Monthly Archives: Mayıs 2014

Cuenca, Ekvador.

Standard

9 Nisan 2014, Çarşamba.

DSC07222

DSC07223

DSC07227

DSC07238

DSC07242

 

İnkalar bu delikli kayayı takvim olarak kullanmışlar.

DSC07257

DSC07262

DSC07266

 

Ingapirca yakınlarında yer alan, dikkatli bakıldığında bir surat ortaya çıkan kayalar.

DSC07269

 

Ingapirca’dan görüntüler.

DSC07270

IMG_4994

IMG_4996

IMG_4997

IMG_4999

 

Panama Şapkası Müzesi’nden.

Ekvador’da bulunan en önemli İnka kalıntıları Cuenca’ya neredeyse bir saat uzaklıkta  bulunan Ingapirca isimli küçük şehirde yer alıyor. Ingapirca’ya günük turlar 30-40 USD’den başladığı için, ben tek başıma gitmeyi tercih ediyorum. Cuenca otobüs istasyonundan öğrendiğime göre Ingapirca’ya her gün saat 09:00 ve 13:00’de otobüsler kalkıyor ve bu otobüsler 13:00 ve 16:00’da Cuenca’ya geri dönüyorlar. Yolculuk iki saat sürüyor ve bilet fiyatları da tek yön 3 USD.

Sabah erkenden otelden çıkıp ilk otobüsü yakalamak üzere otobüs istasyonuna yürüyorum. 09:00 otobüsüne biniyorum ve 11:00’e doğru Ingapirca’ya varıyorum. Kalıntılara girebilmeniz için düzenli rehberli turlar ayarlanıyor. Bizi de bir on dakika beklettikten sonra diğer yabancılarla beraber ingilizce bir tura dahil ediyorlar. Tur yaklaşık bir buçuk saat sürüyor. Bu süre boyunca bölge hakkında oldukça ilginç bilgiler öğreniyoruz, rehberimiz bize her türlü detayı anlatıyor.

Ingapirca, yerel Quechua dilinde “İnka Duvarı” anlamına geliyor. Bölgede İnkalardan önce 500 yılında bölgeye yerlemiş Cañari’ler yaşadığı için iki gruba da ait mimari etkileri görebiliyorsunuz. Bütün komplekse tepeden baktığınızda ise zıplayan bir puma ile karşılaşıyorsunuz. Hem Cañarilerin, hem de İnkaların bölgeyi dini nedenlerle kullandığına inanılıyor. İnkalar bölgeye geldiklerinde, Cañari erkeklerinin Cusco’ya gitmesini isteyip kadınlarla kendileri evlenmişler. Böylece sadece bölgeyi değil, kültürü de işgal etmişler. Bölgedeki oval şekilli yapıların Cañari etkisi ile ortaya çıktığı düşünülüyor.

Dönüş yolunda 13:00 otobüsünü yakalıyoruz ve öğleden sonraya doğru Cuenca’ya varıyoruz. ABD’li Luke ve Hollandalı Judith ile beraber otobüs istasyonundan şehir merkezine doğru ilerliyoruz. Ben onlara Panama Şapkası Müzesi’ni gezeceğimi söyleyince onlar da bana katılmaya karar veriyorlar. İsminin aksine Panama Şapkaları’nın anavatanı Ekvador. Bu nedenle Cuenca’da da bu şapkaların üretildiği, sergilendiği ve yapımının anlatıldığı bir müze bulunuyor. Müzede, şapka yapımının farklı aşamaları uygulamalı olarak bize anlatılıyor. Üstelik el yapımı iyi kalite bu şapkaların fiyatlarının 25  ile 2500 USD arasında değiştiğini öğreniyoruz. Sonrasında müzenin çatı katından şehir manzarasını izledikten sonra şehrin ana meydanı etrafında bulunan meşhur dondurmacılarından birini denemeye karar veriyoruz. Dondurmalar kimseyi hayalkırıklığına uğratmıyor. Bir süre oturup muhabbet ettikten sonra da veda edip ayrılıyoruz.

Aynı akşam için benim Peru’nun Chiclayo şehrine otobüsüm bulunuyor. Super Semeria isimli firma aracılığıyla ayarladığım 20 USD’lik otobüs biletim ve 12 saat süreceğini öğrendiğim yolculuğum için otelden sırtçantamı aldıktan sonra otobüs istasyonuna doğru yola koyuluyorum.

8 Nisan 2014, Salı.

DSC07156

DSC07159

 

IMG_4881

IMG_4889

DSC07162

DSC07168

DSC07171

DSC07173

DSC07175

DSC07181

DSC07183

DSC07184

DSC07186

DSC07187

DSC07189

 

Cuenca sokakları.

DSC07192

DSC07194

DSC07197

Sokakları süsleyen duvar resimleri.

DSC07203

 

Şehri ikiye bölen Tomebamba Nehri.

DSC07213

 

Şehrin renkli meyva sebze pazarından.

Erkenden uyanıp hostelden çıkışımı yapıyorum. Bir taksiye atlayıp otobüs istasyonunun yolunu tutuyorum. Guayaquil’den Cuenca’ya düzenli otobüsler olduğu için, otobüs bulmak da zor olmuyor. 8 USD karşılığında biletimi alıyorum. Cuenca’ya yolculuk üç saat sürüyor. Cuenca otobüs istasyonu şehrin koloniyel merkezine görece yakın bir noktada bulunduğu için taksiye binmek yerine ayarladığım otele yürümeyi tercih ediyorum.

Yağmurlu Cuenca sokaklarından ilerleyerek yirmi dakika içerisinde otelime varıyorum. 10 USD’ye ayarladığım, şehrin göbeğinde yer alan Check-Inn B&B isimli bu otel oldukça rahat geliyor. Öyle ki odaya girdikten sonra bir süre odadan çıkamıyorum. Bir önceki gecenin bölük pörçük uykusunun yorgunluğunu üzerimden atmaya uğraşıyorum.

Sonunda dışarı çıktığımda ise gördüğüm en güzel koloniyel şehirlerden bir tanesi ile karşılaşıyorum. Ekvador’un en büyük üçüncü şehri olan Cuenca, 2500 metre yükseklikte bulunuyor. İspanyollar gelmeden önce (Cusco’dan sonra) İnka Uygarlığı’nın en önemli ikinci şehri sayılan Cuenca etrafında önemli İnka kalıntıları bulunuyor.

Şehrin kalbi “Parque Calderon” isimli parkta atıyor. Burada Eski ve Yeni Katedral bulunuyor. İnşasına 1557 yılında başlanmış olan Eski Katedral yani “Iglesia del Sagrario” şehirdeki en eski yapı olarak biliniyor. Yeni Katedral’in 1967 yılında açılması ile beraber, Eski Katedral de müzeye dönüştürülmüş. İsterseniz 2 USD karşılığında bu müzeyi gezebiliyorsunuz. Gök mavisi kubbeleri ile dikkat çeken Yeni Katedral ise harika bir terasa ev sahipliği yapıyor. Sadece 1 USD ödeyerek şehrin en güzel manzaralarına buradan tanık olabiliyorsunuz. Hemen yakınlarda bulunan “Mercado de las Flores” yani çiçek pazarında şehrin rengarenk ve taze çiçeklerini görebiliyorsunuz. Bu pazarın önemi, kuruluş amacında yatıyor. 20. yüzyılın başlarında kadınların çalışmasına izin verilmediği için, erkekler bu küçük pazarın kadınlar için açılmasına karar vermişler.

Şehrin her köşesinde rengarenk binalar, etkileyici yapılar, tarihi kiliseler ve ilginç müzeler  bulunuyor. Üstelik “Mirador de Turi”ye çıkarsanız da şehrin uçsuz bucaksız renklerine net bir şekilde tanık olabiliyorsunuz. Turi, yerel Quechua dilinde ikiz anlamına geliyor. Tepeden ikiz dağları görebildiğiniz için bu adı alıyor.

Ben iki üç saate yakın sokaklarda dolandıktan sonra ana meydan yakın güzel bir restorana girip karnımı doyuruyorum. Hava kararmaya yakınken de otelimin yolunu tutuyorum.

Reklamlar

Guayaquil, Ekvador.

Standard

7 Nisan 2014, Pazartesi.

DSC07098

DSC07100

DSC07103

DSC07104

DSC07108

 

Parque Seminario ve iguanaları.

DSC07116

DSC07117

DSC07118

 

Nehir kenarının yenilenmiş yüzü: Malecon 2000.

DSC07120

 

Rengarenk Las Penas isimli mahalle.

DSC07123

 

DSC07151

DSC07131

DSC07134

DSC07135

 

Cerro Santa Ana’ya çıkışta merdivenler numaralandırılmış.

DSC07136

 

Tepede sevimli bir deniz feneri bulunuyor.

DSC07138

DSC07144

Guayaquil manzaraları.

 

Sabah son anda kararımı değiştirerek Cuenca yerine, Ekvador’un en büyük şehri Guayaquil’e gitmeye karar veriyorum. Cuenca’ya giden ilk otobüs 06:00’da olduğu için, aynı şekilde Guayaquil’e giden otobüslerin de erken kalktığını varsayıyorum. Erkenden uyanıp konakladığım otelin karşısında yer alan otobüs istasyonunun yolunu tutuyorum. İstasyona vardığımda Guayaquil otobüsünün 09:00’da olduğunu öğrenince kısa çaplı bir şaşkınlık geçiriyorum. Otelime geri dönüp bir iki saat daha uyumak için tekrardan odamın anahtarını istiyorum.

09:00 otobüsüne sadece 5 USD vererek Guayaquil’in yolunu tutuyorum. Yol dört saat sürüyor. Öğlene doğru Guayaquil’e vardığımda ise son derece sıcak ve nemli bir hava beni karşılıyor. Öyle ki Alausi’nin soğuk, kapalı ve yağmurlu havasından sonra üstümde bulunan kat kat kıyafetlerden bir an önce kurtulasım geliyor. Guayaquil otobüs istasyonu, havaalanına yakın bir bölgede şehir merkezinden uzakta bulunuyor. Şehir merkezinde ayarladığım El Manso Boutique Hostel’e gitmek için taksiye 5 USD veriyorum. Hostele geldiğimde son derece güzel bir koloniyel evin içerisinde, şık bir cafe ile karşılaşıyorum. Meğersem bu hostel, konaklama alternatiflerinden çok organik yiyecekler hazırlayan cafe’si ile meşhurmuş. Cafe’nin sonlarına doğru basık küçücük bir odada ranzaların yer aldığı, konaklayacağım oda bulunuyor. Odaya eşyalarımı koyup bir süre klima sayesinde soluklandıktan sonra da Guayaquil’i keşfetmek için dışarı çıkıyorum.

Guayaquil ne romantiktir ki adını kabile şefi Guayas ve eşi Quil’in aşkından alıyor. Şehir 1537’de kurulmuş olsa da, Quito ve Cuenca’nın aksine koloniyel güzellikten yoksunluğu ile biliniyor. Bunun en temel nedeni de şehirde 1896’da çıkmış yangının neredeyse bütün binaları yerle bir etmiş olması.

Şehri gezmeye ilk olarak karışık, kalabalık ve modern sokaklarında bir tur atarak başlıyorum. Şehir merkezinde en ilgi çekici yanlardan bir tanesi “Parque Historico Guayaquil”. Burası 19. yüzyılda bir Ekvador çiftliğinin nasıl olduğunu sergilerken, şehrin 100 yıl önce nasıl göründüğüne de ışık tutuyor.

Şehir merkezinde farklı parklar ve kiliseler yer alıyor. 1880 yılından kalma “Parque Seminario” şehrin katedralinin yanıbaşında bulunuyor. Bu park aynı zamanda “Iguana Park” olarak da biliniyor, parkta cirit atan iguanalardan dolayı.

Sonrasında da şehrin en turistik yerlerinden biri olan Malecon Simon Bolivar” ya da diğer adıyla “Malecon 2000″e yöneliyorum. Nehir kenarına kurulmuş ve Guayaquil’in değişen yüzünü yansıtan bu yürüyüş yolu vatandaşlar için adeta bir araya gelme mekanı olmuş. 3.2 kilometre boyunca uzanan yol üzerinde çeşiti gözlem kuleleri, restoranlar, heykeller, oyun parkları yer alıyor.

Malecon’un sonuna vardığınızda ise şehrin en renkli kısmına denk geliyorsunuz. “Las Penas” ismi verilen ve rengarenk binalardan oluşan bu tepecik, geçmişin suç oranı yüksek ve tehlikeli şehrini, güvenilir ve turistik hale getirmek için oluşturulmuş projelerden bir tanesi. Restore edilmiş binalar arasında ilerlerken butik otelleri, restoranları, cafe’leri, hediyelik eşya dükkanlarını bulabiliyorsunuz. “Cerro Santa Ana” tepesini çıktığınızda ise şehrin en güzel manzaraları karşınıza diziliyor. İşin komik tarafı, tepeye çıkana kadar her köşe başında bir turist polisi bulunuyor ve her seferinde ben geçerken bir sonrakine telsizler aracılığıyla geldiğimi haber veriyorlar. Tepeye çıktığımda ise muhteşem manzaralara ek olarak, bir adet mavi deniz feneri ile karşılaşıyorum. Bir süre buradaki banklarda oturup manzarayı izliyorum. Ziyaret etmek isterseniz yine bu bölgede “Museo Antropologico y de Arte Contemporaneo” yani MAAC isimli Antrepoloji ve Modern Sanatlar Müzesi yer alıyor; ama ben müzeyi es geçiyorum.

Gün batımında nehir kenarından yürüyerek şehir merkezine geri dönüyorum. Yol üzerinde denk geldiğim restoranlardan birinde karnımı doyuruyorum. Sonrasında da sıcak hava ile çok fazla mücadele edemeyeceğime karar verince hostelin yolunu tutuyorum. Hostelin DVD koleksiyonundan bir film alıp odada tek başıma olmanın tadına varıyorum.

Alausi, Ekvador.

Standard

6 Nisan 2014, Pazar.

DSC06950

Baños’ta şeker kamışından yapılan şekerlemeler çok meşhur.

DSC06952

DSC06953

 

Baños’a veda ederken.

DSC06955

 

Riobamba sokakları.

IMG_4452

IMG_4485

IMG_4530

IMG_4533

 

IMG_4548

IMG_4561

Riobamba – Alausi arasındaki yol etkileyici manzaralarla dolu.

DSC06960

DSC06961

DSC06962

DSC06965

DSC06966

DSC06969

DSC06971

DSC06972

DSC06973

DSC06975

 

Alausi pazarından.

IMG_4584

DSC06977

DSC06980

DSC06981

 

Her yerelde mutlaka göreceğiniz, tavuskuşu tüyü ile taçlandırılmış şapkalar.

DSC06982

DSC06983

DSC06988

DSC06990

 

Alausi’den görüntüler.

DSC06994

DSC06996

DSC07000

DSC07023

 

IMG_4650

IMG_4673

IMG_4682

IMG_4701

IMG_4710

IMG_4713

IMG_4773

DSC07026

DSC07042

DSC07047

DSC07057

DSC07068

DSC07069

DSC07070

Alausi ve Sibambe arasında çalışan ”Devil’s Nose” yani ”Şeytanın Burnu” treni dünyanın en tehlikeli tren yollarından bir tanesi olarak biliniyor.

Yine yağmurlu bir Baños sabahına uyanıyorum. Konakladığım otel, otobüs istasyonuna çok yakın olduğu için çıkışımı yapıp istasyonun yolunu tutuyorum. Görevlilere Riobamba’ya gitmek istediğimi belirtiyorum. İstasyonda değil de, yol kenarında bir köşede beklememi söylüyorlar. Bir on beş dakika bekledikten sonra eski püskü otobüsümüz geliyor. 2 USD ödeyip otobüsteki yerimi alıyorum. Riobamba’ya giden yol 1,5 – 2 saate yakın sürüyor. Yol boyunca kıvrık yollarda ilerliyoruz. Riobamba’ya vardığımızda otobüs, istasyona girmiyor. Görevli beni bir köşede indirirken eliyle istasyonun yönünü işaret ediyor. Ben de yakın sanıyorum. Amacım Riobamba’dan gitmek istediğim Alausi şehrine gidecek başka bir otobüse binmek.

Yürümeye koyuluyorum. Pazar günü olmasının da etkisiyle sokaklarda neredeyse kimse yok ve bütün dükkanlar kapalı. Bir blok, üç blok, beş blok, on blok derken ben bir türlü istasyonu bulamıyorum. Her sorduğum insan da ya farklı bir yönü işaret ediyor, ya da bilmediğini söylüyor. Sonunda pes edip bir taksiye atlıyorum. Taksi beni istasyonda bıraktığında, otobüs istasyonunu gerçekten de neden bulamadığımı daha iyi anlıyorum. Alausi şehrine gidecek ilk otobüse 2 USD karşılığında biletimi aldıktan sonra istasyon içerisindeki küçük büfelerden bir tanesinde karnımı doyuruyorum. Alausi’ye olan yolculuğum da bir buçuk saat sürüyor. Alausi’ye gitmek istememdeki ana sebep Ekvador’un en ünlü tren hatlarından bir tanesinin “Devil’s Nose”un yani “Şeytanın Burnu” tren hattının buradan başlaması. Daha önce bu hat Riobamba’dan başlıyormuş; fakat hattın geri kalanını kapatmışlar. Şu anda oldukça turist hale gelmiş hat sadece Alausi – Sibambe arasında yolculuk yapıp Sibambe’de kısa bir moladan sonra Alausi’ye geri dönüyor. Bütün yolculuk ise sadece iki buçuk saat kadar sürüyor. Tren Çarşambadan Pazar gününe her gün 08:00, 11:00 ve 15:00 saatlerinde seferler düzenliyor. Salı günleri ise sadece 08:00 ve 11:00’de. Detaylı bilgilere www.ecuadorbytrain.com sitesinden ulaşılabiliyor.

Alausi otobüs istasyonu şehrin hemen kalbinde bulunuyor. Şehir o kadar küçük ki, otobüs istasyonu ve tren istasyonu arasında yürümek on dakikadan fazla sürmüyor. Tren istasyonuna varınca 25 USD karşılığında tren biletimi alıyorum. Sonrasında hala iki saat vaktim varken şehri dolanmaya koyuluyorum. Biraz da Pazar günü olmasının etkisiyle şehir rengarenk. Özellikle kadınlar parlak renkli etekleri, etekleri ile uyumlu çorapları ve şalları ile harika bir manzara oluşturuyorlar. Kıyafetlerini tamamladıkları tavus kuşu tüylü şapkaları ile sokaklarda dolanırken hayran hayran onları izlemekten kendimi alamıyorum. Özellikle şehrin ana meydanında kurulmuş pazarda yakınlardaki kasabalardan gelmiş yerellere rastlıyorum. Tavuk, Gine domuzu, tavşan satanlar; çeşit peynirleri ve süt ürünlerini cam tezgahlarda pazarlayanlar, meyve ve sebze tezgahları hepsi ama hepsi şehri çabucak sevmeme neden oluyor. Alausi’den sonra gideceğim şehir Guayaquil olunca, şehrin havası da oldukça hoşuma gidince bir gece burada konaklamaya karar veriyorum ve 10 USD karşılığında otobüs istasyonunun hemen karşısındaki Hotel Europa’da tertemiz bir odayı ayarlıyorum. Sonrasında da tren saati gelene kadar sokaklarda dolanıyorum.

Saatler 15:45’i gösterdiğinde de istasyona yöneliyorum. “Nariz del Diablo” yani “Şeytanın Burnu” 1873 yılında inşasına başlanmış bir mühendislik harikası. Bu tren yolu, Ekvador’un kıyı kesimleri ile iç bölgelerini birleştirdiği için muazzam bir öneme sahip. Yerellere ek olarak tren yolunun inşası için İngiliz kolonilerinden çalışanlar getirilmiş. Tropik iklimlerde yaşayan bu insanların hastalıklara daha dayanıklı olduğu düşünülmüş. 4000 Jamaikalı, 240 Porto Rikolu, 204 Barbadosluya ek olarak 500 tutuklu tren yolu inşasında çalışmış. İnşaatı tamamlamaları koşulu ile bu insanlara özgürlük sözü verilmiş. Sadece tropik hastalıklar ve zorlu topografik koşullar nedeniyle değil; ama kaya yapıları nedeniyle de bu tren yoluna “dünyanın en zorlu tren yolu” denmiş. Normalde Guayaquil’den Quito’ya uzanan tren yolu günümüzde sadece Alausi ve Sibambe arasında işliyor. Eskiden tren vagonlarının üstünde yolculuk yapma olanağınız varken, bir kaza sonrası bunu da kaldırmışlar. Muhteşem dağ yamaçlarından ilerleyen tren zigzaglar çizerek 1000 metre kadar alçalıyor. Bu nedenle de dünyanın en dik tren inişi olarak biliniyor.

“Şeytanın Burnu” isminin farklı yorumları var. Bazıları tepeler burunu andırdığı ve oldukça zorlu olduğu için bu ismi aldığını söylerken, bazıları tren yolunun inşası sırasında işçilere şeytanın gözüktüğü konusunda ısrarcı.

Sibambe’ye kadar olan yolculuk boyunca o kadar harika manzaralara tanık oluyoruz ki bir an için bile gözlerimi kırpasım gelmiyor. Tren vagonları keskin yokuşlara bakacak şekilde ilerliyor ve muazzam And Dağları arasında bize yol açıyor. İnsan hayret ediyor, unutulmuş bu dağlara bu tren yolu nasıl inşa edildi diye. Sibambe’ye vardığımızda yerel kostümlerle bir grup bize dans gösterisi sunuyor. Gösteriyi izledikten sonra merdivenlerin yukarısında yer alan müzeyi ziyaret ediyorum, sonrasında da tren istasyonunun cafe’sinde ikram edilen atıştırmalıkları yemek üzere cafe’ye yöneliyorum. Sibambe’de verdiğimiz kırk beş dakikalık bir moladan sonra Alausi’ye geri dönüyoruz. Dönüş yolunda tren biraz daha hızlı ilerliyor.

Şehre vardığımızda sokakların yavaş yavaş boşalmaya başladığını fark ediyorum. Son bir tur daha atıp ben de hostelin yolunu tutuyorum.

Baños de Agua Santa, Ekvador.

Standard

5 Nisan 2014, Cumartesi.

DSC06885

DSC06893

DSC06896

 

Salto del Puente.

DSC06899

DSC06902

 

Manto de la Novia.

DSC06908

DSC06909

DSC06910

 

Herhalde dünyanın en korkunç çöp tenekeleri bu palyaçolar.

DSC06911

DSC06924

DSC06927

DSC06930

 

Dünyanın sonundaki salıncak!

DSC06931

DSC06933

DSC06935

DSC06937

 

Dönüş yolunda gökkuşağı.

DSC06940

DSC06941

DSC06942

DSC06945

DSC06946

DSC06947

DSC06948

 

Gine domuzları Peru’nun en meşhur yiyecekleri arasında yer alıyor.

DSC06949

Baños sokakları.

 

Bir önceki günden “El Trole” otobüslerinin hem kuzeydeki, hem de güneydeki otobüs istasyonlarına gittiğini öğrenince, sabah erkenden hostelden çıkışımı yapıyorum ve Plaza Grande yakınlarındaki El Trole istasyonuna gidiyorum. Otobüsün gelmesi için bir yirmi dakika beklemem gerekiyor. Otobüs görece boş olduğu için bütün yol boyunca rahat rahat ilerliyorum. İstasyona vardığımda ise Baños de Agua Santa, nam-ı diğer, Baños’a gidecek ilk otobüse atlıyorum. Yol iki buçuk saat sürüyor.

Baños’a vardığımda ise daha önceden rezervasyon yaptırmadığım için otel arama macerası başlıyor. Şansıma ziyaret ettiğim otellerin birçoğu ya dolu, ya da oldukça pahalı. Yaklaşık 10 tane otele fiyat sorduktan sonra sonunda pes edip “Hotel Belen” isimli yaşlıca bir teyzenin işlettiği mekanda 20 USD’ye tek kişilik odamı tutuyorum. Şehirde yapılacakları soruştururken, yarım saat sonra kalkacak bir chivateca turu olduğunu öğreniyorum. Şehirde “chivateca” adı verilen kamyonetten bozma rengarenk araçlar, genelde şelaleler olmak üzere çeşitli turlar düzenliyor. Ben de şehirdeki tek günümü en verimli şekilde geçirmenin bu turlardan bir tanesi ile olacağını düşünüp 13:30’daki tura ismimi yazdırıyorum.

Saati geldiğinde de chivateca’mıza binmek üzere ofisin yolunu tutuyorum. Ne ilginçtir ki yaklaşık yirmi kişilik turda, tek yabancı benim. O yüzden herkes bana bakıp kıkır kıkır gülüyor. Tur yaklaşık üç saat sürüyor. Bu üç saat boyunca ilk olarak Represa Agoyan isimli santrali, Salto del Puente isimli herkesin bungee jumping ya da zipline yapmayı tercih ettiği aksiyon noktasını, paralel akan iki tane şelale olduğu için aşıklar olarak anılan Manto de la Novia“yı, son olarak da meşhur şelale “Pailon del Diablo”yu ziyaret ediyoruz. Pailon del Diablo’da tanıştığım Guayaquilli Rosario, Guayaquil’de onunla kalmam konusunda ısrar ediyor. Benim yaşımda kızı olduğundan, kızının da üniversiteye gittiğinden bahsediyor.

Üç saatin sonunda beni tekrardan otelime bıraktıklarında ilk işim bir taksiye atlayıp Ekvador’da en merak ettiğim noktalardan bir tanesi olan “Dünyanın sonundaki salıncak”a gitmek için bir taksi ile anlaşıyorum. Bu meşhur salıncak, Baños’a bakan bir tepede yer alıyor. Bu tepede bir ağaç ev bulunuyor. Yakınlardaki aktif yanardağı gözlem için kullanılan bu ağaç eve bağlı olan salıncak, şehri ziyaret edenler arasında da oldukça popüler. Fakat bölgeye ulaşım sıkıntılı. Ya uzunca bir yolu 2-3 saat yürüyerek varabiliyorsunuz – ki oldukça zorlu olduğunu söylediler – ya da 20 USD ödeyerek gidiş dönüş taksi ayarlıyorsunuz. Ben de ikinci yöntemi tercih ediyorum. Yarım saat sonunda tepedeyim. Tepeden ağaç evin bulunduğu bölgeye ufak bir patika uzanıyor. Patikadan çıktığınızda ise manzara nefes kesici. Üstelik bulutlar arkasında olsa da yanardağın sesini oldukça net duyabliyorsunuz, son bir haftada özellikle hareketlendiğinden bahsediyor yereller.

Burada bir saate yakın kalıyorum. Salıncak düşündüğümden daha az korkutucu. Çünkü aslında bir uçurum kenarında gibi dursa da tepe basamaklar halinde gidiyor ve salıncağa bindiğinizde kendinizi de belinizden bağlamanız gerekiyor. Ağaç evin tepesine çıkıp yeşilin her tonunu görebileceğiniz, bulutlar arasında kalmış manzaraları izliyorumç Bir şeyler yemek içmek isterseniz de burada minik bir cafe bulunuyor.

Tekrar şehir merkezine döndüğümde ise gün batmak üzere. Bir süre sokaklarda dolanıp yan yana dizilmiş tezgahları, bazı restoranların önlerinde pişmeye bırakılmış gine domuzlarını, bölgenin ünlü şekerlemecilerinin şekerleri kapılarında sündürmelerini izliyorum. Sonrasında da zaten sağanak yağmur başlıyor. Birazcık ıslanmaktan ziyan çıkmaz desem de, beş dakika sonunda pes edip hostele dönüyorum. Güzel bir film, sıcak bir içecek. Ertesi gün yine erkenden yola koyulacağımın bilinci ile yağmur sesi arasında uykuya dalıyorum.