Monthly Archives: Şubat 2014

El Tunco, El Salvador.

Standard

10 Şubat 2014, Pazartesi.

IMG_0031

El Salvador’da otobüs yolculuğu yapmak o kadar hareketli ve renkli ki.

DSC03528

DSC03532

 

Libertad’da yer alan çarşının daracık koridorları.

DSC03573

Libertad’dan.

 

DSC03534

 

DSC03543

DSC03546

 

DSC03572

Libertad sahilleri.

DSC03535

 

İskele içerisinde bir de balık pazarı yer alıyor.

DSC03537

DSC03539

DSC03540

DSC03541

DSC03559

 

İskelenin sonunda balık tutanları görebiliyorsunuz.

DSC03577

 

DSC03583

 

DSC03594

DSC03596

 

El Tunco’nun meşhur sahilleri.

DSC03587

DSC03589

Nehir, deniz ile birleşiyor.

DSC03598

San Salvador’da otobüs istasyonu etrafında kayboldum!

Sabah erkenden hostelden çıkıyorum. Bir önceki günden bildiğim otobüs durağına yönelip tarihi şehir merkezine doğru bir otobüse atlıyorum. Şehir merkezine vardığımda ise Pasifik Okyanusu kıyısında yer alan San Salvador’dan 35 kilometre uzakta bulunan balıkçı kasabası Libertad’a gidecek olan 192 numaralı otobüsün kalktığı istasyonu aramaya koyuluyorum. San Salvador’da o kadar fazla ve farklı otobüs var ki, ister istemez aradığınız otobüsü bulmanız saatlerinizi alıyor. Üstelik bu otobüslerin her biri de şehrin farklı bölgelerindeki ara sokaklara yayılmış istasyonlardan kalkıyor. Eğer istasyonlara ulaşan yolu kendiniz bulamazsanız, etraftaki yerellerden alacağınız bilgilerin birbiri ile çelişmesi ise neredeyse garanti.

Ben de şehir merkezinden 192 numaralı otobüslerin kalktığı istasyona gidene kadar her yüz metrede bir yolumu soruyorum. İstasyon beklediğimden çok daha uzakta çıkıyor. Araba tamircilerinin, lastikçilerin arasından geçiyorum. Biraz da pazartesi olmasının etkisiyle şehre farklı bir hava gelmiş. Bir de ilginç bir şekilde şehir içerisindeyken o kadar çok laf ve ıslık yiyorum ki. San Salvador bu anlamda diğer Orta Amerika şehirleri arasında başı çekiyor.

Libertad’a olan yolculuğum bir saat kadar sürüyor. Vardığımda ise merkezi oldukça kalabalık, sıcak ve nemli ufak bir şehir beni karşılıyor. Otobüs istasyonu Libertad çarşısının hemen dibinde yer aldığı için ilk işim çarşıyı gezmek oluyor. Orta Amerika’nın geri kalanında olan kapalı çarşılar gibi rengarenk, kapalı ve basık bu çarşıda birbiri ardına sıralanmış daracık koridorlarda hediyelik eşyalar, kıyafetler, meyveler ve sebzeler birbirini takip ediyor.

Şehrin sokaklarında bir süre dolandıktan sonra okyanus kıyısına çıkıyorum. Siyah renkli incecik kum bütün kumsalı çevreliyor. Dalgalar son derece güçlü gözüküyor. Kıyıda dalgalarla boğuşup yüzmeye çalışan birkaç kişi dışarısında çok insan yok. Kumsalın tam da ortasında bulunan iskeleye çıktığımda ise devasa bir balık pazarı ile karşılaşıyorum. Bir yandan da içten içe “Plaj gününde bile çarşı pazar bulmayı başardın ya.” deyip kendi kendime gülüyorum. Balık pazarında bir süre çeşitli balıklara göz attıktan sonra iskelenin sonunda yan yana dizilmiş kayıklar arasından balık tutmaya çalışan ellerinde misinaları ve ağları ile bir şeyler yakalamayı uman insanları izliyorum.

Güneş tam tepede, hava o kadar sıcak ki, her adımımın adeta yere yapışıyormuş gibi hissettiriyor. Libertad’ın havasını soluduktan sonra da bölgenin en meşhur plajlarından biri olan El Tunco’ya gitmek için tavuk otobüslerde birine atlıyorum. El Tunco’ya ulaşmak yarım saatimi alıyor. Otobüsün beni indirdiği yerden sonra bir on dakika kadar da yürümem gerekiyor. El Tunco, turistlere yönelik tipik bir plaj kasabası. Yan yana dizilmiş hosteller ve düşük bütçe otelleri, restoranlar, cafe’ler bir yana bölgede bol bol sörf tahtası kiralayan mağazalar ve sörf dersi veren dükkanlar bulunuyor. Ana sokağın okyanusa ulaştığı yerde aynı zamanda bir nehir de okyanusa dökülüyor. Manzaralar büyüleyici. Uzun, geniş ve siyah kumdan plaj etrafında denize girenler, sörf tahtası ile mücadele edenler, güneşlenenler   bulunuyor.

Okyanus kenarında bir süre yürüyorum, ayaklarımın serin su ile buluşmasına izin veriyorum. Her şey olması gerektiği gibi; ama buna rağmen sahil kenarı kasabalarında tek başıma olmayı sevmiyorum. Bir süre okyanus kenarında yürüdükten sonra nehir kenarındaki cafe’lerden birine oturup karnımı doyuruyorum. Bir süre güneşin kavuruculuğundan kurtulduktan sonra tekrardan okyanus kenarında bir süre dolanıyorum. Gün batımını okyanus kenarında izleyip izlememe konusunda bir süre kararsız kaldıktan sonra kısıtlı zamanım olduğunu fark edip San Salvador’a dönmeye karar veriyorum.

San Salvador’a döndüğümde ise hala vaktim olduğunu düşünüp bir sonraki gün için gitmek istediğim Perquin’e acaba geceden gidebilir miyim diye şansımı denemeye karar veriyorum. Perquin, San Salvador’dan epeyce uzakta bulunuyor ve benim de bu şehri gezebilmek için sadece bir günüm var. Yine sora kaybola şans eseri otobüs istasyonuna giden otobüse atlıyorum. Yanlış durakta indiğim için otobüs istasyonuna varmam kolay olmuyor. İn cin olmayan sokaklarda tek yabancı olarak yönümü bulmaya uğraşırken bir yandan da o bölgede ne işim olduğunu sorgulayıp duruyorum. Sonunda istasyona vardığımda ise son otobüsü yarım saat farkla kaçırdığımı öğreniyorum. Ertesi gün için otobüs saatlerini öğrendikten sonra da hostelime geri dönüyorum.

Hostele döndüğümde odaya yeni gelmiş İtalyan bir çift bulunuyor. Onlarla muhabbet edip yolculuk planları hakkında konuşuyoruz. Erken başlayan gün, erkenden de sona eriyor.

 

San Salvador, El Salvador.

Standard

 

 

 

9 Şubat 2014, Pazar. 

DSC03330

DSC03331

San Salvador’un “El Centro” olarak bilinen tarihi merkezi oldukça karışık.

 

DSC03337

 

Plaza Libertad.

DSC03340

DSC03357

DSC03360

DSC03372

DSC03374

 

Iglesia El Rosario, şu ana kadar gördüğüm en güzel kiliselerden bir tanesi.

DSC03376

DSC03377

DSC03378

 

Mercado Excuartel.

DSC03379

 

Mercado Excuartel isimli kapalı çarşının yakınlarında bulunan bu garibim heykelin burnuna bardak takmışlar.

DSC03380

DSC03382

“Catedral Metropolitana de San Salvador” şehrin tam göbeğinde yer alıyor.

DSC03390

DSC03393

DSC03394

DSC03400

DSC03403

Katedral’den.

DSC03384

DSC03387

Devlet Tiyatrosu.

DSC03412

DSC03415

 

Palacio Nacional

DSC03417

 

Milli Kütüphane.

DSC03423

DSC03429

 

Iglesia El Calvario.

DSC03430

DSC03435

 

DSC03454

“Mercado Central” yani Merkez Çarşı.

DSC03440

DSC03443

DSC03446

DSC03447

DSC03449

DSC03450

“Cementerio de Los Ilustres” isimli mezarlık şehrin göbeğinde yer alıyor.

DSC03456

DSC03457

 

Parque Cuscatlan.

DSC03462

 

Monumento Divino Salvador del Mundo.

DSC03463

DSC03465

DSC03477

DSC03478

DSC03483

 

“Museo de Arte de el Salvador – MARTE” isimli sanat müzesinden.

DSC03491

DSC03494

 

“Museo Nacional de Antropologia David J Guzman” isimli arkeoloji müzesinden.

 

DSC03490

 

Anlamadığım bir şekilde arkeoloji müzesinde dansöz gösterisi vardı.

DSC03510

DSC03511

DSC03512

DSC03514

“Palacio Nacional”in içerisinden.

IMG_9968

 

Plaza Civica’da UNICEF yararına dans gösterisi var, arkada ise Catedral Metropolitana de San Salvador.

IMG_9972

 

San Salvador’un heykelleri.

Sabah erkenden uyanıyorum, hostelde çalışanlardan aldığım bilgiler doğrultusunda şehrin konakladığım bölgesinden “El Centro” olarak bilinen tarihi merkezine otobüsler olduğunu öğreniyorum. Ana caddeye kadar yürüyüp oradan 30 numaralı otobüse biniyorum. Teneke gibi titreyen paslanmış otobüsümüz şehrin karmaşık arka sokaklarında zigzaglar çizerek on beş dakika içerisinde bizi şehir merkezine götürüyor. Şehir merkezi, pazar günü olmasına rağmen oldukça hareketli. Normalde Orta Amerika ülkelerinde pazar günleri sakin tempo ile geçer. Üstelik San Salvador’da da birçok dükkan ve iş yeri kapalı olmasına rağmen, sokak kenarlarına kurulmuş tezgahlar hareketliliğin kaynağını oluşturuyor. Yol kenarındaki tezgahlarda her türlü ürünün satıldığını fark edebiliyorsunuz. Sevgililer Günü için hazırlanmış güllü, kalpli, çiçekli hediyeler, okul malzemeleri, kıyafetler, ayakkabılar, meyveler, sebzeler… Bu karmaşık ve birbirinden alakasız tezgahlarda ne ararsanız var.

Şehir merkezinin karmaşası arasında yürüyüp “Iglesia El Rosario” isimli kilise gidiyorum. Bu kilise yapı itibari ile şu ana kadar gördüğüm hiçbir kiliseye benzemiyor. İçeri girdiğimde ise gördüğüm manzara karşısında dilim tutuluyor. Yuvarlak kubbemsi yapısı adete hangarı andıran bu yapının içerisinde rengarenk camları barındırıyor. İçerisi ise ışık oyunları ile rengarenk bir ortam sunuyor. Orta Amerika bağımsızlığının babası olarak bilinen Padre Delgado’nun mezarı da bu kilise içerisinde bulunuyor. Bu kilise 1971 yılında sanatçı ve mimar Rubén Martinez tarafından inşa edilmiş. Bir süre kilise içerisinde dolanıp bol bol fotoğraf çekiyorum. Bir yandan da herkesin çok tehlikeli olduğu için es geçtiği bu başkente geldiğim için içten içe şanslı hissediyorum.

Bir sonraki durağım hemen yakınlarda bulunan “Catedral Metropolitana de San Salvador” isimli katedral oluyor. Bu beyaz ve etkileyici katedralin orijinali 1956 yılında yanmış. Günümüzdeki katedral ise bir dolu renovasyon çalışması sonrasında 1999’da tamamlanmış. Başpiskopos Oscar Romero’nun mezarı da katedralin alt katında bulunuyor. Oscar Romero’nun 1980 yılında suikasta uğraması El Salvador’u iç savaşa sürüklemiş. Üstelik kendisinin mezarı 1993 yılında Papa John Paul II tarafından da ziyaret edilmiş.

Katedral’den çıktıktan sonra bölgedeki önemli binaları ziyaret ediyorum. Sarı Devlet Tiyatro binası kapalı olsa da girişinde hazır bekleyen satıcıları ile renk kazanıyor. Bu bina 1917 yılında yapılmış ve 50 sene boyunca sinema salonu olarak kullanılmış. Katedralin hemen karşısında bulunan Plaza Barrios’un bir ucunda bulunan Milli Kütüphane ise kütüphaneden çok Kızılay’da yer alan bir iş hanını andırıyor bana. Yine aynı meydanda bulunan Palacio Nacional, 1986’daki deprem öncesinde hükümet binası olarak kullanılıyormuş.

Bir süre ilerledikten sonra gotik mimarisi ile dikkat çeken “Iglesia El Calvorio”ya denk geliyorum. Bu kilise merkez çarşının tam yanı başında yer alıyor. Kiliseyi gezdikten sonra Orta Amerika’da gördüğüm en büyük merkez çarşılardan biri olan bölgede kendimi kaybediyorum. Hava sıcak, sokaklarda iğne atsanız düşecek kadar bile yer yok, insanlar akın akın pazar alışverişlerini yapmaya gelmişler. İşin garip tarafı ise bana kalırsa bölgede alışverişe gelenlerden çok daha fazla satıcı bulunuyor. Çocuklar, yaşlılar, kadınlar her biri ekmek parası kazanmak uğruna kavurucu güneş altında birkaç parça birbirinden alakasız eşya satmak için mücadele veriyorlar. Yolda geçen biri yanıma yaklaşıp diş fırçası ve macunu alıp almak istemediğimi soruyor, bir başkası elindeki kitapları gösteriyor, bir diğeri ise bir demet muzu önüme uzatıyor.

Merkez çarşının hemen arkasında ise şehrin en büyük mezarlıklarından bir tanesi bulunuyor: Cementerio de Los Ilustres. Tam kapanma saatine denk düşsem de isminin Julio olduğunu öğrendiğim güvenlik görevlisi on beş dakika kadar içeride dolanmama izin veriyor. Duvarların hemen arkasında yer alan şehrin karmaşası bir anda beyaz ağırlıklı bu mezarlıkta ortadan kayboluyor. Bir süre mezar taşlarına ve çeşitli heykellere baka baka mezarlık koridorları arasında dolanıyorum. Sonrasında da sokakların kaosuna kendimi tekrardan atıyorum. San Salvador’un daha ilk saatlerinde beni yoran sadece yoğunluğu olmuyor. Daha önce hiçbir şehirde bu kadar laf yediğimi hatırlamıyorum. Herkes arkamdan ya fısıldıyor, ya ıslık çalıyor ya da bir sokak hayvanına seslenir gibi “pişi pişi” gibi sesler çıkarıyor.

Mezarlıktan çıktıktan sonra “Parque Cuscatan”a kadar tekrardan geldiğim noktaya beni götürecek bir otobüs bulurum amacıyla yürüyorum. Tozlar içerisindeki bu parka vardığımda da genç kızların futbol oynadığına şahit oluyorum. Bir süre onları izliyorum. Sonrasında da gitmek istediğim yeri tarif edip otobüs bulmaya çalışıyorum. Sonuç çıkmayınca da konakladığım bölgeye doğru yürümeye başlıyorum. Zaten beni her seferinde bitiren, her yere yürüyebilirim anlayışım oluyor. Kavurucu sıcakta yaklaşık kırk beş dakikalık bir maratondan sonra sabah 30 numaralı otobüse bindiğim durağa varıyorum. Bu sefer de 30B numaralı otobüsü alıp şehrin daha modern bölgesi olan “Zona Rosa”ya doğru yola koyuluyorum. Otobüsten indiğimde daha önce şehir merkezinde kiliseleri gezerken denk geldiğim, bölgede gördüğüm tek yabancıya tekrar rastlıyorum. O da beni fark etmiş, Tayvanlı Amerikalı Ben ile de böyle tanışıyoruz ve müzeleri beraber gezmeye karar veriyoruz. İlk durağımız “Museo de Arte de el Salvador – MARTE” isimli sanat müzesi oluyor. Güzel ve modern bir bina içerisinde yer alan bu sanat koleksiyonu güzel bir derleme sunuyor. Sonrasında muhabbet ede ede “Museo Nacional de Antropologia David J Guzman” isimli arkeoloji müzesine doğru yola koyuluyoruz. Ben daha önce bu müzeyi gezdiği için ben gezip çıkana kadar müze önündeki cafe ortamı sunan alanda beni bekliyor. Şansımıza pazar günü olduğu için bütün müzeler ücretsiz üstelik. Hakkaten de Ben’in dediği gibi müzeyi gezmem yarım saatten daha kısa sürüyor. Beni en çok şaşırtan ise müzenin bahçesinde denk geldiğim Mezdeke melodileri ile göbek dansı gösterisi oluyor. Ben dansözlerin, San Salvador’da bir arkeoloji müzesinde ne amaçla bulunduklarını çok da anlamlandıramıyorum.

Müzeden çıktıktan sonra müze önünde atıştırmalıklar satan teyzelerden bir şeyler alıp bir süre oturuyoruz. Sonrasında Ben şehir merkezindeki Palacio Nacional’e gideceğini, binanın 17:00’ye kadar ziyarete açık olduğunu söylüyor. Binanın içine girmeyi ben de ihmal ettiğim için beraber gitmeye karar veriyoruz. Yerel otobüslerden bir tanesine atlayıp hükümet binasının önünde iniyoruz. Hükümet binası muazzam mimarisi ile dikkat çekiyor. Birbiri içine giren odalar oldukça yıpranmış olsa da geçmişin izlerini taşıyor. Odalar arasında dolanırken, bir oda içerisinde bir teyzenin dans ettiğini fark ediyoruz. Ben aradan göz atayım derken teyze kolumdan tuttuğu gibi beni yanına alıyor. İki üç şarkı boyunca da gitmeme izin vermiyor. Beraber salsa yapıyoruz. Etraftakiler de meraklı gözlerle bizi izliyor. Durum biraz bizdeki düğünlerde kız kıza dans eden çocukları hatırlattığı için ben kahkahalarımı kontrol edemiyorum.

Hükümet binasından çıktıktan sonra Ben ile aynı bölgeye gideceğimiz için otobüs arama maceramız başlıyor. Tam tamına yedi kişiye yol soruyoruz, yedisi de farklı bir yönü işaret ediyor. Sonunda hasbel kader otobüsümüze denk düşüyoruz da sağ salim üniversite bölgesine varıyoruz. Ben ile vedalaşıp hava kararmaya yakınken ben hostelime varıyorum. Bütün gece odadakilerle muhabbet ederek geçiyor. El Salvador’un sıcağı daha ilk günden beni yıldırmaya yetiyor.

 

Guatemala.

Standard

Guatemala: Genel Bilgiler.

Guatemala’nın gezdiğim bütün yerler arasında hep apayrı bir konumu olacak sanırım. Ben Guatemala’yı o kadar çok sevdim ki, bir türlü ayrılamadım. Daha ilk ziyaret ettiğim şehirde iki gün kalırım derken, bir bakmışım zaman geçmiş ve ben dokuz hafta boyunca ismini bile zor ezberlediğim Quetzaltenango’da yaşamışım. Daha gitmeden önce birçok kez uyarıldığım, tehlikeleri konusunda tekrar tekrar hatırladıldığım bu ülke insanları, yemekleri, kültürü, atmosferi, enerjisi ile beni ilk dakikalarında çarpmış ve şaşkına döndürmüş. Ülkede geçirdiğim neredeyse iki buçuk ay sonunda ayrılmak o kadar zor olmuş benim için ki, ülkeden çıkarken bir gün tekrar ziyaret edeceğimden emin, gözyaşlarımı tutamamışım.

IMG_5581

San Martin Chile Verde’de çocuklarla gönüllülük yaparken.

DSC02009

Kylie, San Andres Xecul’da.

DSC02062

Kylie, Quetzaltenango tepelerinde.

DSC02027

İspanyolca hocam Kary’nin doğum günü.

1482819_588713527881062_1545003681_n

Okuldan.

1497648_588725141213234_62265793_n

1555362_604354669650281_2071291089_n

IMG_5499

Okulun meşhur perşembe günü öğle yemekleri.

DSC02116

Virgen de Guadalupe kutlamaları sırasında Diarmuid, Ian, Pilar ve Daniela ile. (Ortalığın savaş alanı gibi gözüktüğüne bakmayın, Guatemala’da kutlamalar bu şekilde.)

IMG_7017

Quetzaltenango – Lago de Atitlan yürüyüşünden.

DSC02486

Kylie, Martin, Brit, Charles ve Josi San Pedro de Atitlan’da.

1606980_10151912298226304_284039437_n

San Pedro de Atitlan’da.

IMG_7528

Sebastian ile.

DSC02903

DSC02910

DSC02909

Veda partimden.

IMG_9037

Tikal’de.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

Guatemala küçük bir ülke olsa da gezilecek, görülecek yerleri oldukça fazla. Ben ülkeye batıdaki Meksika sınırından girip gezip görmek istediğim her yeri tamamladıktan sonra ülkenin kuzeyinden Belize’ye geçiş yaptım. Ülkede muhteşem Maya tapınaklarından ve kalıntılarından, son derece el değmemiş minicik yerel kökenli şehirlere, karışık pazarlardan, büyüleyici doğa rezervlerine, koloniyel şehirlerden küçük balıkçı kasabalarına kadar her şey bulunuyor. Ülkeyi hakkıyla gezebilmek adına en az 3-4 hafta ayrılması gerektiğine inanıyorum.

Genel olarak Guatemala bütün sene boyunca ziyaret edilmeye uygun olsa da Aralık – Şubat döneminde yüksek bölgelerde hava oldukça soğuk olabiliyor. Özellikle sabahları ve geceleri. Mart ve Nisan ülkedeki en kuru ve sıcak aylara denk geliyor. Mayıs ve Haziran’da ise ülke çağında yağmurlu sezon başlıyor.

Vize

Guatemala’ya yolculuk eden Türk vatandaşlarının vizeye ihtiyaçları yok. Ülkeye girişte 90 günlük kalış hakkına sahip olabiliyorsunuz. Fakat bu bölgede CA-4 bölgesi uygulaması geçerli. Yani eğer Guatemala’dan sonra Nikaragua, Honduras ve El Salvador’u ziyaret edeceksiniz, bu dört ülke arasındaki anlaşmaya göre bu ülkelerin tamamında sadece 90 gün kalabiliyorsunuz. Bu bölgede daha uzun süre kalmayı düşünüyorsanız, kalış sürenizi uzattırmanız gerekiyor.

Rota

Guatemala’daki yolculuğuma ülkenin batısından başlayıp kuzeyine doğru devam ettim.

Guatemala’da kaldığım 73 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

map_of_guatemala

21.11-21.12.2013, Quetzaltenango
26.11.2013, Salcaja
30.11.2013, San Martin Chile Verde
3.12.2013, San Andres Xecul
14.12.2013, Chichicastenango
21-23.12.2013, Quetzaltenango – San Marco de Atitlan trek
23-26.12.2013, San Marcos de Atitlan, San Pedro de Atitlan
24.12.2013, Panajachel
27-29.12.2013, Antigua
29.12.2013-16.1.2014, Quetzaltenango
3.1.2014, Chajabal
7.1.2014, Zunil
26-27.1.2014, Guatemala City
28-29.1.2014, Coban, Lanquin, Semuc Champey
30-31.1.2014, Flores, Santa Elena
31.1.2014, Tikal
7.2.2014, Puerto Barrios
8.2.2014, Rio Dulce

Ulaşım

Guatemala’da şehir içi ve şehirler arası ulaşımda en çok rastlayacağınız otobüsler, eski Amerikan okul otobüslerinin modifiye edilmesi ile ortaya çıkmış “Chicken Bus” yani “Tavuk Otobüs”ler. Bu ismi almalarının nedeni de otobüslerde bol bol hayvan taşıyor oluşları. Bu otobüsler yabancılar arasında tavuk otobüsleri olarak anılsa da, yereller arasındaki ismi “Camionetas”. Son derece ucuz olan bu otobüslerin tehlikeli oldukları söylense de ben herhangi bir problem yaşamadım. Genelde kalabalıktan dolayı üst üste yolculuk yapmak zorunda kalıp, birbirleri ile sürekli yarışan şoförler nedeniyle kalbiniz ağzınızda yolculuk etmek durumunda olsanız da ben tavuk otobüslerin son derece keyifli olduğunu düşünüyorum.

Şehirler arası yolculuklarda tercih edilebilecek bir başka araç ise yine ABD’den ihraç edilmiş eski yolcu otobüsleri. Bunlara Guatemala’da “pullman” adı veriliyor. Linea Dorada, ADB, Fuente del Norte, Alamo ve Galgos gibi firmalar bu anlamda büyük şehirler arasında düzenli seferler gerçekleştiriyor. Biletlerinizi ve oturacağınız koltukları bu şekilde önceden garantiye alabiliyorsunuz. Üstelik pullman’ler tavuk otobüslere kıyasla çok daha hızlı seyahet etmenizi sağlıyorlar.

Eğer daha güvenli ve daha hızlı bir şehirden bir şehire geçmek isterseniz de neredeyse her şehirde “shuttle” otobüsler yabancılara yönelik hızlı hizmet sağlıyorlar. Bunları bulunduğunuz şehirlerdeki turizm firmaları aracılığıyla ayarlayabiliyorsunuz.

Şehirler içi ulaşımda birçok şehir küçük olduğu için kolayca yürümeniz mümkün. Şehir içindeki minibüsler genelde 1.25 GTQ yani neredeyse 0.35 TL’ye sizi gitmek istediğiniz yerlere götürüyorlar. Taksi ücretleri ise oldukça düşük. Eğer başkent Guatemala City’de yolculuk edecekseniz sisteme kayıtlı beyaz taksileri kullanmanız tavsiye ediliyor.

Konaklama

Guatemala’da konaklama ücretleri oldukça düşük olmasına rağmen standartlar son derece yüksek. Neredeyse bütün şehirlerde son derece rahat ve ince düşünülmüş hostelleri ve düşük bütçeli otelleri bulmanız mümkün. Hostellerdeki tek problem duşlarla ilgili. Sıcak su elde etmek için çoğu yerde elektrikli duş başlıkları kullanılıyor. Bu başlıklarda da genelde herkesin istisnasız bir elektrik çarpma hikayesi oluyor. Örneğin benim konakladığım okul yurdunda ise eğer düzenli aralıklarla duş başlığını kapatıp açmazsanız bütün binanın elektriği gidiyor, yani sigorta atıyordu.

Yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatlar aşağıdaki gibi:

The Black Cat Hostel, Quetzaltenango – 60 GTQ
Casa Elena, San Pedro de Atitlan – 90 GTQ (üç kişi konakladık)
Hostel Fe, San Pedro de Atitlan – 150 GTQ (dört kişi konakladık)
Hostal Onvisa, Antigua – 150 GTQ (dört kişi konakladık)
Theater International Hostal, Guatemala City – 50 GTQ
Zephyr Lodge, Lanquin – 60 GTQ
Hostel Los Amigos, Flores – 50 GTQ

IMG_5338

The Black Cat Hostel, Quetzaltenango.

IMG_5440

El Quetzal Spanish School Dormitory, Quetzaltenango.

IMG_8743

Theater International Hostal, Guatemala City.

IMG_8876

Hostel Los Amigos, Flores.

IMG_5981

Elektrikli duş başlıkları.

Yiyecek içecek

Guatemala yemeklerinde bölgedeki diğer ülkelerden etkileşim fazlasıyla gözlense de yerel Guatemala mutfağında mısır, biber ve fasulye ağırlıklı Maya etkisi ağır basıyor.

Yemeklerde genelde renkli ve fasulyeli pilav, “plantain” adı verilen yeşil ve büyük muzların kızartması, “frijole” adı verilen fasulye ezmesi, tortilla ekmeği (bazen beyaz, bazen sarı, bazense siyah mısır kullanıldığı için siyah) ve “tamales” adı verilen hamur ve ekmek arası bir kıvamda olan yiyeceklere çok sık rastlanıyor. Son derece leziz avokadolar “guacamole” de başta olmak üzere birçok yemekte karşınıza çıkıyor. Ülkenin tamamında tavuk kızartması satan zincirler bulunuyor.

“Tres Leches” adı verilen sütlü pastalar ve “flan” adı verilen krem karameli andıran tatlılar ülkenin en meşhur tatlıları olarak biliniyor.

Mayalar tarafından keşfedilmiş kakao ve yaygın olarak üretilen/tüketilen kahve Guatemala’nın mutlaka tadılması gerekilen ürünlerini.

IMG_6888

Yerel Guatemala usulü kahvaltı. Pilav, ıspanak, fasulye ve tortilla ekmeği.

IMG_5328

Modernleştirilmiş Guatemala usulü kahvaltı. Sebzeli omlet ve “frijole” adı verilen fasulye ezmesi ile.

DSC02517

Yemekler genelde muz kızartması, guacamole ve fasulye ezmesi ile servis ediliyor.

IMG_5422

“Pupusa” adı verilen bu hamur işlerinde genelde peynir ya da et kullanılıyor. Dilerseniz salsa ve salata ile servis ediliyor.

IMG_5335

Olmazsa olmaz nachos.

IMG_5992

IMG_6220

IMG_6721

IMG_7085

DSC02165

Meksika etkileşimli yemekler taco’lar, burrito’lar, quesadilla’lar Guatemala’da da kolayca bulunabiliyor.

DSC02597

DSC02598

Yerel Guatemala tatlı ve şekerlemeleri.

DSC02394

Olmazsa olmaz leziz Guatemala kahvesi!

IMG_6163

IMG_5747

Ülke çapında en sık içilen içeceklerden bir tanesi de çikolata.

IMG_6373

IMG_5423

Atol adı verilen biraz da olsun sütlacı andıran pirinçli bu içeceğin vanilyalısı ve kakaolusu bulunuyor.

Belize.

Standard

Belize: Genel Bilgiler.

Belize, bir Orta Amerika ülkesi olmasına rağmen Karayip kültürüne daha yakın. Bu nedenle daha ülkeye girer girmez farkı rahatlıkla ayırt edebiliyorsunuz. Ülke genelinde Karayip adalarının rahat ve sakin havası yaygın. İnsanlar kendi tempolarında, kendi ritüellerinde hayatlarını sürdürürken, her yerden buram buram Bob Marley müzikleri duyuluyor. Jamaika bayrağı renkleri ise her yeri süslüyor. Berrak suları ve tasasız havası ile turistik ada hayatının şehirlerine kıyasla oldukça farklı bir imaj çizdiği Belize’den ne yazık ki ben tam olarak beklediğimi alamadım.

IMG_9104

İstisnasız gittiğim her ülkede yağmura yakalanmasam eksik kalırım.

DSC03188

DSC03189

Caye Caulker’da gün batımı keyfi.

IMG_9285

DSC03198

Blue Hole’a dalmaya gidiyoruz!

IMG_9594

Ayça.

DSC03298

Ayça ve Ricardo, Dangriga’da futbol maçı izliyor.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

Belize oldukça küçük bir ülke. Bir başından diğer başına 6-7 saatte rahatlıkla geçebiliyorsunuz. Güneyde yer alan balıkçı şehirleri ve Belize City açıklarındaki adaları en ilgi çekici yanları olsa da bunlara ek olarak, Maya kalıntıları, Milli parkları ve dünyanın tek Jaguar Rezervi ülke sınırları içerisinde yer alıyor. Bu nedenle ülkeyi hakkıyla gezebilmek adına en az 2-3 hafta ayrılması gerektiğine inanıyorum.

Diğer Orta Amerika ülkelerine benzer şekilde Belize’de de kuru ve yağmurlu mevsim olmak üzere iki mevsim bulunuyor. Kuru mevsim Aralık ayından Mayıs ayına kadar devam ederken, yağmurlu sezon Haziran ve Kasım arası dönem boyunca etkisini gösteriyor.

Vize

Belize’ye giden Türk vatandaşlarının vizeye ihtiyaçları yok. Ülkeye girişte 90 günlük kalış hakkına sahip olabiliyorsunuz; fakat çıkarken 7,5 USD’lik çıkış harcını ödemeniz gerekiyor. (Karayolunda bu miktara ek olara 15 USD, havayolunda ise 30 USD daha ödemeniz gerekiyor.)

Rota

Belize’deki yolculuğuma ülkenin kuzeyinden başladım ve güneyine doğru devam ettim.

Belize’de kaldığım 7 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

map_of_belize

1-5.2.2014, Caye Caulker
5.2.2014, San Pedro
6.2.2014, Belize City
6-7.2014, Dangriga
7.2.2014, Punto Gorda

Bu bölgelere ek olarak eğer daha fazla vaktim olsaydı daha çok doğal yaşam rezervi ve Maya kalıntılarının olduğu bölgeleri ziyaret etmek isterdim.

Ulaşım

Belize küçük bir ülke olduğu için ulaşım da son derece kolay. Şehirler arası yolculuklarda yaygın olarak eski ABD okul otobüslerinin modifiye edilmiş hali olan tavuk otobüsler kullanılıyor. Bu otobüslerin belirli bir zaman tablosu olmasına rağmen, öncesinde rezervasyon yaptırıp bilet almanız gerekmiyor. Otobüs istasyonlarına gittiğinizde sık aralıklarla yola çıkan otobüslere kolaylıkla binebiliyorsunuz. Üstelik ücretler de mesafelere göre değişse de genelde 4-5 USD’yi geçmiyor.

Belize City’den Caye Caulker ve San Pedro adalarına düzenli olarak deniz taksileri kalkıyor. Bunun için iki ana deniz taksisi firması bulunuyor:

San Pedro Water Taxi: www.sanpedrowatertaxi.com
Belize Water Taxi: www.belizewatertaxi.com

Şehirler ve kasabalar genelde küçük olduğu için bir başından diğer başına yürümek oldukça kolay; fakat taksi ile yolculuk etmek isterseniz de taksiler mevcut.

Belize’de ulaşımla ilgili çok yararlı olduğunu düşündüğüm bir başka site ise: http://www.belizebus.wordpress.com

Konaklama

Belize diğer Orta Amerika ülkelerine göre pahalı olmasına rağmen konaklama standartları düşük. Genelde hostellerde sıcak su bulunmuyor.

Yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatlar aşağıdaki gibi:

Yuma’s House, Caye Caulker – 14 USD
D’s Hostel, Dangriga – 12,5 USD

IMG_9049

IMG_9057

Yuma’s House, Caye Caulker.

IMG_9690

D’s Hostel, Dangriga.

Yiyecek içecek

Belize’nin genel olarak bölgeden farklılaşan bir mutfağı bulunmuyor. İngiltere, Karayipler, Meksika ve ABD etkileri yemeklerde fazlasıyla kendisini belli etse de, ne yazık ki yerel Maya ve Garifuna kültürünü yemekler üzerinde göremiyorsunuz.

Pirinç ve fasulye yemeklerde ağırlıklı olarak kullanılıyor. Adalarda deniz ürünleri, özellikle ıstakoz sıklıkla tüketiliyor. Marie Sharp’s marka yerel acı sos her şehirde genelde yemeklere eşlik ediyor. Taze sıkılmış meyve suları her köşe başında sizi bekliyor. Yerel bira olarak Belikin tüketiliyor.

DSC03192

Karışık deniz ürünleri tabağı Caye Caulker’ın meşhur “Happy Lobster” restoranından.

DSC03218

Karidesli hindistan cevizli köri.

DSC03219

DSC03220

IMG_9240

Meksika etkileşimli yemekler.

IMG_9241

Olmazsa olmaz nachos.

IMG_9622

Belize’yi ziyaret edip çikolata denemeyi ihmal etmeyin!

Rio Dulce, Guatemala.

Standard

8 Şubat 2014, Cumartesi.

IMG_9772

IMG_9786

Rio Dulce sabahı yağmurlu. Uyandığımda beni karşılayan ise yaşlanmış bu katamaran.

IMG_9783

Evin köpekleri Peanut ve Puppy.

DSC03321

DSC03323

 

Şans eseri alışveriş dönüşünde denk geldiğim Jack de fotoğrafta çıkmış.

DSC03324

DSC03325

 

Rio Dulce’den manzaralar.

DSC03326

Izabal Gölü.

IMG_9794

Guatemala’dan El Salvador’a yolculuk ettiğim otobüsüm.

Sabah uyandığımda son derece yağmurlu bir Rio Dulce sabahı beni karşılıyor. Bir önceki gece içten içe acaba bölgeyip gezip göl üzerinde Rio Dulce – Livingston arası ünlü tekne turunu yapsam mı diye düşünürken, kararsızlığımı fark eden doğa kendiliğinden cevabımı veriyor. Sabah mahmurluğunda bir süre Jack, Roger ve Emerald ile muhabbet ediyoruz. Jack bana film ve belgesel arşivinden birkaç film veriyor, ben de kendi elimde bulunanları Jack’in bilgisayarına aktarıyorum. Sonrasında da bana evlerini açan bu insanlarla vedalaşıp El Salvador’un başkenti San Salvador’a gidecek otobüsü yakalamak üzere yola koyuluyorum. Fuentes del Norte otobüs istasyonu Roger’ın evinden sadece beş dakika uzaklıkta bulunuyor. Sadece 125 Quetzal karşılığında saat 10:00’daki otobüsüme biletimi alıyorum. Otobüsü beklerken de şehrin kalabalık pazarları arasında dolaşıyorum.

Otobüs on beş dakika rötarla geliyor. San Salvador’a uzanan yol yedi buçuk saat sürüyor. Guatemala – El Salvador arasındaki sınır geçişi ise problemsiz oluyor. El Salvador’a girerken damga basmayan görevliler Guatemala’dan çıkış damgasının yeterli olacağını söylüyorlar. Yol boyunca sürekli uyuyorum. Akşam üzeri San Salvador’a vardığımda ise ilk gördüğüm taksiye atlayıp adını şans eseri internette okuduğum bir hostele beni götürmesini istiyorum. San Salvador’un gelişmiş mahallelerinden birinde arka sokaklarda bulunan bu sevimli hostelin garip uygulamaları var. Mesela konaklamanız sırasında sıcak su isterseniz odanı 9 USD, yoksa 7 USD. Kablosuz interneti kullanmak isterseniz ayrıca bir 2 USD daha ödemeniz gerekiyor. Odaya yerleştikten sonra bir süre soluklanıp kendime geliyorum. Sonrasında da karnımı doyurmak üzere dışarı çıkıyorum.

Ana cadde üzerine dizilmiş Wendy’s, Pizza Hut, Subway, Burger King gibi zincirler bulunuyor. Aynı zamanda şehrin en büyük alışveriş merkezlerinden biri olan Metrocentro’da konakladığım Avenida de Los Heroes’e yakın bulunuyor. Bir süre kalabalık sokaklarda, Orta Amerika’da ziyaret ettiğim diğer şehirlere kıyasla oldukça gelişmiş San Salvador sokaklarında dolanıp güzel bir uyku için hostelime geri dönüyorum.

7 Şubat 2014, Cuma.

DSC03301

DSC03302

 

Dangriga sokakları.

DSC03303

 

Sizce de bu evde bir terslik yok mu?

DSC03304

 

Nehrin denize birleştiği yerde bekleyen balıkçılar.

DSC03306

 

 

 

Kuğu motifi şehir çapında oldukça fazla yerde kullanılıyor.

DSC03307

DSC03312

DSC03313

Belize’nin en güneyinde yer alan Punta Gorda sokakları.

DSC03308

Punta Gorda’da deniz oldukça dalgalı.

IMG_9754

IMG_9759

 

DSC03317

DSC03320

 

Gün batımında Belize’den Guatemala’ya geçiş.

Sabah uyanıp sıcak duşlarımızı alıyoruz. Belli ülkelerde sıcak duş bulmak bile o kadar büyük lüks sayılıyor ki, ben ister istemez çocuk gibi sevinmeden edemiyorum. Bir yandan da içten içe merak ediyorum, duş almanın tekrardan zorunluluk değil de keyif olduğu zamanlara döneceğim acaba diye. Hostelimizin sahibi kahvaltı için muzlu kreplerimizi hazırlıyor. Karnımızı doyurduktan sonra da ülkenin güneyine gidecek otobüsü yakalamak üzere yola koyuluyoruz. Rehber kitapta gözüken otobüs durağına vardığımızda ise kapı duvarla karşılaşıyoruz. Yol kenarında bekleyen insanlara sorduğumuzda ise otobüsün ana otobüs istasyonundan kalktığını, burada durmadığını öğreniyoruz. 40 derece sıcakta sırtımızda çantalar gerisin geri bütün yolu geri dönüyoruz. Kan ter içinde otobüs istasyonuna vardığımızda ise otobüsün hostelde belirtilen saatinden daha geç yola çıkacağını öğreniyoruz. Derin bir oh çekiyoruz.

Otobüs on beş dakika içinde geliyor. Ama oldukça kalabalık. Zar zor kendimize kıyıdan köşeden bir yer bulup oturuyoruz. Ayça ve Ricardo bir yarım saat kadar ilerledikten sonra Maya Rezervi’nde orman ve vahşi yaşam havası almak üzere iniyorlar, bense Belize’nin en güneyine Porta Gorda’ya doğru Bob Marley şarkıları eşliğinde devam ediyorum. Bir seneden uzun süreden sonra Ayça’yı görmek beni inanılmaz mutlu ediyor. Öyle ki araya mekanlar, zamanlar, insanlar girse bile kaldığımız yerden daha bir hafta önce kahve içmek için buluşmuşuz gibi devam etmek çok da kolay kolay ifade edilebilecek bir deneyim değil benim için.

Punta Gorda’ya olan yolculuğum dört saat kadar sürüyor. Yolda yine Orta Çağ’dan fırlamış gibi gözüken Amiş yolcuları alıp indiriyoruz. Punta Gorda’ya vardığımda ise son derece sevimli minicik bir balıkçı kasabası ile karşılaşıyorum. Bir süre sokaklarda yürüdükten sonra denk geldiğim “Cotton Tree Chocolate” isimli çikolata dükkanında mola verip leziz çikolatalardan satın alıyorum. Sonrasında da 16:30’da kalkan son feribotu yakalamak üzere iskeleye doğru ilerliyorum. İskeledeki görevliler bir binanın alt katında bekleyen iri yarı bir adamı işaret edip kaptanın o olduğunu, bileti kendisinden almam gerektiğini söylüyorlar. Biletimi alıyorum, Belize’den çıkış ücreti olan 37,5 Belize doları vergiyi ödeyip gümrük işlemlerini hallediyorum. Sonrasında da benimle aynı feribota binecek olan Fransız Marie ile beklemeye koyuluyorum.

“Feribot” beklerken ben minik bir balıkçı teknesi bizi karşılıyor. İskelede bizden başka bekleyen yaşlı iki ABD’li amca ile tanışıyoruz. Bu ikili ile bir süre muhabbet ettikten sonra Rio Dulce’ye gideceklerini öğreniyoruz, bizim de aynı şehre ulaşmayı amaçladığımızı öğrenince arabalarında yer olduğunu, dilersek bizi de götürebileceklerini söylüyorlar. Nazik teklifi kabul edip, Guatemala tarafındaki Puerto Barrios’dan Rio Dulce şehrine gidecek son otobüsü nasıl yakalarız endişelerini de rafa kaldırıyoruz. Tekne yolculuğumuz bir saatten biraz daha uzun sürüyor. Dalgalar o kadar kuvvetli ki, belli noktalarda teknenin bir metre kadar suyun üzerinde zıpladığını fark edebiliyorsunuz. Bir saat sonunda tekne devrilmeden Guatemala’ya vardığımızda ben bir süre şaşkınlığımı saklayamıyorum.

Puerto Barrios’a vardığımızda pasaport işlemlerini halletmek üzere iskeleden biraz uzakta bulunan bir binaya gitmemiz gerekiyor. Roger’ın arabasına atlayıp işlemleri tamamlıyoruz. Sonrasında da yol üzerinde Roger’ın işle ilgili kısa bir görüşmesi için mola verip Rio Dulce’ye doğru yola çıkıyoruz. Roger ve Emerald, yılın belirli dönemlerinde Guatemala’da, belirli dönemlerinde Belize’de, belirli dönemlerinde ise ABD’de yaşadıklarından bahsediyorlar. Özellikle Guatemala’da yaşanabilir mahalleler kurmak üzere gönüllü çalışmalar yaptıklarını anlatıyorlar. Marie ise Fransız ve daha önce benim gibi Avrupa Konseyi’nde bir süre çalışmış. Sonrasında da işinden istifa edip Tayland’a taşınmış. O zamandan bu yana dalış hocalığı yapıyormuş. Guatemala’ya gelmesinden asıl neden de Tayland’da tanıştığı İspanyol erkek arkadaşı ile buluşmakmış.

Rio Dulce’ye olan yolumuz bir saatten biraz daha uzun sürüyor. Şehre vardığımızda ise Roger konuk odası olduğunu dilersek orada kalabileceğimizi söylüyor. Marie, erkek arkadaşı ile buluşacağı için teklifi reddediyor, bense bir gece konaklayacağım için kabul ediyorum. Marie’yi yakınlardaki bir bara bıraktıktan sonra biz de evin yolunu tutuyoruz. Vardığımız yere ise ev demek biraz zor. Orta Amerika’nın en uzun köprüsünün tam altında, Izabal Gölü kenarında bulunan bu depoyu andıran alanda birbirinden farklı bölmeler bulunuyor. Genel ortam daha çok bir garajı andırıyor. Roger depoda bulunan karavanda yaşıyor, bana ise garaj içerisinde şişme yatağın bulunduğu minik bir odayı veriyor. Eve girdiğimize evin kocaman; ama oldukça dost canlısı iki köpeği Peanut ve Puppy direk üzerimize atlıyorlar. Boyutlarının çok da farkında olmadıkları için köpeklerle oyun oynayayım derken bol bol tırnak ve pati yiyorum. Sonrasında da göl kenarında demir atmış olan oldukça yaşlı katamarana giriyoruz. Burada ev işleri konusunda Roger’a yardımcı olan İngiliz Jack’i film izlerken buluyoruz. Bir süre muhabbet ettikten sonra göl kenarındaki tahta masalara oturuyoruz. Bu sırada sipariş ettiğimiz pizzamız geliyor. Karnımızı doyururken ben Roger ve Emerald’a yolculuklarımdan bahsediyorum. Emerald’da gençken bölgede çok fazla seyahat ettiğini bisikletle birkaç kere kıtayı geçtiğini anlatıyor. Uyumadan önce ise Roger bana atıştırmalık oreo’ları veriyor. Emerald’da patlamış mısır kızartıyor benim için.

Harika bir gece sona ererken ben bir kez daha “yabancıların nezaketi” kavramını düşünüp mutlu oluyorum.

Dangriga, Belize.

Standard

6 Şubat 2014, Perşembe.

DSC03242

DSC03243

DSC03244

DSC03245

DSC03246

DSC03247

DSC03251

DSC03267

DSC03268

DSC03269

DSC03271

Belize Müzesi’nden manzaralar.

DSC03265

DSC03240

DSC03277

DSC03278

DSC03281

 

Belize City’den görüntüler.

IMG_9744

Dangriga otobüsümüz.

DSC03282

DSC03284

DSC03288

 

IMG_9696

IMG_9683

IMG_9686

IMG_9687

Dangriga’ya hoşgeldik!

DSC03289

 

Çin kökenli süpermarketler Belize’nin her yerinde çok sayıda yer alıyor. Bu süpermarketin ismi ise manidar: Fiyat Doğru Süpermarket.

DSC03290

DSC03296

Yerel futbol maçı.

Sabah erkenden uyanıyoruz, bir önceki günün miskinliği hala üzerimizde. Kendimize gelip eşyalarımızı toparladıktan sonra hostelden çıkışımızı yapıyoruz. Çantalarımızı resepsiyona bıraktıktan sonra iş bölümü yapıyoruz. Ayça dalış defterlerini imzalatmak üzere dalış okulunun yolunu tutuyor, ben kartpostallarımı postalamak üzere postaneye yöneliyorum, Ricardo ise kahvaltı yapacak bir yerler bulmak üzere arayışa koyuluyor. Hızlı hızlı işleri hallettikten, kahvaltımızı yaptıktan sonra da Belize City’ye gidecek 10:45’teki deniz taksisini yakalıyoruz.

Yolculuk, deniz sakin, dalgalar da küçük olduğu için bir saatten daha az sürüyor. Belize City’deki deniz taksisi istasyonuna vardığımızda ise görevlilerden rica edip sırt çantalarımızı birkaç saatliğine onlara bırakıp bırakamayacağımızı soruyoruz. Bu konuda tereddüt etmeden yardımcı oluyorlar. Çantalarımızı teslim ettikten sonra pek de sevimli olmayan Belize City sokaklarına yöneliyoruz. Hava oldukça sıcak ve nemli. Sokaklar genelde beyaz kumdan oluşuyor. Yıkık dökük pastel renklerdeki binalar yol kenarlarını süslüyor. İlk durağımız “Museum of Belize” oluyor. Merkez Bankası’nın tam da yanı başında yer alan bu minik müzede farklı temalarda birkaç oda bulunuyor. Belize pulları, rengarenk cam ilaç şişeleri, yerel tarih hakkında bilgiler ve kazı çalışmalarında elde edilen parçalara ek olarak Belize’nin böcekleri ve kelebekleri de ayrı bir odada sergileniyor. Müzede bir saate yakın geçirdikten sonra deniz kenarına çıkıyoruz. Suyun rengi o kadar kahverengi ki, deniz olduğuna inanası gelmiyor insanın. Sokaklar boş ve ıssız. Ben, Ricardo ve Ayça’yı Belize’nin büyük otellerinden biri olan Princess Hotel’e peşimden sürüklüyorum. Bu otelde mutfak şefi olarak Fahri Bey çalışıyor ve ben Serkan’a söz verdiğim üzere selamını iletmek istiyorum. Otele vardığımızda otelde Fahri Bey’e ek olarak ona yakın Türk’ün bulunduğunu öğreniyoruz. Kim derdi ki, taa Belize City’ye çalışmak için Türklerin geleceği. Fahri Bey bize birkaç aydır Belize City’de yaşadığını; ama otelden çok dışarı çıkmadığını anlatıyor. Biz oteldeyken kalabalıklar da yoğunlaşmaya başlıyor. Fahri Bey anlatıyor ki motorsikletli grupların toplantısı Belize City’de olacakmış. Birçokları taa ABD’den bu toplantı için Belize City’ye kadar gelmişler. Bir süre burada geçirdikten sonra kapının önünden bir taksiye atlıyoruz. Şehirde bize hitap eden çok da bir şey yok. Taksi ile anlaşıp bizi ilk önce su taksisi istasyonuna götürmesini, çantalarımızı aldıktan sonra da otobüs istasyonuna ulaştırmasını rica ediyoruz. Taksi yolculuğumuz sırasında Belize City’nin meşhur açılıp kapanır köprüsünü geçiyoruz. 1923 yılında inşa edilmiş bu köprü türünün tek örneği olarak biliniyor. Her gün 05:30 ve 17:30’da yüksek gemilerin geçmesine izin verecek şekilde açılıp kapanıyor.

Otobüs durağına vardığımızda meşhur tavuk otobüslerden bir tanesine atlıyoruz. Hedefimiz güneyde yer alan balıkçı kasabası Dangriga’ya ulaşmak; fakat bunun için öncesinde başkent Belmopan’a gidip oradan aktarma yapmamız gerekiyor. Belmopan’a olan yolculuğumuz camlardan püfür püfür esen rüzgar sayesinde son derece rahat geçiyor. Bir saatten biraz daha fazla sürede bu yeni ve çirkin başkente varıyoruz. Belmopan oldukça genç bir başkent. 1961 yılında Belize’yi oldukça sert şekilde etkileyen Hattie fırtınasından sonra başkent Belize City’den Belmopan’a taşınmış. Şehrin ana binalarının tamamı neredeyse beş yüz metrekarelik bir alana toplanmış durumda. Otobüsle şehre giriş yaptığınız anda, şehrin atmosferini kolayca anlayabiliyorsunuz. Biz otobüs değiştirmek için beklerken şehrin etrafını kısa bir süreliğine de olsa gezdiğimizde, şehirden bir an önce çıkmanın en iyi hamle olacağına kanaat getiriyoruz. Dangriga’ya giden ilk otobüse atlıyoruz.

Dangriga yolumuz iki saatten biraz daha uzun sürüyor. Yol boyunca otobüse birden çok Amiş binip iniyor. Kendilerinden oldukça farklı bir kültür içerisinde yaşayan bu grupları görmek beni oldukça şaşırtıyor. Öyle ki otobüsle kasabalardan birisinin yanından geçerken at arabası ile ilerleyen bir Amiş grubuna da denk düştüğümüzde ben şaşkınlığımı gizleyemiyorum.

Gün batımına doğru meşhur Dangriga davullarının girişini süslediği Garifuna kültürünün önemli merkezlerinden biri olan Dangriga’ya varıyoruz. Güney Belize’nin en geniş şehri olsa da bir başından bir başına yarım saatte yürünebilecek bu minik balıkçı şehrine varır varmaz ilk işimiz konaklayacak bir yerler bulmak oluyor. Deniz kenarında yer alan bir futbol sahasına bakan hostelimizde son derece güleryüzlü hostel sahibimiz ve güzeller güzeli köpeği Luna bizi karşılıyor. Odamızda yer alan ranzalardaki yatakların şişme yataklardan meydana geldiğini fark etmek bizi şaşırtsa da hizmet konusunda her şey kusursuz işliyor.

Kendimize geldikten sonra şehrin sokaklarını keşfetmek üzere dışarı çıkıyoruz. Şehrin farklı bir havası var. Bizden başka yabancı göremiyoruz sokaklarda. Herkes kendi halinde, kendi temposunda günlük ritüellere kaptırmış ilerliyor. Nehrin denize birleştiği noktada balıkçı teknelerini görebiliyorsunuz. Denk düştüğümüz futbol sahasında bir süre betonarme tiribünlerde oturup gençleri izliyoruz. Çin kökenli süpermarketleri burada da birbiri ardına dizilmiş buluyoruz. İşin komik tarafı ne kadar doğru bilmiyorum; ama internette okuduğum üzere Belize’ye giriş çoğu ülke vatandaşı için oldukça kolayken Çinliler ve Hintlilerin vize alması gerekiyor. Bu vize Çinlilere 1000 USD’ye, Hintlilere ise 600 USD’ye mal oluyor. Bir süre hava kararana kadar sokaklarda dolandıktan sonra karnımızı doyurmak üzere restoran arayışına girişiyoruz. Şansımız bu konuda da çok yaver gitmiyor, sonunda Çin restoranlardan bir tanesine girmek durumunda kalıyoruz.

Yemek sonrasında çok da geçe kalmadan odaların yolunu tutuyoruz.

Caye Caulker, Belize.

Standard

5 Şubat 2014, Çarşamba.

DSC03224

DSC03227

San Pedro gibi küçücük bir adada bile trafik oldukça yoğun.

DSC03228

DSC03231

DSC03232

DSC03233

DSC03238

DSC03239

San Pedro’dan manzaralar.

DSC03236

“İçme saatleri sırasında çalışmak yasak.”

IMG_9633

Dönüş yolunda.

Ben sabah yine memurluğumdan ödün vermeyerek 07:30’da uyanıyorum. Sonrasında da Ayça ve Ricardo uyanana kadar hostelde bir süre oyalanıyorum. Günün hedefi Ambergris Caye olarak da bilinen ve Caye Caulker’a kıyasla çok daha pahalı ve gelişmiş olan San Pedro’yu ziyaret etmek. Hazırlandıktan sonra taksi iskelesine gidip 45 Belize doları karşılığında gidiş dönüş biletimizi alıyoruz. Bilet fiyatı neden bu kadar pahalı hiçbir fikrim yok. San Pedro’ya olan yol yarım saatten biraz daha fazla sürüyor. Şehre vardığımızda golf arabalarının arka arkaya sıralandığı, üç sokaktan oluşmasına rağmen yoğun bir trafiğin bulunduğu, gelişmiş ama sevimsiz bir ada bizi karşılıyor. Ben içten içe seviniyorum Caye Caulker’da kaldığıma.

İlk işimiz deniz kenarındaki restoranlardan birinde karnımızı doyurmak oluyor. Restoranda ABD’li olmayan tek ekibin biz olduğunu düşünüyorum içten içe. Yemek sonrasında da adayı oluşturan üç sokağı dolaşmaya koyuluyoruz. Hava oldukça sıcak ve trafik son derece yoğun. Bu nedenle çok da sevmiyoruz adayı. Sokaklarda bir süre dolandıktan sonra, okyanus kenarına inip sahilden yürümeye başlıyoruz. Yol üzerinde gördüğümüz çikolata dükkanında mola vermeyi de ihmal etmiyoruz. Adada 2-3 saate yakın geçirip 16:30’da olan son feribotu yakalayıo Caye Caulker’a deniz taksisini dolduran Bob Marley tınıları eşliğinde dönüş yapıyoruz.

Duşlarımızı aldıktan sonra hostele yeni gelmiş Frank ile muhabbet ediyoruz bir süre. Muhabbete o kadar dalıyoruz ki, akşam yemeği için dışarı çıktığımızda birçok restoranın mutfaklarını kapadığını öğreniyoruz. Biz de biraz abur cubura ek olarak ülkenin meşhur Kaju şarabından alıp okyanus kenarındaki hamaklarda uykumuz gelene kadar muhabbet ediyoruz.

4 Şubat 2014, Salı.

DSC03193

DSC03195

DSC03196

Blue Hole’a doğru ilerlerken gökkuşağımız da eksik olmadı.

IMG_9344

Blue Hole’a daldık.

DSC03203

Uzaktan Blue Hole görüntüsü.

IMG_9396

IMG_9401

IMG_9436

IMG_9465

IMG_9476

IMG_9515

IMG_9519

IMG_9524

IMG_9553

DSC03207

DSC03211

DSC03213

Half Moon Caye.

IMG_9579

IMG_9589

IMG_9592

Long Caye Aquarium’dan.

DSC03217

Akşam yemeğini okyanusa nazır bu ufak kulübede yedik.

Sabah erkenden deniz taksisi iskelesinin önünde buluşuyoruz. Bizi almaya gelecek olan tekne oldukça rötarlı geliyor. Tekne yanaştığında içindekiler taa San Pedro adasından geldiklerini ve sabah 05:00’te uyandıklarını söylüyorlar. Bu da  bizim dalışların neden ucuz olduğunu açıklamış oluyor. Kaptanımız ve iki adet dalış hocamız (Russell ve Darrel) bize kendilerini tanıtıyorlar. İlk dalışımızın Blue Hole’da olacağını ve yolun iki saat kadar sürdüğünü söylüyorlar. Deniz tutmasın diye en iyi yerin teknenin arkası olduğunu da eklemeyi ihmal etmiyorlar. Bu bilgi üzerine bizim ekip direk teknenin arkasına yöneliyor. Ayça ve Ricardo, teknelerde ve gemilerde geçen çalışma hayatlarından dolayı mide bulantısı problemi yaşamasa da, ben bu konuda sabıkalıyım. Bu nedenle yola çıkmadan önce biricik yoldaşım mide bulantısı ilacını almayı ihmal etmiyorum.

İki saatlik yol boyunca biz Russell’la muhabbet ediyoruz. Hatta bir noktada Russell benim saçlarımı örmeye bile girişiyor. Sonunda Blue Hole’a vardığımızda ise dalmaya dünden hazırız. Ben dalış için fotoğraf makinesine sahip olmadığımdan, dalış öncesinde adadaki mağazalardan birinden cep telefonumun 40 metreye kadar dalabilmesine imkan tanıyacak bir kap kiralıyorum. Böylece kalitesi iyi olsun olmasın, su altından karelere de sahip olabileceğim.

Eşyalarımızı hazırlayıp dalış konusunda bilgi aldıktan sonra suya giriyoruz. Çok da derinde olmayan resifleri geçtikten sonra bir anda buz gibi suya ve karanlığa dalıyoruz. Dalış yarım saat kadar sürüyor. Bu yarım saat boyunca daha çok derin dalış yapıyoruz ve meşhur Blue Hole’un bir anda kendisini belli eden sarkıt ve dikitleri arasında dolanıyoruz. Arada bir iki tane köpekbalığı da bize eşlik ediyor. Tekrardan su yüzeyine çıkıp gemiye vardığımızda öğreniyoruz ki aslında 48 metreye dalmışız. Bu bir anda gelen sarhoşluk hissini de açıklar nitelikte oluyor. İkinci dalışımızı Half Moon Caye isimli resiflerde yapıyoruz. Burada minik bir kaplumbağaya ek olarak bir sürü köpekbalığı görüyoruz. Resifler canlı ve etkileyici. Dalış sonrasında Half Moon Caye isimli adaya öğle yemeklerimizi yemek üzere çıkıyoruz. Okyanusun ortasındaki bu ıssız adada palmiye ağaçları ve birkaç tane piknik masası dışında bir şey bulunmuyor.

Yemek sonrasında ise Russell’ın anlattığına göre en iyi dalış yerlerinden biri olan Long Caye Aquarium’a dalmak üzere yola koyuluyoruz. Burada etrafımızı sayısız balık, köpekbalığı ve vatoz donatıyor. Öyle ki bazı köpekbalıkları bir türlü etrafımızdan ayrılmıyor. Son derece tatmin edici üç dalış sonrasında da dönüş yolu başlıyor. Üstelik romlu karpuzlu içkilerimiz eşliğinde. Caye Caulker’a gün batımına yakın varıyoruz. Bir an önce duşlarımızı alıyoruz ve bir süre dinlendikten sonra akşam yemeği yemek üzere dışarı çıkıyoruz. Tam restoran arayışındayken bir anda bütün adanın elektrikleri gidiyor da muhteşem gökyüzünün altında yıldızlarla başbaşa kalıyoruz. Işıklar bir on beş dakika kadar gelmiyor. Geldiğinde ise gördüğümüz ilk restorana gidip körili deniz ürünleri ile karnımızı doyuruyoruz. Bütün günün yorgunluğu ile herkes erkenden uyuyor.

3 Şubat 2014, Pazartesi.

IMG_9219

Ayça’dan inciler.

IMG_9123

Birine mi bakmıştınız?

IMG_9278

Mesaj net: Go slow, yavaş ol.

IMG_9625

IMG_9279

IMG_9200

Adada bir adet basketbol, bir adet de futbol sahası bulunuyor.

DSC03170

DSC03177

Gizli iskelemden gün batımı.

fotoğraf-2

Açık havada sinema keyfi.

Sabah erkenden uyanıyorum. Saat 09:00 gibi de Ayça ve Ricardo, adaya geliyor. 14 ay sonunda Ayça’yı Belize gibi bir ülkede karşımda görmek oldukça gerçek dışı hissettiriyor. Neredeyse son bir buçuk günlerini yollarda geçirmişler ve oldukça yorgunlar. Ama buna rağmen biz aralıksız konuşmaya başlıyoruz. Bazı insanlarla hani aradan aylar yıllar geçse de, görüştüğünüzde bıraktığınız yerden devam edersiniz ya, işte bu duyguyu özlemişim.

Biraz muhabbetten sonra Ricardo öğlen uykusuna yattığında ben de Ayça’ya ada etrafında minik bir tur attırıyorum. Meyveli içecek hazırlayan teyzeden içeceklerimizi aldığımız sırada oldukça ilginç ABD’li bir kadın yanımıza geliyor ve neredeyse yarım saat boyunca hiç susmadan konuşuyor. Bu sırada öğreniyoruz ki taze meyveleri hazırlayan teyze hindistan cevizini taa Tayvan’dan getiriyorum. Adanın tamamı hindistan cevizi ağaçları ile doluyken, teyze Tayvan’dan getirdiklerinin daha leziz ve daha ucuz olduğundan dem vuruyor. İçeceklerimizi aldıktan sonra hostele dönüp Ricardo’yu uyandırıyoruz ve hep beraber dalış okulunun yolunu tutuyoruz. Dalış okulunda ücretlerimizi ödeyip evrak işlemlerini tamamlıyoruz. Sonrasında da ekipmanlarımızı seçiyoruz. Dalışın ertesi sabah 06:30’da başlayacağını söylüyor görevli. İşlemleri halletikten sonra okyanus kenarındaki restoranlardan bir tanesine gidip atıştırmalık bir şeyler yiyoruz. Ben gün batımı için Ayça ve Ricardo’yu gizli iskeleme götürmeyi planlıyorum. Hava yavaş yavaş kararırken biralarımızı ve atıştırmalıklarımızı alıp iskelenin yolunu tutuyoruz. İskelede bizden başka orta yaşlı bir kadın ve köpekleri olsa da, onlar çok kalmıyorlar. Bütün iskele güneşin pembenin her tonu ile battığı anlarında bize kalıyor. İşin en güzel tarafı da yanımızda atıştırmalık olarak Ayça’nın bana Türkiye’den getirdiği fıstık sarma ve lokumlar var. Koca kutu zaten daha gün batmadan bitiveriyor.

Gün batımını izledikten sonra karnımızı doyurmak üzere adanın ıstakozları ile meşhur “Happy Lobster” isimli restoranına gidiyoruz. Ortaya gelen kocaman tabakta her türlü deniz ürününe doyuyoruz. Kocaman kalamarlar, farklı balıklar ve son derece leziz ıstakoz harika bir akşam yemeği olup çıkıyor. Yemek sonrasında şehrin açık hava sinemasında saat 20:40’ta “12 Years a Slave” isimli filmin olduğunu duyunca şansımızı burada denemeye karar veriyoruz.

Ağaçların ve yıldızların altında açık havaya kurulmuş ekranın önünde yerlerimizi alıyoruz ve adanın tarihine ve duruşuna uygun olacak şekilde kölelikle ilgili filmi ilgi ve merakla izliyoruz. Film bittiğinde bir sonraki günün dalışlarına enerji toplamak adına erkenden uyuyoruz.

2 Şubat 2014, Pazar.

IMG_9072

IMG_9074

IMG_9075

Adanın tamamı Split isimli kum bölgeden denize giriyor.

IMG_9101

IMG_9120

Ada sokakları.

IMG_9094

Hostelin su üzerindeki hamakları.

IMG_9148

IMG_9186

IMG_9196

IMG_9206

Gün batımı manzaraları.

Ağırdan alınan bir gün daha. Sabah erkenden uyanıp “Blue Hole” dalışını gerçekleştirmeyi planladığım Big Fish Dive firması ile anlaşıyorum. İşin güzel tarafı, pazartesi günü Ankara’dan canım arkadaşım Ayça ve erkek arkadaşı Ricardo da adaya geliyorlar ve dalışı beraber yapmayı planlıyoruz. Üçümüzün adını salı günkü dalışa yazdırıyorum. Sonrasında da tüm günü ya hostelin okyanus kenarındaki hamaklarında kitap okuyarak ya da ada etrafında fotoğraf çekmek için minik turlar atarak geçiriyorum. Ada hayatı tüm tembelliği ile üzerime yapışıyor.

1 Şubat 2014, Cumartesi.

IMG_9034

Belize City’den deniz taksisi ile bir saatte Caye Caulker’a ulaşmak mümkün.

IMG_9052

Yuma’s Hostel’den okyanus manzarası.

DSC03159

Caye Caulker’da sokaklar beyaz kumdan.

IMG_9067

Bilin bakalım süpermarkette ne buldum?

IMG_9062

IMG_9066

IMG_9080

Adanın okyanus manzaralı mezarlığı.

IMG_9097

DSC03168

DSC03169

DSC03160

DSC03165

Caye Caulker’dan manzaralar.

IMG_9202

Gün batımı.

Gece boyunca adam gibi uyuyamıyorum, her yarım saatte bir uyanıp saati kontrol ediyorum. Saat sonunda 04:30’u gösterdiğinde de daha fazla yatakta oyalanmaya dayanamayıp dışarı çıkıyorum. Hava henüz aydınlanmamış olmasına rağmen hostelde yoğun bir hareketlilik var. Farklı şehirlere sabah otobüsleri ile gidecekler, Tikal’e gün doğumu turunu almış olanlar hostelin lobisini dolduruyor. 05:30’da gelmesi gereken minibüsümüz on beş dakika rötarla geliyor.

Flores’ten Belize sınırına kadar olan yol iki buçuk saat sürüyor. Upuzun boncuklu tırnakları ile pasaportumu kontrol eden sınır görevlisi arada muhabbet etmekten durumu şaşırıp pasaportuma iki kere giriş damgası bassa da pasaport işlemleri son derece sorunsuz halloluyor. Sonrasında Belize City’ye ulaşana kadar bir üç saat daha ilerliyoruz. Belize City’ye vardığımızda ise otobüs bizi, çok garip bir yerde bırakıyor. Daha Belize City’ye gireli on dakika olmamasına rağmen, şehre kanım bir türlü ısınmıyor. Belize City’de çok da oyalanmadan asıl gitmek istediğim yer olan Caye Caulker adasına ulaşmanın yolunu soruyorum soruşturuyorum. Cevap deniz taksileri olarak geliyor. Bu rota arasında çalışan iki adet farklı firma bulunuyor. Benimle beraber otobüsten inen grubun aksine, sınır geçişi sırasında bana indirim kuponu veren “San Pedro Water Taxi” firmasının ofisine yöneliyorum ben. Böylece hem “Belize Water Taxi” firmasının önerdiğinin yarı fiyatına sadece 16 Belize Doları’na gidiş geliş biletimi alıyorum, hem de öbür ofiste bekleyen kalabalıklardan sıyrılıyorum.

Caye Caulker’a olan yol biraz da kuvvetli dalgalar nedeniyle bir saatten biraz daha fazla sürüyor. Yolculuk sonrasında Caye Caulker’un kristal sularına ve beyaz kumlarına merhaba diyorum. Adada konaklamanın genelde problem yarattığını bildiğim için Sebastian’ın önerisi ile “Yuma’s House” isimli hostelde yerimi önceden ayırtıyorum. İner inmez hosteli iskelenin tam da karşısında görünce, hosteli aramak zorunda olmayacağım için oldukça seviniyorum. Hostele girdiğimde hostelin Alman sahibi Susanne beni karşılıyor. Odamı gösterip ada hakkında kısa bir bilgi veriyor. Odaya yerleştikten sonra bir süre hostelin okyanusa karşı olan sandalyelerinde oturup nemli okyanus havasını içime çekiyorum. ABD’li Mark ile bir süre ada hayatı hakkında muhabbet ediyorum. Sonrasında da adayı keşfetmek için dışarı çıkıyorum. Ada üç adet paralel sokaktan oluşuyor, hatta iki buçuk demek daha doğru. Adanın tamamında beyaz kum yollar bulunuyor. Ulaşım için yürümeye ek olarak bisiklet ve golf arabaları kullanılıyor. Hattie Kasırgası sonrasında ikiye bölünen adanın ikiye ayrıldığı kısım “Split” olarak biliniyor ve bu adada konaklayanların çoğu bu bölgede denize giriyor. Adanın genelinde deniz çimeni problemi olduğu için, Split kum tabanı ile daha tercih edilesi duruyor.

Ben de bir süre adanın sokakları arasında dolanıp yönümü yordamımı benimsiyorum. Yol üzerindeki buzlu meyve içecekleri hazırlayan teyzeden muzlu içecek alıp neredeyse tamamı Çinliler tarafından işletilen süpermarketlerde dolanıyorum. Sonrasında da sıcak ve nemden yorulmuşken hostele geri dönüp bir süre soluklanıyorum. Akşamüzeri tekrardan kendimi dışarı atıyorum. Bu sefer amacım gerçekleştirmeyi planladığım “Blue Hole” dalışı için fiyat almak. Ada çapında toplamda dört farklı dalış firması bulunuyor. Firmaların hepsi aynı işi yapmalarına, aynı hizmeti sunmalarına rağmen her biri farklı bir fiyat söylüyor.

Frenchies – 240 USD
Barefoot Fishermen – 225 USD
Big Fish Dive – 200 USD
Belize Diving Services – 312 USD

3 dalış için fiyatlar oldukça yüksek; ama bunun temel nedeni sadece bölgeye giriş ücretinin 80 Belize doları olması. Fiyatları alıp dalış günlerini öğrendikten sonra hostele dönüş yolunda öyle bir sağanak bastırıyor ki, beş dakika içerisinde sırılsıklam oluyorum.

Akşam için güzel bir yemek, bol bol okyanus esintisi ve hafif tempo ile günü kapatıyorum.

Tikal, Guatemala.

Standard

31 Ocak 2014, Cuma.

DSC03010

DSC03011

 

IMG_8901

IMG_8902

IMG_8886

Flores Adası’ndan manzaralar.

IMG_8885

Hostelimizin nazar boncuğu.

DSC03015

DSC03014

DSC03012

IMG_8888

 

IMG_8910

 

 

Peten Gölü’nden.

DSC03019

DSC03023

DSC03026

DSC03027

 

IMG_8917

IMG_8982

DSC03032

DSC03036

 

Tikal’de hala gün yüzüne çıkmayı bekleyen piramitler bulunuyor.

DSC03038

DSC03044

 

Bölgede tarantulalar çok yaygın.

DSC03047

DSC03064

DSC03065

DSC03076

DSC03077

DSC03085

DSC03089

DSC03093

DSC03099

DSC03113

DSC03119

DSC03121

DSC03133

DSC03140

DSC03153

Tikal’den manzaralar.

Sabah uyanıp kahvaltımı yaptıktan sonra bölgeyi keşfe çıkıyorum. Flores Adası’nın Arnavut kaldırımı daracık sokaklarında birkaç tur atıp renkli evlerine göz atıyorum. Sonrasında da adayı ana karaya bağlayan yolu takip ederek uçsuz bucaksız göl manzarası eşliğinde Santa Elena’ya varıyorum. Santa Elena küçük, tipik; ama gelişmiş bir Guatemala kasabası olarak karşıma çıkıyor. Şehrin hemen girişinde, neredeyse bütün yabancıların uğrak noktası olan alışveriş merkezi Mundo Maya International Mall bulunuyor. Bu alışveriş merkezinin içerisinde her şeyi bulabileceğiniz devasa bir süpermarketin yanı sıra ufak da bir sinema yer alıyor. İhtiyaçlarımı süpermarketten tamamladıktan sonra Flores Adası’na tekrar dönüyorum. Güzel bir duştan sonra Tikal’i keşfetmeye hazırım. Konakladığımız hostel aracılığıyla her gün Tikal’e beş farklı saatte turlar düzenleniyor. Gün doğumu ve gün batımı turları ise en ilgi çekenler oluyor. Tur görevlisinin son birkaç gündür sabahları yoğun sis olduğunu söylemesi üzerine gün batımı turuna karar vermiş olan ben saat 12.30’u gösterdiğinde ekibin geri kalanı ile beraber yola koyuluyorum.

1979 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine alınmış Tikal, Kolomb öncesi dönemin en büyük ve güçlü Maya krallıklarından bir tanesi olarak biliniyor. Guatemala’nın kuzeyinde yer alan yağmur ormanları ile kaplı El Peten bölgesinde bulunan bu antik kent, muazzam manzaraları ile Maya kalıntıları arasında ayrı bir yere sahip. Tikal’in bulunduğu yağmur ormanlarına gitmek bir buçuk saat kadar sürüyor. Milli parka vardığımızda rehberimizin bizi karşılayıp günün %80’inin ormanlarda yürüyüş şeklinde geçeceğini anlatıyor. Böylece dört saatlik Tikal maceramız da başlıyor. Bütün tur boyunca muazzam yağmur ormanları arasında dolanıyoruz. Büyüleyici arkeolojik kalıntılara ek olarak, birçok farklı türde ağaç ve hayvan görüyoruz. Gün batımını tam olarak hayal ettiğim gibi manzaralara karşı yapamasak da güneş yavaş yavaş gri yapıları pembeye boyarken herkesin keyfi oldukça yerinde. Dönüş yolunda biraz da yorgunluğun etkisi ile kimseden herhangi bir ses çıkmıyor. Hostele döndüğümüzde ise herkes ertesi günün yolculuğu için çanta ve bavul hazırlığına girişiyor. Benim de ertesi sabah 05:30’da Belize City’ye otobüsüm olduğu için ben de erkenden uyuyorum.

30 Ocak 2014, Perşembe.

Sabah erkenden kuş seslerine ve tertemiz orman havasına uyanıyorum. Gece geç saatlere kadar eğlenmeye eğilimli bir hostelde konaklıyor olsam da, herkes sabah ya farklı aktivite turlarına katılmak için ya da farklı şehirlere yolculuk etmek için erkenden uyanıyor. Kahvaltı sonrasında hazırlanıp saat 08:00’i gösterdiğinde de “Flores” diye bağıran ekibi takip ederek minibüsteki yerimi alıyorum. Bundan sonraki tam tamına dokuz saat benim için oldukça sancılı geçiyor. Minibüs son derece ufak ve biz de oldukça kalabalığız. Tabiri caizse kucak kucağa oturuyoruz. Normalde yollarda hep uyuyan ben, bir türlü rahat pozisyon bulamadığım için yolun tamamında kıpırtısız şekilde camdan akıp giden manzaraları izlemek durumunda kalıyorum. Birkaç kere mola veriyoruz, sayısız albüm bitiriyorum, sağ bacağım uyuşunca sol bacağıma, sol bacağım uyuşunca da sağ bacağıma ağırlığımı verip akşam üzeri gün batımına yakın Peten Gölü üzerinde minicik bir adada yer alan Flores’e varıyorum.

Daha önceden Zephyr Lodge aracılığıyla yerimi ayırttığım Los Amigos Hostel’e vardığımda ise son derece rahat ve güzel bir atmosferle karşılaşıyorum. Eşyalarımı yerleştirdikten sonra ilk olarak adanın etrafında küçük bir tur atıyorum. Sonrasında da hostelin hamaklarından birine kendimi atıp gece boyunca burada kalıyorum. Ara ara Güney Afrikalı Andrew ve Avustralyalı Adem ile konuşuyorum. Bir gece daha loş ışıklar arasında karanlığa kaybolurken ertesi gün için Tikal harabelerine bir tur ayarlayıp erkenden uyuyorum.

Semuc Champey, Guatemala.

Standard

 

 

29 Ocak 2014, Çarşamba.

IMG_8795

 

Köprüden atlamalar.

IMG_8790

IMG_8781

Rio Cahabon’da salıncak keyfi.

DSC02967

DSC02970

DSC02976

IMG_8817

DSC02991

DSC02995

DSC02999

DSC03002

IMG_8784

IMG_8843

 

Semuc Champey’den manzaralar.

DSC03007

 

Parkın etrafında maymunlar dolanıyor.

Gece o kadar güzel uyuyorum ki, bunu ifade etmeye sözlerim yetmez. Yatağım rahat, yastığım rahat, hava soğuk değil. Guatemala’ya geldiğimden beri neredeyse ilk adam gibi uykularımdan biri oluyor. Sabah 08:00 gibi uyanıp bütün gün sürecek ve benüm Lanquin’e gelişimin asıl sebebi olan Semuc Champey’i görmek adına hazırlıklara koyuluyorum. Bu sırada Nergiz Hanım’ı da Antigua’ya gitmek üzere hazırlanıyorken buluyorum. Gider ayak beraber fotoğraf çektiriyoruz, Nergiz Hanım da elime arkadaşlarının kendisine getirdiği zeytin ezmesini tutuşturuyor özlemişimdir diye. İşte ben hep bu küçük detaylar yüzünden ülkemi çok özlüyorum. Bir zeytin ezmesi değil mesele, bu düşüncelilik işte.

Saat 08:30’u biraz geçe ben ve benimle beraber olan 5-6 kişilik grup bir pick-up’ın arkasına doluşuyoruz ve Semuc Champey’e olan yol sadece 11 kilometre olmasına rağmen son derece bozuk yollardan hoplaya zıplaya bir saate yakın gidiyoruz. Sonunda Semuc Champey’e vardığımızda ben derin bir oh çekiyorum. Bölgedeki ilk durağımız Kan’Ba Mağaraları oluyor. Mağaralara girmeden önce bütün eşyalarımızı görevlilere bırakıyoruz, bu nedenle mağaralardan herhangi bir fotoğrafım yok; ama inanın bana olmasını çok isterdim. Tek sıra halinde kalabalık bir grup her birimizin eline mumlar veriliyor. İçeri girerken rehber sırayla herkesin suratına yarasa dışkısı ile şekiller çiziyor. Bunun Tanrılara yönelik bir gelenek olduğunu eklemeyi de ihmal etmiyor. Adam kıs kıs gülerken, aramızda en çok eğlenenin kendisi olduğu hissi ise baki. Mağaraya girmemizle kendimizi belimize kadar suyun içinde bulmamız bir oluyor. Başımızdaki rehber mağaranın 11 kilometre boyunca uzandığını, bizim sadece 700 metre kadar içeriye gireceğimizi belirtiyor. Mağara maceramızın bundan sonraki iki saatlik kısmında yüze yüze mağarayı geçiyoruz, mağara içerisinde yer alan şelalelerden tırmanıyoruz, kayalardan hoplayıp zıplıyoruz. Su oldukça sıcak, bu yüzden üşümüyoruz da. Rehberimizin keçi gibi tırmandığı yerlerden bizim geçmemiz saatler alsa da son derece keyifli vakit geçiriyoruz. Böylelikle Kan’ba Mağaraları, benim şu ana kadar ziyaret ettiğim en keyifli mağaralar listesinde ilk sıraları alıyor. Mağaralardan çıktıktan sonra hemen yakınlarda bulunan Rio Cahabon üzerinde de su oyunları başlıyor. İlk olarak sırayla nehir kenarındaki salıncaktan nehrin sularına kendimizi bırakıyoruz. Sonrasında da nehrin üzerinde bulunan sekiz metre yükselikteki köprüden sırayla suya atlıyoruz.

Günlük adrenalinimizi aldıktan sonra bir süre yemek molası veriyoruz. Yol kenarına seyyar restoranda hızlı hızlı bizim içim yemekler hazırlanıyor. Bir süre muhabbet ediyoruz, dinleniyoruz, sonra da Semuc Champey için tekrardan yola koyuluyoruz. Semuc Champey’in bulunduğu milli parka geldiğimizde ise havuzların tadını çıkarmadan önce gözlem noktasına gitmek üzere yarım saat kadar merdivenlerden tırmanıyoruz. Tepeye çıktığımızda ise manzara büyüleyici. İki yemyeşil dağın arasına sıkışmış çeşitli mağara sistemleri arasından geçerek havuzlar oluşturan bu muazzam turkuaz sular çok ilgi görüyor. Manzaranın tadına vardıktan sonra havuzların olduğu bölgeye inip kendimizi kristal sulara atıyoruz. Bizimle beraber olan rehber Pepe, bizi birbirine bağlanan havuzlardan geçiriyor, şelalelerden tırmandırıyor, yosunların oluşturduğu kaydıraklardan kaydırıyor. En etkileyicisi ise şelalelerden bir tanesinin oluşturduğu aşıklar mağarası olarak da bilinen gizli bölme. Burada sadece nefes alabileceğiniz kadar daracık bir alan bulunuyor. Bütün günün hoplamaları ve zıplamaları bir yana ben bu havuzlarda üç kere kayıp düşüyorum. Ertesi güne oluşacak morartılarım bir yana, kafa göz yarmadan da günü bitiriyorum. Gün batımına yakın geldiğimiz gibi pick-up’ın arkasına atlıyoruz. Bitmeyecek gibi gözüken bir yoldan sonra akşam yemeğine doğru hostele varıyoruz. Güzel bir duş, güzel bir yemek derken ben günün kapanışını da 1960’lardan güzel bir film ile yapıyorum: Sult.

28 Ocak 2014, Salı.

IMG_8756

 

Otobüsten yol manzaraları.

IMG_8762

 

Coban sokakları.

IMG_8769

 

Zephyr Lodge’dan Lanquin manzarası.

Saatimin alarmını 04:30’a kuruyorum; ama uyuduğum süre boyunca toplamda sadece 3-4 saatim olsa da yarım saatte bir uyanıyorum. Bunda benim odada kalan teyzenin fena horlaması çok etkili oluyor. Öyle ki saatin alarmını duymam diye kulak tıkaçlarımı bile takamıyorum. Sonunda artık saatin alarmı çıkmadan kalkıp hazırlanmaya karar veriyorum. Hostelin görevlisi teyzeyi çoktan uyanmış beni beklerken buluyorum. Eşyalarımı hızlı hızlı yüklenip gecenin karanlığına çıkıyorum. Bir yandan da konakladığım bölge biraz tehlikeli olduğu için içten içe korkuyorum ve adımlarımı hızlandırıyorum. Otobüs istasyonu sadece beş dakika mesafede olduğu için de içten içe seviniyorum.

Otobüs istasyonuna vardığımda biletimi alıyorum ve eski püskü otobüsüme biniyorum. Şansıma otobüs genel olarak boş ve yanımda kimse oturmuyor. Ben yine bir Anıl klasiği, Guatemala City’de gözlerimi kapatıyorum, açtığımda Coban’dayız ve saat 09:30. Coban, günümün ilk durağı. Burada şehir merkezinin birazcık dışında herkesle beraber inip merkeze varana kadar yürüyorum. Coban’da görülmeye değer; tek başınıza gezmenin tehlikeli olduğu büyükçene bir park (Parque Nacional Las Victorias) ve Finca Santa Margarita isimli bir kahve fabrikası yer alıyor. Ben de şansımı otobüse binmeden önce Finca Santa Margarita’dan yana kullanmak istiyorum. Sırtımda çantalarım yaklaşık bir yarım saat kadar yürüp devasa bir yokuş indikten sonra sonunda fabrikayı buluyorum. Fakat görevlilerden öğrendiğime göre Eylül ayından itibaren fabrikaya olan gezileri sonlandırmışlar, ne gezmemin, ne de orada kahve içmemin imkanı var. Ben de gerisin geri ana yola yeniden çıkıp ilk gördüğüm cafe’ye kendimi atıyorum, sonrasında da çantamı atıyorum. Hava bireden ısınmış, nem kendisini hissettirir bir düzeye gelmiş. Sıcak sütümü istiyorum. Yola çıkacak derecede enerjimi topladığımda da bir taksiye atlayıp beni Lanquin otobüslerinin kalktığı istasyona götürmesini rica ediyorum.

Minicik ve kalabalık bir minibüste kendime zor da olsa bir yer bulmayı başarıyorum. Coban’dan Lanquin’e olan yolculuğum iki saate yakın sürüyor. Yeşilliklerin ortasındaki bu minik kasabada birkaç tane hostel yer alıyor. Ben Sebastian’ın tavsiyesi üzerine Zephyr Lodge’a gidip yerleşiyorum. Hosteli genel olarak çok kendisi içine kapalı (otobüsler, turlar, yemekler, her şey ama her şey kendi sistemleri üzerinden ayarlanıyor, yerellere herhangi bir para gitmiyor) bulsam da manzaraları görülmeye değer. Bir süre kitap okuyorum, biraz dinleniyorum, tertemiz orman havasını bol bol içime çekiyorum. Sonrasında bara indiğimde bir süre oradakilerle muhabbet ediyorum. Çalışanlar hostelde benden başka bir Türk’ün daha olduğunu. Kendisinin yaşına rağmen oldukça çılgın olduğunu ve herkese kendisini çok sevdirdiğini anlatıyorlar bana. Ben de ister istemez meraklanıyorum. Sonrasında da kendisi geldiğinde görevlilerden biri gelip bana kendisini işaret ediyor. Ben de direk yanına gidiyorum ve Nergiz Hanım’la da işte böyle tanışıyoruz. (http://nergizyolda.blogspot.com) Nergiz Hanım da üç aydır Orta Amerika yollarında olduğundan bahsediyor. Bir süredir kimseyle yüzyüze Türkçe konuşmamış olan ben cümleleri toparlamakta biraz zorlansam da son derece mutluyum. Gecenin ilerleyen saatlerinde Nergiz Hanım’ın odasının verandasında rom eşliğinde yıldızlar altında saatlerce, ben artık yorgunluktan pes edinceye kadar muhabbet ediyoruz. Ben uzun zamandan sonra memleketimden birileri ile buralarda karşılaşmanın sevinci ile mutlu mesut odama dönüyorum.

Guatemala City, Guatemala.

Standard

27 Ocak 2014, Pazartesi.

IMG_8589

IMG_8593

IMG_8603

IMG_8605

IMG_8611

IMG_8630

IMG_8639

IMG_8644

IMG_8648

 

Casa MIMA.

DSC02934

Guatemala sokakları.

DSC02950

DSC02940

 

Centro Cultural Metropolitano.

IMG_8667

 

Marx’ın meşhur sözü Guatemala sokaklarında: Din kitlelerin afyonudur.

DSC02951

DSC02952

DSC02953

DSC02955

Mercado Central’dan.

DSC02956

IMG_8677

IMG_8679

IMG_8681

IMG_8682

IMG_8684

IMG_8700

IMG_8704

 

Museo Ixchel del Traje Indigena.

IMG_8710

IMG_8713

IMG_8715

IMG_8718

 

Museo Popol Vuh’dan.

DSC02957

IMG_8728

Oakland Mall’dan, Guatemala’nın modern yüzü.

Sabah erkenden uyanıyorum. Bir gün öncesinin odayı dolduran sinekleri beni perişan etmeye yetmiş de artmış bile. İlk olarak ertesi gün gitmeyi planladığım Coban için otobüs biletlerini sorgulamaya girişiyorum. Şansıma otobüs firmalarının ofisleri de hep bulunduğum bölge etrafında yer alıyor. Sırayla birkaç firmanın ofisine gidip ertesi gün için otobüs alternatiflerini öğreniyorum. Bana uyan tek otobüs firması konakladığım yerden bir blok ötede bulunan Monja Blanca oluyor. Görevli ertesi sabah saat 04:00 ve 05:00’te otobüsleri olduğunu, yolun 5 saat sürdüğünü söylüyor. Ben saatleri duyduğumda derin bir ah çekiyorum içten içe. Görevli bileti sabahtan alabileceğimi söylediğinde de planımı buna göre yapıp otobüs istasyonundan çıkıyorum.

İlk durağım tam da konakladığım hostelin karşısında yer alan Casa MIMA isimli muazzam malikane oluyor. 19. yüzyılın sonlarından kalma bu tarihi malikanenin koleksiyoncu sahipleri evi o kadar güzel döşemişler ki eve girmenizle kendinizi bir anda o dönem içerisinde bulmanız bir oluyor. Evin salonu, yatak odaları, çocuk odaları, hizmetçi odası, yemek salonu, banyosu, mutfağı arasında odaları dolduran her bir detaya hayran kalarak yavaş yavaş dolanıyorum. Özellikle de çocuk odasındaki oyuncaklar ve devasa bebek evi ilgimi çekiyor.

Evde bir süre vakit geçirdikten sonra 7A Avenida üzerinden ilerliyorum. Bir önceki günün aksine yeni başlayan hafta ile mağazalar, ofisler de açık ve tabiri caizse şehre ayrı bir canlılık gelmiş. Yol üzerinde denk geldiğim “Centro Cultural Metropolitano”ya uğrayıp açık olan resim sergisini ziyaret ediyorum. Sonrasında da şehrin kalbinin attığı “Mercado Central”a doğru yola koyuluyorum. Merkez pazar yer altında saklı gibi gözükse de içine girince renk bombardımanı birden bire beni karşılıyor. Bir bölümünde hediyelik eşyalar, diğer bölümünde baharatlar ve kasap ürünleri, bir başka bölümünde meyve ve sebzeler bulunan bu devasa pazarda zigzaglar çizerek dolanıyorum. Dönüş yolunda farklı bir rota izleyip şehrin rengarenk sokaklarını geçiyorum.

Tekrardan konakladığım bölgeye vardığımda ise bir taksiye atlayıp Zona 10’e gitmesini rica ediyorum. Burası şehrin biraz daha modern olan bölümü ve burada bulunan üniversite bölgesinde şehrin en güzel müzelerinden iki tanesi yer alıyor:  Museo Ixchel del Traje Indigena (Yerel Tekstil Müzesi) ve Museo Popol Vuh. Taksi yolculuğu boyunca, şoföre İspanyolca yeteneklerimi sergilemeyi de ihmal etmiyorum. Müzelerin bulunduğu alan geldiğimde ilk olarak Yerel Tekstil Müzesi’ni ziyaret ediyorum. Müze son derece kapsamlı ve detaylı olarak Guatemala’nın tekstil geleneklerine ışık tutuyor. Yerel kıyafetleri, işlenişlerini, kullanılışlarını, farklı bölgelerin farklı giyim kuşam adetlerini oldukça bilgilendirici şekilde açıklıyor. Aynı binanın içerisinde Museo Popol Vuh da yer alıyor. Bu müzede de Guatemala’nın geleneksel çömleklerine, tahta işlemelerine, gümüş yapımı eşyalarına yer veriliyor. Beni çok tatmin eden bir müze olmasa da bir süre burada oyalanıp binadan çıkıyorum.

Bulunduğum bölgenin yakınlarında şehrin en büyük alışveriş merkezlerinden bir tanesi olan “Oakland Mall” bulunduğundan ve daha önce Diarmuid’den şehrin sinemalarının ününü çok duyduğumdan şansımı burada değerlendirmeye karar veriyorum. Alışveriş merkezine girmemle, neredeyse şu ana kadar gezdiğim üçüncü dünya ülkelerinde rastladığım benzer problem ile karşılaşıyorum: ülkenin geri kalanına kıyasla apayrı bir dünya beni karşılıyor. Ülkenin neredeyse %60’ının bir senelik maaşından pahalı olan kıyafetler burada Guatemala’nın üst kesiminin beğenisine sunuluyor. Alışveriş merkezinde çok oyalanmıyorum, ilgimi çeken herhangi bir film de bulamıyorum. Çıkıp Zona Viva olarak da bilinen şehrin modern yüzünü gezmeye başlıyorum. Lüks arabalar, lüks oteller, lüks restoran ve cafe’ler, butik mağazalar birbiri ardına sıralanıyor buralarda. Hiç de Guatemala’daymışım hissi vermiyor sokaklar. Hava kararana kadar oyalandıktan sonra tekrardan kaldığım bölgeye dönüyorum. Güzel bir restoranda taco’larla karnımı doyurduktan sonra hostele dönüp ertesi sabah 05:00’deki otobüs için erkenden uyumaya karar veriyorum. Bu sırada odaya yaşlıca bir Fransız kadın da yerleşiyor. Yaklaşık olarak son bir buçuk gündür yollarda olduğundan bahsediyor. Bir süre onunla muhabbet ediyoruz, ben kendime güzel bir film açıyorum.

26 Ocak 2014, Pazar.

DSC02912

 

DSC02964

DSC02913

 

Iglesia de San Francisco.

DSC02915

DSC02918

DSC02919

 

Şehirde yerel kimliği vurgulayan graffitiler oldukça yaygın.

IMG_8562

Garibim hayvanlar.

DSC02922

DSC02924

 

Parque Central.

DSC02958

DSC02929

DSC02930

Guatemala City sokakları.

IMG_8671

 

Obruğun 2010’daki hali.

Fotoğraf: National Geographic’ten.
(http://news.nationalgeographic.com/news/2010/06/photogalleries/100601-sinkhole-in-guatemala-2010-pictures-world)

IMG_8566

 

Obruğun bugünkü hali.

DSC02933

 

DSC02965

IMG_8569

 

Guatemala City sokaklarında herkes birkaç Quetzal kazanma derdinde.

Dokuz haftamı geçirdiğim ve garip bir şekilde umduğumdan çok daha fazla bağlandığım Quetzaltenango’da son saatlerim hüzünlü geçiyor. Rahat rahat uyuyayım ve yolculuk için enerji toplayayım diye Guatemala City’ye aldığım otobüs bileti öğlen 12:45’te olmasına rağmen ben yine erkenden uyanıyorum. Eşyalarımı hazırlayıp bütün dünyamı tekrardan 40 litrelik sırt çantama sığdırıyorum. Ne eksik, ne fazla. Öğlene doğru odadan çıkıyorum. Pilar’la, Peter’la ve Linda’yla vedalaşıyorum. Bu süre boyunca aynı evi paylaştığım bu üç güzel insan beni bunca zamandır en iyi şekilde koruyup kollamışlar.

Her gün geçtiğim yollardan son bir kez daha geçerken ağlamaya o kadar yakınım ki, yine sulugözlülük yapmamak adına dilimi ısırıyorum. Bir yandan da Ankara’dan ayrılırken bile bu şekilde hissetmemiş olmam garip geliyor. Parkı geçip minibüslerin beklediği köşeden ufacık bir minibüse biniyorum kocaman çantamla. Hemen yereller bana yer açıyorlar daha rahat oturabileyim diye. Mercado de Democracia’nın yakınlarına geldiğimizde ise minibüsten inip geri kalan yolu yürüyorum. Otobüs oldukça eski olsa da 4-5 saatlik yolun sorunsuz geçeceğini garantiler şekilde rahat gözüküyor. Yol boyunca yanıma kimse oturmuyor, ben de bütün yol boyunca rahatça uyuyorum. Gözlerimi kapıyorum Quetzaltenango’dayım, gözlerimi açıyorum Guatemala City’ye varmışım bile.

Otobüs terminaline vardığımda, Pilar’ın tavsiyeleri üzerine otobüs durağının hemen yanı başında yer alan beyaz taksilerden bir tanesine biniyorum. Bu taksiler kayıtlı taksiler oldukları için oldukça güvenliler. Taksi şoförü ile benim gelişmekte olan İspanyolca yeteneklerim üzerinden sohbet ede ede hostelimin bulunduğu Zona 1’e yani şehrin tarihi kalbine ulaşıyorum. Hostelde beni yaşlıca bir teyze karşılıyor ve odamı gösteriyor. Odada benimle beraber İngiliz bir kız daha kalıyor. Ve işin komik tarafı dünya bana bir kez daha ne kadar küçük olduğunu kanıtlıyor. Ben bu kızı daha önce nerede gördüm diye kara kara düşünürken, Antigua’dan Quetzaltenango’ya giden otobüse beraber bindiğimiz aklıma geliyor.

Eşyalarımı yerleştirip kendime geldikten sonra da Guatemala City’nin sokaklarına kendimi atıyorum. İlk durağım “6A Avenida” olarak da bilinen Paseo de la Sexta oluyor. Bu trafiğe kapalı sokak oldukça canlı. Akın akın insanlara ek olarak ortalıkta kemer, balon, kuruyemiş, cd ve şeker satanlar dolanıyor. Sokak kenarında doğradıkları taze meyveleri ya da evde hazırladıkları ev yapımı dondurma ve atıştırmalıkları ile yoldan geçenlerin ilgisini çekmeye çalışan sokak satıcıları, rengarenk yerel kıyafetleri ile kaldırım kenarlarında bekliyor. Guatemala City’nin, Guatemala’nın gerisine kıyasla farklı bir havası var. Yerellikle modernlik arasına sıkışmış bir kültür sizi burada karşılayan. Rengarenk yerel tekstil kıyafetleri ile modern kıyafetler giyenler kol kola dolanıyor. Sokakta sayısız dilenci kadın ve çocuk birkaç kuruş para alabilmek için her gelen geçenden medet umuyor. Kalabalık insan çemberleri ortasında dans edenler, palyaço kostümü ile gösteriler yapanlar, gitarları ile şarkı söyleyenler sokağın ritmini artırıyor.  Yol üzerinde yer alan mağazalar, restoranlar, cafe’ler, alışveriş merkezleri akın akın insan kalabalığı ile dolup taşıyor.

Yol üzerinden ilerleyip Parque Central’a varıyorum. Bu geniş meydanda rengarenk şemsiyelerin altında yemek tezgahlarından yükselen dumanlar ortama puslu bir hava katıyor. Meydanın ortasında yer alan havuzun etrafında oturan yereller günlük hayatlarına devam ediyorlar. Meydanı çevreleyen hükümet sarayı gibi devlet binalarına ek olarak şehrin görkemli katedrali “Catedral de Guatemala” da burada bulunuyor. Bir süre meydanda oyalandıktan sonra hafif hafif gün batmaya başlamışken şehre ilişkin en merak ettiğim bölgeyi gezmek için yürümeye başlıyorum. Rengarenk yüksek olmayan binalar, düzenli olmasına rağmen tüm zıtlıkları içinde barındıran sokaklar arasından geçiyorum ve sonunda aradığım bölgeye ulaşıyorum.

2010 yılında Guatemala City’nin şehir merkezine yakın mahallelerinden birinde açılan “sinkhole” olarak da bilinen devasa obruğun 18 metre genişliğinde, 100 metre derinliğinde olduğu biliniyor. Şehrin ortasında birden bire mükemmel bir yuvarlağı oluşturacak şekilde açılan ve sokağı da içine alan bu obruğu dört sene önceki gibi bulmayı bekleyen ben, obruğun bulunduğu bölgeye vardığımda yuvarlaklar çizmeye başlıyorum; ama obruktan eser yok. Yolda rastladığım insanlara derdimi anlatmaya çalışıyorum. Sonunda genç bir kız deliğin çoktan kapatıldığını, şu anda deliğin bulunduğu yerde (tam olarak durduğumuz yeri gösteriyor) bir adet otopark olduğunu belirtiyor.

Bense biraz hayalkırıklığına uğramış; ama duruma şaşırmamış bir şekilde gerisin gerisi hava kararmışken Guatemala sokaklarında hostelime doğru yürümeye başlıyorum. Şehrin oldukça tehlikeli olduğunu duyduğumdan da adımlarımı olabildiğince hızlandırıp ana sokaklardan sapmamaya uğraşıyorum. Şehrin tekrardan canlı bölgesine geldiğimde ise yol üzerinde restoranlardan birinde karnımı doyuruyorum. Sonrasında da hala gösterilerine devam eden insanlara göz atıp hostelime geri dönüyorum.