Vinales, Küba.

Standard

23 Ekim 2013, Çarşamba.

IMG_3188

DSC08578

IMG_3217

IMG_3218

DSC08583

Bisikletle geçtiğimiz manzaralar.

DSC08589

DSC08595

DSC08601

DSC08604

DSC08624

 

Cuevo del Indio.

DSC08630

 

Şaşırmış gibi bakan ev.

IMG_3270

IMG_3276

IMG_3306

 

Vinales sokakları.

DSC08632

Kamyon dolmuş.

DSC08634

DSC08639

 

Havana’da Ernest Hemingway’in en sık takılmayı sevdiği mekanlardan bir tanesi: Floridita.

DSC08641

 

Havana gecelerinde tango.

DSC08650

 

Katedralin görkemi önünde son bir içki.

DSC08651

Malecon.

Sabah kahvaltıdan sonra konukevimiz aracılığıyla üç bisiklet kiralıyoruz. Öğlen 14:30’da Havana’ya olan otobüsümüze binmeden önce şehrin etrafında yer alan mağaralara bisiklet aracılığıyla gitmeyi planlıyoruz. Şehir merkezinden mağaralara ulaşmak son derece kolay. Dümdüz yolu takip etmeniz yeterli. Fakat ne hikmetse bize yirmi dakikada gidebileceğimizi söyledikleri mağaralara (arada kaybolmayı ihmal etmeden) ulaşmamız neredeyse bir saatimizi alıyor. Cuevo del Indio isimli mağaraya ulaşana kadar yol üzerinde tarlalar, minik evler, çiftlikler, çiftçiler, büyük ve küçük baş hayvanlar geçiyoruz. Üstelik geçtiğimiz yolları çevreyelen değişik şekilli kayaçlar ortama büyüleyici bir hava katıyor.

Mağaraya vardığımızda restoranlar arasından mağaranın girişini buluyoruz. Hava o kadar sıcak ki, olduğum yerde vücudumun her gözeneğinden pıtır pıtır ter damlıyor. Mağaranın içerisinde bir süre yürüdükten sonra bir nehre geliyoruz. Görevliler biletlerimizi soruyorlar, meğersem biz o aşamayı atlamışız. Ücreti görevliye vererek nehir üzerinde yer alan kayıklara binip mağaranın içerisini gezmeye başlıyoruz. Görevli bize kayaçların oluşturduğu şekilleri gösteriyor. Her bir şekil bir hayvanı andırdığı için, benzediği hayvanın ismi ile anılıyor. On beş dakikalık bir yolculuktan sonra mağaranın öbür başından çıkıyoruz. Yol üzerindeki hediyelik eşya dükkanlarına bakıp bisikletlerimize tekrardan atlıyoruz. Dönüş yolu biraz daha zorlu oluyor. Hem güneşin artık en tepede olması, hem de yolun yokuş olması nedeniyle tabiri caizse dilim dışarda dönüş yolunu tamamlıyorum.

Odaya vardığımda rengim konakladığımız evin pembesinden bile daha pembe. Sırayla duşlarımızı alıyoruz, kendimize geliyoruz ve Havana otobüsüne binmeden karnımızı doyuracak vakti buluyoruz. Havana’ya dört saatlik bir yolculuk sonucunda güneş batarken varıyoruz. Otobüs istasyonundan 10 CUC’a taksi ayarlıyoruz. Aynı zamanda ertesi gün sabah bizi havaalanına 15 CUC karşılığında götürmesi konusunda da taksici ile anlaşıyoruz. Odalarımza yerleşip eşyalarımızı ve bavullarımızı hazırladıktan sonra Havana gecesinde son bir yemek ve içki için kendimizi dışarı atıyoruz. Ben bu arada internet üzerinden bir görüşmenin tarihini netleştirmeye uğraştığımdan otellerden birine girip işlerimi hallediyorum. Onur ve Iraz da bu sırada Habana Vieja’nın yolunu tutuyorlar. Bir saat sonra Plaza de la Catedral’de buluşup yakınlardaki bir İtalyan restoranında karnımızı doyuruyoruz. Güzel yemek, güzel müzik, güzel insanlar. Yolculukların benim için en hatırlanası anları. Yemek sonrasında meydanda yer alan görkemli katedral önünde son içkilerimizi yudumluyoruz. Havana son gecesinde cıvıl cıvıl, her köşe başından ayrı bir müzik yükseliyor, insanlar akın akın sokakları dolduruyor. Her yer hayat dolu. Her yer renk dolu. Dönüş yolunu Malecon üzerinden, deniz kenarından yapıyoruz. Kalabalıkların deniz kenarını doldurduğunu görüyoruz. Kimi yiyeceklerini, kimi müziğini, kimi içkisini alıp gelmiş. Gecenin hafif esintisi bize eşlik ederken Havana’nın kapanışı son derece akılda kalıcı oluyor.

22 Ekim 2013, Salı.

DSC08499

DSC08500

DSC08509

DSC08513

IMG_3291

IMG_3294

DSC08523

DSC08526

DSC08529

 

Ata binerken yemyeşil tarlalardan geçiyoruz.

DSC08527

Yol üzerinde durduğumuz mağara.

DSC08536

Ev yapımı mojito.

DSC08540

 

Puro sarımı.

DSC08550

DSC08561

 

Puro sarımı için durduğumuz çiftlikten görüntüler.

DSC08565

DSC08570

Gün batımında Vinales’in manzaraları.

DSC08572

Paladar özel kişiler tarafından işletilen restoranlara deniyor. Genelde aile işletmeleri olan paladar’ların boyutları oldukça farklılık gösteriyor. Yol üzerinde rastladığımız bu paladar da evin önüne koydukları tek masadan oluşuyor.

Sabah yine erkenden uyanıyoruz. Bizi bekleyen taksinin geldiğini söylüyor Suzanne. Hızlı hızlı eşyalarımızı alıp aşağı iniyoruz. Küba’da bulunduğumuz süre boyunca her sabah erkenden kalkmak ve bir yerlere yetişmeye çalışmak alışkanlık haline dönüşüyor bir noktada sonra bizim için. Otobüs istasyonuna vardığımızda, istasyonun cafe’sine gidip kahvaltılık bir şeyler alıyoruz. Ama hesabı isteme ve ödeme işlerimiz o kadar uzuyor ki, otobüsümüze ancak ucu ucuna yetişebiliyoruz. Otobüse bindiğimizde de muavin ve şoförden bir posta azar işitiyoruz, “Saat kaç olmuş siz nerdesiniz?” diye. Iraz ve benim için en ön sıradaki koltuklar boşaltılıyor. Onur da en arkada tuvaletin yanı başında bir yere sıkışıyor.

Vinales’e olan yolculuğumuz dört saat sürüyor. Yol üzerinde Küba’nın meşhur ve ilk ekolojik kasabası Las Terrazas ve uçsuz bucaksız yeşillikleri ile ünlü Pinar del Rio’da duruyoruz.

Otobüsümüz Vinales’e varmadan önce, otobüs içerisinde bizi bulmuş bir amca Vinales’te konaklama konusunda bize yardımcı olmayı öneriyor. Belirttiği fiyat çok uygun olunca otobüsten indiğimizde onu takip etmeye karar veriyoruz. Otobüs, Vinales’in tek sokaktan oluşan merkezinde yer alan kilisenin önünde duruyor. Ellerinde konukevlerinin fotoğraflarını bulunduran bir grup insan daha önce ziyaret ettiğimiz diğer şehirlerde olduğu gibi burada da misafirleri kendilerine çekebilmek için yoğun çaba harcıyor.

Otobüsteki amcamız önde, biz arkada şehrin merkezinden biraz uzaklaşıp sıra sıra rengarenk evlerin bulunduğu bir sokağa varıyoruz. Bize gösterdiği pembe evin içindeki, pembe oda kocaman ve tertemiz. Çok düşünmeden Vinales’te kalacağımız bir gece için odayı kiralamaya karar veriyoruz. Öğleden sonrası için de kendimize konukevi aracılığıyla atlarla gezinti ayarlıyoruz. Sonra da karnımızı doyurmak için şehir merkezine gidiyoruz. Oturduğumuz restoran yemekleri getirmedeki yavaşlığı konusunda rekorlara imza atsa da biz farkı kapamak için hızlı hızlı yemeklerimizi yiyoruz. Yemek sonrasında da ata biniş konusunda sözleştiğimiz saati yakalamak üzere koştur koştur konukevinin yolunu tutuyoruz.

Yaşlı bir amca bize atların bulunduğu bölgeye kadar eşlik ediyor. Minik bir kulübenin önünde bizi bekleyen üç ata yerleşince de maceramız başlıyor. Üç saat boyunca turuncu topraklar ve yemyeşil tarlalar arasından geçiyoruz. Yol üzerinde ilkel yöntemlerle tarlalarını süren çiftçileri görüyoruz. Atlar arasında sürekli bir en öne geçme yarışı yüzünden huysuzluk yaşanması bizi biraz endişelendirse de gördüğümüz manzaralar nefesimizin kesilmesine yetiyor. Üstelik benim atım sürekli bir şeyler yemek için sağa sola sapıyor.

Yol üzerinde bir mağara girmeyi de ihmal etmiyoruz. Rehberimiz dilersek mağara içerisinde yüzebileceğimizi söylüyor; ama kimsenin yanında mayo olmadığı için bu opsiyonu es geçiyoruz. Mağaradan sonra yavaş yavaş gün batmaya başlamışken çiftliklerden bir tanesinde tütün sarımını görmek için duruyoruz. Buradaki amca ilk olarak bize ev yapımı mojito ikram ediyor. Mojito yapımında şeker yerine bal kullanıyor. Sonrasında da beni çevirmen ilan edip İspanyolca anlatmaya başlıyor puro tütünlerinin nasıl toplandığını, ne uygulamalardan geçtiğini. Sonra da önümüzde puro sarıyor. Puroyu yapıştırmak için yine bal kullanıyor. Sardığı puroyu da bize ikram ediyor. Bir süre burada gün batımını, çiftliği çevreleyen atları, domuzları, tavukları izledikten sonra dönüş yoluna koyuluyoruz. Ve işte tam da son derece keyifli şehir merkezine dönerken Iraz’ı at ısırıyor. Nasıl ve neden demeyin, ben de bilmiyorum. At bir insanı ısırabilir miymiş, onu da bilmiyorum. Iraz’ın bacağı bir anda kocaman kızarıyor ve morarıyor. Geri dönüş yolu birazcık Iraz’ın moralini yerine getirmek için işi şakaya vurarak geçiyor. Bizim için yolculuğun en trajikomik anlarından bir tanesi oluyor.

Konukevimize döndüğümüzde de güzel bir duş alıp akşam yemeği için dışarı çıkıyoruz. Kalabalık bir yabancı grubunun çok yüksek sesle konuştuğu bir restoranda yan masalarına oturma gafletinde bulunduğumuz için durup durup kendimize gülsek de restoranın muhteşem yemekleri keyfimizi yerine getirmeye yetiyor. Günün ata biniş macerası herkesi oldukça yorduğu için de erkenden odamıza dönüyoruz.

Reklamlar

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s