Monthly Archives: Mart 2014

Nikaragua.

Standard

Nikaragua: Genel Bilgiler.

Nikaragua birçokları için Orta Amerika’nın en güzel ülkelerinden bir tanesi. Üstelik bölgenin de açık ara farkla en ucuz ülkesi. Ülke oldukça küçük olduğu için ilgi çeken şehirler arasında ulaşım da son derece kolay. Leon ve Granada gibi etkileyici rengarenk koloniyel şehirlerden karışık ve tehlikeli Managua’ya, oluşumu ile oldukça ilgi çeken ve Nikaragua Gölü üzerindeki küçücük alanında iki adet yanardağı toprakları üzerinde barındıran Ometepe adasından sörf cenneti San Juan del Sur’a uzanan yolculuğum sırasında kısacık vakit geçirmiş olsam da Nikaragua’yı ben de çok sevdim.

IMG_0476

Leon’daki yanardağ kızağı için turuncu kostümlerimizi giydik, hazırız!

DSC03881

Leon’daki horoz dövüşleri sırasında yerellerin arasına karıştık.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

Nikaragua oldukça küçük bir ülke ve şehirler arası ulaşım da son derece kolay. Gezilen bölgelerin birçoğu oldukça küçük olduğu için kısa süre içerisinde çok fazla şey görmek mümkün. Tek sorun Pasifik kıyılarından Karayip kıyılarına geçmek biraz zahmetli. Bu nedenle ülkeyi hakkıyla gezebilmek adına en az 2 hafta ayrılması gerektiğine inanıyorum.

Nikaragua’da Pasifik Okyanusu kıyılarında yağışlı sezon Mayıs ve Kasım arasına tekabül ederken, kuru sezon Kasım ve Nisan dönemine denk düşüyor. En yağmurlu dönemli Eylül ve Ekim ayları olsa da bu dönemde binlerce kaplumbağa Pasifik kıyılarına yumurta bırakmak için geliyor. Özellikle kamplumbağaları görmek isteyenler bu sezonu tercih edebilirler. Karayip kıyısında ise yağmurlu ve kuru sezonlar sıklıkla değişebiliyor. Genel olarak ülkeyi ziyaret etmek için en ideal dönem Aralık ve Mart ayları dönemi.

 

Vize

Nikaragua’ya yolculuk eden Türk vatandaşlarının vizeye ihtiyaçları yok. Ülkeye girişte 90 günlük kalış hakkına sahip olabiliyorsunuz. Fakat bu bölgede CA-4 bölgesi uygulaması geçerli. Yani eğer Nikaragua’dan sonra Guatemala, Honduras ve El Salvador’u ziyaret edeceksiniz, bu dört ülke arasındaki anlaşmaya göre bu ülkelerin tamamında sadece 90 gün kalabiliyorsunuz. Bu bölgede daha uzun süre kalmayı düşünüyorsanız, kalış sürenizi uzattırmanız gerekiyor.

Rota

Nikaragua’daki yolculuğuma ülkenin batısından başlayıp doğusuna doğru devam ettim. Ülkeye Honduras’tan giriş yapıp Kosta Rika’ya doğru çıktım.

Nikaragua’da kaldığım 7 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

map_of_nicaragua

17-18.2.2014, Leon
19.2.2014, Managua
20.2.2014, Granada
21.2.2014, Rivas, San Jorge, Moyogalpa
22.2.2014, Moyogalpa, Ometepe
23.2.2014, San Juan del Sur

Ulaşım

Nikaragua’da şehirler arası ulaşımda en çok rastlayacağınız otobüsler, eski Amerikan okul otobüslerinin modifiye edilmesi ile ortaya çıkmış “Chicken Bus” yani “Tavuk Otobüs”ler. Bu ismi almalarının nedeni de otobüslerde bol bol hayvan taşıyor oluşları. Son derece ucuz olan bu otobüsleri kullanmak genelde Nikaragua içerisinde oldukça yaygın ve güvenilir.

 

Şehirler arası yolculuklarda tercih edilebilecek bir başka araç ise genelde Leon – Managua – Granada rotasında ilerleyen (Leon’dan Granada’ya gideceksiniz Managua’da minibüs değiştirmeniz gerekiyor) tavuk otobüslere göre daha konforlu ve daha hızlı olan minibüsler.

Ometepe adasına ulaşım için “lancha” adı verilen minik botları ya da feribotları kullanabilirsiniz. Granada’dan belirli günlerde ve kısıtlı olarak kalkan bu servisler altı saate yakın sürüyor ve göl oldukça dalgalı olduğu için pek tercih edilmiyor. Bunun yerine Ometepe’ye en yakın büyük şehir olan Rivas’a yerel otobüslerle gidip buradan on beş dakika mesafedeki feribotların kalktığı San Jorge’ye gitmek daha mantıklı bir alternatif olarak ortaya çıkıyor. Göl üzerinde ulaşım “lancha”lar ve feribotlarla sağlanıyor; ama feribotlar mide bulantısı ihtimalini en aza indirdiği için fazlasıyla tercih ediliyor.

Aynı zamanda yine komşu ülkelere gidiş gelişte (Honduras, El Salvador, Kosta Rika) en çok kullanılan otobüs firması Tica bus (www.ticabus.com) hızlı ve organize hizmeti ile yerel otobüslerden çok daha hızlı bir şekilde dilediğiniz noktaya ulaşmanıza imkan tanıyor.

Şehirler içi ulaşımda birçok şehir küçük olduğu için kolayca yürümeniz mümkün. Taksi kullanmak isterseniz de taksi ücretleri ise oldukça düşük.

Konaklama

Nikaragua’da konaklama ücretleri oldukça düşük olmasına rağmen standartlar görece yüksek. Neredeyse bütün şehirlerde son derece rahat hostel ve düşük bütçeli otel bulmanız mümkün. Hostellerdeki tek problem duşlarla ilgili. Duşların çoğu soğuk duş; ama ülke son derece sıcak ve nemli olduğu için bunu çok fazla dert etmiyorsunuz.

Yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatlar aşağıdaki gibi:

Hostal Gurdabarranco, Leon – 135 NIO
Managua Backpackers Inn, Managua – 250 NIO
Hospedaje Cocibolca, Granada – 400 NIO
Hotel Aly, Moyogalpa, Ometepe – 255 NIO
Hostal Amelia, San Juan del Sur – 255 NIO

IMG_0650

 

Managua Backpackers Inn, Managua.

DSC04162

Hospedaje Cocibolca, Granada.

DSC04217

Hotel Aly, Moyogalpa, Ometepe.

IMG_1020

Hostal Amelia, San Juan del Sur.

Yiyecek içecek

Nikaragua’nın tamamında uluslararası mutfağa ait yemekleri kolaylıkla bulmanız mümkün. Yerel mutfağında bölge ülkerinden etkileşim gözükse de ülkenin en popüler yemeklerinden bir tanesi “Gallo pinto” yani pirincin fasulye ile sunulması ile hazırlanan, kahvaltılarda yanına yumurta da ilave edilen en temel yiyecek. “Nacatamales” adı verilen, Guatemala’daki “tamales”e benzeyen muz yaprağı arasına mısırdan hazırlanmış bir hamur ile et, sebze ve baharatların konulması ile hazırlanan yiyeceklere yerel tezgahlarda rastlayabiliyorsunuz. “Quesillos” tortilla ekmeğine peynir ve soğanın sarılması ile hazırlanıyor. “Vigoron” adı verilen yemeklerde haşlanmış tatlı patates “chicharron” adı verilen kızarmış domuz derisi ve lahana salatası ile servis ediliyor. Sokaklarda çeşitli sokak yemeklerine rastlayabileceğiniz gibi kızarmış ve ızgarada pişirilmiş ürünlere çok sık rastlanıyor.

Restoranlarda ve sokaklarda taze sıkılmış meyve suları yani “jugos” bolca bulunuyor. “Refrescos Naturales” adı verilen içecekler yerel meyvelerin baharat ve tohumlarla öğütülüp şeker ve parçalanmış buz ile karıştırılması ile hazırlanıyor. “Tiste” adı verilen yerel içecek kakao tohumları ve mısırın karıştırılması ile elde ediliyor. Ülkenin yerel biraları ise “Tona” ve “Victoria”.

IMG_0778

Kahvaltı burritosu içerisinde yumurta, peynir ve salata barındırıyor. Yanındaki ise kavunlu buzlu içecek.

IMG_0994

Amerikan türü kahvaltıya Nikaragua’da kolaylıkla ulaşabiliyorsunuz.

IMG_0402

Tavuk fajitalar tortilla ekmeği, peynir ve salata ile beraber geliyor.

IMG_0882

 

IMG_1043

Yerel balıklar sebze, salata ve pilav ile servis ediliyor.

DSC04096

Muhallebiyi andıran bir türlü tatlı.

San Juan del Sur, Nikaragua.

Standard

 

 

23 Şubat 2014, Pazar.

IMG_1016

 

IMG_1076

 

Burası aslında Nikaragua Gölü kenarı. Hiç göle benzemiyor değil mi?

DSC04304

DSC04307

 

Ometepe’den dönüş yolunda.

DSC04309

 

DSC04341

 

DSC04318

 

DSC04351

DSC04315

DSC04329

DSC04330

DSC04354

DSC04355

San Juan del Sur’da gün batımı.

Sabah erkenden kalkıp kahvaltımı America Cafe and Hostel’in efsane kahvaltı tabağı ile yaptıktan sonra Nikaragua’nın Pasifik kıyısında yer alan ve yabancılar arasında (özellikle de sörf yapmak / öğrenmek isteyenler) oldukça popüler olan San Juan del Sur isimli plaj şehrine gitmek üzere yola koyuluyorum. Öğlen feribotuna biniyorum, San Jorge’de iniyorum. San Jorge’den Rivas’a gidecek bir taksiye atlıyorum. Rivas’a vardığımda normalde çok sık aralıklarla kalkan San Juan del Sur otobüsünün pazar günü olması nedeniyle kaçta kalkacağını bilmediklerini söylüyorlar. Muhtemelen 2-3 saat beklemem gerektiğini belirttikten sonra da dilersem taksi ile gidebileceğimi anlatıyorlar. Ben bu küçük ve karmaşık otobüs istasyonunda beklemeye karar veriyorum. İki saat boyunca kitap okuyorum. Sonrasında şans eseri yanımda oturan yerel bir kadın otobüsün beklenenden erken geldiğini belirtiyor. Saatler 14:30’u gösteriyor. Normalde Rivas ve San Juan del Sur arası sadece 30 kilometre olmasına rağman tavuk otobüslerle yol bir saatten fazla sürüyor.

Şehre vardığımda ilk işim konaklayacak adam gibi bir yerler bulmak oluyor. Sonrasında da ayarladığım hostelin hemen karşısında bulunan Lübnan restoranına gidip özlediğim Orta Doğu yemekleri ile karnımı doyuruyorum. Bu sırada yanıma ABD’li Chris geliyor. Aslen Texas’lı olduğundan; emekli olduğundan beri yılın yarısını Nikaragua’da geçirdiğinden bahsediyor. Üstelik burada ufak bir iş bile kurmuş. Tasarım tişörtler ve mıknatıslar satıyormuş yerel hediyelik eşya dükkanlarına. Beklediğinden daha iyi iş yaptığnı ekliyor. Chris’le vedalaştıktan sonra kendimi okyanus kenarına atıyorum.

Gün batımında denize giren gruba katılıyorum. Nemli deniz kokusu bütün vücudumu sarıyor. Birkaç günün yanan kavrulan Nikaragua şehirlerinin aksine San Juan del Sur bana çok iyi geliyor. Okyanustan çıktıktan sonra da sahile oturup gün batımını izliyorum. Hava kararırken her yere yayılan renk: turuncu.

Gün batımından sonra hostele gidip duşumu alıyorum ve akşam yemeği için tekrardan dışarı çıkıyorum. Chris’den aldığım ipucu doğrusunda kasabanın en güzel mekanlarından biri olan “El Colibri” isimli restorana gidiyorum. Genişçe bir bahçe etrafına, expat’lar tarafından kurulmuş bu sevimli mekanda güzel bir balık ve şarap ısmarlıyorum. Güzel müzik de cabası. Yemek sonrasında hostelime erkenden dönüp film izliyorum. Ertesi gün Kosta Rika’ya uzanan uzun bir yol beni bekliyor.

Ometepe, Nikaragua.

Standard

22 Şubat 2014, Cumartesi.

IMG_0952

Sabah uyandığımda odamdan büyüleyici Concepcion Yanardağı’nı görebiliyorum.

IMG_1005

Moyogalpa’nın girişindeki enteresan heykel.

DSC04282

Bisiklet yolunda denk geldiğim mezarlık.

DSC04284

DSC04285

Ezilmiş kurbağalar.

IMG_0911

IMG_0913

IMG_0947

Ometepe’de bisiklet turu.

DSC04289

DSC04292

Mola verdiğim San Jose del Sur’dan göl kıyısı.

DSC04294

DSC04299

DSC04300

Gölün içinde göl: Charco Verde.

DSC04302

Sabah sıcaklığın, sessizliğin ve huzurun da etkisiyle öğlene doğru uyanıyorum. Uyandığımda Isabella’nın başka bir adaya gitmek için yola çıktığını belirten bir notu kapımın altından bıraktığını fark ediyorum. Ben de sonrasında yavaş yavaş hazırlanıyorum. Güzel bir kahvaltı sonrasında otelim aracılığıyla bir bisiklet ayarlayıp adayı bisikletle gezmeye karar veriyorum. Hesaba katmadığım şey ise havanın 40 dereceye yakın ve son derece nemli, bisikletin oldukça eski ve paslı, güneşin de tam tepede olduğu oluyor.

3-4 saat boyunca yaklaşık 18 kilometre kadar bisiklet sürüp belirli yerlerde mola veriyorum. Adanın en batı noktası olan Punta Jesus Maria’da yaratılmış plaj gibi ortamda göle girenleri izliyorum, San Jose del Sur’da göl kenarındaki harika bir cafe’de öğle yemeği molası veriyorum, Laguna Charco Verde’de gölün içindeki adada yer alan bir diğer gölü (burada girdiğim çalılıklar arasında karıncalar tarafından ısırılıyorum) ziyaret ediyorum. Asıl gitmek istediğim iki adanın birleşim noktası olan Santo Domingo’ya ya da adanın en büyük ikinci yerleşim noktası Altagracia’ya gidemiyorum; zaten çok da takatim kalmıyor. Normalde adada bulunan iki yanardağa yani aktif olan Concepcion ve sönmüş olan Maderas’a turlarla tırmanabiliyorsunuz. Fakat ben bunları tembellikten es geçiyorum. İşin ilginç yanı zaten ada da adını bu iki yanardağdan alıyor. Ometepe Nahuatl dilinde iki anlamına gelen “ome” ve dağ anlamına gelen “tepetl”in birleşmesinden meydana geliyor. Bölgede bir süre daha dolandıktan sonra otele dönüş yoluna koyuluyorum. Artık dönme şevkinden midir nedir bilinmez, dönüş yolu çok daha kısa sürüyor. Döner dönmez güzel bir duş, “The Cornerhouse”da harika bir akşam yemeği derken odaya yollanıyorum. Uzun bir günün ardından kapanışı güzel film ve güzel kitapla yapıyorum.

21 Şubat 2014, Cuma.

DSC04173

IMG_0785

IMG_0809

Ometepe feribotunda.

IMG_0830

IMG_0834

IMG_0837

Ometepe’deki Moyogalpa limanına vararken.

DSC04223

DSC04226

Moyogalpa merkez parkında.

DSC04219

DSC04233

Rengarenk Moyogalpa sokakları.

IMG_0891

Moyogalpa manzaraları. Teyzeler, 70 küsür yaşlarında iki kardeş.

DSC04240

DSC04246

IMG_0861

DSC04262

Ometepe’nin Moyogalpa kasabasında gün batımı, balık tutmaya çalışan çocuklar ve aileler.

Günü biraz ağırdan alıyorum, uzun süredir ihtiyacım olan güzel uykudan uyandıktan sonra hazırlanıyorum ve eşyalarımı toplayıp yola koyuluyorum. Gün içinde Ometepe adasına gitmek istiyorum ve adaya gidebilmek için öncesinde Rivas isimli küçük kasabaya ulaşmam oradan da Ometepe feribotlarının kalktığı San Jorge isimli liman kasabasına geçiş yapmam gerekiyor. Rivas’a giden 11:30 tavuk otobüsüne binmek üzere konakladığım otelden çıkıp merkez çarşının yakınlarında bulunan otobüs istasyonuna gidiyorum.

Rivas’a giden otobüs yolculuğu iki saate yakın sürüyor. Rivas’a vardığımızda tanıştığım orta yaşlı İsviçreli Isabella ile beraber San Jorge’ye ortak bir taksi kiralamaya karar veriyoruz. On beş dakika kadar da taksi ile gittikten sonra San Jorge’deki limana ulaşıyoruz. Daha önce bölgeye yolculuk yapan arkadaşlarım tarafından Nikaragua Gölü’nün oldukça dalgalı olduğu ve “lancha” adı verilen botlarla yolculuk etmektense feribotları tercih etmem gerektiği konularında tekrar ve tekrar uyarıldığım için 14:30’da kalkan Ferry III’ü yakalamaya karar veriyorum. Saatlerine göre, San Jorge’den kalkan feribotlar adanın farklı kasabalarına gidiyor. Bizim bindiğim feribot ise doğrudan adanın en büyük yerleşimlerinden biri olan Moyogalpa’ya yöneliyor. Feribot yolculuğu beklediğimden daha konforlu geçiyor. Her ne kadar son sürat etkisini belli eden dalgalar bir göl içerisinde yolculuk ettiğimiz hissini ortadan kaldırsa da… Adaya yaklaştıkça kendisini belli etmeye başlayan yanardağlar manzaranın güzelliğine güzellik katıyor.

Adaya vardığımızda, Moyogalpa’da konaklamaya karar veriyoruz ve Isabella ile otel arayışına girişiyoruz. Şehrin küçücük merkezinde dolanırken bu çok da zor olmuyor. Yol üzerinde bulduğumuz ucuz, temiz ve konforlu otelde iki tane tek kişilik oda ayarlıyoruz. Sonrasında da karnımızı doyurmak üzere dışarı çıkıyoruz. Konakladığımız otelin hemen karşısında “The Cornerhouse” isimli harika bir cafe bulunuyor. Mekan beşte kapanacak olsa da, kapanmadan hemen önce salatalarımızı ve taze sıkılmış meyve sularımızı ısmarlıyoruz. Yemek sonrasında da kasabanın sokakları etafında yürüyoruz. Şehir o kadar küçük ki. Merkez parkı, park etrafında yer alan kilisesi, ve iç içe geçmiş birkaç sokağı bulunuyor. Sokaklarda oturan yerelleri, ufak yiyecek ve içecek tezgahları şehri iyice renklendiriyor. Bir süre sokaklarda yürüyüp insanlarla muhabbet ediyoruz. Bir noktada denk geldiğimiz 70 yaşındaki iki yaşlı teyze neşemizin yerine gelmesine yardımcı oluyor. Artık şehrin sınırları dışına çıkmaya başladığımızı fark ettiğimizde de merkeze geri dönüyoruz.

Ben gün batımını göl etrafında izlemeyi öneriyorum. Bu sırada güneş tüm kızıllığı ile alçalıyor. Göl kenarına gittiğimizde ise beklemediğimiz bir sürprizle karşılıyor. Göl kenarı boydan boya ufak sineklerle kaplı. O kadar çoklar ki sadece bir iki metre yürüseniz bile sinekler ağzınızdan burnunuzdan girme konusunda başarı gösteriyorlar. Isabella durumdan çok rahatsız oluyor ve hostele dönüyor. Ben ise sineklere rağmen gün batımı manzarası karşısında o kadar etkilenmişim ki, bir süre daha kalıp fotoğraf çekmeye karar veriyorum. Göl kenarının lila rengi eşliğinde ilk gördüğüm bir grup çocuk oluyor. Ellerindeki balık ağı ile balık tutmaya uğraşan bu afacanlar, şu ana kadar sadece bir ufak balık yakalayabilmişler. Üstelik ellerindeki balığı belirli bir ücret karşılığında bana satmaya uğraşıyorlar. Bakıyorlar bu işe yaramıyor, sonrasında fotoğraflarını çekiyorum diye para istiyorlar. Ben tabii hiçbirine kül yuturmadan biraz daha ilerliyorum. Bu sefer gölün uzak kıyısında anne, baba ve ufacık bir çocuğun bir ağ etrafında balık tutma çabalarını izliyorum. Renkler, manzara, her şey o kadar güzel ki, son derece neme rağmen saçıma başıma, kulaklarıma burnuma, kıyafetlerime giren sinekler gram umrumda değil.

Hava karardığında da son derece keyifli otele geri dönüş yapıyorum. Kıyafetlerimi çıkarıp tam da duşa girecek o da ne, sular kesik. O noktada olabilecek en tatsız haber bu oluyor. Resepsiyona sorduğumda hava karardığında adadaki elektrik kullanıma çok yüklenildiğini ve bu nedenle suların genelde yarım saatliğine akşma saatlerinde kesildiğini anlatıyorlar. Gerçekten de görevlinin dediği gibi sular yarım saat içinde geliyor. Güzel bir duş sonrasında Isabella ile akşam yemeği için buluşuyoruz. Şehir erkenden uykuya dalmış bile. Bütün mağazalar, restoranlar, marketler kapalı. Şans eseri denk düştüğümüz restoranda, son derece leziz yerel yemeklerle karnımızı doyuruyoruz , bol bol muhabbet ediyoruz ve uzun bir günün ardından otele geri dönüyoruz.

Granada, Nikaragua.

Standard

20 Şubat 2014, Perşembe.

 

DSC04092

 

DSC04103

 

DSC04099

DSC04094

DSC04095

DSC04097

 

DSC04096

Granada çarşısından.

DSC04126

DSC04109

 

DSC04118

DSC04112

DSC04115

DSC04125

Iglesia de Xalteva.

DSC04128

DSC04129

 

Granada’nın renkleri.

 

DSC04104

DSC04130

DSC04131

DSC04132

 

DSC04164

DSC04133

DSC04134

 

Granada sokakları.

DSC04135

 

DSC04158

 

DSC04154

DSC04136

DSC04137

 

DSC04151

DSC04138

DSC04139

 

DSC04147

DSC04146

 

DSC04153

Iglesia de La Merced ve çan kulesinden Granada manzaraları.

DSC04091

IMG_0706

Choco Museo.

DSC04159

DSC04161

Granada geceleri.

Managua’da hostelden çıkış yaptıktan sonra bir önceki günün aksine bir kilometre uzaktaki otobüs istasyonuna yürüyerek gidiyorum. Nikaragua’nın en güzel koloniyel şehirlerinden bir tanesi sayılan Granada’ya gidecek ilk minibüse biniyorum. Yol neredeyse yarım saat sürüyor. Granada’ya vardığımda ise hava sıcak ve son derece nemli. Sanki yürürken ayaklarım Arnavut kaldırımı sokaklara yapışacak gibi hissediyorum. İlk işim kalacak adam gibi bir yer bulmak oluyor. Birkaç gündür sürekli hareket halinde olduğum için merkezi ve rahat bir oda ayarlıyorum. Nikaragua’da otellerde sıcak duş bulunmuyor, zaten bu sıcakta kim sıcak duşa ihtiyaç duyar o da ayrı bir tartışma konusu. Soğuk duş aldıktan sonra Granada’nın en popüler mekanlarından biri olan “The Garden Cafe”ye gidiyorum. Güzel bir bahçe etrafına kurulu ve boş yer bulmanın neredeyse imkansız olduğu bu mekanda tahta masalardan bir tanesine oturuyorum. Karnımı doyurduktan sonra da güneş tepedeki etkisini biraz azaltmışken şehri keşfe çıkıyorum.

İlk durağım şehrin merkez çarşısı oluyor. Orta Amerika’daki pazarlara benzer şekilde karışık, sıkışık ve kalabalık koridorlar sattıkları ürünlere göre farklı bölmelere ayrılıyor. Kıyafetler, hediyelik eşyalar, meyva ve sebze, bahartlar, et ve et ürünleri… Özellikle et ve et ürünleri bölümünden geçerken derin bir nefes alıp o koridor boyunca ağzınızdan solumanız gerekiyor. Sıcak ve nemli hava etlere çok da faydalı olmuyor.

Pazardan sonra çıkıp şehir merkezi dışına yayılmış kiliseleri görmeye gidiyorum. Şehrin biraz batısında yer alan Parque Xalteva’nın yanıbaşındaki Iglesia de Xalteva’ya vardığımda denk geldiğim rengarenk kostümlü dans eden kızları takip ediyorum. Sonrasında anlıyorum ki aslında bu kızlar, kalabalık bir fotoğraf ekibi ile buradalar. Fotoğraf ekibinin tamamı fotoğraf meraklısı öğrencilerden oluşuyor ve kilise manzarası önünde yerel kızları fotoğraflamaya uğraşıyorlar. Ben de durumdan nasibimi alıyorum tabii ki.

Sonrasında Granada’nın en güzel kiliselerinden biri olan Iglesia de La Merced’i görmeye gidiyorum. 1539 yılında tamamlanmış bu kilise 1655 yılında korsanlar tarafından yağmalanmış, 1854 yılında da Leonlu kuvvetler tarafından zarar görmüş ve 1862 yılında tekrardan restrore edilmiş. Dilerseniz çan kulesine çıkıp Granada manzarasını neredeyse Nikaragua Gölü’ne kadar görebiliyorsunuz. Buradan manzaralar özellikle gün batımında görülmeye değer. Kiliseden çıktıktan sonra ise bir şubesine Antigua, Guatemala’da da uğradığım kakao müzesini ziyaret etmeyi ihmal etmiyorum.

Granada’yı etkileyici yapan asıl şey ise kiliselerinden ve binalarından öte rengarenk sokaklarında yürümek oluyor. Binalarının, yollarının, meydanlarının ve sokaklarının düzenliliğine rağmen karışık ve kalabalık insan grupları şehre farklı bir hava katıyor. Her köşe başında denk geldiğiniz rengarenk manzaralar sizi gülümsetmeye yetiyor da artıyor bile. Parque Central’in her biri ayrı telden çalan hediyelik eşya tezgahları, park etrafına yayılmış büfeleri, parkın yanı başında tüm görkemi ile kendisini gösteren 20. yüzyılın başında inşa edilmiş katedrali, katedralin hemen ilerisinde yer alan Plaza de la Independencia isimli meydanı… Granada canlı renkleri ile gördüğüm en güzel koloniyel şehirlerden bir tanesi olarak hafızama kazınıyor.

Hava kararmaya yakın sokaklarda dolanmayı bırakıp odaya dönüyorum. Bir süre dinlendikten sonra akşam yemeği için dışarı çıkıyorum. El Tercer Ojo isimli muhteşem bir bahçeye yayılmış loş ışıklı restorana gidiyorum. Bu akşam kendimi ödüllendirdiğim akşamlardan bir tanesi olsun istiyorum. Happy hour sayesinde lezzetli sangria’ya son derece doyurucu biftek eşlik ediyor. Koca bahçenin bir köşesinde harika müzik, harika yemek ile tek başıma son derece yoğun bir gece geçiriyorum. İşte tam olarak da böyle geceler, bu dünya turuna neden çıktığımı tekrar ve tekrar hatırlatıyor bana.

Managua, Nikaragua.

Standard

 

 

19 Şubat 2014, Çarşamba.

DSC03987

DSC03991

 

DSC04005

 

Leon sokakları.

DSC03994

DSC03995

DSC03996

 

Leon merkez çarşısından.

DSC04035

DSC03998

DSC03999

DSC04000

DSC04002

DSC04004

DSC04006

DSC04011

 

Leon Katedrali, Orta Amerika’nın en büyük katedrali.

DSC04012

DSC04013

DSC04016

DSC04018

DSC04022

DSC04023

DSC04025

DSC04030

 

Katedralin çatısından manzaralar.

 

 

 

DSC04032

DSC04043

DSC04050

DSC04051

DSC04054

DSC04062

DSC04064

DSC04066

DSC04067

 

Leon kiliseleri ve sokakları.

IMG_0634

IMG_0635

IMG_0637

 

Museo Ruben Dario.

DSC04069

DSC04070

 

Managua’daki Antigua Catedral.

DSC04074

DSC04076

DSC04077

 

Managua şehir merkezi.

DSC04082

DSC04084

DSC04087

DSC04090

 

Huellas de Acahualinca’daki 6000 yıllık ayak izleri.

Sabah konakladığım hostelden çıkışımı yapmadan önce gündüz gözü ile şehri keşfetmek için kendimi sokaklara atıyorum. Leon, bölgedeki koloniyel şehirlerin en güzel örneklerinden bir tanesi. Rengarenk sokakları, tek katlı binaları, en beklemediğiniz anlarda karşınıza çıkan minik meydanları, ince işlemeli kiliseleri, kalabalık çarşı ve pazarları… Şehrin farklı bölgelerine yayılmış bir çok kilise bulunuyor. Sarı duvarları üzerine işlenmiş sembolleri ile dikkat çeken 18. yüzyıldan kalma Iglesia de La Recolleccion, İncil’den hikayeleri içinde barındıran Iglesia El Calvario, merkez çarşıya yakın kurulmuş Iglesia La Merced ve İglesia San Juan…

Bölgedeki kiliseleri ziyaret ettikten sonra merkez çarşıya denk geliyorum. Söz konusu olan çarşı pazar gezmek olduğunda mutlaka vakit yarattığımı fark edip içten içe kendime gülüyorum bir yandan da. Çarşıların kaotikliği, renkliliği, kalabalıklığı, gürültüsü, kokusu hep o şehirlerin rengini ve kimliğini de yansıtıyor. Bir süre de burada oyalandıktan sonra Katedral’e doğru yöneliyorum. Bu katedral, Orta Amerika’daki en büyük katedral olması özelliği ile dikkat çekiyor. İnşasına 1747’de başlanan ve tamamlanması 100 yıldan fazla süren bu katedralde ünlü Nikaragualı şair, gazeteci ve diplomat Ruben Dario’nun mezarı da yer alıyor. Ruber Dario, 19. yüzyılın sonunda başlayan İspanyol – Amerikan edebi akımı modernizmin öncülerinden biri olarak biliniyor. Katedralin dilerseniz çatı katına çıkıp şehrin manzarasını izleyebiliyorsunuz. Çatı katına çıkış yolunu bulabilmek için 3-4 kişiye sorup soruşturmam ve bileti de farklı bir binadan almam gerekiyor. Sonrasında beni katedralin arka odalarındaki koridorlardan ve merdivenlerden geçiriyorlar. Çatı katına çıktığımda ise dünyanın tepesinde gibi hissediyorum. Çatı katından şehri çevreleyen tepeleri, dağları ve katedralin hemen yanı başında yer alan çarşının kalabalıklığını görebiliyorsunuz.

Katedral’den sonraki durağım ise “Museo Ruben Dario” oluyor. 1916 yılında Leon’da ölen Ruben Dario için şehrin birçok bölgesinde duvar resimlerine denk düşebiliyorsunuz. Müzede ise Ruben Dario’nun eşyalarını ve yazılarını inceleme şansınız oluyor. Buradan çıktıktan sonra müzenin hemen yakınlarında yer alan “Fundacion Ortiz”e uğramayı da ihmal etmiyorum. Bu bina içerisinde çeşitli dönemlere ait sanat eserlerini görebiliyorsunuz. Özellikle de Latin Amerikan sanatı ve Kolomb öncesi döneme ait seramikler ilgi çekiyor. Sahip olduğu geniş koleksiyonu nedeniyle, bu vakıf Nikaragua’nın en güzel sanat galerileriden bir tanesi sayılıyor.

Müze gezmelerimi bitirdikten sonra hostelime geri dönüp soğuk bir duş alıyorum. Nemli ve sıcak Leon havasını geride bırakıyorum ve eşyalarımı topladıktan sonra bir taksiye atlayıp otobüs istasyonuna doğru yola koyuluyorum. Taksi şoförü beni otobüs istasyonunda Managua’ya minibüslerin kalktığı sırada bırakıyor. Minibüsler doldukça harekete geçiyor. Benim minibüse binmem yarım saatimi alıyor. Sonrasında da Managua’ya olan yol bir saatten biraz daha fazla sürüyor.

Managua otobüs istasyonuna vardığımda ise bir gece başkentte konaklamak için mola vermeye karar veriyorum. Anlaştığım taksi şoförü şaşkınlığımdan yararlanıp bir kilometre ötedeki hostelin yirmi dakika mesafede olduğuna beni ikna edince taksiye atlıyorum. İki dakika sonra hosteldeyim. Hostel son derece sevimli, rahat odaları, geniş bahçesi ve yüzme havuzu ile sıcak Nikaragua günlerinde tam da ihtiyaç olunan şey. Ben eşyalarımı bırakıp kendime geldikten sonra şehirde sadece yarım günüm olduğu için gezeceğim yerleri planlayıp dışarı çıkmaya karar veriyorum.

Nikaragua’nın başkenti Managua 1972 yılında çok ciddi bir deprem sonrasında yıkıma uğramış, bu deprem şehre çok büyük zarar vermiş ve şehrin eski merkezi tamamen ortadan kalkmış. Sonrasında Managua’dan geriye kalan ise birbirinden alakasız semtler ve alışveriş merkezleri olmuş. Nikaragua’da her beş kişiden biri Managua gölünün güney kıyılarında yer alan bu başkentte veya etrafındaki bölgelerde yaşıyor. Hostelden atladığım taksi ile şehrin eski merkezi olarak bilinen Plaza de la Revolucion’a gidiyorum. Bölgede hiç insan yok. 1929 yılında inşa edilmiş ve depremden ciddi şekilde etkilenmiş Antigua Catedral’i ve Parque Central’i ziyaret ediyorum. Ben fotoğraf çekerken etraftaki polislerden bir tanesi yanıma yaklaşıyor. Bölgenin kapalı olduğunu, akşama büyük bir festival düzenleneceğini, bu nedenle bölgede fotoğraf çekmenin de yasak olduğunu söylüyor. Ben de yavaş yavaş bölgeden çıkmaya koyuluyorum. Ruben Dario adna yapılmış heykel Monumento a Ruben Dario’yu ve Teatro Nacional Ruben Dario’yu görüyorum yol üzerinde. Sonrasında da Malecon adı verilen göl kenarına geliyorum. Fakat gölün yanına yaklaşamadan burada da polisler tarafından durduruluyorum. Bölgenin inşa altında olduğunu göl kenarını ziyaret edemeyeceğimi söylüyorlar. Ben de içten içe ne anladım o zaman ben bu işten diyorum.

Şehir merkezini dilediğim gibi gezemeyeceğimi anlayınca ben de başka bir taksiye atlayıp şehir merkezinden biraz daha uzakta bulunan “Huellas de Acahualinca”ya yöneliyorum. Bu binadan içeri girdiğimde iki set halinde volkanik maddenin üzerine kazılı kalmış ve belirli bir yolu takip eden ayak izleri beni karşılıyor. Bu ayak izleri yerin dört metre altına, volkanik maddeye kazınmış ve ilk set 1874’de, ikincisi ise 1978’de keşfedilmiş. 6000 yaşında olduğu tahmin edilen on grup insan ayak izine ek olarak, geyik ve rakun izleri de bulunuyor. Ayak izlerinin göle doğru olması dikkat çekiyor. Bölgede daha fazla ayak izi olduğu düşünülüyor.

Binadan çıktığımda ise güvenlik görevlileri bölgenin tehlikeli olduğunu, taksiye binmem gerektiğini söylüyorlar ve benimle beraber bir taksi bulana kadar on dakika kadar yürüyorlar. Bindiğim taksi beni direk konakladığım bölgeye götürüyor. Taksiden indiğimde hostele dönmeden önce yakınlarda yer alan Metrocentro alışveriş merkezine gidip karnımı doyuruyorum. Sonrasında da hostele dönüp bir şeyler izliyorum, insanlarla muhabbet ediyorum. Ertesi gün Granada’ya uzanan bir yolum var.

Leon, Nikaragua.

Standard

18 Şubat 2014, Salı.

IMG_0426

 

Cerro Negro olarak bilinen Siyah Tepe anlamına gelen yanardağ.

IMG_0432

IMG_0439

 

Tırmanış yolu oldukça zorlu geçiyor.

IMG_0452

IMG_0455

IMG_0461

IMG_0465

 

Tepeden manzara büyüleyici.

IMG_0471

 

Kostümlerimiz ve kızaklarımızla kaymaya hazırız.

IMG_0474

IMG_0483

IMG_0486

Yanardağ kızağı!

DSC03867

DSC03870

 

DSC03926

Horoz dövüşünden sahneler.

DSC03888

DSC03892

DSC03896

 

DSC03947

 

DSC03900

 

Molalar sırasında sahipleri horozların kafalarını ağızlarına alıp kanlarını emiyorlar.

DSC03898

 

DSC03913

 

İzleyenler oldukça heyecanlı, bahisler büyük.

DSC03940

Horozlar tartılıyor.

 

DSC03928

DSC03929

 

 

Sırasını bekleyen horozlar.

DSC03933

Rulet zamanı.

DSC03957

Şehir merkezindeki kiliseden.

DSC03969

DSC03971

Siyah İsa heykelleri.

 

DSC03954

DSC03973

DSC03975

DSC03976

 

Kutlamalar şehir merkezinde de devam ediyor.

Sabah erkenden uyanıyorum ve bir süredir merakla beklediğim, bölgenin en enteresan aktivitelerinden biri olan “volcano boarding” yani yanardağ kızağına katılmak üzere Big Foot isimli hostelin yolunu tutuyorum. Leon’un koloniyel güzelliğinin yanı sıra ünlü olmasının nedenlerinden bir tanesi de bu yanardağ kızağı isimli ekstrem aktivite.

08:00’de hostelde buluşup devasa turuncu bir kamyonetin arka kasasına hazırlanmış koltuklardaki yerlerimiz alıyoruz ve “Cerro Negro” yani Siyah Tepe olarak bilinen 728 metre yüksekliğindeki yanardağa doğru yola koyuluyoruz. Rehberimiz ABD’li – Honduraslı Carlos önde, biz arkada bir saat kadar ilerliyoruz. Yol son derece bozuk olduğu için bol bol zıplıyoruz, üstelik sağdan soldan bir anda gelen kocaman dalların bizi kesmesini engellemek adına da algılarımızı açık tutmamız gerekiyor. Aktivite geneline 27 USD vermiş olsak da, yanardağın bulunduğu bölgeye girerken ayrıca bir 6 USD giriş ücreti ödememiz gerekiyor. Kamyonetimiz simsiyah kocaman tepenin ayağına park ettiğinde de biz de hazırlıklara başlıyoruz. Herkese içinde tulumların ve gözlüklerin bulunduğu turuncu bir bez çanta veriyorlar, bu çantaya ek olarak yaklaşık 5 kilogram ağırlığındaki tahta kızakları da tepeye kadar taşımanız gerekiyor. Eğer siz taşımak istemezseniz 5 USD karşılığında görevliler sizin yerinize tepeye kadar olan bir saatlik engebeli yolda kızağı taşıyorlar. Ben her ne kadar kuvvetli rüzgar, kaygan ve dik eğimli tepede kızağı taşıma fikrine sıcak bakmasam da, bir kişi dışında herkesin kendi kızağını taşıdığını görünce aralarındaki çıkıntı olmamak adına, kızağı sırtlanıyorum. Üstelik sonradan öğrendiğimize göre kızağını başkasına taşıtan kız da altı aylık hamile. (Bu tür bir etkinliğe neden katılıyor hiç sormayın.)

CNN’in “Thrill Seeker’s Bucket List”inde ikinci sırada yer alan bu aktiviteye başlamadan önce ellerimizde kızaklarımız kaygan siyah lava taşlarının üzerinden son derece kuvvetli rüzgar kızaklarımızı, ve dolayısıyla bizi sağa sola doğru uçurmasın diye mücadele vererek bir saat kadar tırmanıyoruz. Tepeye vardığımızda ise Carlos bize bu turu düzenleyen rehberler arasında rekor kırma yarışı olduğunu, en hızlı kayma rekorunun bir başka rehberde olduğunu söylüyor. Bu noktadan sonra herkes aşağıya kadar uzanan iki yol başında sıraya giriyor. Sırayla kayma macerası da başlıyor. Belli noktalarda kızağın hızı saatte 60-70 kilometreye kadar çıkabiliyor. Sıra bana geldiğinde çok da düşünmeden kendimi lava taşlarının üzerine bırakıyorum. Dengemi sağlayarak bir noktaya kadar harika gitsem de, bir noktada tepe taklak olup tekrardan kendime çeki düzen vermem gerekiyor. Bir saatte tırmandığımız tepeden aşağı kaymak bir dakikadan kısa sürüyor.

Herkes yanardağın ayağına ulaştığında ise bize kurabiye ve soğuk bira ikram ediyorlar. Sonrasında da turuncu kamyonetimizdeki yerimizi alıp Leon şehir merkezine geri dönüyoruz. Geri dönüş yolundayken Carlos, aynı günün akşamında yakınlardaki Quetzalguaqe şehrinde “Fiestas Patronales” adı verilen yerel azizlerin anıldığı bir kutlama olacağını, kutlamalar sırasında horoz dövüşü ve kutlamaların olacağını anlatıyor. Fikri duyan herkes akşam bu organizasyona katılmaya karar veriyor. Şehir merkezine döndüğümüzde ben hızlıca hostelime geri dönüp soğuk bir duş alıyorum. Saçımdan, kıyafetlerimden, ağzımdan, gözümden, kısacası her yerimden küçük küçük siyah taş parçaları ve kum çıkıyor. Hazırlanıp kendime geldiğimde de ekibin geri kalanı ile buluşmak üzere Carlos’un çalıştığı Big Foot Hostel’e gidiyorum. İlk etapta sadece beş kişiyken, horoz dövüşünü duyan herkesin katılması ile bir saat içinde yirmi kişiye çıkıyoruz. Gidiş için Carlos, hostelin büyük kamyonetini ayarlamak zorunda kalıyor.

Gün batımına doğru kalabalıkça bir grup kamyonete atlayıp yarım saat uzaklıktaki Quetzalguaqe’ye ulaşıyoruz. Horoz dövüşleri Nikaragua’da oldukça büyük bir sektör. Neredeyse her şehir ve kasabada pazartesi günleri düzenli olarak turnuvalar düzenleniyor; fakat Aziz kutlamaları sırasında ayrıca güne özel bir turnuva sergileniyor. Carlos’un anlattığına göre profesyonel horozlar başına iddialar 2000 USD’ye kadar çıkabiliyor. Horoz dövüşlerinin yapıldığı otopark gibi alana girerken erkeklerin belirli bir ücret ödemesi gerekiyor, kadınlardan ücret alınmıyor. İçeri girdiğimizde yüz erkeğe, bir kadın düştüğünü görünce durumun nedenini anlıyoruz. Meydana kurulmuş tahta platformalardaki kalabalıklar arasında yerlerimizi alıp meraklı gözlerle horoz dövüşlerini izlemeye girişiyoruz. İzlediğimiz 3-4 dövüş sonrasında benim aklım ve kalbim daha fazla durumu kaldırmıyor. Bu küçücük horozların birbirlerine karşı nasıl bu kadar canavarlaşıp ölüm makinesi haline geldiklerini anlamak çok da kolay olmuyor. Yüzleri şişen, gözleri ve gagaları kan içinde kalan horozları aralarda kucaklarına alıp ayaklarını diken, akan kanlarını emen sahipleri ise duruma ayrı bir boyut katıyorlar. Ellerinde paraları bahisleri takip eden gürültülü kalabalık arasından sıyrılıp otoparkın diğer bölgelerinde yer alan atraksiyonları incelemeye girişiyorum ben.

Bir köşede kafesleri içinde sıralarını bekleyen horozlar, bir başka köşede el yapımı rulet masası etrafına toplanmış erkekler, bir diğerinde horozların ağırlıklarını tartan başka bir grup derken mekandan ayrılma vaktimizin geldiğini anlıyoruz. Sonrasında hep beraber şehrin merkez parkının bulunduğu bölgeye geçiyoruz. Burada ilk olarak içinde siyah İsa heykeli bulunduran kiliseyi ziyaret ediyoruz. Orta Amerika’da bazı kiliselerde İsa’nın yerli olduğu inancı yaygın. Yani İsa’nın beyaz adamlar geldikten sonra beyazlaştırıldığına inanılıyor. Bu nedenle bazı kiliselerde hala siyah İsa heykelleri korunuyor.

Kilise sonrasında yemek tezgahları arasıdna dolanıp, yerel oyunlara katılıyoruz. Bizim ekibin bir kısmı teneke kutuları futbol topu ile devirmeye çalıştıkları bir oyuna dalıyor. Biz gruptakilerle muhabbete koyuluyoruz. Herkes meraklı gözlerle bizi izliyor. Son derece sıradışı olan gecemiz ve uzun günümüz son derece keyifli bir şekilde sonlanıyor. Dönüş yolunda gökyüzüne baktığımızda etrafı sarmalayan milyonlarca yıldız hatırlanası bir geceye daha damgasını vuruyor.

17 Şubat 2014, Pazartesi.

IMG_0498

 

IMG_0632

DSC03846

DSC03850

DSC03853

DSC03855

DSC03856

DSC03858

DSC03859

Leon’un rengarenk sokakları.

Sabah erkenden uyanıyorum, anlaştığımız üzere dün akşamki taksi şoförünü otelin kapısının önünde beni meşhur “Tica Bus” isimli otobüsün istasyonuna götürmek için hazır beklerken buluyorum. Şehrin havası geceye göre o kadar farklı ki, bir önceki gece korku filmini anımsatan insansız puslu sokaklardan eser yok. Bir anda sokaklara hayat gelmiş gibi duruyor. Hareketlilik, kalabalık, sıcak sokaklara tamamen farklı bir renk veriyor. Tica Bus, bölgedeki birçok ülke arasında en hızlı ve kaliteli servisi sunduğu için birçokları tarafından tercih ediliyor. Honduras’ın başkenti Tegucigalpa’dan Leon’a gidecek otobüs ise 09:30’da kalkıyor. Ben önceden rezervasyon yaptırmamış olsam da gittiğimde otobüste yer bulabiliyorum.

Yolculuk oldukça rahat geçiyor. Öğlen sıcağında sınıra ulaştığımızda ise otobüs görevlisi pasaportlarımızı topluyor. Giriş ve çıkış damgalarını kendisi hallediyor. Biz ise sadece çantalarımızı alıp bir odada bekleyen gümrük kontrolünden geçiriyoruz. Benim sırt çantamı gören görevli zaten direkt geçmeme izin veriyor. Çantamı açmakla uğraşmıyor bile. Otobüs yolculuğu toplamda sekiz saat sürüyor. Otobüs yol kenarındaki bir benzin istasyonunda Leon’da inecekleri bıraktığında, köşe başında bekleyen taksi şoförleri hemen şehir merkezine götürmek için üzerimize atlıyorlar. Birkaç kişi ile taksi paylaşarak gitmek istediğimiz hostelleri söylüyoruz. Benim daha önceden ismini duyduğum hosteller dolu çıkınca yine aynı sokakta bulunan sevimli bir avlusu olan başka bir hostele yerleşiyorum. Eşyalarımı yerleştirip biraz soluklandıktan sonra da bu koloniyel rengarenk şehri keşfe çıkıyorum.

Gün batımı olmasına rağmen hava oldukça sıcak. Nikaragua’nın başkent Managua’dan sonraki en büyük şehri olan Leon, zengin kültürü, mimari tarzı, tarihi katedralleri ve koloniyel evleri ile bölgenin en ilgi çekici şehirlerinden bir tanesi. Bir iki saat boyunca sokaklarda bir aşağı bir yukarı dolanıyorum. 1706 – 1740 yılları arasında inşa edilmiş ve hala merkez parkın doğusunda tüm görkemi ile yer alan Orta Amerika’nın en büyük katedralini ziyaret ediyorum.

Parkın etrafındaki restoranlardan bir tanesinde karnımı doyurduktan sonra erkenden hostele dönüp bir süre odadakilerle muhabbet ettikten sonra erkenden uykuya dalıyorum.

Honduras.

Standard

Honduras: Genel Bilgiler.

Honduras, Orta Amerika’nın hatta dünyanın en tehlikeli ülkelerinden bir tanesi. Üstelik dünyadaki en yüksek cinayet oranı da bu ülkede gerçekleşiyor. Birçok gelişmiş ülke, vatandaşlarını Honduras’a yolculuk etmemeleri konusunda uyarıyor; ama bütün bunlara rağmen ülkeyi oldukça çekici kılan ve turizm açısından da popüler hale getiren bölgeleri mevcut. Bunların başını ülkenin Guatemala sınırındaki Maya kalıntıları ve Karayip Denizi’ndeki “Bay Adaları” oluşturuyor. Bay Adaları’nın bulunduğu bölge Mesoamerikan Resif Sistemi içerisinde yer alıyor. Burası Avustralya’daki Büyük Bariyer Resifi’nden sonra dünyadaki en büyük ikinci resif sistemi olarak biliniyor. Adalarda dalmak, dalış sertifikası almak hem çok ucuz, hem de oldukça keyifli. Ben de yolculuğum sırasında bu iki bölgeye yoğunlaştım ve ülkede geçirdiğim zamandan fazlasıyla zevk aldım.

DSC03671

Copan Ruinas’taki Maya kalıntılarında.

DSC03836

DSC03841

Utila Adası’nda Guatemala’da tanıştığım ve Honduras’ta tekrardan karşılaştığım arkadaşım Sebastian’la.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

Honduras oldukça küçük bir ülke, gezilecek yerleri de görece sınırlı. Ülkeyi hakkıyla gezebilmek adına bir hafta ayrılması gerektiğine inanıyorum.

Bölgedeki birçok ülkeye benzer şekilde Honduras’da da iki mevsim hakim: yağışlı ve kuru mevsim. Fakat yağışlar ülkenin farklı bölgelerini farklı dönemlerde etkiliyorlar. İç bölgelerde, özellikle batı ve güneyde yağmurlu sezon Mayıs’tan Kasım’a kadar sürüyor. Yağmurlar genelde öğle saatlerinde etkili oluyor ve bir saatten fazla sürmüyor. Kuzey kesimlerde ve Bay Adaları’nda ise yağmurlu sezon Eylül’den Aralık’a kadar etkiliyo oluyor. Ülkeyi ziyaret etmek için en ideal dönem ise Şubat ve Mart ayları.

Vize

Honduras’a yolculuk eden Türk vatandaşlarının vizeye ihtiyaçları yok. Ülkeye girişte 90 günlük kalış hakkına sahip olabiliyorsunuz. Fakat bu bölgede CA-4 bölgesi uygulaması geçerli. Yani eğer Honduras’dan sonra Nikaragua, El Salvador ve Guatemala’yı ziyaret edeceksiniz, bu dört ülke arasındaki anlaşmaya göre bu ülkelerin tamamında sadece 90 gün kalabiliyorsunuz. Bu bölgede daha uzun süre kalmayı düşünüyorsanız, kalış sürenizi uzattırmanız gerekiyor.

Rota

Honduras’daki yolculuğum sırasında Guatemala sınırındaki Maya kalıntılarının bulunduğu Copan Ruinas ve dalış için mükemmel imkanlar sunan Bay Adaları’na yolculuk yaptım.

Honduras’da kaldığım 5 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

map_of_honduras

12-13.2.2014, Copan Ruinas
14-15.2.2014, Utila, Bay Adaları
16.2.2014, La Ceiba, Tegucigalpa

Ulaşım

Honduras’da şehirler arası ulaşımda önceden rezervasyona ihtiyacınız olmuyor. Genelde belirli firmaların otobüsleri kendilerine ait otobüs istasyonlarından kalkıyor. Gideceğiniz bölgeye göre istasyona vaktinde gidip biletinizi kolayca alabiliyorsunuz. Bazı otobüsler oldukça eski olmasına rağmen yine de yolculuklar rahat geçiyor. Eğer yerel otobüsleri kullanmak istemezseniz de birçok otel ve hostel şehirler ve bölgeler arasında shuttle servisler ayarlıyor; ama bu servislerin ücretleri biraz daha pahalı oluyor.

Şehirler arası ulaşımda birçok şehir küçük olduğu için kolayca yürümeniz mümkün.

Eğer Bay Adaları’na gidecekseniz de, adalara ulaşım La Ceiba isimli küçük şehirden yapılıyor. Buradaki limandan feribotlar aracılığıyla adalara ulaşabiliyorsunuz. Feribotlar, saatleri ve fiyatları hakkındaki daha detaylı bilgilere de aşağıdaki sitelerden ulaşabilirsiniz.

http://www.utilaprincess.com
http://www.roatanferry.com/index.html

Konaklama

Honduras’da konaklama ücretleri oldukça düşük. Birçok şehirde düşük bütçeli konukevleri ve otelleri bulmak mümkün.

Yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatlar aşağıdaki gibi:

La Iguana Azul, Copan Ruinas – 160 HNL
Mango Inn, Utila – 168 HNL
Hotel de San Pedro, Tegucigalpa – 275 HNL

DSC03845

Hotel de San Pedro, Tegucigalpa.

Yiyecek içecek

Honduras yemeklerinde bölgedeki diğer ülkelerden etkileşim fazlasıyla gözleniyor. Kendilerine özgü çok fazla çeşit yemekleri olmasa da ülkede yaşayan Garifuna toplulukları hazırladıkları hindistan cevizi ekmekleri ve “casabe” adı verilen kıtır ekmekler denemeye değer. Özellikle adalarda balık, yengeç ve ıstakoz gibi deniz ürünleri denemeye değer. Ülkede, birçok Orta Amerika ülkesinde olduğu gibi kızarmış tavuk yaygın şekilde tüketiliyor.

DSC03770

DSC03837

Deniz ürünleri ve yerel yemekler.

Utila, Honduras.

Standard

 

16 Şubat 2014, Pazar.

DSC03810

Utila sokakları.

IMG_0365

IMG_0413 

 

Tuktuk camından Utila’ya veda.

Sabah yine erkenden dalışlar için hazırlanıyorum. 08:00’da başlayan dalışlarda bu sefer “Spotted Bay” ve “Laguna Beach” isimli bölgelerde dalıyoruz. Utila Adası, Mesoamerikan Resif Sistemi’nin güney ucunda yer alıyor. Mesoamerikan Resif Sistemi, Avustralya’daki Büyük Bariyer Resifi’nden sonra dünyadaki en büyük ikinci resif sistemi olarak biliniyor. Bu nedenle dalış noktaları oldukça fazla ve birbirinden farklı özellikler sunuyor. Üstelik dünyanın en ucuz dalış sertifikaları buradan alınabildiği için birçok insan da adanın yavaş temposunda kendisini kaybetmeye geliyor. Bölgede özellikle Mart ayından itibaren balina köpekbalıkları bulunduğu için birçokları da dalış noktaları arasında burayı tercih ediyor. Günün iki dalışından sonra hızlı hızlı otele dönüp duşumu alıp otelden çıkışımı yapıyorum ve La Ceiba’ya gidecek ilk feribota atlıyorum.

La Ceiba’ya vardığımda terminale dizilmiş sıra sıra taksiler, taksi dolmuş gibi çalışarak herkesi gitmek istediği yere sırayla bırakıyor. Benim amacım ise başkent Tegucigalpa’ya ulaşmak ve becerebilirsem oradan da direkt Nikaragua’ya geçmek. Taksi şoförü beni Tegucigalpa’ya otobüslerin kalktığı terminale bırakıyor. Şehirde her otobüsün ayrı bir terminali olduğu için, gideceğiniz yere göre terminalinizi de bilmeniz gerekiyor. Şansıma günün son otobüsü de 15:30’da kalkıyor. Yani ben terminale vardıktan tam tamına on beş dakika sonra. Tegucigalpa’ya olan yolculuğum oldukça rahat geçiyor. Dalışların yorgunluğu da eklenince yedi saatlik yol su gibi geçiyor. Tegucigalpa’ya vardığımda ise hava çoktan kararmış, sokaklar boş, benimse konaklayacak bir yerim yok.

Terminal önünde bekleyen taksi şoförlerinden birinden beni elimde adresi bulunan otele götürmesini rica ediyorum. Taksi şoförü taksiye benden başka iki kadın daha alıyor. En başta birisini bırakıyoruz, sonra beni bırakmak için otelin yolunu tutuyoruz. Otele vardığımızda ise kapı duvar ile karşılaşıyoruz. Otel çoktan kepenkleri kapatmış. O noktada taksi şoförü ve arabadaki kadın beni bu bölgede bırakmanın oldukça tehlikeli olduğundan bahsediyorlar ve beni güvenilir bir yere bırakmadan bırakmayacaklarını belirtiyorlar. Şans eseri aynı sokakta açık ve ucuz bir başka otele denk geliyoruz. Boş odaları olduğunu da öğrenince hemen o gece için odamı ayarlıyorum ve erkenden uykuya dalıyorum.

15 Şubat 2014, Cumartesi.

IMG_0316

Günün dalışlarından.

IMG_0329

IMG_0333

DSC03817

 

DSC03816

 

DSC03822

Gün batımından.

Sabah erkenden uyanıyorum ve saat 07:45’te dalış okulunda dalış ekibi ile buluşuyorum. Dalış malzemelerini hazırladıktan sonra 08:15 gibi botumuz 8 kişilik bir ekip halinde yola çıkıyor. İlk dalış noktamız olan “West End”e yarım saatlik bir yolculuk sonunda varıyoruz. Elli dakikalık dalışımız sırasında son derece canlı resifleri, rengarenk balıkları görüyoruz. Günün ikinci dalışı ise “Little Baight” adı verilen bölgede oluyor. Buraya dalmamızla minicik bir denizatı ile karşılaşmamız bir oluyor. Denizatları hala beni en şaşırtan canlılardan bir tanesi olduğu için ben duruma oldukça seviniyorum. Her akıntı ile sağdan sola savrulan bu ufacık hayvanı bir süre izlemeye dalıyorum. İkinci dalış sonrasında dalış okuluna geri dönüyoruz. Günün son dalışı öğlen 14:00’te olacağı için ben otele dönüp karnımı doyuruyorum. Saat 14:00’e yaklaşırken de üçüncü dalış için bottaki yerimi alıyorum. Dalışı “Rocky Point” isimli noktaya yapıyoruz. Üç dalış da beni son derece tatmin ediyor. Rengarenk capcanlı resifler olabilecek bütün renkleri sunuyor. Pembeler, morlar, kırmızılar, bordolar kayaların arasından fışkırıyor. Otele durumdan son derece tatmin olmuş şekilde dönüyorum. Üstelik planda olmasa da ertesi sabah için gündüz dalışlarına adımı yazdırıyorum.

Akşam üzeri gün batımını izlemek için Sebastian ile buluşuyoruz. Ben yine Sebastian’ı peşimden terk edilmiş iskelelerden bir tanesine sürüklüyorum. Etrafta kimseler yok. Gün tüm pembeleri ile batarken biz de doya doya manzaranın tadını çıkarıyoruz. Hava karardığında da karnımızı doyurmak üzere restoran arayışına girişelim diyoruz; ama o da ne? Meğersem bulunduğumuz iskele otoparka bağlı olduğu için otopark kapılarını kilitlemişler ve biz de dikenli tellerle kaplı bölgeden dışarı çıkamıyoruz. Sonunda binalardan bir tanesinin içinde uyuklayan görevliyi bulup kapıyı açtırıyoruz. Bütün yol boyunca Sebastian benimle dalga geçiyor sonrasında. Akşam yemeği için içinde denizin bir kısmını havuz haline getirdikleri ve kocaman balıkların bulunduğu bir restoranı seçiyoruz. Yemek sonrasında da yerel barlardan birine gidiyoruz. Bar kapana kadar muhabbet edip sonrasında da otellerin yolunu tutuyoruz.

14 Şubat 2014, Cuma.

IMG_0289

La Ceiba’ya olan otobüs yolculuğu sırasında geçtiğimiz manzaralar.

IMG_0291

 

IMG_0295

Yağmurlu Utila’ya merhaba.

DSC03811

Utila sokakları.

IMG_0345

Gece gittiğimiz bardan.

Saat 06:15’te çalan alarma uyanmak o kadar zor geliyor ki, içten içe kendime kızıyorum geç saatlere kadar dışarda vakit geçirdim diye. 06:30’da hostelden dışarı çıktığımda ise bir önceki günden ayarladığımız taksiyi hazır, Malgo ve Avi’yi de uykulu gözlerle beklerken buluyorum. Normalde gitmek istediğimiz “Bay Adaları”na ulaşmanın tek yolu La Ceiba adı verilen şehirden kalkan feribotlar ile mümkün oluyor. La Ceiba’ya da Copan Ruinas’tan direkt ulaşım yok. Öncesinde otobüslerle San Pedro Sula isimli şehre geçmeniz, oradan da otobüs değiştirmeniz gerekiyor. Biz de San Pedro Sula’ya gitmek için 06:00’da kalkan otobüsü değil de 07:00’de kalkanı tercih ediyoruz. Çünkü otel görevlilerinin dediğine göre 06:00’da kalkan otobüs her yerde duruyormuş ve San Pedro Sula’ya ulaşması saatler alıyormuş. Boş ve klimalı otobüs yolculuğu görece rahat oluyor. Üç saatten biraz daha uzun bir sürede San Pedro Sula’ya varıyoruz. Ben şehirde vakit geçirip geçirmeme konusunda kararsız kalsam da, şehir hakkında çok da ilgi çekici bir şey olmadığını öğrenince La Ceiba’ya devam etmeye karar veriyorum.

İstasyona vardığımızda onlarca otobüs firması görevlisi “La Ceiba, La Ceiba” diyerek üstümüze atlıyor. Biz de birisini takip edip on dakika sonra 10:30’da kalkacak otobüse biletlerimizi alıyoruz. La Ceiba’ya olan yolumuz da iki buçuk üç saat kadar sürüyor. Ben neredeyse yine bütün yol boyunca uyuduğum için zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum bile. La Ceiba’ya vardığımızda da feribotların kalktığı limana gidebilmek için bir taksi kiralıyoruz. Limana vardığımızda Avi ve Malgo ile vedalaşıyorum. Lakin onlar biraz daha rahat vakit geçirebilmek için balayı adası olarak da bilinen Roatan Adası’na gidiyorlar, bense daha genç güruhun tercih ettiği Utila’ya doğru yöneliyorum. Limandaki yarım saatlik beklemeden sonra bindiğim feribot ise bir saat sürüyor.

Utila’ya vardığımda liman önünde çeşitli dalış okullarını pazarlamaya çalışan görevliler, ellerinde broşürlerle en iyi fiyatları önermeye uğraşıyorlar. Ben Guatamala’da tanıştığım Alman arkadaşım Sebastian’ın Utila Dive Center’da olduğunu bildiğim için çok da oyalanmadan “Utila Dive Center”a yöneliyorum. Aşağı yukarı bütün dalış okullarının önerdiği de aynı şey üstelik. İlk gece konaklamalar ücretsiz, dalışlar da genelde 25-30 USD civarında değişiyor. Eğer dalış sertifikası alacaksanız işin rengi ve teklifler biraz değişebiliyor. Ben “Utila Dive Center”ın konaklamalarını sağladığı “Mango Inn”e gidip konaklayacağım odaya yerleşiyorum. Odada benden başka Şilili; ama ABD’de yaşayan bir kadın ve ABD’li bir çocuk daha konaklıyor. Bir süre odada kalıp muhabbet ediyoruz. Bu sırada dışarıda oldukça yoğun yağmur yağmaya başlıyor.

Yağmur biraz durur gibi olduğunda ben adayı biraz keşfetmek adına dışarı çıkıyorum. Deniz kenarına kadar yürüyüp sokaklarda bir tur attıktan sonra otele geri dönüyorum. Bu sırada Sebastian bana mesaj atmış, cevap yazdıktan on dakika sonra kapı çalınıyor ve Sebastian’ı karşımda buluyorum. Yine o hızlı konuşma tarzı ile anlatmaya başlıyor görüşmediğimiz süre boyunca neler yaptığını. Biraz otelin havuz kenarındaki şezlonglarında oturduktan sonra, oda arkadaşlarına haber verip otelin restoranına geçiyoruz. Burada Kosta Rikalı Melvin ve İspanyol Pedro da bize katılıyor. Üçü de sular seller gibi İspanyolca konuştukları için, beni de İspanyolca konuşmak durumunda bırakıyorlar. Bir noktadan sonra farkında olmadan daha iyi konuşmaya başladığımı hissediyorum.

Gece boyunca bol bol muhabbet ediyoruz. Arada değişen sadece mekanlar oluyor. Ağaç ev şeklinde yapılmış bir bar, sonrasında deniz kenarındaki bol ışıklı ve renkli başka bir bar derken muhabbet akıp gidiyor. Yavaş yavaş ada sokakları boşalmaya başladığında da otele geri dönüyoruz. Ertesi sabah beni bekleyen 08:00’deki ilk dalışım için oldukça heyecanlı yatağa giriyorum.

Copan Ruinas, Honduras.

Standard

13 Şubat 2014, Perşembe.

DSC03634

DSC03641

DSC03644

DSC03654

Honduras’ın simgesi macaw’lar.

DSC03655

DSC03656

DSC03667

DSC03668

DSC03674

Ağaç kökleri o kadar kuvvetli ki kalıntılara bana mısın dememiş.

DSC03676

DSC03678

DSC03689

DSC03694

Rehberimiz Virgilo.

DSC03703

DSC03704

DSC03711

DSC03715

DSC03725

DSC03726

DSC03732

Hala ağaçların ve toprakların altında saklı kalıntılar mevcut.

DSC03737

Virgilo bize hiyeroglifleri öğretirken. Burada “11. Kral Duman Yılan – Ruler Number 11 Smoke Snake” yazıyor.

DSC03740

DSC03749

Top oyununun oynandığı saha.

DSC03750

DSC03755

Mayalılar kaplumbağayı andıran bu taşta insan kurban ediyorlarmış.

DSC03768

Daha önce hiç kakao meyvesi görmüş müydünüz?

DSC03774

DSC03794

DSC03779

Maya kalıntıları bölgesinde bulunan müzeden.

DSC03801

DSC03802

Bu şehirde sokak köpeklerinden çok başı boş sokaklarda koşuşturan atlar gördük desem?

DSC03622

DSC03623

DSC03624

DSC03626

DSC03628

DSC03629

DSC03804

Copan Ruinas’tan manzaralar.

DSC03803

DSC03808

Merkez Park.

Bir önceki gece sözleştiğimiz üzere saatler 09:00’u gösterdiğinde otelin önünde buluşuyoruz. Malgo ve ben önde, Avi ve Ralph arkada şehre adını veren Maya kalıntılarının yolunu tutuyoruz. Bir noktaya kadar benim haritamı takip etsek de, Malgo telefonunda farklı bir bölgeyi gösterince şehrin kuzeyine doğru gitmeye karar veriyoruz. Şehir son derece küçük olsa da bol bol yokuştan oluşuyor. Bir yokuş biterken, bir diğeri başlıyor. Yanlış yolda olduğumuzu anlamak için aradan yirmi dakika kadar geçmesi gerekiyor. Şehrin sınırlarına geldiğimizde Google Maps uygulamasında iki tane farklı kalıntı bölgesi gösterildiğini ve bunun yanlış olduğunu fark ediyoruz. Bir yandan kendi halimize gülerken, bir yandan da “Eğer kaybolmasaydık şehrin bu bölgelerini hiçbir zaman göremeyecektik.” deyip kendimizi avutmaya koyuluyoruz.

Sonunda doğru yola çıktığımızda yol kenarında yer alan heykelleri takip ede ede kalıntıların bulunduğu bölgeye varıyoruz. Biraz da dört kişi olmanın avantajından yararlanıp bize bölgeyi gezdirecek bir rehber kiralamaya karar veriyoruz. Virgilo ile de bu şekilde tanışıyoruz. Ucunda kuş tüyü bulunan asası, oldukça güzel İngilizce konuşan bölgenin yerlisi Virgilo eşliğinde muazzam kalıntıları gezmeye başlıyoruz. Daha bölgeye girmemizle ülkenin simgesi niteliğinde olan Amerikan papağanı olarak bilinen Macaw’larla karşılaşıyoruz. Bu kuşlar o kadar güzel, o kadar canlı renklere sahipler ki. Mayalara göre bu kuşların mavi rengi gökyüzünü, sarı rengi güneşi, kırmızı rengi kanı, yeşil rengi ise doğayı simgeliyor. Bir süre kuşları inceledikten sonra da Copan Ruinas’taki üç saatlik maceramız başlıyor. Virgilo bu süre boyunca bize bütün bölgeyi gezdiriyor, kalıntıların anlamlarını ve tarihlerini açıklıyor. Hatta Maya hiyerogliflerini okumanın ipuçlarını bile veriyor. Tur sonunda oldukça tatmin olmuş bir şekilde dışarı çıkıyoruz. Kalıntıların hemen karşısında yer alan yerel restoranlardan birine oturup karnımızı doyuruyoruz. Sonrasında Avi ve Malgo şehre geri dönerken, ben ve Ralph bölgede bulunan müzeyi ve “Museum of Sculpture” isimli heykel müzesini ziyaret ediyoruz.

Tekrardan şehir merkezine döndüğümüzde daha önceden gözümüze kestirdiğimiz taze meyve suyu satan minik dükkana girip öğrencilerin arasına karışıyoruz. Sonrasında da ben gün batımında fotoğraf çekmek üzere sokaklara yönelirken, Ralph de hostele doğru ilerliyor. Sokaklarda bir süre dolanıp fotoğraf çektikten sonra şehrin en iyi tatlılarını ve kahvesini yaptığını öğrendiğim Cafe Welchez’e gidip biraz da burada vakit geçiriyorum. Her şey son deree leziz. Hostele doğru yola koyulduğumda ise yine Malgo’nun sesini duyuyorum. Onlar da gün batımını izlemek üzere Twisted Tanya’s isimli mekanın balkonuna kurulmuşler ve üstelik “happy hour”dan yararlanıp içkilerini söylemişler. Ben de onlara uyup çilekli daiquiri’lerimi ısmarlıyorum. Tabii ki bir yerine, iki tane geliyor. İtiraf etmem gerekir ki bu daiquri’ler şu ana kadar tattığım en güzel kokteyller arasında baş sırayı çekiyor.

Hava karardıktan sonra hostellere geri dönüp gece ilerleyene bir saatte son bir şeyler içmek üzere dışarı çıkma konusunda anlaşıyoruz. Güzel bir duş, biraz sakinlik derken vakit akıp gidiyor. Ralph da bu sırada hostelden çıktığı için bir türlü denk düşemiyoruz. Saat sekiz gibi tekrardan dışarı çıkıyoruz. Ara sokaklardan birinde denk geldiğimiz barın fazla heyecanlı Faslı / Honduraslı sahibi sayesinde kendimizi bir anda iki Alman’ın yanına oturmuş “happy hour”dan içkileri söylerken buluyoruz. Benim mojito’lar yine ikişer ikişer geliyor. Uzunca bir süre muhabbet ettikten sonra Malgo ve Avi, ertesi gün erkenden kalkacağımız için otele dönüyorlar. Ben de Tim ve Nils’le bir süre muhabbet edip hostelin yolunu tutuyorum.

Hostele döndüğümde Tim’den gelen mesaj bir saate tekrar dışarı çıkacaklarını, tanıştıkları bir çiftin yeni bir bar açtığını, kendilerine katılıp katılmayacağımı soruyor. Bir süre bocalasam da çantamı hazırlayıp duşumu aldıktan sonra bu iki deli Alman’a katılmaya karar veriyorum. Buluştuğumuzda bir süre yeni açılan barı bulmaya uğraşıyoruz; fakat nafile. Sonunda yol sorduğumuz yerel bir bardakilerin bizi içeri davet etmesi ile gecenin rengi tamamen değişiyor. El altından işletilen bu barda herkes çat pat İspanyolcası ile konuşmaya uğraşırken son derece beklenmedik; ama oldukça keyifli saatler geçiriyoruz. Bar kapanana kadar etrafımızı saran 4-5 tuktuk sürücüsü ile aynı masada oturup hikayelerini dinliyoruz. Saat gece yarısı olduğunda barın kapanma vakti geliyor. Çaça’nın başını çektiği tuktuk sürücüleri ekibi bizi bir başka yere davet ediyorlar. Biz en başta biraz çekinsek de sonunda ısrarlara dayanamıyoruz. Gecenin son mekanı ise şehir merkezinden birazcık uzakta olan Uno isimli benzinlik oluyor. Yereller belirli bir saatten sonra barlar kapandığı için bir şeyler içmeye benzin istasyonuna geldiklerini anlatıyorlar. İki saat kadar benzin istasyonunun dışında  kahkahalarla gülüyoruz. Alman çocuklar sürekli olarak beni kollayıp iyi olup olmadığımı teyit ediyorlar, bu yüzden de oldukça güvende hissediyorum.

Saatler ikiye doğru gelirken, herkes evdeki karılarını ve sevgililer gününü düşünmeye başlamışken dönüş vaktinin geldiğini anlıyoruz. Çaça, benzinliğe gidip Snickers çikolatalarından bir paket yaptırıyor. Bunu eşine vereceğini söylüyor. Ben gülerek eşinin yerinde olsam bunu kafasına atacağımı, en azından bir çiçek alması gerektiğini hatırlatıyorum. Gece sonunda, ekip arasındaki en gençlerden biri olan Miguel, Tim ve beni hostelime bırakıyor. Bizim hosteldeki ekip hala uyumamış. Bir süre serin ve sessiz havada yıldızların altında muhabbet ediyoruz. Sonrasında da dünyanın kim bilir neresinde tekrardan görüşmeye söz vererek ayrılıyoruz. Ben kendimi direk yatağa yatıyorum. Lakin sabah 06:30’da adalara uzanan yolculuğum başlayacak.

12 Şubat 2014, Çarşamba.

Uzun bir süreden sonra ilk defa adam gibi uyuduğumu hissetsem de saatimin alarmı çalmadan kendimi ayakta buluyorum. San Miguel’de konaklamak daha önceden öngörmediğim bir hareket olduğu için, yanımda hiç de eşya bulunmuyor. Hızlı hızlı hazırlanıp otelden çıkışımı yapıyorum. Otelin hemen karşısında bulunan otobüs istasyonuna gidip San Salvador’a kalkacak ilk otobüse atlıyorum. Otobüs yolculuğu üç saate yakın sürüyor. San Salvador otobüs istasyonuna vardığımda ise konakladığım bölgeye gidecek başka bir otobüse biniyorum.

Upuzun bir maceranın sonunda hostele vardığımda görevlilerin şaşkınlığı yüzlerinden okunuyor. Bir önceki gecenin ücretini ödeyip gelmeyince benim için oldukça endişelenmişler; aynı odada kaldığım İtalyanlar da ne yapacaklarını bilememişler. Dünyanın en tehlikeli şehirlerinden bir tanesinde başıma bir şeyler geldiğini düşünmüşler. Herhalde ben de onların yerinde olsam aynı şekilde hissederdim. Başımdan geçenleri anlattıktan sonra bir süre duruma gülüp muhabbet ediyoruz, sonrasında da yapış yapış San Salvador havasından kurtulmak için ben kendimi duşa atıyorum.

Hazırlandıktan sonra beni Honduras’daki Copan Ruinas şehrine götürecek Gekko isimli tur firmasının servisini beklemeye başlıyorum. Saatler on ikiyi gösterirken servis yerine bir taksi geliyor ve beni servisin kalkacağı benzinliğe kadar götürecğeini belirtiyor. Benzinliğe vardığımda kiminle, nasıl, nereye gideceğim konusunda bir süre topluca şaşkınlık yaşasak da yarım saatlik bekleme sonrasında her şey çözülüyor ve dört kişilik son derece rahat, klimalı, televizyonlu, hatta ve hatta kablosuz internet bağlantılı Honduras yolculuğu maceramız başlıyor. Hollandalı Ralph, evli Polonyalı Malgo ve İsrailli Avi ile çabucak kaynaşıp şoförümüze de film olarak “Django Unchained”i koydurduktan sonra keyfimiz oldukça yerine geliyor.

Honduras’ta gitmek istediğimiz Copan Ruinas şehri Guatemala sınırında bulunuyor. Bu nedenle El Salvador’dan çıkıp önce Guatemala’ya giriyoruz, sonrasında da Guatemala üzerinden Honduras’a geçiyoruz. Yol oldukça virajlı ve bol kasisli, şoförümüz de son derece hızlı gittiği için bir noktada artık benim midem bu kadar atraksiyonu kaldırmıyor. Beş saatin sonunda Copan Ruinas’a vardığımızda ise ben derin bir nefes alıyorum.

Ralph’la beraber La Iguana Azul Hostel’e yerleşiyoruz. Şans eseri Avi ve Malgo’nun da aynı yönetime bağlı, komşu otelde kaldığını öğreniyoruz. Kendimize geldikten sonra da bu sevimli ve Arnavut kaldırımlı şehri keşfe çıkıyoruz. Ralph ile sokaklarda bir süre dolanıyoruz. Bu sırada ben bol piercing ve dövmeli, punk saçlı bu Hollandalı çocuğun psikiyatrist olduğunu öğrenince şaşkınlığımı gizleyemiyorum. Meydan yakınlarında yemek yiyecek bir yerler ararken cafe’lerden birinden Malgo’nun sesini duyunca hemen yanlarına gidiyoruz. Güzel yemek ve güzel muhabbet harika Honduras havasına karışıyor. Upuzun bir gün tam da olması gerektiği gibi sona eriyor.

El Salvador.

Standard

El Salvador: Genel Bilgiler.

El Salvador’a yolculuk etmeden önce ülkenin ne kadar tehlikeli olduğu konusunda tekrar tekrar uyarıldım. Ülkeye olan yolculuğumu sadece Pasifik Okyanusu kıyısındaki şehirlerle sınırlamamı, bu bölgenin yabancılar için daha güvenilir olduğunu söyleyenleri birazcık ihmal edip ilk durağım olarak ülkenin başkenti San Salvador’u seçtim. İyiki de böyle yapmışım. Bu rengarenk ve kaotik başkent beni oldukça şaşkınlığa uğrattı. Kalabalık çarşıları ve huzurlu mezarlıklarını tek bir duvarın ayırdığı şehir merkezinden, daha modern alışveriş merkezlerine kadar her köşede başka bir yönünü keşfettim. Siyah kumsalları ile meşhur Libertad ve El Tunco’ya olan günübirlik yolculuğum ülkenin huzurlu Pasifik sahillerini tanımama yardımcı olurken, gününün yarısını yollarda geçirdiğim “güya” günübirlik Perquin ziyaretim ülkenin iç savaşla yorulmuş yakın tarihini daha iyi tanımama yardımcı oldu. Sonuç olarak El Salvador’daki vaktim bana yetmedi.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

El Salvador oldukça küçük bir ülke, gezilecek yerleri de görece sınırlı. Benim ülkede kısıtlı vaktim olduğu için normalde daha uzun vakit ayrılabilecek yerlerini kısacık sürelerde gezmeye çalıştım, bu da eninde sonunda bana yetmedi. Ülkeyi hakkıyla gezebilmek adına en az 10 gün ayrılması gerektiğine inanıyorum.

Bölgedeki birçok ülkeye benzer şekilde El Salvador’da da iki mevsim hakim: Kasım ve Nisan arasında etkili olan kuru mevsim ile Mayıs ve Ekim arasında etkili olan yağışlı mevsim. Yağışlı mevsimde de yağışların çoğu akşam saatlerinde gerçekleştiği için ülke genel olarak iki mevsimde de ziyarete uygun. Yine de ülkeyi ziyaret etmek için en ideal dönem biraz da turist kalabalıklarını engellemek adına dönem kuru mevsimin en başı ya da sonu.

Vize

El Salvador’a yolculuk eden Türk vatandaşlarının vizeye ihtiyaçları yok. Ülkeye girişte 90 günlük kalış hakkına sahip olabiliyorsunuz. Fakat bu bölgede CA-4 bölgesi uygulaması geçerli. Yani eğer El Salvador’dan sonra Nikaragua, Honduras ve Guatemala’yı ziyaret edeceksiniz, bu dört ülke arasındaki anlaşmaya göre bu ülkelerin tamamında sadece 90 gün kalabiliyorsunuz. Bu bölgede daha uzun süre kalmayı düşünüyorsanız, kalış sürenizi uzattırmanız gerekiyor.

Rota

El Salvador’daki yolculuğum sırasında başkent San Salvador’u merkez alarak diğer şehirlere yolculuk yaptım.

El Salvador’da kaldığım 5 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

map_of_el-salvador

8-9.2.2014, San Salvador
10.2.2014, Libertad, El Tunco
11.2.2014, San Miguel, Perquin
12.2.2014, San Salvador.

Ulaşım

El Salvador’da şehir içi ve şehirler arası ulaşımda en çok rastlayacağınız otobüsler, eski Amerikan okul otobüslerinin modifiye edilmesi ile ortaya çıkmış “Chicken Bus” yani “Tavuk Otobüs”ler. Bu ismi almalarının nedeni de otobüslerde bol bol hayvan taşıyor oluşları. Son derece ucuz olan bu otobüslerin tehlikeli oldukları söylense de ben herhangi bir problem yaşamadım.

Şehirler arası ulaşımda birçok şehir küçük olduğu için kolayca yürümeniz mümkün. Şehir içinde (özellikle San Salvador’da) minibüsler ve otobüsler karışık gibi gözükse de genelde her birinin önünde nereye gittikleri yazıyor, bu sayede istediğiniz bölgeye kolayca ulaşabiliyorsunuz. Üstelik yolculukların fiyatları da otobüsler 0.20, minibüslerde ise 0.25 USD.

Konaklama

El Salvador’da konaklama ücretleri oldukça düşük. Birçok şehirde düşük bütçeli konukevleri ve otelleri bulmak mümkün.

Yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatlar aşağıdaki gibi:

Ximena’s Guest House, San Salvador – 9 USD
King Palace Hotel, San Miguel – 25 USD

IMG_9812

 

Ximena’s Guest House, San Salvador.

IMG_0121

 

King Palace Hotel, San Miguel.

Yiyecek içecek

El Salvador yemeklerinde bölgedeki diğer ülkelerden etkileşim fazlasıyla gözleniyor. Yereller genelde kahvaltıda yumurta, fasulye, pirinç, kızarmış muz, peynir ve tortilla ekmeği tüketiyorlar. Sokaklarda farklı içerikleri bulunan “pupusa” ismi verilen hamur işlerine oldukça yaygın olarak rastlanıyor. Pupusalar peynirli, fasulyeli ve etli olabiliyor. Servis edilirken genelde üzerine salsa, lahana ve sebze konuluyor. “Licuado” adı verilen ve süt ya da su ile karıştırılarak hazırlanan meyve sularını sadece 0.50 USD’ye kolayca bulabiliyorsunuz. “Horchata” isimli pirinç sütü ve tarçınla hazırlanan su bazlı tatlı içecek genelde hafif bir tatlı niyetine tüketiliyor.

DSC03422

 

Pupusa’lar.