde büyüme evresindeki kaplumbağaları da gözlemleyebiliyorsunuz.

Buradan çıktıktan sonra araştırma merkezi ile aynı alanda bulunan Playa de la Estacion isimli plaja gidiyorum. Bir süre güneş altında kitap okuyup denize giriyorum, bölge çok küçük ve benimle aynı anda plaja giren bir okul dolusu öğrenci bulunuyor. O yüzden fazla durmuyorum. Dönüş yolunda adanın beyazlarla kaplı mezarlığına uğramayı ihmal etmiyorum.

Kasabanın ana caddelerinden birisi olan Charles Darwin Bulvarı’nda Türkiye’nin sürreal yol heykellerini aratmayacak bir Charles Darwin köşesi bulunuyor. Arada kaplumbağa şeklinde bir motor da görünce günüme iyice renk geliyor.

Kasabanın merkezine dönüp dalış okullarını ve fiyatlarını sorguluyorum. Her yer aynı servisi sunsa da, aynı yerlere götürse de farklı fiyatlar mevcut. Neredeyse bir tam gün süren dalışlar, iki sefer dalışı kapsıyor. Ben de toplamda iki dalış yapmak istiyorum. Dalış okullarından öğrendiğime göre bölgedeki en iyi dalış noktası Gordon Rocks ve North Seymour. Özellikle Gordon Rocks’a dalabilmeniz için öncesinde en az yirmi dalış yapmış olmanız gerekiyor bölgenin zorlu koşullarından dolayı. Dalışları tekne turundan döndükten sonra ayarlamaya karar veriyorum.

Yakınlardaki restoranlardan bir tanesinde karnımı doyuruyorum. Sonrasında da iskele etrafında dolanırken Perez ile yine rastlaşıyorum. Banklardan bir tanesinde bir süre muhabbet ediyoruz. Perez, şehir merkezinde bulunan Ninfas Gölü’nü ziyaret etmemi öneriyor. Tortuga Koyu’na giden yolda bulunan bu göle gittiğmde kapılarının kapalı olduğunu görüyorum, bir süre önünde oturup beklemeye karar veriyorum. Bu sırada yanıma Guayaquilli 21 yaşında bir kız geliyor. Tatilini geçirmek üzere Guayaquil’e geldiğinden bahsediyor. Farkına varmadan iki saate yakın bir süreyi sohbet ederek geçiriyoruz. Gölün açılmayacağını anlayınca da otele dönmeye ve Murat’tan haber beklemeye karar veriyorum. Gün batımına yakın Murat iskelede olduğunu söylüyor ve biz tekrardan kavuşuyoruz.

Böylece iki günlüğüne sadece 120 USD ödeyerek Murat’ların teknesine ve Isabela Adası yolculuğuna dahil oluyorum. Teknede Murat’tan başka konuştuklarını hiç duymadığım Çek bir çift ve 3 Avrupalı kız bulunuyor. Saatler 21:00 olana kadar iskele açıklarında muhabbet ediyoruz, yemek yiyoruz, kart oyunları oynuyoruz. Bir noktada herkes mürettabatla salsa yapmaya başlıyor. Sonrasında da gece boyunca sürecek yavaş tempoda Isabela Adası’na doğru açılıyoruz. Gökyüzünü ve tekne suya çarptıkça kendilerini belli eden, denizin ateş böcekleri planktonları izliyoruz. Tekne tatlı tatlı sallanırken uykuya dalıyoruz.

20 Mart 2014, Perşembe.

DSC06087

Puerto Ayora limanı.

DSC06089

Kayalıkları süsleyen yengeçler.

DSC06090

Tortuga Koyu’na yürüyüş başlasın.

DSC06091

DSC06093

Volkanik kayaçlarda yer alan kaktüsler adalarda en sık göreceğiniz bitkiler.

DSC06094

Turuncu boğazlı kertenkeleler.

DSC06095

Yolun sonu plaj!

DSC06100

DSC06103

DSC06108

DSC06111

DSC06112

Plajda ilk vardığınız bölge upuzun muhteşem kumluk bir alan olsa da dalgalar çok kuvvetli.

DSC06116

DSC06118

Deniz iguanaları.

DSC06121

DSC06123

DSC06124

Tortuga Koyu’nun yüzmeye elverişli bölümü.

DSC06128

DSC06132

Cep boyutundaki köpekbalıkları kıyılarda yüzüyorlar.

DSC06139

DSC06156

Mangrovlar.

DSC06160

İguanalar ısınmak için birbirlerine yapışık duruyorlar.

Saatler 06:00’yı gösterirken uyuyakalmamayı başarmış bir şekilde check-in gişesinin yolunu tutuyorum. Galapagos Adaları’na yolculuk yapacakların check-in yaptırmadan önce ayrı bir gişeye gidip 10 USD’lik giriş ücretini ödemeleri gerekiyor. Bunun karşılığında size bir adet giriş kartı veriliyor. Bu evrağın bir parçasını çıkışta teslim edeceğiniz için kaybetmemeniz gerekiyor. Sonrasında da çantalarınız x-ray cihazından geçirilip yanınızda herhangi bir bitki vs var mı diye kontrol ediliyor. İşlemleri problemsiz bir şekilde hallettikten sonra heyecan içinde uçağımı beklemeye koyuluyorum.

Galapagos Adaları’na Ekvador’dan düzenli uçuşlar gerçekleştiren iki havayolu bulunuyor: LAN, TAME ve AEROGAL. Bu havayollarının fiyatları aşağı yukarı 350 – 500 USD arasında değişiyor. Uçuşlar ilk olarak Quito’dan kalkıyor, yarım saatlik bir yolculuktan sonra Guayaquil’de mola verip yolcu indirip bindiriyor, sonrasında da Ekvador karasından yaklaşık 1000 kilometre uzakta bulunan adalara doğru yola koyuluyor. Eğer uçuşunuzu Guayaquil’den alırsanız 50 USD’lik bir kar ediyorsunuz. Ekvador ana karası ve Galapagos Adaları arasında bir saatlik bir zaman farkı bulunuyor.

Galapagos Adaları, yaklaşık üç ile doksan milyon yıl arasında bir dönemde bölgede bulunan yanardağların yükselmeye başlaması ile ortaya çıkmış. Bölgedeki adaların birçoğu bu nedenle volkanik kayaçlardan oluşuyor. Adaların en önemli özelliklerinden bir tanesi, adalar iki okyanus akıntısının birleştiği bir noktada yer alıyor. Soğuk Humboldt Akıntısı ve sıcak Panama Akıntısı. Bu özelliği nedeniyle adalar, polar ve tropikal birçok canlı türünün de kaynaşma noktası olarak biliniyor. Farklı adalara uçabilseniz de ben uçuşumu Santa Cruz adasına gerçekleştiriyorum. Santa Cruz adasına giden uçuşlar Baltra Adası’na iniyorlar. Havaalanında çıkmadan önce adaya girişte bir 100 USD de ayak bastı parası ödemeniz gerekiyor. Havaalanından çıktıktan sonra ücretsiz servisler sizi Baltra Adası’nın minicik iskelesine götürmek için hazır bekliyorlar. Buradan karşı kıyıya geçmek için teknelere biniyorsunuz. Tekne yolculuğu on dakika bile sürmüyor. Sonrasında da başka bir otobüs ile adanın yerleşiminin yoğunlaştı Puerto Ayora’ya kırk beş dakikalık bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Bu sırada adanın dümdüz yollarından incecik bir şerit halinde adayı bölen ana yoldan iki tarafta volkanik kayaçlar, taşlar, garip bitkiler ve kaktüsler arasından ilerliyorsunuz. Adaya daha adım atalı dakikalar olmasına rağmen daha önce gördüğüm mekanlardan oldukça farklı bir yere geldiğimi anlayabiliyorum. Hava oldukça sıcak, boğucu ve nemli.

Adanın merkezi Puerto Ayora’ya geldiğimde ise Murat’ın benim için önceden ayarladığı Lirio y Mar isimli oteli buluyorum. Oteli işleten Manuel’den tek gece için bir oda istiyorum; çünkü ertesi gün kendisine beş günlük cruise ayarlamış Murat’ın teknesine iki günlüğüne dahil olmayı planlıyorum. Normalde adayı gezmenin iki yöntemi var. En sık tavsiye edileni ve muhtemelen en pahalı olanı cruise tekneleri. Adalar arasında 3-5-7 günlük yolculuklar ile çeşitli aktivitelere katıldığınız bu yolculukların en ucuzu, beş gün için 600 – 700 USD’den başlıyor. Teknenin modeline, konaklama koşullarına ve takip edeceğiniz rotaya bağlı olarak fiyatlar oldukça yüksek rakamlara çıkabiliyor.

Odaya yerleşip bir süre soluklandıktan sonra karnımı doyurmak için yakınlardaki yerel restorana gidiyorum. Şansıma yemek o kadar kötü geliyor ki, yarısından çoğunu yemeden masadan kalkıyorum. Puerto Ayora küçük, çok da sevimli olmayan bir kasaba. Turizmin etkisi ile kasabanın tarihinde yeni bir sayfa açılsa da, Galapagos’ta uğradığınız ilk yer bu merkez olursa sakın hayal kırıklığına uğramayın. Merkezde biraz turladıktan sonra Santa Cruz adasının en övülen noktalarından biri olan Tortuga Bay isimli koya gitmek üzere kolları sıvıyorum. Dizim hala çok ağrıdığı için son derece yavaş bir tempo ile yürürsem, bir problem çıkmayacağını düşünüyorum. Tortuga Koyu’na gitmenin iki yöntemi var, ya deniz taksileri de ya da yürüyüş. Ben adayı yeni yeni keşfe başladığım için yürümeyi tercih ediyorum. Adanın arka sokaklarından on dakikalık bir yürüyüş ile koyun girişini buluyorum. Burada isminizi giriş defterine yazdırmanız gerekiyor; çünkü koy sadece belirli saatler arasında halka açık. Sonrasında da kumsala uzanan turuncu toprak incecik yolda yürümeye koyuluyorum. Yol boyunca daha önce hiç görmediğim garip şekilli kaktüsler, turuncu boyunlu kertenkeleler, rengarenk kuşlar görüyorum. Yürüyüş yolu bir saate yakın sürüyor; ama ortam çok farklı olduğu için hiç sıkmıyor. Yol üzerinde koşanları ya da ellerinde sörf tahtaları plajdan geri dönenleri görebiliyorsunuz.

Yol sonunda terden sırılsıklam plaja vardığımda açık ara farkla hayatımda gördüğüm en güzel plaj ile karşılaşıyorum. Sonsuz uzanan bembeyaz kumlar, kristal berraklığında sular, toplasanız 20-30 kişi, gökyüzünün deniz ile birleştiği bu noktada dünya üzerinde bir tek siz varmışsınız hissini uyandırıyor. Girişte görevlinin anlattığı kadarıyla bu plaj genelde sörf yapanların tercih ettiği bir yer; fakat plajın sonuna kadar yürüyüp mangrovların bulunduğu kısımdan ilerlersem daha sakin ve yüzmek için elverişli başka bir koya varabileceğimi öğreniyorum. Plaj o kadar uzun ki yürü yürü bitmiyor; ama bir yandan içim de içime sığmıyor. İster istemez Kusura bakma pek sevgili Filipinler, hayatımda gördüğüm en güzel plaj ünvanını az önce kaybettin. demeden geçemiyorum.

Ayaklarım şıpıdık şıpıdık sularda plajın sonundaki mangrovlara vardığımda gölgeye uzanmış sayısız deniz iguanası ile karşılaşıyorum. Bu hayvanlar türünün okyanusta yüzebilen tek örneği olduğu için Galapagos deniz iguanası olarak adlandırılıyor. Bu kocaman siyah soğuk kanlı hayvanların ısınmak için neredeyse üst üste birbirlerine girmiş şekilde yattıklarını görebiliyorsunuz. Mangrovların hemen yanı başından bitişik koya olan kum yolu geçince bölgede güneşlenen ve denize giren herkesin nerede toplandığını da anlamış oluyorum. Burada ben de kendime bir yer açıp berrak sulara kendimi bırakıyorum. Bir yandan da ağrımaya başlamış dizim, içten içe “Yine yaptın yapacağını. dedirtiyor bana. 17:00’ye kadar plajda kalıyorum. Sonrasında yakınlarda bulunan görevli yavaş yavaş dönüş vaktinin geldiğini hatırlatıyor bize. Uçakta uyumuş olsam da 35 saatten fazladır yatak görmemiş biri olarak odaya gidip biraz dinlenmenin iyi geleceğini düşünüyorum.

Dönüş yolunda kıyılarda minik köpekbalıklarına denk geliyorum. Oyuncak boyutunda olan bu minicik köpekbalıkları yarım metre kadarlar; ama kıyıda küçük balıkları kovalamakla meşguller. Kuyrukları ile yuvarlaklar çizerek yüzen köpekbalıklarını bir süre izliyorum. Dönüş yolunda plaja koşu yapmaya gelmiş bölgenin yereli Perez ile tanışıyorum. Dönüş yolu boyunca muhabbet ederek ilerliyoruz. Perez bana bölgenin gezilecek yerleri, insanları ve yemekleri hakkında ipuçları veriyor. Kasabanın merkezine vardığımızda ise Perez ile ayrılıyoruz. Ben merkezin tek büyük süpermarketine gidip akşam için yiyecek bir şeyler alıyorum. Sonrasında da gün batımı öncesinde bir süre iskelede yürüyüp iskele duvarlarına yapışmış, dalgalar arasından kendilerini belli eden canlı turuncu kırmızı yengeçlere göz atıyorum. Sonrasında da gün kararmaya yakınken hostele dönüp vantilatörü kendime çevirip ağrı kesicileri mideye indirdikten sonra harika bir uykuya dalıyorum.