Popayan, Kolombiya.

Standard

18 Mart 2014, Salı.

DSC05932

DSC05939

DSC05941

 

DSC05942

 

 

Beyaz Şehir Popayan’dan manzaralar.

Uyandığımda ilk işim dizimi kontrol etmek oluyor. Kötü haber hala yürüyemiyorum, iyi haber ise ağrım yok. Bütün günü otelde hareket etmemeye uğraşarak geçiriyorum. Sürekli olarak buz kompresi yapıyorum. 3-4 gün içerisinde Galapagos Adaları’na gideceğim için bir yandan da dizimin bir an önce iyileşmesi için içten içe dua ediyorum. Kötü düşünceleri dağıtmak için de sürekli olarak film ve dizi izliyorum.

Hostelin ana odasında ABD’li aile ile karşılaştığımda bir önceki güne kıyasla oldukça keyifliyim. Anson ve Karin, beni sonunda gülerken gördükleri için sevindiklerini söylüyorlar. Hostelden sadece yiyecek bir şeyler almak ve eczaneye gidip ilaç ile bandaj takviyesi yapmak üzere çıkıyorum.

Akşamı Anson, Karin ve babaları ile kart oyunları (Filipinler pokeri) oynayarak geçiriyoruz. Koca bir gün hiç planda yokken geçip gidiyor. Bazen yol, yavaşlamam gerektiğini bu şekilde emrediyor. Giderayak Kolombiya’ya ne kızıyorum, ne kırılıyorum. Bir ülkenin kapanışını bu şekilde yapmış olsam da, on beş aydır ilk defa bu kadar korkutucu bir deneyim yaşasam da, her şey ister istemez yoluna giriyor o ya da bu şekilde. Tek yapmak gereken biraz zaman vermek oluyor.

17 Mart 2014, Pazartesi.

DSC05940

DSC05943

DSC05949

 

DSC05946

DSC05950

DSC05957

DSC05958

DSC05959

DSC05963

DSC05964

DSC05965

DSC05967

DSC05972

DSC05977

DSC05982

DSC05985

DSC05989

DSC05991

DSC05992

DSC05996

 

Popayan sokakları.

DSC06002

 

Serumlar.

Kahvaltıdan sonra takma adı “La Ciudad Blanca” yani beyaz şehir olan Popayan’ı keşfe çıkıyorum. Koloniyel yerleşim olarak, Cartagena’dan sonra Kolombiya’daki en etkileyici ikinci şehir olarak kabul edilen Popayan, Cauca Vadisi’nin yanıbaşında yer alıyor. 1537 yılında kurulmuş ve yüzlerce yıl boyunca Güney Kolombiya’nın başkentliğini yapmış. Serin iklimi nedeniyle de sıcak Cali bölgesinden kaçan şeker üretiminden zengin olmuş ailelerin yerleşim yeri olmuş. Bu nedenle 17. yüzyıldan başlayarak şehre görkemli malikaneler, okullar, kiliseler ve manastırlar kurulmuş. 1983 yılında yüzlerce insanın ölümü ile sonuçlanan şiddetli bir deprem ile sarsılan Popayan’da depremin izleri hızlı bir şekilde kapatılmış.

Şehrin farklı bölgelerine yayılmış görülmeye değer onlarca kilise bulunuyor. Şehrin en büyük kilisesi Iglesia de San Francisco’da 1983 depremi sonrasında altı adet kimliği belirsiz mumya bulunmuş. Dilerseniz bir saatlik tur ile geriye kalmış iki mumyayı ve kilisenin çan kulesini gezebiliyorsunuz. Iglesia de Santo Domingo, Iglesia de San Jose, Iglesia La Ermita, Iglesia de San Augustin beyaz şehrin koloniyel tarihini sergiler nitelikte şehrin sevimli sokaklarına yayılmış bulunuyorlar. Parque Caldas isimli ana parkın etrafında bulunan görkemli neoklasik katedral, 1859 – 1906 yılları arasında inşa edilmiş ve bölgedeki en yeni kilise olma özelliğini taşıyor. Zamanında depremden tamamen yıkılmış eski bir katedralin yerine inşa edilmiş.

“Casa Museo Mosquera” isimli 18. yüzyıldan kalma, Kolombiya’ya 1845-1867 yılları arasında dört sefer başkanlık yapmış General Tomas Cipriano de Mosquera’ya ait evi de ziyaret edebiliyorsunuz. Ev dönem mobilyalarını koruyor. İşin en ilginç yanı ise duvarda yer alan vazoda General’in kalbi duruyor. Ziyaret edebileceğiniz bir diğer malikane ise Guillermo Valencia’ya ait. Burada Popayan doğumlu şaire ve ailesine ait mobilyalara, resimlere, tarihi fotoğraflara ve evraklara tanık olabiliyorsunuz.

Şehrin farklı bölgelerinde birbirinden güzel binalar yer alıyor. Teatro Guillermo Valencia, bir köşede pastel yeşili duvarları ile göz boyarken, hemen yanıbaşında yer alan Panteon de los Procereste Popayan’ın önemli isimlerinin mezarları bulunuyor. Şehrin kuzeyine doğru şehir merkezini bağlayan, Rio Molino nehri üzerinden geçen iki adet köprü yer alıyor. Bu köprülerden küçük olanına Puente de la Custodia” deniyor. 1713 yılında inşa edilmiş bu köprü zamanında papazların nehri geçip kutsal emirleri şehrin hemen dışında yer alan bu mahalleye taşıması için aracılık yapmış. Tam tamına 160 yıl sonra bu köprünün yakınlarına 240 metrelik yeni köprü yani “Puente del Humilladero” inşa edilmiş.

Ben de saatlerce bembeyaz bu sokaklarda dolanıyorum. Şu ana kadar birçok farklı koloniyel şehir görsem de yerelliğini korumuş bu bembeyaz şehre kanım çabuk kaynıyor. Öğlene doğru şehrin batısında bir tepede yer alan “Capilla de Belen” olarak bilinen kiliseye gitmeye karar veriyorum. İşte başıma ne geldiyse de hep bu kararım yüzünden geliyor. Son derece güvenilir bir ortamı olan bu şehirde tek başıma yürümek ya da elimde fotoğraf makinemi taşımak hiç endişelendirmiyor beni. Normalde bazı şehirlerde tedirgin hissetsem de Popayan’da bu şekilde hissetmiyorum. Fakat tepeye doğru çıkan asfalt yokuş yolda ilerlerken yanıma bir motorsikletli zenci yaklaşıyor ve beni yol kenarına kadar sıkıştırıyor. Sonrasında da fotoğraf makinemi ve çantamı istiyor. Ben vermeyince de koluma yapışıyor. Adamın surat ifadesi o kadar korkutucu ki. Bir süre için ne yapmam gerektiğini kestiremiyorum; sonunda yolun kenarından aşağıdaki yola bağlanan iki metrelik refüjden aşağı atlıyorum. Burada uyarmam lazım ki, filmlede öyle çatılardan falan metrelerce atlayıp ayaklarında yay varmış gibi hoplayan zıplayan insanlar yalanmış. Ya da bende bir sorun var. Atlamamla dizimin üstüne asfalta yapışmam bir oluyor. O sırada adam da herhalde benim gibi bir deli ile uğraşmak istemediği için çekip gidiyor; ama olan bana oluyor. Bir süre ayağa kalkamıyorum, elim asfalta sürtülmekten kötüce yaralanıyor ve ben de kısa süreli bir şok geçiriyorum. Güpegündüz işlek bir sokakta kimse yokken başıma bu tür bir olayın geldiğine inanasım gelmiyor. Sonunda ayağa kalkabildiğimde uzakta bir köşede beni görmüş bir genç hemen yanıma yanaşıyor, iyi olup olmadığımı soruyor. Ben ağladım ağlayacağım; ama yanımda birisi var diye de sesimi çıkaramıyorum. Sonunda ayrıldığımızda gözlerim dolu dolu topallaya topallaya ne yapacağımı bilemeden ana meydandaki kahve dükkanlarından birine giriyorum. Elimi ve dizimi temizliyorum. Sonrasında da dizimde hafif bir ağrı varken bir süre daha yürümeye devam ediyorum.

Bir saat sonunda hostele döndüğümde ve yatağa oturduğumda bir daha kalkmam mümkün olmuyor. Dizim giderek şişiyor ve bacağımı kaldıramayacak duruma geliyorum. Ayağımı sürüye sürüye mutfağa gidip bir poşete su dolduruyorum ve buzluğa koyuyorum. Yarım saat sonra buzu alıp dizime tutuyorum; ama durum giderek kötüleşiyor ve ağrıya daha fazla dayanamıyorum. Ben de artık durumun bu şekilde devam edemeyeceğini anlayınca doktora gitmek üzere resepsiyonun yolunu tutuyorum. Resepsiyondaki görevliye doktora gitmem gerektiğini anlatmaya uğraşırken, artık gözyaşlarımı tutamıyorum. O sırada hostele yeni giriş yapmakta olan ABD’li bir aile benimle çok ilgileniyor ve beni sakinleştirmek için çok çaba harcıyor. Sonunda resepsiyondaki görevliler hastaneleri tarayarak gidebileceğim bir tanesini buluyorlar, taksi çağırıyorlar, elime birkaç ağrı kesici tutuşturuyorlar, baston niyetine de rengarenk şemsiyeyi veriyorlar. Bana eşlik etmek isteselerde de akşam olduğu için ve işlemlerin ne kadar süreceğini bilemediğim için kimseye yük olmak istemiyorum. Taksiye tek başıma atlıyorum. Bu sırada dizim de normal boyutunun üç katına çıkmış durumda.

Hastaneye vardığımızda taksiden beni tekerlekli sandalyaye bindiriyorlar. Bundan sonraki yedi saat boyunca hastanede kalıyorum. Herkes hastane koridorlarında elinde rengarenk şemsiye ile dolanan “gringa”nın ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyor. Sorular soruyorlar ya da beni neşelendirmeye çalışıyorlar. Doktorların hepsi oldukça ilgili. İlk olarak hastanede kaydım açılıyor, sonrasında klasik sorular soruluyor, sonrasında da x-ray çektirmek adına beni radyoloji departmanına gönderiyorlar. Burada dizimin filmleri çekiliyor. Bu sırada radyoloji asistanlarından bir tanesi beni facebook’tan eklemek için yoğun çaba harcıyor. Canım oldukça yansa da durumun abukluğu karşısında içimden kıs kıs gülüyorum.

Sonunda beni ilk olarak bir doktora yönlendiriyorlar. Doktor kırık çıkık olmadığını söylüyor. Ağrımı dindirmek ve şişliği indirmek adına üç adet serumu damardan dayıyorlar. Hastane benim için giderek depresifleşmeye ve soğuklaşmaya başlıyor. Doktorlardan bir tanesi, bir gece hastanede kalmamı, ertesi sabah da ortopediste görünmemi öneriyor; ama benim yedi saatin sonunda hastanede bir dakika daha kalacak sabrım yok. Ağrım da ilaçlar sayesinde daha dayanılacak bir duruma geliyor. Çıkış belgemi imzalıyorum, hastane ücretini ödüyorum, taksiye atlayıp hostelin yolunu tutuyorum. Hostele gittiğimde görevlilerin uyumamış olduklarını ve beni beklediklerini görüyorum. Saat 02:00. Odama çıkmam konusunda bana yardımcı oluyorlar. Sonrasında da çok hareket etmemeye özel çaba harcayarak uykuya dalıyorum.

Reklamlar

2 responses »

  1. Bugün kolombiyaya geldik, senin notlarını okurken şimdi gördüm! Başına neler gelmiş 😦 olmuş bitmiş neyseki umarım dizinde kalıcı bir şey kalmamıştır…geçmiş olsun!

    • 🙂 Merak etme Lalecim, herhangi bir problem yok dizimde şu anda. Ufak bir talihsizlik diyelim, üstelik Kolombiya’nın en güvenli şehrinde gündüz gözüyle. Hehe.

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s