Monthly Archives: Nisan 2014

Quito, Ekvador.

Standard

4 Nisan 2014, Cuma. 

DSC06839

DSC06840

DSC06844

 

DSC06865

 

Otavalo’dan manzaralar.

DSC06847

 

IMG_4328

IMG_4331

DSC06849

DSC06850

 

“Mercado 24 de Mayo” oldukça büyük bir pazar ve leziz yerel yemeklere ek olarak farklı meyve sebze de burada bulunabiliyor.

DSC06851

DSC06852

 

IMG_4325

DSC06853

 

IMG_4320

DSC06857

DSC06859

DSC06861

DSC06863

 

“Mercado 24 de Mayo”dan.

DSC06875

IMG_4334

DSC06869

DSC06870

DSC06871

DSC06873

DSC06876

DSC06877

 

Otavalo’nun meşhur el işleri pazarı.

DSC06878

DSC06879

DSC06881

DSC06880

Otavalo sokakları.

Ekvador’un, hatta Güney Amerika’nın en meşhur ve en büyük pazarlarından bir tanesi Quito’nun kuzeyinde yer alan Otavalo pazarı. Normalde haftanın her günü pazar tezgahları şehirde bulunuyor; fakat pazarın en ünlü olduğu gün cumartesi günü. Çünkü cumartesi günleri, bölgeye yakın kasabalardan da yereller şehre gelip tezgahlarını açıyorlar. Ben cumartesi günü Quito’dan ayrılmak istediğim için bu meşhur pazara cuma günü gitmeye karar veriyorum.

Sabah erkenden uyanıp Western Union’ın yolunu tutuyorum. Babam sağolsun, çalınan cüzdan ve ATM kartı sorunuma hızır gibi yetişiyor. Paramı çektikten sonra da pazara gitmek üzere “El Trole” isimli otobüse biniyorum. Bu otobüs hattı Quito’nun kuzey ve güneyinde yer alan otobüs istasyonlarını birleştiriyor. Kuzeyde yer alan Carcelen Otobüs İstasyonu’na gitmek kırk dakika kadar sürüyor. Buradan da Otavalo’ya neredeyse her on – on beş dakika bir kalkan otobüslerden birine biniyorum. Otavalo Otobüs İstasyonu’na varmak iki saatimi alıyor. Fakat yol boyunca camdan süzülen görüntüleri izliyorum. Ekvador yemyeşil bir ülke olduğu için yol boyunca harika manzaralara tanık oluyorum.

Otavalo’ya vardığımda ilk olarak şehrin ana meydanına ve meydanda yer alan kilisesine gidiyorum. Şehrin oldukça sakin ve huzurlu bir havası var. Birbirini kesen sokaklarında pek bir yerellik kalmasa da, burada Quito’nun karmaşasından eser yok. Şehir içinde iki adet pazar bulunuyor. Bunlardan ilki “Mercado 24 de Mayo” olarak bilinen yiyecek pazarı. Pazarın içerisinde sıra sıra dizili tezgahlar bulunuyor. Her tezgahta birbirinden farklı yerel yemekler masaları süslüyor. Pazarı çevreleyen bölgede ise bölgeye özgü meyveler ve sebzeler satılıyor. Pembe patateslerden, adını bilmediğim farklı meyvelere, zigzaglar çizerek pazar içerisinde dolanıyorum. Tezgahların bazılarından yiyecekleri deniyorum. Sonrasında da Otavalo’yu meşhur yapan el işleri pazarına doğru yola koyuluyorum. Fakat el işleri pazarı benim için tam anlamıyla bir hayal kırıklığı oluyor. Bunun nedeni pazara cumartesi günü gelmemiş olmam mı bilemiyorum; ama bomboş, birbirini tekrarlayan ürünler satan bir pazar ile karşılaşıyorum. Tekstil ürünleri son derece kaliteli ve ucuz olsa da, benim çantamda bunları alacak yer yok. Ben de bir süre tezgahlar arasında dolanıp ilgimi çeken bir şey var mı diye bakınıyorum. Sonunda turkuaz bir küpe alıp yakınlardaki bir cafe’ye oturmaya karar veriyorum. Cafe’nin balkonundan pazarın mavi çadırları ilginç bir manzara oluşturuyor.

Kahvemi yudumladıktan sonra küçük Otavalo’nun sokaklarında bir süre dolanıp sonrasında da çok geç olmadan Quito’nun merkezine dönmeye karar veriyorum. Yol git – gel altı saate yakın sürdüğü için erkenden çıktığıma içten içe şükrediyorum. Quito’ya vardığımda hava kararmak üzere. Akşam yine aynı ritüellerle geçiyor. Güzel muhabbet ve güzel filmler.

3 Nisan 2014, Perşembe.

DSC06837

“El Teleferiqo”dan şehir manzarası.

DSC06796

DSC06800

DSC06804

DSC06808

 

Teleferikle çıktığımız “Pichincha Yanardağı”nın yanıbaşından harika manzaralar.

DSC06812

 

Tepeden devam eden yürüyüş yolu.

DSC06815

DSC06821

 

Teleferikle tepeye çıktığınızda yolu takip ederek güzel bir yürüyüş rotasına denk geliyorsunuz. Dilerseniz bölgede ata da binebiliyorsunuz.

DSC06824

DSC06828

DSC06832

Bölgeden manzaralar.

Bir gün önceden sözleştiğimiz üzere kahvaltı sonrasında Chase, Mel ve Lisa ile buluşup teleferikle şehrin en muazzam manzaralarının bulunduğu tepeye çıkmaya karar veriyoruz. Sabah 09:00 gibi hostelden çıkıp bir taksi ayarlıyoruz. On beş dakika içerisinde teleferik istasyonuna varıyoruz.

Haftaiçi olduğu için bölge çok kalabalık değil, çabucak biletlerimizi alıp teleferik sırasına giriyoruz. Dünyanın en yüksek ikinci teleferiği olduğu söylenen teleferik ile yolculuğumuz tepeye çıkana kadar tam sekiz dakika sürüyor. Pichincha Yanardağı’nın yanıbaşına tam tamına 4050 metreye çıktığımızda Quito’nun ve şehri çevreleyen yemyeşil tepelerin manzaraları ise nefes kesici. Bir süre bölgede dolanıp fotoğraf çekiyoruz, sonrasında da teleferik istasyonunun arkasından uzanan yolu takip ederek yürüyüşümüze devam ediyoruz. Burada 2-3 kilometrelik ayrı bir yürüyüş rotası bulunuyor. Yemyeşil tepeler, uçsuz bucaksız uzanan Quito yerleşimleri, bulutlar ve hafif sis ortama oldukça etkileyici bir hava katıyor. Burada aynı zamanda atlarının başında bekleyen ve örgü ören teyzeler, ata binmek isteyen misafirleri bekliyorlar.

Yaklaşık 2-3 saate yakın zamanı bu tepede geçiriyoruz. Kimsenin bölgeden ayrılası gelmiyor. Dönüş yolunda teleferik istasyonunun içerisinde bulunan cafe’lerden bir tanesinde sıcak çikolatalarımızı sipariş ediyoruz. Yollardan, yolculuklardan bahsediyoruz.

Öğlene doğru tekrardan hostelin yolunu tutuyoruz. Ben günün büyük bir kısmını hostelde geçiriyorum. Bunda bir gün önce çaldırdığım cüzdanım ve alternatif yöntem arayışlarımın da etkisi büyük oluyor.

2 Nisan 2014, Çarşamba.

IMG_4194

DSC06739

DSC06742

“Çakma” ekvator çizgisi.

DSC06745

IMG_4216

Küçültülmüş kafalar: tembelhayvan ve 12 yaşında bir kız çocuğu.

DSC06748

DSC06749

DSC06755

Yerel bir Ekvador evi.

IMG_4163

“Gerçek” ekvator çizgisinin bulunduğu “Museo Intinan”dan.

DSC06759

Ekvator çizgisinde gölgeler oldukça kısa.

IMG_4184

DSC06771

DSC06772

Yumurtayı dengede tutma çabaları.

IMG_4175

Suyun akış yönü deneyleri.

DSC06779

Ekvator çizgisi!

DSC06782

“La Basilica del Voto Nacional”.

Sabah erkenden uyanıyorum ve meşhur ekvator çizgisini ziyaret etmek üzere yola koyuluyorum. İlk olarak hostelin yakınlarında bulunan otobüs istasyonundan bizdeki Metrobüs sisteminin neredeyse aynısı olan “Metrobus” isimli otobüslere binip 0.20 USD karşılığında şehrin kuzeyinde yer alan Ofelia İstasyonu’na gidiyorum. Yol kırk beş dakikaya yakın sürüyor. Buradan “Mitad del Mundo” yazan başka bir otobüse binmem gerekiyor. Otobüs için sıraya girdiğimde normalde ön cebimde taşıdığım cüzdanımı da elime alıyorum, ki otobüse binerken ücreti ödeyebileyim. Otobüse binerken bir anda itiş kakış olunca bir anlık dikkatsizlikle ben de cüzdanımı açık fermuarlı montumun yan cebine koyuyorum. Her şey sadece 2-3 dakika içerisinde oluyor. Otobüse bindiğimde ABD’li çift Chase ve Mel’i ve İsveçli Lisa ile karşılaşıyorum.

Tam o sırada otobüs bileti ücretlerini almak üzere yanımıza görevli geliyor. Benim cüzdanım ise piyasada yok. Bütün yol boyunca sanırım çantamı bir yirmi kere falan kontrol ediyorum. Otobüse binerken kalabalıktan istifade birisi saniyeler içinde cüzdanımı da cebe indirmeyi başarıyor. Şansıma hostelden arkadaşlarıma denk geliyorum, yoksa en olmadık yerde, beş parasız kalakalacak olmanın stresini ifade etmeye kelimelerim yetmez. Cüzdanımda hiçbir zaman fazla nakit taşımadığım için sorun olmuyor; ama asıl problem o gün sabah cüzdanımın içine akşama doğru para çekerim diye koyduğum ATM kartımın gitmesi ile ortaya çıkıyor. ATM kartına ek olarak kredi kartım, dalış lisansım ve ehliyetim de cüzdanla beraber kayıplara karışıyor. Başlangıcı böyle tatsız bir olayla yapınca açık söylemek gerekirse günün geri kalanından da pek bir şey anlamıyorum. Aklım sürekli yolculuğun geri kalanında para işlerini nasıl halledeceğime gidip duruyor.

Bir saatlik bir yolculuktan sonra “Mitad del Mundo”da indiğimizde ilk olarak görkemli parka giriş yapıyoruz. Burasına aynı zamanda “çakma” ekvator çizgisi deniyor; çünkü zaman içerisinde ekvator çizgisi kaymış ve yer değiştirmiş. Sonuç olarak bu parkın yanı başına bir başka müze daha inşa etmişler. İki müze de tamamen farklı konseptler içeriyor. “Mitad del Mundo” parkı çok geniş bir alanı kaplıyor. Dilerseniz içeriye girdiğinizde, belirli bir ücret ödeyerek parkta yer alan planeteryumda kısa bir gösteriye de katılabiliyorsunuz.

Ekvator çizgisi park içerisinde sarı bir çizgi ile belirtiliyor. Sarı çizginin tam ortasında da devasa bir anıt bulunuyor. 5 USD ödeyerek bu anıtın en üst katındaki terasına çıkabiliyorsunuz. Terasa çıktığınızda bölgenin manzarası ise oldukça etkileyici. Bir süre burada vakit geçirdikten sonra anıt içerisinde yer alan her katında farklı öğelerin anlatıldığı “Etnografi Müzesi”ni geziyoruz. Bu devasa ekvator çizgisi parkında aynı zamanda birçok restoran, cafe ve hediyelik eşya dükkanı yer alıyor. Eğer pasaportunuzu yanınızda getirirseniz bir adet “dünyanın ortası” damgası da edinebiliyorsunuz. Müzeden çıktıktan sonra “gerçek” ekvator çizgisinin bulunduğu, 300 metre uzaktaki “Museo Intinan”a gidiyoruz. Giriş için 3 USD ödüyoruz ve bir süre bekledikten sonra rehberimiz eşliğinde ingilizce tura başlıyoruz. Tur boyunca Ekvador’un farklı kültürlerine ilişkin detayları öğreniyoruz. Benim için en ilgi çekici konulardan bir tanesi “tsantsa” ya da “tzantza” denilen kafa küçültme uygulaması oluyor. Amazon yağmur ormanlarının kuzeybatısında özellikle Peru ve Ekvador’da uygulanmış bu geleneğe göre genelde insan kafaları küçültülerek zafer hatırası ya da ticaret amaçlı kullanılmışlar. Bu sayede kabileler ruhun bedenden kaçmasını engellediklerini düşünmüşler. Zaman içerisinde batılılar tarafından talep artıp koleksiyoncular da bu uygulamanın peşine düşünce ölümler yaygınlaşmış ve geleneğin kötüye kullanılmaması adına uygulama durdurulmuş.

Sonrasına da sıra ekvator çizgisi deneylerine geliyor. Gölgemizin kısalığı, yumurtaları dengede tutma uğraşları, kırmızı ekvator çizgisi üzerinde düz yürüme çabaları, Barış Abi’den de hatırlayacağımız farklı yarım kürelerde suyun akış yönü deneyi derken oldukça keyifli bir saat geçiriyoruz. Bütün grup arasında Lisa ve Chase yumurtaları dengede tutmayı başarabildikleri için ayrı bir sertifika almayı da başarıyorlar.

Akşam üzerine doğru Quito’ya dönüyoruz, bu sefer gidişten farklı olarak başka bir otobüse bindiğimiz için otobüs bizi eski şehir merkezine 2 kilometre kala indiriyor, biz de geri kalan yolu yürüyoruz. Tabii bu sırada denk geldiğimi “La Basilica del Voto Nacional”u ziyaret etmeyi de ihmal etmiyoruz. Bu görkemli yapı, Paris’in Notre-Dame katedraline benzer şekilde inşa edilmiş. İnşasına 1883’te başlanmış olmasına rağmen henüz bitmemiş. Dilerseniz belirli bir ücret ödeyerek 90 metre yüksekteki gözlem noktasına da çıkabiliyorsunuz asansör ile.

Hostele döndüğümüzde ben direkt banka kartlarını iptale ve beni bir süre idare edecek parayı nasıl, ne şekilde elde ederim onu araştırmaya geçiyorum. Aile ile konuştuktan sonra yolculuğun sonuna kadar para meselesini “Western Union” aracılığıyla çözmeye karar veriyoruz. Bu sırada ben yedek American Express kartım ile biraz para çekiyorum. Tabii eski şehir merkezinde American Express geçen ATM bulmak da ayrı dert oluyor. Beni birkaç gün götürecek parayı çektikten sonra hostele dönmeden önce yerel restoranlardan birinde akşam yemeği yiyorum. Gece yine bir öncekine benzer şekilde insanlarla muhabbet ve film izleyerek geçiyor.

1 Nisan 2014, Salı.

DSC06573

Hostelin balkonundan.

DSC06574

DSC06577

DSC06579

DSC06580

DSC06582

Pazardan.

DSC06584

“Sucre Tiyatrosu”.

DSC06588

DSC06592

“Plaza Grande”de insan manzaraları.

DSC06593

Şehir merkezinde kocaman köpekleri ile gezen polisler.

DSC06700

DSC06596

DSC06598

DSC06602

DSC06605

Quito’dan manzaralar.

DSC06609

DSC06610

Ziyaret ettiğimiz büfelerden Ekvador tatlıları ve yeşil mısır cipsleri.

DSC06611

DSC06613

Eski şehirden “El Panecillo” tepesi manzarası.

DSC06622

DSC06626

Gümüş atölyesi.

DSC06627

DSC06638

Müzik aletleri atölyesi.

DSC06619

DSC06640

“La Ronda” bölgesi.

DSC06641

Şehir çapında bisiklet kiralayabileceğiniz istasyonlar bulunuyor.

DSC06644

Quito’nun beyaz kiliselerle kaplı meydanları.

DSC06654

DSC06658

“Museo de la Ciudad”.

DSC06686

Seramik şaman heykeli.

DSC06694

“Casa del Alabado”dan.

DSC06704

DSC06707

IMG_4108

IMG_4113

IMG_4116

“La Compania de Jesus”, fotoğraf çekmek yasak; ama ben tutamadım kendimi.

DSC06714

“El Panecillo”dan Quito manzarası.

DSC06716

DSC06718

DSC06720

“El Panecillo” tepesinde yer alan aluminyum Meryem Ana heykeli.

Konakladığım hostelin en güzel yanlarından bir tanesi her gün düzenli olarak 10:30’da ücretsiz şehir yürüyüş turları düzenlemesi. Hostelin 2 USD’lik devasa kahvaltısı ile karnımı doyurduktan sonra ücretsiz şehir yürüyüş turunu beklemeye başlıyorum. Saatler 10:30’u gösterdiğinde rehberimiz Ovi eşliğinde küçük bir grup halinde yola koyuluyoruz.

1534 yılında kurulmuş Ekvador’un başkenti Quito, And Dağları’nın arasında geniş bir platoda yer alıyor. Koloniyel dönemden kalmış ve oldukça iyi şekilde korunmuş yapılar, şehri Latin Amerika’nın en güzel başkentlerinden biri yapıyor. Biraz da bunun etkisiyle Quito, 1978 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine giren ilk şehir olma özelliğini taşıyor. 2850 metrede yer alan şehir, aynı zamanda dünyanın en yüksek başkentlerinden birisi olarak biliniyor. Şehir, eski şehir ve “Mariscal” olarak bilinen yeni şehir olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Bizim turumuz ise eski şehri kapsıyor.

İlk durağımız hostelin yakınlarında bulunan yerel pazar oluyor. Burası daha önce Orta Amerika ve Güney Amerika’da gördüğüm hiçbir pazara benzemiyor. O kadar düzenli, o kadar geniş ve o kadar temiz ki. Her ürün için ayrı bölümler bulunuyor. Sebzeler, meyveler, çiçekler, balıklar ve etler ayrı bölgelerde satılıyor. Üstelik pazarın her iki katında da çok ucuza yemek yiyebileceğiniz büfeler yer alıyor. Ovi, bize bölgenin yerel ürünlerini, Ekvador’a özgü yiyecekleri anlatırken bol bol ipucu vermeyi de ihmal etmiyor.

Market sonrasında dört blok uzakta bulunan eski şehrin kalbine doğru yola koyuluyoruz. “Sucre Tiyatrosu”nu ve bulunduğu sevimli meydanı dolandıktan sonra, “Plaza de la Independencia”ya doğru yürüyoruz. “Plaza Grande” olarak da bilinen bu meydan, Quito’nun kalbinin attığı yer olarak biliniyor. Meydanın etrafında Hükümet Sarayı, Katedral ve Başpiskoposun Sarayı tüm görkemleri ile duruyor. Dilerseniz Hükümet Sarayı’nı gezebiliyorsunuz. Saray içerisinde ünlü Ekvadorlu ressam Guayasamin’in duvar resmi bulunuyor. Bu duvar resminde Orellana, Amazon’u keşfederken portreleniyor.

Sonrasında 1535 yılında Quito’da ilk inşa edilmiş kilise olan “Iglesia de San Francisco”yu ziyaret ediyoruz. Bu kilisenin İnka Tapınağı üzerine inşa edildiği, bu nedenle bölgedeki diğer yapılardan daha yüksekte olduğu biliniyor. Kiliseye uzanan basamakların oldukça büyük olmasının nedeni ise, kiliseye çıkarken başınızı öne eğip sadece adımlarınıza dikkat etmeniz, yani bir nevi saygı gösterisi.

Tur boyunca Ovi bize farklı yapıları ve binaları gösteriyor; ama bazılarının içerisine girmiyoruz, sonrasında kendimiz gezmek istersek diye bilgileri önceden alıyoruz. El Panecillo tepesine bakan müzede yer alan fotoğraf sergisini gezdikten sonra “La Ronda” bölgesine gidiyoruz. Bu bölge bir zamanlar, Quito’nun kırmızı fener bölgesiymiş. Günümüzde ise şehrin en kültürel sokaklarından bir tanesi. Yan yana dizilmiş minicik binaları sayısız atölyeye de ev sahipliği yapıyor. Ovi bizi gümüş işleme ve müzik aletleri atölyelerine götürüyor. Müzik aletleri atölyesinde, eski piyanoları tamir eden bir amca ile tanışıyoruz. Amca bize, İnkaların güneş marşını çalıyor oldukça antik bir piyanoda.

Tur boyunca Ovi bize sadece tarihi binaları ve önemli yapıları anlatmakla kalmıyor; ülkenin tarihine ilişkin de birçok bilgi veriyor. Üstelik bunları öyle keyifli ve espirili bir şekilde yapıyor ki, herkes halinden oldukça memnun. Arada yerel tadları denemek adına belirli başlı büfelerde kısa molalar vermeyi de ihmal etmiyoruz. 3-4 saat sonunda turu tamamladığımızda ben gezdiğimiz noktaları tersten takip etmeye ve girmediğimiz binalara girmeye karar veriyorum. Meydanları ve kiliseleri dolaştıktan sonra ilk olarak “Museo de la Ciudad” olarak bilinen Şehir Müzesi’ne uğruyorum. Müze, harika bir avluya bakıyor.

Sonrasında da “Casa del Alabado”ya uğruyorum. Eski bir malikanenin içinde yer alan bu minik; ama etkileyici müzede Kolomb öncesi döneme ait eserler sergileniyor. Müzede bir süre dolandıktan sonra da daha önce önünden geçtiğimiz ünlü cizvit kilisesine giriyorum. “La Compania de Jesus” olarak bilinen bu kilise, Güney Amerika’nın en güzel barok kiliselerinden bir tanesi. Tamamlanması 160 yıl sürmüş. Dış yapısındaki ince işlemeler oldukça etkileyici. Kilise içerisinde güneş sembolleri yer alıyor. Bunun nedeni ise güneşin İnkalar için çok önemli olması ve cizvitlerin de eğer kilisede güneş sembollerine yer verirlerse daha çok yereli kiliseye çekecekleri düşünmesi. Kilisenin içi tamamen altın kaplama işlemelerle dolu. Ovi’nin anlattığına göre kilise içerisindeki altınlar satılsa Ekvador’un bütün borcu bitermiş. Eğer 1 Kasım’da “Ölüler Günü”nde bu kiliseyi ziyaret ederseniz, kilisenin altında yer alan yer altı mezarlarını yani “catacomb”ları da görebiliyorsunuz.

Yavaş yavaş sokaklarda dolanırken, yürüyüş turunu beraber yaptığımız ABD’li çifte ve İsveçli kıza denk geliyorum. Ana meydanın güneyinde yer alan tepede bulunan Meryem Ana heykeline gideceklerini, onlara katılıp katılmak istemediğimi soruyorlar. Beraber taksi paylaşmaya karar veriyoruz. “El Panecillo” olarak bilinen bu tepede İnkalar zamanında güneşe tapıyorlarmış. İnkalar sonrasında, İspanyollar 1812 – 1825 yılları arasında, bölgeyi kontrol etmek için tepeyi kale olarak kullanmışlar. Günümüzde ise tepede, deniz seviyesinden tam olarak 3000 metre yükseltide dünyanın en büyük aluminyum heykeli olduğu söylenen 45 metrelik Meryem Ana heykeli, tüm görkemi ile Quito’yu selamlıyor.

Ben hostele geri dönmeden önce pazara uğrayıp Ovi’nin önerdiği yemeklerden bir tanesini mideye indiriyorum. Hostelin en güzel yanlarından bir tanesi ise zengin bir DVD koleksiyonu olması. Adam gibi film izlemeyi özlemiş bana, ilaç gibi geliyor bu durum. Akşam insanlarla bir süre muhabbet ettikten sonra uyuyana kadar iki adet film izliyorum. “Seeking for a friend for the end of the world” ve “Extremely loud and incredibly close” gecemi güzelleştirmeye yetiyor da artıyor bile.

31 Mart 2014, Pazartesi.

DSC06569

IMG_4037

IMG_4039

Uçaktan Guayaquil.

Santa Cruz’dan Baltra Adası’nda bulunan havaalanına gidebilmenin iki yolu var: taksiye atlamak ya da her sabah 07:00 ve 08:30’da kalkan halk otobüslerinden bir tanesini yakalamak. Ben de ikinci yöntemi seçip sabah erkenden otelden çıkışımı yapıyorum. Uçağım öğlen 12:45’te olsa da erkenden gidip havaalanında beklemeyi tercih ediyorum. Tombik otel sahibim Manuel, ben ayrılırken beni özleyeceğini söylüyor, e artık on günün sonunda zaten aile gibi olmuşuz. Tekrar gelmeye söz veriyorum. Otelin önünden otobüs istasyonuna gitmek için 1 USD’ye taksiye biniyorum. İstasyon beş dakika mesafede bulunuyor. İstasyona vardığımda otobüsün geç kaldığını / kalacağını öğreniyorum. 09:00’a doğru otobüs geliyor ve yaklaşık kırk beş dakikalık Baltra Adası yolculuğu da başlıyor. Adanın ortasından geçen tek şerit yolda ilerlerken bu manzarayı çok özleyeceğimi biliyorum. İskeleye vardığımızda karşı kıyıya geçmek için botlardan birine atlıyorum. Baltra Adası’na varınca da ücretsiz havaalanı servislerinden birine biniyorum.

Havaalanında işlemlerimi hallettikten sonra da beklemeye koyuluyorum. Önümde yaklaşık iki saatlik bir zaman dilimi var. Bir noktada ben havaalanın yemek bölümünde kitap okurken adımın anons edildiğini duyuyorum. Durumu çok algılayamasam da tekrardan check-in bankosuna gidiyorum. Check-in bankosundan, binaların arkasında her bavulun teker teker x-ray’den geçirildiği bir bölmede çantamı görüyorum, görevliler çantanın içini kontrol etmek istediklerini söylüyorlar. Bu sırada benden önce çağrılmış insanların çantalarından poşet poşet çıkan deniz kabuklarına el konulduğunu fark ediyorum. Benim çantamda ise sadece bir adet minicik volkanik taş bulunuyor. Görevlinin bunu sormadığını, Nikaragua’dan aldığım taş heykeli yanlış yorumladığını fark ediyorum. Heykeli gösterince geçmeme izin veriyorlar. Anladığım kadarıyla burada her çanta teker teker taranıyor, adalardan herhangi bir doğal ürünün bölge dışına çıkmasını istemedikleri için.

Geliş uçağında olduğu gibi ilk olarak Guayaquil’de bir mola veriyoruz, sonrasında da Quito’ya devam ediyoruz. Zaman farkı da yolculuğa eklenince akşam üzeri Quito’ya varıyorum. İlk olarak havaalanında karnımı doyuruyorum. Sonrasında da şehir merkezine gitmek için havaalanı servisini kullanmaya karar veriyorum. 8 USD karşılığında “Aero Servicios”dan biletimi alıyorum. Yol bir saate yakın sürüyor. Otobüsler son derece rahat, üstelik hızlı kablosuz internet bağlantısı da mevcut. Yeni havaalanından kalkan bu shuttle servisler sizi şehir merkezinde bulunan Quito Havaalanına kadar götürüyor. Buraya vardığımda da görevlilerden taksi konusunda bilgi almak istediğim sırada, iki kadın “Biz sana yardımcı olalım.” ayağına benim taksime atlıyorlar. Kadınları yol üzerinde bırakıyoruz, sonrasında da benim eski şehirde yer alan hostelim “Community Hostel”in yolunu tutuyoruz. Hostel son derece güzel, ben vardığımda da bütün herkesi topluca bir masanın etrafında yemek yerken buluyorum. Kanım ortama hemen ısınıyor.

Bana konaklayacağım odayı gösteriyorlar. Yerleştikten sonra da ortak odada bilgisayar başında oyalanıyorum. Yavaş yavaş uyuklama saatlerim yaklaştığında ise odada yerel bir film gösterimi olacağını öğreniyorum. “Que tan lejos” isimli bu Ekvador filmi, Ekvador ana karasına geçtiğim gün, kültürü anlamak da çok da güzel bir başlangıç oluyor.

Reklamlar

Galapagos Adaları, Ekvador.

Standard

30 Mart 2014, Pazar.

Galapagos Adaları’ndaki son günümü Tortuga Koyu’ndaki plajda geçirmeyi planlasam da Türkiye’deki yerel seçimler nedeniyle bütün günümü (evet abartmıyorum, tam yirmi saatimi) bilgisayar başında haberleri takip ederek geçiriyorum. Ülkeden ve insanlardan fiziksel olarak en kadar uzak olursam olayın, bir tarafım hep bağlı ve meraklı. Arada sadece yiyecek bir şeyler ve soğuk su almak üzere dışarı çıkıyorum. Uzakta olmanın avantajları mı dersiniz, dezavantajları mı… bilemiyorum.

29 Mart 2014, Cumartesi.

DSC06564

 

Meşhur Leon Dormido.

DSC06565

DSC06566

DSC06567

 

Leon Dormido turu sırasında gittiğimiz saklı plaj.

Saat 07:30’da Leon Dormido şnorkel turuna katılmak için iskeleden San Cristobal’a gidecek hızlı bota biniyorum. Bir buçuk saat sonunda iskelede indiğimizde ne yapacağım ve ne edeceğim konusunda hiçbir fikrim yok. Katılacağım şnorkel turu ile ilgili bana çok kısıtlı bilgi verilmiş ve etrafta da herhangi bir çalışan yok. Ben şaşkın şaşkın dolanırken benimle aynı tekneden inen iki Ekvadorlu çocuk da benimle aynı turda olduklarını, bir süre burada beklememiz gerektiğini söylüyorlar bana. Derin bir oh çekip yanlarına oturuyorum. Sonra İspanyolca muhabbete başlıyoruz. İkisi de Quito’da yaşıyorlar. Bir tanesi Audi bayiisinden, bir tanesi de sigorta şirketinde çalışıyor. Tatillerini geçirmek üzere Galapagos’a geldiklerinden bahsediyorlar. Bir yarım saat kadar bekledikten sonra yola koyulacağımız bot geliyor. Anladığım kadarıyla bu bot aslında bir dalış okuluna bağlı; ama şnorkelle yüzmek isteyenleri de meşhur kayaya kadar götürüyorlar. Dalış malzemelerini ve verilen brifingi görünce, keşke ben de dalabiliyor olsaydım diye içimden geçiriyorum. Fakat bana bu tür bir alternatifim olduğu tur firmasındayken söylenmiyor bile. Dalış yapmak istiyorsam, adada konaklamam gerektiğini sanıyorum ben.

Leon Dormido’nun bulunduğu yere kadar gidiyoruz, kaya o kadar görkemli ki. Parça parça uyuyan aslanı oluşturan, 150 metre yüksekliğinde bu muazzam yapıda suya girmek için yerimde duramıyorum. Şnorkel ekibinin mayolardan başka kıyafeti yok ve su buz gibi. Bol bol deniz anası tarafından çarpılıyoruz. O kadar canım yanıyor ki bir noktada, mızmızlanmayıp gördüklerime odaklanmaya çalışıyorum. Bir kere ortam harika. Kayaya çarpan akıntılar sayesinde sürekli bir metre yükselip bir metre alçalıyoruz. Köpekbalıkları, vatozlar, manta rayler, kaplumbağalar ve sayısız rengarenk balık görüyoruz. Benim en sevdiğim kutu şeklindeki balıklardan da devasa bir sürüye rastlıyoruz. İlk yüzme sonrasında bir mola veriyoruz, bu sırada dalanlar da gemiye çıkıyorlar. Kısa bir yemek arası verip sonra tekrardan suya giriyoruz. Gruptaki bazıları soğuktan ve deniz analarından rahatsız olup gemiye geri çıkıyorlar, biz buna rağmen devam ediyoruz. Kayalar arasındaki koridorlardan geçiyoruz. Bölge kesinlikle yüzdüğüm en güzel yerlerden bir tanesi. Bütün dalış boyunca ve sonrasında deniz analarının çarptığı kıpkırmızı olmuş bedenimi oğuştururken bir yandan da kendime gülüyorum.

Dönüşte yol üzerindeki ıssız bir  plajda iguanaların arasında duruyoruz. Herkes küçücük plajı keşfe çıkıyor. Bembeyaz kumlarda yürümek havanın gri tezatlığına karşı inanılmaz huzurlu geliyor. Ama bölgede çok fazla arı var, en olmadık anlarda gelip sizi sokuyorlar. Su içinde deniz anası, su dışında arı, derdiniz nedir arkadaşım derken buluyorum kendimi.

Gün batımına yakın San Cristobal’e varıp dönüş için hızlı tekneye biniyoruz. Bütün yol boyunca resmen oturur pozisyonda uyukluyorum. Öyle ki vardığımızı söylediklerinde duruma şaşırıyorum. Uzun bir gün sonunda direkt odanın yolunu tutuyorum.

28 Mart 2014, Cuma.

DSC06171

DSC06161

DSC06165

DSC06169

 

Tortuga Koyu’ndan.

Öğlene doğru Tortuga Koyu’na gidip bütün günü burada geçiriyorum. Dünyanın en güzel plajı burası. Sonsuz beyaz kumlar, girdiğinizde dünyadaki geri kalan her şeyi unuttuğunuz harika sular, gökyüzü ve denizin buluştuğu nokta. Tam olarak burası işte. Bütün günü bol bol tembellikle bu plajda geçirdikten sonra şehir merkezine döndüğümde bir sonraki gün için kendime San Cristobal adası açıklarında bulunan “Leon Dormido” yani uyuyan aslan kayası için şnorkel turu ayarlıyorum. Tur normalde 140 USD iken, ellem kellem edip turu 130 USD’ye ayarlamayı başarıyorum. Galapagos Adaları’nın en güzel dalış / şnorkler yerlerinden biri olan bu noktaya gitmek için sabırsızlanıyorum.

27 Mart 2014, Perşembe.

DSC06543

 

Gordon Rocks’ın bir parçası.

Screen Shot 2014-03-28 at 8.18.48 PM

Screen Shot 2014-03-28 at 8.21.23 PM

Screen Shot 2014-03-28 at 8.34.21 PM

Screen Shot 2014-03-28 at 8.28.11 PM

Günün dalışından görüntüler.

Bir önceki dalışa benzer şekilde 08:30’da dalış okulunda buluşup taksilerle adanın kuzeyine gidiyoruz. Arjantinli kalabalık grup yine teknede. Günün dalışı bölgenin en ünlü dalış noktalarından bir tanesi olan Gordon Rocks. Buraya zaman zaman çamaşır makinesi de deniyor. Çünkü bölge farklı akıntıların birleştiği bir noktada, bu nedenle akıntıların size ne zaman, nasıl çarpacağı hiç belli olmuyor. Aynı nedenle, deniz altı yaşamı da oldukça canlı oluyor. Günün iki dalışını da bu kayalıklarda gerçekleştiriyoruz.

Benim için ilk dalış çok da keyifli geçmiyor. Suya girerken oksijen tüpümdeki oksijenin normalden oldukça daha az olduğunu fark ediyorum. Dalışlarda oksijen tüketimim oldukça iyi olsa da dalışın ilk otuz dakikasında oksijenim tükenme sinyalleri veriyor, ben de erkenden su yüzeyine çıkıyorum. Bölgede akıntı oldukça kuvvetli ve belirli bir yön izlemiyor. Dalış sırasında siyah uçlu köpebalıkları ve Galapagos köpekbalıkları görüyoruz. Bir dolu da kaplumbağa.

İkinci dalış benim için son derece keyifli geçiyor. Kayalıkların oluşturduğu duvara paralel şekilde dalışa başlıyoruz. Salar dalmaz kayalıklara uzanmış deniz aslanları bizle ve arkamızda bıraktığımız baloncuklarla oynamak adına suya atlıyor. Duvarın yanından yavaş yavaş ilerliyoruz. Resifler oldukça canlı. Bir anda altımızdan üç adet çekiçbaş köpekbalığı geçiyor. Dolanıyoruz, köpekbalıklarını ve kaplumbağaları görüyoruz. Bir süre sonra herkesin oksijeni bitiyor. Ben ve dalış hocası sona kalıyoruz. İyiki de kalıyoruz. Tam bu noktada temizlenen kocaman bir kaplumbağa neredeyse bir metre ötemizde yüzmeye başlıyor. Onu takiben kocaman bir de çekiçbaş geliyor. Etrafımızda turlar atıyor. Bize o kadar yakın ki, ben heyecandan su içinde dans etmeye başlıyorum. Dalış hocası bana dönüyor, onun yüzündeki mutluluk ifadesi de çok net şekilde okunabiliyor.

Tekneye çıktığımızda hep beraber öğlen yemeği yiyoruz, sonrasında da Arjantinlilerle benim harika İspanyolca yeteneklerim sayesinde muhabbete giriyoruz. Bize ikram ettikleri yerel Arjantin içeceğinden, ülkelere, dalıştan, politikaya her şeyi konuşuyoruz.

Şehir merkezine dönmemiz ise normalden daha geç oluyor. Ben bir şeyler atıştırıp kasabanın merkezindeki canlı müzik konserini izliyorum bir süre. Sonrasında da otele dönüş yapıyorum. 

26 Mart 2014, Çarşamba.

DSC06491

 

Punta Estrada Plajı.

DSC06492

Las Grietas’a uzanan yollar.

DSC06496

 

Daha önce hiç bir kaktüsün içini görmüş müydünüz?

DSC06497

 

Salinas – tuz madenleri.

 

DSC06520

 

DSC06538

DSC06522

 

Las Grietas’a giderken.

DSC06529

DSC06530

Las Grietas.

Bir önceki günün dalışından sonra dizimin ağrısı dayanılmayacak bir hal alınca, bütün sabahı odada bacağıma buz kompres yaparak geçiriyorum. Fakat otelin buzdolabı o kadar eski ki, bir önceki gece dolduruğum su dolu poşetleri sabahında hala tam anlamıyla donmamış olarak buluyorum. Üstelik bunları dolaptan çıkarmamla on dakika içerisinde erimesi de bir oluyor.

Öğlene doğru odada kalmaktan sıkılınca tekrardan Las Grietas bölgesine gitmek için dışarı çıkıyorum. Bu sefer gelgitler nedeniyle su daha da yükselmiş, plajın alanı küçüldüğü gibi tuz madeninde de tuzdan çok su var. Las Grietas’a daha geç bir saatte gittiğim için kalabalık; ama işin güzel tarafı kanyon kayalıklarından suya atlamak için birbiri ile yarışan yereller de bölgede bulunuyorlar. Bir süre yerelleri izleyip onları cesaretlendirmeye uğraşıyoruz bölgedeki yabancılar olarak. Sonrasında ben Punta Estrada plajındaki duvar kenarı yerimi alıp kitabımı bitirmeye bakıyorum.

Şehir merkezine döndüğümde de The Rock isimli bara oturup akşam yemeğimi bir kadeh şarap eşliğinde yudumluyorum. Yemek sonrası dalış okuluna gidip sonraki günün dalışları için ekipmanları hazırlıyorum. Bu sırada dalış okulundaki diğer müşterilerden fiyatların tekrardan 150 USD’ye yükseldiğini öğreniyorum. İçten içe dalışları öncesinde ayarlayıp 120 USD’lik fiyatı ödediğime seviniyorum. Sonrasında da iskele kenarında bir tur atıyorum. Deniz kenarındaki parkta oynayan çocuklar, kaykay alanında değişik figürler sergilemeye çalışan gençlere tanık oluyorum. Ertesi günün dalışları için oldukça heyecanlı erkenden odaya dönüyorum.

25 Mart 2014, Salı.

DSC06478

Dalış yaptığımız Daphe kayası.

Screen Shot 2014-03-28 at 8.08.20 PM

Screen Shot 2014-03-28 at 8.08.32 PM

Screen Shot 2014-03-28 at 8.35.27 PM

Screen Shot 2014-03-28 at 8.18.12 PM

Günün dalışından manzaralar.

Dalış için 08:30’da dalış okulunun önünde buluşuyoruz. Eşyalarımızı alıp kapının önünden taksilere biniyoruz. Dalış noktaları adanın kuzey doğusunda bulunduğu için havaalanının bulunduğu Baltra Adası yakınlarından tekneye binmek daha mantıklı oluyor. Kırk beş dakika sonrasında adanın en kuzeyine vardığımızda burada bir süre ekibin tamamlanmasını bekliyoruz. Sonrasında da gelen botlarla dalış teknesindeki yerimizi alıyoruz. Dalış ekibinde Arjantinli kalabalık bir grup da bulunuyor. Bu grup on günlüğüne sadece dalış yapmaya Galapagos Adaları’na gelmişler. Her güne dalış ayarlamışlar.

İlk dalış noktamız Daphe. Dalış bölgesine giderken bizi takip eden yunus sürüsü güzel bir sürpriz oluyor her birimiz için. Dalış öncesinde brifingler veriliyor. Detaylı şekilde ne yapacağımız, nasıl bir bölgede dalacağımız anlatılıyor. Dalış için giydiğimiz kıyafetler 7 mm kalınlığında. Bunun nedeni suyun oldukça soğuk olması. Ama bu kıyafetlere girmek ve içinden çıkmak benim bütün dalışın en sevmediğim işi oluyor. Öyle ki kıyafetleri çekiştirmekten ellerim yara oluyor hep. İlk dalış oldukça keyifli geçiyor. Bir noktada binlerce balıktan oluşan bir sürüye denk geliyoruz. Ben nasıl oluyorsa aralarında buluyorum kendimi. Baktığım her yerde balık var; ama hiçbiri bana değmiyor bile. İkinci dalışı North Seymour’a yapıyoruz. Bu dalışın doruk noktası beyaz uçlu köpekbalıklarının toplandığı bölge oluyor. Burada ondan fazla köpekbalığı bulunuyor. Biz de bir kayanın arkasına saklanıp köpekbalıklarını izliyoruz. Her iki dalışta da görüş alanı oldukça kötü. Su içerisinde akıntılardan dolayı çok fazla partiküler bulunuyor, bu da görüş mesafesini kısaltıyor.

Dalışlar sonunda hep beraber yemek yiyoruz. Tekrardan Puerto Ayora’ya vardığımızda ise saat çoktan 18:00’i gösteriyor. Ben akşam yemeği için Galapagos Deli’ye uğruyorum. Yemek sonrası tatlım yine ev yapımı dondurma oluyor. Sonrasında da otele döndüğüm gibi uyuyakalmam bir oluyor.

24 Mart 2014, Pazartesi.

DSC06449

DSC06450

Punta Estrada plajı.

DSC06503

DSC06510

Tuz madeninin toz pembesi gölleri.

DSC06456

DSC06483

DSC06457

Las Grietas yolunda.

DSC06533

DSC06536

Las Grietas.

DSC06463

DSC06468

Plaj dönüşü beni bekleyen uykucu deniz aslanı.

DSC06470

DSC06471

Ninfas Gölü.

Sabah Tara’yı uyandırmak için ayağa kalktığımda onu çoktan uyanmış, kapımı çalmak üzereyken buluyorum. Tara’nın değişik bir özelliği var, söz konusu uyku olduğu zaman, uyanamıyor. Telefon, saat alarmları da işe yaramıyor. O yüzden uyandırmak için bizzat dürtmeniz gerekiyor. Bu nedenle kendisini karlımda uyanmış ve hazırlanmış görünce oldukça şaşırıyorum. Birlikte yakınlardaki küçük bir büfeye kahvaltıya gidiyoruz. Kahvaltı sonrasında da vedalaşıyoruz. Tara havaalanına gitmek üzere otobüs istasyonunun yolunu tutuyor, ben de “Las Grietas” isimli ününü çok duyduğum kanyona gitmeye karar veriyorum.

Las Grietas’a gidebilmek için iskeleden deniz taksisi ile 1 USD karşılığında karşı tarafa, yani Finch Bay tarafına geçmeniz gerekiyor. Finch Bay tarafında birkaç tane lüks otel ve restoran bulunuyor. Sonrasında da toprak yolu takip ederek on dakika ilerliyorsunuz. İlk olarak karşınıza “Punta Estrada” isimli plaj çıkıyor. Bu plaj kalabalıklardan uzak, sakin bir deniz ortamı için en ideal yerlerden bir tanesi. Plajı geçip bir beş dakika daha yürüdüğünüzde pembe beyaz gölcüklerden oluşan tuz madeni ile karşılaşıyorsunuz. Tuz madeninin etrafını bordo volkanik kayaçlar ve garip şekilli kaktüsler süslüyor. Bu noktadan sonra kahverengi kum yol üzerinden bir on beş dakika daha ilerlediğinizde karşınıza turkuaz suları ile son derece etkileyici kanyon çıkıyor. Kanyona varmak yirmibeş dakika, yarım saat kadar sürüyor. Henüz günün erken saatleri olduğu için, benden başka sadece 4-5 kişi var bölgede. Bir süre buz gibi tuzlu suyun içerisine atlayıp su içerisinde vakit geçiriyorum. Aynı zamanda soğuk suyun dizime de iyi geleceğini düşünüyorum. Dizim, kötü bir diş ağırısı gibi aşağıdan aşağıdan beni huzursuz etmeye ve canımı yakmaya devam ediyor. Kanyonda bir saat kaldıktan sonra Punta Estrada plajına gidiyorum. Duvar kenarına havlumu serip kitabımı okuyorum. On dakikada bir denize girme molası vermeyi ihmal etmiyorum. Suya girdiğimde bir sürü balığa ek olarak, kocaman vatozları da görebiliyorum.

Dönüşte deniz taksisindeki görevli benden para almıyor. Üstelik beni bıraktığı iskelede, çıkacağım rampanın tam da üzerinde tombik bir deniz aslanı uyuyor. Onu rahatsız etmemek ve uyandırmamak adına bir süre napacağımı şaşırıyorum, sonunda da hayvancağız horlamaya devam ederken yanından parmak uçlarımda geçiyorum.

Dönüşte hazır hala vaktim varken, daha önce kapalı bulduğum Ninfas Gölü’ne gitmeye karar veriyorum. Şansıma bu sefer göl açık. Bu küçücük adalarda doğanın her rengine, her güzelliğine rastlamak beni o kadar heyecanlandırıyor ki. Bir süre burada tahta yürüme yoluna oturup ayaklarımı sallandırıyorum. Etrafta uçuşan kuşları izliyorum. Bir süre sonra yanıma Galapagos Park koruma görevlisi geliyor. Muhabbete başlıyoruz. En sonunda da ağzındaki baklayı çıkarıyor. Beni bir önceki gün Playa de la Estacion’da gördüğünü, dövmemi beğendiğini söylüyor. Eğer vaktim varsa, görevi bitince beni gezdirebileceğini, yoksa da bir kahve içmek istediğini belirtiyor. Kibarca teklifini reddediyorum. Dalış okuluna gidip ertesi gün dalışı için ekipmanları ayarlıyorum. Erkenden odaya dönüp film izleyerek günü sonlandırıyorum.

23 Mart 2014, Pazar.

Sabah gözlerimizi açtığımızda Santa Cruz’a varmışız bile. Kahvaltı sonrasında herkesle vedalaşıp ana karaya bırakılıyoruz. Murat, uçağını yakalamak üzere otobüs istasyonuna gitmek üzere taksiye atlıyor. Danimarkalı Tara ve ben de otele dönüyoruz. Odalarımız çoktan hazır. İndirim istememe rağmen, Manuel bana sekiz gece için odayı gecelik 15 USD’den vermeyi öneriyor. Üstelik bir öncekine kıyasla odam daha geniş ve ana caddeyi görüyor.

Bir süre odalarda dinlendikten, son derece yavaş olan interneti kontrol ettikten sonra Tara ile dışarı çıkıyoruz. İlk durağımız kahvaltı için oturduğumuz meşhur Galapagos Deli oluyor. Bu mekanı daha önce Murat’tan duyduğum için denemek istiyorum. Hakkaten de mekanın son derece leziz ev yapımı dondurmaları var. Üstelik interneti de adadaki en hızlı internet. 2 saate yakın burada vakit geçirdikten sonra plaja gitmeye karar veriyoruz. Playa de la Estacion en yakın plaj olduğu için en mantıklı seçim gibi duruyor. 3 saate yakın güneş altına kitap okuyup denize giriyoruz.

Dönüş yolunda benim dalışlarımı ayarlamak için Nautilus Dalış Merkezi’nde duruyoruz. Adada sorduğum her yerin fiyatları 150 USD’den başlarken, Nautilis iki dalış başına 120 USD fiyat öneriyor. Ben de balıklama atlıyorum. Salı ve Perşembe günleri için kendime dalışları ayarlıyorum. İlk dalışımı Daphne ve North Seymour’a, ikincisini ise Gordon Rocks’a yapmak istiyorum. Böylece iyi olan sona kalsın ki doya doya tadına varayım diyorum. Otele döndüğümüzde soğuk duş, vantilatör önü ve dinlenme molası veriyoruz.

Akşam yemeği için tekrar buluştuğumuzda Tara beni gizli bir yere yemeğe götüreceğini söylüyor. Bir taksiye atlayıp kasabanın spor salonunun yakınlarında bulunan futbol sahalarının arkasına sıralanmış restoranlardan birine giriyoruz. Tara, buraya daha önce başkaları ile gelmiş ve yemeklerin son derece lezzetli olduğundan bahsediyor. Gerçekten de 7 USD karşılığında bir anda bütün masamızı dolmuş buluyoruz. Yediklerimizi sindirebilmemiz için dönüş yolunda yürümemiz gerekiyor. Otele gidip terasında yıldızların altında uykumuz gelene kadar sohbet ediyoruz.

22 Mart 2014, Cumartesi.

DSC06294

Isabela Adası’na doğru yola koyulduk.

DSC06301

DSC06305

Galapagos penguenleri.

DSC06310

DSC06287

Sierra Nerga yürüyüşünden.

DSC06313

DSC06315

Dünyanın en büyük ikinci krateri.

DSC06316

DSC06325

DSC06334

DSC06338

DSC06339

DSC06341

Fotoğrafımı bu kuş bombaladı!

DSC06348

Sierra Negra’dan.

DSC06354

DSC06357

DSC06364

Isabela’nın pembe filamingoları.

DSC06374

DSC06375

DSC06373

Puerto Villamil plajı.

DSC06376

Puerto Villamil’in en güzel barlarından biri: Beto’s Bar.

DSC06389

DSC06390

DSC06396

Isabela Adası’ndan.

DSC06400

DSC06402

Isabela Adası’na veda.

DSC06398

DSC06438

DSC06444

Tekneden gün batımı.

Sabah 07:00 gibi uyandığımızda teknenin motoru çoktan durmuş, yani Isabela Adası’na varmışız bile. Hep beraber kahvaltılarımızı yapıyoruz, sonrasında da ana karaya çıkmak üzere hazırlanıyoruz. Botla ana karaya geçerken adanın bize ilk sürprizleri de kendilerini göstermeye başlıyor. Suda son sürat yüzen Galapagos penguenleri!

Bize katılan bir grupla beraber iki yanı açık devasa kamyonların koltuklarına hoturup hoplayıp zıplayarak yaklaşık kırk dakika mesafedeki Sierra Negra’ya gidiyoruz. Isabela Adası’nda beşi aktif, biri sönmüş altı adet yanardağ bulunuyor. Bunlardan biri olan Sierra Negra ise tam tamına 535.000 yaşında. “Sierra Negra” siyah dağ anlaına geliyor. Dilerseniz bu yanardağın kraterine çıkabiliyorsunuz. Murat, en başta dizimi düşünerek, benim yolu çıkmamamı öneriyor. Ama ben durur muyum, yavaş yavaş arkadan arkadan da olsa yürüyüşü tamamlıyorum. Sonunda düzlüğe çıktığımızda karşılaştığımız manzara ise oldukça etkileyici. Dünyanın en büyük ikinci krateri boylu boyunca karşımızda uzanıyor. Bir süre manzarayı sindirdikten sonra bir süre daha ilerliyoruz ve harika bir manzaraya karşı mola veriyoruz. Burada bulunan kayaların üzerinde oturup yanımızda getirdiğimiz çıkınlarımızı açıyoruz ve öğle yemeklerimizi yeşil, mavi ve siyahın buluştuğu noktada yapıyoruz.

Dönüş yolu dizime çok yüklendiği için benim için biraz daha zor geçiyor. Normalde çıkışlardan çok, inişleri seven ben gruptan on dakika sonra bir saatlik iniş yolunu tamamlıyorum. Sonrasında yol üzerinde bir gölde durup pembe flamingolara tanık oluyoruz. Bu hayvanlar şu ana kadar gördüğüm en asil hayvanlar olabilirler. Bu noktadan sonra tekneye gidip dinlenmek için bir iki saatimiz var. Murat da, ben de tekneye dönmek istemiyoruz ve Isabela Adası’nın merkezi olan Puerto Villamil’de iniyoruz. Uçsuz bucaksız beyaz bir kumsalda piyasada kimsecikler yokken dolanıyoruz. Bembeyaz kumsalı renklendiren siyah kayaçlar, kayaçlar arasında saklı deniz iguanaları bulunuyor.

Biraz dolandıktan sonra buluşma noktamız olan Beto’s Bar’a demir atıyoruz. Deniz kokusu, okyanus esintisi, arkada yumuşak müzikler (Murat otel sahibinin müzikleri seçmediğini iddia ediyor). Huzur tam burada, tam bu anda. Gün batana kadar plajda kalıyoruz. Sonrasında gemiye geri dönüyoruz. Gemideki herkesin son günü olduğu için mürettebat kostümlerini giyiyor da geliyor yanımıza, bol bol fotoğfar çekiliyoruz. Akşam yemeği için güzel bir kokteyl ikram ediyorlar. Günün yorgunluğundan dolayı erkenden yataklara geçiyoruz.

21 Mart 2014, Cuma.

DSC06174

DSC06176

Puerto Ayora’nın tembel deniz aslanları.

DSC06178

DSC06180

DSC06182

Merkezden manzaralar.

DSC06185

DSC06186

DSC06195

DSC06192

Balık pazarı kocaman kuşları, hatta ve hatta deniz aslanlarını kendisine çekiyor. Hepsi payıma bir şey düşer mi derdinde.

DSC06199

DSC06260

1912’den önce doğmuş, Pinta Adası’nın son yaşayan kaplumbağası olarak bilinen Lonesome George 2012’de hayatını kaybetmiş.

DSC06201

Ada genelinde bitkileri sulamak için bu şekilde bir teknoloji kullanılıyor.

DSC06208

DSC06213

Galapagos kara iguanaları.

DSC06216

DSC06237

DSC06253

Charles Darwin Araştırma Merkezi’nde bulunan kaplumbağalar.

DSC06266

Bol kayalıklık Playa de la Estacion.

DSC06278

DSC06279

Kasabanın bembeyaz mezarlığı.

DSC06282

Puerto Ayora sokakları.

Murat’la mesajlaşmalarımız sonucunda, teknelerinin akşam üzerine doğru beni alacağını; ama kesin bir saati olmadığını öğreniyorum. Ben de günü ağırdan almaya karar veriyorum. Bir süre otelde oyalandıktan sonra eşyalarımı toparlayıp otelin görevlisi Manuel’e teslim ediyorum, yanıma beni birkaç gün idare edecek küçük bir çanta alıyorum.

İlk olarak yakınlardaki restoranlardan bir tanesine gidip kahvaltımı yapıyorum. Sonrasında da deniz kenarında buldukları kayalıklara yayılmış deniz aslanlarını izliyorum bir süre. Bu tombik ve sevimli hayvanlar, boğucu sıcakta buldukları gölge noktalara saklanmışlar ve esintinin tadını çıkarıyorlar. Sonrasında da Charles Darwin Araştırma Merkezi’ne doğru yürümeye başlıyorum. Burası merkezden on – on beş dakika uzakta yer alıyor.  Hava oldukça sıcak olduğu için birçok insan hala otel odalarında ya da klimalı mekanlarda vakit geçiriyor. Yol üzerinde balık pazarına denk geliyorum. Binlerce kocaman kuş ve bir deniz aslanı da payıma bir şey düşer mi diye bekliyor. Hayatımda gördüğüm en komik manzaralardan bir tanesi.

Araştırma merkezini ziyaret ettiğimde etrafta benden başka kimseler yok. Bu merkez 1959 yılında açılmış ve o zamandan günümüze adaları korumak adına araştırmalar gerçekleştirirken, bölgedeki eğitim projelerini de yönlendiriyor. Araştırma merkezinde sayısız ispinoz (bu kuşlar aynı zamanda, Charles Darwin’in evrim teorisinde önemli bir rol oynuyorlar), devasa kaplumbağalar, rengarenk kara iguanalarına da ev sahipliği yapıyor. Araştırma merkezinin bir bölümünde büyüme evresindeki kaplumbağaları da gözlemleyebiliyorsunuz.

Buradan çıktıktan sonra araştırma merkezi ile aynı alanda bulunan Playa de la Estacion isimli plaja gidiyorum. Bir süre güneş altında kitap okuyup denize giriyorum, bölge çok küçük ve benimle aynı anda plaja giren bir okul dolusu öğrenci bulunuyor. O yüzden fazla durmuyorum. Dönüş yolunda adanın beyazlarla kaplı mezarlığına uğramayı ihmal etmiyorum.

Kasabanın ana caddelerinden birisi olan Charles Darwin Bulvarı’nda Türkiye’nin sürreal yol heykellerini aratmayacak bir Charles Darwin köşesi bulunuyor. Arada kaplumbağa şeklinde bir motor da görünce günüme iyice renk geliyor.

Kasabanın merkezine dönüp dalış okullarını ve fiyatlarını sorguluyorum. Her yer aynı servisi sunsa da, aynı yerlere götürse de farklı fiyatlar mevcut. Neredeyse bir tam gün süren dalışlar, iki sefer dalışı kapsıyor. Ben de toplamda iki dalış yapmak istiyorum. Dalış okullarından öğrendiğime göre bölgedeki en iyi dalış noktası Gordon Rocks ve North Seymour. Özellikle Gordon Rocks’a dalabilmeniz için öncesinde en az yirmi dalış yapmış olmanız gerekiyor bölgenin zorlu koşullarından dolayı. Dalışları tekne turundan döndükten sonra ayarlamaya karar veriyorum.

Yakınlardaki restoranlardan bir tanesinde karnımı doyuruyorum. Sonrasında da iskele etrafında dolanırken Perez ile yine rastlaşıyorum. Banklardan bir tanesinde bir süre muhabbet ediyoruz. Perez, şehir merkezinde bulunan Ninfas Gölü’nü ziyaret etmemi öneriyor. Tortuga Koyu’na giden yolda bulunan bu göle gittiğmde kapılarının kapalı olduğunu görüyorum, bir süre önünde oturup beklemeye karar veriyorum. Bu sırada yanıma Guayaquilli 21 yaşında bir kız geliyor. Tatilini geçirmek üzere Guayaquil’e geldiğinden bahsediyor. Farkına varmadan iki saate yakın bir süreyi sohbet ederek geçiriyoruz. Gölün açılmayacağını anlayınca da otele dönmeye ve Murat’tan haber beklemeye karar veriyorum. Gün batımına yakın Murat iskelede olduğunu söylüyor ve biz tekrardan kavuşuyoruz.

Böylece iki günlüğüne sadece 120 USD ödeyerek Murat’ların teknesine ve Isabela Adası yolculuğuna dahil oluyorum. Teknede Murat’tan başka konuştuklarını hiç duymadığım Çek bir çift ve 3 Avrupalı kız bulunuyor. Saatler 21:00 olana kadar iskele açıklarında muhabbet ediyoruz, yemek yiyoruz, kart oyunları oynuyoruz. Bir noktada herkes mürettabatla salsa yapmaya başlıyor. Sonrasında da gece boyunca sürecek yavaş tempoda Isabela Adası’na doğru açılıyoruz. Gökyüzünü ve tekne suya çarptıkça kendilerini belli eden, denizin ateş böcekleri planktonları izliyoruz. Tekne tatlı tatlı sallanırken uykuya dalıyoruz.

20 Mart 2014, Perşembe.

DSC06087

Puerto Ayora limanı.

DSC06089

Kayalıkları süsleyen yengeçler.

DSC06090

Tortuga Koyu’na yürüyüş başlasın.

DSC06091

DSC06093

Volkanik kayaçlarda yer alan kaktüsler adalarda en sık göreceğiniz bitkiler.

DSC06094

Turuncu boğazlı kertenkeleler.

DSC06095

Yolun sonu plaj!

DSC06100

DSC06103

DSC06108

DSC06111

DSC06112

Plajda ilk vardığınız bölge upuzun muhteşem kumluk bir alan olsa da dalgalar çok kuvvetli.

DSC06116

DSC06118

Deniz iguanaları.

DSC06121

DSC06123

DSC06124

Tortuga Koyu’nun yüzmeye elverişli bölümü.

DSC06128

DSC06132

Cep boyutundaki köpekbalıkları kıyılarda yüzüyorlar.

DSC06139

DSC06156

Mangrovlar.

DSC06160

İguanalar ısınmak için birbirlerine yapışık duruyorlar.

Saatler 06:00’yı gösterirken uyuyakalmamayı başarmış bir şekilde check-in gişesinin yolunu tutuyorum. Galapagos Adaları’na yolculuk yapacakların check-in yaptırmadan önce ayrı bir gişeye gidip 10 USD’lik giriş ücretini ödemeleri gerekiyor. Bunun karşılığında size bir adet giriş kartı veriliyor. Bu evrağın bir parçasını çıkışta teslim edeceğiniz için kaybetmemeniz gerekiyor. Sonrasında da çantalarınız x-ray cihazından geçirilip yanınızda herhangi bir bitki vs var mı diye kontrol ediliyor. İşlemleri problemsiz bir şekilde hallettikten sonra heyecan içinde uçağımı beklemeye koyuluyorum.

Galapagos Adaları’na Ekvador’dan düzenli uçuşlar gerçekleştiren iki havayolu bulunuyor: LAN, TAME ve AEROGAL. Bu havayollarının fiyatları aşağı yukarı 350 – 500 USD arasında değişiyor. Uçuşlar ilk olarak Quito’dan kalkıyor, yarım saatlik bir yolculuktan sonra Guayaquil’de mola verip yolcu indirip bindiriyor, sonrasında da Ekvador karasından yaklaşık 1000 kilometre uzakta bulunan adalara doğru yola koyuluyor. Eğer uçuşunuzu Guayaquil’den alırsanız 50 USD’lik bir kar ediyorsunuz. Ekvador ana karası ve Galapagos Adaları arasında bir saatlik bir zaman farkı bulunuyor.

Galapagos Adaları, yaklaşık üç ile doksan milyon yıl arasında bir dönemde bölgede bulunan yanardağların yükselmeye başlaması ile ortaya çıkmış. Bölgedeki adaların birçoğu bu nedenle volkanik kayaçlardan oluşuyor. Adaların en önemli özelliklerinden bir tanesi, adalar iki okyanus akıntısının birleştiği bir noktada yer alıyor. Soğuk Humboldt Akıntısı ve sıcak Panama Akıntısı. Bu özelliği nedeniyle adalar, polar ve tropikal birçok canlı türünün de kaynaşma noktası olarak biliniyor. Farklı adalara uçabilseniz de ben uçuşumu Santa Cruz adasına gerçekleştiriyorum. Santa Cruz adasına giden uçuşlar Baltra Adası’na iniyorlar. Havaalanında çıkmadan önce adaya girişte bir 100 USD de ayak bastı parası ödemeniz gerekiyor. Havaalanından çıktıktan sonra ücretsiz servisler sizi Baltra Adası’nın minicik iskelesine götürmek için hazır bekliyorlar. Buradan karşı kıyıya geçmek için teknelere biniyorsunuz. Tekne yolculuğu on dakika bile sürmüyor. Sonrasında da başka bir otobüs ile adanın yerleşiminin yoğunlaştı Puerto Ayora’ya kırk beş dakikalık bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Bu sırada adanın dümdüz yollarından incecik bir şerit halinde adayı bölen ana yoldan iki tarafta volkanik kayaçlar, taşlar, garip bitkiler ve kaktüsler arasından ilerliyorsunuz. Adaya daha adım atalı dakikalar olmasına rağmen daha önce gördüğüm mekanlardan oldukça farklı bir yere geldiğimi anlayabiliyorum. Hava oldukça sıcak, boğucu ve nemli.

Adanın merkezi Puerto Ayora’ya geldiğimde ise Murat’ın benim için önceden ayarladığı Lirio y Mar isimli oteli buluyorum. Oteli işleten Manuel’den tek gece için bir oda istiyorum; çünkü ertesi gün kendisine beş günlük cruise ayarlamış Murat’ın teknesine iki günlüğüne dahil olmayı planlıyorum. Normalde adayı gezmenin iki yöntemi var. En sık tavsiye edileni ve muhtemelen en pahalı olanı cruise tekneleri. Adalar arasında 3-5-7 günlük yolculuklar ile çeşitli aktivitelere katıldığınız bu yolculukların en ucuzu, beş gün için 600 – 700 USD’den başlıyor. Teknenin modeline, konaklama koşullarına ve takip edeceğiniz rotaya bağlı olarak fiyatlar oldukça yüksek rakamlara çıkabiliyor.

Odaya yerleşip bir süre soluklandıktan sonra karnımı doyurmak için yakınlardaki yerel restorana gidiyorum. Şansıma yemek o kadar kötü geliyor ki, yarısından çoğunu yemeden masadan kalkıyorum. Puerto Ayora küçük, çok da sevimli olmayan bir kasaba. Turizmin etkisi ile kasabanın tarihinde yeni bir sayfa açılsa da, Galapagos’ta uğradığınız ilk yer bu merkez olursa sakın hayal kırıklığına uğramayın. Merkezde biraz turladıktan sonra Santa Cruz adasının en övülen noktalarından biri olan Tortuga Bay isimli koya gitmek üzere kolları sıvıyorum. Dizim hala çok ağrıdığı için son derece yavaş bir tempo ile yürürsem, bir problem çıkmayacağını düşünüyorum. Tortuga Koyu’na gitmenin iki yöntemi var, ya deniz taksileri de ya da yürüyüş. Ben adayı yeni yeni keşfe başladığım için yürümeyi tercih ediyorum. Adanın arka sokaklarından on dakikalık bir yürüyüş ile koyun girişini buluyorum. Burada isminizi giriş defterine yazdırmanız gerekiyor; çünkü koy sadece belirli saatler arasında halka açık. Sonrasında da kumsala uzanan turuncu toprak incecik yolda yürümeye koyuluyorum. Yol boyunca daha önce hiç görmediğim garip şekilli kaktüsler, turuncu boyunlu kertenkeleler, rengarenk kuşlar görüyorum. Yürüyüş yolu bir saate yakın sürüyor; ama ortam çok farklı olduğu için hiç sıkmıyor. Yol üzerinde koşanları ya da ellerinde sörf tahtaları plajdan geri dönenleri görebiliyorsunuz.

Yol sonunda terden sırılsıklam plaja vardığımda açık ara farkla hayatımda gördüğüm en güzel plaj ile karşılaşıyorum. Sonsuz uzanan bembeyaz kumlar, kristal berraklığında sular, toplasanız 20-30 kişi, gökyüzünün deniz ile birleştiği bu noktada dünya üzerinde bir tek siz varmışsınız hissini uyandırıyor. Girişte görevlinin anlattığı kadarıyla bu plaj genelde sörf yapanların tercih ettiği bir yer; fakat plajın sonuna kadar yürüyüp mangrovların bulunduğu kısımdan ilerlersem daha sakin ve yüzmek için elverişli başka bir koya varabileceğimi öğreniyorum. Plaj o kadar uzun ki yürü yürü bitmiyor; ama bir yandan içim de içime sığmıyor. İster istemez Kusura bakma pek sevgili Filipinler, hayatımda gördüğüm en güzel plaj ünvanını az önce kaybettin. demeden geçemiyorum.

Ayaklarım şıpıdık şıpıdık sularda plajın sonundaki mangrovlara vardığımda gölgeye uzanmış sayısız deniz iguanası ile karşılaşıyorum. Bu hayvanlar türünün okyanusta yüzebilen tek örneği olduğu için Galapagos deniz iguanası olarak adlandırılıyor. Bu kocaman siyah soğuk kanlı hayvanların ısınmak için neredeyse üst üste birbirlerine girmiş şekilde yattıklarını görebiliyorsunuz. Mangrovların hemen yanı başından bitişik koya olan kum yolu geçince bölgede güneşlenen ve denize giren herkesin nerede toplandığını da anlamış oluyorum. Burada ben de kendime bir yer açıp berrak sulara kendimi bırakıyorum. Bir yandan da ağrımaya başlamış dizim, içten içe “Yine yaptın yapacağını. dedirtiyor bana. 17:00’ye kadar plajda kalıyorum. Sonrasında yakınlarda bulunan görevli yavaş yavaş dönüş vaktinin geldiğini hatırlatıyor bize. Uçakta uyumuş olsam da 35 saatten fazladır yatak görmemiş biri olarak odaya gidip biraz dinlenmenin iyi geleceğini düşünüyorum.

Dönüş yolunda kıyılarda minik köpekbalıklarına denk geliyorum. Oyuncak boyutunda olan bu minicik köpekbalıkları yarım metre kadarlar; ama kıyıda küçük balıkları kovalamakla meşguller. Kuyrukları ile yuvarlaklar çizerek yüzen köpekbalıklarını bir süre izliyorum. Dönüş yolunda plaja koşu yapmaya gelmiş bölgenin yereli Perez ile tanışıyorum. Dönüş yolu boyunca muhabbet ederek ilerliyoruz. Perez bana bölgenin gezilecek yerleri, insanları ve yemekleri hakkında ipuçları veriyor. Kasabanın merkezine vardığımızda ise Perez ile ayrılıyoruz. Ben merkezin tek büyük süpermarketine gidip akşam için yiyecek bir şeyler alıyorum. Sonrasında da gün batımı öncesinde bir süre iskelede yürüyüp iskele duvarlarına yapışmış, dalgalar arasından kendilerini belli eden canlı turuncu kırmızı yengeçlere göz atıyorum. Sonrasında da gün kararmaya yakınken hostele dönüp vantilatörü kendime çevirip ağrı kesicileri mideye indirdikten sonra harika bir uykuya dalıyorum.

Kolombiya.

Standard

Kolombiya: Genel Bilgiler.

Duyduğum her şey, Kolombiya,’nın Güney Amerika’daki masallarda kötü kahraman olduğu yönündeydi. Büyük, tehlikeli ve zorlayıcıydı. Fakat ülkeyi ziyaret ettiğimde, başka yerlerde olduğu gibi “duyumlar” ve “gerçekler”in birbirinden oldukça farklı olduğunu gördüm. Ankara’dan ülkeyi beraber gezmek adına gelen arkadaşım Murat (www.exploredforyou.com) bütün turuma ayrı bir renk ve güven katarken, ister istemez motivasyonumu ve tempomu da artırdı. Kolombiya her anlamda bize umduğumuzdan çok daha fazlasını sundu. Buram buram sanat kokan başkenti Bogota’dan, rengarenk koloniyel şehirlerine, doğa ile iç içe huzurlu şehirlerinden, beklenmedik doğa oluşumlarına, farklı iklimlere, güzel yemeklere, lezzetli kahvelere… Kolombiya, kolaylıkla en çok akılda kalacak ülkelerden bir tanesi olmayı başardı.

DSC04993

 

 

 

 

Murat, Zipaquira’daki tuz katedralinde.

DSC05080

 

 

 

 

 

Bogota’daki şenlikli akşam yemeğimizden.

DSC05181

DSC05125

Murat, Tatacoa Çölü’nde. Nam-ı diğer ‘Where is Waldo?’

DSC05465

Medellin’de Botero heykelleri ile.

IMG_2215

 

Medellin’de Murat’la.

DSC06004

Popayan’da ben sakatlandıktan sonra Davalos ailesi ile.

DSC06045

Ekvador’a geçmeden önce İpiales’te.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

Kolombiya, oldukça büyük bir ülke, şehirler arasındaki mesafeler de düşünüldüğünden fazla. Üstelik ülkenin her farklı zevkten insana sunabileceği bir şeyler de var. Sessiz sakin bir tatil geçirmek isteyenlere hem Karayipler kıyısında, hem Pasifik Okyanusu kıyısında yer alan plajlarında huzuru vaad ederken; macera tutkunlarına milli parklarında ve Amazonlar’da eşi benzeri bulunmaz keşif imkanları sunuyor. Rengarenk koloniyel mimariye sahip şehirleri size adeta zamanda yolculuk yapmışsınız hissi yaşatırken, dünyanın en kaliteli kahve çekirdeklerinin yetiştirildiği “eje cafeteria” bölgesi küçücük ve sevimli kasabaları ile dikkat çekiyor. Bu nedenle ülkeyi hakkıyla gezebilmek adına en az 3-4 haftanın ayrılması gerektiğine inanıyorum.

Kolombiya, ekvator çizgisine yakın olduğu için yıl içerisinde ülke çapındaki sıcaklık da çok değişmiyor. Genel olarak sıcaklığı etkileyen temel unsur yükseklik oluyor. And Dağları’nda yer alan şehirler ve kasabalar, görece soğuk olurken iç bölgelerde sıcaktan bunalabiliyosunuz. El Niño ve La Niña gibi kasırgalar mevsimsel değişikliklere yol açsa da Kolombiya’da iki mevsim bulunuyor. Kuru mevsim, yani yaz ve yağışlı mevsim, yani kış.

Vize

Kolombiya’ya yolculuk eden Türk vatandaşlarının vizeye ihtiyaçları yok. Ülkeye girişte 90 günlük kalış hakkına sahip olabiliyorsunuz. Ülkede daha uzun süre kalmayı düşünüyorsanız, kalış sürenizi uzattırmanız gerekiyor. Belirtmekte fayda var, ülkeye giriş için, ülkeden çıkış biletine ihtiyacınız var.

Rota

Kolombiya’da kaldığım 16 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

map_of_colombia

4-5.3.2014, Bogota
6.3.2014, Neiva, Villa Vieja, Desierto de Tatacoa
7.3.2014, Armenia, Salento
8.3.2014, Salento, Valle de Cocora, Acaime, La Montana, Pereira
9-10.3.2014, Medellin, Guatepe
11-12.3.2014, Cartagena
13.3.2014, Santa Marta
14-15.3.2014, Tayrona Milli Parkı, Taganga
15.3.2014, Santa Marta, Cali
16-18.3.2014, Popayan
19.3.2014, Pasto, İpiales

Ulaşım

Kolombiya’da şehir içi ve şehirler arası ulaşım oldukça kolay. Gitmek istediğiniz bir şehirden, bir başkasına farklı standartlar sunan otobüs firmaları mevcut. Her şehirde, otobüs firmalarının satış ofislerinin bulunduğu tek bir otobüs istasyonu bulunuyor. (Bogota, Medellin gibi şehirlerde şehrin büyüklüğüne göre bu rakam artabiliyor.) İstasyonlarda dilediğiniz hizmet kalitesine göre yolculuğunuz şekillendirebiliyorsunuz. Kolombiya otobüsleri oldukça kaliteli. Ve bu doğrultuda fiyatlar da yüksek. İnternet üzerinden biletlerinizi satın alabileceğiniz bazı firmalar aşağıdaki gibi:

Bolivariano – www.bolivariano.com.co
Rapido Ochoa – www.rapidoochoa.com
Palmira – www.expresopalmira.com.co
Coomotor – www.coomotor.com.co
B
rasilia – www.expresobrasilia.com

Fakat otobüs biletinizi almadan önce uçak biletlerini de kontrol etmek isteyebilirsiniz; çünkü genelde şehirler arası uçuşlar oldukça ucuz. Öyle ki bazı yolculuklarda otobüs biletlerinden bile daha ucuza gelebiliyorlar. Bunun için en ideal havayolu firması Viva Colombia. (http://www.vivacolombia.co)

Şehirler içi ulaşımda büyük şehirlerde oldukça gelişmiş bir ulaşım alt yapısı bulunuyor. Bizdeki metrobüs sistemini andıran, kendisine ait şeridi bulunan otobüsler oldukça sık kullanılıyor. Bogota’da Transmilenio, Medellin’de Metroplus, Cali’de Mio, Barranquilla’da Transmetro ismini alan bu sistem ile hızlı ve etkili bir şekilde yolculuk yapabiliyorsunuz. Ek olarak Medellin’de metro da yer alıyor. Fakat eğer taksi ile bir yerden bir yere gitmek isterseniz de ücretler oldukça düşük. Bu nedenle taksiler de önemli bir alternatif olarak ortaya çıkıyor.

Konaklama

Kolombiya’da konaklama ücretleri oldukça düşük olmasına rağmen standartlar son derece yüksek. Neredeyse bütün şehirlerde son derece rahat ve ince düşünülmüş hostelleri ve düşük bütçeli otelleri bulmanız mümkün.

Yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatlar aşağıdaki gibi:

Sue Candelaria Hostel, Bogota – 30.000 COP (iki kişi konakladık)
La Tranquilidad, Desierto de Tatacoa – 20.000 COP (iki kişi konakladık)
Plantation House, Salento – 25.000 COP (iki kişi konakladık)
Casa Kiwi, Medellin – 35.000 COP (iki kişi konakladık)
Hostal Espanol, Cartagena – 25.000 COP (iki kişi konakladık)
Masaya Santa Marta, Santa Marta – 22.000 COP
Oso Perezoso, Taganga – 20.000 COP
El Viajero Cali Hostel, Cali – 24.000 COP
Hostal Trail, Popayan – 18.000 COP

DSC05104

La Tranquilidad, Desierto de Tatacoa.

IMG_1883

Plantation House, Salento.

IMG_2109

Casa Kiwi, Medellin.

IMG_2309

Hostal Espanol, Cartagena.

Yiyecek içecek

Kolombiya yemekleri oldukça çeşitlilik gösteriyor. Bunda ülkenin hem Karayiplere, hem Pasifik Okyanusu’na kıyısı olması, ülke içerisinde ormanlar, dağlar ve düzlükler barındırması önemli rol oynuyor. Kolombiya mutfağı genel olarak “comida crilolla” adlandırılıyor. Criolla, Avrupalıların soyundan gelenler anlamına geliyor. Comida criolla da yüksek yerlerde yaşayanlar ve deniz kenarında yaşayanların yapış türlerine göre farklılık gösteriyor.

Kolombiyalılar genel olarak kahvaltıda yumurta tercih ediyorlar. “Huevos pericos” çırpılmış yumurta, domates ve soğan ile hazırlanıyor. Yumurtanın yanında “patacones” adı verilen kızartılmış plantain yani muz püresi, dağlık bölgelerde ise muz yerine kalın mısır ekmekleri servis ediliyor. Bazı bölgelerde kahvaltı için “bunuelos” yani peynirli kızarmış hamur topları da yeniyor. Kahvaltı sırasında “tinto” adı verilen siyah kahve ya da süt ile hazırlanmış sıcak çikolata içiliyor.

Öğlen yemeklerinde yani “almuerzo” eğer dışarıda yemek yiyecekseniz neredeyse bütün yerel restoranlarda “menu del dia” yani günün menüsü oluyor. Bu menüler iki bölümden oluşuyor. Hafif bir çorba ve “seco”. Seco, İspanyolcada kuru anlamına geliyor ve hakkaten de yemeğin kuru kısmına hitap ediyor. Genelde tavuk, balık kırmızı et ya da domuz etinin yanında pilav, fasulye ve salata ile hazırlanan tabaklar geliyor. İçecek olarak taze meyva suyu ve yemek sonrasında da tatlı ya da taze meyva servis ediliyor. Akşam yemeklerinde de benzer bir öğün tüketiliyor.

İçecek olarak kahve çok tüketilse de, ülke içerisinde A kalite kahve çekirdeklerine çok sık rastlanmıyor; çünkü birçok kahve çiftliği ürettiği en iyi kalite kahve çekirdeklerini yurtdışına ihraç ediyor. Bunun sayılı istisnalarından bir tanesi “Juan Valdez”. Juan Valdez kahve dükkanlarını ülke çapında birçok şehirde görebiliyorsunuz, ucuz ve lezzetli kahveleri ile göz dolduran bu zincir, biraz “Starbucks”ı andırsa da kahveleri çok daha iyi. Buna rağmen, Kolombiyalılar genelde kahveyi bol şekerli ve sütlü seviyorlar. Sıcak içecek olarak “agua de canela” yani şeker kamışı çayı ve sıcak çikolata da yereller arasında çok tüketiliyor. Genelde sıcak içecekler yanında bir dilim peynir de ikram ediliyor. 

Ülke çapında çok farklı ve lezzetli taze meyva bulunuyor. Fırsatınız varken, bu değişik tadları mutlaka denemenizi tavsiye ediyorum.

IMG_1484


IMG_1486

 

 

 

Yeşil muzların kızartılıp ezilmesi ile hazırlanan patacones.

DSC05905

 

“Trucha” ismi verilen beyaz etli balık.

 

IMG_1566

IMG_1567

IMG_1568

 

 

Günün öğlen yemeği menüsü.

DSC05293

 

Şeker kamışı çayı ve bir dilim peynir.

İpiales, Kolombiya.

Standard

 

 

 

19 Mart 2014, Çarşamba.

IMG_2927

Popayan – Quito yolculuğu hakkında detaylı bilgi.

 

DSC06005

DSC06006

DSC06009

DSC06011

DSC06012

DSC06014

DSC06015

DSC06017

DSC06019

DSC06021

DSC06024

 

Kilise muazzam bir kanyonun üzerinde yer alıyor.

DSC06032

DSC06035

Santuario de Las Lajas.

DSC06061

 

Adaklar için vesikalıklar da kullanılıyor.

DSC06066

DSC06069

 

DSC06020

DSC06074

DSC06077

 

Santuario de Las Lajas’dan plakalar.

DSC06082

 

İpiales’in tek renk evleri.

DSC06085

 

Kolombiya – Ekvador sınır geçişi.

 

Saatimin alarmı 05:30’da çalıyor. Her ne kadar dizim problemli de olsa, tam tamına bir gün sonra Galapagos Adaları’na uçak biletim olduğu için yola koyulmam gerekiyor. Bir önceki günden ayarladığım taksi çoktan gelmiş, kapının önünde beni bekliyor. Resepsiyon görevlisi sırt çantamı indirmeme yardımcı oluyor. Hala zıplayarak ilerliyorum ve sol bacağımın üzerine ne yazık ki basamıyorum. Beş dakika mesafede olan otobüs istasyonuna vardığımda ise Kolombiya – Ekvador sınırında yer alan İpiales şehrine 30.000 COP karşılığında biletimi alıyorum. Görevli yolculuğun sekiz saat süreceğini söylüyor. İki şehrin arasında Pasto’da verdiğimiz kısa bir mola ve takiben araç değişimi sonrasında gerçekten de saatler 14:00’ü gösterirken İpiales’e varıyoruz.

Ekvador sınırından yedi kilometre uzakta bulunan bu şehrin ünlü olmasının iki nedeni var. İlki, her cumartesi şehirde düzenlenen rengarenk pazarı, ikincisi ise masallardan fırlama bir yapıyı andıran “Santuario de Las Lajas” isimli kilisesi. İpiales’in minik otobüs istasyonuna vardığımda sırtçantamı emanete bırakıp ben de bu meşhur kiliseyi görmek üzere yola koyuluyorum. İstasyonun otoparkından düzenli olarak kiliseye “collectivo”lar kalkıyor. Yani paylaşımlı taksiler. 2000 COP ödeyip bu taksilerden biriyle on beş dakika mesafedeki kiliseye gidiyorum. Yolda manzaralar oldukça etkileyici. Kiliseye vardığımda ise belirli bir noktadan sonra kiliseye ulaşana kadar bir süre yürümem gerekiyor. Normalde beş – on dakika sürecek yol, benim dizim yüzünden yarım saat sürüyor. Kiliseye yaklaştıkça duvarlarda yer alan plakalar dikkatimi çekiyor. Plakalarda kiliseyi ziyaret eden kişilerin Meryem Ana’ya olan adakları ve duaları yer alıyor.

Bu kilise aynı zamanda oldukça kutsal sayılıyor. Anlatılana göre, 18. yüzyılda nehirden 45 metre yüksekte yer alan bir kayada Meryem Ana’nın görüntüsü ortaya çıkmış. Görüntünün ortaya çıktığı kayanın tam karşısına da bu kilise yapılmış. Kilise gri beyaz tonları ile bir köprünün üzerinde yer alıyor ve resmen sihirli bir kaleyi andırıyor. Kilisenin yakınlarından, bölgedeki vadiyi, nehri ve şelaleleri de gözlemleyebiliyorsunuz. Bir süre topallaya topallaya manzarayı izliyorum. Sonrasında da çok geç kalmak istemediğim (ve yukarı çıkmanın yine uzun süre alacağını bildiğim) için geri dönüş yoluna koyuluyorum.

Tekrardan İpiales istasyonuna vardığımda çantamı alıp yine otoparkta yer alan collectivo minibüslerden bir tanesine biniyorum beni sınıra götürmesi için. Sınıra gidiş için ise 1500 COP ödüyorum. Dizimin sarılı olduğunu gören yereller bana yardımcı olmak için çaba harcıyorlar. Sınıra vardığımda işlemler o kadar hızlı ve sorunsuz ilerliyor ki, duruma oldukça şaşırıyorum. Kolombiya tarafından çıkış damgasını alıp Ekvador’un Tulcan şehrine girişimi yapıyorum. Bu noktadan sonra gümrük işlemlerini tamamladığım binanın önünden bir taksiye atlayarak 3 USD karşılığında Tulcan otobüs istasyonuna varıyorum. Artık Ekvador sınırlarında olduğumuz için USD kullanıma da otomatikman geçmiş oluyoruz.

Tulcan Otobüs İstasyonu’nda taksiden inmemle herkesin “Quito, Quito, Quito” diye üzerime koşturması da bir oluyor. Ekvador’da genelde otobüs yolculuğunun süresine göre fiyatlar belirleniyor. Her bir saat için, bilet fiyatı da 1 USD artıyor. Tulcan – Quito arası beş saat sürdüğü için otobüs bileti de 5 USD’ye geliyor. Hava çoktan kararmak üzere. 18:00’deki otobüsteki yerimi alarak başkent Quito’nun yolunu tutuyorum.

Beş saat sonunda gece 23:00 gibi Quito’ya varıyorum. Şehirde iki adet otobüs istasyonu bulunuyor. Bir tanesi kuzey şehirlerine otobüslerin kalktığı Carcelen, diğeri de güney şehirlerine otobüslerin kalktığı Quitumbe. İki otobüs istasyonu arası neredeyse bir saate yakın sürüyor. Ben Quito’ya ilk girişimizde şaşkınlıktan nerede ineceğimi kestiremediğim için ve çok da iyi araştırma yapmadığım için Carcelen’de inmeyi ihmal ediyorum ve ta Quitumbe’ye kadar gidiyorum. Ertesi sabah 09:00’da uçağım olduğu için amacım havaalanına gidip geceyi orada geçirmek. Fakat haritadan baktığımda havaalanının kuzeydeki otobüs istasyonuna daha yakın olduğunu fark ediyorum. Quitumbe’den başka bir otobüse atlayarak bir saat geldiğim yolu dönüyorum. Carcelen’de sonunda indiğimde de taksiye atlayarak havaalanına gitmesini rica ediyorum. Havalanının ismi “Aeropuerto Mariscal Sucre”. Taksi şoförünün beni şehrin göbeğindeki “Mariscal” bölgesine götürdüğünü anlamam ise yirmi beş dakikamı alıyor. Sonunda tekrardan anlaşıp tam tamına 30 USD karşılığında bu sefer doğru havaalanının yolunu tutuyorum. Daha önceleri şehrin göbeğinde yer alan Quito Havaalanı kullanılırken, sonradan şehrin oldukça dışarısında yer alan yeni havaalanına taşınmış bütün işlemler. Normal koşullarda otobüsle gitmek isterseniz, yol yaklaşık bir buçuk saat sürüyor. Daha hızlı alternatif taksiler ise bir saatte ancak şehir merkezinden havaalanına ulaşabiliyorlar. Eğer otobüsle gitmek isterseniz Quito Havaalanı’ndan yeni havaalanına düzenli servisler kalkıyor 8 USD karşılığında. Klimalı ve kablosuz internet bağlantısı bulunan bu servisler yirmi dört saat boyunca çalışıyorlar. Ben tabii araştırmamı iyi yapmadığım için paşa paşa taksiye mecbur kalıyorum. Zaten sabah 06:00’dan beri yollarda olduğumdan dolayı da çok uğraşmak istemiyorum.

Sonunda havaalanına vardığımda saatler neredeyse 02:00’yi gösteriyor. Havaalanı iki binadan oluşuyor. İşlemlerin yapıldığı binaya ek olarak mağazaların ve restoranların bulunduğu lüks bir bina daha yer alıyor. Ben de buraya girip açık olan tek cafe’ye oturup sancısı artmış bacağımla mücadele ederken uyumamak için çaba harcıyorum. Saat 06:00’ya kadar kahveleri mideye indirirken bir yandan da internette vakit öldürüyorum.

Popayan, Kolombiya.

Standard

18 Mart 2014, Salı.

DSC05932

DSC05939

DSC05941

 

DSC05942

 

 

Beyaz Şehir Popayan’dan manzaralar.

Uyandığımda ilk işim dizimi kontrol etmek oluyor. Kötü haber hala yürüyemiyorum, iyi haber ise ağrım yok. Bütün günü otelde hareket etmemeye uğraşarak geçiriyorum. Sürekli olarak buz kompresi yapıyorum. 3-4 gün içerisinde Galapagos Adaları’na gideceğim için bir yandan da dizimin bir an önce iyileşmesi için içten içe dua ediyorum. Kötü düşünceleri dağıtmak için de sürekli olarak film ve dizi izliyorum.

Hostelin ana odasında ABD’li aile ile karşılaştığımda bir önceki güne kıyasla oldukça keyifliyim. Anson ve Karin, beni sonunda gülerken gördükleri için sevindiklerini söylüyorlar. Hostelden sadece yiyecek bir şeyler almak ve eczaneye gidip ilaç ile bandaj takviyesi yapmak üzere çıkıyorum.

Akşamı Anson, Karin ve babaları ile kart oyunları (Filipinler pokeri) oynayarak geçiriyoruz. Koca bir gün hiç planda yokken geçip gidiyor. Bazen yol, yavaşlamam gerektiğini bu şekilde emrediyor. Giderayak Kolombiya’ya ne kızıyorum, ne kırılıyorum. Bir ülkenin kapanışını bu şekilde yapmış olsam da, on beş aydır ilk defa bu kadar korkutucu bir deneyim yaşasam da, her şey ister istemez yoluna giriyor o ya da bu şekilde. Tek yapmak gereken biraz zaman vermek oluyor.

17 Mart 2014, Pazartesi.

DSC05940

DSC05943

DSC05949

 

DSC05946

DSC05950

DSC05957

DSC05958

DSC05959

DSC05963

DSC05964

DSC05965

DSC05967

DSC05972

DSC05977

DSC05982

DSC05985

DSC05989

DSC05991

DSC05992

DSC05996

 

Popayan sokakları.

DSC06002

 

Serumlar.

Kahvaltıdan sonra takma adı “La Ciudad Blanca” yani beyaz şehir olan Popayan’ı keşfe çıkıyorum. Koloniyel yerleşim olarak, Cartagena’dan sonra Kolombiya’daki en etkileyici ikinci şehir olarak kabul edilen Popayan, Cauca Vadisi’nin yanıbaşında yer alıyor. 1537 yılında kurulmuş ve yüzlerce yıl boyunca Güney Kolombiya’nın başkentliğini yapmış. Serin iklimi nedeniyle de sıcak Cali bölgesinden kaçan şeker üretiminden zengin olmuş ailelerin yerleşim yeri olmuş. Bu nedenle 17. yüzyıldan başlayarak şehre görkemli malikaneler, okullar, kiliseler ve manastırlar kurulmuş. 1983 yılında yüzlerce insanın ölümü ile sonuçlanan şiddetli bir deprem ile sarsılan Popayan’da depremin izleri hızlı bir şekilde kapatılmış.

Şehrin farklı bölgelerine yayılmış görülmeye değer onlarca kilise bulunuyor. Şehrin en büyük kilisesi Iglesia de San Francisco’da 1983 depremi sonrasında altı adet kimliği belirsiz mumya bulunmuş. Dilerseniz bir saatlik tur ile geriye kalmış iki mumyayı ve kilisenin çan kulesini gezebiliyorsunuz. Iglesia de Santo Domingo, Iglesia de San Jose, Iglesia La Ermita, Iglesia de San Augustin beyaz şehrin koloniyel tarihini sergiler nitelikte şehrin sevimli sokaklarına yayılmış bulunuyorlar. Parque Caldas isimli ana parkın etrafında bulunan görkemli neoklasik katedral, 1859 – 1906 yılları arasında inşa edilmiş ve bölgedeki en yeni kilise olma özelliğini taşıyor. Zamanında depremden tamamen yıkılmış eski bir katedralin yerine inşa edilmiş.

“Casa Museo Mosquera” isimli 18. yüzyıldan kalma, Kolombiya’ya 1845-1867 yılları arasında dört sefer başkanlık yapmış General Tomas Cipriano de Mosquera’ya ait evi de ziyaret edebiliyorsunuz. Ev dönem mobilyalarını koruyor. İşin en ilginç yanı ise duvarda yer alan vazoda General’in kalbi duruyor. Ziyaret edebileceğiniz bir diğer malikane ise Guillermo Valencia’ya ait. Burada Popayan doğumlu şaire ve ailesine ait mobilyalara, resimlere, tarihi fotoğraflara ve evraklara tanık olabiliyorsunuz.

Şehrin farklı bölgelerinde birbirinden güzel binalar yer alıyor. Teatro Guillermo Valencia, bir köşede pastel yeşili duvarları ile göz boyarken, hemen yanıbaşında yer alan Panteon de los Procereste Popayan’ın önemli isimlerinin mezarları bulunuyor. Şehrin kuzeyine doğru şehir merkezini bağlayan, Rio Molino nehri üzerinden geçen iki adet köprü yer alıyor. Bu köprülerden küçük olanına Puente de la Custodia” deniyor. 1713 yılında inşa edilmiş bu köprü zamanında papazların nehri geçip kutsal emirleri şehrin hemen dışında yer alan bu mahalleye taşıması için aracılık yapmış. Tam tamına 160 yıl sonra bu köprünün yakınlarına 240 metrelik yeni köprü yani “Puente del Humilladero” inşa edilmiş.

Ben de saatlerce bembeyaz bu sokaklarda dolanıyorum. Şu ana kadar birçok farklı koloniyel şehir görsem de yerelliğini korumuş bu bembeyaz şehre kanım çabuk kaynıyor. Öğlene doğru şehrin batısında bir tepede yer alan “Capilla de Belen” olarak bilinen kiliseye gitmeye karar veriyorum. İşte başıma ne geldiyse de hep bu kararım yüzünden geliyor. Son derece güvenilir bir ortamı olan bu şehirde tek başıma yürümek ya da elimde fotoğraf makinemi taşımak hiç endişelendirmiyor beni. Normalde bazı şehirlerde tedirgin hissetsem de Popayan’da bu şekilde hissetmiyorum. Fakat tepeye doğru çıkan asfalt yokuş yolda ilerlerken yanıma bir motorsikletli zenci yaklaşıyor ve beni yol kenarına kadar sıkıştırıyor. Sonrasında da fotoğraf makinemi ve çantamı istiyor. Ben vermeyince de koluma yapışıyor. Adamın surat ifadesi o kadar korkutucu ki. Bir süre için ne yapmam gerektiğini kestiremiyorum; sonunda yolun kenarından aşağıdaki yola bağlanan iki metrelik refüjden aşağı atlıyorum. Burada uyarmam lazım ki, filmlede öyle çatılardan falan metrelerce atlayıp ayaklarında yay varmış gibi hoplayan zıplayan insanlar yalanmış. Ya da bende bir sorun var. Atlamamla dizimin üstüne asfalta yapışmam bir oluyor. O sırada adam da herhalde benim gibi bir deli ile uğraşmak istemediği için çekip gidiyor; ama olan bana oluyor. Bir süre ayağa kalkamıyorum, elim asfalta sürtülmekten kötüce yaralanıyor ve ben de kısa süreli bir şok geçiriyorum. Güpegündüz işlek bir sokakta kimse yokken başıma bu tür bir olayın geldiğine inanasım gelmiyor. Sonunda ayağa kalkabildiğimde uzakta bir köşede beni görmüş bir genç hemen yanıma yanaşıyor, iyi olup olmadığımı soruyor. Ben ağladım ağlayacağım; ama yanımda birisi var diye de sesimi çıkaramıyorum. Sonunda ayrıldığımızda gözlerim dolu dolu topallaya topallaya ne yapacağımı bilemeden ana meydandaki kahve dükkanlarından birine giriyorum. Elimi ve dizimi temizliyorum. Sonrasında da dizimde hafif bir ağrı varken bir süre daha yürümeye devam ediyorum.

Bir saat sonunda hostele döndüğümde ve yatağa oturduğumda bir daha kalkmam mümkün olmuyor. Dizim giderek şişiyor ve bacağımı kaldıramayacak duruma geliyorum. Ayağımı sürüye sürüye mutfağa gidip bir poşete su dolduruyorum ve buzluğa koyuyorum. Yarım saat sonra buzu alıp dizime tutuyorum; ama durum giderek kötüleşiyor ve ağrıya daha fazla dayanamıyorum. Ben de artık durumun bu şekilde devam edemeyeceğini anlayınca doktora gitmek üzere resepsiyonun yolunu tutuyorum. Resepsiyondaki görevliye doktora gitmem gerektiğini anlatmaya uğraşırken, artık gözyaşlarımı tutamıyorum. O sırada hostele yeni giriş yapmakta olan ABD’li bir aile benimle çok ilgileniyor ve beni sakinleştirmek için çok çaba harcıyor. Sonunda resepsiyondaki görevliler hastaneleri tarayarak gidebileceğim bir tanesini buluyorlar, taksi çağırıyorlar, elime birkaç ağrı kesici tutuşturuyorlar, baston niyetine de rengarenk şemsiyeyi veriyorlar. Bana eşlik etmek isteselerde de akşam olduğu için ve işlemlerin ne kadar süreceğini bilemediğim için kimseye yük olmak istemiyorum. Taksiye tek başıma atlıyorum. Bu sırada dizim de normal boyutunun üç katına çıkmış durumda.

Hastaneye vardığımızda taksiden beni tekerlekli sandalyaye bindiriyorlar. Bundan sonraki yedi saat boyunca hastanede kalıyorum. Herkes hastane koridorlarında elinde rengarenk şemsiye ile dolanan “gringa”nın ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyor. Sorular soruyorlar ya da beni neşelendirmeye çalışıyorlar. Doktorların hepsi oldukça ilgili. İlk olarak hastanede kaydım açılıyor, sonrasında klasik sorular soruluyor, sonrasında da x-ray çektirmek adına beni radyoloji departmanına gönderiyorlar. Burada dizimin filmleri çekiliyor. Bu sırada radyoloji asistanlarından bir tanesi beni facebook’tan eklemek için yoğun çaba harcıyor. Canım oldukça yansa da durumun abukluğu karşısında içimden kıs kıs gülüyorum.

Sonunda beni ilk olarak bir doktora yönlendiriyorlar. Doktor kırık çıkık olmadığını söylüyor. Ağrımı dindirmek ve şişliği indirmek adına üç adet serumu damardan dayıyorlar. Hastane benim için giderek depresifleşmeye ve soğuklaşmaya başlıyor. Doktorlardan bir tanesi, bir gece hastanede kalmamı, ertesi sabah da ortopediste görünmemi öneriyor; ama benim yedi saatin sonunda hastanede bir dakika daha kalacak sabrım yok. Ağrım da ilaçlar sayesinde daha dayanılacak bir duruma geliyor. Çıkış belgemi imzalıyorum, hastane ücretini ödüyorum, taksiye atlayıp hostelin yolunu tutuyorum. Hostele gittiğimde görevlilerin uyumamış olduklarını ve beni beklediklerini görüyorum. Saat 02:00. Odama çıkmam konusunda bana yardımcı oluyorlar. Sonrasında da çok hareket etmemeye özel çaba harcayarak uykuya dalıyorum.

Cali, Kolombiya.

Standard

16 Mart 2014, Pazar.

DSC05907

DSC05911

DSC05910

DSC05914

DSC05915

DSC05916

DSC05919

DSC05922

DSC05928

DSC05929

DSC05931

Kolombiya’nın salsa başkenti Cali’de sakin bir pazar günü.

Verdiğim kararın yanlış olduğunu sabaha kadar odaya girip çıkanlardan ve kapı önünde devam eden partilerden daha iyi anlıyorum. Sanırım sonunda herkes odaya gelip hareket durulduğunda ben de uyuyabiliyorum, saat 04:00’ü geçiyor. Sabah 07:00 civarında uyandığımda ise en son uyananın ben olduğumu görmek beni oldukça şaşırtıyor. Uyandığımda bir gece önceki rahatsızlığımın nedeni de az çok belli oluyor. Hostele gelmeden önce otobüs istasyonunda yediğim tavuk mideme dokunuyor ve neredeyse on beş ay sonunda ilk defa zehirleniyorum. Sabahın çoğunluğunu klozet başında geçiriyorum. Gözümü açacak enerjim yok, bir yandan da içimdeki uslanmak bilmeyen gezici güdüm yola koyulmam gerektiğini, aynı akşam için Popayan’da bir hostelde rezervasyonum olduğunu, üç saatlik yolculuğun beni çok da zorlamayacağını söylüyor. Cali’yi görmeden de şehri terk etmek istemiyorum.

Tabiri caizse tek gözüm açık, sürekli derin nefes birkiüç” yaparak kendimi sokaklara atıyorum. 450 yaşındaki bu şehrin tarihi merkezine yakın konakladığım için bu bölgede bir tur atmaya karar veriyorum. Tarihi merkez boyunca koloniyel İspanyol mimarisinin renkli örneklerini, tarihi kiliseleri, tiyatro binalarını görüyorum. Pazar sabahı öğleden önce olması nedeniyle birçok sokak bomboş, mağazalar ve dükkanlar kapalı. Meydanlarda güvercinlere yem atan aileler ve dondurma satmaya çalışan amcalar dolaşıyor. Bir önceki gecenin hareketliliğinden ise eser yok. Rengarenk binalar arasında zigzaglar çizerek nehir kenarına kadar ilerliyorum. Burada pazar sabahı koşusunu yapan gençler, yürüyüşe çıkmış tonton amcalar ve erkenden buluşmuş sevgilileri görüyorum.

Yarım saat kadar dışarıda kaldıktan sonra fiziksel olarak dibe vurmaya başladığımı hissedince doğrudan doğruya hostelin yolunu tutuyorum. Hostele vardığımda ilk durak yine klozet başı olduktan sonra sinema odasındaki minderlerden birine kıvrılıyorum. Uyandığım aradan üç saat geçmiş bile. Ben ise biraz daha iyi hissediyorum. Hemen çantaları sırtlanıp otobüs istasyonuna gidiyorum. Popayan’a gidecek ilk otobüse bilet alıyorum. Şansıma otobüs bomboş ve üç saatlik yol boyunca rahat rahat uyuyabiliyorum. Gözümü açtığımda ise Popayan’dayım.

Ülkenin güneyine indikçe hava da giderek bozuyor. Popayan istasyonundan dışarı çıktığımda sağanak yağış ile karşılaşıyorum. Otobüs istasyonu şehir merkezine oldukça yakın. Parça parça uykular ise bende iyi olduğum yanılgısını yaratmış bile. On beş dakikalık yolu yürümeyi tercih ediyorum. Konaklayacağım Hostel Trail isimli hostele vardığımda ise oldukça sıcak bir ev ortamı ile karşılaşıyorum. Erken olmasına rağmen odaya çıkıp hak edilmiş güzel bir uykuya dalıyorum.

15 Mart 2014, Cumartesi.

Oldukça bölük pörçük bir uykudan sonra Taganga’nın nemli ve boğucu sabahına uyanıyorum. Hızlı hızlı hostelin ucundan deniz gören terasında kahvaltımı yaptıktan sonra bu sevimli balıkçı kasabasının küçücük meydanından kalkan minibüslerden bir tanesine atlayıp Santa Marta’ya geri dönüyorum.  Yol on beş dakika sürüyor. Santa Marta’ya vardığımda da bir gün önce Tayrona Milli Parkı’na gitmeden eşyalarımı bıraktığım hostelime dönüyorum. Yaklaşık iki saat kadar da hostelde oyalandıktan sonra Kolombiya’nın salsa başkenti Cali’ye uçmak üzere yola koyuluyorum.

Hostelin yanlış bilgilendirmesi doğrultusunda yaklaşık 40 dakika boyunca havaalanına gidecek otobüsü Carrera 5’te beklesem de, sonunda yerel birinden teyit alıp deniz kenarına paralel giden Carrera 1C’ye geçiyorum. Havaalanı otobüsü on dakika içerisinde geliyor. Havaalanına olan yol kırk dakika kadar sürüyor. Vardığımda ise gördüğüm en enteresan havaalanlarından bir tanesi ile karşılaşıyorum. Havaalanı bildiğiniz plajın yanı başında yer alıyor. Uçağınıza binmeden önce hemen suya atlayıp son bir kez Karayip Denizi’nin tadını çıkarmak isterseniz, mümkün yani.

Kolombiya’da garip bir şekilde otobüs biletleri oldukça pahalı, hatta bazı durumlarda uçak biletleri bile daha ucuza geliyor. Ben de birazcık geç kalmış olsam da otobüse kıyasla 5-6 USD farkla VivaColombia aracılığı ile Santa Marta’dan Cali’ye uçak biletimi Cartagena’dayken alıyorum. Normalde otobüse binmek istesem neredeyse bir tam gün sürecek yolculuğu birkaç saate indirmek istiyorum; fakat hesaba katmadığım bir şey var. VivaColombia benim kredi kartımı ve banka kartımı bir türlü kabul etmiyor. İşin güzel tarafı ise dilerseniz bileti alıp sonradan ödeme yapabiliyorsunuz. Bu sisteme “Via Baloto” deniyor. Bileti internet üzerinden ayırt ettikten sonra, Via Baloto sistemi ile anlaşamalı ofislerden birine giderek 24 saat içerisinde biletinizin ücretini ödemeniz gerekiyor. Cartagena’dayken beni oldukça uğraştıran bu sistem sayesinde 140.000 COP karşılığında biletimi de alıyorum. Havaalanına geldiğimde ise hesaba katmadığım ve haberdar olmadığım bir detay var. Eğer bileti bastırmadıysanız, bileti bastırmak adına 25.000 COP ödemeniz gerekiyor, yani tam tamına 13 USD. Ben içten içe duruma sinirlenip kendi kendime gülmeye başlasam da elden bir şey gelmiyor.

17:55’te kalkan uçağım Cali’ye 19:35’te varıyor. Havaalanına vardığımda yağmurlu bir hava beni karşılıyor. Karayiplerin boğucu sıcağından sonra bu serinleme bana iyi geliyor. Havaalanından 5000 COP karşılığında otobüs istasyonuna giden shuttle servise atlıyorum, yarım saat içerisinde otobüs istasyonundayım. Buradan da taksiye atlayıp 10.000 COP karşılığında konaklayacağım El Viajero isimli hostele varıyorum. Havuzlu bir bahçenin etrafına dizilmiş odaları ve tertemiz banyo ve tuvaletleri ile El Viajero bir gece konaklamak için gayet ideal gözüküyor. Bir önceki günden hala deniz tuzlu olduğum için (hiç sormayın, Taganga’da ne yazık ki duş çalışmıyordu.) ilk işim güzel ve sıcak bir duş almak oluyor. Konakladığım hostel aynı zamanda bir salsa okulu olduğu için, hostel odasındaki herkes uzun dönemler için burada kaldığını anlatıyor. Kimileri ispanyolca öğrenmeye, kimileri salsa öğrenmeye gelmiş. Kızların birçoğu en az birkaç haftadır Cali’de olduklarından ve çok sevdiklerinden bahsediyorlar. Üstelik cumartesi gecesi olduğu için şehrin birçok bölgesinde salsa partileri varmış; fakat ben kendimi pek iyi hissetmiyorum ve uzun süreli yollarda olmanın etkisi ile geceyi dışarıda değil de hostelde geçirmeye karar veriyorum.

 

Tayrona Milli Parkı, Taganga, Kolombiya.

Standard

14 Mart 2014, Cuma.

DSC05806

DSC05808

DSC05812

DSC05813

El Caibo plajına uzanan bir buçuk – iki saatlik yürüyüş.

DSC05816

DSC05822

Bu plajlar harika gözükse de buralarda yüzmek yasak.

DSC05827

Aman karıncalar ezilmesin.

DSC05832

Yol boyunca yolun ne kadarını yürüdüğünüze dair işaretler yer alıyor.

DSC05834

DSC05835

DSC05836

DSC05837

DSC05838

DSC05841

DSC05842

DSC05843

DSC05844

DSC05846

DSC05851

DSC05853

DSC05858

Dilerseniz bu hamaklarda denize nazır uyuyup uyanabiliyorsunuz.

DSC05862

El Caibo koyundan.

DSC05865

Taganga sokakları.

DSC05866

DSC05867

DSC05868

DSC05871

DSC05875

Afacanlar balık peşinde.

DSC05886

DSC05887

DSC05893

Taganga’da balıklar üzerine kıran kırana bir pazarlık devam ediyor.

DSC05897

DSC05903

Taganga’da gün batımı.

Uzun zamandan sonra ilk defa adam akıllı bölük pörçük olmayan bir uykudan uyanıyorum. Uyanır uyanmaz hazırlanıp eşyalarımı toparlıyorum. Beni bir gün idare edecek küçük bir çantayı ayarladıktan sonra sırt çantamı hostele bırakıp meşhur Tayrona Milli Parkı’na gitmek üzere yola çıkıyorum. Tayrona Milli Parkı’na giden minibüsler Santa Marta’da Calle 11 ve Carrera 11’in kesişiminden kalkıyorlar. Minibüs ücreti sadece 6000 COP. Bir saatlik bir yolculuk sonunda Milli Park’ın girişinde “El Zaino”da iniyorum, giriş ücreti olan 38.000 COP’u ödüyorum. Parka girişte çok sıkı bir şekilde yanınızda getirdiğiniz çantalar aranıyor. İçeriye alkol ve her türlü uyuşturucuyu sokmak yasak. Sonrasında buradan parkın meşhur plajları 4 kilometre kadar uzakta. Bu yolu da girişte bekleyen minibüslerle 2000 COP karşılığında gidebiliyorsunuz.

Minibüsler sizi Cañaveral adı verilen bir bölgede bırakıyorlar. Bu bölgede fiyatları 550.000 COP’tan başlayan ultra lüks “ecocabana” adı verilen konaklama imkanları bulunuyor. Buradan dilerseniz yolun geri kalanını at kiralayarak geçebiliyorsunuz ya da direk tabanvay seçeneği ile kendinizi yollara atabiliyorsunuz. Ben tabii ki ikinci seçeneği tercih ediyorum. Yol üzerinde çok net şekilde işaretlenmiş yemyeşil bir ormanın içerisinden yolun sonunda harika bir plaja ulaşma amacı ile ilerliyorum. Kırk beş dakikalık yürüyüşten sonra lk karşılaştığım yer “Arrecifes” bölgesi oluyor. Burada konaklamak için üç farklı mekan bulunuyor. Bütçesini sıkı tutmak isteyenler için kamp ve hamak imkanları da sunuluyor. Biraz daha ilerlediğinizde “La Piscina” yani türkçede havuz anlamına gelen koya ulaşıyorsunuz. Sürekli deniz kenarında olsanız da dalgalar nedeniyle birçok koyda yüzmek oldukça tehlikeli ve yasak. La Piscina bu anlamda yüzymeye elverişli ilk plaj. Dilerseniz burada konaklama imkanları da bulunuyor. La Piscina’dan birazcık daha devam ettiğinizde ise meşhur “El Cabo”ya ulaşıyorsunuz. Bu harika koy, milli parkın en çok tercih edilen ve en kalabalık koylarından bir tanesi. Kalabalık dediğime bakmayın siz, parka kıyasla kalabalık sadece. Başlangıç noktasından koya ulaşmak neredeyse bir buçuk – iki saat sürüyor. Yol ise fazla nem ve sıcağa rağmen oldukça etkileyici. Yol boyunca çeşitli hayvanlar, rengarenk kuşlar, bazı durumlarda maymunlar görmek bile mümkün. Eğer biraz daha devam etmek isterseniz muhteşem “Playa Brava”ya da ulaşabiliyorsunuz; fakat ben kendimi bir an önce serin sulara atmak istediğimden demiri El Caibo’ya atıyorum.

El Caibo’da konaklamak isteyenler için çeşitli seçenekler bulunuyor. Gayet organize bir şekilde düzenlenmiş hamaklarda ya da çadırlarda kalabileceğiniz gibi birazcık daha paraya kıyarsanız “cabana” adı verilen kendi odanızı da alabiliyorsunuz.

El Caibo’da birbirine bağlı iki harika plaj bulunuyor. Deniz berrak, kumlar ise bembeyaz. Bütün koyda bir sakinlik hakim. Ben de bir iki saat boyunca denizin ve güneşin tadını doyasıya çıkarıyorum. İki plajın tam birleştiği noktada yer alan kulübeye çıkıp (dilerseniz bu kulübede yer alan hamaklarda geceyi geçirmeniz de mümkün) deniz esintisini bol bol içime çekiyorum. Fakat sonrasında ne yapmak istediğime bir türlü karar veremiyorum. Tek başıma uzun süre deniz kenarında vakit geçirmek pek hoşuma gitmiyor, özellikle akşamları. Bu nedenle akşam bölgede konaklama opsiyonunu eliyorum. İçimden tekrar Santa Marta’ya dönmek de gelmiyor. E napalım, napalım derken saat 15:00’te direk koydan Taganga isimli balıkçı kasabasına direk botlar olduğunu duyunca direk bir bilet alıyorum. Bilet ücreti oldukça pahalı, tam tamına 45.000 COP.

15:00’e kadar deniz ve plaj sefası yaptıktan sonra botta yerimi alıyorum. Minicik bota 30 kişiden fazla kişi yan yana biniyoruz. Taganga’ya olan yolculuk bir buçuk saat kadar sürüyor. Arada Akvaryum Koyu olarak bilinen cennet köşesine birkaç kişiyi bıraktıktan sonra yola devam ediyoruz. Yolculuğu size nasıl anlatabilirim çok da emin değilim. Bol çığlık, sürekli zıplama ve devrilme tehlikesi geçirme, gereğinden fazla deniz suyu. Bir buçuk saat boyunca dalgalar ve deniz suları tarafından öyle bir çarpılıyoruz ki bot olarak, indiğimde vücudumda kuru kalmış tek bir nokta bile yok. İşin güzel tarafı sırt çantamı oturduğum yerin altına sakladığım için çantam ıslanmıyor; ama beraber yolculuk yaptığım herkesin çantaları bütün suyu emiyor. Yine de bu kadar macera yol boyunca harika kayalıkları ve küçücük koyları izlememize engel olmuyor.

Gün batımına doğru Taganga’ya varıyoruz. İlk işim bir otel ayarlamak oluyor ve Oso Perezoso isimli mekana yerleşiyorum. Bir gece burada konaklayıp ertesi sabah 15-20 dakikada olan Santa Marta’ya dönmeye karar veriyorum. Güzel bir duştan sonra sahil kenarına inip balıkçılar tarafından teknelerinin üzerine kurulmuş tezgahları ve bu tezgahlarda kıran kırana dönen balık pazarlıklarını izliyorum. Küçücük çocukların deniz kenarında balık tutma maceralarına tanık oluyorum. Bu sevimli balıkçı şehrinde her şey olması gerektiği. Turistik olmasına rağmen yerelliğini yitirmemiş nadir mekanlardan biri, o nedenle kanım çabuk kaynıyor.

Hava karardığında günün yorgunluğu ile otelime dönüyorum ve internette dolanırken daha iki gün önceyi beraber geçirdiğim Erika ve Kaja’nın da Taganga’ya geldiğini öğreniyorum. Dünya küçük demiştim değil mi? Hep beraber akşam yemeği için deniz kenarında yer alan “Bitacora”ya gidiyoruz. Yediğimiz balığın servis edilmesi bir buçuk saatten biraz daha uzun sürse de ve yan masadaki İngilizler bu durumla oldukça eğlense de sonunda harika balıklarımız geliyor. Yerel margaritalar eşliğinde bir günün daha sona erişini kutluyoruz.