Tulum, Meksika.

Standard

 

 

 

28 Ekim 2013, Pazartesi.

DSC08736

DSC08742

DSC08744

DSC08745

DSC08753

DSC08755

DSC08782

DSC08792

 

 

Yağmur altında Tulum Maya kalıntıları.

DSC08809

 

Vizörümdeki yağmur damlaları ve Tulum Maya kalıntılarında yer alan muhteşem plajlar.

DSC08812

DSC08813

DSC08817

DSC08834

Kalıntılara karşı denize girmek ise en keyiflisi.

Sabah uyandığımda kapalı bir hava yine bana merhaba diyor. Ben içten içe hava kapalı olsa da yağmur yağmadığı için seviniyorum. İlk iş olarak yine bir bisiklet kiralıyorum ve Tulum’da yer alan denize nazır Maya kalıntılarını görmek üzere yola koyuluyorum. Fakat yağmur yağmadığını düşünüp sevinirken fazla erken davrandığımı fark ediyorum. Maya kalıntılarının bulunduğu bölgenin otoparkına girmemle sağanak yağmurun başlaması bir oluyor. Ben de yanıma aldığım panço yağmurluğu üstüme geçiriyorum.

 

Tulum’da bulunan arkeolojik şehir, Mayalıların en son ikamet ettiği bölgeler arasında biliniyor. Mayalıların bu şehirde 1200 – 1521 yılları arasında yaşadığına inanılıyor. Karayip denizi kenarında 12 metre yükseklikteki kayalıklarda bulunan bu büyüleyici kalıntılar, günümüzde Meksika’nın en çok ziyaret edilen üç Maya bölgesi arasında sayılıyor. Önemli bir liman olan bu bölgenin ismi Maya dilinde “duvar” anlamına gelen Tulum kelimesinden geliyor. Bu ismin, 20. yüzyılda bölgeyi keşfeden İspanyollar tarafından verildiği düşünülüyor. 

 

Kalıntıları gezdiğim iki saat boyunca yağmur belirli aralıklarla da olsa son derece hızlı bir şekilde etkisini gösteriyor. Öyle ki, belli bir noktada durum son derece tatsızlaşıyor. Üstümde yağmurluk olmasına rağmen sırılsıklam bir hale geliyorum. Kalıntılara bakan muhteşem küçük koyda “Nasıl olsa ıslandık zaten.” mantığı ile herkes gibi ben de kendimi denize atıyorum. Dalgalarla boğuşurken, suyun içinden kalntıları izlemek son derece keyifli.

 

Artık nem, ıslaklık ve kötü havaya tuzlu bir beden de eklenince hostele dönüş vaktimin geldiğini anlıyorum. Bisikletimle tıngır mıngır hostelin yolunu tutuyorum. Duşumu alıp kurulanıp temiz kıyafetlerimi giyince yeniden doğmuş gibi oluyorum. Zaten benim kapalı mekana girmemi fırsat bilen güneş de kendisini gösteriyor. Mark duruma gülüyor. Hep böyle olmaz mı zaten? Mark aynı zamanda dalış hocası olduğu için bir sonraki gün onunla “cenote” olarak bilinen tatlı su mağaralarında dalış yapmayı planlıyoruz. Hostelde bir süre mağara dalışını planladıktan sonra, ben yine bisikletle deniz kenarına kadar gidiyorum. Yağmur yine etkisini göstermeye başladığında ise hostele geri kaçıyorum. Bütün Tulum maceramı üç kelime ile özetleyecek olursam bunlar: yağmur, bisiklet ve nem.

Odaya döndüğümde, odada benden başka kimsenin bulunmamasının verdiği rahatlıkla bütün geceyi film izleyerek geçiriyorum.

27 Ekim 2013, Pazar.

DSC08704

Tulum şehir merkezi otoban benzeri bir yolun etrafına kurulmuş.

DSC08706

DSC08708

Denize paralel oteller her bütçeye yönelik imkanlar sunuyor.

 

 

 

DSC08710

DSC08711

DSC08712

DSC08714

DSC08716

 

Balıkçılar gün batımına doğru kendilerini belli ediyorlar.

DSC08721

 

Balıkların peşinde olanlar sadece balıkçılar değil.

DSC08723

DSC08726

DSC08727

DSC08729

DSC08730

Tulum plajlarında gün batımı.

 

Sabah erkenden kalkıp otobüs istasyonuna doğru yürüyorum. Bir önceki gün aldığım otobüs bileti saat 10:30 için, böylece uykumu alacağımı düşünüyorum. Fakat bir kere sabaha karşı uyandıktan sonra uyumak mümkün olmuyor. Saatler değişmiş, ben mülakat heyecanından uyuyamamışım, bir kere uyandıktan sonra da gözüme uyku hiç girmemiş zaten. Sabahın kör şafağından öğlene kadar odada kitap okuyorum sürekli. ABD’de stokladığım ve çantamın en ağır yükü olan kitapların bana ne kadar süre dayanacağı konusunda endişelerim olsa da, güne güzel bir kitapla başlamak gibisi yok. 

 

İstasyonda kahvaltımı yapıp Tulum’a doğru yola çıkıyorum. Tulum yolu iki saate yakın sürüyor. Tulum’a vardığımda ise bir süredir peşimi bırakmayan kapalı hava, beni burada da buluyor. Otobüs istasyonundan konaklayacağım yere olan yarım saatlik yolu yürümeye karar veriyorum. İyi bir şey mi kötü bir şey mi bilmiyorum ama ben ne zaman bir yere nasıl gideceğime emin olamasam hep yürümeyi tercih ediyorum. Bu nedenle belli yerlere ulaşmam da saatlerimi alıyor.

 

Tulum’da konaklayacağım yere vardığımda ise yeni açılmış, pırıl pırıl bir hostel beni karşılıyor. Hostelin sahibi İngiliz Mark, burada hamile eşi Michelle ile beraber yaşıyor. Bir süre farklı yerleri gezdikten sonra bölgenin mağaralarına kapılıp buraya taşınmışlar. Zaten Mark’ın anlattığına göre mağara dalışına ilgisi olan herkes bu bölgede yaşıyormuş.

Odama yerleştikten sonra ilk işim kurulanıp kendime gelmek oluyor. Sonrasında da Mark’tan aldığım ipuçları doğrultusunda kendimi dışarı atıyorum. Hava kapalı olmasına rağmen, son derece nemli ve sıcak. Üstelik Tulum’a bir şehir demek çok da mümkün değil. Daha çok iki şehir arasında mola verilen bölgeleri anımsatıyor. Otobüs istasyonunun da bulunduğu tek ve geniş bir caddeden oluşan şehir merkezi ve deniz kenarı, insanların yoğunlaştığı iki bölge olarak ortaya çıkıyor. Deniz kenarında genelde ekolojik temelli ya da sipiritüelizme önem veren şık ve pahalı butik oteller birbirini takip ediyor. Fakat Cancun’dan farklı olarak bu otellerin birçoğu butik ve alternatif bir ortam sunuyor. Benim konakladığım yer ise deniz kenarı ve şehir merkezinin tam ortasında bulunuyor. Buradan deniz kenarına direk araç olmadığı için ya bisiklet kiralamanız gerekiyor ya da otostop çekmeniz. Ben de ilk seçeneği tercih edip bölgeye yakın bir mağazadan sepetli pembe bisikletimi kiralıyorum.

Şehrin en büyük avantajı ise bisiklete binebileceğiniz rahat, geniş ve düzgün bisiklet yollarının bulunması. Bu nedenle bisiklete binmek de son derece keyifli oluyor. Rüzgar tenime değerken, dalgaların sesi eşliğinde denize paralel şekilde önce şehrin doğusuna doğru ilerliyorum. Sonrasında da geri dönüp batı bölgesine doğru pedalleri çeviriyorum. İki tarafı çevreleyen ağaçlar ve birbirinden farklı konsept oteller farklı bir hava sunuyor. Farkına varmadan saatlerce bisiklete biniyorum. Arada gördüğüm ufak koylarda mola verip denizi ve arada bir kendisini gösteren balıkçıları izlemeyi ihmal etmeden.

 

Hava kararmaya yakınken halk plajlarından bir tanesinde artık nemden ve terden kavrulmuş bedenimi soğutmak adına kendimi denize atıyorum. Yağmur hafif hafif atıştırıyor. Üstelik dalgalar da o kadar büyük ki, denizdeki mücadelem ancak dakikalar sürüyor. Gün kararmadan da hostele dönüyorum. Yollarda ışık olmadığı için karanlıkta bisiklete binmek mümkün gibi gözükmüyor. Ama işin en keyifli yanı, günbatımında gökyüzü ağaçları ve ağaçlar arasından gözüken bulutları mora boyarken atıştıran hafif yağmurun altında bisiklet sürmek.

 

Hostele döndüğümde duşumu alıp kendime geliyorum. Bir süre internette işlerimi hallediyorum. Sonrasında da odaya yeni gelen Singapurlu üç değişim öğrencisi ile akşam yemeğine gidiyorum. İkisi Monterrey’de, bir tanesi Mexico City’de okuyan bu gençler bir dönem için Meksika’ya gelmeyi tercih etmişler. Boş vakitlerinde de araba kiralayıp ülkenin görmedikleri bölgelerini keşfediyorlarmış. Saatlerce süren muhabbet sonrasında güzel bir uyku beni bekliyor.

 

Reklamlar

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s