Monthly Archives: Şubat 2014

Tikal, Guatemala.

Standard

31 Ocak 2014, Cuma.

DSC03010

DSC03011

 

IMG_8901

IMG_8902

IMG_8886

Flores Adası’ndan manzaralar.

IMG_8885

Hostelimizin nazar boncuğu.

DSC03015

DSC03014

DSC03012

IMG_8888

 

IMG_8910

 

 

Peten Gölü’nden.

DSC03019

DSC03023

DSC03026

DSC03027

 

IMG_8917

IMG_8982

DSC03032

DSC03036

 

Tikal’de hala gün yüzüne çıkmayı bekleyen piramitler bulunuyor.

DSC03038

DSC03044

 

Bölgede tarantulalar çok yaygın.

DSC03047

DSC03064

DSC03065

DSC03076

DSC03077

DSC03085

DSC03089

DSC03093

DSC03099

DSC03113

DSC03119

DSC03121

DSC03133

DSC03140

DSC03153

Tikal’den manzaralar.

Sabah uyanıp kahvaltımı yaptıktan sonra bölgeyi keşfe çıkıyorum. Flores Adası’nın Arnavut kaldırımı daracık sokaklarında birkaç tur atıp renkli evlerine göz atıyorum. Sonrasında da adayı ana karaya bağlayan yolu takip ederek uçsuz bucaksız göl manzarası eşliğinde Santa Elena’ya varıyorum. Santa Elena küçük, tipik; ama gelişmiş bir Guatemala kasabası olarak karşıma çıkıyor. Şehrin hemen girişinde, neredeyse bütün yabancıların uğrak noktası olan alışveriş merkezi Mundo Maya International Mall bulunuyor. Bu alışveriş merkezinin içerisinde her şeyi bulabileceğiniz devasa bir süpermarketin yanı sıra ufak da bir sinema yer alıyor. İhtiyaçlarımı süpermarketten tamamladıktan sonra Flores Adası’na tekrar dönüyorum. Güzel bir duştan sonra Tikal’i keşfetmeye hazırım. Konakladığımız hostel aracılığıyla her gün Tikal’e beş farklı saatte turlar düzenleniyor. Gün doğumu ve gün batımı turları ise en ilgi çekenler oluyor. Tur görevlisinin son birkaç gündür sabahları yoğun sis olduğunu söylemesi üzerine gün batımı turuna karar vermiş olan ben saat 12.30’u gösterdiğinde ekibin geri kalanı ile beraber yola koyuluyorum.

1979 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine alınmış Tikal, Kolomb öncesi dönemin en büyük ve güçlü Maya krallıklarından bir tanesi olarak biliniyor. Guatemala’nın kuzeyinde yer alan yağmur ormanları ile kaplı El Peten bölgesinde bulunan bu antik kent, muazzam manzaraları ile Maya kalıntıları arasında ayrı bir yere sahip. Tikal’in bulunduğu yağmur ormanlarına gitmek bir buçuk saat kadar sürüyor. Milli parka vardığımızda rehberimizin bizi karşılayıp günün %80’inin ormanlarda yürüyüş şeklinde geçeceğini anlatıyor. Böylece dört saatlik Tikal maceramız da başlıyor. Bütün tur boyunca muazzam yağmur ormanları arasında dolanıyoruz. Büyüleyici arkeolojik kalıntılara ek olarak, birçok farklı türde ağaç ve hayvan görüyoruz. Gün batımını tam olarak hayal ettiğim gibi manzaralara karşı yapamasak da güneş yavaş yavaş gri yapıları pembeye boyarken herkesin keyfi oldukça yerinde. Dönüş yolunda biraz da yorgunluğun etkisi ile kimseden herhangi bir ses çıkmıyor. Hostele döndüğümüzde ise herkes ertesi günün yolculuğu için çanta ve bavul hazırlığına girişiyor. Benim de ertesi sabah 05:30’da Belize City’ye otobüsüm olduğu için ben de erkenden uyuyorum.

30 Ocak 2014, Perşembe.

Sabah erkenden kuş seslerine ve tertemiz orman havasına uyanıyorum. Gece geç saatlere kadar eğlenmeye eğilimli bir hostelde konaklıyor olsam da, herkes sabah ya farklı aktivite turlarına katılmak için ya da farklı şehirlere yolculuk etmek için erkenden uyanıyor. Kahvaltı sonrasında hazırlanıp saat 08:00’i gösterdiğinde de “Flores” diye bağıran ekibi takip ederek minibüsteki yerimi alıyorum. Bundan sonraki tam tamına dokuz saat benim için oldukça sancılı geçiyor. Minibüs son derece ufak ve biz de oldukça kalabalığız. Tabiri caizse kucak kucağa oturuyoruz. Normalde yollarda hep uyuyan ben, bir türlü rahat pozisyon bulamadığım için yolun tamamında kıpırtısız şekilde camdan akıp giden manzaraları izlemek durumunda kalıyorum. Birkaç kere mola veriyoruz, sayısız albüm bitiriyorum, sağ bacağım uyuşunca sol bacağıma, sol bacağım uyuşunca da sağ bacağıma ağırlığımı verip akşam üzeri gün batımına yakın Peten Gölü üzerinde minicik bir adada yer alan Flores’e varıyorum.

Daha önceden Zephyr Lodge aracılığıyla yerimi ayırttığım Los Amigos Hostel’e vardığımda ise son derece rahat ve güzel bir atmosferle karşılaşıyorum. Eşyalarımı yerleştirdikten sonra ilk olarak adanın etrafında küçük bir tur atıyorum. Sonrasında da hostelin hamaklarından birine kendimi atıp gece boyunca burada kalıyorum. Ara ara Güney Afrikalı Andrew ve Avustralyalı Adem ile konuşuyorum. Bir gece daha loş ışıklar arasında karanlığa kaybolurken ertesi gün için Tikal harabelerine bir tur ayarlayıp erkenden uyuyorum.

Reklamlar

Semuc Champey, Guatemala.

Standard

 

 

29 Ocak 2014, Çarşamba.

IMG_8795

 

Köprüden atlamalar.

IMG_8790

IMG_8781

Rio Cahabon’da salıncak keyfi.

DSC02967

DSC02970

DSC02976

IMG_8817

DSC02991

DSC02995

DSC02999

DSC03002

IMG_8784

IMG_8843

 

Semuc Champey’den manzaralar.

DSC03007

 

Parkın etrafında maymunlar dolanıyor.

Gece o kadar güzel uyuyorum ki, bunu ifade etmeye sözlerim yetmez. Yatağım rahat, yastığım rahat, hava soğuk değil. Guatemala’ya geldiğimden beri neredeyse ilk adam gibi uykularımdan biri oluyor. Sabah 08:00 gibi uyanıp bütün gün sürecek ve benüm Lanquin’e gelişimin asıl sebebi olan Semuc Champey’i görmek adına hazırlıklara koyuluyorum. Bu sırada Nergiz Hanım’ı da Antigua’ya gitmek üzere hazırlanıyorken buluyorum. Gider ayak beraber fotoğraf çektiriyoruz, Nergiz Hanım da elime arkadaşlarının kendisine getirdiği zeytin ezmesini tutuşturuyor özlemişimdir diye. İşte ben hep bu küçük detaylar yüzünden ülkemi çok özlüyorum. Bir zeytin ezmesi değil mesele, bu düşüncelilik işte.

Saat 08:30’u biraz geçe ben ve benimle beraber olan 5-6 kişilik grup bir pick-up’ın arkasına doluşuyoruz ve Semuc Champey’e olan yol sadece 11 kilometre olmasına rağmen son derece bozuk yollardan hoplaya zıplaya bir saate yakın gidiyoruz. Sonunda Semuc Champey’e vardığımızda ben derin bir oh çekiyorum. Bölgedeki ilk durağımız Kan’Ba Mağaraları oluyor. Mağaralara girmeden önce bütün eşyalarımızı görevlilere bırakıyoruz, bu nedenle mağaralardan herhangi bir fotoğrafım yok; ama inanın bana olmasını çok isterdim. Tek sıra halinde kalabalık bir grup her birimizin eline mumlar veriliyor. İçeri girerken rehber sırayla herkesin suratına yarasa dışkısı ile şekiller çiziyor. Bunun Tanrılara yönelik bir gelenek olduğunu eklemeyi de ihmal etmiyor. Adam kıs kıs gülerken, aramızda en çok eğlenenin kendisi olduğu hissi ise baki. Mağaraya girmemizle kendimizi belimize kadar suyun içinde bulmamız bir oluyor. Başımızdaki rehber mağaranın 11 kilometre boyunca uzandığını, bizim sadece 700 metre kadar içeriye gireceğimizi belirtiyor. Mağara maceramızın bundan sonraki iki saatlik kısmında yüze yüze mağarayı geçiyoruz, mağara içerisinde yer alan şelalelerden tırmanıyoruz, kayalardan hoplayıp zıplıyoruz. Su oldukça sıcak, bu yüzden üşümüyoruz da. Rehberimizin keçi gibi tırmandığı yerlerden bizim geçmemiz saatler alsa da son derece keyifli vakit geçiriyoruz. Böylelikle Kan’ba Mağaraları, benim şu ana kadar ziyaret ettiğim en keyifli mağaralar listesinde ilk sıraları alıyor. Mağaralardan çıktıktan sonra hemen yakınlarda bulunan Rio Cahabon üzerinde de su oyunları başlıyor. İlk olarak sırayla nehir kenarındaki salıncaktan nehrin sularına kendimizi bırakıyoruz. Sonrasında da nehrin üzerinde bulunan sekiz metre yükselikteki köprüden sırayla suya atlıyoruz.

Günlük adrenalinimizi aldıktan sonra bir süre yemek molası veriyoruz. Yol kenarına seyyar restoranda hızlı hızlı bizim içim yemekler hazırlanıyor. Bir süre muhabbet ediyoruz, dinleniyoruz, sonra da Semuc Champey için tekrardan yola koyuluyoruz. Semuc Champey’in bulunduğu milli parka geldiğimizde ise havuzların tadını çıkarmadan önce gözlem noktasına gitmek üzere yarım saat kadar merdivenlerden tırmanıyoruz. Tepeye çıktığımızda ise manzara büyüleyici. İki yemyeşil dağın arasına sıkışmış çeşitli mağara sistemleri arasından geçerek havuzlar oluşturan bu muazzam turkuaz sular çok ilgi görüyor. Manzaranın tadına vardıktan sonra havuzların olduğu bölgeye inip kendimizi kristal sulara atıyoruz. Bizimle beraber olan rehber Pepe, bizi birbirine bağlanan havuzlardan geçiriyor, şelalelerden tırmandırıyor, yosunların oluşturduğu kaydıraklardan kaydırıyor. En etkileyicisi ise şelalelerden bir tanesinin oluşturduğu aşıklar mağarası olarak da bilinen gizli bölme. Burada sadece nefes alabileceğiniz kadar daracık bir alan bulunuyor. Bütün günün hoplamaları ve zıplamaları bir yana ben bu havuzlarda üç kere kayıp düşüyorum. Ertesi güne oluşacak morartılarım bir yana, kafa göz yarmadan da günü bitiriyorum. Gün batımına yakın geldiğimiz gibi pick-up’ın arkasına atlıyoruz. Bitmeyecek gibi gözüken bir yoldan sonra akşam yemeğine doğru hostele varıyoruz. Güzel bir duş, güzel bir yemek derken ben günün kapanışını da 1960’lardan güzel bir film ile yapıyorum: Sult.

28 Ocak 2014, Salı.

IMG_8756

 

Otobüsten yol manzaraları.

IMG_8762

 

Coban sokakları.

IMG_8769

 

Zephyr Lodge’dan Lanquin manzarası.

Saatimin alarmını 04:30’a kuruyorum; ama uyuduğum süre boyunca toplamda sadece 3-4 saatim olsa da yarım saatte bir uyanıyorum. Bunda benim odada kalan teyzenin fena horlaması çok etkili oluyor. Öyle ki saatin alarmını duymam diye kulak tıkaçlarımı bile takamıyorum. Sonunda artık saatin alarmı çıkmadan kalkıp hazırlanmaya karar veriyorum. Hostelin görevlisi teyzeyi çoktan uyanmış beni beklerken buluyorum. Eşyalarımı hızlı hızlı yüklenip gecenin karanlığına çıkıyorum. Bir yandan da konakladığım bölge biraz tehlikeli olduğu için içten içe korkuyorum ve adımlarımı hızlandırıyorum. Otobüs istasyonu sadece beş dakika mesafede olduğu için de içten içe seviniyorum.

Otobüs istasyonuna vardığımda biletimi alıyorum ve eski püskü otobüsüme biniyorum. Şansıma otobüs genel olarak boş ve yanımda kimse oturmuyor. Ben yine bir Anıl klasiği, Guatemala City’de gözlerimi kapatıyorum, açtığımda Coban’dayız ve saat 09:30. Coban, günümün ilk durağı. Burada şehir merkezinin birazcık dışında herkesle beraber inip merkeze varana kadar yürüyorum. Coban’da görülmeye değer; tek başınıza gezmenin tehlikeli olduğu büyükçene bir park (Parque Nacional Las Victorias) ve Finca Santa Margarita isimli bir kahve fabrikası yer alıyor. Ben de şansımı otobüse binmeden önce Finca Santa Margarita’dan yana kullanmak istiyorum. Sırtımda çantalarım yaklaşık bir yarım saat kadar yürüp devasa bir yokuş indikten sonra sonunda fabrikayı buluyorum. Fakat görevlilerden öğrendiğime göre Eylül ayından itibaren fabrikaya olan gezileri sonlandırmışlar, ne gezmemin, ne de orada kahve içmemin imkanı var. Ben de gerisin geri ana yola yeniden çıkıp ilk gördüğüm cafe’ye kendimi atıyorum, sonrasında da çantamı atıyorum. Hava bireden ısınmış, nem kendisini hissettirir bir düzeye gelmiş. Sıcak sütümü istiyorum. Yola çıkacak derecede enerjimi topladığımda da bir taksiye atlayıp beni Lanquin otobüslerinin kalktığı istasyona götürmesini rica ediyorum.

Minicik ve kalabalık bir minibüste kendime zor da olsa bir yer bulmayı başarıyorum. Coban’dan Lanquin’e olan yolculuğum iki saate yakın sürüyor. Yeşilliklerin ortasındaki bu minik kasabada birkaç tane hostel yer alıyor. Ben Sebastian’ın tavsiyesi üzerine Zephyr Lodge’a gidip yerleşiyorum. Hosteli genel olarak çok kendisi içine kapalı (otobüsler, turlar, yemekler, her şey ama her şey kendi sistemleri üzerinden ayarlanıyor, yerellere herhangi bir para gitmiyor) bulsam da manzaraları görülmeye değer. Bir süre kitap okuyorum, biraz dinleniyorum, tertemiz orman havasını bol bol içime çekiyorum. Sonrasında bara indiğimde bir süre oradakilerle muhabbet ediyorum. Çalışanlar hostelde benden başka bir Türk’ün daha olduğunu. Kendisinin yaşına rağmen oldukça çılgın olduğunu ve herkese kendisini çok sevdirdiğini anlatıyorlar bana. Ben de ister istemez meraklanıyorum. Sonrasında da kendisi geldiğinde görevlilerden biri gelip bana kendisini işaret ediyor. Ben de direk yanına gidiyorum ve Nergiz Hanım’la da işte böyle tanışıyoruz. (http://nergizyolda.blogspot.com) Nergiz Hanım da üç aydır Orta Amerika yollarında olduğundan bahsediyor. Bir süredir kimseyle yüzyüze Türkçe konuşmamış olan ben cümleleri toparlamakta biraz zorlansam da son derece mutluyum. Gecenin ilerleyen saatlerinde Nergiz Hanım’ın odasının verandasında rom eşliğinde yıldızlar altında saatlerce, ben artık yorgunluktan pes edinceye kadar muhabbet ediyoruz. Ben uzun zamandan sonra memleketimden birileri ile buralarda karşılaşmanın sevinci ile mutlu mesut odama dönüyorum.

Guatemala City, Guatemala.

Standard

27 Ocak 2014, Pazartesi.

IMG_8589

IMG_8593

IMG_8603

IMG_8605

IMG_8611

IMG_8630

IMG_8639

IMG_8644

IMG_8648

 

Casa MIMA.

DSC02934

Guatemala sokakları.

DSC02950

DSC02940

 

Centro Cultural Metropolitano.

IMG_8667

 

Marx’ın meşhur sözü Guatemala sokaklarında: Din kitlelerin afyonudur.

DSC02951

DSC02952

DSC02953

DSC02955

Mercado Central’dan.

DSC02956

IMG_8677

IMG_8679

IMG_8681

IMG_8682

IMG_8684

IMG_8700

IMG_8704

 

Museo Ixchel del Traje Indigena.

IMG_8710

IMG_8713

IMG_8715

IMG_8718

 

Museo Popol Vuh’dan.

DSC02957

IMG_8728

Oakland Mall’dan, Guatemala’nın modern yüzü.

Sabah erkenden uyanıyorum. Bir gün öncesinin odayı dolduran sinekleri beni perişan etmeye yetmiş de artmış bile. İlk olarak ertesi gün gitmeyi planladığım Coban için otobüs biletlerini sorgulamaya girişiyorum. Şansıma otobüs firmalarının ofisleri de hep bulunduğum bölge etrafında yer alıyor. Sırayla birkaç firmanın ofisine gidip ertesi gün için otobüs alternatiflerini öğreniyorum. Bana uyan tek otobüs firması konakladığım yerden bir blok ötede bulunan Monja Blanca oluyor. Görevli ertesi sabah saat 04:00 ve 05:00’te otobüsleri olduğunu, yolun 5 saat sürdüğünü söylüyor. Ben saatleri duyduğumda derin bir ah çekiyorum içten içe. Görevli bileti sabahtan alabileceğimi söylediğinde de planımı buna göre yapıp otobüs istasyonundan çıkıyorum.

İlk durağım tam da konakladığım hostelin karşısında yer alan Casa MIMA isimli muazzam malikane oluyor. 19. yüzyılın sonlarından kalma bu tarihi malikanenin koleksiyoncu sahipleri evi o kadar güzel döşemişler ki eve girmenizle kendinizi bir anda o dönem içerisinde bulmanız bir oluyor. Evin salonu, yatak odaları, çocuk odaları, hizmetçi odası, yemek salonu, banyosu, mutfağı arasında odaları dolduran her bir detaya hayran kalarak yavaş yavaş dolanıyorum. Özellikle de çocuk odasındaki oyuncaklar ve devasa bebek evi ilgimi çekiyor.

Evde bir süre vakit geçirdikten sonra 7A Avenida üzerinden ilerliyorum. Bir önceki günün aksine yeni başlayan hafta ile mağazalar, ofisler de açık ve tabiri caizse şehre ayrı bir canlılık gelmiş. Yol üzerinde denk geldiğim “Centro Cultural Metropolitano”ya uğrayıp açık olan resim sergisini ziyaret ediyorum. Sonrasında da şehrin kalbinin attığı “Mercado Central”a doğru yola koyuluyorum. Merkez pazar yer altında saklı gibi gözükse de içine girince renk bombardımanı birden bire beni karşılıyor. Bir bölümünde hediyelik eşyalar, diğer bölümünde baharatlar ve kasap ürünleri, bir başka bölümünde meyve ve sebzeler bulunan bu devasa pazarda zigzaglar çizerek dolanıyorum. Dönüş yolunda farklı bir rota izleyip şehrin rengarenk sokaklarını geçiyorum.

Tekrardan konakladığım bölgeye vardığımda ise bir taksiye atlayıp Zona 10’e gitmesini rica ediyorum. Burası şehrin biraz daha modern olan bölümü ve burada bulunan üniversite bölgesinde şehrin en güzel müzelerinden iki tanesi yer alıyor:  Museo Ixchel del Traje Indigena (Yerel Tekstil Müzesi) ve Museo Popol Vuh. Taksi yolculuğu boyunca, şoföre İspanyolca yeteneklerimi sergilemeyi de ihmal etmiyorum. Müzelerin bulunduğu alan geldiğimde ilk olarak Yerel Tekstil Müzesi’ni ziyaret ediyorum. Müze son derece kapsamlı ve detaylı olarak Guatemala’nın tekstil geleneklerine ışık tutuyor. Yerel kıyafetleri, işlenişlerini, kullanılışlarını, farklı bölgelerin farklı giyim kuşam adetlerini oldukça bilgilendirici şekilde açıklıyor. Aynı binanın içerisinde Museo Popol Vuh da yer alıyor. Bu müzede de Guatemala’nın geleneksel çömleklerine, tahta işlemelerine, gümüş yapımı eşyalarına yer veriliyor. Beni çok tatmin eden bir müze olmasa da bir süre burada oyalanıp binadan çıkıyorum.

Bulunduğum bölgenin yakınlarında şehrin en büyük alışveriş merkezlerinden bir tanesi olan “Oakland Mall” bulunduğundan ve daha önce Diarmuid’den şehrin sinemalarının ününü çok duyduğumdan şansımı burada değerlendirmeye karar veriyorum. Alışveriş merkezine girmemle, neredeyse şu ana kadar gezdiğim üçüncü dünya ülkelerinde rastladığım benzer problem ile karşılaşıyorum: ülkenin geri kalanına kıyasla apayrı bir dünya beni karşılıyor. Ülkenin neredeyse %60’ının bir senelik maaşından pahalı olan kıyafetler burada Guatemala’nın üst kesiminin beğenisine sunuluyor. Alışveriş merkezinde çok oyalanmıyorum, ilgimi çeken herhangi bir film de bulamıyorum. Çıkıp Zona Viva olarak da bilinen şehrin modern yüzünü gezmeye başlıyorum. Lüks arabalar, lüks oteller, lüks restoran ve cafe’ler, butik mağazalar birbiri ardına sıralanıyor buralarda. Hiç de Guatemala’daymışım hissi vermiyor sokaklar. Hava kararana kadar oyalandıktan sonra tekrardan kaldığım bölgeye dönüyorum. Güzel bir restoranda taco’larla karnımı doyurduktan sonra hostele dönüp ertesi sabah 05:00’deki otobüs için erkenden uyumaya karar veriyorum. Bu sırada odaya yaşlıca bir Fransız kadın da yerleşiyor. Yaklaşık olarak son bir buçuk gündür yollarda olduğundan bahsediyor. Bir süre onunla muhabbet ediyoruz, ben kendime güzel bir film açıyorum.

26 Ocak 2014, Pazar.

DSC02912

 

DSC02964

DSC02913

 

Iglesia de San Francisco.

DSC02915

DSC02918

DSC02919

 

Şehirde yerel kimliği vurgulayan graffitiler oldukça yaygın.

IMG_8562

Garibim hayvanlar.

DSC02922

DSC02924

 

Parque Central.

DSC02958

DSC02929

DSC02930

Guatemala City sokakları.

IMG_8671

 

Obruğun 2010’daki hali.

Fotoğraf: National Geographic’ten.
(http://news.nationalgeographic.com/news/2010/06/photogalleries/100601-sinkhole-in-guatemala-2010-pictures-world)

IMG_8566

 

Obruğun bugünkü hali.

DSC02933

 

DSC02965

IMG_8569

 

Guatemala City sokaklarında herkes birkaç Quetzal kazanma derdinde.

Dokuz haftamı geçirdiğim ve garip bir şekilde umduğumdan çok daha fazla bağlandığım Quetzaltenango’da son saatlerim hüzünlü geçiyor. Rahat rahat uyuyayım ve yolculuk için enerji toplayayım diye Guatemala City’ye aldığım otobüs bileti öğlen 12:45’te olmasına rağmen ben yine erkenden uyanıyorum. Eşyalarımı hazırlayıp bütün dünyamı tekrardan 40 litrelik sırt çantama sığdırıyorum. Ne eksik, ne fazla. Öğlene doğru odadan çıkıyorum. Pilar’la, Peter’la ve Linda’yla vedalaşıyorum. Bu süre boyunca aynı evi paylaştığım bu üç güzel insan beni bunca zamandır en iyi şekilde koruyup kollamışlar.

Her gün geçtiğim yollardan son bir kez daha geçerken ağlamaya o kadar yakınım ki, yine sulugözlülük yapmamak adına dilimi ısırıyorum. Bir yandan da Ankara’dan ayrılırken bile bu şekilde hissetmemiş olmam garip geliyor. Parkı geçip minibüslerin beklediği köşeden ufacık bir minibüse biniyorum kocaman çantamla. Hemen yereller bana yer açıyorlar daha rahat oturabileyim diye. Mercado de Democracia’nın yakınlarına geldiğimizde ise minibüsten inip geri kalan yolu yürüyorum. Otobüs oldukça eski olsa da 4-5 saatlik yolun sorunsuz geçeceğini garantiler şekilde rahat gözüküyor. Yol boyunca yanıma kimse oturmuyor, ben de bütün yol boyunca rahatça uyuyorum. Gözlerimi kapıyorum Quetzaltenango’dayım, gözlerimi açıyorum Guatemala City’ye varmışım bile.

Otobüs terminaline vardığımda, Pilar’ın tavsiyeleri üzerine otobüs durağının hemen yanı başında yer alan beyaz taksilerden bir tanesine biniyorum. Bu taksiler kayıtlı taksiler oldukları için oldukça güvenliler. Taksi şoförü ile benim gelişmekte olan İspanyolca yeteneklerim üzerinden sohbet ede ede hostelimin bulunduğu Zona 1’e yani şehrin tarihi kalbine ulaşıyorum. Hostelde beni yaşlıca bir teyze karşılıyor ve odamı gösteriyor. Odada benimle beraber İngiliz bir kız daha kalıyor. Ve işin komik tarafı dünya bana bir kez daha ne kadar küçük olduğunu kanıtlıyor. Ben bu kızı daha önce nerede gördüm diye kara kara düşünürken, Antigua’dan Quetzaltenango’ya giden otobüse beraber bindiğimiz aklıma geliyor.

Eşyalarımı yerleştirip kendime geldikten sonra da Guatemala City’nin sokaklarına kendimi atıyorum. İlk durağım “6A Avenida” olarak da bilinen Paseo de la Sexta oluyor. Bu trafiğe kapalı sokak oldukça canlı. Akın akın insanlara ek olarak ortalıkta kemer, balon, kuruyemiş, cd ve şeker satanlar dolanıyor. Sokak kenarında doğradıkları taze meyveleri ya da evde hazırladıkları ev yapımı dondurma ve atıştırmalıkları ile yoldan geçenlerin ilgisini çekmeye çalışan sokak satıcıları, rengarenk yerel kıyafetleri ile kaldırım kenarlarında bekliyor. Guatemala City’nin, Guatemala’nın gerisine kıyasla farklı bir havası var. Yerellikle modernlik arasına sıkışmış bir kültür sizi burada karşılayan. Rengarenk yerel tekstil kıyafetleri ile modern kıyafetler giyenler kol kola dolanıyor. Sokakta sayısız dilenci kadın ve çocuk birkaç kuruş para alabilmek için her gelen geçenden medet umuyor. Kalabalık insan çemberleri ortasında dans edenler, palyaço kostümü ile gösteriler yapanlar, gitarları ile şarkı söyleyenler sokağın ritmini artırıyor.  Yol üzerinde yer alan mağazalar, restoranlar, cafe’ler, alışveriş merkezleri akın akın insan kalabalığı ile dolup taşıyor.

Yol üzerinden ilerleyip Parque Central’a varıyorum. Bu geniş meydanda rengarenk şemsiyelerin altında yemek tezgahlarından yükselen dumanlar ortama puslu bir hava katıyor. Meydanın ortasında yer alan havuzun etrafında oturan yereller günlük hayatlarına devam ediyorlar. Meydanı çevreleyen hükümet sarayı gibi devlet binalarına ek olarak şehrin görkemli katedrali “Catedral de Guatemala” da burada bulunuyor. Bir süre meydanda oyalandıktan sonra hafif hafif gün batmaya başlamışken şehre ilişkin en merak ettiğim bölgeyi gezmek için yürümeye başlıyorum. Rengarenk yüksek olmayan binalar, düzenli olmasına rağmen tüm zıtlıkları içinde barındıran sokaklar arasından geçiyorum ve sonunda aradığım bölgeye ulaşıyorum.

2010 yılında Guatemala City’nin şehir merkezine yakın mahallelerinden birinde açılan “sinkhole” olarak da bilinen devasa obruğun 18 metre genişliğinde, 100 metre derinliğinde olduğu biliniyor. Şehrin ortasında birden bire mükemmel bir yuvarlağı oluşturacak şekilde açılan ve sokağı da içine alan bu obruğu dört sene önceki gibi bulmayı bekleyen ben, obruğun bulunduğu bölgeye vardığımda yuvarlaklar çizmeye başlıyorum; ama obruktan eser yok. Yolda rastladığım insanlara derdimi anlatmaya çalışıyorum. Sonunda genç bir kız deliğin çoktan kapatıldığını, şu anda deliğin bulunduğu yerde (tam olarak durduğumuz yeri gösteriyor) bir adet otopark olduğunu belirtiyor.

Bense biraz hayalkırıklığına uğramış; ama duruma şaşırmamış bir şekilde gerisin gerisi hava kararmışken Guatemala sokaklarında hostelime doğru yürümeye başlıyorum. Şehrin oldukça tehlikeli olduğunu duyduğumdan da adımlarımı olabildiğince hızlandırıp ana sokaklardan sapmamaya uğraşıyorum. Şehrin tekrardan canlı bölgesine geldiğimde ise yol üzerinde restoranlardan birinde karnımı doyuruyorum. Sonrasında da hala gösterilerine devam eden insanlara göz atıp hostelime geri dönüyorum.

Quetzaltenango, Guatemala.

Standard

25 Ocak 2014, Cumartesi.

IMG_8541

 

Quetzaltenango’da her köşe başında bir avukat bulmak mümkün.

Bir önceki gece 04:00’te yatağa girince son İspanyolca dersim olan 09:00’daki ders için uyanmak ve derse gitmek de oldukça sancılı oluyor benim için. Kary ile Cafe Baviera’da buluşuyoruz; ama benim başım derse sadece iki saat dayanabiliyor. Sonrasında örneklere çok girmeden, temel konuları anlatmasını isteyip dersi erken bitirmek için izin istiyorum. Saat 12:00’ye doğru ders bittiğinde ise dokuz haftadır benim kahrımı çeken bu deli dolu 21 yaşındaki kız ile vedalaşıyoruz. Kısacık sürede kendisini bana çok sevdirmiş olduğu için ayrılmak da çok zor oluyor benim için.

Odaya döndüğümde ise kendimi direk yatağa atıyorum. Hava kararmaya yakınken gözlerimi açtığımda ise dünyam tekrardan normale dönmüş durumda.

Bir şeyler atıştırmak için dışarı çıkıyorum. Güzel bir kahve, güzel bir yemek. Fakat akşamki Xelawho futbol maçına gitmek çok cazip gelmiyor. Ben de son gecemi odamda kalan işleri tamamlayarak oldukça sakin geçiriyorum. Derken gecenin ilerleyen saatlerinde bizimkilerin gelip kapımı çalıp Anıl diye basbas bağırdıklarını ertesi gün Pilar’dan öğreniyorum.

24 Ocak 2014, Cuma.

IMG_8461

IMG_8524

Bugün okulda bizi ziyaret eden ufaklık. Adı Nacho ve kendisi bizim Copito’nun yavrusu.

IMG_8479

IMG_8480

 

Yemekler hazır!

IMG_8484

 

Pull & Beer’da.

 

 

IMG_8506

 

Bizimkiler bar çıkışında yerellerle muhabbeti kuruyor.

IMG_8538

 

Bar çıkışı atıştırmalıkları: Tacos!

Gün benin için oldukça stresli başlıyor; çünkü ders çıkışı dört – beş saat içerisinde tam tamına yirmi kişilik yemek hazırlamam gerekiyor. Üstelik evde bana yardım edecek kimse de yok. Herkesin ders saatleri birbirinden farklı olduğu için yemekleri tek başıma hazırlamam gerekiyor.

Ders 15:00’te bittikten sonra sırasıyla süpermarketin ve pazarın yolunu tutuyorum. Eksik malzemeleri tamamlayıp pazardan da  tam olarak yirmi tane tavuk bacağı satın alıyorum. Kan ter içinde eve dönüp odaya bile girmeden mutfağa dalıyorum. İlk olarak annemin havuçlu yoğurtlu salatasını yapıyorum. Sonrasında da yapmayı planladığım muhallebi için kolları sıvıyorum; fakat internet üzerinden bulduğum tarif beni hayalkırıklığına uğratıyor ve yarım saat boyunca kıvamı suyu andıran muhallebiyi normale döndürmek için çaba harcıyorum. Muhallebi normale dönmüyor, ben iyice stres oluyorum, iki litre süt de ziyan oluyor. Sonrasında sırasıyla bol malzemeli salatımı, fırında kremalı patatesimi ve fırında tavuklarımı hazırlıyorum. Fırınımız o kadar küçük ki, bir yandan bunların hepsini nasıl zamanında pişireceğimi düşünürken bir yandan da guacamole yapmak üzere tam tamına 22 adet avokadoyu soymaya girişiyorum. İşte tam bu noktada Peter geliyor. Direk eşyalarını bırakıp guacamole konusunda yardımıma koşuyor. Biz guacamole’ları hazırlarken Pilar’da geliyor. Guacamole ve frijole konusunda onlar bana yardım ederlerken ben de eksik gedik kalan işleri tamamlamaya bakıyorum, ortalığı temizliyorum ve insanların gelmesine yarım saat kala kendimi duşa atıyorum.

Saatler 19:30’u gösterdiğinde de yavaş yavaş ilk konuklarımız gelmeye başlıyor. Ben çoktan tavukları fırına koymuşum bile. Bizim fırının yeterli olmayacağını anlayan Glenda’nın eşi Danielle bir koşu okuldan diğer fırını getirmeye gidiyor. Bir saat içinde neredeyse konukların hepsi gelmiş, içkiler hazır, masalar hazır, tek eksiğimiz fırındaki tavuklar.

Saat 20:30 gibi tavuklar ve patateslerin de masadaki yerlerini bulması ile ben herkese teşekkür konuşmamı yapıyorum. Quetzaltenango’da geçirdiğim dokuz hafta benim için o kadar ayrı bir yere sahip olmuş ki, gözlerim doluyor şehirden ayrılmayı düşündükçe sürekli. Sonrasında da geç saatlere kadar harika bir gece geçiriyoruz. Yemekler konusunda sürekli olarak övgüler alıyorum. Gidip gelip herkes sırasıyla üçüncü, dördüncü tabağında olduğunu söyleyip duruyor. Ben de içten içe seviniyorum emeklerim karşılık verdi diye. Şehirde tanıdığım herkes yanımda.

Gecenin geç saatlerine doğru evden çıkıp hep beraber Pull & Beer’a doğru ilerliyoruz. Nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde sürekli elimdeki içki bardağı doluyor. Ben çaktırmadan masanın üzerine koyuyorum, yeni gelen birisi bir başka bardak veriyor. Çaktırmadan onu da kenara koyuyorum, bir tane daha… Pull & Beer 01:30’da kapanıyor. Biz de bu saatten sonra açık olan tek mekan “Gay Bar”a doğru ilerliyoruz. Ama bizimle beraber olan Martin ve Gerard o kadar sarhoş ki, yerellerle bağırıyorlar, sokaklarda şarkılar söylüyorlar. Gay Bar yakınlarına vardığımızda ise etrafını yine polislerin sardığını görüyoruz. Burada eğer bar sahipleri tarafından polislere para ödenmezse, bara girişiniz de mümkün olmuyor. Biz de odalara dönmeye karar veriyoruz.

Kylie’yi evine bıraktıktan sonra Peter, Pilar ve ben güzelim Quetzaltenango sokaklarında ilerleyerek evimize dönüyoruz. Gece sakin, gökyüzü tertemiz, bütün yıldızlar ise tüm görkemleri ile kendilerini belli ediyorlar.

23 Ocak 2014, Perşembe.

IMG_8478

Pazar yakınlarında.

IMG_8527

IMG_8516

Evimin bulunduğu sokak.

Cuma günü bizim evde benim vedam adına büyük bir parti vermeye karar veriyoruz. Bir süredir yemek konusunda sadece kendime çalışan ben, gelecek herkese yemek yapmaya söz veriyorum. Böylece benim için stresli planlama günleri de başlamış oluyor.

Dersten sonra her perşembe günü olduğu gibi hep beraber yemek yiyoruz. Bugünün farkı ise benim diplomam yemek sonrasındaki konuşmalardan sonra bana teslim ediliyor. Sırasıyla okulun müdürü Glenda, Kary ve ben konuşma bile yapıyoruz.

Yemek sonrasında ben bir önceki günden planladığım menüm üzerinde çalışmak üzere kolları sıvıyorum. Süpermarkete gidip bulamadığım malzemeler yerine hangi yerel malzemeleri kullanabileceğimi anlamaya çalışıyorum. Sonrasında da pazara gidip meyve, sebze ve baharat alışverişimi yapıyorum.

Odaya döndüğümde tarifleri tekrar gözden geçirip ertesi gün için Pilar ve Peter ile iş bölümü yapıyoruz. Sonrasında da ben Ian ile akşam yemeği yemek üzere Akdeniz Restoranı’nın yolunu tutuyorum. Daha önce ilk haftamda Wolf ile geldiğim bu mekan, benim kalbimi çoktan menüsünde yer alan Türk öğeleri ile kazanmış durumda. Ismarladığım “Türk Karidesleri” ise beni ülkemde deniz kenarı bir restorana götürmeye yetiyor da artıyor bile. Harika bir gece, Ian’ın birbirinden ilginç hikayeleri ile daha da renkleniyor. Böyle gecelerde zamanın nasıl geçtiğini algılayamıyorum bile. Artık restoran kapanmaya yakınken odaların yolunu tutuyoruz.

22 Ocak 2014, Çarşamba.

IMG_8360

IMG_8361

 

Gülümse, seni hiç unutmayacağım!

IMG_8518

Şimdiden özledim!

IMG_8383

Toplu salsa dersinden.

Bizim ekip okul çıkışında topluca bizim ilk hafta ziyaret ettiğimiz Salcaja kasabasına gidiyor, Orta Amerika’nın ilk kilisesini görmek üzere. Bense bu turu pas geçip şehrimizin güzide ikinci el kıyaet mağazası Mega Paca’nın yolunu tutuyorum. Bir hafta sonra yola çıkacağım ve o kadar az kıyafetim kalmış ki gittiğim yerlerde bıraka bıraka. Mega Paca’dan beni bir süre daha idare edecek birkaç parça eşya alıp odanın yolunu tutuyorum. Odaya döndüğümde eşyalarımı bırakıp kendimi tekrardan sokağa atıyorum.

Kylie ile kahve içmek için sözleşmişiz ve parka geldiğimde Kylie’yi beni beklerken buluyorum. Beraber North & South isimli kitabevinin üst katında yer alan minik cafe’nin yolunu tutuyoruz. Cafe minik olabilir; fakat cappucino’ları devasa. Kylie ile görüşmeyeli neredeyse iki hafta olmuş. Bu iki hafta içerisinde, bu küçücük şehirde ikimizin de hayatında o kadar çok şey değişmiş ki. Kylie, okulu bıraktıktan sonra bir süre evde planlarına yoğunlaşmış sonrasında da şehre yakın barınaklardan bir tanesinde gönüllülük yapmaya başlamış. İspanyolca için de dil değişimi adı verilen, yerellerin de İngilizcelerini pratik yapmalarına imkan sağlayan sisteme girişmiş. Bir süre muhabbet ettikten sonra beraber bana otobüs bileti almak üzere Democracia’nın yolunu tutuyoruz. Buradaki Alamo isimli otobüs firmasından pazar öğlen için Guatemala City’ye gidecek otobüste yerimi ayırtıyorum. Böylece tekrardan yola atılmak için ilk ciddi adımımı da atmış oluyorum. İşin garip tarafı ise bileti aldıktan sonra içimi bir heyecan sarıyor. Sanki daha önce hiç yola çıkmamışım, hiç yolculuk yapmamışım gibi hissetmeye başlıyorum. Bu duygunun kelimelerle tarifi mümkün değil.

Akşam ise evde yemeğimi yedikten sonra La Paranda isimli diskodaki ücretsiz salsa kursu için Andy ile buluşmaya gidiyorum. Mekanı bulmam bir on beş dakikamı alıyor. Mekana girdiğimde ise beklediğimin aksine bir dans stüdyosu ile değil de gece kulübü ile karşılaşıyorum. Andy de, ben de şaşkın dersin olup olmadığından emin olamıyoruz. Dokuzda dedikleri ders ona doğru başlıyor. Rengarenk spotlarla donatılmış kare şeklindeki dans pistinin ön sırasına beş tane dans hocası diziliyor. Geri kalan herkes de arkasına. Onlar önde, biz arkada hareketli öğrenene kadar dört tur atıyoruz. Ama o kadar keyifli ki, benim için çoktan özel salsa derslerinden daha eğlenceli bir hal almaya yetiyor da artıyor bile.

Dans adımlarını öğrendikten sonra herkes pistte kalıp dans etmeye devam ediyor. Bir yandan biz oturup muhabbet ederken, bir yandan da önümüzde tabiri caizse su gibi dans eden insan güruhunu izliyoruz. İşte tam bu noktada, yerel çocuklardan biri gelip beni dansa kaldırma gafletinde bulunuyor. Kendisine dansta çok kötü olduğumu belirtsem de hiç sorun olmadığını, beraber yavaştan alabileceğimizi söylüyor. İleri seviye dans eğitimi başlayana kadar şarkılarda beraber dans ediyoruz. Ben de böylelikle ilk defa yerel şarkılar eşliğinde bir stüdyoda değil de, gerçekten canlı olan bir mekanda salsa yapabilme zevkine varıyorum. İleri seviye dans adımları biraz daha zor olsa da Andy ile bu adımları öğrenmek için de mekanda kalıyoruz. Kimsenin birbirini taktığı yok, herkes gülüyor, herkes birbirinin ayağına basıyor; sonuç olarak bizim için oldukça eğlenceli bir gece oluyor.

21 Ocak 2014, Salı.

IMG_8137

Şehrin rengarenk duvarları.

Dersim öğleden sonra 15:00’te bitiyor. Bizim gençlerin akşama futbol maçlarına davetli olsam da odaya gidip ortalığı temizlemek, eşyaları ayıklamak, iki ay sonunda sırt çantamı tekrar hazırlamaya koyulmak daha cazip geliyor. Güzel bir yemek hazırlıyorum, güzel bir film izliyorum. Bir gün daha sona eriyor.

20 Ocak 2014, Pazartesi.

IMG_8255

Ben de bu yazıları kim yazıyor diyorum. Sokağımızdaki yeni lastikçi dükkanından.

IMG_8397

 

Quetzaltenango sokaklarından.

Yeni haftayla beraber derslerim tekrardan altı saate çıkıyor; çünkü bu şehri İspanyolca dil bilgisini tamamlamadan terk etmek istemiyorum. Dokuz hafta sonunda da tekrardan yola çıkmaya fazlasıyla hazırım. Yeni hafta için Kary ile kendimize oldukça yoğun bir program yapıyoruz.

Pazartesi gününün altı saatlik programı beni daha ilk günden yere sermeye yetiyor da artıyor bile. Ders sonrasını ise bir yandan bir sonraki haftanın planlarını yapmaya çalışarak oldukça sakin geçiriyorum.