Panama City, Panama.

Standard

3 Mart 2014, Pazartesi.

IMG_1369

 

IMG_1399

 

IMG_1412

 

IMG_1418

 

Casco Viejo sokakları.

IMG_1420

 

Çöpünü çöp kutusuna atarsan “beğenme” kazanırsın.

 

IMG_1388

DSC04830

 

Panama City’nin gökdelenleri.

DSC04849

 

IMG_1426

DSC04881

 

Panama Kanalı’ndan, Miraflores geçişi.

 

IMG_1447

IMG_1449

 

IMG_1450

 

Panama Kanalı, Miraflores Geçişi’ndeki müzeden.

 

IMG_1405

Kaldığım hostelde Oscar törenini izliyoruz.

Sabah erkenden uyanıyorum. Ne yapacağım konusunda pek bir fikrim yok. Panama Kanalı’nı ziyaret etmek istiyorum. Bir yandan da Panama Kanalı boyunca, kanala paralel olarak ilerleyen “Panama Canal Railway” isimli tren hattında yolculuk etmek istiyorum; fakat hostel görevlisi tren hattının son durağı olan Colon şehrinin oldukça tehikeli olduğunu belirttiği için soru işaretlerimi bastıramıyorum. Kahvaltıdan sonra ilk işim Panama Kanalı kilitlerinden bir tanesi olan “Miraflores Kilidi”ne gitmek oluyor. Panama Kanalı, New York ve San Francisco arasında yolculuk yapacak gemilerin yolculuğunu 12688 kilometre kısaltıyor. Kanal, aynı zamanda ülke gelirinin 1/3’ünü sağlıyor. Miraflores Kilidi’nde temel olarak yapılan uygulama o kadar dahice ki. Kazı çalışmalarını kolaylaştırmak adına deniz seviyesinden 26 metre yüksekte suni Gatun Gölü bulunuyor. Kanalın iki ucunda yer alan kilitlerde gemiler göl seviyesine çıkarılıp tekrardan deniz seviyesine indiriliyorlar. Kanalın uzunluğu toplamda 77 kilometreyi buluyor ve geminin büyüklüğüne göre kanalı geçmesi 8-10 saat arasında sürüyor. 1914 yılında inşa edilen ve yılda ortalama 14.000 geminin geçtiği Panama Kanalı, bu sene 100. yaşını kutluyor. Kanala vardığımda şans eseri geçiş yapan gemilerden bir tanesine denk geliyorum. Geminin geçişine iki adet tekne de eşlik ediyor. Bir süre geminin geçişini izledikten sonra, Panama Kanalı Müzesi’ni geziyorum. Sn derece organize şekilde hazırlanmış müzede kanal hakkında çok ilginç bilgiler yer alıyor.

Kanaldan çıkmak üzereyken, içimden bir ses tren hattında hala yolculuk yapabileceğimi söylüyor. Tren her sabah 7.15’te Panama City’den Atlantik okyanusu kıyısındaki Colon isimli şehre gidip 17.15′te de geri dönüyor. Ben de uyarılara kulak asmadan erkenden Colon şehrine otobüsle gidersem, şehirde vakit geçirmek zorunda kalmadan 17:15’teki dönüş trenini yakalayabileceğimi düşünüyorum. Kanaldan çıkıp gördüğüm ilk taksiye atlayıp otobüs istasyonuna gidiyorum ve Colon’a giden ilk otobüse biniyorum. Yol bir saat kadar sürüyor. Yol boyunca endişemi de bastıramıyorum. Lakin koca otobüste tek bir adet bile tekin insan mı bulunmaz. Üstelik bu şehir dünyadaki en büyük vergisiz alışveriş merkezlerinden bir tanesi. Ama kolunuzu sallaya sallaya mağazalara giremiyorsunuz, alışveriş yapabilmeniz için toptancı olmanız gerekiyor.

Bir saat sonunda Colon’a vardığımda otobüs istasyonundan tren istasyonuna olan 200 metrelik yolu son derece endişeli şekilde yürüyorum. Tren istasyonunu ararken denk geldiğim dört adet asker benim endişeli surat ifademi görünce bana yardımcı olmaya karar veriyorlar. Beraber tren istasyonuna gidiyoruz; ama şansıma bugün tren yokmuş! Şehirdeki kutlamalar nedeniyle tren seferleri de iptal edilmiş. Ben içten içe şansıma küfrediyorum. Şehre otobüsle dönmekten başka şansım yok. Askerler bu duruma da el atıyorlar. Beni güvenli bir otobüse bindirene kadar yanımdan ayrılmıyorlar. Otobüse bindiğimde iki şehir arasında işleyen otobüslerin farkını da anlamış oluyorum. Klimalı rahat otobüsler bir saatte giderken, bizim havadar tavuk otobüsümüz neredeyse 57 kilometrelik yolu üç saatte gidiyor. Bu yolculuk boyunca şoförümüz o kadar rahat ki. Adam istediği yerde otobüsü durduruyor, otobüsten iniyor, sigara içiyor, arkadaşları ile muhabbet ediyor, telefondan mesaj atıyor… Ben en önde oturduğum için bu noktada bana bunaltılar geliyor. Üç saat sonunda otobüs istasyonuna vardığımızda ben beş saatimi çoktan boşu boşuna harcamış durumdayım. Otobüs istasyonuna varınca bir taksiye atlayıp hostele geri dönüyorum. Sabaha karşı tam 03:37’de Kolombiya’ya uçağım olduğu için geceyarısı için havaalanına gidecek taksimi ayarlayıp Oscar Töreni’ni izleyen kalabalığın arasına katılıyorum. Geceyarısı olana kadar da burada vakit geçiriyorum.

 

Ben bu tren yolculuğunu gerçekleştirmeyi çok istediğim için uyarılara çok da kulak asmayıp Colon şehrine akşam üzeri hızlı otobüsle gittim. Amacım dönüş trenini yakalayabilmekti. Fakat hesaba katmadığım şey ülkedeki karnaval nedeniyle tren seferinin iptal olması oldu. Colon’da yol kenarında bekleyen dört asker beni kendi elleri ile otobüse bindirerek güvende olduğumdan emin olmak istediler. Tavuk otobüsle 57 kilometrelik otobüs yolculuğu nasıl olur da üç saat sürer o konuda hala soru işaretlerim baki.

 

 

2 Mart 2014, Pazar.

IMG_1347

IMG_1357

 

IMG_1348

 

Panama’ya hoşgeldiniz!

DSC04750

DSC04751

DSC04753

DSC04755

DSC04756

DSC04758

DSC04760

DSC04763

DSC04767

DSC04771

 

DSC04787

 

Panama City’nin “Casco Viejo” mahallesinde sokaklar rengarenk duvar resimleri ile dolu.

DSC04775

DSC04788

DSC04790

 

DSC04813

DSC04814

DSC04815

 

DSC04825

DSC04791

 

Casco Viejo’dan sokak manzaraları.

DSC04820

 

Panama şapkasının aslen Ekvador kökenli olduğunu biliyor muydunuz?

IMG_1391

IMG_1392

Panama City’nin modern yüzü.

IMG_1402

DSC04805

Denk geldiğim sokak festivalinden.

Yolculuk planlamaları yine tutmuyor. Panama City’ye sabah varmayı planlarken, sabaha karşı 04:00 gibi otobüs serin bir Panama City sabahına bizi bırakıyor. Otobüs istasyonunda kapalı dükkanlar ve restoranlar yan yana dizili duruyor. Şehir merkezinde henüz rezervasyon yaptırdığım bir otel bulunmadığı için ve saatler çok erken olduğu için otobüs istasyonunda beklemenin en güvenli iş olacağını düşünüyorum. Hava henüz aydınlanmamış bile. Banklardan bir tanesine oturup günün ağarmasını beklerken kitap okuyorum. Bir yandan ağırlaşmış gözbebeklerim, serin hava ve sessiz sakin istasyon… Her defasında nasıl olur da bir şehre sabaha karşı varmamak için özel çaba harcarken kendimi istasyonlarda gün ağarsın diye buluyorum anlamlandıramıyorum. Günün ilk ışıkları bir iki saat içinde belli olmaya başlıyor. Saat 08:00’e kadar istasyon içerisinde vakit öldürdükten sonra ilk taksiye atlayıp Panama City’nin tarihi kalbi olan “Casco Viejo”ya gidiyorum. Bir süre bomboş; ama oldukça renkli olan sokaklarda dolanıyorum. Sonrasında da ilk gördüğüm hostele girip odaları olup olmadığını soruyorum. Hostel görevlisi konaklayanların daha çıkış yapmadığını, bir iki saat içerisinde şansımı tekrar denemem gerektiğini, dilersem çantamı bırakabileceğimi söylüyor. Beni şehir konusunda sıkı sıkı uyarmayı da ihmal etmiyor. Şehrin eski bölgesi dışındaki mahallelerinin oldukça tehlikeli olduğunu ve dikkatli olmam gerektiğini belirtiyor. Ben de büyük sırt çantamı hostele bırakıp sokaklara kendimi atıyorum.

İlk işim açık bir cafe bulup kahvaltı yapmak oluyor. Uzun süredir mideme adam gibi yiyecek girmediği için denk geldiğim bu sevimli cafe beni oldukça mutlu ediyor. Karnımı doyurduktan sonra da Casco Viejo sokaklarını keşfe çıkıyorum. 1671 yılında eski şehir merkezinin Henry Morgan tarafından yok edilmesi sonrasında İspanyollar şehri 8 kilometre güneybatıya taşımışlar. Bu yeni bölge Cerro Ancon isimli tepenin ayaklarında yer aldığı için korumak daha kolaymış. Bölge de ismini bu dönemden almış. 1904 yılında Panama Kanalı’nın inşası başladığında, Panama City sadece Casco Viejo’nun bulunduğu bölgeden ibaretmiş. Sonrasında zaman içerisinde nüfus artıp şehir büyümeye başladığında şehrin sınırları doğuya doğru genişlemiş. Şehrin üst sınıfı da bu bölgeden, yeni kurulan bölgelere taşınmaya başlamış. Günümüzde UNESCO Dünya Kültür Mirası’nın bir parçası olan Casco Viejo’da geçmişin izlerini sürebiliyorsunuz. Daracık sokaklarda yıkık dökük binalar bir yana restorasyon çalışmaları yoğun bir şekilde devam ediyor.

Günün ilk saatleri olduğu için sokaklar sessiz ve sakin, dükkanlar ve restoranlar yeni yeni açılıyor. Şehrin bu bölgesi birden çok plaza’dan yani meydandan oluşuyor. Şehrin kalbinin attığı “Plaza de la Independencia” 3 Kasım 1903’te Panama’nın Kolombiya’dan bağımsızlığını ilan ettiği meydan. “Plaza de Francia”da devasa taş tabletlere ve heykellere denk geliyorsunuz. Bunlar Panama Kanalı’nın inşaatında çalışan (ve çoğu sarı hummadan ölen) 22.000 çalışana adanmış. “Plaza Bolivar” ve “Plaza Tomas Herrera” bölgedeki meydanlardan sadece bazıları. Meydanlara ek olarak sayısız kilise, tiyatro binası ve park bu daracık sokakları süslüyor. Bir süre sokaklarda amaçsız amaçsız dolanıyorum. Güne yeni yeni merhaba diyen, kepenklerini yeni açan insanları izliyorum. Zamanın ne çabuk geçtiğinin farkına varamıyorum bile. Öğlene doğru tekrardan hostelin yolunu tutuyorum. Hostel görevlisi şansıma odalardan birinin boşaldığını söylüyor. Eşyalarımı alıp odaya yerleşiyorum, güzel bir duş alıyorum, ne yapacağıma ne edeceğime karar verdikten sonra da öğlene doğru kendimi tekrardan sokaklara atıyorum.

İlk işim balık pazarını yani “Mercado del Marisco”yu gezmek oluyor. Sonrasında da deniz kenarındaki yolu takip ederek şehrin yeni yüzüne doğru ilerliyorum. Şehrin doğusunda, batısından farklı olarak yükselen gökdelenler kendisini belli ediyor. Aynı zamanda şehirde düzenlenen festival için bütün bölgeyei kapadıklarını fark ediyorum. Birbirini takip eden yemek tezgahları ve eğlence parkı güneşin en tepede olduğu saatler olmasına rağmen dolup taşıyor. Deniz kenarında bir saate yakın yürüyorum. Ne yol bitiyor, ne de karşıma ilgi çekici bir şey çıkıyor. Bir saat sonunda yoldan geçen bir taksiye atlayıp “Multicentro” isimli alışveriş merkezine gitmek istediğimi söylüyorum. Alışveriş merkezine vardığımda direkt sinema katına gidiyorum. En son sinemada film izlememin üzerinden o kadar çok vakit geçmiş ki, adam gibi bir film görmek için sabırsızlanıyorum. Ne yazık ki fimler neredeyse bir ay öncesinin Hollywood filmleri. Ben de çok umursamadan kendime bir bilet alıyorum. Filmi beklerken de arada yemek katından karnımı doyuruyorum.

Sinemadan çıktığımda yine nerede olduğumu, ne yaptığımı unutmuş şekilde hissediyorum. Bu tur boyunca sinemaya gitmenin en güzel yanı bu. İstisnasız her seferinde sinema çıkışı evime gidecekmişim hissi uyandırması. Çıktığımda hava çoktan kararmış bile. Bu sefer taksi beklemek yerine yerel otobüslerden bir tanesine atlayıp şehir merkezine doğru ilerliyorum. Festivalin bulunduğu bölgeye gelince yoğun kalabalıkla beraber otobüsten iniyorum. Festival bölgesi oldukça canlı. İçeri girmek isteyenler metrelerce kuyruklar oluşturmuş durumda. Şans eseri ben kuyruklarda beklemek zorunda kalmadan, ara kapılardan birinden içeri giriş yapıyorum. Denk geldiğim konser, devasa kuklaların geçişi, oynanan oyunlar, karaoke derken bir iki saatimi de burada geçiriyorum. Hava o kadar sıcak ki, ifade etmeme imkan yok. Yavaş yavaş deniz kıyısından ilerleyerek hostelime geri dönüyorum. Festival bölgesinin aksine eski şehir bölgesi sakinliğini koruyor. Hostele dönüp burada tanıştığım insanlarla bir süre muhabbet ediyorum.

Reklamlar

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s