Guayaquil, Ekvador.

Standard

7 Nisan 2014, Pazartesi.

DSC07098

DSC07100

DSC07103

DSC07104

DSC07108

 

Parque Seminario ve iguanaları.

DSC07116

DSC07117

DSC07118

 

Nehir kenarının yenilenmiş yüzü: Malecon 2000.

DSC07120

 

Rengarenk Las Penas isimli mahalle.

DSC07123

 

DSC07151

DSC07131

DSC07134

DSC07135

 

Cerro Santa Ana’ya çıkışta merdivenler numaralandırılmış.

DSC07136

 

Tepede sevimli bir deniz feneri bulunuyor.

DSC07138

DSC07144

Guayaquil manzaraları.

 

Sabah son anda kararımı değiştirerek Cuenca yerine, Ekvador’un en büyük şehri Guayaquil’e gitmeye karar veriyorum. Cuenca’ya giden ilk otobüs 06:00’da olduğu için, aynı şekilde Guayaquil’e giden otobüslerin de erken kalktığını varsayıyorum. Erkenden uyanıp konakladığım otelin karşısında yer alan otobüs istasyonunun yolunu tutuyorum. İstasyona vardığımda Guayaquil otobüsünün 09:00’da olduğunu öğrenince kısa çaplı bir şaşkınlık geçiriyorum. Otelime geri dönüp bir iki saat daha uyumak için tekrardan odamın anahtarını istiyorum.

09:00 otobüsüne sadece 5 USD vererek Guayaquil’in yolunu tutuyorum. Yol dört saat sürüyor. Öğlene doğru Guayaquil’e vardığımda ise son derece sıcak ve nemli bir hava beni karşılıyor. Öyle ki Alausi’nin soğuk, kapalı ve yağmurlu havasından sonra üstümde bulunan kat kat kıyafetlerden bir an önce kurtulasım geliyor. Guayaquil otobüs istasyonu, havaalanına yakın bir bölgede şehir merkezinden uzakta bulunuyor. Şehir merkezinde ayarladığım El Manso Boutique Hostel’e gitmek için taksiye 5 USD veriyorum. Hostele geldiğimde son derece güzel bir koloniyel evin içerisinde, şık bir cafe ile karşılaşıyorum. Meğersem bu hostel, konaklama alternatiflerinden çok organik yiyecekler hazırlayan cafe’si ile meşhurmuş. Cafe’nin sonlarına doğru basık küçücük bir odada ranzaların yer aldığı, konaklayacağım oda bulunuyor. Odaya eşyalarımı koyup bir süre klima sayesinde soluklandıktan sonra da Guayaquil’i keşfetmek için dışarı çıkıyorum.

Guayaquil ne romantiktir ki adını kabile şefi Guayas ve eşi Quil’in aşkından alıyor. Şehir 1537’de kurulmuş olsa da, Quito ve Cuenca’nın aksine koloniyel güzellikten yoksunluğu ile biliniyor. Bunun en temel nedeni de şehirde 1896’da çıkmış yangının neredeyse bütün binaları yerle bir etmiş olması.

Şehri gezmeye ilk olarak karışık, kalabalık ve modern sokaklarında bir tur atarak başlıyorum. Şehir merkezinde en ilgi çekici yanlardan bir tanesi “Parque Historico Guayaquil”. Burası 19. yüzyılda bir Ekvador çiftliğinin nasıl olduğunu sergilerken, şehrin 100 yıl önce nasıl göründüğüne de ışık tutuyor.

Şehir merkezinde farklı parklar ve kiliseler yer alıyor. 1880 yılından kalma “Parque Seminario” şehrin katedralinin yanıbaşında bulunuyor. Bu park aynı zamanda “Iguana Park” olarak da biliniyor, parkta cirit atan iguanalardan dolayı.

Sonrasında da şehrin en turistik yerlerinden biri olan Malecon Simon Bolivar” ya da diğer adıyla “Malecon 2000″e yöneliyorum. Nehir kenarına kurulmuş ve Guayaquil’in değişen yüzünü yansıtan bu yürüyüş yolu vatandaşlar için adeta bir araya gelme mekanı olmuş. 3.2 kilometre boyunca uzanan yol üzerinde çeşiti gözlem kuleleri, restoranlar, heykeller, oyun parkları yer alıyor.

Malecon’un sonuna vardığınızda ise şehrin en renkli kısmına denk geliyorsunuz. “Las Penas” ismi verilen ve rengarenk binalardan oluşan bu tepecik, geçmişin suç oranı yüksek ve tehlikeli şehrini, güvenilir ve turistik hale getirmek için oluşturulmuş projelerden bir tanesi. Restore edilmiş binalar arasında ilerlerken butik otelleri, restoranları, cafe’leri, hediyelik eşya dükkanlarını bulabiliyorsunuz. “Cerro Santa Ana” tepesini çıktığınızda ise şehrin en güzel manzaraları karşınıza diziliyor. İşin komik tarafı, tepeye çıkana kadar her köşe başında bir turist polisi bulunuyor ve her seferinde ben geçerken bir sonrakine telsizler aracılığıyla geldiğimi haber veriyorlar. Tepeye çıktığımda ise muhteşem manzaralara ek olarak, bir adet mavi deniz feneri ile karşılaşıyorum. Bir süre buradaki banklarda oturup manzarayı izliyorum. Ziyaret etmek isterseniz yine bu bölgede “Museo Antropologico y de Arte Contemporaneo” yani MAAC isimli Antrepoloji ve Modern Sanatlar Müzesi yer alıyor; ama ben müzeyi es geçiyorum.

Gün batımında nehir kenarından yürüyerek şehir merkezine geri dönüyorum. Yol üzerinde denk geldiğim restoranlardan birinde karnımı doyuruyorum. Sonrasında da sıcak hava ile çok fazla mücadele edemeyeceğime karar verince hostelin yolunu tutuyorum. Hostelin DVD koleksiyonundan bir film alıp odada tek başıma olmanın tadına varıyorum.

Reklamlar

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s