Mexico City, Meksika.

Standard

 

 

 

9 Kasım 2013, Cumartesi.

DSC00283

Jardin de la Bombilla’da yer alan “Monumento a Alvaro Obregon”.

DSC00286

DSC00287

 

Ölülerin Günü kutlamalarından kalma iskeletler şehrin her tarafını süslüyor.

DSC00289

DSC00290

 

DSC00312

 

Yerel sanatçılar, resimlerini ve sanat eserlerini ziyaretçilerin beğenisine sunuyor.

 

DSC00313

 

San Angel bölgesinde her cumartesi günü düzenlenen “Bazar Sabado”dan rengarenk manzaralar.

 

DSC00296

 

“Museo Casa del Risco”da yer alan mozaik ve porselenle süslenmiş devasa çeşme.

DSC00300

DSC00306

 

“Museo Casa del Risco”dan.

DSC00315

 

Iglesia San Jacinto.

DSC00318

DSC00320

DSC00321

DSC00322

DSC00325

 

San Angel’in bol renkli ev detayları.

 

DSC00326

“Museo Casa Estudio Diego Rivera y Frida Kahlo”. Mavi olan ev Frida Kahlo’ya, beyaz olan Diego Rivera’ya ait. İki ev arasında geçiş mevcut.

DSC00328

DSC00329

DSC00330

DSC00334

DSC00335

DSC00336

DSC00337

DSC00338

 

Diego Rivera’nın yatağı.

DSC00340

DSC00342

 

Evin Diego Rivera’ya ait kısmından detaylar.

 

 

Mexico City’deki son günüm. Günü değerlendirmek üzere sabah kahvaltı sonrasında San Angel mahallesine gitmeye karar veriyorum San Angel, şehir merkezinin 12 kilometre güneybatısında yer alıyor. Mahallede her Cumartesi günü düzenlenen el işleri pazarı yüzlerce ziyaretçiyi her hafta bu bölgeye çekiyor.

Kahvaltı sonrasında önce otobüs sonra da metroya binerek Bombilla istasyonuna gidiyorum. Sonrasında da istasyondan bölgenin merkezinde yer alan Plaza San Jacinto’ya kadar olan yolu yürüyorum. Meydana vardığımda rengarenk bir ortam beni karşılıyor. Ana meydana kurulan tezgahlarda yerel sanatçılar el yapımı eserlerini, tablolarını satıyorlar. Meydanın biraz daha ilerisinde yer alan çadıların içine kurulmuş geniş el işleri pazarında ise birbirinden farklı ürünler, takılar, hediyelik eşyalar, tekstil ürünleri satılıyor. Pazar son derece kalabalık.

Pazar etrafında bir süre dolandıktan sonra bölgede yer alan “Museo Casa del Risco”ya uğruyorum. Bu tarihi evin avlusunda muazzam bir çeşme yer alıyorum. Mozaiklerle ve çin porselenleri ile süslenmiş bu devasa çeşmenin yanı sıra, binanın farklı odalarında farklı sergilemeler yer alıyor. Üst katında ise Barok Meksika ve Orta Çağ Avrupa resimleri yer alıyor

Bir sonraki durağım Frida Kahlo’yu anlatan filmden de hatırlayabileceğiniz “Museo Casa Estudio Diego Rivera y Frida Kahlo” oluyor. Arkadaşları mimar ve ressam Juan O’Gorman tarafından tasarlarnmış bu bina iki yapıdan oluşuyor. Diego Rivera’nın yaşadığı beyaz ev ve Frida Kahlo’nun yaşadığı mavi ev. Çiftin 1934-1940 yılları arasında yaşadığı bu evde Diego Rivera’nın beyaz evini ziyaret edip stüdyosuna tanık olabiliyorsunuz; fakat Frida Kahlo’nun mavi evi sadece belirli dönemlerde sergilemeler olduğunda ziyaretçilere açılıyor. Bu stüdyo Plaza San Jacinto’nun bir kilometre kuzeyinde yer alıyor.

Müzeyi gezdikten sonra çok geç olmadan eve dönüyorum. Çünkü günlerden Cumartesi ve Micheal ve Liana’nın akşam Büyükelçilik tarafından düzenlenen bir baloya katılmaları gerekiyor. Çocuklara bakıcılık yapmak da bana düşüyor. Birbirinden akıllı (muhtemelen benden de akıllı) bu iki afacanla nasıl başa çıkacağımı kara kara düşünürken, Liana akşam için yakınlarda yer alan alışveriş merkezine gitmemizi öneriyor. Evde Liana ve Micheal hazırlanırken biz de komik komik fotoğraflar çekiyoruz. Hava kararmaya yakınken, Cunningham’ların baloya gitmeleri ile çocuk bakıcılığı maceram da başlıyor. Biraz muhabbet edip komik komik fotoğraflar çektikten sonra alışveriş merkezine gitmeye karar veriyoruz.

Ama Büyükelçilik sadece belli taksi firmaları ile anlaştığı için telefonla taksi ayarlamamız gerekiyor. İşte benim için soğuk terler döktüğüm nokta bu anda başlıyor. Taksi firmasını arıyorum, İspanyolca derdimi anlatıyorum, taksi istiyorum, adresi veriyorum. Kadın beni anlamıyor. Ben de kadını anlamıyorum. Her şeyi çok net söylediğimi düşünsem de bir yerde takılıyoruz. Bir on dakika bekliyoruz, ne gelen var, ne giden. Sonrasında ben çakallık yapıp Joseph ve Ana Maria’ya aratıyorum. İkisinin İspanyolcası da benimkinden oldukça iyi. Ama tabi iki küçük çocuk taksi firmasını arayıp taksi isteyince biraz da telefon işletmesi yapıyormuş gibi geliyor herhalde görevlilere. Gene anlaşamıyoruz. Bu sefer ben listedeki başka bir firmayı arıyorum, çok az İspanyolca konuştuğumu acilen taksiye ihtiyacımız olduğunu belirtiyorum. On dakika sonra taksi kapımıza geliyor. Ben derin bir nefes alırken alışveriş merkezinin yolunu tutuyoruz.

Tabii ki Amerikalı aile geleneği olarak Applebee’s gidiyoruz. Çocuklar burada menüde olanları yemek istemiyorlar, onlar için ayrıca yemek istiyoruz. Arada boyama yapmaları için kağıtlar getiriyorlar. Joseph bunları beğenmiyor, eve gidip playstation oynamak istediğini söylüyor. Ana Maria ise halinden son derece memnun. İçinde hiçbir şey olmayan hamburgerini yedikten sonra üstüne bir de buzlu içecek istiyor. Ben de isteğine uyup alıyorum. E bu da sonrasında midesinin bulanmasına neden olmasın mı? Daha iki üç saat olmamışken çocuk bakmanın zorlukları tüm renkleri ile geliyor.

Şükürler olsun ki gece çok uzun sürmüyor da yemek sonrasında biraz televizyon izledikten sonra eve geri dönüyoruz ve çocukların uyku saati gelene kadar oyun oynuyoruz. Uyku saatleri gelince de yataklarına yatırıyorum. Fakat Ana Maria, benim yanımda yatmak istiyor. Ben de kırmayıp yanımda yatmasına izin veriyorum. Uzun bir günün sonunda yatağa kafamı koyar koymaz uykuya dalıyorum.

8 Kasım 2013, Cuma.

DSC00012

DSC00015

DSC00018

 

Rengarenk kayıklar yolcularını bekliyor.

DSC00021

DSC00022

DSC00038

DSC00051

DSC00069

DSC00071

 

Xochimilco kanalları arasında yolculuk.

DSC00073

“Isla de Muñecas”a yani Oyuncak Bebek Adası’na hoşgeldiniz!

DSC00074

DSC00076

DSC00077

DSC00079

DSC00084

DSC00085

DSC00086

DSC00087

DSC00091

DSC00094

DSC00095

DSC00102

DSC00103

DSC00104

DSC00105

DSC00107

DSC00108

DSC00112

DSC00113

DSC00114

DSC00115

DSC00116

DSC00117

DSC00119

DSC00120

DSC00122

DSC00127

DSC00128

DSC00129

DSC00130

DSC00131

DSC00132

DSC00133

DSC00134

DSC00135

DSC00137

DSC00138

DSC00139

DSC00140

 

Adanın kedileri.

DSC00166

DSC00170

DSC00181

 

Xochimilco kanalları.

DSC00186

 

Frida Kahlo’nun Mavi Ev’i.

DSC00190

DSC00191

DSC00192

 

 

DSC00195

 

DSC00209

 

Leon Trostky’nin bir dönem konakladığı oda.

DSC00206

DSC00211

DSC00212

DSC00213

DSC00216

 

Evin mutfağından.

DSC00225

DSC00226

Frida Kahlo’nun stüdyosu.

DSC00232

 

DSC00230

DSC00233

 

Frida Kahlo’nun ev içerisinde iki odası bulunuyor. Bir tanesi günlerini, bir tanesini de gecelerini geçirdiği.

DSC00237

DSC00240

 

Evin dış cephesi.

DSC00242

DSC00245

 

Mavi Ev’de Frida Kahlo’nun kişisel eşyalarına da yer veriliyor.

DSC00261

 

Coyoacan’dan.

DSC00263

DSC00265

 

El işleri pazarı.

DSC00266

 

Meydanı çevreleyen restoran ve cafe’lerde canlı müzik devam ediyor.

DSC00270

 

Bölgenin simgesi haline gelmiş çakalların bulunduğu havuz.

 

DSC00274

DSC00278

DSC00280

 

Coyoacan’dan görüntüler.

Bugün yolculuk boyunca beni en heyecanlandıran günlerden bir tanesi oluyor. Yıllar önce bir belgeselde izlediğim “Isla de Muñecas”ı yani Oyuncak Bebek Adası’nı ziyarete gideceğim. Bu adanın o kadar enteresan bir hikayesi var ki. Anlatılana göre buranın yerlisi Don Julian Santana Barrera kanallardan birinde boğulmuş bir kız çocuğu bulmuş. Onu kurtaramamış olmanın getirdiği suçluluk ile biraz olsun ölen kızın ruhunu rahatlatmak için kanalda bulduğu oyuncak bebekleri adadaki ağaçlara asmaya başlamış. Elli yıl boyunca, 2001’deki ölümüne kadar Don Julian bebekleri toplamaya devam etmiş. Bazıları Don Julian’ın küçük kızın ruhu tarafından ziyaret edildiğine inanıyor. Günümüzde, adeta korku filminden fırlamış bu adacık, bu ortamı görmek ve solumak isteyenleri kendisine çekiyor. İşin en enteresan tarafı da Don Julian’ın 2001’de kızın öldüğü noktada boğularak can vermiş olması. Adaya gitmek ise ne yazık ki pek kolay değil. Bu yüzden sabah erkenden kahvaltı sonrasında yola koyuluyorum.

Bu adacık Xochimilco adı verilen, Mexico City’nin güneyinde yer alan iç içe geçmiş kanalların bulunduğu bölgede yer alıyor. Aztek döneminden beri bölgede yaşayanlar için önemli bir tarım alanı olan kanalların 180 kilometre kadarı günümüze ulaşmış. 1987’de UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne giren bu kanallar Mexico City’nin farklı bir yönünü görmek isteyenler için ideal bir alternatif sunuyor.

Bölgeye gidebilmek için önce otobüsle Chapultepec bölgesine varıyorum. Buradan da iki metro hattı ve bir de “light train” adı verilen hattı kullanarak Xochimilco istasyonuna varıyorum. İstasyona vardığımda bir taksiye atlayarak Embarcadero Cuemanco’ya ulaşıyorum. Bu bölgeye vardığımda yüzlerce yan yana sıralanmış renkli 14-20 kişilik kayıkların yer aldığını görüyorum. Bu kayıklara “trajineras” adı veriliyor. Normalde 200 peso karşılığında bir saatlik tur ayarlayabiliyorsunuz. Benim gitmek istediğim adaya ise gidiş geliş dört saat olduğu için maliyet 1200 pesoya kadar çıkıyor. Ben de buraya kadar gelmişken ve bu kadar merak ederken fiyatı yüzünden caymamaya karar verip bir kayık ile anlaşıyorum. Neredeyse 20 kişilik kayıkta bir tek ben varım, bir de kayığı kocaman bir sopa ile kan ter içinde yönlendiren görevli.

İki saat boyunca rüya gibi yansımaların ve nefes kesen manzaraların içinden geçiyoruz. Sadece doğanın sesi yankılanıyor etrafta. İki saat sonunda Oyuncak Bebek Adası’na varıyorum. Adayı uzaktan görmek bile aslında ne kadar sıra dışı bir yere geldiğimin sinyallerini veriyor. Adayı kaplayan ağaçların dallarından, yapıların dış cephelerinden eski, saçları kopmuş, gözleri çıkmış, kolları bacakları kopmuş korkutucu bebekler sarkıyor. Adaya adımımı attığımda beni sayısız kedi ve yaşlı bir amca karşılıyor. Amca bana adanın tarihini kısaca anlatıp adayı gezdirdikten sonra beni tek başıma bırakıyor manzarayı doya doya soluyabileyim diye.

Bir saate yakın adada kalıyorum. Ne hissettiğimi ifade etmeme sözlerim yetmez. Hayatım boyunca bulunduğum en garip ve en korkutucu yerlerden birindeyim. Bir yandan adayı bu hale getiren Don Julian’ı hayal etmeye çalışıyorum. Aklım hayalim almıyor. Tüyler ürpertici bir deneyimden sonra da kayıktaki yerimi alıp aynı büyüleyici manzara ve düşünceler eşliğinde kayığa bindiğim bölgeye geri dönüyorum.

Embarcadero Cuemanco’dan ana yola kadar olan yolu yürüdükten sonra bir otobüs istasyonuna gidiyorum ve Coyoacan bölgesine direk giden bir otobüse atlıyorum. Coyoacan, Nahuatl dilinde “çakalların bölgesi” anlamına geliyor. Zaten bölgenin göbeğinde çakalların bulunduğu bir havuz yer alıyor. Şehir merkezinin on kilometre güneyinde yar alan bu mahalle, koloni dönemine ait sokakları, rengarenk cafe ve restoranları, butikleri ve canlı atmosferi ile dikkat çekiyor. Bölgenin bu kadar ünlü olmasındaki en önemli etken ise Leon Trotsky ve Frida Kahlo’nun bir dönem burada yaşamış olması. Bu iki ev de şimdi muhteşem müzelere ev sahipliği yapıyor.

Ben ilk olarak “La Casa Azul”a yani “Museo Frida Kahlo”ya, Frida Kahlo’nun doğduğu, büyüdüğü ve öldüğü evine gidiyorum. Mavi ev, 1904 yılında inşa edilmiş. Frida Kahlo, 1907 yılında bu evde doğmuş ve büyümüş. Hayatının farklı dönemlerinde bu eve tekrar tekrar gelse de, 1929 – 1954 yılları arasında Diego Rivera ile bu evde yaşamış. Bu küçük; ama etkileyici detaylar ile dolu ev günümüzde Mexico City’de en çok ziyaret edilen müzelerin başında geliyor. Ev içerisinde Frida Kahlo ve Diego Rivera’nın tablolarına, günlük hayatta kullandıkları kişisel eşyalarına, rengarenk yaşam alanlarına tanık olabiliyorsunuz. Evde bir saate yakın vakit geçiriyorum.

Patti Smith’in bu evi ziyaret ettikten sonra yazdığı satırlar aklıma geliyor:

Noguchi’s Butterflies

I can not walk
I can not see
Further than what
Is in front of me
I lay on my back
yet I do not cry
Transported in space by the butterflies.
Above my bed
Another sky
With the wings you sent
Within my sight
All pain dissolves
In another light
Transported thru
Time
By the butterfly
This little song
Came to me
Like a little gift as I stood
Beside the bed of Frida.
I give it to you with much love.

Sonrasında da Coyoacan’ın merkezinde bulunan el işleri pazarını, Plaza Hidalgo isimli meydanı, meydanın kuzeyinde yer alan Meksika’nın ilk belediye koltuğunun bulunduğu “Casa de Cortes”i ziyaret ediyorum. Bölgenin meşhur kahve dükkanı “Café El Jarocho”dan kahvemi alıp “Churreria de Coyoacan”dan da hamur işi tatlılarımı alıp parka oturup bir sure canlı müzikle dolup taşan meydanı izliyorum.

Hava kararmaya yakınken de evin yolunu tutuyorum. Bir önceki günlerin akşam ritüeli devam ediyor. Hep beraber yemek, televizyonda çizgi film ve erkenden uyumaca. Her akşam yemek masasında gün içinde yaptıklarımı aileye anlatıyorum. Bazen tam da ihtiyacınız olan duygular en ihtiyaç duyduğunuz anlarda tamamlanıyor ya, hayat ve güzel oyunları diyorum.

7 kasım 2013, Perşembe.

DSC09793

DSC09794

 

Antropoloji Müzesi’nin girişi.

DSC09797

DSC09802

 

İlk sergilemelerde antropolojiye giriş anlatılıyor.

DSC09818

DSC09819

DSC09823

 

Binlerce yıl önce yaşamış uygarlıkların heykelciklerinde bebeklerini ya da köpeklerini tutan insan figürlerine rastlıyorsunuz.

DSC09833

DSC09838

 

Pre-hispanik döneme ait figürler.

 

DSC09840

DSC09845

DSC09850

DSC09852

DSC09889

 

Teotihuacan uygarlığı sergilemeleri.

DSC09924

 

Azteklerin bölgeye gelişinin hikayesini anlatan çizimler.

DSC09947

 

Maya Güneş Taşı.

DSC09950

DSC09956

DSC09980

 

Mayalara ait sergilemeler.

DSC00008

 

Monte Alban’da bulunmuş hamile bir kadın figürü.

DSC00011

Meksika’ya özgü topraktan yapılma hayat ağacı.

Sabah erkenden uyanıyorum yine. Liana ile kahvaltı masasında muhabbetimizi ettikten sonra da yola koyuluyorum. Artık şehrin halk otobüslerini çözdüğüm için bir yerden bir yere ulaşmak benim için görece kolay oluyor. Liana’nın beni şehir merkezine bırakma önerisini reddedip kapının önünden geçen otobüslerden bir tanesine atlıyorum. Otobüs şehir üzerinde kilometrelerce ilerleyen Paseo de la Reforma caddesinden ilerleyip Chapultepec bölgesine kadar gidiyor. Yarım saat sonunda olmak istediğim yerdeyim.

Dünyaca ünlü “Museo Nacional de Antropologia” yani Antropoloji Müzesi önünde iniyorum. Bu noktadan sonra tam tamına yedi saatimi müzede geçiriyorum. Müze şu ana kadar gördüğüm en keyifli müzelerden bir tanesi. Girişte kiraladığım sesli rehber sayesinde sergilenen eserler hakkında detaylı bilgi sahibi de olabiliyorum.

Müze iki kattan oluşuyor. Müzenin on iki sergileme odasından oluşan birinci katı İspanya öncesi Meksika kültürleri üzerine yoğunlaşırken, ikinci katta Meksika yerlilerinin günümüzdeki hayatlarına üzerinde duruluyor.

İlk katta antropoloji alanına giriş ve kıtaya ilk ulaşan uygarlıklardan başlayıp günümüze kadar detaylı bir anlatım sergileniyor. Müzenin en ilgi çekici sergilemeleri ise Teotihuacan, Aztekler, Oaxaca ve Maya sergilemeleri. Bu sergi salonlarında bu uygarlıklara ilişkin kazılardan çıkarılan sanat eserlerine, günlük hayatta kullanılan objelere, tapınak kalıntılarına tanık olabiliyorsunuz.

Müzede bulunduğum süre boyunca yedi saatin nasıl geçtiğinin farkına bile varmıyorum. Zaten yedi saat sonunda sırasıyla önce cep fotoğraf makinemin, sonrasında cep telefonumun, en sonunda da sesli rehberimin şarjı bitiyor. Hava kararmaya yakınken sızlayan ayaklarla müzeden çıkıyorum.

Müze, Chapultepec bölgesinde yer alıyor. Bu bölgede şehrin en güzel müzelerine de ev sahipliği yapıyor. Dileyenler burada içerisinde Ulusal Tarih Müzesi’ni barındıran “Castillo de Chapultepec” isimli kaleyi, 20. yüzyıl ve modern Meksika sanatı eserlerine yer veren Modern Sanat Müzesi’ni, Hayvanat Bahçesi’ni ve Oaxaca kökenli ressam Rufino Tamayo tarafından bağışlanmış uluslararası eserlere ev sahipliği yapan sanat müzesini ziyaret edebilir.

Eve döndüğümde yemek saatini ucu ucuna yakalıyorum. Hep beraber akşam yemeğimizi yiyoruz. Yemek sonrasında muhabbet ve televizyonda çizgi film vakti geceyi sonlandırmak için en güzel yöntem oluyor.

6 Kasım 2013, Çarşamba.

DSC09603

 

Cathedral Metropolitan.

 

 

DSC09609

DSC09610

DSC09611

DSC09613

DSC09634

DSC09637

DSC09616

 

Palacio Nacional’de yer alan Diego Rivera duvar resmi ve saraydan görüntüler.

DSC09669

DSC09672

 

Calle Moneda ve çevresi cıvıl cıvıl.

DSC09673

DSC09677

DSC09678

DSC09680

DSC09682

Museo de la Secretaria de Hacienda y Credito Publico’daki sergilemeler.

DSC09686

 

Templo Mayor.

DSC09690

Zocalo Meydanı.

DSC09696

 

Zocalo Meydanı çevresi.

DSC09698

 

Palacio Nacional.

DSC09709

 

Plaza Santo Domingo.

DSC09710

DSC09712

DSC09716

DSC09717

DSC09732

 

Frida Kahlo’ya benzeyen figürü görebilirsiniz bu duvar resminde.

DSC09734

DSC09737

DSC09738

DSC09739

DSC09740

DSC09741

DSC09745

Secretaria de Educacion Publica.

DSC09747

DSC09748

DSC09750

DSC09753

DSC09754

Mercado Abelardo Rodriguez

DSC09758

DSC09763

 

Şehrin birçok köşesinde öpüşen, sarılan, el ele tutuşan sevgilileri görmek mümkün. Meksika, aşk dolu.

DSC09764

DSC09767

DSC09768

DSC09769

 

Mexico City sokakları.

DSC09770

DSC09771

 

Plaza Garibaldi.

DSC09773

 

Palacio Postal

 

DSC09776

DSC09780

DSC09783

DSC09784

 

Calle Madero’dan manzaralar.

DSC09785

Casa de Azulejos’un seramikleri.

DSC09791

Büyüleyici mimarisi ile “Güzel Sanatlar Müzesi”

Büyük harflerle söylüyorum;  “tatilde” olmama rağmen saatin alarmını 07:30’a kurmak kadar zorlu bir şey yok herhalde. Hele bir de benim gibi sabah insanı değilseniz. Zaten şu yolculuk boyunca erken uyandığım günleri toplasam buradan Türkiye’ye yol olur. Yeni bir gün ve ben yine yeniden erkenden uyanıp mutfağa iniyorum. Bütün ev ahalisi çoktan uyanmış, kahvaltılarını yapmış. Çocuklar okula, Micheal işe gitmiş bile. Ben de kahvaltımı yaparken Liana ile muhabbet ediyorum. Liana, yolunun şehir merkezine düşeceğini dilersem beni gitmek istediğim yere bırakabileceğini söylüyor.  Kahvaltı sonrasında hızlıca hazırlanıp şehrin merkezinin yolunu tutuyoruz.

Evden çıktığımızda Liana bana Mexico City’de yaşamaya başladığı süre boyunca başından geçen komik trafik maceralarını anlatıyor. Mesela göbeklerin etrafında tam bir tur atmaktan ceza almış. Bu şehirde göbeklerin etrafında bir tam tur atamazmışsınız, sadece yarım tur atabilirmişsiniz.

Liana, beni şehrin merkezi olan Zocalo Meydanı’na bırakıyor. Mexico City, o kadar büyük, o kadar zengin ki gezmeye nereden başlayacağınızı bir türlü kestiremiyorsunuz. 23 milyon nüfusu ile dünyadaki en kalabalık şehirlerden bir tanesi olan Mexico City, üstelik neredeyse 160’dan fazla müzesi ile sınırlarında en fazla müzeyi barındıran şehirlerden biri olarak biliniyor. Çoğu müzeye Pazar günü girişler de ücretsiz. Şehirde 16 bölge, 1800’den fazla mahalle yer alıyor. Kafa karıştırıcı bir şekilde tek bir sokak kilometrelerce şehrin bir başından, bir diğer başına uzanabiliyor.

Dünyanın en büyük meydanlarından bir tanesi olan “Plaza de la Constitucion” olarak da bilinen Zocalo Meydanı, kuzeyden güneye 220 metre, batıdan doğuya 240 metre uzanıyor ve “Centro Historico” olarak bilinen 34 bloktan meydana gelen tarihi bölgenin kalbinde yer alıyor. Bu bölgedeki binaların 1500’ü tarihi ve sanat eseri olarak UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunuyor.

2000 yılından itibaren şehrin imajını düzeltmek ve bölgenin eksik olan alt yapısını güçlendirmek için bölgeye oldukça yüksek miktarda yatırım yapılmış. Kaldırımlar düzenlenmiş, güvenlik önlemleri artırılmış, binalar restore edilmiş. Yeni müzeler de restore edilen binalardaki yerlerine taşınmış.

Zocalo Meydanı ile ilginç en ayrıntılardan bir tanesi de aykırı çalışmaları ile isminden oldukça söz ettirmiş Spencer Tunick, Mayıs 2007’de bu meydanı 18000 çıplak Meksikalı ile doldurmuş. (Tunick’i aşina olanlar için şaşırtıcı olmayacaktır bu haber.)

Meydana vardıktan sonra bir süre etrafta dolanıyorum. Binaları inceliyorum. Meydanın merkezinde devasa bir Meksika bayrağı yer alıyor. Sonrasında da meydanın kuzeyinde bulunan “Cathedral Metropolitan”ı ziyaret ediyorum. Bu Katedral, Mexico City’nin en bilindik simgelerinden bir tanesi. İnşasına 1573 yılında başlanmış ve çalışmalar bütün koloni dönemi boyunca devam etmiş. Bu da farklı dönemlere damgasını vurmuş mimari tarzların Katedral üzerinde kendisini belli etmesinde etkili olmuş. Binanın dış cephesi 1813 yılında tamamlanmış. Dilersenize 5 peso karşılığında Katedral’in çan kulesine çıkabiliyorsunuz.

Katedralin hemen yakınlarında “Templo Mayor” yer alıyor. İspanyollardan önce Tenochtitlan’ın bu bölgede bulunduğu biliniyor. Bölgenin keşfi ise oldukça yeni. 1978 yılında elektrik altyapısı ile uğraşan çalışanların sekiz tonluk bir diske denk gelmeleri ile ortaya çıkmış bu tapınak. Bu diskte, Aztek Tanrıçası Coyolxauhwui yer alıyormuş. Tapınağın keşfi ile bölgedeki koloni dönemine ait binaların yıkılması ve tapınak kazılarının başlaması emri verilmiş. Bu tapınağın Azteklerin, Meksika’nın sembolü olan gagasında yılan tutan, kaktüs üzerinde duran kartalı gördükleri yere inşa edildiği düşünülüyor. Aztekler için tam bu nokta evrenin merkezi olarak kabul görüyor. Bu bölgede tapınakla ilgili bir müze de bulunuyor.

Bir sonraki durağım meydanın batısında bulunan “Palacio Nacional ” yani Başkanlık Sarayı’nı ziyaret ediyorum. Bu binada Meksika başkanının, Federal Hazine’nin ofisleri bulunuyor. Binanın asıl ünlü olma nedeni ise içinde barındırdığı Diego Rivera muralleri. Yani duvar resimleri. Bu duvar resimleri Meksika uygarlığını Quetzalcoatl isimli Aztek Tanrı’sının gelişinden, devrim sonrası döneme kadar ele alıyor. Binanın birinci katındaki kuzey ve doğu duvarlarını süsleyen dokuz duvar resmi ise İspanyol işgalinden önceki yerel hayatı işliyor. Bir süre binanın içerisinde kalıp hem mimarisine, hem de duvar resimlerine hayran hayran bakıyorum. Sonra da şehrin ünlü duvar resimlerinin izini sürmeye karar veriyorum.

İkinci durağım “Suprema Corte de Justicia” yani Anayasa Mahkemesi oluyor.  Mahkeme binasına girerken dilerseniz ücretsiz sesli rehberlerden edinip binanın farklı köşelerini süsleyen duvar resimleri hakkında daha detaylı bilgi sahibi olabiliyorsunuz. Özellikle, 1940 yılında Orozco tarafından boyanmış ve adalet konusunu ele alan dört duvar resmi görülmeye değer. Benim en beğendiğim ise daha güncel olan ve “En Kötü Yedi Günah” adını taşıyan Rafael Cauduro’nun eserleri. Bu eserlerde polis sorgulaması sırasında işkence, orantısız polis şiddeti gibi devlet tarafından halka uygulanan adaletsiz uygulamalar oldukça gerçekçi bir tarz ile ele alınıyor (düşünün, hem de Anayasa Mahkemesi’nin duvarlarında)

Anayasa Mahkemesi’nden çıkıp renkli ve hareketli “Calle Moneda” üzerinden ilerliyorum. Arka sokaklarda bir süre kendimi kaybettikten sonra da bir müzeye denk geliyorum: Museo de la Secretaria de Hacienda y Credito Publico. Bu müze içerisinde Rodrigo de la Sierra’nın heykelleri sergileniyor. Müzenin ikinci katında ise “National Geographic”in fotoğraf sergisi bulunuyor.

Sergilemeleri gezdikten sonra duvar resimleri turum bu sefer de “Secretaria de Educacion Publica” da devam ediyor. Eski bir manastır olan bu bina günümüzde eğitimle ilgili işlere bakıyor. Binada, 1920’lerin başında Diego Rivera tarafından boyanmış 120 tane duvar resmi bulunuyor. Diego Rivera, bu eserlerin insanların gündelik hayatını yansıttığını düşünüyor. Her avlu farklı bir temayı ele alıyor. Örneğin bir avluda endüstri ve tarım ele alınırken, bir diğerinde gelenekler ve kutlamalar işleniyor. Eserler arasında en ilgi çekici ise üst katlarda yer alan resimlerden bir tanesinde Frida Kahlo’ya çok benzeyen bir figürün kullanılması. Binalar sadece duvarları ile değil; ama mimarileri ile de büyülüyor.

Bu binadan çıktıktan sonra da yakınlarda yer alan “Mercado Abelardo Rodriguez”in yolunu tutuyorum. Bu halk pazarı 1930’larda Diego Rivera akımından gelen birçok genç sanatçının eserini barındırıyor. Pazardan çıktıktan sonra kalabalık Mexico City sokaklarında dolanıyorum. Sokaklar o kadar renkli, o kadar kalabalık, haftaiçi olmasına rağmen o kadar hareketli ki.

Yol üzerinde “Centro Cultural de Espana”da Alfonso Almendros isimli sanatçının “My Father’s Wrinkles” isimli sergisine ve “Museo Archivo de la Fotografia”da çok beğendiğim Jose Luis Neyra’nın “Metaformas” isimli fotoğraf sergisine denk geliyorum.

Saatlerce yürüyorum. Zocalo yakınlarında bulunan Plaza Santo Domingo’nun sakin ortamını soluyorum, 1736’dan kalma kilisesine giriyorum. Her akşam meydanı şenlendiren Mariachi grupları ile ün yapmış Plaza Garibaldi’ye gidiyorum. Burada dilerseniz 100 peso karşılığında Mariachi gruplarından size özel şarkı dinleyebiliyorsunuz.

Sonrasında da şehir merkezine geri dönüyorum.  Calle Madero üzerinde ilerleyip binaların işlemelerine hayran kalıyorum. “Palacio Postal” yani posta binasına gidiyorum. Bu bina, Mexico City’nin merkez posta ofisi görevini görüyor. 20. yüzyıl başlarında inşa edilmiş bu büyüleyici bina aynı zamanda içerisinde Posta Müzesi’ni barındırıyor.

Müzeler kapanmadan önce şansımı “Museo Nacional de Arte”de deniyorum. 1900’lerde İtalyan Rönesans Sarayı mimarisinde inşa edilmiş bu yapı günümüzde Meksika sanatındaki her okulu temsil eden eserlere ev sahipliği yapıyor. Şansıma müzede çok kapsamlı bir fotoğraf sergisi bulunuyor. Francois Aubert, Guillermo Kahlo, Alfred Briquet, Juan Antonio Azurmendi, Casasola gibi isimlerin büyüleyici fotoğrafları Meksika’nın tarihine ışık tutuyor. Bu müzenin karşısında gezmek isteyenler için “Palacio de Mineria” isimli  19. yüzyılda maden mühendislerinin eğitildiği Mineral Müzesi ve 14.-19. yüzyıllar arasında Avrupa’da kullanılan işkence aletlerinin sergilendiği “Museo de la Tortura” isimli İşkence Müzesi bulunuyor.

Ayaklarım artık isyan etmeye, hava da kararmaya başlamışken de evin yolunu tutuyorum. İki metro durağı değiştirme sonrasında bindiğim otobüs sayesinde evin yolunu kolayca buluyorum. Ana Maria arkadaşının evinde olduğu için, biz hep beraber yemek yiyoruz. Yemek öncesinde el ele tutuşup sahip olduklarımız için şükrediyoruz ve dua ediyoruz.

Yemek sonrasında biraz muhabbet ettikten sonra da Ana Maria’yı almak üzere Liana ve ben, ressam arkadaşının evinin yolunu tutuyoruz. Aynı mahallede yer alan hem ev, hem de stüdyo görevi gören bu büyüleyici evde ben şaşkınlığımı gizleyemiyorum. Ana Maria, çocuklarla oyuna devam ederken biz de muhabbete dalıyoruz. Kültürlerden, gezilerden konuşuyoruz. Gece son derece keyifli geçiyor. Ana Maria’nın uyku saatine yakın eve dönüyoruz. Benim için oldukça yorucu bir gün olmuş, erkenden yatağın yolunu tutuyorum.

5 Kasım 2013, Salı.

IMG_4175

 

Oda detayları.

IMG_4176

 

Ana Maria’nın odasının duvarlarını süsleyen tablolar.

IMG_4177

Yatağımı kollayan oyuncaklar.

Sabah erkenden uyanıp Oaxaca otobüs istasyonunun yolunu tutuyorum. 10:30’da Mexico City’ye olan otobüsüm kalkıyor. Yola çıkmadan önce evinde kalacağım Liana ve Micheal’e otobüs detaylarımı bildiriyorum. Liana, akşam için çocukların okulunda veli toplantısı olduğunu belirtiyor ve ev adresini verip kendi başıma gelip gelemeyeceğini soruyor.

Yine güvenlik önlemleri nedeniyle otobüse binerken sıkı sıkıya aranıyoruz, otobüs yola koyulduğunda da kısa bir süre sonra bir polis aracı bizi çevirip aracın içerisindeki yabancıların kimliklerini kontrol ediyor. Mexico City’ye olan yolculuk yedi saate yakın sürüyor. Mexico City’de beş tane otobüs istasyonu bulunuyor. Genelde birinci sınıf ve ADO otobüsleri TAPO isimli şehrin orta bölgesinde yer alan istasyonu kullanıyor. Otobüsüm TAPO’ya vardığında turist bilgilendirme ofisinden Cunninghamların evine nasıl gideceğimi öğreniyorum, bir adet metro haritası alıyorum ve akşam iş çıkışı saati kalabalığında yolumu bulmaya çalışıyorum. İki metro hattı değiştirdikten sonra otobüse binmem gerekiyor. Ama metrodan çıktıktan sonra kendimi dip dibe sıralanmış tezgahların arasında bulunca durumu riske etmeyip ilk gördüğüm taksiye atlıyorum. Taksi kıvrık sokaklardan ve lüks malikaneler arasından geçip yol kenarındaki evlerin yüksek duvarlarla kaplı olduğu bir bölgede beni bırakıyor.

1177 numaralı evin önünde elimde biri orta karar, diğeri minik çantamla bekliyorum. Zili çalıyorum. Megafondan Micheal’ın sesini duyuyorum. Birkaç dakika sonra Micheal, Looney Toons pijamaları ile kapıyı açıyor. Takiben Ana Maria ve Joseph de gelip bana sarılıyor. Mini malikane olarak adlandırabileceğim bu ev tahmin ettiğimden çok farklı çıkıyor. Cunningham ailesi eve yaz başında taşınmış. Micheal’ın ABD Büyükelçiliği’nde, Sahil Güvenlik Ateşesi olarak göreve gelmesi ile eşyalarını toplayıp Mexico City’ye gelmişler. Liana da ExxonMobil’deki işine ara vermiş. Zaten Liana Küba kökenli olduğu için doğduğu dili doya doya konuşabileceği bir yerde olmanın, hem çocuklara, hem de kendisine iyi geleceğini düşünmüş. İki katlı bu devasa evdeki bütün mobilyalar Büyükelçiliğin seçimi olduğu için, Liana kendi zevkini yansıtmak üzere, evin her köşesini birbirinden güzel sanat eserleri ile donatmış.

Biraz muhabbet ettikten sonra çocuklar beni kalacağım odaya götürüyor. Ana Maria’nın odasını benim için ayırmışlar. Odada iki adet tek kişilik yatak bulunuyor. Odanın kendisine ait bir de banyosu var. Tam bir prenses odasını anımsatan bu geniş oda, bana tekrar tekrar ‘yabancıların nezaketi’ kavramının aslında ne kadar değerli olduğunu hatırlatıyor. Düşünsenize! Daha bir hafta önce, Merida’da bir mezarlığa giderken otobüste tanıştığım ve sadece bir buçuk saati beraber geçirdiğim bu aile, bana evlerinde kızlarının odasını açıyor. Pembe ağırlıklı bu odada yataklardan bir tanesinin başında yedi cücelerin oyuncakları bulunuyor. Son derece ince düşünülmüş, çocukların yaşına uygun tablolar boş yer kalmamacasına duvarları süslüyor. Odada yer alan beyaz tahtada “Odaya sadece kızlar girebilir, erkek olarak da babam girebilir; ama Joseph giremez!” yazıyor. İşin en güzel yanı ise odayı döşerken Liana sadece ABD’den eşyalar getirmemiş. Meksika’nın kültürünü de yansıtacak şekilde işleme aynaları, seramikten yapılma süslemeleri satın alıp odayı renklendirmiş. Odanın bir köşesinde yüzlerce toka, prenses taçları bulunuyor. Bir rafı domuz kumbaralar doldururken, Ana Maria’nın yaş yaş boyunun işaretlendiği bir cetvel kapı girişinde asılı duruyor. Ah diyorum. Her şey yine olması gerektiği gibi.

Akşam yemeği için bir şeyler atıştırdıktan sonra çocukların uyku saati olan 20:30 – 21:00 ‘e kadar oturup “101 Dalmaçyalı”yı izliyoruz. Evde televizyon kanalları ve izlenecekler konusunda da sıkı denetim var. Çocuklar sadece kendi yaşlarına uygun programları izleyebiliyorlar. Biz filmi izlerken Liana geliyor. Gününün nasıl geçtiğini anlatıyor. Bu sırada çocukların uyku saati geliyor. Bana iyi geceler öpücüğü verip yataklarına yöneliyorlar. Biz de Liana ile mutfağa geçip Mexico City’de kaldığım süre boyunca nereleri gezebileceğim konusunda taslak bir plan yapıyoruz. Sonrasında da ailenin üçüncü çocuğu olarak iyi geceler öpücüklerimi verip ben de odamın yolunu tutuyorum. Yatak uzun süredir yattığım en rahat yataklardan biri olarak yolculuk tarihimdeki yerini alıyor.

Reklamlar

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s