Monthly Archives: Ocak 2014

Quetzaltenango, Guatemala.

Standard

 

 

 

 

 

 

 

19 Ocak 2014, Pazar.

IMG_8134

Bizim sokağın başlangıcı.

IMG_8269

Quetzaltenango’nun “Kırmızı Fener Sokağı”, üstelik benim evime de sadece üç apartman uzakta.

Tam da olması gerektiği gibi bir pazar. Bütün gün yatakta film izleyip kitap okuyup uyuklamakla geçiyor. Ev rahatlığını hatırlatan günler ve geceler.

18 Ocak 2014, Cumartesi.

IMG_8274

Cafe Baviera’nın duvarlarından.

IMG_8286

Pull & Beer.

Bir sonraki hafta artık İspanyolca dil bilgisini tamamen bitirmek istediğimden Kary ile konuştuktan sonra cumartesi gününe de ders koyuyoruz. Bu benim için oldukça sancılı oluyor. Cumartesi ve pazar günlerini en azından yatakta oyalana oyalana geçirmeye bayılan ben erkenden kalkıp Cafe Baviera’nın yolunu tutuyorum. Cumartesi olmasının avantajı dersi okulda değil de, benim sevdiğim bir cafe’de yapma hakkına sahip olmamız.

Ders sonrasında odaya dönüp bir süre dinleniyorum, sonrasında da akşam bizim ekiple buluşmak üzere parkın yolunu tutuyoruz. İlk durağımız Cafe El Cuartito oluyor. Burada keyifli canlı müzik eşliğinde sürekli genişleyen masamız ve birbiri ardına gelen koca sürahi dolusu Cubana Mojito’larımız ile saatler geçiriyoruz. Sonrasında artık canlı müzik bittiğinde King & Queen’e gidip burada Gerard’ın birbirinden komik sarhoşluk hikayelerini dinliyoruz. Bir noktada gülmekten ağlama aşamasına geldiğimize yemin edebilirim. Sonrasında da gecenin kapanışını yapmak üzere Pull & Beer’a gidiyoruz. Gece boyunca dans ediyoruz. David ile beraber salsadan farklı olarak David & Anıl dansını uyduruyoruz mesela. Artık saatler 01:30’a yaklaşırken barın kapanması ile evlerin yolunu tutuyoruz.

17 Ocak 2014, Cuma.

IMG_8249

Şaşkın Kopito bugün çıplak!

IMG_8268

Şehir merkezindeki modern dans gösterisinden.

Ders çıkışında salsa kursu için hep beraber parkta buluşuyoruz. Andy, Gerard ve Tamara derse yeni başlarken biz de Ian’la eşleşip biraz daha ileri seviye olan hareketleri denemeye kalkışıyoruz. Dans hocası Ericka bizi kendi halimize bıraktığından doğruluğundan çok da emin olmadığımız komik hareketler yapıyoruz. Ama bir saatlik ders güle eğlene geçiyor. Sonrasında da dans kursu sırasında tanıştığımız ABD’li hemşire Angela’nın da bize katılması ile akşam yemeği için daha önce Kylie’nin ev arkadaşının veda yemeğini düzenlediği Thai restoranına gidiyoruz. Yemekler geç gelse de o kadar lezzetli ki kimse şikayet etmiyor. Yemek sonrasında parkta düzenlenen modern dans gösterilerine denk gelip bir süre bu gösterileri izliyoruz. Gösteriler batılı bir grup tarafından organize ediliyor.

Yemek sonrasında herkesin seçimi sakin bir gece geçirmekten yana olduğu için güzel bir film izlemek adına Blue Angel’a gidiyoruz. Uzun süredir film izlemediğinden yakınan David, filmi seçiyor. Patlamış mısır, kepekli kurabiyeler ve sıcak çikolata ise tamamlayıcı unsurlar olarak yardımımıza koşuyor. Keyifli bir gece sonrasında herkes halinden memnun odaların yolunu tutuyoruz.

16 Ocak 2014, Perşembe.

IMG_8216

Okulumuzun şaşkın köpeği Kopito.

Her perşembe olduğu gibi öğlen arasında hep beraber yapılan yemekleri uzun yemek masamız etrafında yiyoruz. Bu hafta benim için tembel teneke haftası olarak da kayda geçiyor. Ders çıkışında doğrudan odanın yolunu tutuyorum. Akşam yemeği hazırlayıp kapanışı güzel bir kitap okuyarak yapıyorum.

15 Ocak 2014, Çarşamba.

DSC02865

DSC02866

 

Siyah İsa kutlamalarında bozuk para oyununa takılıyoruz bir süre.

DSC02874

DSC02869

 

DSC02885

DSC02877

 

DSC02871

 

Kutlamalardan manzaralar.

DSC02889

DSC02870

 

Kasabanın merkez kilisesi Siyah İsa heykeline ev sahipliği yapıyor.

DSC02890

Langırt turnuvası zamanı!

DSC02892

Elle çalışan dönme dolap.

IMG_8181

 

IMG_8192

DSC02893

DSC02894

 

Yakınlardaki kasabalardan gelen Guatemalalı kovboylar yerelleri at gezintisine çıkarmak için hazırlar.

Ders çıkışında hep beraber Chiquilaja isimli minik kasabadaki “Siyah İsa” kutlamaları için yola koyuluyoruz. ABD’li Andy ve Tamara, İrlandalı David ve Gerard gruba yeni katılan isimler. Julio önde, biz arkada muhabbet ede ede otobüs istasyonunun yolunu tutuyoruz.

Tavuk otobüslerle yarım saatlik bir yolculuk sonrasında da Chiquilaja’ya varıyoruz. Bu minik kasaba Katoliklerce her sene 15 Ocak’ta kutlanan, “Cristo Negro” yani Siyah İsa şenliklerine ev sahipliği yapıyor. Bu kutlamaların baş kahramanı ise kasabadaki ana kilisede yer alan siyah İsa heykeli oluyor. Şenliklerin düzenlendiği ana meydana, yemek ve ahşap mobilya satan tezgahların arasından geçerek ilerliyoruz. Yol üzerinde denk geldiğimiz oyun bölgesinde ise bir süre yüzüklere para atma oyununda şansımızı denemeye karar veriyoruz. Sonuç olarak bütün bozuk paraları kaptırıyoruz. Meydana vardığımızda ise canlı müzik eşliğinde dans eden komik maskeli bir grupla karşılaşıyoruz. Kızılderili kostümlerini andıran kıyafetlerini tamamlayan beyaz tenli maskeler oldukça korkunç gözüküyor.

Meydandaki dansları bir süre izledikten sonra önünde kuyruk kuyruk insanların beklediği kilise giriyoruz. Burada girişte bağış yapmamız için bize beyaz zarflar veriliyor. İçeri girdiğimizde ise kapının önünde sıranın aslında sadece Siyah İsa heykeline dokunabilmek için olduğunu fark ediyoruz. Bir süre burada kalıp ibadet ritüellerini izliyoruz. İnsanlar mumlar yakıyor, dualar okuyor, dilekler tutuyorlar. Bir yandan da Siyah İsa’ya dokunup onu öpmek için birbirleri ile yarışıyorlar. Kiliseden çıktıktan sonra bir süre daha dans gösterilerini izliyoruz ve yavaş yavaş geri dönüş yoluna koyuluyoruz.

Tekrardan oyun bölgesinin yanından geçerken de kendimizi bir anda langırt turnuvası yaparken buluyoruz. Biz langırta konsantre olmuş çığlıklar atarken neredeyse bütün yereller de meraklı gözlerle bizi izliyor. Bense bu oyun bölgesinde ilk defa el ile çalışan dönme dolap görüyorum.

Kalabalık arasından sıyrıldıktan sonra otobüslere dönmeden önce yerellerin beş dakikalık at gezintisi yapmak için kovboy kılıklı amcalara 3 Quetzal ödediği alana gidiyoruz. Burada boy boy atları ile kovboy şapkalı ve çizmeli Guatemalalıar yerelleri at gezintisine çıkarmak için bekliyor. Bizden hiç kimse ata binmeye heveslenmeyince bir süre insanları izleyip geri dönüyoruz.

14 Ocak 2014, Salı.

 

IMG_8324

Bake Shop.

Okul sonrasında şehrin “Bake Shop” isimli meşhur pastanesine gitmek üzere yürümeye başlıyorum. Bana kalırsa bu pastane şehrin en ilginç mekanlarından biri. İlginç diyorum; çünkü burası ABD’li amişler tarafından işletiliyor. Nereden nereye yani. Haftanın sadece iki günü – salı ve perşembe – açık. Burada satılan ürünler sadece yabancılar arasında değil; fakat yereller arasında da oldukça popüler. Ben de düzenli olarak ev yapımı yoğurt stoğumu buradan yapıyorum. Pastaneye akşam üzeri uğramış olmanın etkisi ile ürünlerin neredeyse çoğunu tükenmiş buluyorum; ama şansıma yoğurtlar yerlerinde duruyorlar. İki adet yoğurt alıp Democracia Meydanı’ndan da sebzeleri yüklenip eve geri dönüyorum. Kendime güzel bir akşam yemeği hazırlayıp sakin bir salı gecesine merhaba diyorum.

13 Ocak 2014, Pazartesi.

IMG_8043

Daniela ve Kopito.

Okul bugün o kadar kalabalık ki, sanki yeni yılla beraber İspanyolca öğrenmek isteyenlerin sayısı da katlanmış. Benden başka on tane öğrenci daha var ve bunların altısı yeni. Beş saatlik ders sonrasında bir süre muhabbet ediyoruz. Sonrasında da ben bir sonraki haftaların planını yapmak üzere kendimi şehrin güzide cafe’lerinden bir tanesine atıyorum. Saatlerce burada kaldıktan sonra odaya dönüp gecenin kapanışını güzel bir yemek ve filmle yapıyorum.

Reklamlar

Quetzaltenango, Guatemala.

Standard

12 Ocak 2014, Pazar.

IMG_7619

IMG_7620

Şehrin graffitileri, ilkinde ‘Sadece boya’, ikincisinde ise ‘Kasaba uyan!’ yazıyor.

Bir önceki güne benzer şekilde günü yine Kylie ile beraber geçiriyoruz. Öncesinde biraz sokaklarda dolanıyoruz, şehir meydanına kurulmuş pazarı geziyoruz, sonrasında da Cafe Baviera’da saatlerce oturup işlerimizi hallediyoruz. Ben Türkiye’dekiler ile konuşuyorum, yolculuğun geri kalanı için planlarımın üzerinden geçiyorum. Tembellikle dolu geçen bir günü yine odada film ile kapatıyorum.

11 Ocak 2014, Cumartesi.

Öğlene doğru Kylie ile Cafe El Cuartito’da buluşuyoruz. Günün yavaş temposu içinde kaybolup gidiyoruz. Akşama doğru eve döndüğümde Ian’ın mesajını görüyorum, gece dışarı çıkacaklarını söylüyor. Ben ise tam ev kedisi modundayım. Dışarı çıkmak yerine güzel bir film açıyorum, güzel bir kahve yapıyorum. Battaniye altında bir gece daha karanlığa karışıyor.

10 Ocak 2014, Cuma.

Okul sonrasında odaya gidip yemek yapıyorum. Bir süre odada oyalandıktan sonra da akşam yemeği için Ian ve Frank ile buluşuyorum. Karnımızı yol üzerindeki restoranlardan birinde doyuruyoruz. Sonrasında da güzel bir film izlemek üzere Blue Angel’ın yolunu tutuyoruz.

Gecenin filmi ‘Y tu mama también?’ oluyor. Sıcak çikolata ve kurabiyeler de filme eşlik ediyor. Filmi daha önceden çok sevsem de bazı sahneler bizimkilere ağır geliyor. Ben duruma bol bol gülüyorum. Gece sonunda Ian ve Frank yerel barlardan birinin yolunu tutarken, Kylie ve ben de eve dönüyoruz.

9 Ocak 2014, Perşembe.

Ders sonrasında hep beraber öğlen yemeği yiyoruz. Her perşembe olduğu gibi. Yemek sonrasında ben sevdiğim cafe’ye gidip neredeyse bütün günü internet üzerindeki işlerimi bitirmeye uğraşarak geçiriyorum. Bu şehrin en sevdiğim yanlarından bir tanesi belirli ritüellere tekrardan sahip olmak olsa gerek.

Akşama doğru 17:45’te Frank ve Ian’la buluşmak üzere parka gidiyorum. Sonrasında da hep beraber salsa dersini alacağımız minik salonun yolunu tutuyoruz. Bir saatlik ders yine ve yeniden oldukça keyifli geçiyor. Guatemala’nın bana öğrettiği tek şeyin ispanyolca olmamasına içten içe seviniyorum.

8 Ocak 2014, Çarşamba.

DSC02848

DSC02854

DSC02856

Maria teyze dokumaları bize anlatırken.

Okuldan sonra koştur koştur karnımı doyurduktan sonra, tekrardan okula dönüyorum. Günün aktivitesi ise tekstil tekniklerini ve dokumayı öğrenmek.

Düzenli olarak okula rengarenk el işlerini satmaya gelen, dişlerinin yarısı dökük teyzemiz okuldaki yerini almış bile. Bir kenara o oturuyor; Ian, Helen ve ben de etrafını sarmalıyoruz. Bir saat boyunca Maria teyze bize uygulamalı olarak ipleri nasıl işlediğini, kumaşları şekillendirirken ne yöntemi kullandığını anlatıyor.

Bir saatin sonunda evin yolunu tutuyorum.

7 Ocak 2014, Salı.

DSC02802

DSC02805

DSC02806

DSC02808

 

DSC02844

DSC02847

 

Zunil’den manzaralar.

DSC02812

 

Tadilat altındaki Zunil kilisesi.

DSC02818

DSC02822

 

Zunil’in merkez pazarı.

DSC02824

DSC02826

 

Şehrin yakınlarından geçen nehirde kadınlar çamaşırlarını yıkıyorlar.

DSC02834

DSC02839

 

Zunil’de yer alan aziz San Simon.

DSC02841

 

Çocuklar, her yerde çocuk.

Okul sonrasında hep beraber Zunil isimli kasabaya gitmek için yola koyuluyoruz. Birazcık yürüme ve bir tavuk otobüsü sonrasında bu ufak kasabaya varıyoruz. Kasabanın ünlü olmasının nedenlerinden biri meydanında yer alan tarihi kilisesi, kaliteli tekstil ürünleri ve de tabii ki ünlü aziz San Simon’un bir kopyasının da burada yer alması.

Zunil’e vardığımızda ilk işimiz tadilat altında olan ve tahtalar ile desteklenen eski kiliseyi ziyaret oluyor. Sonrasında da kadınlara iş imkanı sağlayan bir kooperatife uğruyoruz. Burada rengarenk ve iyi kalite tekstil ürünlerini bulmak mümkün. Ben de kendime buradan bir bileklik alıyorum. Sonrasında da daha önce de bahsettiğim kukla aziz San Simon’un evine doğru ilerliyoruz. Fakat yeni yılla beraber, San Simon’u ağırladıkları ev değişmiş. Biz de yerellerden yeni evin adresini alıp daracık ve yokuş sokaklar arasında kayboluyoruz. San Simon’un evine vardığımızda giriş için cüzi bir miktar ödüyoruz, ben fotoğraf çekebilmek için de ekstra bir para ödüyorum.

İçeri girdiğimizde bizi daha önce ziyaret ettiğimiz San Simon’a kıyasla oldukça afilli bir kukla karşılıyor. Üstelik odanın tamamı da mumlarla kaplı. Biz içerideyken San Simon’u ziyaret eden yerel bir amca önce getirdiği likör şişelerini kocaman bir sepet içerisinde San Simon’a sunuyor. Sonrasında elinde kumaşa sarılı objeyi San Simon’un elinin altına yerleştiriyor. Hemen yanı başında bulunan asayı üç kere oğlu etrafında döndürüyor. El çırpıyor. Kumaşa sarılı objeyi elinin altından alıyor. Son olarak da San Simon’u yanağından öpüyor ve odadan ayrılıyor. Biz de tanık olduğumuz ibadet biçiminin yarattığı şaşkınlık ile olduğumuz yerde kalıyoruz.

Bir iki saat Zunil’de kaldıktan sonra da Quetzaltenango’ya geri dönüyoruz. Şehre vardığımızda hava kararmak üzere, ben de akşam yemeği hazırlamak üzere odamın yolunu tutuyorum.

6 Ocak 2014, Pazartesi.

IMG_7905

Kylie’nin mutfağından.

Kısa bir haftasonu olmuş benim için, o yüzden pazartesi sendromu da tüm etkisi ile kendisini gösteriyor. Ders çıkışı bir süre odada oyalandıktan sonra parkta Ian’la buluşuyoruz. Akşam yemeği için Kylie ve Chris’in evine davetliyiz. Evlerinin yolunu tutmadan önce pastaneye uğrayıp akşam yemeği için güzel bir turta seçiyoruz.

Kylie ve Chris’in evine vardığımızda ise mutfakta hararetli yemek yapım işlemleri devam ediyor. Biz bir yandan sohbet ederken, bir yandan da Kylie yemeği hazırlamaya devam ediyor. Gecenin ilerleyen saatlerinde evin diğer sakinleri de bize katılıyor. Yemek masası etrafında çok keyifli muhabbetimiz gece yarısına kadar devam ediyor. Sonrasında da çok da geç olmadan evlerin yolunu tutuyoruz.

Quetzaltenango, Guatemala.

Standard

5 Ocak 2014, Pazar.

IMG_7836

Kablomuzu değiştiriyorlar.

Pazar gününe elektrik kesintisi ile başlıyoruz. Peter, bu durumun normal olduğunu elektriğin birkaç saate geleceğini söylüyor. Ben de yine cafe’lerden birine gidip vaktimi orada geçiriyorum; fakat odaya akşamüzeri döndüğümde hala elektrik yok. Pilar bu durumun anormal olduğunu, sokağımızdaki her binada elektrik olduğunu belirtiyor. Biz de telaşla elektrikçi aramaya koyuluyoruz. Pazar günü akşam saatlerinde elektrikçimiz sonunda geldiğinde sorunun kendisi için çok büyük olduğunu, binanın elektrik sistemini elektrik direğine bağlayan kablolardan birinde sorun olduğunu ve kablonun değişmesi gerektiğini söylüyor.

Evdeki herkes ellerinde mumlar, cep telefonu ışıkları ve fenerlerle geziyor; ama işin kötü tarafı ışıksızlık değil, elektriksizliğin getirdiğ buz gibi odada oturma zorunluluğu. Şans eseri Peter’ın kız arkadaşı acil durumlar için bir elektrikçi numarası bildiğini söylüyor. Hemen numarayı arıyoruz ve yarım saat içerisinde bir kamyonet yardımımıza geliyor. Sadece 40 quetzal karşılığında (yaklaşık 5 USD) görevliler kablomuzu değiştiriyorlar. Elektrik geldiğinde ise herkesin yüzünde oluşan gülümseme görülmeye değer.

Bir pazar gecesi daha macera dolu son buluyor.

4 Ocak 2014, Cumartesi.

Cumartesi günü olmasına rağmen dersim 08:00’de başlıyor. Erken başlayan derslere hala alışabilmiş değilim. Ders sonrasında cafe’lerden birine girip neredeyse günün tamamını burada geçiriyorum. Bir süredir internette birikmiş işlerimi tamamladıktan sonra da sokaklarda dolanmaya çıkıyorum.

Şehrin en güzel rengi gün batımında kendisini belli ediyor. Bu yüzden bu saatlerde sokaklarda dolanıp fotoğraf çekmeyi çok seviyorum. Sonrasında da ev için gerekli ihtiyaçları almak üzere Walmart’ın yolunu tutuyorum. Walmart’ta bir süre vakit geçirdikten sonra da eve dönüp sakin bir cumartesi gecesine merhaba diyorum.

3 Ocak 2014, Cuma.

IMG_7630

Bolivar Parkı.

DSC02801

DSC02797

Okuldan manzaralar.

IMG_7715

DSC02667

DSC02671

DSC02675

DSC02676

DSC02683

DSC02782

DSC02699

Güzelim çocuklar.

DSC02674

Okulun zıpzıp kuzusu.

DSC02670

Hediyeler için hazırlıklar devam ediyor.

DSC02684

Salon dolmaya başlamış bile.

DSC02687

DSC02693

Hediyeler hazır!

DSC02702

DSC02710

DSC02743

DSC02711

DSC02721

DSC02732

DSC02772

Hediyeler için meraklı bekleyiş başlamış bile.

DSC02727

Şu ayakkabıların güzelliğine bakar mısınız?

DSC02762

Ian hediyeleri dağıtırken.

Öğleden sonra dersler biter bitmez, Bolivar Parkı’na gidiyoruz. Burada iki Litvanyalı kız, Ian ve Julio ile beraber on adet büyük çöp poşeti dolusu hediyeyi yüklenip Guatemala’nın 2500 metre yükseltide bulunan Chajabal kasabasının yolunu tutuyoruz. Burada İspanyolca okulumun ve bir sivil toplum kuruluşunun desteklediği bir okul öncesi eğitim merkezini ziyaret etmeyi amaçlıyoruz. Tombik bir teyze bindiğimiz pick-up’ı sürüyor. Pick-up’ın arkasındaki yolculuğumuz boyunca her çukurda ve tümsekte sağa sola savrulup zıplayıp duruyoruz.

Gittiğimiz okul öncesi eğitim veren bu alçak gönüllü okulda bizi dünya güzeli çocukların yanı sıra sürekli zıplayan bir kuzu karşılıyor. Biz bir yandan hediyeleri çocukların yaşlarına göre ayırıp, öğretmenlerden aldığımız isimleri etiketlere yazıp hediyelere yapıştırıyoruz. Hediyeler çam ağacının altındaki yerlerini almaya başladıkça bulunduğumuz buz gibi salon da çocuklarla dolmaya başlıyor. Çocuklar o kadar güzeller ki, enerjileri bile içimi ısıtmaya yetiyor. Ailelerin geri kalanını beklerken dışarıda oynayan çocukların arasına katılıyorum. Her biri meraklı gözlerle beni süzüyorlar. Çekingen çekingen ismimi, nereli olduğumu soruyorlar. Yaklaşık 50’ye yakın çocuk salonda yerlerini aldıklarında da Ian, Noel Baba kostümünü giymek üzere üzerini değiştirmeye gidiyor. Ian’ın dünyanın her yerinden ilginç hikayelerine bir yenisi daha ekleniyor. Biz, Ian’ın hazırlanmasını beklerken salonda öğretmenler çocukları sürprize hazırlıyor. Farklı yaş gruplarından çocuklar salonu dolduruyor. Bazılarını en güzel kıyafetlerini giymiş, topuklu parlak ayakkabıları ile ortalıkta koştururken görebiliyorsunuz. Bazı çocuklar ise kendilerine beş beden büyük, belli ki abi ya da ablalarından kalma eski kıyafetler ile geziyorlar. Bana çok dokunuyor hep çocuklar. En hassas damarıma basıyorlar. Bütün gün boyunca gözyaşlarımı tutmak için mücadele veriyorum kendi çapımda. Yüzlerinden gülümseme eksik olmayan ufaklıklara bakıp kendimi avutmaya çalışıyorum.

Sonunda Ian, Noel şarkıları eşliğinde salona geliyor. Çocuklar, Ian’ı görünce çığlıklar atmaya başlıyorlar. Bu noktadan sonra Ian, sahneye geçip sırayla isimleri okuyor. Çocuklar da sahneye gelerek Ian’a sarıldıktan sonra hediyelerini alıyorlar. Ben bu noktada gözyaşlarımı tutamıyorum. Utanan, çekinen, annesini bırakmayan, mutluluktan çığlıklar atan, muzip muzip gülen, sıranın kendisine gelmesini heyecanla bekleyen çocuklar o kadar güzeller ki.

Hediye faslından sonra çocuklara ve ailelere sıcak çikolata ve ekmek ikramı yapılıyor. Arada okulun görevlisi tombik teyze biz gönüllü ekibine sek likör getiriyor. Kültürlerinde ikram edileni reddetmek saygısızca sayıldığından, herkes çaktırmadan içecekleri bahçenin çeşitli köşelerine döküyor.

Bu okul öncesi eğitim veren merkez 3-7 yaş arasında değişen çocuklara ev sahipliği yapıyor. Zaten biz okuldan ayrılırken yeni çocuklar da heyecanla kayıt yaptırmak üzere öğretmenlerin peşinde dolaşıyorlar. Çocukların yıllık masrafı 100 USD’yi bulduğu için (okul eşyaları, öğle yemeği vs) genelde ailelerin çocuklarını bu okula gönderebilecek durumu olmuyor. Bu noktada çeşitli kişi, kurum ve kuruluşların verdiği cüzi burslara hevesleniyorlar. Bizim için bu kadar cüzi olan miktarların bu çocukların hayatında çok önemli bir role sahip olmaları beni çok düşündürüyor. Bu nedenle Quetzaltenango’dan ayrıldıktan sonra, evime dönüp paramı tekrardan kazanmaya başladığımda bu burslara dahil olmak istediğimi belirtiyorum.

Dönüş yolu yine pick-up arkasında oluyor. Şehre döndüğümüzde hava kararmak üzere. Ben doğrudan odanın yolunu tutup ertesi günkü İspanyolca sınavım için çalışmaya karar veriyorum. Bu hafta çarşamba gününü tatil ilan ettiğimiz için, cumartesi günü de okula gitmek görev oluyor.

2 Ocak 2014, Perşembe.

Derslere kaldığımız yerden devam ediyoruz. Öğlen arasında hep beraber yeni yıl yemeğimizi yiyoruz. Kary’nin anlattığına göre geleneksel olarak aileler, yılbaşından sonraki ilk günde güzel öğle yemeği yermiş. Yemek sonrasında odama dönüyorum. İnternet, müzik, kitap, film. Bir gün daha sona eriyor.

1 Ocak 2014, Çarşamba.

IMG_7539

IMG_7568

IMG_7582

IMG_7608

IMG_7578

Yeni yıl kutlamaları.

Yeni yılın ilk günü. Ve okul tatil. Bütün gün evde tembellikle geçiyor. Yataktan çıkmadan film izliyorum günün çoğunda. Akşam üzeri Sebastian’a söz verdiğim için dışarı çıkıyorum. Bu deli Alman, beni her seferinde güldürmeyi başarıyor. Arada bildiği en alakasız Türkçe kelimeleri, en olmadık yerlerde kullanıyor. Üstelik o kadar güzel İspanyolca konuşuyor ki, ne zaman cümlesini bitirse ben hala ilk kelimesini anlamak için çaba sarf ediyorum.

Bir önceki günün aksine şehir cıvıl cıvıl ve oldukça kalabalık. Sokaklarda rengarenk geleneksel kıyafetleri ile yereller dolanıyor. Sebastian’la benim en sevdiğim restorana gidiyoruz. Güzel yemek, güzel muhabbet. Restorandan çıktıktan sonra tamamen şans eseri yeni yıl kutlamalarına denk geliyoruz. Böylece geleneksel kıyafetlerin sırrı ortaya çıkıyor. Maskeler ve kostümler ile dans eden bir grubun arkasından, ellerinde tütsüler ile yaşlı teyzeler yürüyor. En arka sırada ise Meryem Ana büstü taşıyan bir grup ilerliyor. Bir süre bu gösteriyi izliyoruz, sonrasında da öğrenci barlarından bir tanesine gidip gelmiş geçmiş en kötü kokteyli söylüyoruz. Yılın ilk gününü bol bol kahkaha ile kapatıyoruz.

31 Aralık 2013, Salı.

IMG_7410

Bizim evin çam ağacı.

IMG_7420

IMG_7430

Yılbaşı partisi için gittiğmiz evin detayları.

IMG_7472

Tamamen yereller tarafından fırlatılan havaifişekler gökyüzünü aydınlatıyor.

IMG_7511

Yeni yılın ilk fotoğrafı.

IMG_7503

Pull & Beer’da gece devam ediyor.

Yılın son günü. Ders sonrasında odama dönüyorum ve akşam için hazırlıklara başlıyorum. Akşam kutlamalardan önce hep beraber yemek yemeyi düşünüyoruz. Bu sırada San Pedro la Laguna’da tanıştığım Alman Sebastian da şehre gelmiş ve o da bize yemek için katılmayı planlıyor. Yemek öncesinde ben, Ian ve Sebastian için küçük bir kutu çikolata alıyorum hediye olarak.

Hava kararmışken meşhur çam ağacımızın önünde buluşuyoruz. Sebastian beraberinde hostelde tanıştığı iki yabancıyı daha getiriyor. Yemek yiyecek restoran ararken hepimizin hesaba katmadığı ufak bir detay var: Neredeyse her yer kapalı. Bildiğimiz birkaç restorana göz atıyoruz, şansımız yaver gitmeyince de sırayla sokakları taramaya başlıyoruz. En sonunda açık bir İtalyan restoranı buluyoruz. Burada karnımızı doyurup yeni yılın son gecesine kadeh tokuşturuyoruz. Sonrasında da yeni yıl partisi için grubun geri kalanı ile buluşmaya gidiyoruz. Bizden başka buluşmayı kararlaştırdığımız İspanyolca okulunun önünde yirmiye yakın yabancı bekliyor. Gideceğimiz partiyi organize edense benim de daha önce kısa bir süreliğine tanıştığım Zhenia.

Zhenia’nın evine geçmeden önce şehrin en ucuz likör dükkanına gidip ev için biraz alkol alıyoruz, sonrasında da sessiz sakin ara sokaklardan ilerleyerek evin yolunu tutuyoruz. Eve vardığımız birileri güzel müzik açıyor. Dünyanın her yerinden, her ülkesinden insan var partide neredeyse. Gece boyunca herkesle muhabbet ediyorum. Herkesin hikayesi birbirinden farklı. Mesela tanıştığım ABD’li bir çocuk, Cornell Üniversitesi’nde Antropoloji doktorası yaptığından bahsediyor. Dönem dönem Guatemala’ya gelerek, özellikle bulunduğum şehir Quetzaltenango hakkında araştırma yapıp makaleler yazdığını anlatıyor. Bir önceki makalesi ise şehri çevreleyen graffitiler hakkındaymış. Bu graffitilerin ülkedeki politik, kültürel ve ekonomik dinamiklerle ne kadar bağlantılı olduğunu inceliyormuş.

Parti yılın son saatlerine kadar devam ediyor. Yeni yıla dakikalar kala ise herkes kendisini dışarı atıyor. Şehrin kalbinde yer alan parka doğru ilerliyoruz; ama ne işse biz büyükçe bir kutlama beklerken sokaklarda kimseler yok. Biz de yerel barımız Pull & Beer’ın yolunu tutuyoruz. Yeni yıl tüm ışıkları ile geliyor. Geceyarısından itibaren tam tamına şehrin farklı köşelerinden bir buçuk saat boyunca havaifişekler, kız kaçıranlar ve roketler atılıyor. Biz bu muazzam gösteriyi izlerken, yanımızdan noel baba kostümü giymiş birisi bisikleti ile şarkılar söyleyerek geçiyor. 2013 bana beklediğimden fazlasını vermişken, yepyeni bir yıl tüm heyecanı, umutları ve beklentileri ile geliyor.

30 Aralık 2013, Pazartesi.

Uzun bir aradan sonra okulun ilk günü. Ders biter bitmez kendimi odaya atıyorum. Biriken işleri yapmak, odada hiçbir şey yapmadan vakit geçirmek, yataktan çıkmadan film izlemek, müzik dinlemek… Bütün bir gün böyle geçiyor.

29 Aralık 2013, Pazar.

Sabah erkenden uyanıyoruz. Saat 08:00’i gösterdiğinde Kylie ve Chris’in ülkenin güneyindeki meşhur volkanik taşlı kumsalların bulunduğu Monterrico’ya gidecek servisi geliyor. Onlar benim aksime okullarına iki hafta ara verdikleri için tatilin geri kalanını okyanus kenarında geçirmeyi planlıyorlar. Ben de onlarla beraber yola koyuluyorum. Amacım Quetzaltenango’ya geri dönmek. Antigua’nın meşhur pazarının arkasında yer alan tavuk otobüsü istasyonuna gidiyorum. Şansıma otobüs boş, ben de kendime güzel bir yer ayarlıyorum. Daha önceki deneyimlerim tavuk otobüslerinde ayakta yolculuk yapmanın ne kadar başa bela olduğu konusunda bana ders olmuş.

Otobüs bir saat kadar yolculuk yaptıktan sonra benimle beraber otobüste bulunan yabancı grubunu bir kesişimde indiriyorlar, buradan başka bir otobüse transfer olmamız gerektiğini söylüyorlar. Ve şansımıza bindiğimiz otobüs tıka basa dolu. Bu noktadan sonra sonraki iki buçuk saat nasıl geçiyor ben çok anlamıyorum. Ayaktayım. Bana dokunan yaklaşık sekiz beden daha var. Üstelik iki ayağımı aynı anda yere basamayacak kadar minik bir alandayım. Bütün bu sıkışıklığa bir de yolun yılan gibi uzayan kıvrıklığı eklenince durum iyice içinden çıkılmaz bir hal alıyor. İki buçuk saat sonunda şansıma birileri otobüsten iniyor da on cm’lik bir alana oturma şansı yakalıyorum. Bir yarım saat kadar ilerledikten sonra da geldiğimiz bölgeyi az çok tanıdığımı fark edip sonunda varacağımız için seviniyorum. Fakat çok erken sevindiğimi fark ediyorum, buradan bir kez daha otobüs değiştirmemiz gerekiyor.

Öğlene doğru Quetzaltenango’nun Terminal Minerva’sına sonunda varıyorum. Şehir merkezine gidecek son bir minibüse biniyorum. Evime vardığımda saat neredeyse 13:30. Odaya girer girmez ilk işim kendimi yatağa atmak oluyor. Bir süredir devam eden kısa ve rahatsız uykular, son derece zorlu otobüs yolculuğu derken perişan olmuşum. Uyandığımda ise hava çoktan kararmış bile. Kendime yiyecek bir şeyler hazırlayıp ödevimi yapıyorum, sonrasında da gece boyunca film izliyorum.

Antigua, Guatemala.

Standard

28 Aralık 2013, Cumartesi.

DSC02523

DSC02524

DSC02525

DSC02529

DSC02531

DSC02534

DSC02535

DSC02541

DSC02549

DSC02552

DSC02553

Rengarenk Antigua pazarından kareler.

DSC02550

Tavuk otobüsleri istasyonundan.

DSC02556

Guatemala’nın berber dükkanları rengarenk.

DSC02559

DSC02557

DSC02576

DSC02589

Antigua’nın meşhur sarı kemeri.

DSC02563

DSC02566

DSC02594

Ülke çapında tahte oymacılığından yapılan maskeler çok meşhur.

DSC02596

Ara sokaklardan birinde denk geldiğimiz son derece leziz tatlı dükkanı.

DSC02600

DSC02604

DSC02605

Bol renkli Guatemala tekstil ürünleri.

DSC02606

Çikolata Müzesi!

DSC02611

DSC02613

DSC02622

DSC02624

DSC02647

Şehrin kuzeyinde yer alan “Cerro de la Cruz”dan Antigua manzaralarına büyüleyici Agua Yanardağı manzarası eşlik ediyor.

DSC02650

DSC02651

Merkez parktan gece görüntüsü.

Sabah erkenden Martin ile vedalaşıyoruz. Martin’in önünde upuzun ve Rio Dulce’ye kadar uzanan bir yol var. Sonrasında biz de odadan kahvaltı yapmak üzere çıkıyoruz. Antigua’nın meşhur devasa pazarının yakınlarında bulduğumuz minicik yerel bir restorana giriyoruz. Restoranın kahvaltıları beklediğimizden de lezzetli geliyor. Öyle ki bir noktada kocaman tabaklardan dolayı minicik masada boş yer kalmıyor. Karnımızı bir güzel doyurduktan sonra pazarı keşfe çıkıyoruz. Bu devasa pazar, tam da tavuk otobüslerinin kalktığı istasyonun yanı başında bulunuyor; ama buna rağmen pazar içerisindeki turist sayısı oldukça az.

Kalabalıklar arasında pazarın çeşitli bölmelerini geziyoruz: el işleri, tekstil ürünleri, sebze meyve ve ıvır zıvırlar… Ben karşımdaki bu rengarenk kaos karşısında oldukça şaşırıyorum; çünkü mekan son derece fotografik. Elim ayağıma dolanıyor heyecandan. Burada bir saate yakın kalıyoruz. Sonrasında da yine şehrin sokaklarına kendimizi atıyoruz.

Şehrin sembolü haline gelmiş sarı kemerinin bulunduğu bölgeyi, turistik mağazalarını, yerel ve rengarenk pazarlarını gezdikten sonra “Choco Museum”un yani çikolata müzesinin yolunu tutuyoruz. Burada çikolatanın elde edilme aşaması hakkında oldukça bilgilendirici minik bir oda bulunuyor, üstelik dilerseniz burada iki saatlik çikolata yapımı kurslarına da katılabiliyorsunuz. Bir süre daha sokaklarda dolandıktan sonra odaya gidip bir süre dinleniyoruz. 

Sonrasında da “Cerro de la Cruz” adı verilen tepeye çıkmak üzere tekrardan yola koyuluyoruz. Bu tepe şehrin kuzeydoğusunda yer alıyor. Tepeye on beş dakikalık bir tırmanış sonrasında ulaşabiliyorsunuz. Tepeden şehrin manzarasına ek olarak Agua Yanardağı’nın büyükeyici görüntüsü eşlik ediyor. Gün batımını buradaki haccın altında oturarak izliyoruz. Etkilerini gösteren bulutlar ortama oldukça mistik bir hava katıyor.

Şehir merkezine döndüğümüzde ise akşam yemeği için cafe’lerden birine oturuyoruz. Ertesi gün herkes için erken başlayacağından erkenden odaya dönüp Guatemala televizyon kanallarına gömülüyoruz.

27 Aralık 2013, Cuma.

DSC02499

Antigua genelinde rengarenk terk edilmiş kiliselere rastlamanız mümkün.

DSC02508

DSC02515

DSC02608

DSC02609

DSC02610

Rengarenk Antigua sokaklarından görüntüler.

Sabah 7’de uyanıyoruz ve bir önceki gün ayarladığımız Antigua servisinin bizi alacağı noktaya gidiyoruz. İşin enteresan tarafı, farklı firmalardan servisleri ayarlamış olsak da Martin’i de bizimle aynı noktada beklerken buluyoruz. Her şey Guatemala saati ile ilerlediği için, servisin bizi alması da yirmi dakika rötarlı oluyor. Normalde aynı notayı iki üç tavuk otobüsü değiştirerek geçmek mümkün; ama Antigua’da kısıtlı zamanımız olduğu için Guatemala’da yolculuk yapmanın en kolay ve güvenilir yolu olan “shuttle” servisleri tercih ediyoruz. Servisimiz Guatemala saatine uygun bir şekilde yirmi dakika rötarlı geliyor.  Antigua’ya kadar olan yol, yol üzerinde mola verdiğimiz gerçek dışı mekanı da sayarsak, dört saat sürüyor. Antigua’ya indiğimizde hava alışık olduğumuzdan daha sıcak. Çok uğraşmak istemediğimiz için hemen ilk gördüğümüz hostele gidip dört kişilik bir odayı oldukça uygun bir fiyata kapatıyoruz. Sonrasında da kendimizi dışarı atıyoruz.

Bir süre Antigua’nın rengarenk sokakları arasında dolandıktan sonra bir cafe’ye öğle yemeği yemek üzere oturuyoruz. Guatemala’nın ilk başkenti 1541 yılında sel altında kalınca başkent Antigua’ya taşınmış ve bu şehir 1543 – 1776 yılları arasında Guatemala’nın başkentliğini yapmış. Antigua, günümüzde de Guaemala’nın en turistik şehirlerinden bir tanesi olma özelliğini taşıyor. Yıllar yıllar üzerine oldukça güçlü depremler şehre oldukça zarar vermiş; ama bunlardan en etkilisi 1773 yılında ülkenin neredeyse tamamını yıkan deprem olmuş. Bundan sonra da başkent zaten Guatemala City’ye taşınmış. Antigua’da yaşayanlar Guatemala City’ye taşınma konusunda ayak diretince, hükümet 1777 yılında Antigua’da yaşamanın yasadışı olduğuna dair bir yasa çıkarmak durumunda bile kalmış. Sonunda şehir tamamen terk edilmiş ve 20. yüzyıla kadar da böyle kalmış. Şehir, Antigua adını 20. yüzyılda almış. Eski Guatemala anlamına gelen Antigua, eski başkent demenin kısa yolu olmuş. 1944 yılında ise Guatemala hükümeti tarafından “Milli Anıt” ilan edilmiş, 1979 yılında da UNESCO şehri Dünya Tarihi Mirası Listesi’ne almış.

Cafe’de yemeklerimizi yedikten sonra bir süre daha oturmaya devam ediyoruz. Atitlan Gölü’nde geçen günler sonrasında sabah yolculuğu hepimizi yormuş, dışarısı da oldukça sıcak. Otururken bir yandan da bilgi yarışması oynuyoruz. Oyun uzadıkça uzuyor; ama kimsenin şikayet ettiği yok.

Güneş tepedeki etkisini biraz azaltmışken mekandan çıkıyoruz. Bir süre daha sokaklarda dolanıyoruz, sonrasında da dondurmalarımızı ve kahvelerimizi alıp merkezdeki parka oturuyoruz. Bu sırada Kanadalı Jossie ve Charles ile rastlaşıyoruz. Akşam hep beraber buluşmak için sözleşiyoruz. Antigua’nın, Meksika şehirlerinden hiçbir farkı yok. Ortada genişçe bir park, yanıbaşında bir kilise ve kare kare bölünmüş rengarenk sokaklar Sonrasında Kylie, Chris ve Martin odaya geri dönüyorlar. Ben de sokaklarda bir süre fotoğraf çekmek için kalıyorum.

Odaya döndüğümüzde herkes sırayla duşlarını alıyor. Bir süre komik ispanyol kanalları arasında geziniyoruz. Sonrasında da yemek öncesi içkiler için Jossie ve Charles’ın yanına gidiyoruz. Gece, güzel bir yemek ve güzel muhabbet ile devam ediyor. Ertesi gün herkes erken kalkacağı için çok da geçe kalmadan odalara dönüyoruz.

Lago de Atitlan, Guatemala.

Standard

26 Aralık 2013, Perşembe.

IMG_7296

Göl kenarından manzaralar.

DSC02496

Çatımıza yansıyan gün batımı.

Gün başından sonuna kadar tembellikle geçiyor. Ertesi gün Antigua’ya gitmek üzere kendimize bir servis ayarlıyoruz. O cafe senin, bu cafe benim diyerek geçen koca bir gün, tembelliğin verdiği rahatlık, yerel kahve dükkanlarında tadına bakılan muazzam kahveler, gezilen hediyelik eşya mağazaları derken hava kararıyor.

Akşamın en güzel ve hatırlanası olayı ise topluca katıldığımız “Pub Quiz” yani bar bilgi yarışması oluyor. Soruların birçoğu Kuzey Amerika ve Kanada ağırlıklı olsa da kendimden beklenmeyen bir performans gösteriyorum. Buna rağmen, yirmi adet grubun arasında “Por que no?” isimli grubumuz yine de finallere kalamıyor. Yarışmadan sonra bulunduğumuz mekanın bahçesinde yer alan ateşin etrafında bir süre oturup muhabbet ediyoruz. Son bir hafta içerisinde üç günlük yürüyüş ve takibinde göldeki vaktimiz bize o kadar güzel insanlar tanıtmış durumda. Dünyanın bir başka yerinde, bir başka zaman görüşmek üzere vedalaşıp hostelimizin yolunu tutuyoruz.

25 Aralık 2013, Çarşamba.

DSC02492

San Pedro la Laguna’nın kilisesi.

DSC02485

Binalardan birinde su borusunun yanına saklanmış amblemler.

DSC02469

 

DSC02470

DSC02475

 

DSC02484

 

San Pedro la Laguna’nın rengarenk mezarlığından manzaralar.

 

DSC02482

DSC02473

DSC02471

Mezarlıklarda ölülerin değişik fotoğrafları yer alıyor.

Noel günü. Her yerde bir sakinlik var, mağazaların birçoğu kapalı. Güne tembel bir modda başlıyoruz. Göle bakan terasta kahvaltımızı yapıyoruz, bir süre uyuşuk uyuşuk kitap okuyoruz. Sonrasında ise biraz farklı bir hava solumak adına sokaklarda dolaşmaya karar veriyoruz. Ben, Ian, Sebastian, Chris ve Kylie sokaklarda kendimizi kaybediyoruz. Bir noktada nasıl denk düştüğümüzü çok anlamasak da şehrin mezarlığına denk düşüyoruz. Guatemala mezarlıklarının hep farklı bir havası var. Rengarenk. Capcanlı. Bir süre burada dolanıp mezarları süsleyen photoshop’lu fotoğraflara göz atıyoruz. Sonrasında da kendimizi turistik olmayan arka sokaklarda buluyoruz.

İki saatin sonunda tekrardan şehrin merkezine döndüğümüzde, bir cafe’nin önünden geçerken Kanadalı Charles ve Josi bize sesleniyor. Bir süre onların yanında oturup bir şeyler içiyoruz. Sonrasında da hostelin yolunu tutuyoruz. Bir süre dinlendikten sonra öğle yemeği yemek üzere Ian ve ben göl kenarındaki restoranlardan birine gidiyoruz. Bir süre sonra Avustralyalı bir kız da bize katılıyor. Bir süre muhabbet ettikten sonra ben Chris ve Kylie ile buluşmak üzere hostele geri dönüyorum.

Sonrasında hep beraber grubun geri kalanının olduğu bir başka hostelin barına geçiyoruz. Son derece güzel tasarlanmış bu hostelde saatlerce oturup oyunlar oynuyoruz, öyle ki zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varmıyoruz. Akşam yemeklerimizi de burada yiyoruz. Yaklaşık beş saat boyunca burada kalıyoruz. Gece son derece keyifli. Uzun zamandır gülmediğim kadar gülüyorum ben. Gecenin kapanışını ise yine ve yeniden Sublime’da yapıyoruz.

24 Aralık 2013, Salı.

IMG_7106

Kahvaltı yaptığımız mekanda türkçe bir referansa denk gelince…

IMG_7095

 

DSC02425

 

DSC02435

IMG_7096

 

San Pedro la Laguna duvarları rengarenk.

 

IMG_7099

DSC02422

DSC02423

 

San Pedro la Laguna pazarından manzaralar.

 

DSC02430

 

Göl kenarından.

 

DSC02434

Panajachel oldukça turistik.

DSC02436

 

 

Noel dolayısıyla mağazaları ve dükkanları bu şekilde dekore ediyorlar.

DSC02440

DSC02444

 

Yaşlı bir çift Atitlan Gölü kenarında kutsal saydıkları yanardağa ibadetlerini gerçekleştiriyorlar.

IMG_7140

IMG_7204

 

Dönüş yolunda.

DSC02464

 

Atitlan Gölü’nün güzelim köpekleri.

DSC02466

Noeli gölde kutlamak mı? Neden olmasın?

Uzun bir aradan sonra rahat bir yatakta yatmanın anlamını ve önemini tekrardan anlıyorum. Ama ne iştir ki, o kadar yorgunluğa ve perişanlığa rağmen adeta bir memur edasında sabahın köründe uyanıyorum. Sadece ben de değil, Chris ve Kylie de aynı durumda. Sabah uyanır uyanmaz herkesin tepkisi de ne yazık ki aynı oluyor: “Biz neden bu saatte uyandık?” Odada çok da oyalanmadan karnımızı doyurmak üzere yakınlarda yer alan minik bir cafe’nin yolunu tutuyoruz. Bu cafe’de duvarlara yazılmış referanslar arasında türkçe bir şeyler bulmak beni oldukça şaşırtıyor. Kahvaltı ise son derece lezzetli. Kahvaltı sonrasında ilk işimiz konakladığımız oteli değiştirmek oluyor. Ben kaldığımız yerden son derece memnun olsam da, bizimkiler biraz daha hareketli ve karakterli bir yer arayışındalar. Biz de göl kenarına kurulmuş parti hostellerinden bir tanesine üç günlüğüne transfer oluyoruz.

Günü ilk etapta sokaklarda biraz dolanarak geçiriyoruz. Deniz kenarından şehrin eteklerine doğru uzanan devasa yokuşu çıkıp oldukça kaotik bir pazara denk geliyoruz. Yol ortasına kurulmuş bu kalabalık pazarda ne ararsanız var. Bir süre pazarın sokakları arasında dolanıyoruz, sonrasında şehir meydanı sayılabilecek bir bölgede yer alan kiliseyi ve kasaba merkezini ziyaret ediyoruz.

Kasabadaki para çekme girişimlerimiz başarılı olmayınca da göl etrafındaki en turistik bölgelerden bir tanesi olan Panajachel’in yolunu tutuyoruz. Panajachel’e gitmek için iskeleden minik turkuaz renginde bir bota biniyoruz. Ben fotoğraf çekerim merakı ile en ön sıraya oturuyorum. Botun dolması yarım saate yakın sürüyor. Sonrasında da hiç de beklemediğim türde bir macera bizi bekliyor. Bot yavaş yavaş yola çıktığında botun tepesinden sarkan bir genç botun önündeki plastik örtüyü kendisine uzatmamı söylüyor. Ben ne için istediğini en başta anlamasam da, sonrasında üstümüzü örtmemiz konusunda bizi uyardığını anlıyorum. Daha botta ilk dakikalarımızı doldurmamışken bir anda sular altında kalıyoruz. Sağdan soldan gelen yoğun su saldırısını bize verdikleri poşet bile korumuyor. Yanımdaki Guatemalalı çocuk ile halimize gülsek mi, ağlasak mı karar veremiyoruz. Bütün yol boyunca arka sıradakilere su gitmesin diye poşeti sabitlemeye uğraşıyoruz. Bir yandan da poşet delik olduğu için yine olan bize oluyor. Yaklaşık kırk beş dakikalık yolculuktan sonra karaya tekrar adım attığımda üstümde kuru tek bir nokta bile yok; fakat işin güzel tarafı güneş tam tepede ve kurumam da zor olmuyor.

Bir süre sokaklarda yürüdükten sonra sonunda denk geldiğimiz süpermarketin içindeki ATM’den para çekebiliyoruz. Şehrin farklı kısımlarında 5B isimli bankamatikten bulunsa da yabancı kartların hiçbiri bu bankamatikte işe yaramıyor. O yüzden farklı bir banka bulmanız gerekiyor. Üstelik noel arifesinde olduğumuz için şehrin genelindeki birçok mekan kapalı. Bir süre turistik sokaklarda gezip hediyelik eşya dükkanlarını ve tezgahlarını gezdikten sonra minik kahve dükkanlarından bir tanesine oturup dilim pastalarımız yanında kahvelerimizi yudumluyoruz. Sonrasında da şans eseri takip ettiğimiz yol bizi ana iskeleden başka bir iskeleye çıkıyor. Burada fazla turist yok, üstelik  göl kenarında yaşlıca bir çift karşılarında bulunan görkemli yanardağa ibadette bulunuyor. Ben bir süre sessizce bir kenarda yer alıp bu ritüeli izliyorum. O kadar yalın, o kadar içten ki.

Sonrasında bize San Perdo la Laguna’ya gidip gitmek istemediğimizi söyleyen bir amcanın sözüne kanıp iskele kenarında yer alan bottaki yerimizi alıyoruz; ama amcanın söylediğinin aksine botumuz on beş dakikada değil, elli dakika içerisinde yola koyuluyor. Geliş yolculuğunun aksine, dönüş yolculuğu oldukça sakin ve olaysız geçiyor. San Pedro la Laguna’ya vardığımızda ise yürüyüş ekibi ile akşam yemeği için buluşmaya sözleşmiş durumdayız; fakat kasaba o kadar küçük ki tekrar tekrar birbirimize rastlayıp duruyoruz sokaklarda.

Akşam yemeği öncesinde birkaç yudum bir şeyler içtikten sonra, meşhur Buddha isimli mekana gidiyoruz. Kanadalı çift bizim için üst katta uzunca bir masaya rezervasyon yaptırmış bile. Noel yemeğini kalabalıkça bir grup oldukça keyifli bir şekilde geçiriyoruz. Alman Sebastian, İngiliz Martin ve Ian, Kanadalı Charles, Josi ve Stephanie, Hollandalı Britt ve Alman Sebastian harika bir grup oluşturuyoruz. Geçen sene Hindistan’da Udaipur’da bir hostelin terasında kalabalık bir grupla ile geçirdiğim noel aklıma geliyor benim.

Yemek sonrasında bizim hostelin göl kenarındaki terasına gidiyoruz. Herkese ücretsiz tekila dağıtılıyor. Muhabbet, oyunlar derken gece yarısı ile beraber göl kenarını dolduran kasabalardan teker teker havaifişekler yükselmeye başlıyor. Görkemli ışık şöleni bir türlü bitmek bitmiyor. Gecenin ilerleyen saatlerinde bizim ekibin deli bir kısmı kendisini gölün sularına atıyor. Bir gece daha karanlığa karışıyor.

Quetzaltenango – Lago de Atitlan, Guatemala.

Standard

23 Aralık 2013, Pazartesi.

DSC02317

Kısa bir yürüyüşten sonra gün doğumunu izleyeceğimiz tepeye ulaşıyoruz.

DSC02339

DSC02350

DSC02352

DSC02360

Gün batımı tüm renkleri ile nefes kesiyor.

DSC02362

DSC02363

DSC02368

Günün son parkuru çıktığımız tepeden iniş şeklinde gerçekleşiyor.

DSC02378

Bu tepeye yerli suratını andırdığı için “Indian Nose” yani “Yerli Burnu” adı veriliyor.

DSC02379

DSC02383

DSC02384

San Marcos la Laguna’ya doğru ilerliyoruz.

IMG_7045

DSC02392

DSC02393

DSC02394

DSC02395

DSC02401

Vardığımız kahve kooperatifinde işçiler çalışırken biz de yürüyüşün yorgunluğunu leziz kahveler ile atıyoruz.

DSC02413

DSC02410

DSC02411

DSC02412

DSC02414

Bölge renkli tekstil ürünleri ile dikkat çekiyor, özellikle doğal yöntemlerle elde edilen renkli iplikler yaygın olarak tekstil ürünlerinde kullanılıyor.

IMG_7066

IMG_7075

Göl kenarından manzaralar.

IMG_7084

Gün batımını Sublime’de yapıyoruz.

IMG_7093

Konakladığımız hostelde tuvaletlerde klozet oturağı olmadığı için kapının arkasına yazılan yazı beni gülümsetmeye yetiyor: “Klozet oturağı nerede, yo?”

Sabah daha havada aydınlanma belirtisi bile yokken uyanıyoruz. İşte işin en zor kısımları bu dakikalar. Sert yerde uyumanın ve önceki günün yürüşlerinin etkilerini vücudumdaki her parçada ayrı ayrı hissediyorum. Ana yola çıkıp bir süre karanlık içerisinde ilerliyoruz. Benzinliğe vardığımızda da iki polis bize eşlik etmek için hazır bekliyor. Bölge görece tehlikeli olduğu için turist polisleri yürüyüşe çıkanların güvenliğinden emin olmak istiyorlar; tabii küçük bir bahşiş karşılığında.

Bir buçuk saat kadar çok da zor olmayan, dik eğimli bir tepeyi çıkıyoruz. Havada hala aydınlanma belirtileri yok. Sonunda gün doğumu izleyeceğimiz noktaya vardığımızda ise herkesin nefesi kesiliyor. İki buçuk gündür ulaşmaya çalıştığımız göl tüm görkemi ile alacakaranlıkta önümüzde serili bekliyor. Uyku tulumlarımızı ve matlarımızı çıkarıp kendimize yerlerimizi ayarlıyoruz. Rehberler bu noktada bize sıcak çikolata servisi yapıyorlar. Gün teker teker açılan tonları ile kendisini belli etmeye başladığında ise bütün zorluklara değdiğini anlıyorum ben. Karşımda duran manzara o kadar güzel ki, gözlerim doluyor. Burada hava iyice aydınlanana kadar iki üç saat kadar oyalanıyoruz, kahvaltılarımızı yapıyoruz, sonunda da yürüyüşümüzün bitiş noktası olan kasabaya doğru oldukça zorlu bir iniş parkuru başlıyor.

Bu parkur sırasında etrafımızı çevreleyen manzaralarda kendimizi kaybediyoruz. Sürekli olarak denk geldiğimiz kahve tarlaları ise cabası. Öğlene doğru varmak istediğimiz kasabaya ulaşıyoruz. Molamızı da yerel kahve üretimi yapan bir kooperatifde yapıyoruz. Önümüzde serili olan geniş alanda kahve çekirdeklerini yıkanırken ve ayıklanırken izlerken, ısmarladığımız kahvelerin tadına doyum olmuyor. Yol kenarındaki teyzeden aldığımız kabak tatlıları ise işin artısı oluyor. Sohbet muhabbet bir yana benim içim içime sığmıyor, sonunda yürüyüşü tamamlamışız çünkü.

Moladan sonra bir on beş dakika daha yürüyüp yemeğimizi yiyeceğimiz ufak binaya geliyoruz. Burada çantalarımızı boşaltıp ödünç aldığımız eşyalarımızı veriyoruz, yerel yemekleri mideye indiriyoruz ve üç günü beraber geçirdiğimiz ekibe veda edip göl etrafında bir süre konaklayacağmız San Pedro la Laguna’ya doğru yola koyuluyoruz.

Göl etrafındaki en turistik kasabalardan biri olan San Perdo la Laguna’ya geldiğimizde ilk işimiz güzel bir hostel bulmak oluyor. Chris, Kylie ve ben ucundan azıcık da olsa gölü gören bir oda kiralayıp kendimizi üç günün kirini üzerinden atmak üzere duşlara atıyoruz. Duştan çıktıktan sonra ben tam anlamıyla üstümden bir fil kalkmış gibi hissediyorum.

Duş sonrasında yürüyüş sırasında tanıştığımız ve San Pedro la Laguna’da konaklayacak olan diğer ekibe de haber verip göl kenarında yeni kurulmuş ve 26 yaşında ABD’li bir çocuk tarafından işletine Sublime isimli bara yemek öncesi içkiler için gidiyor. Göl kenarında yakılmış ateş etrafında son derece keyifli muhabbet ediyoruz. Güzel insanlar, güzel ortam, güzel hava bir anda üç günün yorgunluğunu da alıp götürüyor. Sonrasında yemek için yakınlardaki bir barda mola versek de gecenin kapanışını yine bu Sublime isimli barda yapıyoruz. Bazı geceler hep hatırlanmak için var ya, onlardan bir tanesi işte.

22 Aralık 2013, Pazar.

DSC02295

IMG_6890

IMG_6927

IMG_6933

Mısır tarlalarının arasından geçiyoruz.

IMG_6894

Denk geldiğimiz kasabalarda ufaklıklar bizi karşılıyor.

IMG_6950

IMG_6952

IMG_6956

IMG_6961

IMG_6963

IMG_6972

IMG_6964

Yürüyüşten manzaralar.

IMG_6967

IMG_6969

IMG_6973

Ölüm Tarlası’ndan manzaralar.

IMG_6975

IMG_6980

Günün en keyifli dakikaları. Bütünün günün yürüyüşü sonrasında ateş etrafında muhabbet!

Sabah 06:00’da uyanıyoruz. Gece herkes için oldukça zor geçiyor. Sert yerlerde yatmaya yolculuk boyunca alışmış olsam da, on saatlik yürüyüş sonrasında ister istemez güzel bir sıcak duş ve yumuşak bir yatak aradığım ilk şeyler oluyor. Sabah uyanıp hızlı hızlı çantalarımızı hazırlıyoruz. Sonrasında da kasabanın sayılı restoranlarından biri olan minicik bir odaya giriyoruz. Burada bize kahvaltı servisi yapılıyor: Tortilla ekmeği, fasulye, yumurta ve oldukça bol şekerli bir kahve. Kahvaltı sonrasında hazırlanmamız için biraz vakit veriliyor. Sonrasında da tekrardan yola koyuluyoruz.

Ben içten içe bugünün bir öncekinden daha kolay olacağına inansam da, hayallerimin boşa çıktığını yol sırasında öğreniyorum. İkinci günün yürüyüşü de yaklaşık dokuz saat kadar sürüyor. Sürekli olarak kendimi motive etmeye çalışıyorum. Bacaklarım bir önceki günün yorgunluğunu belli noktalarda taşıyamaz hale geliyor, kalbim bütün pompaladığı kanı ortalığa saçacakmış gibi hissettiriyor, sırtımdaki yük giderek daha da ağırlaşıyor ve ben tekrar tekrar bu işkenceyi kendime neden yaptığımı soruyorum. Yürüyüşün ilk kısmında yemyeşil tepelerde uçsuz bucaksız uzanan mısır tarlaları arasından geçiyoruz. Bu sırada rehberlerden bir tanesi fenalaşıyor ve geri dönüyor. Böyleye yürüyüşün ilk kaybını veriyoruz. 2-3 saatlik daha yürüyüşe devam ettikten sonra minik bir kasabaya varıyoruz. Burada mola verdiğimiz markette herkes dondurmalara saldırıyor. Herhalde iki günün en lezzetli tadı bu dondurmalar oluyor herkes için. Burada ikinci kaybımızı da veriyoruz. Gruptaki Guatemalalı Desree’nin dizleri artık baskıyı kaldıramayınca rehberlerden biri ile bir sonraki durağımıza araç yardımı ile gitmek üzere yanımızdan ayrılıyor.

Biraz daha ilerleyip kocaman bir tepeyi aştıktan sonra “Record Hill” yani “Rekor Tepesi” adı verilen bölgeye geliyoruz. Burası oldukça dik ve zigzag bir patikadan zirveye çıkacağımız bir tepe. Anlatılana göre herkes burada kendi rekorunu kırmaya çalışıyor. Rekorun Guatemalalı bir adamda olduğu ve kendisinin tepeyi 9 dakikada çıktığı söyleniyor. Tahmin edilebileği gibi benim tepeyi çıkmam 25 dakika civarında sürüyor. Tepeye sonunda kan ter içinde ulaştığımda ise bizimle beraber yürüyen iki on yaşında kafadarın tepeyi on dakika çıktıklarını öğreniyorum. Ben tepeyi çıktıktan sonra her şeyin rahatlayacağını sansam da, tepe sonrasında iki üç saat kadar daha dağ bayır tırmanmaya devam ediyoruz. Sonunda görece düz bir alan geldiğimizde ise öğle yemeği molası veriyoruz. Molada ben on dakika kadar gözlerimi kapıyorum, gözlerimi açtığımda ise mola bitmiş bile.

Sonrasında iniş parkuru başlıyor ve sekiz kere geçeceğimiz nehrin kıvrımlarına ulaştığımızda sandaletlerimizi giyiyoruz. Benim için bütün yürüyüşün en keyifli dakikaları bu yollar oluyor. Bütün yol boyunca puslu bir hava eşliğinde tarlaları, ayçiçeklerini, rengarenk kuşları geçiyoruz. Günün en son parkurunu ise “Ölüm Vadisi” adı verilen sisler altındaki bir mısır tarlası arasından tırmanarak yapıyoruz. Öyle ki ben etrafa ağzım açık bakmaktan sona kalıyorum yine. Arkadan gelen Brandon topluyor beni sonrasında.

Ana yola çıktığımızda ise sisler arasından konaklayacağımız eve kadar bir yarım saat daha yürüyoruz. Vardığımız bu ufak kasaba tamamen sisler altında kalmış. Burada bir aile bize evlerini açıyor ve ev içerisinde bulunan geniş odada konaklamamıza izin veriyor. Üstelik eve girdiğimizde bizi taze sıkılmış meyve suları ile karşılıyorlar. Akşam yemeğini uzun zaman sonra yediğim en lezzetli tavukları mideye indirerek yapıyorum. Herkes halinden son derece memnun. Uyumadan önce kapanışı evin bahçesinde yakılan ateşin etrafında marşmelovları ateşte pişirerek ve muhabbet ederek yapıyoruz. Her şey tam da olması gerektiği gibi. Ertesi gün 04:30’te yola çıkacağımız için çok da oyalanmadan yatakların yolunu tutuyoruz.

21 Aralık 2013, Cumartesi.

IMG_6732

Üç günlük yürüyüşümüz başlasın!

IMG_6733

IMG_6737

IMG_6741

IMG_6753

Alaska adı verilen düzlüğe vardığımızda ortam bir anda değişiyor.

DSC02235

DSC02242

IMG_6793

Yol boyunca nefes kesen manzaralara tanık oluyoruz.

IMG_6801

IMG_6799

DSC02250

DSC02253

DSC02254

Bulut Ormanı’nda bir anda etrafımızı sis kaplıyor.

IMG_6817

IMG_6819

IMG_6828

DSC02262

DSC02264

IMG_6831

IMG_6838

IMG_6848

IMG_6846

Geceyi geçireceğimiz Belediye Binası.

IMG_6849

IMG_6850

Kasabada minik bir meydan dışında başka hiçbir şey yok.

IMG_6864

IMG_6855

IMG_6859

Şehrin kilisesinde çocuklar tarafından İsa’ya yazılmış mektuplar duvarları süslüyor.DSC02266

DSC02294

Bizim için hazırlanan minik gösteriden manzaralar.

Sabah soğuk ve kapalı bir cumartesi gününe saat 06:00’da uyanıyorum. Kylie ve Chris, beni kapımın önünde bekliyor ve beraber Quetzaltrekkers’ın ofisine doğru ilerliyoruz. Önümüzde bizi bekleyen tam tamına üç günlük bir yürüyüş var. Quetzaltrekkers ofisine vardığımızda ise hep beraber kahvaltı yapıp beraber yürüyürüşü yapacağımız ekiple tanışıyoruz. Benim adam akıllı ilk uzun yürüyüşüm olacağı için oldukça heyecanlıyım, bir yandan da ne ile karşılaşacağımı bilmiyorum. Üstelik son bir senedir bol bol şehir içlerinde yürüsem de spor namına hiçbir hareket yapmamışım. Bu nedenle kondisyonumdan da şüphe duyuyorum.

Kahvaltıdan sonra hazırlanıp yavaş yavaş yola koyuluyoruz. Yürüyüşe yarım saat uzaklıktaki bir kasabadan başlayacağımız için ilk etapta pazar sabahının ilk saatlerinde şehir yavaş yavaş uyanırken sırt çantalarımız ile kalabalık bir grup olarak otobüs istasyonuna kadar yürüyoruz. Herkes bize bakıyor normal olarak. Otobüs istasyonuna vardığımızda ise meşhur tavuk otobüslerden bir tanesine sırt çantalarımızı yükleyip yola koyuluyoruz.

Saatler 08:00’i gösterdiğinde ise on saat süren yürüyüş maceramız başlıyor. Bu on saat boyunca yarım saat, kırk dakika kadar yürüyüp mola veriyoruz düzenli aralıklarla. Yol çok da kolay olmayan bir parkuru takip ediyor. En başlarda hafif eğimli bir alanı geçsek de, bir iki saat sonunda kayalıklar arasından tırmanış başlıyor. Bu etap aynı zamanda üç günlük yolculuğun en zorlu kısmını oluşturuyor. Üstelik sırtımızda taşıdığımız yaklaşık on kiloluk sırt çantaları, uyku tulumları ve matlar da duruma çok yardımcı olmuyor. Bir noktada rengimin mor olduğuna eminin. Kalbim o kadar hızlı atıyor ki belli noktalarda, sanki patlayacakmış gibi hissediyorum.

Zorlu parkur sonrasında Alaska adı verilen düzlüğe geliyoruz. Bir anda renk ve atmosfer değişiyor. Buradan sonra minik kasabaların arasından geçiyoruz. Denk düştüğümüz çocukların çığlık çığlığa kahkahaları arasında. Kasabanın içinden geçtikten sonra bu sefer “Cloud Forest” yani “Bulut Ormanı” adı verilen bölgeye geliyoruz. Burada tamamen sisler altında kalmış bir tepe bizi karşılıyor. Tepeyi çıkışta ve inişte birbirinden oldukça farklı iki atmosfer ile karşılaşıyor. İlk bölge tamamen tarım ürünleri ile doluyken, iniş parkurunda yüksek ağaçların arasından geçiyoruz. Ortam o kadar mistik ki, bir bulutun içine hapsolmuşuz hissinden kurtulamıyorum ben.

Sonrasında yemek molası veriyoruz. Yemek molasında bizimle beraber gelen dört rehber kolları sıvayıp hemen yemekleri hazırlıyorlar. Son derece basit yemekler olsa da herkesin karnını doyurmaya yetiyor da artıyor bile. Sebze, pilav ve guacamole. Görecece uzunca bir öğlen yemeği molasıdan sonra bu sefer yokuş aşağı olan parkurumuz başlıyor. Bu son tepeyi de indikten sonra geceyi geçireceğimiz kasabanın bulunduğu alana varıyoruz. Tabii ki yürüyüşün zorluğu burada bitmiyor. Dik eğimli bir yol üzerinden iki saat kadar gün batımında ilerliyoruz. Sonunda konaklayacağımız alana geldiğimizde ise ben derin bir oh çekiyorum içimden.

Gece için kalmayı planladığımız yer minik bir kasabanın boş olan Belediye Binası içerisinde yer alan genişçe salon. Şehirde etrafında iki dükkan bulunan geniş bir meydan, Belediye Binası ve kiliseden başka hiçbir şey yok. Öyle ki, korku filmi çekmeye kalkışsanız çekilir. Sokakta insan bile yok. Belediye Binası’na girince herkes yerini belirleyip matlarını ve uyku tulumlarını seriyor. Kylie ile ben minik kasabayı keşfe çıkıyoruz. Meydanı ve kiliseyi ziyaret ediyoruz. Döndüğümüzde ise rehberlerin yemek hazırlıkları devam ediyor. Yemeğimizi yedikten sonra kasabadaki bir evde bizim için küçük bir yerel gösteri hazırlandığını söylüyorlar. Herkes son derece halsiz olsa da merakla bu evin yolunu tutuyoruz. Sokaklarda elektrik olmadığı için herkes fenerler ve cep telefonları ile yolu aydınlatmaya çalışıyor. Eve vardığımızda ise kostümleri ile yerel bir efsaneyi müzikler ve danslar eşliğinde bize sunmak için hazır bekleyen on kişilik bir grupla karşılaşıyoruz. Günü kapatmak için son derece keyifli bir yöntem oluyor bu minik gösteri.

On saat boyunca yürümek, yürüyüş sırasında bize eşlik eden yirmi küsür kişi ile teker teker tanışmak, sohbet etmek… Benim için gereğinden uzun bir gün oluyor. Gösteri sonrasında erkenden uyku tulumum içerisindeki yerimi alıyorum. Ertesi gün 06:00’da uyanacağımızın bilinci ile erkenden uyuyorum.

Quetzaltenango, Guatemala.

Standard

20 Aralık 2013, Cuma.

Okul sonasında odama dönüp bir sonraki gün çıkacağımız trekking turu için eşyalarımı hazırlıyorum. Bir sonraki hafta İspanyolca okuluna bir hafta noel tatili arası veriyorum ve cumartesi sabahı 06:15’te Atitlan Gölü’ne üç günlük bir yürüyüşe çıkıyorum. Alman kaşif Alexander von Humboldt bu gölü “dünyanın en güzel gölü” diye tanımlamış zamanında. Saat 17:30 olduğunda da Kylie ve Chris beni almaya geliyor. Sonrasında da Quetzaltrekkers isimli gönüllü yürüyüş turları ayarlayan ofisin yolunu tutuyoruz. Bu organizasyon tamamen gönüllülük üzerine işliyor üstelik. Kazandıkları para ile bölgede iki yüzden fazla çocuğun eğitimine destek veriyorlar.

Quetzaltrekkers’ın ofisine gittiğimizde ise en başta bize yürüyüş rotası hakkında detaylı bilgi veriliyor, yürüyüş için yanımızda taşımamız gereken eşyalar dağıtılıyor, uyku tulumları ve matlar seçiliyor. Beraber yürüyüşe çıkacağımız yirmi kişilik grubun üyeleri ile tanışıyoruz. Grupta resmen her yaştan, her türden insan var. ABD’li bir aile 10 yaşında kızları ile gelmiş, biri Guatemalalı biri ABD’li olan dünürler iki çocuklarını kapıp gelmişler vs. Yani bizi oldukça eğlenceli bir haftasonu bekliyor.

Toplantıdan sonra ertesi gün 06:15’te ofiste buluşmak üzere ayrılıyoruz.

Yürüyüşün tahminimce şöyle bir şey olacağını düşünüyorum:

19 Aralık 2013, Perşembe.

IMG_6656

IMG_6711

Öğlen arasında hep beraber, yaptığımız yemekleri yiyoruz, bir perşembe günü geleneği olarak. Ders çıkışında ise yine şehirde en sevdiğim yer olan Cafe Baviera’ya gidiyorum. Saatin ne çabuk geçtiğinin farkına bile varmadan 3-4 saate yakın burada kalıyorum. Cafe’den hava kararmaya yakın çıkıyorum, şehir merkezinde yine anlamlandıramadığım kutlamalar devam ediyor. Belediye binasının önünde bir grup şarkılar söylüyor. Bir süre onları izleyip odama geri dönüyorum.

18 Aralık 2013, Çarşamba.

IMG_6637

IMG_6642

IMG_6646

IMG_6651

Engelli çocuklar merkezinin arkasında yer alan ormandan.

Ders çıkışında 4-5 kişilik bir grup şehrin eteklerinde yer alan “Hermano Pedro” isimli bir merkeze gidiyoruz yürüyerek. Fransızlar tarafından desteklenen ve aynı zamanda bir okulu da bulunan bu merkezde engelli çocukların bakımı yapılıyor. Merkezde aileleri tarafından bakılamayan 75 çocuğa bakılıyor. Her yer pırıl pırıl, çalışanlar son derece ilgili. Merkeze girerken daha önceden aldığımız kuru yiyecek, bebek bezi ve diğer hijyenik ürünleri görevlilere teslim ediyoruz. Belli konularda uyarılıyoruz. Çocukların saçımı çekmesine fırsat vermemek için saçımı toplamam isteniyor.

İlk olarak merkezin arkasında yer alan devasa ormanı ve orman içerisinde bulunan ibadet yerlerini geziyoruz. O kadar huzurlu ki, Quetzaltenango’da böyle bir merkezin yer aldığına çok da inanasım gelmiyor benim. Ormanda bir süre gezip merkezin hikayesini dinledikten sonra da çeşitli yaş gruplarından farklı seviyelerde zihinsel engele sahip olan bu çocuklarla yemek aralarında bir süre oynamaya çalışıyoruz. Durum herkes için oldukça zorlayıcı oluyor. Sürekli gelip beni öpen, elimi bırakmayan bu ufaklıklara rağmen duygularımı pek kontrol edemiyorum, kimse edemiyor. Belirli aralıklarla salondan dışarı çıkıp mola verme ihtiyacı duyuyoruz. Kocaman bir salonda bazıları tül örtülerden oluşan bölmelerinden arkasında, bazıları yemek masalarının etrafında, salona gelmiş yabancılardan çekinen; ama aynı zamanda da ilgi bekleyen onlarca minik çocuk. Hele aralarında down sendromlu bir tanesi var ki, on saniyede bir gelip bana sarılıyor ve beni öpüyor. Bir saate yakın merkezde kalıyoruz.

Merkez sonrasında herkesin modu oldukça düşmüş durumda ayrılıyoruz. Ben bir süre sokaklarda yürüyorum, denk geldiğim kadınlar tarafından işletilen hediyelik eşya mağazalarını kolaçan ediyorum. Bir gün daha garip duygular ile sona eriyor.

17 Aralık 2013, Salı.

IMG_6725

IMG_6626

Bu şehrin yabancılar ve yereller arasında denge kurabilen, yabancılara hitap ederken yerelliğini bozmayan bir yapısı var. Bu yüzden iki gün kalacağım dedikten sonra iki ay kalmaya karar verdim.

Okuldan sonra şehrin cafe’lerinden bir tanesine gidip tüm Ankara’dakiler le konuşmaca, mail’lara ve mesajlara cevap vermece, blog yazmaca derken gün akıp gidiyor. Zaman ne çabuk geçiyor.

16 Aralık 2013, Pazartesi.

IMG_6715

Evimizin girişinde bol ışıklı çam ağacımız ve Guatemalalıara özgü İncil’den öğeler barındıran minik sahnemiz noel kutlamaları dolayısıyla kuruldu bile.

Dünya turundayken pazartesi sendromu yaşanır mı? Yaşanırmış. Her pazartesi okula gideceğimi bilerek o kadar zor uyanıyorum ki, bunun başka bir açıklaması yok. Dersimin başlamasına tam tamına yirmi dakika kala yataktan çıkıp, genelde on dört dakikada hazırlanıp, altı dakikada da okula yürüyorum.

Üstelik bu hafta bir önceki haftalardan farklı olarak İspanyolca ders saatimi günde altı saatten beş saate düşürüyorum; çünkü son bir saatin yorgunluğun etkisi ile hiç de verimli geçmediğini fark ediyorum. Ders çıkışı odada oyalanmaca ve 19:15’te yoga dersi. Yeniden ritüellere sahip olunca bu kadar sevineceğimi tahmin bile edemezdim.