Monthly Archives: Aralık 2013

Quetzaltenango, Guatemala.

Standard

8 Aralık 2013, Pazar.

DSC02073

IMG_6142

DSC02072

IMG_6118

IMG_6120

IMG_6127

Quetzaltenango Mezarlığı’ndan görüntüler.

IMG_6129

IMG_6134

IMG_6139

IMG_6131

Meşhur çingene kızı Vanushka’nın mezarı.

Öğlene doğru bir önceki gün sözleştiğimiz üzere çam ağacının altında buluşuyoruz. Diarmuid, sabahtan 15 kilometrelik koşuya katılmış olsa da bizden daha enerjik duruyor. Amacımız şehrin rengarenk mezarlığını ziyaret etmek. Kısa bir yürüyüşten sonra Ian ve Diarmuid ile mezarlığa varıyoruz. Guatemala mezarlıkları daha önce gördüğüm hiçbir mezarlığa benzemiyor. Mezarlıklar o kadar renkli, o kadar canlı ki. Çekmeceleri andıran küçücük rengarenk gözleri resimler, çiçekler ve şiirler süslüyor.

Bir süre amaçsız amaçsız mezarlık koridorları arasında dolanıyor. Birbirinden farklı mezarlara göz atıyoruz. Sonrasında da mezarlığın en ünlü isminin mezarını buluyoruz. Bu mezarlığın en çok ziyaret edilen mezarı ise Vanushka’ya ait. Hikaye 1927 yılında geçiyor ve anlatılanlara göre, Vanushka genç bir çinge. Ailesi ile beraber Doğu Avrupa’dan (muhtemelen Macaristan’dan) Guatemala’ya göç ediyorlar. Aile sirki ile ülkeyi bir baştan bir başa geçiyorlar. Quetzaltenango’ya yani Xela’ya geldiklerinde ise buraya yerleşiyor, sirklerini tanıtmaya uğraşıyorlar. Bir gece isminin ne olduğu bilinmeyen bir delikanlı sirki ziyaret ettiğinde Vanushka’yı çok beğeniyor; kalabalık arasından bu yakışıklı genç Vanushka’nın da dikkatini çekiyor. Gösteri sonrası delikanlı sirkin çadırını bularak Vanuskha’nın yanına ulaşıyor. Çift, sabaha kadar muhabbet ediyor ve görüşmeleri günlerce sürüyor. Birkaç hafta sonra da birbirlerine olan aşklarını itiraf ediyorlar. Bir gün zengin bir aileden gelen delikanlının annesi ve babası da sirke şovu izlemeye gidiyor ve o zaman delikanlının çingene güzeline aşık olduğunu fark ediyorlar. Onu bu aşktan vazgeçirmek için uğraşıyorlar. Delikanlı, kabul etmeyince de onu İspanya’ya dört senelik bir okula göndermeye karar veriyorlar. Delikanlı, İspanya’ya gönderiliyor. Bu durum karşısında yıkılan Vanushka da günlerce ağlayıp yas tuttuktan sonra, kalp kırıklığından ölüyor. Günümüzde onlarca aşk acısı çeken insan Vanushka’nın mezarını ziyaret ediyor, çiçekler bırakıyor ya da adlarını yazıyorlar. İnanışa göre bu gelenek, aşk acılarına iyi geliyor. Biz de durumdan nasiplenip hemen isimlerimizi Vanushka’nın heykeli üzerine sıralıyoruz.

Mezarlık sonrasında Ian ve Diarmuid ile şehir merkezinde ufak bir tur attıktan sonra cafe’lerden birine oturup karnımızı doyuruyoruz. Sonrasında gençler gittikten sonra ben oturup bir süre internet üzerimdeki işlerimi hallediyorum. Sonrasında da odamın yolunu tutup genel pazar temizliğini yapıyorum.

Akşam yemeği için tekrardan buluşuyoruz. Ama şansımıza şehirdeki birçok mekan kapalı. Amerikalı Steph’in de bize katılması ile geceyi Black Cat Hostel’de tamamlıyoruz. Güzel yemek, güzel muhabbet, güzel müzik. Bir pazar gecesinden bekleyebileceğim her şey.

7 Aralık 2013, Cumartesi.

DSC02039

DSC02042

DSC02045

DSC02049

DSC02052

DSC02055

DSC02065

IMG_6060

La Muela’dan manzaralar.

IMG_5912

Quetzaltenango’nun garip köpekleri.

IMG_6091

Şehirde yine anlamadığım bir nedenle kutlamalar, gösteriler devam ediyor.

IMG_6100

Blue Angel’in DVD odası.

Bir önceki geceyi geç bitirmenin aslında ne kadar da yanlış bir karar olduğunu sabah 07:00’de Muela isimli dağa tırmanmak için okul önünde buluştuğumuzda tekrardan anlıyorum. Kylie ve bana ek olarak, okulumuza katılan iki yeni isim daha var: İngiliz Ian ve İrlandalı Diarmuid. Bir süre yürüdükten sonra otobüslerden birine binip Muela’nın bulunduğu bölgeye gidiyoruz. Benim afyonum hala patlamamış olsa da, karşımda tırmanacağım devasa tepeyi görünce bir anda kendime geliyorum. İlk etapta orman yolunu andıran patika bir yol üzerinden ilerliyoruz. Yol boyunca rengarenk çiçek tarlalarını geçiyoruz. Dağın ikinci kısmı ise kayalar arasından uzanıyor. Bu bölge normalde yereller arasında tehlikeli olarak biliniyor, bu nedenle bölgenin çeşitli bölümlerinde turist polisine rastlıyoruz. Tepeye çıkışımız iki saat kadar sürüyor.

Tepeye çıktığımızda ise 3000 metreden tüm Quetzaltenango manzarası ayaklarımızın altında. Uzak bölgelerden birisinden kulağımıza yerel Maya duaları geliyor. Bir süre hafif yağmur atıştırırken tepedeki kayalıklarda, büyüleyici manzaraya karşı oturup sohbet ediyoruz. Dönüş yolu görece daha kolay oluyor. Başladığımız noktaya geldiğimizde ise hızımızı alamayıp şehir merkezine kadar yürüyoruz. Şehir merkezine vardığımızda, ilk işimiz bir sonraki günün maratonu için Diarmuid’in kaydını yaptırmak oluyor. Sonrasında ise hep beraber yerel restoranlardan bir tanesinde oturup karnımızı doyuruyoruz. Öğleden sonra, akşam yemeği için buluşmak için sözleşip ayrılıyoruz.

Akşam tekrardan Blue Angel önünde buluşuyoruz. Chris de bize katılıyor. Çok da leziz olmayan bir akşam yemeği sonrasında, Blue Angel’ın tek sinema odasını kiralayıp “Amores Perros” izliyoruz. Şehirde sinema bulunmuyor. Tek sinema Walmart’ın yer aldığı alışveriş merkezi içerisinde. Kary’nin anlattığına göre ise sinemada bolca pire bulunuyor. O yüzden orada film izlememiz çok tavsiye edilmiyor. Bu yüzden en iyi ikinci alternatif DVD kiralayıp izleyebileceğimiz bu minik cafe olarak ortaya çıkıyor. Çok güzel bir gece sonrasında herkesin enerjisi artık yerlerdeyken odaların yolu tutuyoruz.

6 Aralık 2013, Cuma.

IMG_5995

Meydanda akşam için yine bir hazırlıklar var.

IMG_5906

IMG_5908

IMG_5909

Şehrimin duvar resimleri.

IMG_5918

Gülümsemek ücretsiz!

IMG_6003

Walmart dönüşü otobüste bu miniğe rastladım.

IMG_6041

İlk ücretsiz salsa dersim son derece keyifli geçiyor.

Sabah erkenden uyanıp saat 07:00’de açıldığını öğrendiğim fırının yolunu tutuyorum. Kary için kocaman bir pasta alıyorum. Hava buz gibi. Sürekli olarak dışarıda ders yaptığımız için, bir noktadan sonra kat kat giyinmem de işe yaramıyor.  Öğlen arasında hep beraber Kary’nin doğum gününü kutluyoruz. Kary, bu sürprizi hiç beklemediği için oldukça utanıyor. Daha sonrasında kendisine hediyesini verdiğimde ise açmadan çantasına koyuyor. Farklı kültürlerdeki, farklı uygulamalar. Dersim 13:00’te bittikten sonra en sevdiğim yerel restoran olan “La Tequaria”ya gidip karnımı doyuruyorum. Sonrasında da devasa Walmart’ın yolunu tutuyorum.

Walmart’da hem yiyecek bir şeyler alıyorum (yaşasın peynir çeşitleri!), hem de odamın en çok ihtiyacı olduğunu düşündüğüm minik ısıtıcıyı yükleniyorum. Odaya döndüğümde ısıtıcı ile ilk denemem başarılı oluyor. Odamın buz gibi sevimsiz havası bir anda değişiyor.

Karnımı doyurduktan sonra saat 18:00’e gelirken Kylie ile buluşup ücretsiz salsa kursuna yöneliyoruz. Minicik kırmızı bir binada bulunan tek odada, kalabalık bir grup halinde ilk salsa dersimi alıyorum. Erkek sayısı görece az olduğu için, beni hemen deneyimli erkeklerden biri ile eşleştiriyorlar. Böylece temel adımları öğrenmeden ileri seviye hamleler ile başlıyorum. Bir anlamda benim için de iyi oluyor. Gece boyunca fazlasıyla eğleniyor.

Kurs sonrasında yerel barlardan birine gidip beyaz şaraplarımız eşliğinde Kylie ile bir süre dedikodu yapıyoruz. Sonrasında Josh da bize katılıyor. Kylie’nin evinde bir iki saat kadar yerel alkollerin tadına baktıktan sonra canlı müzik için tekrardan dışarı çıkıyoruz. “Kings and Queens” adı verilen ve yabancılar arasında son derece popüler olan, benim odamdan küçük barda canlı müzik bitene kadar muhabbet ediyoruz. Bu şehirde herkes birbirini tanıyor, bu şehirde herkes birbiri ile tanışıyor. Harika bir gece sonrasında eve dönerken gökyüzü tüm yıldızları ile karşımda.

5 Aralık 2013, Perşembe.

IMG_5950

IMG_5975

DSC02023

Guatemala Senfoni Orkestrası konserinden.

Bugün Neil ve Sarah’nın son günü. Ders arasında onlar için küçük bir mezuniyet töreni düzenleniyor. Biz de vedalarımızı ediyoruz. 14:00’te dersim bittikten sonra ise şehir merkezindeki turum başlıyor. Çünkü cumartesi günü İspanyolca hocam Kary’nin doğum günü. Ben de kendisi için özel bir şeyler hazırlamak istiyorum. İspanyolca romanların pahalı olmasından dert yandığı için ilk durağım yerel bir kitapçı oluyor. Paulo Coelho’nun kitaplarından bir tanesini İspanyolca bulunca hemen alıyorum. Üstüne Kary, salsa sevdiğini söylediği için boş bir cd alıp Küba’da edindiğim müziklerden bir derleme hazırlıyorum. Gün boyunca şehrin farklı bölgelerinde koşturmacam devam ettikten sonra, sonunda daha önce hiç denk gelmediğim bölgedeki cafe’lerden bir tanesinde mola verip hava kararana kadar vaktimi burada geçiriyorum.

Akşama doğru şehir merkezine döndüğümde ise şehrin ana meydanında Guatemala Senfoni Orkestrası’nın konseri var. Bu şehir her geçen gün beni daha da şaşırtıyor. Yüzlerce insan meydanı doldururken akşam ayazında ben de kendime bir yer açıyorum. Konser öncesinde sahneye genç yetenekler, şehrin futbol takımı ve neden sahnede olduğunu bir türlü anlayamadığım bir grup insan çıkıyor. Sonrasında bir saat rötarla Guatemala Senfoni Orkestrası çıktığında ise iki bölümlük muazzam bir konser sergiliyorlar. İlk yarısı noel şarkıları, ikinci yarısı ise Tchaikovsky eserlerinden oluşuyor. Konser sonrası parkta bir süre insanlar arasında dolandıktan sonra odaya dönüyorum.

4 Aralık 2013, Çarşamba.

IMG_5902

Soran olursa İspanyolca öğreniyorum!

Dersim 15:00’te bitiyor. Ders sırasında yine el işi komik komik işler yapıyoruz. “Okula başladım heyo!” modum dün heyecanı ile devam ediyor. Öğlen bir önceki hafta olduğu gibi hep beraber okulda yapılan yerel yemekleri kalabalıkça bir masanın etrafında yiyoruz. Ders çıkışı ben sokaklarda birkaç tur atıp biraz fotoğraf çekiyorum. sonrasında da erkenden odamın yolunu tutuyorum. Çok enerjim yok.

3 Aralık 2013, Salı.

IMG_5881

San Andres Xecul yolunda.

DSC01921

DSC01924

DSC01972

DSC01976

San Andres Xecul sokakları.

DSC01937

Tepede yer alan ve kiliseye benzer tarzda inşa edilmiş şapel. Üstelik tepesinde Casper’ı andıran iki tane de hayalet var.

DSC01947

Şapel arkasında yerel Maya ibadetleri devam ediyor.

DSC01927

Tepeden şehrin manzarası.

IMG_5800

DSC01959

Rengarenk ipler tekstil ürünleri için doğal yöntemlerle boyanıp kurutuluyor.

DSC01931

IMG_5807

DSC01970

DSC01941

Yereller ev çatılarında mısır kurutuyorlar.

DSC01981

DSC01984

DSC01989

DSC01993

San Andres Xecul’un rengarenk kilisesi.

DSC02002

San Andres Xecul’da denk geldiğimiz mezarlık.

IMG_5871

San Andres Xecul duvarları.

DSC02008

San Simon’un yer aldığı ev.

DSC02006

Meşhur San Simon.

DSC02010

Yol üzeri atıştırmalıkları.

09:00’da başlayan dersim 14:00’te bitiyor. Ders çıkışı Avustralyalı Kylie, benim alem İspanyolca hocam Kary ve ailenin oğlu Toni günün aktivitesi olan San Andres Xecula gitmek üzere kolları sıvıyoruz. San Andres Xecul, bölgenin en ilgi çekici kasabalarından bir tanesi. Bunun en temel nedeni de kasaba içinde yer alan rengarenk ve gerçek dışı duran kilise. Bölgeye gidebilmemiz için önce bir süre yürümemiz, sonrasında da üç otobüs değiştirmemiz gerekiyor. Kary önde, biz arkada sürekli kıkırdaya kıkırdaya yolumuzu buluyoruz. San Andres Xecul’a vardığımızda ise daracık yokuşların, sıra sıra evlerin, rengarenk manzaraların bulunduğu bir kasaba bizi karşılıyor.

San Andres Xecul’da yer alan meşhur Katolik kilisesi Maya ve Hrıstiyan kültürünü yerel öğeler ile birleştiriyor. Kilise şehrin ana meydanında yer alıyor. Bu meydana ulaşan başka bir yokuşu çıktığınızda ise daha küçük boyutta bir şapele denk geliyorsunuz. Buradan şehri kuş bakışı görmek de mümkün üstelik. Ana meydanda yer alan sarı renk ile boyanmış meşhur kilisenin ne zaman inşa edildiği bilinmese de 1900’lerin başında inşa edildiğine inanılıyor. Biz ilk olarak şehri tepeden gören şapeli ziyaret ediyoruz. Şapelin arka bölümünde yer alan geniş bir alanda yereller Maya ritüellerine uygun biçimde ibadetlerini gerçekleştiriyorlar. Bulunduğumuz bölgede evlerin teraslarına asılmış ve tekstil ürünleri için kullanılan rengarenk ipleri ve kurumaya bırakılmış mısırları görebiliyorsunuz. Bir süre burada kalıp manzarayı içimize çektikten sonra ana meydandaki kiliseyi ziyaret ediyoruz. Bu kilisenin çizgi film çizimlerini andıran duvar kabartmalarına hayran kalmamak mümkün değil. Şansımıza biz bölgedeyken kalabalık bir yerel grubu da ibadetlerini gerçekleştiriyor. 

Bir sonraki durağımız ise Guatemala’nın en meşhur karakterlerinden biri olan “San Simon”u ziyaret etmek oluyor. Maximon olarak da anılan bu karakter, yerel bir azizi simgeliyor ve Maya kültüründe çeşitli görüntülerde ortaya çıkıyor. Bu figürün Maya kültüründe nasıl yer aldığı çok bilinmese de Kolomb öncesi Maya tanrısı Mam’ın devamı olduğu düşünülüyor. Efsaneye göre, bir gün kasabadaki erkekler tarlalarda çalışırken San Simon gelip bütün kadınlar ile tek bir seferde beraber oluyor. Kasabanın erkekleri döndüklerinde bu duruma o kadar sinirleniyorlar ki, San Simon’un kollarını ve bacaklarını kesiyorlar. Bu noktadan sonra San Simon’un bir şekilde Tanrı olduğuna inanılıyor. Günümüzde ise San Simon’un büstü çeşitli evlerde yer alıyor ve kutsal haftalarda düzenli olarak yer değiştiriyor. San Simon’u farklı evlerde ziyaret eden yereller yanlarında para, alkol ve sigara getiriyorlar bu garip büste sunmak üzere. Biz de bölgede yer alan evlerden bir tanesinin kapısını çalıyoruz bu garip Tanrı’yı görmek için. Ben en başta anlatılanlardan ne ile karşılaşacağımı çok kestiremiyorum. Özellikle, Toni San Simon’u görmek istemediğini, onun çok çirkin olduğunu söyleyince iyice bir şaşırıyorum. Kapıyı ufak bir kız bize açıyor. Bizi evin arka bahçesinde bulunan bir odaya alıyor. Mumlar ile süslenmiş odanın içerisinde takım elbisesi ile San Simon yer alıyor. Ben tabii en başta bu büstü gerçek sanıyorum. Neden hareket etmediğini anlamaya çalışırken, Kary imdadıma yetişiyor. San Simon’un önünde bulunan tepside çeşitli likör ve sigaralar yer alıyor. Bir süre bu garip Tanrı’yı inceledikten sonra evden çıkıp geri dönüş yolunu tutuyoruz.

Şehre dönerken yol üzerindeki tezgahlardan bir tanesinde karnımızı doyuruyoruz. Quetzaltenango’ya vardığımızda ise hava kararmış bile. Bir grup akşam ücretsiz salsa kursuna gitse de, ben es geçip direk odamın yolunu tutuyorum. Odaya gittiğimde odam sabahtan ilaçlanmış, yatağımdaki nevresimler ve battaniyeler yenileri ile değiştirilmiş. Uzun bir süreden sonra güzel bir uyku çekeceğim için derin bir oh çekiyorum.

2 Aralık 2013, Pazartesi.

IMG_5772

09:00 – 15:30 arası İspanyolca dersi. Her sabah dersim saat kaçta başlarsa başlasın sürekli olarak geç kalıyorum. İçten içe evimin okuldan altı dakikalık yürüme mesafesinde olmasına seviniyorum. Üstelik gün içerisinde farkında olmadan yarım saat kadar da fazladan ders yapıyoruz. Bu bana ilerleyen günlerde kısaltılmış bir gün olarak dönecek.

Bir süredir benim peşimi bırakmayan ve her sabah yeni ısırıklarla uyanmama neden olan böcek sorunumu bir önceki gece Peter’a açtığımda, okulun müdürü Glenda ile konuşmamı öneriyor. Glenda’ya derdimi anlattığımda, akşama eşyalarımı düzenlememi istiyor, ertesi gün odamı ilaçlayabileceklerini belirtiyor.

Ders sonrasında yine en sevdiğim cafe, Cafe Baviera’ya gidip internet üzerindeki işlerimi hallediyorum. Konakladığım evde internet bağlantısı şifresiz olduğu için muhtemelen bölgedeki herkes bizim interneti kullanıyor. Bu da bize katır hızında internet olarak geri dönüyor. O yüzden e-posta kontrolü dışındaki işler için en ideali çevredeki cafe’ler. Üstelik yemekler de son derece leziz. Bu küçücük şehirde beni evimde gibi hissettiren mekanların olması ise paha biçilmez.

Akşamüzeri eve döndüğümde ise geceyi film izleyerek kapatıyorum.

Reklamlar

Quetzaltenango, Guatemala.

Standard

1 Aralık 2013, Pazar.

DSC01917

IMG_5726

Kaldırım bandosu.

IMG_5738

Cafe Baviera’dan.

Güne geç başlıyorum. Pazar günlerini kendime ait bir odada, bir şeyler için koşturmadan geçirmeyi özlemişim. Sabah uyandıktan sonra güzelce kahvaltımı yapıyorum ve şehir merkezine iniyorum. Parkta yine bir hareketlilik var. Park etrafına kurulmuş pazarda çeşitli yiyecekler, el işi ve hediyelik ürünler satılıyor. Bir süre tezgahları inceledikten sonra, aklımdaki cafe’lerden birine gidip tüm günü orada geçirmeyi hedefliyorum. Yürürken yol üzerinde denk geldiğim, benim deyişimle “Kaldırım Bandosu”na bir an duraklamama neden oluyor. Daracık kaldırım üzerine kurulmuş tam kadro bu bando, o kadar güzel şeyler çalıyor ki, bir süre bölgeden ayrılmadan müziği dinliyorum.

Sonrasında da bulduğuma son derece sevindiğim Cafe Baviera’yı keşfediyorum. Ahşap duvarları baştan başa eski gazete küpürleri, resimler ve posterlerle dolu bu sevimli cafe’de akşama kadar kalıyorum. Yemekler, kahve, atmosfer o kadar güzel ki, ilerleyen günlerde bu mekanda bol bol vakit geçireceğe benziyorum.

30 Kasım 2013, Cumartesi.

DSC01780

Chile Verde yolunda.

DSC01784

Organizasyonu işleten teyze.

DSC01788

DSC01796

Minicik çocukların sırtında kardeşleri.

DSC01807

DSC01802

Josh çocuklara hijyen konusunda bilgi veriyor. Ellerinde boylarından büyük kağıtları, tek anladıkları kağıtları süsleyen komik mikrop resimleri.

DSC01809

DSC01814

Oyun zamanı.

DSC01843

DSC01847

DSC01867

DSC01877

DSC01882

DSC01889

DSC01890

DSC01903

Bu fotoğrafları ben çekmedim, fotoğraf makinemi keşfetmeyi deneyen miniklerin gözünden.

IMG_5690

Chile Verde pazarından.

IMG_5704

DSC01912

Xela Canlı Müzik Festivali.

Sabah 07:00’de okul önünde buluşuyoruz. Bugünkü etkinliğimiz Chile Verde isimli bir kasabaya gitmek. Şehrin içerisinde otobüse binmek için yarım saat kadar yürüyoruz. Sonrasında da yarım saatlik bol kıvrımlı yolculuğumuz başlıyor. Chile Verde’de minik bir evi ziyaret ediyoruz. Bu ev aynı zamanda ufak bir organizasyon. Cooperativo adı verilen yerlerde anneler çalışırken burada çocuklarına bakılıyor. Eve girdiğimizde bizi son derece güleryüzlü teyzeler karşılıyor. Sonrasında da yavaş yavaş çalışan kadınlar ve çocukları evin soba ile ısıtılan küçücük odasını doldurmaya başlıyor. Her yaştan, her boydan utangaç çocuklar odada saklanacak yer arıyorlar resmen. Ailemizin doktoru ailelere hijyen kurallarını anlatıyor. Hem şive farkından, hem de yerellerin birçoğu farklı dili konuştuğundan sunumu çok anlamıyorlar. Çocukların ise hijyen kavramını anlamak için yaşları çok küçük. Ellerinde komik mikrop resimlerinin çizilmiş olduğu kağıtlar, kim bilir “Bunları nasıl boyarım?” diye düşünüyorlar. Tabii olmayan boya kalemleri ile.

Sunum bittikten sonra oyun zamanı başlıyor. Çocuklar ile ortak bir oyun bulmak o kadar zor ki. Ne onlar bizi anlıyor, ne biz onları. Evi işleten ailenin kızı 12 yaşındaki Josephine ortak bir yol bulmaya çalışıyor; ama bir türlü olmuyor. Zaten erkeklerin hepsi ellerine topu geçirdikleri gibi sahada futbol oynamaya gidiyorlar. Kızların bir kısmı utanıp kendi köşelerine çekiliyorlar. Sadece 3-4 kız ben ve Kylie’nin yanından ayrılmıyor. Bir süre kendi çapımızda oyunlar üretmeye çalıştıktan sonra fotoğraf çekmeye başlıyoruz. Bu noktada kızların ilgisi bir anda bize dönüyor. Onların fotoğrafını çekip gösterdikçe hoşlarına gidiyor. Sonrasında ben telefonumu Josephine’e, fotoğraf makinemi ise başka bir ufaklığa veriyorum. Gitme vakti gelene kadar kızlar etrafta dolanıp her gördüklerinin fotoğrafını çekiyorlar. Kylie futbol oynayan gruba katılıyor. Ben de bizden ilk etapta çekinmiş olan on kişilik kız grubunun yanına gidiyorum. En başta benden çekinseler de çat pat konuşmaya başlıyorum. Saçlarına, kıyafetlerine, yaşlarına kadar her şeye yorum yapıyorum. Sonrasında soru sırası onlara geçiyor. Evli miyim, sevgilim var mı, çocuğum var mı, nereliyim, kaç yaşındayım, en sevdiğim renk hangisi… (Soru sıralaması bu önemde gidiyor) Kızlardan birinin geçen bir çocuğu incelediğini görünce ben de hemen çocuktan giriyorum muhabbete. Kızlar sürekli gülüşüyorlar. O noktada aramızdaki buzlar da eriyor. Beni farklı bir alana götürüp orada oynadıkları oyuna dahil ediyorlar. Kaldığımız iki saat boyunca kızlar bana üç farklı oyun öğretiyorlar: Tento (ebelemece), kilit ve kanguru. Dönüş vakti geldiğinde ise, ilk dakikalarda yanıma yaklaşmayan bu grup elimi, kolumu bırakmıyor. Benim için son derece keyifli ve dopdolu bir gün oluyor. Dönüş yolunda herkes oldukça mutlu.

Quetzaltenango’ya döndüğümüzde akşam tekrardan çam ağacının önünde buluşmak üzere sözleşiyoruz. Odada duşumu alıp hazırlandıktan sonra akşam yemeği için Kylie, Chris ve Josh ile buluşuyorum. Yemek öncesi bir şeyler içtikten sonra, şehirdeki Tayland restoranlarından birine gidiyoruz. Kylie’nin ev arkadaşının son günü olduğu için düzenleniyor bu yemek. Gece boyunca kalabalık bir grup yemek ve muhabbete doyuyoruz. Sonrasında da şehrin canlı müzik festivalini izlemek üzere meydanlarından birine gidiyoruz. Gece geç saatlere kadar canlı müzik devam ediyor. 45 dakikalık konserler veren çeşitli gruplar herkesi şenlendirmeye yetiyor da artıyor bile. Festival sonrasında da yerel barlardan bir tanesine gidip geç saatlere kadar burada kalıyoruz.

29 Kasım 2013, Cuma.

IMG_5552

Quetzaltenango sokakları.

IMG_5547

Gün içerisinde postanenin yolu tutuldu!

IMG_5544

Şehrin göbeğine çam ağacımız kuruldu.

Nedenini çok anlamamakla beraber geceleri çok kötü uyuyorum. Uykum sürekli olarak bölünüyor. Üstelik sabah uyandığımda da vücudumda bölünerek çoğalmış ısırıkları buluyorum. Tüm gün ve gece kaşınarak geziyorum sonra. Bu meseleyi kiminle, nasıl konuşmam gerektiğini bilmiyorum. Durumu nasıl ele alacağımı da. Haftasonu da durum devam ederse bu konuyu okula açmayı planlıyorum.

Dersim yine 16:00’da bitiyor. Ders sonrasında bir süre şehir merkezinde dolanıyorum. Şehrin göbeğindeki parkta ne kadar ilginçtir ki her gün bir kutlama, şölen, konser, dans gösterisi oluyor. Her yeni gösteriyi izlemeye başladığımda ise ne kadar sevimli bir yerde durmaya karar vermiş olduğuma tekrar tekrar farkına varıyorum. Odaya döndüğümde ise haftanın yorgunluğu bir anda üzerime vuruyor. Kendime akşam yemeği hazırladıktan sonra erkenden uyuyorum. Cumartesi sabah saat 07:00’de başlayacak okul etkinliği beni bekliyor.

28 Kasım 2013, Perşembe.

IMG_5498

Yemek yapıyoruz. Gördüğünüz yeşil şeyler aslında domates.

IMG_5518

Cafe la Luna.

Sabah derslerini yaptıktan sonra Guatemala yerel yemeklerine el atmak üzere öğlen mutfağa giriyoruz. Her çarşamba okulda hep beraber yemek yapılıyor ve sonrasında da kurulan genişçe masa etrafında yeniyor. Biz de yerel yemeklerden bir tanesini yapıyoruz. Kylie ve ben şaşkın şaşkın yemekleri hazırlamaya çalışırken oldukça keyifli vakit geçiriyoruz. Sonrasında masaları hazırlıyoruz, yemekleri servis ediyoruz. Karnımız doyduktan sonra ise ben derse geri dönüyorum. Dersim 15:30’da bitiyor.

Ders sonrasında şehrin dört bir köşesine yayılmış son derece tarz ve butik cafe’lerinden biri olan Cafe la Luna’nın yolunu tutuyorum. Burası aynı zamanda bir müze. İçeriye girdiğinizde çeşit çeşit antika eşyalar her köşe başında sizi karşılıyor. O kadar güzel bir ortamı var ki. Üstelik şehrin en güzel sıcak çikolatalarını burada içmeniz de mümkün. Hava kararana kadar cafe’de kalıyorum. İnternet üzerinde bir süredir aksattığım işlerimi tamamlıyorum. Güzel müzik ve güzel bir atmosfer olduğunda zamanın nasıl geçtiğinin farkına bir türlü varamıyorum.

Akşam odaya döndüğümde beni yeni bir stres bekliyor: sınav. Bir yandan kendime gülüyorum. Kim dünya turuna çıkıp her pazartesi “pazartesi sendromu”, her cuma da “sınav telaşı” yaşar ki?

27 Kasım 2013, Çarşamba.

Dersim diğer günlere görece geç başlıyor. Bugünkü programım 09:00 – 16:00 arasında. Üstelik iki molam var. Dersim bittiğinde saatler 16:00’yı gösteriyor. Ders sonrasında haftanın ikinci etkinliği başlıyor: İspanyolca’daki popüler söylemler. İnanmazsınız; ama bu bir buçuk saatlik süre boyunca bize küfürlerden tutun da, yerel dilde kullanılan komik kelimelere kadar her şeyi öğretiyorlar.

Biz okulun balkonumsu bir bölümünde ders yaptığımız için güneş kendisini sakladığında hava sıcaklığı da bir anda düşüyor. Benimse soğuk havalara karşı mücadele edecek yeterli kıyafetim yok. Etkinlik sonrasında Kary’den aldığım ipuçları sayesinde şehrin devasa ikinci el kıyafet dükkanına gidiyorum. Burası o kadar büyük ki, aradığınız her türlü kıyafeti, her türlü markayı çok komik rakamlara bulabiliyorsunuz. Ben kendime beş beden büyük gelen sıcak tutacak bir mont, bir kazak ve polar alıyorum. Ödediğim fiyat 50 Quetzal. Yani sadece 6 USD. Alışveriş sonrasında satın aldıklarımdan son derece memnun odamın yolunu tutuyorum.

26 Kasım 2013, Salı.

DSC01767

DSC01775

San Jacinto Kilisesi.

DSC01777

Caldo de Frutas.

IMG_5464

Terminal Minerva’da yer alan devasa çam ağacı.

IMG_5465

Terminal Minerva aynı zamanda şehrin ana otobüs istasyonu.

Dersim yine 08:00 – 14:00 arasında. Upuzun bir uyku sonucunda buz gibi bir sabaha uyanıp okula yürüyorum. Üstelik anlamlandıramadığım bir şekilde vücudumda çok sayıda ısırık var. İlk etapta bu konuya çok da önem vermiyorum. Evden okula yürümek tam tamına altı dakika. Yavaş yavaş okulun diğer öğrencileri ile de kaynaşmaya başlıyoruz. ABD’li doktor Josh, Avustralyalı Kylie, İngiliz Neil ve Sarah bu küçük okulun diğer öğrencileri. Herkes kısa bir süreliğine de olsa İspanyolca öğrenmeye gelmiş. Dersler normalde aralıksız olarak devam ediyor. Sadece 10:30 – 11:00 arasında yarım saatlik bir mola veriliyor. Salı günü olduğu için molayı küçük bir oyun takip ediyor. Gruplara bölünüp çat pat İspanyolca bir oyun oynuyoruz.

Okul o kadar küçük, o kadar ev gibi ki. Etrafta dolan “Copito” isimli minik bir köpek, evin ve okulun sahibi Glenda, eşi Daniel, çocukları Daniella ve Tony bizi kendi ailerinin bir parçasıymışız gibi ağırlıyorlar gün üstüne gün.

Ders sonrasında okulun katılacağımız ilk etkinliği gerçekleşiyor. Hep beraber yakınlarda bulunan Salcaja isimli kasabaya gidiyoruz. Bu kasabaya gitmek için “Chicken Bus” ismi verilen otobüsleri kullanıyoruz. Bu otobüsler Guatemala’nın temel ulaşım yöntemleri. Eski ABD okul otobüslerinin modifiye edilmiş hali olan bu otobüsler, içlerinde genelde çeşitli hayvanlar taşındığı için bu ismi almış. Kalabalık otobüste yerimizi aldıktan sonra, Salcaja’ya gitmemiz yarım saatimizi alıyor. Bu minik şehir “San Jacinto” isimli kilisesi ile meşhur olmuş durumda. 1524 yılında kurulmuş bu kilise Orta Amerika’daki ilk kilise olma özelliğini koruyor. Sayısız deprem ve felaket sonrasında hala iyi durumda olan bu minik kilisenin yanı başında minik de bir müze bulunuyor.

Kiliseden çıktıktan sonra yakınlarda bulunan bir eve gidiyoruz. Bu kasabanın en meşhur tatlarından birini denemeye: Caldo de Frutas. Ev yapımı bu likör kan kırmızı rengi ile dikkat çekiyor. Çeşitli meyvelerin rom ile karıştırılması ile hazırlanan bu güçlü likörün tadına bakıyoruz ve bize ikram edilen meyveleri yiyoruz.

Şehir merkezine tekrar döndüğümüzde ben şehrin en büyük alışveriş merkezinin bulunduğu Walmart’a doğru yola koyuluyorum. Bu bölgeye normalde otobüslerle yirmi dakikada gidebiliyorsunuz, yürümek ise benim bir saatimi alıyor. Yol üzerinde şehrin en kaotik bölgesi olan Terminal Minerva’yı ve hayatımda gördüğüm en büyük çam ağacını geçiyorum. Walmart’a vardığımda ise odamda ihtiyaç duyabileceğim ıvır zıvırı almaya koyuluyorum. Adam gibi peynir ve yoğurt buldum diye bu kadar sevinebileceğim kimin aklına gelirdi? Dönüş yolunda minibüse biniyorum. Minibüs beni hemen evimin önünde bırakıyor.

Aldığım eşyaları yerleştirdikten sonra da her gün verilen ödevler ve düzenli olarak çalışılması gerekilen İspanyolca beni bekliyor. Bu sırada yurdun diğer üyeleri ile de sık sık muhabbet etmeyi ihmal etmiyorum. Uzun süredir burada yaşayan, çok iyi İspanyolca konuşan Avustralyalı Peter, İspanyolca hocalığı yapan Linda ve Pilar. Bana sürekli olarak ipucu vermeyi ihmal etmiyorlar.

25 Kasım 2013, Pazartesi.

IMG_5446

Okula başladım heyo!

IMG_5454

Derslerimi aldığım balkon.

IMG_5440

Yeni odam!

Okulun ilk günü. Sabah erkenden uyanıyorum ve hostelden çıkışımı yapıyorum. Eşyalarımı topladıktan sonra okulun yolunu tutuyorum. Bugün ilk altı saatlik dersim başlıyor. 08:00 – 14:00 arası. İspanyolca hocam, genç mi genç Kary ile tanışıyorum. Kary daha 21 yaşında; ama uzun süredir İspanyolca öğretmenliği yapıyor. Bir yandan üniversitede hukuk okurken, bir yandan da cep harçlığını kazanıyor.

Altı sene sonrasında ilk defa okula başlamış olmanın verdiği heyecan bir yana, daha önce Ankara’da bir sene kadar ders aldığım İspanyolcayı ilerletmeye o kadar hevesliyim ki, zaman nasıl geçiyor farkına bile varamıyorum. Kary işini son derece iyi yapıyor. Daha ilk günüm olmasına rağmen, beni nasıl zorlaması gerektiğini, öğrenemediğim şeyleri aklıma nasıl sokması gerektiğini çok iyi biliyor.

Ders sonrasında gidip yurduma yerleşiyorum. Odaya girmemle bir anda bütün günün yorgunluğu üzerime çöküyor. Eşyalarımı yerleştirdikten sonra da son derece tatlı on dört saatlik bir uykuya merhaba diyorum.

Quetzaltenango, Guatemala.

Standard

(Buradan sonra bir süreliğine blog’um format değiştiriyor – haftalık ve daha kısa yazılar -; çünkü ben Guatemala’nın Quetzaltenango isimli 152.000 nüfuslü minicik şehrinde bir süre kalıp hem yerleşik hayata geçmeye, hem de İspanyolcamı ilerletmeye karar verdim. Muhtemelen iki aydan birazcık daha uzun bir süre buralardayım.)

24 Kasım 2013, Pazar.

IMG_5394

IMG_5395

IMG_5396

IMG_5397

 

Şehrin rengarenk duvarları.

IMG_5399

IMG_5400

IMG_5404

 

Pazar etrafından manzaralar.

IMG_5419

 

Pupusa ismi verilen peynirli gözlemeler.

Pazar günü. Günlerden en ağırdan alınması gerekenlerden bir tanesi. Sabah kahvaltı sonrasında yine şehrin sokaklarında kaybola kaybola gezdiğim bir gün geçiriyorum.

Akşamüzeri odaya döndüğümde daha önce San Cristobal de las Cosas’da aynı hostelde kaldığım Alman kıza denk düşüyorum. Akşam yemeğini beraber yemek üzere pazarın yolunu tutuyoruz. Parkın hemen yanı başında her akşam kurulan ve gününe göre büyüklüğü değişen bu pazarda, son derece leziz yerel yemekleri uygun fiyatlarla tatmak mümkün. Yemek sonrasında meydanda düzenlenen dans gösterisini izleyip erkenden odalara dönüyoruz.

23 Kasım 2013, Cumartesi.

IMG_5416

Kat üstüne kat boya.

IMG_5389

Şehrin sayılı kitapçılarından bir tanesi: Vrisa Books.

Sabahı oldukça ağırdan alıyorum. Hostelin artık şehir çapında dillere destan kahvaltısı sonrasında odaya çıkıp bir süre internet üzerinden işlerimi hallediyorum. Sonrasında da ilk olarak İspanyolca okuluna kaydımı yaptırmak üzere “El Quetzal”in yolunu tutuyorum. Planıma göre, günde altı saat İspanyolca alacağım. Normal programdan biraz daha fazla olmasının nedeni, yapacak daha iyi bir şeyimin olmaması ve de bu şehirdeki vaktimi en verimli şekilde geçirmek isteyişim. Okula kaydımı yaptırdığım sırada okulun bir adet de yurdu olduğunu öğreniyorum. Üstelik fiyatı da son derece uygun. Bir aylık yurt ücreti: 100 USD. Kayıt sonrasında okula çok yakın olan yurdu görmeye gidiyorum. Görür görmez bu mekana kanım ısınıyor. Genişçene bir oda, internet bağlantısı, merkezi bir konum. Daha ne isterim ki. Ama erkenden karar vermeden önce, bir gün önceden sözleştiğim başka bir eve bakmaya gidiyorum.

Ev sahibi ile parkta buluşuyoruz, sonrasında da evin yolunu tutuyoruz. İki odalı bu minik evin fiyatı da son derece uygun olsa da, bana çok karmaşık ve basık geliyor. Kararımı verdikten sonra okula dönüp yurt odasında konaklamayı istediğimi belirtiyorum. Odaya pazartesi günü dersten sonra yerleşme konusunda anlaşıyorum. Sonrasında bütün günü yeni şehrimin sokaklarınında mekik dokuyarak geçiyorum. Guatemala, daha ilk günlerinde kendisini bana sevdiriyor. Yereller tarafından Xela olarak anılan, Quetzaltenango ufacık bir şehir olmasına rağmen turist altyapısı olarak son derece gelişmiş. İhtiyacınız olan her şeyi burada bulabiliyorsunuz. Tek kusuru, şehir 2300 metre yükseklikte olduğu için diğer yerlere oranla birazcık soğuk.

Akşam yemeğini bir süredir ününü fazlasıyla duyduğum şehrin tek Hint restoranında yapıyorum. Gerçekten dedikleri kadar var. Üstelik Hint restoranının hemen yanı başında yer alan ikinci el kitap dükkanı Vrisa Books’a uğramayı ihmal etmiyorum. Bu minicik yere ilk ziyaretimin kazancı Jack Kerouac’ın 1960’da City Lights’dan basılmış rüyalarını anlattığı kitabı “Book of Dreams”inin ilk baskısı oluyor. Yemek sonrasında erkenden hostelime geri dönüyorum. Filmlerle dolu bir gece beni bekliyor.

22 Kasım 2013, Cuma.

IMG_5370

 

IMG_5374

 

IMG_5331

IMG_5377

Quetzaltenango sokakları.

DSC01756

El Cuartito’da canlı müzik zamanı!

Kaldığım hostelin en meşhur yanı kahvaltısı. Ücrete dahil olan kahvaltıyı, kahvaltı menüsünden seçerek devasa porsiyonlar halinde yiyebiliyorsunuz. Kahvaltı sırasında Guatemala’da daha önce bir süre yaşayan, çalışan, gönüllülük yapan insanlarla tanışıyorum. Muhabbetler sonrasında anladığım Orta ve Güney Amerika’da İspanyolca öğrenmek için en ideal şehir burası. Çünkü hem fiyatlar çok ucuz, hem okullar son derece profesyonel, hem de şehir bu işi ciddiye alan insanlarla dolu. Nasıl oluyor bilmiyorum; ama bir anda ben de fikir değiştiriyorum. Burada bir süre kalıp düzenli hayata geçiş yapma fikri aklımı çeliyor.

Bütün günü İspanyolca okullarını ziyaret edip farklılıklarını öğrenerek geçiriyorum. Bazı okullar oldukça büyük, bazıları Sivil Toplum Örgütü destekli, bazıları aileler tarafından işletilen küçük okullar. Bütünün günün sokaklar arasında mekik dokuması sonrasında az çok hangi okula gitmek istediğime dair kararımı veriyorum. Okullardaki eğitimler tek hoca, tek öğrenci şeklinde işliyor. Günde hangi saatler arasında ders almayı istediğiniz ve kaç saat ders alacağınızı siz belirleyebiliyorsunuz. Genelde haftalık 25 saatlik eğitimin fiyatı 100 USD – 200 USD arasında değişiyor. Eğitim programları içerisinde sosyal projelerde gönüllülük ve çeşitli etkinlikler de yer alıyor. ÜStelik dilerseniz okullarda eğitim aldığınız süre boyunca dilinizi iyice ilerletmek adına ailelerin yanında konaklamayı seçebiliyorsunuz. Ben kararımı “El Quetzal” isimli okuldan yana yapıyorum. Burası şehirdeki en küçük okullardan biri. Okulu yerel kökenli Glenda isimli bir kadın işletiyor. Günün neredeyse tamamını sokaklarda dolanarak geçirdikten sonra odaya dönüyorum. Hava çoktan kararmış bile.

Odaya döndüğümde Alman Wolf ile akşam yemeğine çıkmaya karar veriyoruz ve şehrin sonsuz olanakları arasından Akdeniz restoranını seçiyoruz. Doğru seçim yaptığımızı yemekler geldikten sonra fark ediyoruz. Yemek sonrasında da şehrin minik cafe / barlarından bir tanesi olan “El Cuartito”ya canlı müzik dinlemeye gidiyoruz. Ufak loş ışıklı bu barı üç kişlik bir grup şenlendiriyor. Harika bir gecenin ardından odalara dönüyoruz.

21 Kasım 2013, Perşembe.

IMG_5302

IMG_5308

IMG_5311

IMG_5321

 

Meksika’dan Guatemala’ya uzanan yoldan manzaralar.

Sabah 06:30’da geleceğini belirten Guatemala servisi saat 07:15’te geliyor. Minibüs gelene kadar her geçen dakikada daha da stres oluyorum ben. Hala bazı ülkelerin zaman anlayışlarına ve algılayışlarına alışabilmiş değilim, o nedenle içten içe servisin beni unuttuğu düşüncesini aklımdan çıkaramıyorum. Sonunda servis kırk beş dakika rötarla geldiğinde ise sözde beş, pratikte yedi buçuk saat süren Guatemala yolculuğum başlıyor. Yolculuk sırasında aynı araçta olduğum Porto Rikolu, İngiliz ve Alman gençler sayesinde yol çabucak geçiyor. Uçsuz bucaksız kıvrımlar bile varlığını unutturuyor. Pasaport ve sınır işlemlerini sorun çıkmadan hallediyorum. Guatemala sınırına geçtiğimizde araç değiştiriyoruz.

Akşam üzerine doğru ismini bir türlü doğru söyleyemediğim Quetzaltenango şehrine varıyorum. Konaklayacağım “The Black Cat Hostal” son derece güzel ortamı ve profesyonel tavrı ile daha ilk dakikalarında bile kalbimi kazanıyor. Eşyalarımı yerleştirdikten sonra şehrin sokaklarında ufak bir tur atıyorum. Gelmeden önce ününü çok duyduğum, bölgenin en tehlikeli ülkelerinden biri olan Guatemala içten içe beni korkutsa da, sokaklardayken bu korku ortadan kalkıyor. Şehrin kalbinde yer alan parkın etrafında elleri tüfekli polisler bankaları, cafe’leri koruyor. Bunun beni daha iyi hissetirmesi mi lazım acaba diye içten içe düşünüyorum. Uzun bir gün olmuş, geceyi odada dizi izleyerek tamamlıyorum.

Meksika.

Standard

Meksika: Genel Bilgiler.

Açık söylüyorum, Meksika’yı ziyaret etmeden önce önyargılıydım. Amerika kıtasında, ABD’nin güneyine ilk inişim olacaktı ve ülke hakkında sürekli olarak duyduğum şeyler beni korkutmaya yetiyor da artıyordu bile. Ülkede tek başıma geçirdiğim bir ay sonunda net olarak anladığım şey ise; çok fazla Amerikan filmi izlemiş olduğumdu. Ülkenin görülmeye değer her yerine girip çıktım, gece otobüslerine bindim, sokaklarda yürüdüm, festivallere katıldım, üstelik “Ölülerin Günü” bahanesi ile bir geceyi de mezarlıkta geçirdim. Meksika rengarenk karşıladı beni. Birbirinden sevimli, benzer yapıdaki koloni şehirleri zengin kültürü ile şaşırttı. Meydanlarda günler süren kutlamalarına, yılları aşkın geleneklerine, Maya kültürünü en derinden koruyan yaşamlarına hayran kaldım.

IMG_3616

Her gittiğim ülkede yağmur yemesem şaşıracağım zaten. Huzurlarınızda Cancun.

DSC08978

Chichen Itza.

IMG_4092

Monte Alban.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

Meksika, yüz ölçüm olarak Orta Amerika’nın en büyük ülkelerinden bir tanesi. Bu nedenle gezilecek oldukça farklı yeri, keşfedilecek fazlaca bölgesi var. Oaxaca, Chiapas, Veracruz, Yucatan Yarımadası…. Her bölgenin kendisine has kültürü, kendisine has bir havası var. Mexico City’nin karmaşası, Yucatan Yarımadası’nın rahatlığı, Oaxaca’nın sanat ruhu, Pasifik kıyısının tatilci modu… Ülkeyi hakkıyla gezmek için en az bir ayın ayrılması gerektiğine inanıyorum.

Meksika’nın en sıcak ayları Nisan ve Mayıs ayları. Sonrasında ülke çapında yağmurlu sezon başlıyor. Bu dönemde günlük güneşlik günler bir anda soğuk kapalı havalara dönebiliyor. Ülkeyi ziyaret etmek için en ideal zaman Kasım ve Şubat ayları arasına tekabül eden dönem.

Vize

Meksika’ya giden Türk vatandaşlarının vizeye ihtiyacı var; ama bunun tek istinası var. Eğer ABD vizeniz varsa, ülkeye girişte vizeye ihtiyaç duymuyorsunuz. ABD vizesi sayesinde ülkeye girişte 180 günlük kalış hakkına sahip olabiliyorsunuz.

Rota

Meksika’daki yolculuğuma ülkenin en kuzeydoğusundan, Cancun’dan başlamak durumunda kaldım ben. Tekrardan döneceğim bölge yine ülkenin doğusu olduğu için de tam anlamıyla bir yuvarlak çizmiş oldum.

Meksika’da kaldığım 29 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

map_of_mexico

24-26.10.2013, Cancun
27-28.10.2013, Tulum
29-30.10.2013, Valladolid
30.10.2013, Chichen Itza
30.10-01.11.2013, Merida
2-5.11.2013, Oaxaca
6-10.11.2013, Mexico City
10.11.2013, Teotihuacan
11-12.11.2013, Puerto Vallarta
13-14.11.2013, Guadalajara
15-16.11.2013, Guanajuato
16.11.2013, Leon
17.11.2013, Mexico City
18.11.2013, Palenque
18-20.11.2013, San Cristobal de las Casas

Bu bölgelere ek olarak eğer daha fazla vaktim olsaydı ülkenin ABD sınırına yakın kuzey bölgelerini ziyaret etmeyi isterdim.

Ulaşım

Meksika’da ulaşım ağları oldukça gelişmiş. Herhangi bir plan ya da rezervasyon yapmasanız bile istediğiniz bir şehirden, bir diğerine kolayca klimalı ve rahat otobüsler aracılığı ile ulaşabiliyorsunuz. Aşağıdaki otobüs firmaları birbirine kıyasla hizmet açısından farklılık gösterse de son derece rahatlar. Bazı otobüs firmaları VIP ve Deluxe servis yapıp internet erişimi olan, geniş koltuklu, eğlence konsollu ve ikramlı yolculuklar sunuyor. Biletleri internet üzerinden alabiliyorsunuz.

ADO (www.ado.com.mx),
Futura (www.futura.com.mx)
Estrella Blanca (www.estrellablanca.com.mx),
ETN (www.etn.com.mx),
Turistar (www.turistar.com.mx),
Primera Plus (www.primeraplus.com.mx)

Turistik şehirler genelde küçük olduğu için yürüyerek bu şehirleri keşfetmek mümkün. Şehir içi ulaşımda herhangi bir araca ihtiyaç duymuyorsunuz. İhtiyaç duyduğunuz durumlarda da şehirdeki yerel otobüsler sizi istediğiniz bölgeye götürmek için hazır bekliyorlar. Genelde bu otobüslerin ön taraflarında hangi bölgeye gittiğine dair bilgi bulabiliyorsunuz.

Mexico City’de ise son derece gelişmiş bir toplu taşıma sistemi mevcut. Şehrin her bölgesine hizmet veren metro sistemi sayesinde sadece 2 peso’ya istediğiniz durakta inebiliyorsunuz. Eğer metroyu kullanmazsanız da şehir içi otobüs ve minibüs sistemi oldukça pratik. Bir kere rotaları öğrendiniz mi her yerden, her yere ulaşmak mümkün.

mexico-city-metro-subway-map

Konaklama

Meksika’da konaklama standartları oldukça yüksek. Son derece profesyonel şekilde işleyen hosteller ülkenin birçok bölgesinde yer alıyor. Hızlı internet bağlantısı, klimalı odalar, temiz yastık ve çarşaflar, ücrete dahil kahvaltı birçok hostelde karşınıza çıkıyor. Üstelik fiyatlar da oldukça uygun.

Yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatları aşağıdaki gibi:

Hostel Mundo Maya, Cancun – 115 MXN
Mango Tulum Hostel, Tulum – 175 MXN
Hostel Candaleria, Valladolid – 140 MXN
Nomadas Hostel, Merida – 129 MXN
Casa de Don Pablo Hostel, Oaxaca – 135 MXN
Vallarta Sun Hostel, Puerto Vallarta – 195 MXN
Guadalajara Hospedarte Hostel, Guadalajara – 120 MXN
Hostel Casa de Angel, Guanajuato – 110 MXN
Hostal Erni, San Cristobal de las Casas – 150 MXN
Iguana Hostel, San Cristobal de las Casas – 120 MXN

IMG_3338

Hostel Mundo Maya, Cancun.

IMG_3482

Mango Tulum Hostel, Tulum.

DSC09076

Nomadas Hostel, Merida. (Hayatımda kaldığım en iyi hostel listesinde başı çekebilir, havuzu, ücretsiz salsa, yoga ve yemek dersleri bile var!)

Yiyecek içecek

Meksika mutfağı hakkında bir şeyler yazmak o kadar zor ki. Son derece çeşitli, zengin, her bölgesinde farklılık gösteren, leziz ve bol baharatlı bu mutfak yolculuğum sırasında en sevdiklerim arasında oldu. Sokak yemekleri konusunda bir altın madeni olan bu ülkenin yemeği için söyleyebileceğim tek bir şey var: Denemeye çekinmeyin!

Ülke çapında çok sık rastlayacağınız ve en ucuza bulacağınız yiyecek muhtemelen “tacos” . İnce, yuvarlak ve yufkayı andıran “tortilla” ekmeği üzerinde pişmiş et, balık ya da sebzelerin salsa sosu ve çeşitli baharatlarla sarılmasından oluşan bu yemek son derece doyurucu. Tortilla ekmeğinin yapımı bölgesine göre değişebiliyor. Bazı şehirler mısır, bazı şehirler buğday unu kullanırken, bazı şehirlerde tortilla ekmeği kızarmış olarak karşınıza gelebiliyor.

“Burritos” yufkamsı bir ekmeğin içinde hazırlanan dürümlere verilen ad. Daha çok Meksika’nın kuzey bölgelerinde karşınıza çıkıyor. “Quesadillas” kelimesi ispanyolcada peynir anlamına gelen “queso”dan geliyor. Geniş ve yuvarlak pide ekmeğine benzeyen tortilla arasında peynirin eritilmesi ile hazırlanıyor; ama çoğu zaman bu doyurucu yiyeceklerin içinde peynire ek olarak tavuk, et, mantar, kabak gibi farklı tatlar da bulabiliyorsunuz. “Enchilladas” hafif ısıtılmış tortilla ekmekleri üzerine salsa sosu ile servis edilen tavuk, peynir, yumurta gibi öğelerin eklenmesi ile ortaya çıkıyor.

“Tostadas” tortilla ekmeklerinin çıtır çıtır olana kadar kızartılması sonucunda üzerine fasulye, marul, soğan, avokado, peynir, tavuk gibi farklı kombinasyonların eklenmesi ile hazırlanıyor. “Sopes” adı verilen yiyeceklerde yumuşak ve küçük pide ekmeği üzerine ince katmanlar halinde fasulye, salsa ve peynir konuluyor. “Gorditos” içerisine peynir, et ve diğer ürünlerin konulması ile ortaya çıkan keklere verilen ad. Avokado birçok yemekte kullanılıyor. Avokado ile hazırlanan “Guacamole” benim kişisel favorilerim arasında.

İçecek olarak sütlü ve bol şekerli taze meyve suları, süt ve pirinç özlü içecekler yaygın olsa da Meksika’da içmeden dönmemeniz gereken iki içecek var: Tekila ve Mezcal.

IMG_5289

Guacamole ile servis edilen mısır cipsleri, nachos.

DSC09746

Quesadilla.
DSC00292

Tacos hazırlanırken.

IMG_4115

Yemekler genelde mole adı verilen biberden yapılmış bir sos ile hazırlanıyor. Bu sos özellikle Oaxaca bölgesinde çok yaygın, çikolatalısı bile var.

IMG_0496

Burritos.

DSC09455

Oaxaca’nın “chapulines” adı verilen çekirgeleri soslu ya da sossuz olarak tüketilebiliyor.

IMG_3873

Yemekler sırasında genelde değişik mezeler de servis ediliyor.

IMG_4111

İlk olarak Mayalar tarafından keşfedilmiş çikolata bölgede içecek olarak çok yaygın.

DSC09438

Oaxaca’nın meşhur sıcak çikolatası bir dilim ekmek ile servis ediliyor.

IMG_4754

Ülkede kahve kültürü oldukça yaygın.

DSC09296

Biri baharat mı dedi?

DSC00257

En meşhur Meksika tatlılarından biri olan Churro.

DSC09297

Ölülerin Günü için hazırlanan çeşitli şekerlemeler.

DSC09287

DSC00254

Sokaklarda sık sık mısır ve taze meyve satanlara rastlayabiliyorsunuz.

DSC09288

Her şehirde yer alan pazarların yemek bölümleri yerel yemekleri tatmak için en ideal mekanlar.

San Cristobal de las Casas, Meksika.

Standard

20 Kasım 2013, Çarşamba.

DSC01748

DSC01750

DSC01755

Şehrin göbeğinde yer alan katedral.

Sabah ilk işim hostelimi değiştirmek oluyor. İki gündür konakladığım bu oda, fiyatına göre son derece rahat olsa da; hostel sahibi kadının suratsızlığı bir noktadan sonra illallah dedirtiyor. Yeni hostelime yerleştikten sonra da bir süredir yanımda taşıdığım Meksika ganimetlerini eve göndermek üzere, postanenin yolunu tutuyorum. Postanedeki görevlinin son derece yardımsever olması sayesinde bir saat içerisinde dört buçuk kiloluk hediyelik eşya, kitap ve bir süredir biriktirdiğim bilet, poster, harita ve benzeri ıvır zıvırı evime yolluyorum. Çantamın neredeyse yarı yarıya hafiflediğini fark etmek ise cabası.

Sonrasında, şehir merkezindeki turist ofislerinden bir tanesinden ertesi günün sabahı için Guatemala’da yer alan Quetzaltenango şehrine bir bilet alıyorum. Sabah otobüsüm saat 06:30’da kalkacak. Günün geri kalanında kapalı San Cristobal de las Casas havasından ve etrafı sele çeviren yağmurlardan kaçmak adına çeşitli cafe’lere sığınıp ya günlük yazıyorum ya da kitap okuyorum. İşin en şaşırtıcı tarafı ise oturduğum cafe’lerden bir tanesinde mehter marşı çalmaya başlıyor. Dünyanın en olmadık mekanında üstelik, düşünsenize! Zaten Türkiye hep en olmadık anlarda karşıma çıkıyor. Otobüste gösterdikleri bir filmde, oturduğum cafe’de çalan bir şarkıda, otelin duvarında asılı bir posterde…

Hava kararmak üzereyken yeni hostelime gidiyorum. Burada kalabalık bir grup ile önce hep beraber yemek yapıyoruz, sonrasında da herkesin uykusu gelene kadar muhabbet ediyoruz. Grubun çoğu ABD’li. Herkesin deneyimi ise birbirinden oldukça farklı. Bu nedenle muhabbet uzuyor da gidiyor.

19 Kasım 2013, Salı.

DSC01728

 

San Cristobal de las Casas sokakları.

DSC01734

 

DSC01738

 

Cerro de Guadalupe.

DSC01737

DSC01744

 

Cerro de Guadalupe’den şehrin manzarası.

DSC01746

 

Real de Guadalupe sokağı.

Bir önceki günün yorgunluğu o kadar etkili olmuş ki, sabah uyandıktan sonra kendime gelmem resmen saatlerimi alıyor. Uzun zamandan sonra tek başıma bir odada kalmanın verdiği rahatlık da var üzerimde üstelik. Yolda olduğum belli dönemlerde, kişisel alanıma ihtiyacım tavan yapıyor; ama sürekli hareket halindeyken ve iki üç günde bir şehir değiştirirken bu çok da ihtimaller dahilinde olmuyor. Dönem dönem tek başıma bir odada belirli bir süre geçirmek bile lüks kaçabiliyor.

San Cristobal de las Casas, Meksika’daki son şehrim. Burada bir iki gün vakit geçirdikten sonra, Guatemala’ya geçmeyi planlıyorum. Chiapas eyaletinde yer alan, San Cristobal de las Casas, Meksika’daki şehirler arasında yerelliğini en iyi koruyan bölgelerin başında geliyor. Şu ana kadar gezdiğim diğer Meksika şehirlerine benzer şekilde şehrin göbeğinde bir adet ana meydan bulunuyor. “Plaza 31 de Marzo” isimli meydan ufacık şehrin kalbinde ağaçların ortasında yer alıyor. Meydana kurulu banklarda oturanlar, ayakkabı boyacıları, meyve ve ufak tefek eşya satıcıları meydanın genel profilini oluşturuyor. Meydanın hemen yanı başında bir katedral yer alıyor. Bu katedralin, şehri üst üste etkileyen doğal felaketler nedeniyle 1815 yılına kadar tamamlanamadığı biliniyor.

Meydanı ve etrafındaki binaları gezdikten sonra şehrin en güzel manzaralarının bulunduğu iki kiliseden bir tanesi olan “Cerro de Guadalupe” isimli kiliseye gidiyorum. Birbiri ardına dizilmiş sevimli cafe ve butik dükkanlar ile donatılmış sokakları geçtikten sonra, ulaştığım bu kilise bir tepeceğin üstünde bulunuyor ve dik merdivenlerini çıktıktan sonra gerçekten de şehrin en güzel manzaralarına tanık olabiliyorsunuz. Bütün şehir ayağınızın altına seriliyor. Burada bir süre oyalandıktan sonra şehrin merkezine dönüyorum. Real de Guadalupe, Madero, Insurgentes gibi sokaklar rengarenk manzaraları ile dolup taşıyor. Sevimli cafe’lerden bir tanesine girip iki üç saat kadar burada oturuyorum.

Şehrin etrafında Templo & Ex-Convento de Santo Domingo, Cerro de San Cristobal, Templo de la Caridad başta olmak üzere birçok farklı görülmeye değer kilise yer alıyor. Üstelik, eski bir malikanenin müzeye dönüştürülmesi ile açılmış Na Bolom, geleneksel ilaçlara ilişkin bilgi alabileceğiniz Museo de la Medicina Maya, özellikle bölgenin zengin kehribar kaynaklarına dikkat çeken Museo del Ambar de Chiapas, Chiapas bölgesinin kahve üreticilerine yoğunlaşan ve aynı zamanda bir cafe olarak da işletilen Cafe Museo Cafe de ziyaretçileri bekliyor.

Akşam hava kararmışken odaya dönüyorum. Çok da oyalanmadan, internet üzerindeki işlerimi halledip erkenden uyuyorum.

Palenque, Meksika.

Standard

18 Kasım 2013, Pazartesi.

DSC01659

DSC01668

DSC01671

DSC01673

DSC01678

DSC01683

DSC01688

DSC01689

Herkes neden aynı yerde poz veriyor?

DSC01692

DSC01694

DSC01695

Kalıntılar son derece etkileyici bir yağmur ormanı içerisinde yer alıyor.

DSC01703

DSC01709

Palenque kalıntılarından manzaralar.

DSC01720

Zapatista’ların kestikleri araçlara verdikleri kağıtlar.

DSC01723

Yolumuzu kesen çakallar.

Palenque’ye öğleden önce varıyoruz. Minicik otobüs istasyonuna vardığımda hava son derece nemli ve sıcak. Sırt çantamı yine otobüs istasyonunun küçük emanetine bırakıyorum. Palenque’nin şehir merkezi oldukça küçük, üstelik şehirde görülmeye değer tek yer ünlü Maya kalıntıları. O nedenle bu şehirde konaklamadan bir sonraki durağıma geçmek istiyorum. Çantamı bıraktıktan sonra otobüs istasyonunun biraz ilerisinden Maya kalıntılarına giden minibüslerden birine atlıyorum.

Palenque kalıntıları, Chiapas bölgesindeki en sık ziyaret edilen yerlerin başında geliyor. Bu kalıntılarda Maya döneminin en güzel mimari örnekleri, bir ormanın içerisinde sergileniyor. Atmosfer olarak da bu kalıntılar diğer Maya kalıntılarına göre farklılık gösteriyor. Palenque antik şehrinin ilk olarak MÖ. 100 yılında işgal edilmiş. MS. 630 – 740 yılları arasında da şehir büyüme göstermiş. Şehrin en ünlü hükümdarı Pakal’ın ismine şehirle ilgili birçok kaynakta rastlanıyor. Üstelik işin ilginç yanı Pakal’ın o dönem için mucize sayılabilecek 80 yaşına kadar yaşadığına inanılıyor. Şehrin birçok meydanının ve binasının Pakal hükümdarlığı sırasında inşa edildiği biliniyor. Pakal’dan sonra hükümdarlığı devralan oğlu Kan B’alam II döneminde şehrin gelişimi ve ilerlemesi devam ediyor.

Şehrin MS. 900 yılından sonra terk edildiği düşünülüyor. Palenque, Meksika genelinde en çok yağmuru alan bölgede bulunduğu için, zaman içerisinde yoğun bir yağmur ormanı ile kaplanıyor. Bu sayede, 1746 yılına kadar Batı dünyasının bu antik şehirden haberi olmuyor. Antik şehrin adam akıllı keşfedilmesi ise 1837 yılında bölgeye giden amatör arkeolog John L. Stephens ve sanatçı Frederick Catherwood tarafından oluyor. Pakal’ın saklı kalmış hiyerogliflerinin keşfi ise 1952 yıılında Meksikalı arkeolog Alberto Ruz Lhuillier tarafından gerçekleşiyor.

Palenque’ye doğru ilerlerken bir noktada aracımız trafiğe takılıyor. Ben ne olduğunu çok anlayamıyorum. Araç içerisinde yabancı olarak bir ben bulunuyorum. Önümüzdeki araç trafiği aradan yirmi dakika kadar geçmesine rağmen çözülmeyince bizim şoför uyanıklık yapıp bütün araçları solluyor ve giriş kapısının bulunduğu bölgeye ilerliyor. İşte o zaman işin rengi değişiyor. Yolumuz yüzleri maskeli, elleri sopalı kalabalık bir grup tarafından kesiliyor. Öğrendiğime göre bu grup meşhur “Zapatistas”. Bir süre araç şoförü ile tartıştıktan sonra, şoför adamlara 20 peso veriyor, karşılığında bir kağıt alıyor. Tam ilerleyeceğimiz sırada grup araç içerisinde tipi ile sırıtan beni fark ediyor. Bir anda grubun tamamı camımın etrafına doluşuyor. O noktada ciddi anlamda çok korkuyorum. Çünkü çantam içerisinde cep telefonum, fotoğraf makinem, param ve bilgisayarım bulunuyor. Adamlar bütün bunları almak istese, çok rahatlıkla alır. Bir süre yoğun bir tartışma ortamı yaşanıyor. Adamlar beni işaret ediyor, ben anlamıyorum. Gruptan birileri camımı açmaya çalışıyor. Sonra aracın şoförü bana dönerek adamlara 80 peso verirsem geçmem izin vereceklerini söylüyor. Ben de başım bağlı istedikleri parayı veriyorum. Böylece aracın kalıntılara geçmesine izin veriyorlar. Kalıntıların bulunduğu otoparka geldiğimde, araç şoförü içeri girerken bilete para ödemem gerektiğini, bu grup ile gişedekiler arasında bir anlaşma olduğunu belirtiyor. Tabii gişeye gittiğimde görevliler durumu kabul etmiyor. Sanki bu kalabalık grubun bütün turist otobüslerinin yolunu kesmesi son derece normalmiş gibi davranıyorlar. Ben de çok diretmeden biletimi alıp içeri giriyorum.

Kalıntılar muazzam bir yağmur ormanının içerisinde bulunuyor. 15 kilometrekarelik bir alana yayılmış onlarca binalar arasında dolanıyorum. Şehrin nemli havası ve büyülü atmosferi, kısa bir süre önceki gerginliğimi ortadan kaldırmaya yetiyor da artıyor bile. Üç dört saate yakın kalıntıları keşfettikten sonra şehir merkezine dönüyorum. İki geceyi otobüslerde geçirmenin yorgunluğu etkisini tüm gücü ile gösteriyor. Akşamı geçirmek istediğim, Meksika’daki son şehrim olan San Cristobal de las Casas’a olan otobüsün akşam saatlerinde olduğunu öğrenince minibüs istasyonunun yolunu tutuyorum. Buradan daha hızlı bir şekilde iki araç değiştirerek, üstelik çok daha ucuz bir fiyata San Cristobal de las Cosas’a gitmek mümkün.

San Cristobal de las Cosas’a olan yol boyunca yanımda oturan Alman kızla muhabbet ediyoruz. Bu biraz olsun yolu çekilir kılıyor. Fakat bir noktadan sonra son derece virajlı olan yollar benim bütün enerjimi emiyor. Üstelik, Palenque’den San Cristobal de las Casas’a kadar yolumuz “Zapatistas” tarafından üç kez daha kesiliyor. Yolları arabalar geçmesin diye çivilerle kapamış gruplar, her geçen araçtan para alıyor. Şoförümüz her gruba da 20 peso veriyor da ancak o zaman geçmemize izin veriyorlar. İçten içe biz yabancılara sarmadıklarına seviniyorum ben.

San Cristobal de las Casas’a beş saat sonunda vardığımızda benim dünyam dönüyor resmen. Vücudumdaki son enerjiyi bir taksiye atlayıp ayarladığım hostele gitmeye harcıyorum. Bu hostelde kendime özel bir oda ayarladığım için dinlenmeye fırsatım olacağına inanıyorum. Fakat hostele vardığımda beni bir sürpriz bekliyor. Hostelde kapıyı kimse açmıyor. İki saat boyunca hostelin kapısında soğukta bekliyorum. Bir yandan da geceyi güzel geçireceğime dair kendimi motive etmeye uğraşıyorum. Kimsenin gelmediğini görünce sırt çantamı yüklenip şehir merkezindeki sıcak bir cafe’ye gidip bir şeyler içmeye karar veriyorum. Kahvemi içip hostele geri döndüğümde, kapıyı hostelde konaklayan bir çift açıyor. Hostel görevlilerinin çoğu zaman etrafta olmadığından; ama yan odalarının muhtemelen bana ayrıldığından bahsediyorlar. Ben de bir süre hostelin bekleme odasında oyalandıktan sonra odaya yerleşiyorum. Aradan yarım saat geçince hostelin sahibi kadın geliyor. Ufak çaplı bir tartışma yaşıyoruz, ben kendi odama taşınıyorum. Geçirdiğim günü düşünmeden, uzun ve güzel bir uykuya yatıyorum.

Mexico City, Meksika.

Standard

17 Kasım 2013, Pazar.

DSC01529

Sabahın ilk saatleri, metronun ilk yolcuları.

DSC01534

 

DSC01536

 

Palacio de Bellas Artes.

DSC01543

 

Eylem dolayısıyla polisler meydana çıkan yolları kapamış.

DSC01547

 

Palacio de Iturbide’nin kabartmaları.

DSC01549

 

Eylem yolunda.

DSC01550

 

Federal Hükümet Ofisi’nin bulunduğu binanın dış duvarları seramiklerle kaplı.

DSC01553

DSC01561

DSC01565

DSC01567

 

DSC01604

DSC01607

Enerji sektörünün özelleştirilmesine karşı halk protestosu.

DSC01576

 

Palacio Nacional dış cephesinde çalışma var.

DSC01580

DSC01582

DSC01585

DSC01586

DSC01589

DSC01595

DSC01598

DSC01601

Kapalı kepenk ziyaretleri, bir pazar sabahı hikayesi.

DSC01610

DSC01613

DSC01619

DSC01624

 

Museo del Estanquillo.

DSC01633

DSC01637

 

Museo de Estanquillo’nun terasından manzara muazzam.

DSC01638

 

Süper kahramanlar, Avenue Madero’yu renklendiriyor.

DSC01641

DSC01646

DSC01649

DSC01650

 

Diego Rivera’nın en ünlü duvar resmi “Sueno de una tarde dominical en la alameda central” (Alameda Merkez’de bir pazar öğleden sonrası rüyası)

DSC01651

 

Centro de Artesanias La Ciudadela, şehrin en büyük el sanatları pazarlarından bir tanesi.

 

Sabah 06:00 civarında otobüsümüz Mexico City’nin kuzeyinde bulunan otobüs istasyonuna varıyor. Benim şehre vardığımızı anlamam yine biraz zamanımı alıyor. Hem bir önceki geceden oldukça yorgunum, hem de gözüme yapışan lenslerim yüzünden bulanık görüyorum. Sonunda kendimi otobüsten dışarı attığımda çarpan ayaz sayesinde biraz da olsa kendime gelebiliyorum. İstasyona girdiğimde ilk işim çantamı emanet bölümüne bırakmak oluyor ve sonrasında da aynı gün için, ülkenin Chiapas bölgesinde bulunan Palenque şehrine bir bilet alıyorum. Üst üste otobüste geçen ikinci gecem olacak.

Şehrin merkezine gitmek için metroya doğru ilerlediğimde, metronun henüz açılmadığını fark ediyorum. Metroya inen merdivenler kepenklerle kapatılmış ve girişe uzanan merdivenlerde de kalabalık bir grup bekliyor. Meğersem metro saat 07:00’de açılıyormuş. Biraz vakit geçsin diye etrafta dolandıktan sonra, metroya atlıyorum ve Bellas Artes istasyonunun yolunu tutuyorum. Günün ilk saatleri olmasına rağmen trenler oldukça dolu. Üstelik Mexico City metrolarının en sevdiğim şahısları da metro trenleri arasında mekik dokuyor. Ellerinde pil, bant, sakız, diş macunu ve toka satanlara genç, yaşlı, kadın ve erkeklere ek olarak, siyah sırt çantalarına yükledikleri devasa hoparlörler ile trenleri inleten kişiler ellerindeki karışık müzik cd’leri 5 peso’ya satmaya uğraşıyorlar.

Bellas Artes’e geldiğimde, sokaklar yine oldukça sakin. Mexico City’ye bir önceki gelişimde zamanımın yetmediği “Palacio de Bellas Artes”i ziyaret etmek istiyorum. Müzenin kapılarının 08:00’de açıldığını öğrenince meydandaki banklardan bir tanesine oturup gelen geçeni izlemeye başlıyorum. Saat 08:00 olduğunda da müzeye giriyorum. Fakat meğersem, saat 08:00’de açılan sadece kapılarmış, sergilemeler değil. Bu muhteşem, beyaz mermerden görkemli bina, şehrin en sembolik yapılarından biri. Sergi salonlarının ne zaman açıldığını kestiremeyince ben de Zocalo Meydanı’na yürümeye karar veriyorum. Fakat bir önceki pazar günü olduğu gibi hem sokaklar kapalı, hem de etraf polis kaynıyor. Yönlendirdikleri farklı sokaklardan girip zigzaglar çizip meydana varınca işin aslını anlıyorum. Meğersem meydanda devasa bir eylem var. Enerji sektörünün özelleştirilmesine karşı bir araya gelmiş binlerce insan meydanı inletiyor. Yaşlısı genci demeden herkes sokaklarda. Çoluğunu çocuğunu kapan meydandaki yerini almış resmen. Bir süre eylemciler arasında dolanıyorum. Eylemciler arasında fırsattan istifade seyyar tezgahlarını açmış satıcılar da meydanı süslüyor.

Sonrasında da Zocalo Meydanı’na açılan sokaklara yöneliyorum. Fakat pazar gününün erken saatleri olması nedeniyle bütün kepenkler kapalı. Ben de “Kapalı Kepenk Ziyareti” adını verdiğim şapşal dolanmalarımı bir iki saat kadar sürdürüyorum. Bol bol fotoğraf çekiyorum. Binalar ve rengarenk kapalı kepenkler istediğim görselliği bana fazlasıyla veriyor. Sonrasında da Avenida Madero’ya doğru yöneliyorum. Telefonumun şarj kablosu yola çıktığımdan beri bilmem kaçıncı kez bozulduğu için yeni bir tanesini arayışa girişiyorum. (Eklemekte fayda var beş tane sahte kablo ve iki tane orijinal kablo bozuldu.) Kitabevlerinden bir tanesinden yeni bir kablo alınca da yol üzerindeki cafe’lerden bir tanesine oturup hem bilgisayarımı, hem de telefonumu şarj ediyorum. Nasıl olsa önümde 16 saatlik bir otobüs yolculuğu daha var. Bir süre cafe’de vakit geçirdikten sonra da Avenue Madero üzerinde yer alan “Museo del Estanquillo”yu ziyaret ediyorum. Burası neoklasik döneme ait muhteşem bir binanın içerisinde yer alıyor. Müzede şehrin kültürel tarihine ilişkin müzik, sinema, tiyatro posterleri yer alıyor. Müzenin en üst katındaki teras ise görmeye değer manzaralar sunuyor.

Müzeden çıktıktan sonra şansımı tekrardan Palacio de Bellas Artes’de deniyorum; ama anlamadığım bir şekilde sergi salonları hala kapalı. Ben de Alameda Central parkının rengarenk manzaraları arasından geçip Museo Mural Diego Rivera’ya giriyorum. Pazar günü olmasının avantajı ile bu müze de bedava. Burada Diego Rivera’nın en ünlü duvar resmi olan “Sueno de una tarde dominical en la alameda central” (Alameda Merkez’de bir pazar öğleden sonrası rüyası) sergileniyor. Sergi salonuna girdiğimde piyano eşliğinde opera söyleyen bir gence denk geliyorum. Bir süre duvar resmi karşısına oturup performansı dinliyorum. Bir süre duvar resmini inceledikten sonra da şehrin en büyük el sanatları pazarlarından biri olan “Centro de Artesanias La Ciudadela”ın yolunu tutuyorum. Genişçe bir alana yayılmış bu pazarda her Meksika’ya özgü her türlü hediyelik eşyayı bulmak mümkün.

Pazardan çıktığımda otobüs saatimin yaklaştığını fark ediyorum ve en yakın metro istasyonuna doğru yürüyüp istasyonun yolunu tutuyorum. İstasyona vardığımda otobüsüme daha bir saat var. Bu süre boyunca biraz kitap okuyorum. Sonrasında da otobüsümdeki yerimi alıyorum. Şansıma bütün otobüs dolu olmasına rağmen bir benim yanım boş. Bu da 16 saatin görece rahat geçeceği anlamına geliyor.