Quito, Ekvador.

Standard

4 Nisan 2014, Cuma. 

DSC06839

DSC06840

DSC06844

 

DSC06865

 

Otavalo’dan manzaralar.

DSC06847

 

IMG_4328

IMG_4331

DSC06849

DSC06850

 

“Mercado 24 de Mayo” oldukça büyük bir pazar ve leziz yerel yemeklere ek olarak farklı meyve sebze de burada bulunabiliyor.

DSC06851

DSC06852

 

IMG_4325

DSC06853

 

IMG_4320

DSC06857

DSC06859

DSC06861

DSC06863

 

“Mercado 24 de Mayo”dan.

DSC06875

IMG_4334

DSC06869

DSC06870

DSC06871

DSC06873

DSC06876

DSC06877

 

Otavalo’nun meşhur el işleri pazarı.

DSC06878

DSC06879

DSC06881

DSC06880

Otavalo sokakları.

Ekvador’un, hatta Güney Amerika’nın en meşhur ve en büyük pazarlarından bir tanesi Quito’nun kuzeyinde yer alan Otavalo pazarı. Normalde haftanın her günü pazar tezgahları şehirde bulunuyor; fakat pazarın en ünlü olduğu gün cumartesi günü. Çünkü cumartesi günleri, bölgeye yakın kasabalardan da yereller şehre gelip tezgahlarını açıyorlar. Ben cumartesi günü Quito’dan ayrılmak istediğim için bu meşhur pazara cuma günü gitmeye karar veriyorum.

Sabah erkenden uyanıp Western Union’ın yolunu tutuyorum. Babam sağolsun, çalınan cüzdan ve ATM kartı sorunuma hızır gibi yetişiyor. Paramı çektikten sonra da pazara gitmek üzere “El Trole” isimli otobüse biniyorum. Bu otobüs hattı Quito’nun kuzey ve güneyinde yer alan otobüs istasyonlarını birleştiriyor. Kuzeyde yer alan Carcelen Otobüs İstasyonu’na gitmek kırk dakika kadar sürüyor. Buradan da Otavalo’ya neredeyse her on – on beş dakika bir kalkan otobüslerden birine biniyorum. Otavalo Otobüs İstasyonu’na varmak iki saatimi alıyor. Fakat yol boyunca camdan süzülen görüntüleri izliyorum. Ekvador yemyeşil bir ülke olduğu için yol boyunca harika manzaralara tanık oluyorum.

Otavalo’ya vardığımda ilk olarak şehrin ana meydanına ve meydanda yer alan kilisesine gidiyorum. Şehrin oldukça sakin ve huzurlu bir havası var. Birbirini kesen sokaklarında pek bir yerellik kalmasa da, burada Quito’nun karmaşasından eser yok. Şehir içinde iki adet pazar bulunuyor. Bunlardan ilki “Mercado 24 de Mayo” olarak bilinen yiyecek pazarı. Pazarın içerisinde sıra sıra dizili tezgahlar bulunuyor. Her tezgahta birbirinden farklı yerel yemekler masaları süslüyor. Pazarı çevreleyen bölgede ise bölgeye özgü meyveler ve sebzeler satılıyor. Pembe patateslerden, adını bilmediğim farklı meyvelere, zigzaglar çizerek pazar içerisinde dolanıyorum. Tezgahların bazılarından yiyecekleri deniyorum. Sonrasında da Otavalo’yu meşhur yapan el işleri pazarına doğru yola koyuluyorum. Fakat el işleri pazarı benim için tam anlamıyla bir hayal kırıklığı oluyor. Bunun nedeni pazara cumartesi günü gelmemiş olmam mı bilemiyorum; ama bomboş, birbirini tekrarlayan ürünler satan bir pazar ile karşılaşıyorum. Tekstil ürünleri son derece kaliteli ve ucuz olsa da, benim çantamda bunları alacak yer yok. Ben de bir süre tezgahlar arasında dolanıp ilgimi çeken bir şey var mı diye bakınıyorum. Sonunda turkuaz bir küpe alıp yakınlardaki bir cafe’ye oturmaya karar veriyorum. Cafe’nin balkonundan pazarın mavi çadırları ilginç bir manzara oluşturuyor.

Kahvemi yudumladıktan sonra küçük Otavalo’nun sokaklarında bir süre dolanıp sonrasında da çok geç olmadan Quito’nun merkezine dönmeye karar veriyorum. Yol git – gel altı saate yakın sürdüğü için erkenden çıktığıma içten içe şükrediyorum. Quito’ya vardığımda hava kararmak üzere. Akşam yine aynı ritüellerle geçiyor. Güzel muhabbet ve güzel filmler.

3 Nisan 2014, Perşembe.

DSC06837

“El Teleferiqo”dan şehir manzarası.

DSC06796

DSC06800

DSC06804

DSC06808

 

Teleferikle çıktığımız “Pichincha Yanardağı”nın yanıbaşından harika manzaralar.

DSC06812

 

Tepeden devam eden yürüyüş yolu.

DSC06815

DSC06821

 

Teleferikle tepeye çıktığınızda yolu takip ederek güzel bir yürüyüş rotasına denk geliyorsunuz. Dilerseniz bölgede ata da binebiliyorsunuz.

DSC06824

DSC06828

DSC06832

Bölgeden manzaralar.

Bir gün önceden sözleştiğimiz üzere kahvaltı sonrasında Chase, Mel ve Lisa ile buluşup teleferikle şehrin en muazzam manzaralarının bulunduğu tepeye çıkmaya karar veriyoruz. Sabah 09:00 gibi hostelden çıkıp bir taksi ayarlıyoruz. On beş dakika içerisinde teleferik istasyonuna varıyoruz.

Haftaiçi olduğu için bölge çok kalabalık değil, çabucak biletlerimizi alıp teleferik sırasına giriyoruz. Dünyanın en yüksek ikinci teleferiği olduğu söylenen teleferik ile yolculuğumuz tepeye çıkana kadar tam sekiz dakika sürüyor. Pichincha Yanardağı’nın yanıbaşına tam tamına 4050 metreye çıktığımızda Quito’nun ve şehri çevreleyen yemyeşil tepelerin manzaraları ise nefes kesici. Bir süre bölgede dolanıp fotoğraf çekiyoruz, sonrasında da teleferik istasyonunun arkasından uzanan yolu takip ederek yürüyüşümüze devam ediyoruz. Burada 2-3 kilometrelik ayrı bir yürüyüş rotası bulunuyor. Yemyeşil tepeler, uçsuz bucaksız uzanan Quito yerleşimleri, bulutlar ve hafif sis ortama oldukça etkileyici bir hava katıyor. Burada aynı zamanda atlarının başında bekleyen ve örgü ören teyzeler, ata binmek isteyen misafirleri bekliyorlar.

Yaklaşık 2-3 saate yakın zamanı bu tepede geçiriyoruz. Kimsenin bölgeden ayrılası gelmiyor. Dönüş yolunda teleferik istasyonunun içerisinde bulunan cafe’lerden bir tanesinde sıcak çikolatalarımızı sipariş ediyoruz. Yollardan, yolculuklardan bahsediyoruz.

Öğlene doğru tekrardan hostelin yolunu tutuyoruz. Ben günün büyük bir kısmını hostelde geçiriyorum. Bunda bir gün önce çaldırdığım cüzdanım ve alternatif yöntem arayışlarımın da etkisi büyük oluyor.

2 Nisan 2014, Çarşamba.

IMG_4194

DSC06739

DSC06742

“Çakma” ekvator çizgisi.

DSC06745

IMG_4216

Küçültülmüş kafalar: tembelhayvan ve 12 yaşında bir kız çocuğu.

DSC06748

DSC06749

DSC06755

Yerel bir Ekvador evi.

IMG_4163

“Gerçek” ekvator çizgisinin bulunduğu “Museo Intinan”dan.

DSC06759

Ekvator çizgisinde gölgeler oldukça kısa.

IMG_4184

DSC06771

DSC06772

Yumurtayı dengede tutma çabaları.

IMG_4175

Suyun akış yönü deneyleri.

DSC06779

Ekvator çizgisi!

DSC06782

“La Basilica del Voto Nacional”.

Sabah erkenden uyanıyorum ve meşhur ekvator çizgisini ziyaret etmek üzere yola koyuluyorum. İlk olarak hostelin yakınlarında bulunan otobüs istasyonundan bizdeki Metrobüs sisteminin neredeyse aynısı olan “Metrobus” isimli otobüslere binip 0.20 USD karşılığında şehrin kuzeyinde yer alan Ofelia İstasyonu’na gidiyorum. Yol kırk beş dakikaya yakın sürüyor. Buradan “Mitad del Mundo” yazan başka bir otobüse binmem gerekiyor. Otobüs için sıraya girdiğimde normalde ön cebimde taşıdığım cüzdanımı da elime alıyorum, ki otobüse binerken ücreti ödeyebileyim. Otobüse binerken bir anda itiş kakış olunca bir anlık dikkatsizlikle ben de cüzdanımı açık fermuarlı montumun yan cebine koyuyorum. Her şey sadece 2-3 dakika içerisinde oluyor. Otobüse bindiğimde ABD’li çift Chase ve Mel’i ve İsveçli Lisa ile karşılaşıyorum.

Tam o sırada otobüs bileti ücretlerini almak üzere yanımıza görevli geliyor. Benim cüzdanım ise piyasada yok. Bütün yol boyunca sanırım çantamı bir yirmi kere falan kontrol ediyorum. Otobüse binerken kalabalıktan istifade birisi saniyeler içinde cüzdanımı da cebe indirmeyi başarıyor. Şansıma hostelden arkadaşlarıma denk geliyorum, yoksa en olmadık yerde, beş parasız kalakalacak olmanın stresini ifade etmeye kelimelerim yetmez. Cüzdanımda hiçbir zaman fazla nakit taşımadığım için sorun olmuyor; ama asıl problem o gün sabah cüzdanımın içine akşama doğru para çekerim diye koyduğum ATM kartımın gitmesi ile ortaya çıkıyor. ATM kartına ek olarak kredi kartım, dalış lisansım ve ehliyetim de cüzdanla beraber kayıplara karışıyor. Başlangıcı böyle tatsız bir olayla yapınca açık söylemek gerekirse günün geri kalanından da pek bir şey anlamıyorum. Aklım sürekli yolculuğun geri kalanında para işlerini nasıl halledeceğime gidip duruyor.

Bir saatlik bir yolculuktan sonra “Mitad del Mundo”da indiğimizde ilk olarak görkemli parka giriş yapıyoruz. Burasına aynı zamanda “çakma” ekvator çizgisi deniyor; çünkü zaman içerisinde ekvator çizgisi kaymış ve yer değiştirmiş. Sonuç olarak bu parkın yanı başına bir başka müze daha inşa etmişler. İki müze de tamamen farklı konseptler içeriyor. “Mitad del Mundo” parkı çok geniş bir alanı kaplıyor. Dilerseniz içeriye girdiğinizde, belirli bir ücret ödeyerek parkta yer alan planeteryumda kısa bir gösteriye de katılabiliyorsunuz.

Ekvator çizgisi park içerisinde sarı bir çizgi ile belirtiliyor. Sarı çizginin tam ortasında da devasa bir anıt bulunuyor. 5 USD ödeyerek bu anıtın en üst katındaki terasına çıkabiliyorsunuz. Terasa çıktığınızda bölgenin manzarası ise oldukça etkileyici. Bir süre burada vakit geçirdikten sonra anıt içerisinde yer alan her katında farklı öğelerin anlatıldığı “Etnografi Müzesi”ni geziyoruz. Bu devasa ekvator çizgisi parkında aynı zamanda birçok restoran, cafe ve hediyelik eşya dükkanı yer alıyor. Eğer pasaportunuzu yanınızda getirirseniz bir adet “dünyanın ortası” damgası da edinebiliyorsunuz. Müzeden çıktıktan sonra “gerçek” ekvator çizgisinin bulunduğu, 300 metre uzaktaki “Museo Intinan”a gidiyoruz. Giriş için 3 USD ödüyoruz ve bir süre bekledikten sonra rehberimiz eşliğinde ingilizce tura başlıyoruz. Tur boyunca Ekvador’un farklı kültürlerine ilişkin detayları öğreniyoruz. Benim için en ilgi çekici konulardan bir tanesi “tsantsa” ya da “tzantza” denilen kafa küçültme uygulaması oluyor. Amazon yağmur ormanlarının kuzeybatısında özellikle Peru ve Ekvador’da uygulanmış bu geleneğe göre genelde insan kafaları küçültülerek zafer hatırası ya da ticaret amaçlı kullanılmışlar. Bu sayede kabileler ruhun bedenden kaçmasını engellediklerini düşünmüşler. Zaman içerisinde batılılar tarafından talep artıp koleksiyoncular da bu uygulamanın peşine düşünce ölümler yaygınlaşmış ve geleneğin kötüye kullanılmaması adına uygulama durdurulmuş.

Sonrasına da sıra ekvator çizgisi deneylerine geliyor. Gölgemizin kısalığı, yumurtaları dengede tutma uğraşları, kırmızı ekvator çizgisi üzerinde düz yürüme çabaları, Barış Abi’den de hatırlayacağımız farklı yarım kürelerde suyun akış yönü deneyi derken oldukça keyifli bir saat geçiriyoruz. Bütün grup arasında Lisa ve Chase yumurtaları dengede tutmayı başarabildikleri için ayrı bir sertifika almayı da başarıyorlar.

Akşam üzerine doğru Quito’ya dönüyoruz, bu sefer gidişten farklı olarak başka bir otobüse bindiğimiz için otobüs bizi eski şehir merkezine 2 kilometre kala indiriyor, biz de geri kalan yolu yürüyoruz. Tabii bu sırada denk geldiğimi “La Basilica del Voto Nacional”u ziyaret etmeyi de ihmal etmiyoruz. Bu görkemli yapı, Paris’in Notre-Dame katedraline benzer şekilde inşa edilmiş. İnşasına 1883’te başlanmış olmasına rağmen henüz bitmemiş. Dilerseniz belirli bir ücret ödeyerek 90 metre yüksekteki gözlem noktasına da çıkabiliyorsunuz asansör ile.

Hostele döndüğümüzde ben direkt banka kartlarını iptale ve beni bir süre idare edecek parayı nasıl, ne şekilde elde ederim onu araştırmaya geçiyorum. Aile ile konuştuktan sonra yolculuğun sonuna kadar para meselesini “Western Union” aracılığıyla çözmeye karar veriyoruz. Bu sırada ben yedek American Express kartım ile biraz para çekiyorum. Tabii eski şehir merkezinde American Express geçen ATM bulmak da ayrı dert oluyor. Beni birkaç gün götürecek parayı çektikten sonra hostele dönmeden önce yerel restoranlardan birinde akşam yemeği yiyorum. Gece yine bir öncekine benzer şekilde insanlarla muhabbet ve film izleyerek geçiyor.

1 Nisan 2014, Salı.

DSC06573

Hostelin balkonundan.

DSC06574

DSC06577

DSC06579

DSC06580

DSC06582

Pazardan.

DSC06584

“Sucre Tiyatrosu”.

DSC06588

DSC06592

“Plaza Grande”de insan manzaraları.

DSC06593

Şehir merkezinde kocaman köpekleri ile gezen polisler.

DSC06700

DSC06596

DSC06598

DSC06602

DSC06605

Quito’dan manzaralar.

DSC06609

DSC06610

Ziyaret ettiğimiz büfelerden Ekvador tatlıları ve yeşil mısır cipsleri.

DSC06611

DSC06613

Eski şehirden “El Panecillo” tepesi manzarası.

DSC06622

DSC06626

Gümüş atölyesi.

DSC06627

DSC06638

Müzik aletleri atölyesi.

DSC06619

DSC06640

“La Ronda” bölgesi.

DSC06641

Şehir çapında bisiklet kiralayabileceğiniz istasyonlar bulunuyor.

DSC06644

Quito’nun beyaz kiliselerle kaplı meydanları.

DSC06654

DSC06658

“Museo de la Ciudad”.

DSC06686

Seramik şaman heykeli.

DSC06694

“Casa del Alabado”dan.

DSC06704

DSC06707

IMG_4108

IMG_4113

IMG_4116

“La Compania de Jesus”, fotoğraf çekmek yasak; ama ben tutamadım kendimi.

DSC06714

“El Panecillo”dan Quito manzarası.

DSC06716

DSC06718

DSC06720

“El Panecillo” tepesinde yer alan aluminyum Meryem Ana heykeli.

Konakladığım hostelin en güzel yanlarından bir tanesi her gün düzenli olarak 10:30’da ücretsiz şehir yürüyüş turları düzenlemesi. Hostelin 2 USD’lik devasa kahvaltısı ile karnımı doyurduktan sonra ücretsiz şehir yürüyüş turunu beklemeye başlıyorum. Saatler 10:30’u gösterdiğinde rehberimiz Ovi eşliğinde küçük bir grup halinde yola koyuluyoruz.

1534 yılında kurulmuş Ekvador’un başkenti Quito, And Dağları’nın arasında geniş bir platoda yer alıyor. Koloniyel dönemden kalmış ve oldukça iyi şekilde korunmuş yapılar, şehri Latin Amerika’nın en güzel başkentlerinden biri yapıyor. Biraz da bunun etkisiyle Quito, 1978 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine giren ilk şehir olma özelliğini taşıyor. 2850 metrede yer alan şehir, aynı zamanda dünyanın en yüksek başkentlerinden birisi olarak biliniyor. Şehir, eski şehir ve “Mariscal” olarak bilinen yeni şehir olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Bizim turumuz ise eski şehri kapsıyor.

İlk durağımız hostelin yakınlarında bulunan yerel pazar oluyor. Burası daha önce Orta Amerika ve Güney Amerika’da gördüğüm hiçbir pazara benzemiyor. O kadar düzenli, o kadar geniş ve o kadar temiz ki. Her ürün için ayrı bölümler bulunuyor. Sebzeler, meyveler, çiçekler, balıklar ve etler ayrı bölgelerde satılıyor. Üstelik pazarın her iki katında da çok ucuza yemek yiyebileceğiniz büfeler yer alıyor. Ovi, bize bölgenin yerel ürünlerini, Ekvador’a özgü yiyecekleri anlatırken bol bol ipucu vermeyi de ihmal etmiyor.

Market sonrasında dört blok uzakta bulunan eski şehrin kalbine doğru yola koyuluyoruz. “Sucre Tiyatrosu”nu ve bulunduğu sevimli meydanı dolandıktan sonra, “Plaza de la Independencia”ya doğru yürüyoruz. “Plaza Grande” olarak da bilinen bu meydan, Quito’nun kalbinin attığı yer olarak biliniyor. Meydanın etrafında Hükümet Sarayı, Katedral ve Başpiskoposun Sarayı tüm görkemleri ile duruyor. Dilerseniz Hükümet Sarayı’nı gezebiliyorsunuz. Saray içerisinde ünlü Ekvadorlu ressam Guayasamin’in duvar resmi bulunuyor. Bu duvar resminde Orellana, Amazon’u keşfederken portreleniyor.

Sonrasında 1535 yılında Quito’da ilk inşa edilmiş kilise olan “Iglesia de San Francisco”yu ziyaret ediyoruz. Bu kilisenin İnka Tapınağı üzerine inşa edildiği, bu nedenle bölgedeki diğer yapılardan daha yüksekte olduğu biliniyor. Kiliseye uzanan basamakların oldukça büyük olmasının nedeni ise, kiliseye çıkarken başınızı öne eğip sadece adımlarınıza dikkat etmeniz, yani bir nevi saygı gösterisi.

Tur boyunca Ovi bize farklı yapıları ve binaları gösteriyor; ama bazılarının içerisine girmiyoruz, sonrasında kendimiz gezmek istersek diye bilgileri önceden alıyoruz. El Panecillo tepesine bakan müzede yer alan fotoğraf sergisini gezdikten sonra “La Ronda” bölgesine gidiyoruz. Bu bölge bir zamanlar, Quito’nun kırmızı fener bölgesiymiş. Günümüzde ise şehrin en kültürel sokaklarından bir tanesi. Yan yana dizilmiş minicik binaları sayısız atölyeye de ev sahipliği yapıyor. Ovi bizi gümüş işleme ve müzik aletleri atölyelerine götürüyor. Müzik aletleri atölyesinde, eski piyanoları tamir eden bir amca ile tanışıyoruz. Amca bize, İnkaların güneş marşını çalıyor oldukça antik bir piyanoda.

Tur boyunca Ovi bize sadece tarihi binaları ve önemli yapıları anlatmakla kalmıyor; ülkenin tarihine ilişkin de birçok bilgi veriyor. Üstelik bunları öyle keyifli ve espirili bir şekilde yapıyor ki, herkes halinden oldukça memnun. Arada yerel tadları denemek adına belirli başlı büfelerde kısa molalar vermeyi de ihmal etmiyoruz. 3-4 saat sonunda turu tamamladığımızda ben gezdiğimiz noktaları tersten takip etmeye ve girmediğimiz binalara girmeye karar veriyorum. Meydanları ve kiliseleri dolaştıktan sonra ilk olarak “Museo de la Ciudad” olarak bilinen Şehir Müzesi’ne uğruyorum. Müze, harika bir avluya bakıyor.

Sonrasında da “Casa del Alabado”ya uğruyorum. Eski bir malikanenin içinde yer alan bu minik; ama etkileyici müzede Kolomb öncesi döneme ait eserler sergileniyor. Müzede bir süre dolandıktan sonra da daha önce önünden geçtiğimiz ünlü cizvit kilisesine giriyorum. “La Compania de Jesus” olarak bilinen bu kilise, Güney Amerika’nın en güzel barok kiliselerinden bir tanesi. Tamamlanması 160 yıl sürmüş. Dış yapısındaki ince işlemeler oldukça etkileyici. Kilise içerisinde güneş sembolleri yer alıyor. Bunun nedeni ise güneşin İnkalar için çok önemli olması ve cizvitlerin de eğer kilisede güneş sembollerine yer verirlerse daha çok yereli kiliseye çekecekleri düşünmesi. Kilisenin içi tamamen altın kaplama işlemelerle dolu. Ovi’nin anlattığına göre kilise içerisindeki altınlar satılsa Ekvador’un bütün borcu bitermiş. Eğer 1 Kasım’da “Ölüler Günü”nde bu kiliseyi ziyaret ederseniz, kilisenin altında yer alan yer altı mezarlarını yani “catacomb”ları da görebiliyorsunuz.

Yavaş yavaş sokaklarda dolanırken, yürüyüş turunu beraber yaptığımız ABD’li çifte ve İsveçli kıza denk geliyorum. Ana meydanın güneyinde yer alan tepede bulunan Meryem Ana heykeline gideceklerini, onlara katılıp katılmak istemediğimi soruyorlar. Beraber taksi paylaşmaya karar veriyoruz. “El Panecillo” olarak bilinen bu tepede İnkalar zamanında güneşe tapıyorlarmış. İnkalar sonrasında, İspanyollar 1812 – 1825 yılları arasında, bölgeyi kontrol etmek için tepeyi kale olarak kullanmışlar. Günümüzde ise tepede, deniz seviyesinden tam olarak 3000 metre yükseltide dünyanın en büyük aluminyum heykeli olduğu söylenen 45 metrelik Meryem Ana heykeli, tüm görkemi ile Quito’yu selamlıyor.

Ben hostele geri dönmeden önce pazara uğrayıp Ovi’nin önerdiği yemeklerden bir tanesini mideye indiriyorum. Hostelin en güzel yanlarından bir tanesi ise zengin bir DVD koleksiyonu olması. Adam gibi film izlemeyi özlemiş bana, ilaç gibi geliyor bu durum. Akşam insanlarla bir süre muhabbet ettikten sonra uyuyana kadar iki adet film izliyorum. “Seeking for a friend for the end of the world” ve “Extremely loud and incredibly close” gecemi güzelleştirmeye yetiyor da artıyor bile.

31 Mart 2014, Pazartesi.

DSC06569

IMG_4037

IMG_4039

Uçaktan Guayaquil.

Santa Cruz’dan Baltra Adası’nda bulunan havaalanına gidebilmenin iki yolu var: taksiye atlamak ya da her sabah 07:00 ve 08:30’da kalkan halk otobüslerinden bir tanesini yakalamak. Ben de ikinci yöntemi seçip sabah erkenden otelden çıkışımı yapıyorum. Uçağım öğlen 12:45’te olsa da erkenden gidip havaalanında beklemeyi tercih ediyorum. Tombik otel sahibim Manuel, ben ayrılırken beni özleyeceğini söylüyor, e artık on günün sonunda zaten aile gibi olmuşuz. Tekrar gelmeye söz veriyorum. Otelin önünden otobüs istasyonuna gitmek için 1 USD’ye taksiye biniyorum. İstasyon beş dakika mesafede bulunuyor. İstasyona vardığımda otobüsün geç kaldığını / kalacağını öğreniyorum. 09:00’a doğru otobüs geliyor ve yaklaşık kırk beş dakikalık Baltra Adası yolculuğu da başlıyor. Adanın ortasından geçen tek şerit yolda ilerlerken bu manzarayı çok özleyeceğimi biliyorum. İskeleye vardığımızda karşı kıyıya geçmek için botlardan birine atlıyorum. Baltra Adası’na varınca da ücretsiz havaalanı servislerinden birine biniyorum.

Havaalanında işlemlerimi hallettikten sonra da beklemeye koyuluyorum. Önümde yaklaşık iki saatlik bir zaman dilimi var. Bir noktada ben havaalanın yemek bölümünde kitap okurken adımın anons edildiğini duyuyorum. Durumu çok algılayamasam da tekrardan check-in bankosuna gidiyorum. Check-in bankosundan, binaların arkasında her bavulun teker teker x-ray’den geçirildiği bir bölmede çantamı görüyorum, görevliler çantanın içini kontrol etmek istediklerini söylüyorlar. Bu sırada benden önce çağrılmış insanların çantalarından poşet poşet çıkan deniz kabuklarına el konulduğunu fark ediyorum. Benim çantamda ise sadece bir adet minicik volkanik taş bulunuyor. Görevlinin bunu sormadığını, Nikaragua’dan aldığım taş heykeli yanlış yorumladığını fark ediyorum. Heykeli gösterince geçmeme izin veriyorlar. Anladığım kadarıyla burada her çanta teker teker taranıyor, adalardan herhangi bir doğal ürünün bölge dışına çıkmasını istemedikleri için.

Geliş uçağında olduğu gibi ilk olarak Guayaquil’de bir mola veriyoruz, sonrasında da Quito’ya devam ediyoruz. Zaman farkı da yolculuğa eklenince akşam üzeri Quito’ya varıyorum. İlk olarak havaalanında karnımı doyuruyorum. Sonrasında da şehir merkezine gitmek için havaalanı servisini kullanmaya karar veriyorum. 8 USD karşılığında “Aero Servicios”dan biletimi alıyorum. Yol bir saate yakın sürüyor. Otobüsler son derece rahat, üstelik hızlı kablosuz internet bağlantısı da mevcut. Yeni havaalanından kalkan bu shuttle servisler sizi şehir merkezinde bulunan Quito Havaalanına kadar götürüyor. Buraya vardığımda da görevlilerden taksi konusunda bilgi almak istediğim sırada, iki kadın “Biz sana yardımcı olalım.” ayağına benim taksime atlıyorlar. Kadınları yol üzerinde bırakıyoruz, sonrasında da benim eski şehirde yer alan hostelim “Community Hostel”in yolunu tutuyoruz. Hostel son derece güzel, ben vardığımda da bütün herkesi topluca bir masanın etrafında yemek yerken buluyorum. Kanım ortama hemen ısınıyor.

Bana konaklayacağım odayı gösteriyorlar. Yerleştikten sonra da ortak odada bilgisayar başında oyalanıyorum. Yavaş yavaş uyuklama saatlerim yaklaştığında ise odada yerel bir film gösterimi olacağını öğreniyorum. “Que tan lejos” isimli bu Ekvador filmi, Ekvador ana karasına geçtiğim gün, kültürü anlamak da çok da güzel bir başlangıç oluyor.

Reklamlar

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s