Granada, Nikaragua.

Standard

20 Şubat 2014, Perşembe.

 

DSC04092

 

DSC04103

 

DSC04099

DSC04094

DSC04095

DSC04097

 

DSC04096

Granada çarşısından.

DSC04126

DSC04109

 

DSC04118

DSC04112

DSC04115

DSC04125

Iglesia de Xalteva.

DSC04128

DSC04129

 

Granada’nın renkleri.

 

DSC04104

DSC04130

DSC04131

DSC04132

 

DSC04164

DSC04133

DSC04134

 

Granada sokakları.

DSC04135

 

DSC04158

 

DSC04154

DSC04136

DSC04137

 

DSC04151

DSC04138

DSC04139

 

DSC04147

DSC04146

 

DSC04153

Iglesia de La Merced ve çan kulesinden Granada manzaraları.

DSC04091

IMG_0706

Choco Museo.

DSC04159

DSC04161

Granada geceleri.

Managua’da hostelden çıkış yaptıktan sonra bir önceki günün aksine bir kilometre uzaktaki otobüs istasyonuna yürüyerek gidiyorum. Nikaragua’nın en güzel koloniyel şehirlerinden bir tanesi sayılan Granada’ya gidecek ilk minibüse biniyorum. Yol neredeyse yarım saat sürüyor. Granada’ya vardığımda ise hava sıcak ve son derece nemli. Sanki yürürken ayaklarım Arnavut kaldırımı sokaklara yapışacak gibi hissediyorum. İlk işim kalacak adam gibi bir yer bulmak oluyor. Birkaç gündür sürekli hareket halinde olduğum için merkezi ve rahat bir oda ayarlıyorum. Nikaragua’da otellerde sıcak duş bulunmuyor, zaten bu sıcakta kim sıcak duşa ihtiyaç duyar o da ayrı bir tartışma konusu. Soğuk duş aldıktan sonra Granada’nın en popüler mekanlarından biri olan “The Garden Cafe”ye gidiyorum. Güzel bir bahçe etrafına kurulu ve boş yer bulmanın neredeyse imkansız olduğu bu mekanda tahta masalardan bir tanesine oturuyorum. Karnımı doyurduktan sonra da güneş tepedeki etkisini biraz azaltmışken şehri keşfe çıkıyorum.

İlk durağım şehrin merkez çarşısı oluyor. Orta Amerika’daki pazarlara benzer şekilde karışık, sıkışık ve kalabalık koridorlar sattıkları ürünlere göre farklı bölmelere ayrılıyor. Kıyafetler, hediyelik eşyalar, meyva ve sebze, bahartlar, et ve et ürünleri… Özellikle et ve et ürünleri bölümünden geçerken derin bir nefes alıp o koridor boyunca ağzınızdan solumanız gerekiyor. Sıcak ve nemli hava etlere çok da faydalı olmuyor.

Pazardan sonra çıkıp şehir merkezi dışına yayılmış kiliseleri görmeye gidiyorum. Şehrin biraz batısında yer alan Parque Xalteva’nın yanıbaşındaki Iglesia de Xalteva’ya vardığımda denk geldiğim rengarenk kostümlü dans eden kızları takip ediyorum. Sonrasında anlıyorum ki aslında bu kızlar, kalabalık bir fotoğraf ekibi ile buradalar. Fotoğraf ekibinin tamamı fotoğraf meraklısı öğrencilerden oluşuyor ve kilise manzarası önünde yerel kızları fotoğraflamaya uğraşıyorlar. Ben de durumdan nasibimi alıyorum tabii ki.

Sonrasında Granada’nın en güzel kiliselerinden biri olan Iglesia de La Merced’i görmeye gidiyorum. 1539 yılında tamamlanmış bu kilise 1655 yılında korsanlar tarafından yağmalanmış, 1854 yılında da Leonlu kuvvetler tarafından zarar görmüş ve 1862 yılında tekrardan restrore edilmiş. Dilerseniz çan kulesine çıkıp Granada manzarasını neredeyse Nikaragua Gölü’ne kadar görebiliyorsunuz. Buradan manzaralar özellikle gün batımında görülmeye değer. Kiliseden çıktıktan sonra ise bir şubesine Antigua, Guatemala’da da uğradığım kakao müzesini ziyaret etmeyi ihmal etmiyorum.

Granada’yı etkileyici yapan asıl şey ise kiliselerinden ve binalarından öte rengarenk sokaklarında yürümek oluyor. Binalarının, yollarının, meydanlarının ve sokaklarının düzenliliğine rağmen karışık ve kalabalık insan grupları şehre farklı bir hava katıyor. Her köşe başında denk geldiğiniz rengarenk manzaralar sizi gülümsetmeye yetiyor da artıyor bile. Parque Central’in her biri ayrı telden çalan hediyelik eşya tezgahları, park etrafına yayılmış büfeleri, parkın yanı başında tüm görkemi ile kendisini gösteren 20. yüzyılın başında inşa edilmiş katedrali, katedralin hemen ilerisinde yer alan Plaza de la Independencia isimli meydanı… Granada canlı renkleri ile gördüğüm en güzel koloniyel şehirlerden bir tanesi olarak hafızama kazınıyor.

Hava kararmaya yakın sokaklarda dolanmayı bırakıp odaya dönüyorum. Bir süre dinlendikten sonra akşam yemeği için dışarı çıkıyorum. El Tercer Ojo isimli muhteşem bir bahçeye yayılmış loş ışıklı restorana gidiyorum. Bu akşam kendimi ödüllendirdiğim akşamlardan bir tanesi olsun istiyorum. Happy hour sayesinde lezzetli sangria’ya son derece doyurucu biftek eşlik ediyor. Koca bahçenin bir köşesinde harika müzik, harika yemek ile tek başıma son derece yoğun bir gece geçiriyorum. İşte tam olarak da böyle geceler, bu dünya turuna neden çıktığımı tekrar ve tekrar hatırlatıyor bana.

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s